Peter Ackroyd

Oscar Wilde'ın Son Vasiyeti

Peter Ackroyd
 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 
Oscar Wilde (16 Ekim 1854 – 30 Kasım 1900), ünlü İrlandalı yazar ve şair.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Oscar_Wilde

Hayatı ve çalışmaları [değiştir]

16 Ekim 1854'te Dublin'de (İrlanda) ailesinin ikinci çocuğu olarak doğdu. Babası dönemin ünlü doktorlarından William Wilde, annesi İrlanda'nın İngiltere'den bağımsızlığını savunan devrimci şiirleriyle dikkat çekmiş yazar Jane Francesca Elgee idi. Wilde'ın üçü gayrımeşru, beş kardeşi vardı. Kendisinden üç yaş küçük kız kardeşi Emily'nin henüz on yaşındaki ölümü Wilde'ın çocukluk döneminin en sarsıcı olayı oldu; yazar kardeşinin saçlarından bir tutamı, hayatı boyunca, üzerinde taşıdığı küçük bir zarfta sakladı.

Wilde'ın öğrenim dönemi çeşitli burslar kazanmasını sağlayan başarılarla geçti. 1874'te Oxford Magdalen College'den mezun olduktan sonra sanat eleştirmeni olarak çalışmaya başladı. 1878'de Ravenna adlı şiiriyle Newdigate Ödülü'nü kazandı ve bir yıl sonra Londra'ya yerleşti. 1881'de Poems (Şiirler) adlı ilk kitabı basıldı. Aynı yıl estetik konferansları vermek üzere A.B.D.'ye geçti. Başlangıçta dört ay olarak planlanan elli konferanslık dizi yaklaşık bir yıl sürdü ve Kanada'dakilerle birlikte yazar, dokuz aylık bir süre içinde yüz kırkın üzerinde konferans verdi. Bu dönemde Amerikalı yazar ve şairler Henry Longfellow, Oliver Wendell Holmes ve Walt Whitman'la tanıştı ve bir yıl sonra New York'ta sahnelenecek olan Vera adlı oyununu düzenledi. Kuzey Amerika dönüşü üç yıl Paris'te kaldı. 1883'te Duchess of Padova (Padova Düşesi) adlı oyunu yazdı. 1884'te Constance Lloyd'la evlendi. İki yıl içinde bu evlilikten iki erkek çocuk sahibi oldu. 1887'de Woman's World Dergisi'nin editörlüğünü üstlendi; aynı yıl Canterville Hayaleti'ni kaleme aldı. Bundan sonraki altı yıl Wilde'ın yazarlık hayatının en verimli dönemi oldu. Çocuk öykülerinden oluşan iki kitap, 1890'da bir Amerikan dergisinde yayınlanan tek romanı Dorian Gray'in Portresi, A Woman of No Importance (Önemsiz Bir Kadın), An Ideal Husband (İdeal Bir Koca) ve The Importance of Being Earnest (Ciddi Olmanın Önemi) adlı oyunları bu dönemde yayınlandı. Dorian Gray'in Portresi 1891'de kitap haline getirildi ve içerdiği homoerotik öğeler şiddetli tepkilere yol açtı. Aynı kitap daha sonra Wilde'ın kaderini belirleyecek davalarda kanıtmışçasına kullanıldı. Bununla birlikte aynı dönemde yazılan oyunları büyük beğeni topladı ve onu zamanının en önemli oyun yazarlarından biri haline getirdi.

Oscar Wilde 1891'de Queensberry Markisi'nin üçüncü oğlu, üniversite öğrencisi Lord Alfred 'Bosie' Douglas'la tanıştı. Kısa süre içinde çift dört yıl sürecek bir aşk yaşamaya başladı. 1895'te Wilde, oğlunun kendisiyle ilişkisini tasvip etmeyen ve kendisine kamu önünde hakaret eden Queensberry Markisi'ni iftira suçlamasıyla dava ettiyse de bir süre sonra davayı geri aldı. Ancak Markinin Wilde aleyhine açtığı dava yazarın "gayrıtabii davranışlar"dan iki yıl kürek cezasına çarptırılmasıyla sonuçlandı. Tutuklanmasıyla birlikte evinde bulunan her şey 25 şilinlik bir bedelle satıldı. Yazarın torunlarından birinin deyişiyle " krallık, çağının kibirli ikiyüzlülüğüne meydan okumaya cesaret etmiş parlak ve öfkeli bir hayatın yirmi yılını sembolik olarak kendisinden koparmıştı." 1897'de hükümlülüğü sırasında sevgilisine yazdığı mektuplardan oluşan De Profundis'i yazdı ve aynı yıl serbest bırakıldı. Hayatının kalan kısmında Sebastian Melmoth adını alarak Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde amaçsızca dolaştı; bu arada mahkumiyetinin geçtiği yerin adını taşıyan Reading Zindanı Baladı yayınlandı. Wilde bir süreliğine Alfred Douglas'la yeniden bir araya geldiyse de birliktelikleri çok kısa sürdü.

Tutuklanmasından sonra eski aile adlarından biri olan "Holland"ı soyadı olarak alan eşi çocuklarını alarak İsviçre'ye göçmüş ve 1898'de orada ölmüştü. Oscar Wilde 30 Kasım 1900'de Paris'te öldü ve Pere Lachaise Mezarlığı'nda gömüldü.


Tehlikeli ve günahkâr

 

Tehlikeli ve günahkâr
Oscar Wilde'ın hikâyesinin kaynağını İncil'den aldığı 'Salomé' tek perdelik bir dram. Eser, modern tiyatro tekniğinde devrim yaratmasıyla da ün kazanmıştı

 

17/02/2006 (610 defa okundu)

 

ZEYNEP AKSOY (Arşivi)

Modern ve sembolist dramanın en önemli simgelerinden biri, birçok kez sinemaya aktarılan, Richard Strauss'un operasını bestelediği, Oscar Wilde'ın ünlü Salomé'si Türkçede. Murat Erşen'in bol dipnot ve referans kullanan, oyundaki bütün İncil göndermelerini ayrıntılarıyla açıklayan yetkin çevirisiyle. Kutsal kitaplarda, erkeklerin başına felaket getiren birçok kadından biri olan Salomé'nin öyküsüne, Matta ve Markus İncillerinde rastlanır. Hıristiyanlığın ilk yayılmaya başladığı zamanlarda geçen öyküye göre, Roma İmparatorluğu zamanında eski Filistin'in Güney kısmı, Ürdün'ün Batı'sında kalan bölge olan Judaea'nın tetrarkı (kralı) Herod, erkek kardeşinin karısı Herodias'la evlenerek ensest ilişkiye girdiği içinYahya Peygamber'i (Vaftizci Yahya) sinirlendirmiştir. İki incildeki öyküde de Herodias kızı Salomé'yi (yani Herod'un üvey kızını) kullanmak suretiyle Yahya'nın başının kesilmesine sebep olur. Tetrark, Salomé'ye kendisi için dans ederse istediği her şeyi yapacağını söyler. Salomé, annesine 'ne isteyeyim' diye sorar, annesi de, 'Vaftizci Yahya'nın başını' diye yanıt verir. Salomé, yedi duvak dansını yaptıktan sonra karşılık olarak Yahya'nın başını talep eder. Kral, söz verdiği için infazı yerine getirir.
İncil'deki öykülere göre, suç, kızını bu isteğe kışkırtan Herodias'ındı, fakat zaman geçip de Yahya daha büyük hürmet gören bir azize dönüştükçe Salomé de (sonuçta başı isteyen o olduğu için) daha çok suçlanmaya başlanır. Salomé efsanesi edebiyatta ve görsel sanatlarda Rönesans'a kadar çok sık işlenegeldi, 19. yüzyılda ise, özellikle Avrupa'nın Doğu'daki sömürgeci yayılmasıyla yeniden popüler oldu.

Felaket kehaneti
Edebi formasyonu çok sağlam olan Oscar Wilde kuşkusuz tarihte Salomé'yi işleyen birçok eseri tanıyordu ve 1892 yılında yazdığı oyununda da İncil referanslarının yanı sıra bunlara da başvurmuştu. Özellikle de sembolist şiir ve dram yazarlarının en önemlilerinden Maurice Maeterlinck'ten etkilenmişti: Salomé oyununun evrensel bir gizemi öne çıkaran, olacak bir felaketi kehanet eden tarzı (ölü bir kadına benzeyen ay, çok kötü şeyler olacağının sık sık tekrarlanması, bir intihar, yerdeki kana basmanın uğursuzluğu, kralın duyduğu kanat çırpışları, vs.) ve karakterlerin mekanik, basit, absürde kaçan dili hep Maeterlinck'in oyunlarına özgü şeylerdir.
Oscar Wilde oyunu 1891'de Paris'te Fransızca olarak yazdı. Özellikle Gustave Moreau'nun Salomé çizimlerinden ilham aldığı söylenir. 1892 Haziranı'nda İngiltere'de oyunun provaları başladı ancak oyun İncil'den karakterlerin sahnede tasvir edilmesinin yasak olduğu gerekçesiyle sansürlendi. Asıl sebep, tabii ki oyunun cinsel açıdan oldukça cüretkâr olmasıdır. Sonunda, yazıldıktan beş yıl sonra, 1896'da Paris'te sahnelendi.

Sahnelendiğini göremedi
Wilde'ın metninde Salomé, Yahya'nın özellikle de onun cazibesine kapılmamasından, kendini dine vermişliğiyle kendisine bakmaktan bile kaçınmasından etkilenir. Onun beyaz bedenini, siyah saçlarını, kırmızı dudaklarını arzular ve bunlar ona Yahya'nın kesilmiş başı şeklinde bir gümüş tepside sunulduğunda onu öpmekten kaçınmaz. Bu bariz nekrofilinin yanı sıra Kraliçe'nin pajı (savaş sanatını ve başka hizmetleri öğrenmesi için soyluların yanına verilen soylu genç) ile Genç Süryani arasında da eşcinsel bir ilişki vardır. Dolayısıyla İngiltere'de sansüre uğraması ve ilk kez 19. yüzyıl sonlarında çok daha avangard bir yaşamın merkezi olan Paris'te sahnelenmiş olması çok doğal.
Salomé, 1894'de Aubrey Beardsley'in meşhur çizimleriyle yayımlandı ki, elimizdeki Salomé'de de bu çizimler kullanılıyor. Wilde'sa bu çizimlerden birini beğenmiş, geri kalanını çok 'Japon etkileşimli' bulmuş, kendi oyununun çok daha Bizans'a özgü olduğunu söylemişti.

Bir perdelik, ihtirasın özyıkıcılığına dair bir trajedi 'Salomé'. Dili basit ve tekrarlarla dolu. Özellikle Yahya'nın konuşmalarında İncil'den birçok direk alıntı var. Konu da son derece basit ve o kadar sadelikle işleniyor ki ilk okumada sembolist ayrıntıların güzelliği ve dilde yarattığı atmosfer gözden kaçabiliyor. Hatta 'Salomé'nin sahnelendiğini yaşarken hiç göremeyen Oscar Wilde'ı düzgün bir şey yaratmamış, sadece İncil'den ve kendisinden önce aynı konuyu işleyenlerden alıntı yapmış olmakla suçlayan eleştirmenler olmuştur. Ama şu da bir gerçek ki, o yazdıktan sonra neredeyse diğer bütün 'Salomé'ler unutuldu ve Richard Strauss'un operası da, 20. yüzyılda çekilen birçok 'Salomé' filmi de Wilde'ın metnini temel aldı.

Ama neden bana bakmıyorsun Yahya? Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi neden kapalı. Neden kapalılar? Aç gözlerini! Kaldır gözkapaklarını Yahya. Neden bakmıyorsun bana? Benden korktuğun için mi bakmıyor bana Yahya?.. Ve dilin, zehir atan kırmızı bir yılan gibi olan dilin, artık hareket etmeyecek, zehirini bana akıtan bu al renkli yılan tek kelime edemeyecek Yahya. Garip, değil mi? Bu kırmızı yılan nasıl olur da artık kımıldamaz?... Beni istemedin, Yahya. Beni reddettin. Bana karşı utanç verici laflar ettin. Şehvet düşkünü bir kadın, bir fahişe gibi davrandın bana karşı, bana, Salome'ye, Herodias'ın kızına, Judea'nın prensesine! İşte Yahya, ben hâlâ yaşıyorum, ama sen ölüsün ve başın bana ait. Onunla ne istersem yapabilirim. Onu köpeklere ya da gökteki kuşlara atabilirim... Köpeklerin bıraktığını gökteki kuşlar yiyip bitirir... Ah! Yahya, sen sevdiğim tek erkektin. Tüm diğer erkekler beni iğrendiriyor. Ama sen güzeldin! Bedenin gümüş ayaklar üzerine inşa edilmiş fildişinden sütunlardı. Gümüşten zambaklarla ve güvercinlerle dolu bir bahçeydi. Fildişi siperlerle çevrilmiş gümüşten bir kuleydi. Dünyada senin vücudun kadar beyaz başka hiçbir şey yoktu. Dünyada senin saçların kadar siyah hiçbir şey yoktu. Sesin tuhaf kokular yayan bir buhurdanlıktı ve sana baktığımda garip bir müzik duyardım. Ah! Neden bana bakmadın Yahya? Ellerinin ve küfürlerinin örtüsüyle yüzünü sakladın. Gözlerinin üstüne tanrısını görmek isteyenin bağını koydun. İşte sen Tanrı'nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin. Ben seni gördüm ve seni sevdim. Oh, ne kadar sevdim seni!
Hâlâ da seviyorum Yahya. Sadece seni seviyorum... Senin güzelliğine susadım; bedenine açlık duyuyorum; ne şarap ne de meyveler arzumu dindirebilir. Ne yapacağım şimdi Yahya? Ne seller ne de okyanuslar tutkumu söndürebilir.
Ben bir prensestim ve sen beni hakir gördün. Ben bir bakireydim ve sen bekâretimi benden aldın. İffetliydim ve damarlarımı ateşle doldurdun... Ah! Ah neden bana bir kez bakmadın? Baksaydın, severdin. Biliyorum ki beni severdin ve aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür. Sadece aşka bakmak gerekir.
Kitaptan


 

  • SALOMÉ
    Oscar Wilde, Çeviren: Murat Erşen, İmge Kitapevi, 2005, 82 sayfa, 5 YTL.


  •  

     

    Edebiyatın mahkûmu ve celladı

    Peter Ackroyd, beş yaşındayken okuma yazma öğrenir, dokuzuna geldiğinde de ilk oyununu yazar. Ackroyd, yazın hayatı boyunca yazmanın sanattan çok zanaat olduğunu düşünür

    Z. HEYZEN ATEŞ (Arşivi)

    Romancı, şair ve biyografi yazarı Peter Ackroyd 1949'da, hâlâ savaşın etkilerini üzerinden atmaya çalışan Londra'da doğar. Daha çok küçükken babası evi terk edince annesiyle beraber Cambridge'e taşınırlar. Beş yaşındayken okuma yazmayı öğrenir, dokuzuna geldiğinde de 17. yüzyılın başında Kral I. James ve aristokratları havaya uçurmayı deneyen Guy Fawkes'ı konu alan ilk oyununu yazar. (2004'te kendisiyle yapılan bir röportajda romanlarında 'kayıp baba figürünün bir altmotif olarak tekrarlandığı' kendisine söylendiğinde yazar 'psikoanalitik eleştirilere hiçbir zaman çok saygı duymadığı' yanıtını verir. Ünlü bir yazar olduğunda kendisiyle temasa geçen babasıyla bir kez görüşür ve bir daha da görüşme ihtiyacı duymaz.)
    Annesi Ackroyd'un iyi bir eğitim alması gerektiğinin farkında olduğundan elinden gelen bütün çabayı ortaya koyarak önce St. Benedict's'e daha sonraysa İngiltere'nin önde gelen okullarından Cambridge Universitesi'ne bağlı Clare College'e gitmesini sağlar. Ama Mellon bursuna layık bulunan Ackroyd, yüksek öğrenimini ABD'de Yale Üniversitesi'nde tamamlayacaktır. Yale'deki öğrenimini tamamladığı sıralarda Essay On Modernism isimli çalışmasını da bitirir ve 1973'te Londra'ya döndüğünde de The Spectator dergisinin edebiyat editörü olarak işbaşı yapar. 1978'de aynı derginin yöneticiliğine getirilir ve kitap eleştirilerinin yanı sıra film eleştirileri de yazmaya koyulur. 1982'de The Times'ın kitap eleştirmenlerinin başına getirilir, radyo programları yapmaya başlar ve 1984'te de İngiltere'nin en 'aristokrat' edebiyat topluluğu olan Royal Society Of Literature'a kabul edilir.
     

    Wilde efsanesine çelme mi?
    Ackroyd'un kariyerinin en baştan beri yokuş yukarı gittiği anlamışsınızdır. Peter Ackroyd, iyi eleştirmenin iyi yazar olabileceğini ispatlayan ve 'yazamayanlar eleştirmen olur' sözünü çürüten örneklerden. Üstelik yazarların belirli bir türe sadık kalmadan da başarılı olabileceklerini ispatlayanlardan. Romanlar, araştırmalar, şiirler, biyografiler, aklınıza gelen hemen her türde eser üretir yazar. İlk kurgu yapıtı, az bilinen ve bir travestiyi anlattığı Dressing Up olur. Bunu sürekli döneceği konulardan (ve en büyük aşklarından) biri olan Londra'yı anlattığı Londra Yanıyor isimli araştırma ve kurgu bir biyografi olan, Oscar Wilde'ın Son Vasiyeti izler. 1983'te Ackroyd'u dünya çapında üne kavuşturan bu kitap kimilerince Wilde efsanesine çelme taktığı için eleştirilse de Somerset Maugham ödülüne layık bulunur. Bu kurgu biyografiyi daha incelikli bir çalışma olan T.S. Eliot biyografisi izler. Bu kitap yazara Whitbread Biyografi ve Heinemann Ödüllerini kazandırır. Ackroyd özellikle kitabı Eliot'un şiirleri ve 'önceden yayımlanmamış mektuplarıyla' doldurmadığı için övgüleri toplar.
    1985, yazarın yılı olacaktır. Çünkü başyapıtı olan kitabı bu yıl yayımlar: Hawksmoor. Ackroyd'un Londra aşkıyla kurgu biyografi sevgisini birleştirdiği kitap olan Hawksmoor sonradan satanist olmakla suçlanan, Londra'yı başyapıtlarla süslemiş İngiliz mimar Nicholas Hawksmoor'un eserleri çevresinde geçen sürükleyici bir kurgudur. Hem The Guardian Kitap Ödülünü hem de Whitbread'i kazanması kimseyi şaşırtmaz.
    Hawksmoor serüvenini, bir bakıma, 1996'ya yazdığı İlk Işık kitabında devam ettirir. Yeraltı tünelleri ve eski zamanlardan kalma kötülük dolu varlıklar ve komplolarla ilgili hikâyeleriyle; Dorset'te geçiyor olmasını saymazsak ilk kitapla büyük benzerlikler taşıyan bu kitap, ilki kadar eğlencelidir de. İlk Işık'ı kısaca anlatacak olursak: Damian isimli -zaten adından da sonunun hayırlı olmadığını tahmin ettiğimiz- astronomun, Aldebran isimli garip yıldızı takip ederken deliliğin sınırlarında dolaşmaya başlamasıyla, yakınlardaki Hardy'de kazı yapan arkeolog Mark Clare ve ekibinin eski çağlardan kalma bir astroloğun mezarını ve mezarı çevreleyen yeraltı tünellerini keşfetmeleri birbirine eklenince işler daha da garip bir hal alır. Ağaçlar arasında gizemli gölgeler görülmeye başlar, garip kazalar olur (Mumya filmini hatırladınız değil mi?), işler Mark Clare'in karısının intihar etmesine kadar gider. Gerçekten karanlık bir kuvvet uyanmaktadır... Bu öyküye bir de lezbiyen bir bürokratı, bir oyuncu eskisini, sözcükleri yanlış kullanan karısını, iki alkoliği ve 'sırrı' korumakla yükümlü çiftçiyle oğlunu eklerseniz nasıl bir şeyle karşılaşabileceğinizi kestirebilirsiniz.
    Neyse ki Londra, mimari ve insani yapısını Ackroyd'dan okumak isteyenler için daha pek çok alternatif var. Ackroyd yılda en az bir, bazen iki kitap yazarak ne kadar üretken bir yazar olduğunu ispatlar; bütün bu süre boyunca asla gazete ve dergilere yazdığı eleştirileri ihmal etmez. 1987'de yazdığı Chatterton, Booker'a aday gösterilince de, dünya çapında, bir şekilde aday gösterilemediği tek kaydadeğer edebiyat ödülü olarak Nobel kalır.
     

    Yalnız, dürüst ve acımasız
    Mark Twain, "Yazarların eleştirmenlerle arkadaş olmaları, mahkûmların cellatlarıyla arkadaş olmalarına benzer, bu ilişkiler kısa ömürlüdür" demiş. Ackroyd da böyle düşündüğünden olsa gerek çevresine bir yazar ordusu toplamayarak yalnız, dürüst ve acımasız olmayı sürdüren eleştirmenlerden olur. Kimi zaman son derece katı davrandığından olsa gerek 2003'te yazdığı Voyages Through Time çocuk kitapları serisiyle açık verince edebiyat camiası bütün gücüyle Ackroyd'a yüklenir ama seri eleştirel anlamda aklanır ve seriyi oluşturan kitaplar New York Times tarafından "sadece çerez bilgiler değil, çocukların bilmesi gereken konuları içeren" kitaplar olarak nitelendirilir.
    Bir röportajda, otuz beş kitabın ardından yazacak konu bulmakta zorluk çekip çekmediği sorusuna "daha işin başındayım" yanıtını veren yazar, yine başka bir soruya, asla popüler yazarların biyografilerini yazmayacağı yanıtını verir: "Ian McEwan ve Amis'in biyografilerini yazmayı ün ve para peşinde koşanlara bırakıyorum." Medyanın kuralları ve pazarlama 'trendleri'ni öğrenmek için çok yaşlı olduğunu ekleyen yazar, 1990'da yazdığı Dickens biyografisinin pek çok yazar ve eleştirmen tarafından gelmiş geçmiş en iyi biyografilerden biri kabul edildiğini göz önünde bulunduracak olursak bunun modern dönem yazarlarının kaybı olduğunu söylemeliyiz. Peter Ackroyd'a kendisini en çok etkileyen kitaplar sorulduğunda verdiği yanıtlar genelde değişse de hiç atlamadığı kitap Patrick Süskind'in Koku'su olur; en pişmanlık duyduğu hareket sorulduğundaysa Spactator'da yazarken şiirlerinin yayımlanması önerildiğinde Spectator'daki antihomoseksüel hava nedeniyle işini kaybetmemek için aşk şiirlerindeki İngilizce erkek adılı olan 'he'leri kadın adılı olan 'she'ye çevirmesi olduğunu söyler.
    1980'lerde ciddi bir sinir krizi geçiren Ackroyd sağlığına özen göstermeyi alışkanlık edinmiştir ama 1999'da kalp krizi geçirerek hastaneye kaldırılır. Bir hafta komada kalır. Toparlandığında, yazmanın sanattan çok zanaat olduğunu ve çuvallayanların işin sanat değil, zanaat ve disiplin kısmını beceremediklerini söyleyince yer yerinden oynar. Yine aynı hafta imza gününde yaklaşık bin kitap imzalayarak bir rekor kırar.

     

  • İLK IŞIK
    Peter Ackroyd, Çeviren: Mehmet H. Doğan, Yapı Kredi Yayınları, 2007, 367 sayfa, 18 YTL.
  •  

     

    OSCAR WİLDE /DORİAN GREY’İN PORTRESİ
    Bahar Vardarlı

     

    Dorian Gray’in Portresi acaba kötülüğün, sapıklığın, sefihliğin, değerlerini yitirmiş bir adamın, yaşamının nasıl uçuruma sürüklendiğinin romanı mıdır? Yoksa tam aksine devrin değerlerinin, insanın gerçeklerini reddedişinin ve kendine benzemeyen, ötekinin, toplumdan itilişinin dramını mı yansıtmaktadır?

     Gördüğünüz gibi bir ikilem içindeyiz, dualizmle karşı karşıya olduğumuz bu roman, yazıldığı çağın toplumunun ve insanının bir aynası bence. İnsan asla toplumdan soyutlanamaz, dünyaya doğumuyla salıverilen insan,toplum tarafından yoğrularak gelişir ama bir de insanın benliği vardır. Çoğu kitaplarda temel olan kendini bil, kendini tanı felsefesidir bu. İnsanın hayatta ikili oynaması, mış gibi yapması ruhsal bütünlüğünü bozar.

    s.66 İnsan yaşamı zevk ve acıların  birarada yoğrulmasından oluşmuştu. Herkesin kafasındaki düşüncelerin konuşulmaması bu gerçeği değiştirmezdi. İnsanların  kafasında  onları hasta eden bir zehir vardı. Bu illetten kurtulmanın tek yolu  insanın kendi doğasını anlamaya çalışmasıydı.bunu yapabilenleri büyük ödül bekliyordu! 

    Kitabın ilk satırları, “ Hafif yaz rüzgarı bahçedeki ağaçların yanından geçerek odanın içine dolarken, onun dışarıdan taşıdığı leylak kokuları stüdyodaki güllerin kokusuyla karışıyordu.”s.13  Cümlesi okurun içinde bir ferahlık, bir aydınlanma ve çiçek kokuları ile bir güzellik uyandırıyor. Bu oda sanki yeni doğan bir bebeğin odası. İşte Dorian Gray’in portresi böyle güzel ve kötülüklerden arınmış bir ortamda yaratılıyor.

    Ne yazık ki s.26 bize değişimin gelmekte olduğunun ipucunu vermekte gecikmiyor.

    Bu güzel tablonun yaratıcısı Basil Hallward, arkadaşı Lord Henry Wotton’a, “Dorian Gray benim en iyi arkadaşım. Basit ve güzel bir doğası var. Lütfen onu rahatsız etme. Etkilemeye çalışma onu. Senin etkin çok kötü oluyor. Dünya çok geniş ve burada birçok mükemmel insanlar var,” diyor.s.26

    Kitaptaki dipnota göre Wilde, “ Basil Hallward benim düşüncelerimi, Lord Henry Wotton da dünyanın benim hakkımda düşüncelerini yansıtmaktadır,” demiştir ama Oscar Wilde çoğu zaman Lord Henry olarak ifade ediyor kendisini diye düşünüyorum.

    İkinci bölüm gene Dorian Gray’in piyanoda Schuman çalmasıyla tam bir huzur içinde başlıyor.Lord Henry Dorian Gray’e baktığında onda güzelliğin yanı sıra güven veren bir ifade, gençliğin tüm samimiyet ve saflığını buluyor.

    Portrenin yapılışı sırasında, evine gitmeyi reddeden Lord Henry,  Dorian’ı adım adım  etkilemeye başlıyor.

    s. 29  Basil, Lord Henry için, “Bütün arkadaşları üzerinde kötü bir etkiye sahiptir,” diyor.

    Lord Henry de, “... insanı etkilemek ona kendi ruhunu vermektir. O zaman o başka birinin müziğinin yankısı veya onun için yazılmamış bir oyunun aktörü olur. Yaşamın amacı kendi kendini yetiştirmektir. Hepimizin burada bulunma amacı kendi doğamızı anlamaktır. İnsanlar günümüzde kendilerinden korkuyorlar, bütün görevlerin en üstününün kendilerine karşı borçlu oldukları görev olduğunu unutuyorlar. Ahlakın temeli olan toplum terörü, dinin sırrı olan allah terörü, bizi yöneten iki şey bunlardır,” demesiyle, Dorian Gray’in ikilemi başlıyor.

    O anda resme devam eden ressam Dorian’ın yüzünde daha önce görmediği bir ifadeyi farkediyor. S.30

    Diğer yanda Dorian’ın farkındalıkları gelişiyor, yaşamı ateş rengi görmeye başlıyor.

     S.34  “Yaşa ! içinde olan mükemmel yaşamı yaşa!  Hiçbir şeyden korkma... yüzyılımızın istediği şey yeni bir hedonizmdir, değerin  en büyük kriteri zevktir!”

    Daha ileride Dorian s.59 Sibyl Vane’e aşık oluşunun nedenini Lord Henry’e bağlıyor Dorian, “Seninle karşılaşmasaydım onunla tanışamazdım. Sen beni yaşam hakkında  her şeyi bilme arzusuyla doldurdun. Yaşamın gizinin güzelliği aramak olduğu sözlerini anımsadım,” diyor.  

    Gençlik Güzellik

    Lord Henry  Dorian’ın güzelliği ve gençliğine durmadan hayranlığını belirtiyor ama ayni zamanda da bunun geçici olduğunu söylüyor. s.34. “Gençliğin mükemmel güzelliğini taşıyorsun ve bu sahip olduğun tek değer...şimdi nereye gidersen dünyayı cezbediyorsun. Bu her zaman böyle mi olacak?    Bu tanrının verdiği hükümranlık hakkıdır. Güzellik mucizelerin mucizesidir. Gençliğiniz gittiğinde güzelliğiniz de gidecektir. Ona sahipken  gençliğinin değerini bil! s.35 Gençlik! Gençlik! Dünyada gençlikten başka bir şey yok!”

    Resim bitip de Dorian kendi portresini görünce, büyüleniyor fakat,

     s. 37 “ Ne kadar kötü! Ben yaşlanacağım ve korkunç olacağım. Ama bu resim  her zaman genç kalacak. Hiçbir zaman bu hazin günden yaşlı olmayacak... onun yerinde olmak isterdim! Eğer onun yerinde olabilseydim her zaman genç kalırdım. Bunun için  her şeyi vermeye hazırım! Evet, tüm dünyada bunun için veremeyeceğim  hiçbir şey yok! Ruhumu bunun için verebilirim,” demesiyle seçeceği hayatla pazarlığını gerçekleştiriyor ayni Faust gibi.

    s.38  “Gençlik  değerli olan  tek şeydir.  Yaşlandığımı fark ettiğim anda, kendimi öldüreceğim... Ben güzelliği ölmeyen her şeyi kıskanıyorum... Keşke resim değişebilseydi ve ben her zaman   şimdi olduğum gibi kalabilseydim,” diyor.

     Burada güzelliğin madde olarak algılanması söz konusu oysa insanlığın amaçladığı ruh güzelliğidir;  bu da gençliğin tam aksine insan yaşını aldıkça, kendini tanıdıkça geçirdiği olumlu evrim ile gerçekleşiyor. Gene bir ikilemle karşı karşı karşıyayız; vücudun güzelliği mi yoksa ruhun, gönlün güzelliği mi?

    Üçüncü Bölümün başında Dorian Gray’in kim olduğunu öğreniyoruz s. 45  Annesiyle babası aşık olup evlenmişler. Bu evliliği onaylamayan büyükbaba babasını öldürtmüş. Arkadan annesi ölmüş ve yalnız kalan Dorian’ı zalim büyükbabası büyütmüş.

     S.121 büyükbabasının ismini duyduğunda tüyleri ürperdi. Onunla ilgili çok kötü anıları vardı.S.124 annesine olan müthiş benzerliği ve başka nedenlerle onu kendisinden uzak tutmak için dedesi...

    Yüksek gelire sahip yaşlılar topluluğunun düşünce ve eylemleri hicvediliyor. Bu bölümde Oscar Wilde devrin çarpık değerlerine yönelttiği sivri eleştirileri zekice esprili bir üslupla sunuyor.  

    Kadınlar, Erkekler ve Aşk

    Dorian  ufak bir tiyatro oyuncusuna aşık olduğunu söylediğinde.  S. 58 Lord Henry, “Sakın hiç evlenme, erkekler yoruldukları için, kadınlar ise meraklı oldukları için evlenirler; sonuç iki taraf için de düş kırıklığıdır... Hiçbir kadın dahi değildir. Onlar dekoratif bir cinstir, söyleyebilecekleri hiçbir şey yoktur, fakat cazibelerini konuştururlar. Kadınlar maddenin  akıl önünde  zaferini temsil eder, erkekler ise aklın, ahlak karşısında zaferini temsil ederler.”

    s.87 kadınlar  bize, insanlığın  tanrı’ya taptığı gibi taparlar. Bize taparlar ve sürekli onlar için bir şeyler yapmamızı isterler, derken kadınları aşağılamaktan keyif aldığı seziliyor.

    s. 59 “Sen sürekli seveceksin ve sürekli aşka aşık olacaksın. Bu tutku insanların  karşı koyamayacağı bir ayrıcalıktır korkma.  S.  60 Sadece bir kez aşık olanlar  sığ insanlardır. Onların asil ve sadık olmalarını düş gücünden  yoksun olmalarına bağlıyorum.S.62  “Aşk birisinin önce kendisini kandırmasıyla başlar ve diğerini kandırmasıyla  sona erer. Bütün dünyanın romantizm  dediği sadece bundan ibaret, ” diyor. 

    Aşkın yarattığı değişim;  o korkak, çekingen  çocuk gitmiş, yerine istekli bir delikanlı gelmişti. Ruhunun derinliklerinde saklı olan bir yerden, doğası içinde var olan arzu ortaya çıkmıştı. S  64   Evet, yaşadığı duygular  Dorian için erken doğumdu.     Henüz bahar aylarındayken  hasat mevsimini  yaşamaya çalışıyordu.     Gençliğin tutkusu ve itici gücü onu yalnız bırakmıyordu. Fakat artık kendini geliştirmeye başlamıştı. Güzel yüzü ve güzel ruhu ile hayran olunacak biriydi. Bu işlerin sonu nereye varırsa varsın önemli değildi.s.67

    Sibyl Vane sahnede çok kötü oynadıktan sonra, gerekçesini şöyle açıklar, “Dorian seni tanımadan önce oyunculuk benim yaşamımın tek gerçeğiydi... bir gece Rosalind’dim, diğer gece Portia. Beatrice’in neşesi benim neşemdi, Cordelia’nın üzüntüsünü ben de yaşıyordum. Dekor benim dünyamdı. Bütün bunların gerçek olduğunu sanıyordum. Sen benim ruhumu bu hapishaneden çekip çıkardın.  Sen bana gerçek gerçekliğin ne olduğunu öğrettin... böylesine aşıkken  oyunculuk yapamam. Bunu görmen gerekir. S.94

    Aksine Dorian, “Sen benim aşkımı öldürdün, sen benim düş gücümü harekete geçirmiştin, fakat artık bunu yapmaktan çok uzaksın. Seni sevmiştim, çünkü mükemmeldin, çünkü bir dahiydin, çünkü büyük şairlerin rüyalarını anlıyordun ve onlara sanatın biçimini veriyordun.s.94

    Ve kızı terk eder, bütün gece amaçsız ve sıkkın dolaşır, eve gelip de portreye baktığında yüzündeki görünümün biraz değiştiğini fark eder. İfadesi  değişmiş görünüyordu. Dudaklarında bir zalimlik edası var gibiydi s.97  birkaç kadeh içtikten sonra  Basil’in Stüdyosunda konuştukları aklına geldi. Portrenin genç kalacağı  fakat  kendisinin yaşlanacağı konusunda  konuşmuşlardı.  Onun güzelliğinde bir değişiklik olmamış, portrede zalimlik ifadesi yüzüne yapışmış gibi duruyordu... Zalimlik, gerçekten öyle miydi?s.97

    Sybil Vane için üzülmesi gerekmiyordu. O artık kendisine hiçbir şey ifade etmiyordu. S.98

    Kafası allak bullak olduğu için resmi yanlış gördüğünü düşünüp ertesi sabah tekrar baktığında, evet güzelliği zalim gülüşüyle bozulmuştu. İşlediği her günah nedeniyle resmin bir bölümü bozulacaktı. Resmin değişip değişmemesi onun vicdanının yansıması olacaktı.s.98

    Sybil Vane’e yaptığı kötülüğü telafi etmek için evlenmeye karar verdiği an onun kendini öldürdüğünü Lord Henry haber verdi. S.103 Lord Henry’nin olayı ele alışı gayet sıradan bir şekilde oldu. “Kuşkusuz bir kazaydı... diye kızın zehir içtiğini anlattı ve Dorian’ı birlikte yemeğe ve operaya davet etti. Dorian vicdan azabı çekmeye başlayınca da s. 108 o en azından senin için, Shakespear’in oyunlarından gelen ruh veya rüyaydı. Gerçek yaşamla yüz yüze geldiğinde de buna dayanamadı ve ölüp gitti,” diye noktaladı konuyu

    Acaba yaşam benim için başka mükemmellikler barındırıyor mu içinde diye sorduğunda Dorian, yaşamda senin için her şey var Dorian. Senin gibi olağanüstü görünümlü birinin yapamayacağı hiçbir şey olamaz. Biz bilgili olmak için çok okunduğu ve güzel olmak için çok düşünüldüğü bir çağda yaşıyoruz.  Artık zaman kaybetmeyelim, giyin de kulübe gidelim,” der. Akşam operada buluşmak üzere ayrılırlar.

    Ertesi gün ressam Basil Hallward büyük acı içinde geldiğinde şaşkına döner.  Dorian olayı gayet normal yorumlamaktadır ve çektiği acıyı şöyle anlatmaktadır ki olduça komiktir, ayni zamanda trajiktir;

     s.113 Sen benim hiç acı çekmediğimi sanıyorsun. Eğer dün gelmiş olsaydın- özellikle beşbuçuk ile altıyı çeyrek geçe arasında-beni gözyaşlarına boğulmuş olarak bulabilirdin. Gerçekten fazla acı çektim..

     Bu kitaptan alıntı yaptığım aşağıdaki bölüm benim için kitabın demek istediklerini çok güzel anlatmaktadır;

    s.131 Duygulara  aşırı önem verilmesi genellikle kötülenmiştir.İnsanların doğal tutkuları, istekleri hor görülmüş sürekli baskı altına alınmıştır. Dorian Gray’in duygularının gerçek doğası da hiçbir zaman tam olarak anlaşılmamış ve onlar acı çekerek bastırılmaya çalışıldığı için su yüzüne sağlıklı bir şekilde ulaşamamıştır. Oysa bunlar yeni bir ruhsal yapının elemanları olarak, güzelliğin olumlu sağduyusu içinde iyi yöne kanalize edilebilirdi. O, geriye dönüp baktığında yokluk duygusu ile karşı karşıya kaldı. Ne çok şeyden ödün vermişti. Ve çok az amacında başarılı olmuştu. Başlangıç noktası korku olan düşünceleri yeşerememiş ve yok olmaya mahkum kalmıştı.

    Evet, Lord Henry’nin daha önce kehanette bulunduğu gibi yeni bir hedonizm, yaşamı yeniden yaratıyordu. Bu herhangi bir teori veya sisteme uygun bir düşünce bütünü olamıyordu. Amacı kendi kendine deneyim kazanmak olarak özetlenebilirdi. Bu meyvenin tatlı mı acı mı olduğunu anlamak için onu tatmanız gerekirdi. Koyu sofuluk duyguların kuvvetini kırıyordu. Duyguların özünü anlamayanlar bunu kaba ahlaksızlık olarak nitelendiriyordu. Fakat bunlar insana yoğun şekilde kendini anlama anları yaratacak güçte bir değerdi. BU kitap da KENDİNİ  BİL diyor...      

    Ahlak dersi veren erkek, çok kere iki yüzlüdür; ahlak dersi veren kadın ise her zaman çirkin.

    Aile hayatının güzelliği gibi hiçbir şey yoktur.

    Bu dünyada yalnız iki facia vardır: Biri, insanın istediğini elde edememesi; öteki de etmesidir.

    Hakiki aşk ıstırap çeker ve sessizdir.

    Başarı kuvvetli olana gülümser, başarısızlık zayıflara çullanır.

    Cömertlik, dostluğun özüdür.

    Tecrübe, herkesin hatalarına verdiği addır.

    Hepimiz için bir dünya vardır. İyilikle kötülük, günahla suçsuzluk bu dünyanın içinde elele yürürler.

    Dünyayı, akıllılar yaşasın diye budalalar kurmuştur.

    İnsanın bıraktığı her tesir bir düşman yaratır.

    Gençlik, sahip olunmağa değer tek şeydir.

    Vazife, insanın başkalarından beklediği şeydir, kendi yapacağı şey değil.

    Gözyaşı, çirkin kadınların sığınacağı bir şeydir, güzelleri yıpratır.

    Erkekler hayatı çok erken, kadınlar çok geç tanırlar.

    Istırabın bulunduğu her yer mukaddestir.

    Kader, bize haberci göndermez.

    İnsan gerçekten bir kadını severse, onun gözünde dünyadaki bütün kadınlar kesin olarak manasını kaybeder.

    Kalpler yaralanmakla yaşar.

    Bir kadın tekrar evlenirse bu ilk kocasından nefret ettiği içindir. Bir erkek tekrar evlenirse bu da ilk karısına taptığı içindir.

    Gençlik, sahip olunmaya değer tek şeydir.

    Erkekler güzel şeyler söylemeyi bırakınca, onları artık düşünemez de olurlar.


  • YERYÜZÜ KİTAPLIĞI
     
    YERYÜZÜ KİTAPLIĞI
    McKenna, kitabında Wilde'ın 1880'lerdeki yargılanışındaki tanıklardan bazılarıyla yapılmış görüşmeleri ilk kez ortaya çıkarmış, bugüne dek yayımlanan bazı anı ve güncelerden yararlanmış

    CELÂL ÜSTER (E-mektup | Arşivi)

    Oscar Wilde'ın gizli yaşamı
    Yaşamöyküsü en çok yazılmış yazarlardan biri de sanırım Oscar Wilde'dır. Lady Windermere'in Yelpazesi ve Ciddi Olmanın Önemi gibi oyunlarıyla, şiirleriyle, estetik üstüne ateşli yazılarıyla, öykü ve masal kitaplarıyla İngiliz edebiyatında tartışılmaz bir yer edindiğinden, bugüne değin yazılmış Wilde biyografilerinin çoğu edebiyat odaklıdır. Hem de, eşcinselliği yeğlediği için yargılanıp hapis cezasına çarptırılan Wilde'ın yaşamının tümü, ahlâk açısından aşırı tutucu uygulamalarıyla ün salan, eşcinselliği cinayetten de ağır bir suç olarak gören Victoria döneminde geçmiş olmasına karşın. Birçok Wilde biyografisi yazarı, İrlandalı yazarın "Bosie"yle, Lord Alfred Douglas'la yaşadığı "aşk skandalı"nın ayrıntılarına açgözlülükle dalmaktan çok, örneğin Victoria döneminin ikiyüzlülüğünü acımasızca sergileyen Ciddi Olmanın Önemi ayrıntılarında gezinmeyi yeğ tutmuştur.
    Neil McKenna'nın geçen yaz yayımlanan The Secret Life of Oscar Wilde (Oscar Wilde'ın Gizli Yaşamı) adlı kitabı ise, adından da hemen anlaşıldığı gibi, Wilde üstüne yazılmış edebiyat ağırlıklı biyografilerden ayrılıyor. McKenna, Wilde'ın 1880'lerdeki yargılanışındaki tanıklardan bazılarıyla yapılmış görüşmeleri ilk kez ortaya çıkarmış, bugüne dek yayımlanmış bazı anı ve güncelerden yararlanmış. Washington Post'tan Charles Kaiser'a bakılırsa, 19. yüzyılın en trajik ve en çekici kişiliklerinden birinin gizli yaşamının yepyeni bir portresi çıkmış ortaya.

    Erkek erotizmi
    McKenna'nın, bu gizli yaşamın derin ipuçlarını Wilde'ın çeşitli yapıtlarında aradığını da belirtmeden geçmemek gerekir. Egemen ahlâk anlayışının ağır baskısı altında yaşayan Wilde'ın, gizli duygularını betimlemek için yapıtlarındaki kurgusal karakterlerden yararlandığı açık. 1884 yılında İrlandalı ünlü avukatın kızı olan Constance Lloyd'la evlendikten beş yıl sonra kaleme aldığı The Portrait of Mr. W. H. (Bay W. H.'in Portresi) adlı kitap, onun sahici cinsel eğilimini açığa vurur belki de. Shakespeare'in sonelerini adadığı gizemli kişiyle ilgili bir kitaptır bu. Wilde, bu konuda eskiden beri savunulan bir görüşü daha da geliştirir, Shakespeare'in sonelerini bir kadın için değil, Elizabeth döneminde yaşamış çok genç bir aktör için yazdığını ortaya atar. McKenna, bu kitaptan söz ederken, "Bu öykünün gerçek kahramanı, erkeklerin kendilerinden daha geç erkeklere duydukları ruhsal ve cinsel aşktır," diyor.
    Benzer bir durumun, The Portrait of Mr. W. H.'ten bir yıl sonra yayımlanan bir başka "portre" için, Dorian Gray'in Portresi için de geçerli olduğu söylenebilir. Wilde'ın dilimize daha 1930'larda çevrilmiş olan bu tek romanı, birçoklarına göre, gotik romanın doğaüstü öğeleriyle Fransız dekadan edebiyatının "büyük günahları"nı birleştirir. Romanın sonunda Dorian Gray kendi kendini yıkıma sürükler; ama bu, yapıtın dönemin eleştirmenlerince ahlâksızlıkla suçlanmasını engellememiştir. Wilde ise, ısrarla, ahlâki bir sonu olsa da sanatın özünde ahlâkdışı olduğunu vurgulamıştır hep. McKenna, yeni Wilde biyografisinde, bu romanın baştan sonra "erkek erotizmi"yle yüklü olduğunu söylüyor.
    McKenna, Oscar Wilde'ın sonunu hazırlayan olaylar ve ilişkiler yumağından söz ederken, sözü oldukça çarpıcı bir noktaya, dönemin başbakanına getiriyor:
    "George Bernard Shaw'ın deyişiyle, fidan boyu, altın sarısı saçları ve masmavi gözleriyle erkeklerde de, kadınlarda da tutkulu bir hayranlık uyandıran 'Bosie'ye fena hâlde vurulduğunda, denilebilir ki, Wilde'ın yaşamı Wilde'ın sanatını korkunç bir biçimde taklit ediyordu. 1891'de tanıştıklarında, Bosie'ye göre, Oscar kendisine müthiş âşık olmuştu. Genç Bosie de Oscar'dan büyülenmiş, ama o güne dek kendisinden büyük biriyle hiç yatmadığından ilk başta onu çekici bulmamıştı. Bosie, 'tehlikeli genç erkekler'le, dahası erkek fahişelerle sevişmeye düşkündü. Sonunda bu zevkleri Oscar da paylaşacaktı. Oscar ile Bosie, sevgili olduklarında, arzularını işçi sınıfından oğlanlarla da paylaştılar, onları Savoy Oteli ve Cafe Royal gibi yerlere götürerek eğlendirdiler. Victoria dönemi İngiltere'sinde, farklı sınıflardan kişiler arasındaki cinsel ilişkiyi eşcinsel birliktelikler kadar dehşet verici bulanların sayısı hiç de az değildi. Ama gene de, Wilde'ın çöküşünü iki kişi belirledi. Bunlardan biri, Bosie'nin eşcinsellerden nefret eden babası Queensberry Markisi, biri de Liberal Parti'den başbakan olan Lord Rosebery'nin erkek sevgilisi ve Queensberry Markisi'nin öteki eşcinsel oğlu Vikont Francis Drumlanrig'di..."

    Tehdit mektubu
    Vikont Drumlanrig bir av kazasında ölünce ortalık karışıyor. Vikontun aslında ünlü sevgilisini korumak amacıyla intihar ettiği ileri sürülüyor. Büyük oğlunun ölümü üzerine büyük bir öfkeye kapılan Queensberry Markisi, Liberal hükümete kısa ve açık bir tehdit gönderiyor: "Ya Oscar Wilde'ı hapse atarsınız ya da Liberal Parti'nin önde gelen politikacılarının ve başbakanın eşcinsel ilişkiler içinde olduklarının kamuoyuna açıklanmasını göze alın!"
    Queensberry Markisi'nin sözünü ettiği Lord Rosebery, Britanya'nın başında kocaman bir "Büyük" sıfatının bulunduğu dönemde iki yıl başbakanlık yapmış. 1894-95 yıllarında. Genç yaşta Liberal Parti'nin çizgisini benimsemiş. Gladstone'un son hükümetinde dışişleri bakanıyken, emperyalizm konusunda başbakandan daha etkin bir tutum takınmış. Gladstone devrilince de başbakanlığı üstlenmiş. Siyaseti bıraktıktan sonra köşesine çekilip birkaç biyografi kaleme almış, ama en çok yetiştirdiği yarış atlarıyla ünlenmiş.
    Queensberry Markisi'nin Liberallere yolladığı tehdit mektubunun sonuçları biliniyor: Marki tarafından eşcinsellikle suçlanan Wilde, Douglas'ın da ısrarıyla, kendisine iftira edildiği iddiasıyla dava açıyor. Ama hükümetin de baskısıyla mahkeme aleyhine gelişmeye başlayınca davadan vazgeçiyor. Dostlarının Fransa'ya kaçması için yaptıkları uyarılara karşın, kaçmamakta direniyor ve tutuklanarak mahkemeye çıkarılıyor. Parlak ifadesine karşın, ikinci duruşmada suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Cezasının büyük bölümünü çektiği Reading Zindanı'ndan Douglas'a, kendisini sefahate sürüklediği ve çalışmalarından alıkoyduğu için genç adama yönelttiği suçlamalarla dolu bir mektup yazıyor.

    Biyografilerin güzel yanı

    Wilde, 1897 yılında serbest bırakılınca yeniden yazabilmek umuduyla Fransa'ya gidiyor. Bu dönemden kalan tek yapıtı, Reading Zindanı Baladı. Sürekli parasızlık çekmesine karşın, George Bernard Shaw'un deyişiyle "Ruhunun yenilmez neşesi"ni koruyabilmiş Wilde. Fransa'da sadık dostları Max Beerbohm ve Robert Ross tarafından sık sık ziyaret edilmiş, daha da önemlisi Douglas'la yeniden birleşmiş. Ne ki, bir kulak enfeksiyonunun neden olduğu şiddetli bir beyin iltihabı sonucu aniden ölmüş. Ama bilincini yarı yarıya yitirdiği son anlarında, uzun süredir yakınlık duyduğu söylenen Katolik Kilisesi'ne kabul edilmiş.
    McKenna'nın kitabı, Wilde'ın kırk altı yıllık yaşamının ne kadar büyük bir trajedi olduğunu anlatıyor bize. Ama aynı zamanda, hem Victoria döneminin, hem de dönemin yöneticilerinin, hükümet üyelerinin ve bir başbakanın portresini çiziyor. Başka bir deyişle, dönemin toplumunun içerden bir panoramasını getiriyor önümüze.
    Biyografileri biraz da bu yüzden seviyorum. Oscar Wilde'ın Gizli Yaşamı, 19. yüzyıl İngiltere toplumunun gizli yaşamını da açığa çıkarıyor. Sözgelimi, bizde de Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gizli Yaşamı yazılabilir mi acaba? Nasıl karşılanır? Ne gibi tepkiler alır? O günlerin toplumunun gizli yaşamını ne denli açığa vurur?

     

  •