ball.gif
ANASAYFA  ball.gif TÜMÜ  ball.gif ROMAN  ball.gif ÖYKÜ ve NOVELLA  ball.gif DENEME  ball.gif ŞİİR  ball.gif FELSEFE  ball.gif TIYATRO  ball.gif
 
 


Editörün Notu:
1952 yılında yayımlanan Kurt Vonnegut'un "Otoatik Piyano" adlı eseri insanın, yaşam kalitesini negatif yönde etkileyen otomasyona karşı bir karşı distopia olarak kabul görmektedir. Kitap yakın bir gelecekte her türlü işlemin otomasyona bağlandığı bir üretim biçiminde, insan emeğini tasfiye eden bir düzenden söz etmektedir. Üretim mekanikleşmiş üreten insanların yerini makinalar almıştır. Artık insan emeğine gerek kalmamıştır.  Bu düzen kaçınılmaz olarak üst düzey yönetim ile makinelerin saf-dışı bıraktığı işçiler arasında bir çatışma yaratacaktır.

Toplantıdan notlar:
Kitabımız insan olma bilinci üzerine bir baş eserdi diyebiliriz. İnsan olmak; diğer insanların varlığının bilincinde olmak, yalnız kendinin değil, insanlığın sorunlarına eğilmek, insanlığı kurtarmak için çalışmak ve insanlığın mutluluğu için elini ateşin altına sokmaktır tanımına vardık bizlerler kitabın eleştirisinin sonunda. Camus'ye neden yazıyorsun diye sormuşlar, "ben insanlığın düşüşünü gördüm, ondan yazıyorum" diye yanıtlamış. İnsanlığı kurtarmak yolunda her insanın bir şey vardır mutlaka...


 

‘Ya işinden ayrıl ya da
bu hayata razı ol’

http://www.cumhuriyet.com.tr

Otomatik Piyano, Kurt Vonnegut'un ilk romanı. 1952’de, İkinci Dünya Savaşı’na Avrupa’da katılıp esir düştükten sonra ABD’ye döndüğünde yazdığı iki bilimkurgu romanının ilki. Diğeri de Titan’ın Senleri.

Otomatik Piyano’da, ABD’de bir başka savaş sonrasında yaşananlar anlatılıyor. Üçüncü Dünya Savaşı bitmiş, ülkede yepyeni bir düzen kurulmuştur. Savaş sırasında hemen tüm işçilerin cephede olması nedeniyle geliştirilen hiç insan emeği kullanmadan üretim yapmak artık sistem olarak tüm ülkede kullanılıyor.

Yüksek IQ’ları olan müdürler ve mühendisler fabrikaları işletirken güvenlik güçleri de korur. Bunun dışına insan işgücüne hiç ihtiyaç yoktur.

İkinci Sanayi Devrimi olarak adlandırılır bu gelişme. Birinci Sanayi Devrimi’nde adele gücü, ikincisinde olağan akıl gücü değersizleşmiştir. Makineler artık hiç fire vermeden, hiç hata yapmadan talep kadar üretim yapar, sonra da durur. Maaş, tatil, daha az çalışma saati, daha iyi koşullar gibi istekleri yoktur. “Makineler Amerika’nın işini Amerikalılar’ın şimdiye kadar yaptığından çok daha iyi yapıyordu.

Daha çok insana, daha az fiyatla, daha az iyi mallar sunuluyordu, bunun fevkalade ve son derece tatmin edici bir şey olduğunu kim inkar edebilirdi?

Üçüncü Sanayi Devrimi’nin de ilk adımları atılır. İnsanın yerine düşünen, insan düşüncesini tamamen değersizleştiren makineler, bilgisayarlar üretilmeye başlamıştır. Bu makineler tüm olasılıkları değerlendirerek, en küçük bir ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan ve insandan çok daha hızlı düşünebiliyor. İşe almalar, yönetimle ilgili kararlar gibi bazı alanlarda da kullanılmaya başlamıştır. Vonnegut, bilgisayarlardan söz ediyor ve onların geleceği aşamayı 1950’lerden işaret ediyor ki yaklaşık yetmiş yıl sonra bu gelişmeyi yapay zekâ ile yaşıyoruz.

 

BİR DİSTOPYA

Romanın geçtiği Ilium kenti üç kısım. Kuzeybatı’da müdürler, mühendisler, devlet memurları ve birkaç profesyonel, Kuzeydoğu’da makineler:  Güney’de Yuva adı verilen bölgede de fakir halkın çoğunluğu oturuyor.

1952 yılında yayımlanan Kurt Vonnegut'un "Otomatik Piyano" adlı eseri insanın, yaşam kalitesini negatif yönde etkileyen otomasyona karşı bir karşı kaleme alınmış bir distopia. . Kitap yakın bir gelecekte her türlü işlemin otomasyona bağlandığı bir üretim biçiminde, insan emeğini tasfiye eden bir düzenden söz etmektedir. Üretim mekanikleşmiş üreten insanların yerini makinalar almıştır. Artık insan emeğine gerek kalmamıştır.  Bu düzen kaçınılmaz olarak üst düzey yönetim ile makinelerin saf-dışı bıraktığı işçiler arasında bir çatışma yaratacaktır.

 

Vonnegut, 1950’lerin başında yazmış Otomatik Piyano’yu (İkinci Baskı Haziran 2018, İrma Dolanoğlu Çimen, APRİL Yay.) ve o yılların yaşam biçimi ve alışkanlıklarına göre kurmuş. Roman kahramanları 1950’lerdekine benzer bir ortamda yaşıyor. Fabrikalarda da o günlerin makineleri çalışıyor. Bu da romanın inandırıcılığını, gerçeklik duygusunu artırmış kuşkusuz. Distopya romanlarının klasiklerinden George Orwell’in 1984’ü, 1949’da, Zamyatin’in Biz’i 1924’de, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı 1932’de yayımlanmış. Otomatik Piyano, zaman ve mekânı kullanım açısından kendisinden bir kaç yıl önce yayımlanan 1984’ü düşündürse de Biz ve Cesur Yeni Dünya’ya daha yakın Otomatik Piyano. Zaten Vonnegut da bildik açık sözlülüğüyle, “Konusunu, konusu güle oynaya Biz’den araklanmış Cesur Yeni Dünya’dan güle oynaya arakladım” demiş. Anlatımı klasik bir roman şeklinde gelişse de satır aralarında Kurt Vonnegut’un sivri dilini, ince mizahını, alaycılığını hissediyorsunuz.

Romanın anakarakteri bir mühendis, Doktor Paul Proteus. Yüksek IQ’su ile çok başarılı işler çıkartmış, otuz beş yaşında Ilium Fabrikası’nın başına getirilmiş, yakında da daha da önemli bir göreve terfi etmeyi bekliyor. Ülkenin gelecekteki yöneticilerinden biri olarak görülüyor. Yaptığı hatalar hoşgörüyle karşılanıp hep destekleniyor. Doktor Paul Proteus önündeki geleceğin, sonunda hangi konuma varacağının farkında. Bunu ulaşılmaz bir şey olarak da görmüyor. Kendi için çizilmiş bir kader. Ama bu kaderden de içinde bulunduğu yaşama koşullarından da rahatsız. Bu durumdan nasıl kurtalacağını, kendi kaderini kendinin nasıl belirleyebileceğini düşünüyor uzun süredir. Paul’ün bulacağı çözümün aynı zamanda yazarın da önerisi olduğunu düşünebiliriz.

1950’LERDEN GELEN BİR UYARI

Teknolojiye karşı doğaya dönmek, en ilkel koşullarda, beden gücüyle ter dökerek doğada yaşamak. Paul’ün bir çiftlik satın alıp her işini el emeğiyle kendinin yapmak istemesi bunun işareti. Ama işler onun istediği gibi gelişmiyor.

Vonnegut, bir de epik unsur koymuş ve bu çok mükemmel olarak sunulan sisteme farklı ve yabancı bir gözle bakmamızı sağlamış. Bratpuhr Şahı, altı milyon nüfuslu küçük bir Asya ülkesinin hem yöneticisi hem de ruhani lideri. Dünyanın en güçlü ülkesine halkının iyiliği için neler yapabileceğini öğrenmek için gelmiş. ABD Dışişleri Bakanlığı da onu sanayi tesislerinde ve halkın arasında gezdiriyor, ülkeyi tanıtıyor. Şahın yorumları hem espri dolu hem de bazı durumların farklı terimlerle tanımlandığında ideal yaşam biçimi olarak sunulanın aslında modern kölelik olduğu örneğindeki gibi ne kadar dehşet verici olduğunu da düşündürüyor.

Bir çıkış yolu yok mu? İnsanın olduğu yerde umut tükenmez. Bu umudu da Paul Proteus’un yakın arkadaşı, ülke yönetiminin en yüksek yerlerinden birindeyken işinden istifa edip halkın arasında yaşamaya karar veren Ed Finnerty simgeliyor. Finnerty’nin düzenin mükemmelliği konusunda şüpheleri var ve halkta da kendi gibi düşünenler olduğunu anlayınca harekete geçmeye karar veriyor.

Otomatik Piyano’nun Türkçedeki ilk baskısı 1997’de yapılmış, bir daha da basılmamış. O nedenle Türkçe baskı nadir kitap sayılmış, hem bilimkurgu meraklıları hem de Vonnegut fanatikleri mumla arıyor, bulduklarında büyük rakamlar ödüyormuş. Yirmi yıl sonra meraklıları yeni baskıya kavuştu. Otomatik Piyano ilgi ve merakla okunan, akıcı anlatımlı bir distopya. Gelecek konusunda endişeleri olanlara da geçmişten, 1950’lerden gelen bir uyarı. Çünkü romanda öngörülen değişimi hâlen yaşıyoruz. “İlerleme her zaman iyi midir? İdeal olarak sunulan gelişmelerle insanlığımızdan neler kaybedeceğiz? Teknolojik gelişme ne kadar insan dostudur?” gibi birçok soruya da kaynaklık edebilecek iyi bir roman.


Makinelerin Kontrolündeki Dünya: Otomatik Piyano

https://www.bilimkurgukulubu.com

3. Dünya Savaşı sürerken, insanlara hiç gerek kalmadan üretim yapmanın yolu bulundu. Sorun şu: insanlar ne yapacak?

Amerika’nın en çok okunan yazarlarından biri olan Kurt Vonnegut Jr. 1922 tarihinde doğmuştur. Daha çok hümanist kimliğiyle ön plana çıkan yazar aynı zamanda 2. Dünya Savaşı’na da bizzat tanıklık etmiştir. Almanya’nın Dresden şehri müttefik devletler tarafından bombalandığında orada bulunan Vonnegut, daha sonra kaleme alacağı eserlerinin bazılarına yaşadıklarının etkisini yansıtmıştır. Savaşın ardından zamanının büyük bir bölümünü yazarlığa ayırmadan önce ise antropoloji alanında uzmanlaşmıştır.

2. Dünya Savaşı’nda tanık olduğu olayların etkisi sonucunda ortaya çıkan, en iyi eserlerinden biri olarak anılan ve ülkemizde de birkaç yayınevi tarafından basılmış olan Slaughterhouse-Five (Mezbaha No: 5) isimli romanı ile dünya çapında ünlenen yazarın ilk yayımlanan romanı ise Player Piano‘dur (Otomatik Piyano). Otomatik Piyano ve ardından yazdığı ikinci romanı Sirens of Titan bilimkurgu kategorisinde yer aldıkları halde ve sonrasında yazacağı birçok romanı ve öyküsünde bilimkurgu temaları bulunmasına rağmen yazar kendisini bilimkurgu yazarı olarak görmemektedir. Buna rağmen Vonnegut, eserleriyle bilimkurgu dünyasının önde gelen yazarlarından biri olmayı başarmıştır.

“Makineler ve hükümet kurumları öylesine bütünleşmişlerdi ki birine zarar vermeden diğerine saldırmaya çalışmak, bir hastayı kurtarmak için hastalıklı bir beyni çıkarmak gibi bir şeydi. İktidara el koymak gerekecekti…”

1952 yılında kaleme alınan Player Piano isimli romanı Türkiye’de ilk ve son kez olmak üzere 1997 yılında Metis Yayınevi tarafından Metis Bilimkurgu dizisi kapsamında okurlarla buluşturuldu. Aradan geçen 19 yıla rağmen ikinci bir baskı yapmayan ve farklı bir yayınevi tarafından da basılmayan distopik romanın çevirisi bilimkurgu alanında yetkin çevirileriyle tanıdığımız İrma Dolanoğlu Çimen‘e ait.

Kitap için Yetkin Başarır tarafından özel olarak çizilen kapak resminin başarılı olduğunu söylemek mümkün. Eserin adına yakışır bir çizimle yayımlanan kitabı ne yazık ki günümüzde bulmak bir hayli güç. Sahaflar tarafından oldukça yüksek meblağlar istenen Otomatik Piyano’nun bir an önce yeniden yayımlanması şart. Bilimkurgu okurları tarafından İthaki Yayınları’nın Bilimkurgu Klasikleri dizisinde kendisine yer bulması istenen kitap, Can Yayınları veya April Yayınları aracılığıyla da yeniden basıma hazırlanabilir. Zira her iki yayınevi de hali hazırda güncel olarak Kurt Vonnegut kitapları yayımlamaya devam etmektedirler.

“Makineler Amerika’nın işini Amerikalılar’dan şimdiye kadar yaptığından çok daha iyi yapıyordu. Daha çok insana, daha az fiyatla, daha az iyi mallar sunuluyordu, bunun fevkalade ve son derece tatmin edici bir şey olduğunu kim inkar edebilirdi?”

Yazarın ilk romanı olmasına rağmen, yazıldığı dönem düşünüldüğünde oldukça özgün bir kurguya sahip olan Otomatik Piyano, günümüzde klasik bir distopya olarak görülmektedir. Gerek karakterleri, gerek dili, gerekse de geleceğin dünyasını resmetme konusunda oldukça başarılı olan eserde ilk roman acemiliği yer yer hissedilse de, yine de her daim kalitesiyle tüm Vonnegut eserleri arasında kendine ön sıralarda yer bulmayı başarmıştır.

Eser, belirsiz bir gelecekte geçer. İnsanların yapabileceği her türlü işin artık makineler/robotlar tarafından yapıldığı bir gelecek portresiyle karşı karşıyayız. Sadece çok yüksek IQ‘ya sahip insanların iş bulabildiği, geriye kalanın ise umutsuzluk içinde evlerinde oturduğu ve çalışamaz hale geldiği bu düzende makinelerin kontrolünde bir dünya tasviri görmekteyiz. Herhangi bir meşguliyetleri olmayan insanlar ise bir boşluk içindedirler. Kısa bir süre önce sonlanan 3. Dünya Savaşı’nın yarattığı tahribatı da henüz üzerlerinden atamamış olan insanlık makinelerin dünyasında kendilerini bir hayli değersiz hissedeceklerdir. Yeniden söz sahibi olmak isteyen bir grup mühendisin makinelere karşı başlatacağı savaş sonuçsuz mu kalacaktır yoksa bu isyan dalgası sayesinde insanlar yeniden dünyada söz sahibi mi olacaklardır?

“Anlamıyor musun doktor?” dedi Lasher. “Beyaz adamlar Kızılderililer için neyse, makineler de hemen herkes için o. Makineler dünyayı değiştirdiği için, insanlar eski değerlerinin gittikçe geçerliliğini kaybettiğini görüyorlar. İnsanların da ikinci sınıf makineler haline gelmekten veya makinelerin vesayeti altına girmekten başka seçenekleri kalmıyor.”

Romanın geçtiği zamanın New York‘u 3 kısma ayrılmıştır. Kuzeybatıda müdürler, mühendisler, devlet memurları ve birkaç profesyonel yaşamaktadır, kuzeydoğuda makineler yer almaktadır, güneyse ise Yurt adı verilen bölge mevcuttur ve burada sıradan halkın büyük çoğunluğu yaşamını sürdürmektedir. Kitabın daha en başında bu bilgileri okuruna aktaran Vonnegut, hiyerarşik bir düzenin hakim olduğu distopik bir hikaye anlatacağının sinyallerini veriyor.

Kitap iki farklı koldan ilerleyip, finalde ise birbirine bağlanıyor. Paul Proteus‘un bakış açısıyla deneyimlediğimiz geleceğin Amerikası’na, altı milyona yakın üyesi bulunan Kolhouri mezhebinin ruhani lideri ve aynı zamanda Bratpuhr‘un Şahı ziyarete gelir. Buradan da anlaşılacağı üzere, Vonnegut’un hikayesini dini bir bakış açısı üzerinden de ele aldığını görmekteyiz. Bir yanda bilimin hakim olduğu son derece teknolojik bir dünya, öteki yanda ise yine milyonlarca insanın inandığı, bilime zıt bir bakış açısı sergileyen dogmatik dinlerin dünyası.

“Tanrı biliyor ya, sistemin içinde kalıp tepeye varana kadar devam etmek çok kolay. Esas cesaret isteyen sistemden çıkmak.” -Paul Proteus.

Pretous, çevresindekilerle gerçekleştirdiği fikir alış verişleri sonucunda insanları esirleştiren sistemi ve onun çevrelediği bu mekanik dünyayı derinlemesine sorgulama kararı alacaktır. Bunun sonunca ise illegal bir örgüte mensup üyeler arasına katılacaktır. Bu örgüt, devrim yapmayı ve insanlara yeniden hak ettiği değerin verilmesini sağlamayı amaçlamaktadır.

Özetle, Kurt Vonnegut bu romanında teknolojinin insanlar üzerindeki tesirlerine odaklanarak yaşanması muhtemel bir geleceği kurgulamış ve ütopya olarak başlattığı romanını katı bir distopya olarak bitirmiştir. 2. Dünya Savaşı’nda yaşadığı bombardımanda teknolojinin insan yaşamına kolaylıkla kast edebileceğini birinci elden deneyimlemiş olan yazarın ilk yapıtında teknoloji odaklı bir distopya kaleme almış olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Teknoloji mi galip gelecek yoksa insan mı? Sorunun cevabı Otomatik Piyano’da gizli.

 

 


 

Otomatik Piyano

Kurt Vonnegut
4 Eylül 2018 Salı
Bodoslamadan Kitap

Zamanında Metis basmıştı, koleksiyonumun tek eksik parçası. Yıllardır arıyordum, hiçbir yerde denk gelmedim. Sonra April bastı nihayet, kavuşmuş olduk. Vonnegut'ın yazdığı ilk roman. O alaycı üslup henüz ortaya çıkmamış. Çağın tipik bilimkurgularının benzeri bir metin. Büyük savaşın hemen sonrasında yazıldığı için isyan manzaraları yazarın şahit olduklarına benziyor, zaten karakterlerin anlattıkları hikâyeler de direkt savaştan izler taşıyor.

Harari, Homo Deus'ta bazı meslek kollarının tarih olacağını, işsiz kalacak insanların istenmeyenler sınıfını oluşturacağını söylüyor, gerçi bunu pek çok bilim insanı söylüyor. I, Robot ve Upgrade gibi filmlerde gördük, otomobiller trafiği yönlendiren bir sistem tarafından hareket ettiriliyor veya o sistemden aldıkları verilerle otomatik olarak hareket ediyor, bu durumda şoförlere pek iş düşmüyor haliyle. Şoförlüğün orta-uzun vadede ortadan kalkacağı düşünülüyor, mümkün. Bu durumda şoförler ıskartaya çıkacak demektir ve şoförlük ortadan kalkacak tek meslek değil, hizmet sektörü de tehlike altında. Kısacası makinelerin ve dahi yapay zekanın yapmaya başlayacağı işler bir ordunun oluşmasına sebep olacak, yararsızlar ordusunun yaratacağı problemler kolaylıkla çözülemeyecek gibi duruyor. Matbaanın icadıyla ortaya çıkan problemleri düşündüğümüz zaman kargaşanın boyutu anlaşılabilir. Bazı distopyalarda antika değeri kazanmış bazı iş kollarının kodamanlar tarafından kasıtlı olarak yaşatıldığını görürüz, statü göstergesi olarak. Numunelik birkaç kamyoncu kalır belki, iyi ihtimal.

Vonnegut, tam da bu noktayı yakalayarak yarattığı distopik dünyayı Cesur Yeni Dünya'dan çarptığını söylemiş, Huxley de Zamyatin'den çarptığı için bunun üçüncü dalga olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca gelmiş geçmiş en iyi bilimkurgu metni olarak Çocukluğun Sonu'nu işaret ediyor Vonnegut, en iyiler arasında anılacak diğer metinleri kendisinin yazdığını ekliyor. Clarke'ın İthaki'den çıkan metni gerçekten de bilimkurgunun çok ötesinde bir şey, insanoğlunun evrimsel aşamalarını anlatırken şimdiki formumuzu çocukluk metaforuna bağlayarak yetişkinliğin bambaşka bir forma geçmek demek olduğunu belirtiyor. Vonnegut ne yapıyor, dünyanın gördüğü en büyük felaketlerden biri olan küresel savaşlardan ikincisi bittikten sonrasını başka bir evrimsel aşama olarak yorumluyor; makinelerin egemenliğinde bir dünya olarak. Müdür ve mühendislerin tepede olduğu bir hiyerarşide hemen her şeyi makinelerin ürettiği, dinin ve sermayenin makinelerin düzenini sürdürmede bir araç haline geldiği, yeni sınıflandırmanın insanları coğrafi olarak da ayırdığı ve ıskartaların yalıtılmış halde yaşamak zorunda bırakıldığı bu dünyada işlerin yolunda gitmediğini düşünen birkaç kişi çıkıyor, anlatılan onların hikâyesidir. Anlatı iki bölüme ayrılmış, birinde Paul Proteus'un başına gelenler varken diğerinde Kolhouri mezhebinin altı milyon üyesinin ruhani lideri Bratpuhr Şahı'nın ve etrafındakilerin ilginç hikâyesi anlatılır. İlginç, çünkü Vonnegut bütün geyiği bu adamın üzerinden döndürüyor. Bu romanı yirmi yıl sonra yazsaymış adamın şahit oldukları tam bir kara mizah olarak bildiğimiz Vonnegut üslubunda ortaya çıkarmış. Eski dünyanın adamı bu Şah, ülkesinden diplomatik bir misafir olarak geliyor ve şehri geziyor. ABD'deki yeni dünya düzenini -sözde- bir türlü anlayamadığı için yeniden yapılandırılmış işlerin, insanların yeni isimler verilmiş görevlerinin aslında eskinin sömürü düzeninin en alt basamakları olduğuna dair tepkiler veriyor. Bir nevi, "Kral çıplak!" diyen çocuk gibi.

Proteus'un birkaç günlük hikâyesi, Şah'ın gezilerinde anlatılanlarla biçimlenen yeni yaşamın kırılmaya doğru gidişini takip ediyor. New York'taki Ilium üçe ayrılmış durumda; kuzeybatıda müdürler, mühendisler, devlet memurları ve profesyoneller, kuzeydoğuda makineler ve güneyde, nehrin karşı yakasında halkın oturduğu, Yuva denen bir bölge var. Proteus, savaş zamanı büyük faydalar sağlamış olan babasının izinde giden önemli bir mühendis, bölgenin en önemli fabrikasında müdür olarak çalışıyor. Eşi Anita'ya aşık, işini iyi yapan bir adam. New York'a iki arkadaşıyla birlikte gelmiş, Finnerty ve Shepherd başka önemli görevlerde çalışıyorlar. Sosyal yaşamı doyurucu, pek bir sıkıntısı yok Proteus'un, Finnerty kafayı kırana kadar. Adam işinden ayrılıp Proteus'un yanına gelince Anita rahatsız oluyor, Finnerty'nin sinikleşmesi düzenin tehlike çanlarını harekete geçiriyor ve adam izlenmeye başlıyor. Proteus'un birkaç hatası dikkatleri kendi üzerine çekiyor, zaten yaşamından eskisi gibi keyif almadığını fark etmesiyle birlikte makinelerin insanlara yardım ettiğinden çok daha fazlasını kaybettirdiğini düşünmeye başlıyor. Düşünsel altyapı böylece ortaya çıkıyor; insanlığın yaşamı önemli ölçüde kolaylaştığı halde işsizler ordusunun büyümesi, insanların elimine edilirken daha acımasız süzgeçlerden geçirilmesi ve üst sıralara tırmanamayanların hakir görülmesi, yaşamlarını sürdüremeyecek kadar sefil duruma düşmeleri, makinelerin yararlarını sorgulatmaya başlıyor. Proteus giderek Finnerty'nin tarafına doğru kayıyor, psikolojisi bozuluyor ve birlikte tanıştıkları yeni insanlar, "halktan" insanlar yanlış giden şeyleri irdeledikçe Proteus nihai bir karar vereceği noktaya doğru hızla sürükleniyor. Önce basit bir yaşam istediğini anlıyor ve bir kulübe satın alıyor, kulübenin bakımını yapan adam numunelik bir yaşlı, doğanın kalbinde yaşayan son insanlardan biri. "Uygar" insanlara öfkeyle yaklaşıyor ve her şeyi berbat ettiklerini düşünüyor ama Proteus'un onlardan farklı olduğunu anladıkça aralarındaki soğukluk ortadan kalkıyor, Proteus hayatının çıkmazına girmeseydi iyi dost olabilirlerdi.

Proteus, babasının arkadaşı kodamanlar tarafından şantaja maruz kalıyor. Sistemi yıkmaya çalışan Hayalet Gömlek Derneği -Kızılderililerden ödünç alınan bir isim, ABD'nin mahvettiği ve metinde değinilen onca dünya mirasından sadece biri- nam bir eşkıya topluluğunun Proteus'la iletişim kurduğunu biliyorlar, Finnerty onlardan biri. Onların arasına karışıp casusluk yapmasını istiyorlar Proteus'tan, bu nokta ince. Proteus sistemden atılıyor, en büyük hakaret haline gelen "sabotajcı" küfrünü yiyor ve örgüte şutlanıyor. Shepherd, yeni düzenin yılmaz savunucusu ve Proteus'un ayağını kaydırmaya çalışıyor, Anita da kendisi gibi olduğu için birlik oluyorlar ve Proteus'u sıkıştırıyorlar, gönülsüz Proteus'un casusluk yapması için. Eşini yitirmek istemeyen Proteus bir müddet örgütün içinde yer alıyor, operasyon merkezi basılınca yakalanıyor ve mahkemeye çıkarılıyor. Hayatının dudaklarının arasından çıkacak birkaç kelimeyle biçimleneceğini biliyor, doğru bildiği tek şeyi yapıp örgütün başının kendisi olduğunu söylüyor. Böylece üç arkadaştan üçüncüsü dengeyi bozuyor ve ağırlığı isyancılardan yana artırıyor. O sırada isyan patlak veriyor, bombalar patlıyor, makineler yakılıyor, ironik olarak isyancıların içecek ihtiyacını karşılamak için kullanılıyor derken, devrimin asla gerçekleşmeyeceği anlaşılıyor, makineler isyanı bastırıyor. Devrimin bir rüya olduğunu söylüyor isyancıların en kıdemlilerinden biri, devrim bir rüya ve o rüyayı görmek için en azından denemek lazım, sonunda yenilgi olduğu bilinmesine rağmen.

Yan hikâyelerin anlatıyı derinleştirmesi bir yana, onlarca ayrıntının bir arada durabilmesi büyük bir ustalığın ürünü, daha ilk metinde üstelik. Kusursuz bir distopya, şahane bir klasik.

Otomatik piyano. Para atarsanız çalar, tuşları kendi başına alçalıp yükselir ama insanın performansı olmadan, yarımdır işte. Bütün bir dünya için bu roman.


Akıl, İlerleme, Mekanikleşme: Otomatik Piyano
http://www.artfulliving.com.tr/

Kurt Vonnegut’ın 1950’li yıllarda kaleme aldığı, teknolojinin gelişiminin içine insana has hırslar girdiğinde nerelere varabileceğini gösterdiği kitabı Otomatik Piyano üzerine bir yazı.

Akıl, İlerleme, Mekanikleşme: Otomatik Piyano

Kurt Vonnegut’ın 1952 yılında yazdığı ve yayımlanan ilk romanı olan Otomatik Piyano, dilimizde 1997 yılında Metis Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Uzun zamandır Vonnegut’ın kitaplarını yayımlayan April Yayıncılık geçtiğimiz günlerde sahaflardaki fiyatı bir hayli artan bu kitabı yeniden yayımladı. İrma Dolanoğlu Çimen’in Türkçeleştirdiği kitabın editörlüğünü Algan Sezgintüredi yaptı.

1922-2007 yılları arasında yaşayan yazar Vonnegut, ABD’nin Indianapolis şehrinde dünyaya geldi. Üniversitede biyokimya okuduktan sonra, İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da asker olarak çalıştı. Almanya’da savaş esiri olarak ele geçirildi ve Dresden şehrinin bombalanmasına şahit oldu. Hayatını derinden etkileyen bu olay sonrasında yazdığı ve Türkçeye Mezbaha 5 adıyla çevrilen romanı, yazarın çağdaş Amerikan edebiyatının ileri gelen yazarlarından biri olmasını sağladı. İlk eserinden sonra bilimkurgudan uzaklaştığı düşünülen Vonnegut, eserlerinde mizahı ve dünyayı eleştirmenin peşini asla bırakmadı.

Vonnegut’ın açık sözlülükle “Konusunu güle oynaya Biz’den araklamış Cesur Yeni Dünya’dan güle oynaya arakladım.” dediği roman olan Otomatik Piyano; Biz, Cesur Yeni Dünya ve 1984 romanları gibi bir makineleşme çağından bahsediyor olsa bile Vonnegut’un distopyası yaşanılan çağda değil gelecek bir çağda yaşanıyor.

Vonnegut’ın Otomatik Piyano romanı Üçüncü Dünya Savaşı ya da İkinci Sanayi Devrimi diye adlandırabilecek belirsiz bir gelecek zamanda geçiyor. Dünya ilerleme konusunda bir hayli yol kat etmiş olsa da insanların can sıkıntısına çözüm henüz bulunamamış. “Bütün üretimin makinelere geçtiği bir zaman diliminde, insanlar ne yaparak oyalanırlar?”, “Daha insancıl bir hayata geri nasıl dönülebilir?”. Vonnegut’ın soruları ve arayışları bunlar. Bizim bugünlerde konuştuğumuz insansız makineleşme düşüncesinin temelini 1950’lerde atıyor Vonnegut.

Yaşamın devam etmesi için mühendislerin yeterli olduğu bir dönem içinde bu sürecin süper mühendislerinden biri olan Paul Proteus yaşadığı rüyadan uyanarak hayatın anlamını sorgulamaya başlıyor. Sürecin nelere mâl olduğunu, toplumun ayrışmasını, nerede bir hata olduğunu, insanların bu mutsuzluğun içerisinde nasıl yaşamaya devam edeceklerini düşünüyor. “İnsan emeğinden ve hayatından yana olduğu iddia edilen dünyayı yeniden kazanmak için başlayan isyan hareketlerine katılmalı mı yoksa kendi huzurundan ve lüksünden feragat etmeden bütün bunların bedelini ödemeye razı mı olmalı?” diye düşünmeye başlıyor Proteus. Hırs, etten kemikten çıkıp bir makine haline döndüğünde insanların başına neler gelir? diye okuyucusunu da derin düşüncelere sokuyor Vonnegut. Proteus, teknoloji karşısında doğa fikrini öne sürüyor ve kendisine bir çiftlik satın alıyor, her şeyi el emeği ve alın teriyle yapmaya yeniden başlıyor. Hayata dair bir öneri sunmuş oluyor.

Roman elbette sadece Paul Proteus’un etrafında dönmüyor. O günlerin düzenini farklı karakterler üzerinden de anlatıyor. Makinelerin insanların yaptığı her işi yapabilme yetenekleri varken, bilinçlerinin olmaması sanatın kaybolmasına neden oluyor. Daha önce var olan eserler kolayca çoğaltılıp evlerdeki yerini alabiliyor. İnsanlar ise fiziki güç isteyen inşaat işlerinde ya da asker olarak çalışabiliyorlar, başka bir şansları yok. His kavramı yavaş yavaş

​İkinci Dünya Savaşı’nı gördükten sonra yaşadıkları üzerine bir hayli düşünmüş olmalı Kurt Vonnegut. Ve insanlık adına duyduğu endişeyi belki de “bakın, görün” diyerek dile getirdi Otomatik Piyano’da. Bugünden geleceğe baktığımız zaman tek hissettiğimiz şeyin artık endişe olmasının bir nedeni var elbette.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!