Otomatik Portakal
Yazan: Anthony Burgess
Çeviren: Aziz Üstel
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Tüm zamanların kült romanlarından biri olarak gösterilen ve sıkı bir hayran
kitlesine sahip olan Otomatik Portakal, 'En İyi Çeviri Ödülü' ne layık görülmüş Aziz Üstel çevirisiyle tekrar raflarda.
Ününün yarısını Stanley Kubrick'in beyazperde uyarlamasına borçlu olan Otomatik Portakal'ın İngiliz yazarı Anthony Burgess (1917-1993), ilk romanlarında, bir İngiliz kolonisi olan Malaya'da karşılaştığı batı ve doğu kültürleri arasındaki uyuşmazlıkları irdelerken, doktoru kendisine beyin tümörü teşhisi koyunca hayatı değişir. Ölümünden sonra karısının parasızlık çekeceği düşüncesiyle kağıt ve kaleme daha farklı sarılan Burgess, böylece en büyük eserini yazmış olur. Gelelim doktorun teşhisine. Tahmin edeceğiniz üzere pek de doğru bir teşhis sayılmaz (76 yıl yaşadı sevgili yazarımız), ama bu kadar büyük bir eserden sonra yanlış teşhisin sözünü etmek biraz ayıp olur
1961 senesinde Sovyetler Birliği'ne yaptığı ziyaret ve karşılaştığı baskıcı komünist rejim, Burgess'ın Otomatik Portakal'daki totaliter dünyayı yaratmasındaki en önemli etkenlerden biri. Devletin birey üzerindeki baskısı ve bireyin çaresizliği karşısında afallayan Burgess bir röportajında şöyle der: "Otomatik Portakal'da anlattığım aslında tam o dönemlerde (1960ların başı) yaşananlardı. Sadece araya biraz masal koydum. Gelecek hakkında yazmak istiyorsanız, o günlerde olanları hayal gücünüzle birleştirmeniz yeterli."
Çoğu zaman bilim-kurgu olarak nitelendirilen Otomatik Portakal baskıcı bir yönetimin ve bu yönetime direnen bir sokak çetesinin hikayesi. Çetenin ve hikayenin baş kahramanı olan Alex adındaki 15'lik delikanlıya yandaşları Pete, Georgie ve Aptalof eşlik ediyor. Şiddet dolu davranışları nedeniyle devlet tarafından ıslah edilmesine karar verilen Alex önce hapsediliyor, daha sonra beyni yıkanıyor ve bu da, şiddet içeren en ufak bir harekette bulunduğunda hastalanmasına sebep oluyor. Yani Alex 'iyi' biri olup çıkıyor sonunda. Ama iyi biri olmayı seçtiğinden değil, başka bir şansı olmadığından. Biz de Burgess eşliğinde bu çeşit bir zorlamanın ahlaklı olup olmadığını, iyinin ve kötünün ne olduğunu, insanın özgür iradesini kullanıp kullanamadığını sorgulamış oluyoruz böylece.
Herkesin kafasını karıştıran şu portakalın nasıl otomatik olabildiğine gelince... Kitap, İngiliz argosundaki 'queer as a clockwork orange' deyişinden alıyor ismini. Bu deyiş olabilecek en garip davranışları ve özellikleri barındıran kişiler için kullanılıyormuş. Portakalın organikliği insanlığı temsil ederken, otomatik kelimesi de makineleşmeyi anlatıyor diyebiliriz; yani makineleşmiş bir insanı: "Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum..."

