Sarah Quigley Orkestra Şefi
Sarah Quigley

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

08.07.2015

 


  Editor:  "Benim zafer kavramım insanlıktan uzak, vahşi bir merhametsizlik değildir. Daha çok ışığın karanlık; insanlığın, barbarlık; aklın tepkisellik üzerindeki zaferi ile açıklanabilir" Dimitri Shotokovich
   
İkinci Dünya Savaşı sırasında 900 gün Nazi ablukasında kalan Leningrad'da bir milyondan fazla insan, sürekli yağan bombalardan ve açlıktan hayatlarını kaybetmiştir. Shostokoviç eserini savaş sırasında yangın gözlemcisi olarak çalıştığı çatılarla, bombardımanlarda sığındığı bodrum katlarında yazmış ve1940 yılında tamamladığı 7. Senfonisini kahraman Leningrad halkına ithaf etmiştir.

  Kuşatmanın senfonisi

Sarah Quigley Orkestra Şefi’nde, Şostakoviç’in 7. Senfoni’sinin besteleniş öyküsüne ve Leningrad’ın II. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarına bambaşka bir pencereden bakıyor.

Aydın Büke - aydinbuke@gmail.com

02.03.20

Dimitri Şostakoviç, 20. yüzyılın en önemli ve üretken bestecilerinin başında gelir. 25 Eylül 1906 günü St. Petersburg’da dünyaya gelmiş, on üç yaşında konservatuvar eğitimine başladığında doğduğu kentin adı Petrograd olmuştu. 1924’ten sonra Leningrad adını alan Büyük Petro’nun Batı’ya açılan penceresi, Şostakoviç’in 9 Ağustos 1975 günü yaşama veda edip, görkemli bir törenle toprağa verilmesinin üzerinden on altı yıl geçtikten sonra, yeniden St. Petersburg olarak anılmaya başladı. Şostakoviç’in yaşamı, Rusya’nın ve St. Petersburg’un 1900’lü yıllarda geçirdiği değişimin canlı tanığı gibidir. Bestecinin, ilk seslendirilmesi 5 Mart 1942 günü gerçekleştirilen 7. Senfoni’si ise, Leningrad’ın II. Dünya Savaşı sırasında yaşadığı korkunç kuşatmanın son derece etkileyici bir müzikal anlatımıdır ve Şostakoviç’in adının, özellikle Batılı ülkelerde bir anda büyük bir tanınırlığa ulaşmasını sağlamıştır. Sarah Quigley’in Orkestra Şefi romanı, Şostakoviç’in 7. Senfoni’sinin besteleniş öyküsüne ve Leningrad’ın II. Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarına bambaşka bir pencereden bakıyor. Tarihi gerçeklere tümüyle bağlı kalarak, 1941 baharından 1942 yazına kadar geçen süreyi, o günlerde Leningrad Radyo Senfoni Orkestrası’nın şefi olarak görev yapan, kentin önemli müzik adamlarının çok da dikkate almadıkları Karl Eliasberg’in gözünden anlatıyor.

Şostakoviç yaşamı boyunca, özellikle Stalin döneminde, devlet görevlileri tarafından kimi kez sadık bir yoldaş, kimi zaman da rejim düşmanı olarak tanımlanmış, yapıtları uzun süre çalınmamış, yıllar boyunca tutuklanma ve öldürülme korkusuyla iç içe yaşamak zorunda kalmıştı. Ölümünün ardından, 1979’da, Rus müzikolog Solomon Volkov’un Batı’ya iltica ettikten sonra İngiltere’de yayımladığı ve Şostakoviç’le yaşamının son yıllarında yaptığı söyleşilerden yola çıkarak kaleme aldığını öne sürdüğü Testimony başlıklı kitap, besteci ve yaşadıklarıyla ilgili tartışmanın farklı boyutlara çekilmesine neden olmuştur. Kimi müzikologlar, M. Halim Spatar tarafından Tanıklık Tutanağı adıyla Türkçeye de çevrilen kitapta yer alan olayların Volkov tarafından Şostakoviç’in ağzından, Batı’nın duymak isteyeceği şekilde aktarıldığını öne sürmüşler, orijinal metnin bir türlü ortaya çıkmamış olmasını da buna bağlamışlardır.

Ancak gerçek olan, Stalin dönemindeki bütün aydınlar gibi, Şostakoviç’in de çok güç günler geçirdiği, yapıtları hakkında basında çıkan eleştirilerin büyük bölümünün Stalin’in onları sevmesi ya da sevmemesiyle bağlantılı olarak kaleme alındığıdır. Özellikle ilk seslendirilmesi 1934’te gerçekleşen Lady Macbeth operasından sonra yaşananlar, o dönemde sanatçıların karşılaştıkları yıldırma politikalarının boyutunu göstermesi açısından ilginçtir. Şostakoviç’in kendi bestecilik kariyerinde önemli bir dönüm noktası olarak gördüğü operayı, ilk sahnelenmesinden yaklaşık iki yıl sonra Stalin izlemeye gitmiş, salondan hiç beğenmediğini açığa vuran bir yüz ifadesiyle ayrılmış, hemen ardından 28 Ocak 1936 tarihli Pravda’da “Müzik Yerine Karmaşa” başlıklı yazıda şu satırlar yer almıştı: “Daha başında dinleyici, birbirine karışaduran seslerin kasti ve çirkin seli karşısında şaşkına döndü. Dilim dilim melodiler ve boğucu müzik tümceleri sesleri bastırıyor, sonra bir gıcırtı, çığlık ve çatırtı hengâmesi içinde sönüyordu. (…) Bu, bile bile ‘ters-yüz’ edilmiş bir müzikti.”

Faşizme karşı en ön safta

Oldukça uzun bir makale olan “Müzik Yerine Karmaşa”, Şostakoviç’in yaşamını aniden değiştirmiş, besteci o günlerde tamamladığı 4. Senfoni’sini çaldırmaktan vazgeçmiş, 5. Senfoni’nin kazandığı başarı sonrasında biraz olsun rahatlayabilmişti. Savaşın başlangıcı ve Hitler’in Rusya’ya saldırması, Stalin’i farklı bir politika izlemeye zorlamış, ülkesindeki sanatçıları faşizme karşı giriştiği savaşta iyi bir propaganda aracı olarak kullanabileceğini fark etmişti. Kuşatmasının hemen öncesinde Şostakoviç’in kafasında şekillenmeye başlayan ve ablukanın tüm şiddetiyle hissedildiği 1941-42 kış aylarında biten yeni senfoni, Leningrad’ın direnişinin bir sembolü olarak önce Rusya’da çalınmış, ardından mikrofilme kaydedilen yapıtın partisyonu, polisiye filmlerini aratmayacak bir operasyonla, Tahran, Kazablanka ve Londra üzerinden Amerika’ya ulaştırılmış, Arturo Toscanini yönetimindeki NBC Senfoni Orkestrası’nın konseri, canlı radyo yayınıyla tüm dünyaya duyurulmuştu. Böylece Stalin, bir zamanlar acımasızca eleştirilmesine ses çıkarmadığı Şostakoviç’in Leningrad’a adadığı yeni senfonisiyle, faşizme karşı en ön safta savaşa katılmıştı.

Sarah Quigley, Orkestra Şefi’nde, Şostakoviç’in 1941 öncesindeki yaşamına geri dönüşlerle değiniyor. Kitabında müzik tarihinde genellikle adından birkaç cümleyle ya da dipnot olarak bahsedilen Karl Eliasberg’i kurgunun odağına oturtuyor. Çocukluğundan beri kimsenin dikkatini çekmeyen, Şostakoviç’in konservatuvardan arkadaşı olan Eliasberg, Leningrad’daki Radyo Senfoni Orkestrası’nın şefi olarak kendi dünyasında yaşayan biridir. Kentin ve Rusya’nın en tanınmış müzik topluluğu Leningrad Filarmoni’nin üyeleri ve adını tüm dünyanın yakından tanıdığı orkestra şefi Yevgeni Mravinski ile karşılaştırıldığında son derece önemsiz bir müzisyendir. Kalabalık karşısında konuşmaya bile zorlanırken, koskoca bir orkestrayı yönetmesi istenir ondan. Ancak kuşatmanın başlaması kentteki olağan yaşamı bir anda altüst eder. Eli silah tutan herkes orduya yazılır. Şostakoviç ve Eliasberg de gönüllü olmak için başvurur ama her ikisi de sağlık nedenleriyle kabul edilmezler. Sanatçıların önemli bir bölümü daha güvenli kentlere yerleştirilir. Şostakoviç doğup büyüdüğü kenti bırakıp kaçmak istemez ve konservatuvarın çatısında gözcülük yapar, siperler kazar; dinlenmek için eve gittiğinde kafasındaki senfoniyi kağıda geçirmekle uğraşır. Ancak kış ağırlaşınca ailesiyle birlikte Kuibişev’e (günümüzde Samara) gidip yapıtını burada tamamlar.

Mariinsky Tiyatro Orkestrası’ndan dinleyin Orkestra Şefi, kurguyla tarihi gerçekleri ustaca harmanlayan bir kitap. Quigley bir konuşmasında, böylesine ünlü kişilerin anısına saygısızlık etmemek için gerçek olayların akışına sıkı sıkıya bağlı kalmaya çalıştığını belirtmiş. Kitabını yaklaşık on beş yıldır yaşadığı Berlin’de, aylar boyu Şostakoviç’in 7. Senfoni’sini dinleyerek kaleme almış. Çalışması sırasında St. Petersburg’a özellikle gitmemiş ama 1940’ların Leningrad’ının haritaları daima masasının üstündeymiş.

Kitabı okurken sayfalar ilerledikçe, karşı konulmaz bir şekilde içinizde Leningrad Senfonisi’ni dinleme isteği uyanacak. İlk seslendirildiği günden beri, Şostakoviç’in en tanınmış yapıtlarının başında geldiği için senfoninin kaydına kolaylıkla ulaşabilirsiniz. 1940’lı yıllardan itibaren önemli orkestraların hemen hepsi tarafından seslendirilen yapıtın, 2012 yılında şef Valery Gergiev yönetimindeki Mariinsky Tiyatro Orkestrası’nın gerçekleştirdiği kaydını özellikle öneririm.
 

“Orkestra Şefi”
http://ilerihaber.org/ '
Onur Bayrakçeken
9 Mart 2015


Yeni Zelandalı yazar ve şair Sarah Quigley'in Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan "Orkestra Şefi" adlı romanı, Şostakoviç'in en önemli eserlerinden biri olan 7. Senfoni'sini, yani "Leningrad Senfonisi"ni yazış sürecini anlatıyor. Faşist kurşunlara geçit vermeyen sevgili kentinin direniş senfonisini…

25 Eylül 1906'da, adı St. Petersburg olan kentte, daha sonra çağının en büyük müzisyenlerinden biri olacak olan Dmitri Şostakoviç dünyaya gelir. Babası bir kimyacı, annesi ise piyanisttir. Şostakoviç, annesinin yolundan gider. Doğumundan 11 yıl sonra, 1917'de, şehrinin sokakları birbirine girmiştir; Şostakoviç, Çarlık askerlerince öldürülen insanları görür, özgürlük ve eşitlik uğruna düşenleri görür, sonra özgürlüğü ve eşitliği görür. Artık Petrograd adıyla anılmakta olan şehrinde devrimin kızıl bayrağı göndere çekilmiştir ve Şostakoviç de ilk bestesini yapmıştır: "Devrim Kurbanlarının Anısına Cenaze Marşı". İki yıl sonra, henüz 13 yaşında, ülkenin en iyi müzik okullarından biri olan Petrograd Konseravatuarı'na girmeyi başarır. Sonrası zaten çorap söküğü gibi gelir: Şostakoviç, hem dünyada hem ülkesinde, çağının en büyük bestecilerinden biridir! Zaman zaman yere göğe sığdırılamaz, zaman zaman çok ağır eleştirilere maruz kalır. Mtysenkli Lady Macbeth adlı operası, bizzat Stalin tarafından Pravda Gazetesi’nde sert şekilde eleştirilir. Ancak Şostakoviç hep saygı duyulan bir isim olur; aralarında Lenin Nişanı da bulunan birçok devlet nişanı alır, SSCB Yüksek Sovyet milletvekilliği yapar, en önemlisi ise besteleri hem Sovyet halkının, hem de insanlığın hafızasına kazınır.

Bu girişi yapma sebebim, Yeni Zelandalı yazar ve şair Sarah Quigley'in Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan "Orkestra Şefi" adlı romanı. "Orkestra Şefi", Şostakoviç'in en önemli eserlerinden biri olan 7. Senfoni'sini, yani "Leningrad Senfonisi"ni yazış sürecini anlatıyor. Leningrad, Şostakoviç'in, doğduğunda adı St. Petersburg, büyürken Petrograd olan sevgili kentinin, 7. Senfoni’sini yazdığı o kuşatma yıllarındaki adı. Faşist kurşunlara geçit vermeyen sevgili kentinin.

Roman, aslında bir senfoninin yazılış ve hazırlanış öyküsünden fazlasını, Leningrad'ın öyküsünü anlatıyor. "Hayatımın tamamının basso ostinato'su" (s. 138) diyor Leningrad için romandaki Şostakoviç karakteri. 'Basso ostinato', direngen bas demek. Leningrad, yalnızca Şostakoviç'in değil, Sovyetler'in ve insanlığın basso ostinato'su olarak tam 872 gün boyunca Hitler'in faşist kuşatmasına karşı direnmiş bir kent. "Leningrad Senfonisi" de İkinci Dünya Savaşı'nın bu en uzun ve en kanlı kuşatmalarından birini yarıp çıkıyor. İnsanlığın barbarlıkla mücadelesinin öyküsünü anlatıyor; Leningrad'ı asla terk etmeyen yurtseverlerin öyküsünü.

Sarah Quigley iyi bir yazar. "Orkestra Şefi", akıcı ve sade bir dile sahip, iyi kurgulanmış bir roman. Yalnızca Şostakoviç'in üzerinden ilerlemiyor; böylece hem tekdüzelik tehlikesinden kurtuluyor hem de Şostakoviç'in hayatından bir kesit anlatmanın ötesine geçiyor. Üç ana karakteri var romanın: birincisi, tabii ki Dmitri Şostakoviç; diğer ikisi ise Karl Eliasberg ile Nikolay Nikolayev. Bu üç karakter üzerinden tutkunun, yurtseverliğin, açlığın ve inancın öyküsünü okuyoruz. Bu üç karakter bize Leningrad’ı anlatıyor.

Karl Eliasberg, ya da kısaca Elias, Radyo Orkestrası'nın şefi. Radyo Orkestrası, Leningrad'ın ikinci orkestrası konumunda. Elias'ın deyimiyle bir "ikinci sınıf, tanınmamış birer çalçene" (s. 171) olan müzisyenlerden kurulu bir orkestra. Yaşlı annesiyle yaşayan ve şehrin ünlü müzisyenleriyle konuşurken heyecandan kekeleyen Elias'ın çekingen kişiliğine uygun bir 'kaybedenler orkestrası'. Ta ki savaşa kadar... Elias, sağlık sorunları nedeniyle orduya kabul edilmiyor. Ancak, Leningrad’ın en önde gelen orkestrası olan Leningrad Filarmoni Orkestrası’nın üyeleri ve şefi Mravinsky kuşatmanın başlamasıyla beraber kenti terk edince, Leningrad’ın birinci orkestrası durumuna gelen Elias’ın Radyo Orkestrası, farkına varmadan büyük bir görevi üstleniyor: Şostakoviç’in Leningrad’a adadığı 7. Senfoni’sini, kuşatma altında Leningrad halkına sunma görevi! Bombalar altında provalar, savaşa kurban verilen müzisyenler, orkestranın zar zor yeniden toplanması… Aç, ölmekte olan bir halk… Elias üzerinden yalnızca yorgun ve yıkık bir orkestra şefinin ve orkestrasının değil, yorgun ve yıkık bir kentin de ayağa kalkışını görüyoruz.

Bu ayağa kalkışın Şostakoviç ve Eliasberg ile beraber bir diğer öznesi de Filarmoni Orkestrası’nın Leningrad’ı (en azından bir süre) terk etmeyen başkemancısı Nikolay Nikolayev. Adı sanı pek bilinmeyen Elias’ın aksine, Nikolay şehrin en ünlü keman virtüözü, Şostakoviç’in de yakın dostu. O da Şostakoviç gibi kenti terk etmiyor ve kendi orkestrası dağıldığı için Elias’ın Radyo Orkestrası’na katılıyor. Elias’a destek oluyor. Bir de kızı var Nikolay’ın: Sonya. Sonra yıllar önce ölen annesinden kalan çelloya, Nikolay da Sonya’ya tutkun. Eşinin ölümünün getirdiği bunalımı zar zor atlatırken de, kuşatma esnasında kentten gitmek zorunda kalan Sonya’nın özlemiyle boğuşurken de müziğe tutunuyor Nikolay.

Aslında, kariyerleri çok farklı seyretse de, denebilir ki Elias ve Nikolay birer ‘duygu kardeşi’, ikisi de acıların ve yorgunlukların arasında müziğe tutunuyorlar; ve onların bu kardeşliğine katılmak zorunda kalan Leningrad’ın öyküsü, biraz da onların hayatlarıyla özdeşleşiyor. Nitekim, Leningrad da acıların ve yorgunlukların arasında müziğe tutunuyor: 9 Ağustos 1942’de, Hitler’in Leningrad’ın düşeceğini ön gördüğü tarihte, Karl Eliasberg yönetimindeki orkestra Leningrad halkına kendi acılarının, kendi açlıklarının, ama en önemlisi kendi direnişlerinin senfonisini seslendiriyor. Şostakoviç’in 7. Senfonisi, barbar kuşatmayı yarıp Leningrad halkının direncini onurlandırarak insanlığın kalbine ve hafızasına dokunmayı başarıyor.

Sarah Quigley’in “Orkestra Şefi” romanı, ölüm sokaklarda ne kadar çok ve uzun dolaşırsa dolaşsın, boyun eğmeyenlerin her yıkıntıdan dimdik kalkabileceğinin öyküsünü anlatıyor. Çünkü Dmitri Şostakoviç’in 7. Senfonisi bunu anlatıyor. Çünkü hep ikinci sınıf addedilen bir orkestra şefi, savaştan geriye elinde kalan on beş müzisyene amatör ya da emekli müzisyenler ekleyerek bir orkestra kuruyor. Çünkü kentleri gibi yıkık dökük bu orkestra, bombaların ve kurşunların arasında günlerce yılmadan çalışıyor. Ve en sonunda Leningrad’ın düşmediğini, insanlığın hâlâ direndiğini, tam da insanlık savaşının göbeğinde haykırıyor.


 

Direniş ve Umudun Simgesi Leningrad Senfonisi’nin Hikayesi: Orkestra Şefi

http://www.bodakedi.com

1941 II. Dünya Savaşı… Almanların Leningrad Kuşatması… Direniş ve umudun simgesi, kente adanmış Leningrad Senfonisi’nin hikayesi… Yeni Zelanda’lı yazar Sarah Quigley’in 2011 yılında yayımlanan ve ülkesinde uzun süre best-seller listelerinde yer aldıktan sonra İngiltere, Almanya ve İtalya’da ses getirerek etkisini sürdürmeye devam eden romanı “The Conductor”, “Orkestra Şefi” adıyla dilimize çevrildi ve Kırmızı Kedi Yayınları etiketiyle 13 Şubat’ta raflarda yerini alıyor...

Dmitri Shostakovich'in bestesini 27 Aralık 1941'te tamamladığı ve Leningrad şehrine adadığı, “Leningrad Senfonisi” olarak da bilinen 7. Senfoni’nin öyküsünü de bilmeyenler için hatırlatayım... II. Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 900 gün Alman kuşatması altında kalan Leningrad şehrindeki direnişin sembolü olan eser, Sovyet yönetimi tarafından propaganda aracı olarak kullanılmış ve senfonin 9 Ağustos 1942’de kuşatma altındaki Leningrad kentinde seslendirilişi, tarihin en sıradışı konserlerinden birisi olarak efsaneleşmiş... Dört bölümden oluşan 75 dakikalık senfoniyi bestecisi şu sözlerle açıklamış: “Birinci bölüm, halkın mutlu yaşamını, kendilerine ve geleceklerine duydukları güveni anlatır. İkinci bölüm, güzel ve mutlu olayları bir araya getirir; bunun altını çizen bir hüzün ve dalgınlık izi vardır. Üçüncü bölümde yaşam sevinci ve doğaya karşı duyulan hayranlık anlatılır. Dördüncü bölümün ikinci teması senfoninin dönüm noktasıdır; muzafferane tema gittikçe gelişerek büyük ve neşeli finalde zirveye ulaşır.”

80 kişilik orkestra için yazılmış eserin prova safhası da inanılmaz koşullarda gerçekleşmiş... Müzisyenler açlık ve soğukla mücadele ederken cepheden çağırılanlar, amatörler ve öğrencilerin katılımıyla oluşturulan bir orkestra... Provalar sırasında içlerinden ölenler ve sevdiklerini kaybedenler... Karl Eliasberg yönetimindeki orkestranın tüm olumsuz koşullara rağmen dört ay süren provadan sonra gerçekleştirdiği performans alkış yağmuruna tutulmuş ve görev alan sanatçılar madalya ile ödüllendirilmiş. Hitler’in Leningrad’ın düşeceğini öngördüğü tarihte gerçekleşmesi, konserin bomba sesleri ile kesilmemesi için Sovyet ordusunun Alman topçu birliklerini bombalaması da günü özel kılan diğer etkenler... Bu özel gün, 1964 ve 1992’de hayatta kalan müzisyenleri bir araya getiren konserlerle yeniden anılmış...

Yazar hakkında bilgimiz yok ama olay özel, çevirmen de İlknur Özdemir olunca kayıtsız kalmak imkansız...

8 Eylül 1941’de Nazi birlikleri Leningrad’ı kuşatırlar, dünyayla olan bağlantısını keserler. “St. Petersburg dünya yüzünden silinmeli,” der Hitler. Planı, teslim olana kadar Leningrad’ı top ateşine tutmak, hava saldırısıyla bombalamak ve açlığa mahkûm etmektir. Bunları yapar da. Üç yıl boyunca şehirden 1.4 milyon kişi tahliye edilir, 1.5 milyon ise ya açlıktan ölür ya da başka nedenlerden. 1944 Ocak ayında kuşatma sona erdiğinde şehirde sadece 700.000 kişi kalmıştır.

Ünlü besteci Dimitri Şostakoviç şehrin savunmasına katılmak amacıyla Leningrad’dan ayrılmaz, siper kazar, yangın gözlemciliği yapar. Bir yandan da Leningradlılara moral verecek yeni bir senfoni üzerinde çalışır. Yöneticiler Leningrad’ın kültür ortamındaki seçkin müzisyenleri şehirden gönderince senfoniyi hazırlama görevi, ikinci sınıf bir radyo orkestrasının şefi olan çekingen, sorunlu ve pek sevilmeyen Elias’a verilir. Elias ve savaşın tükettiği müzisyenlerden oluşan derme çatma orkestrası, Şostakoviç’in Leningrad Senfonisi’ni çalacaktır.

Dayanılmaz koşullar altında, açlıkla, soğukla, bombardımanlarla, yangınlarla, ölümlerle geçirilen üç buçuk yılın, yaratıcılığın savaşa üstünlüğünün, müziğin ve umudun hayatları nasıl kurtardığının öyküsüdür Orkestra Şefi.

  Dimitri Sostakovic, Symphony No. 7 Op. 60 C Major "Leningrad"

http://www.klasiknotlari.com

20. yüzyılın büyük tanığı Şostakoviç 1906-1975 yılları arasında yaşamıştır. St. Petersburg doğumlu olan besteci ilk olarak annesiyle piyano öğrenimine başladı. Sonrasında Petersburg Konservatuvarı'nda gördüğü öğrenim ile müzikal donanımını geliştirdi.

1924-1925 yılları içinde bestelediği 1. Senfoni ile dikkat çeken besteci kimi yorumculara göre bu ürünüyle, sonraki yapıtlarının gelişimine ilişkin güçlü kanıtlar sunmuştur.

Yaşamı boyunca üretken olmaya çalışan besteci, birçok alanda ürün vermiştir. Bunlardan başlıcalarını sıralarsak: 15 senfoni, 6 konçerto, 15 yaylı çalgılar dörtlüsü, çeşitli çalgısal yapıtlar, opera, bale yapıtları ve film müzikleri...

1941 yılının ürünü olan bu 7. Senfoni savaş boyunca gösterilen savaşıma ve Leningrad şehrine adanmıştır. Bu açıdan senfoni, tarihin müziğin gücüyle ifade edilebileceğine güçlü bir kanıt sunmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı'nın yıkımı ve bu yıkımın onca özveri ile aşılabilir olduğunun sanata yansımasıdır bu senfoni.

Bölümler :
I. Allegretto
II. Moderato (poco allegretto)
III. Adagio
IV. Allegro non troppo

Bestecinin kendi ifadesiyle senfoninin anlam dünyası şöyledir: "Yedinci senfonim 1941'in kötü olayları ile yüklü, programlı bir eser... Birinci bölüm halkın mutlu yaşamını, kendilerine ve geleceklerine duydukları güveni anlatır...

İkinci bölüm güzel, mutlu olayların bir araya getirildiği lirik bir scherzodur. Bunun altını çizen bir hüzün ve dalgınlık izi vardır.

Üçüncü bölüm duygusal bir adagiodur. Yaşam sevinci ve doğaya karşı duyulan hayranlık; bunlar dördüncü bölüme kesintisiz bir geçişle başlanan bu bölüm boyunca akan ana temalardır...

Dördüncü bölüm kısa bir girişle açılır, bunu heyecan verici bir temanın sergilenmesi izler. İkinci tema, mizaç açısından muzafferane olup bütün bir kompozisyonun dönüm noktasıdır. Bu dönüm noktası sakin ve güvenli bir şekilde gelişir ve finalin büyük, neşeli sesinde zirveye ulaşır."

Yapıtı çalgısal boyutta tanımlamaya çalışırsak:

Birinci bölüm: yaylı sazların kararlı başlangıcı ardından çalgıların sevimli bir ezgi temelinde tekrara dayalı sunumu, bu bölümün temelini oluşturur. Bu ezginin yaylı sazlarda duyulması ve orkestranın katılımı ile bölüm doruğa ulaşır. Bitimde yoğun anlatım çözülür ve dingin bir sona erilir.

İkinci bölüm: yaylıların dingin anlatımına obuanın içli sesi yanıt verir. Mi bemol klarinetin hırçın seslenişi dinginliği bozar ve ezgi kararlı bir yapıya bürünür. Ardından tekrar dingin anlatıma geçilir ve bas klarinet bu anlatımı sürükler.

Üçüncü bölüm: nefesli çalgıların ısrarcı başlangıcını yaylıların şiirsel anlatımı izler. Solo flütün hüzünlü sunumu yaylılarda duyulur. Ardından devinim kazanan müzik önceki anlatıma karşıt bir yapı sunar. Orkestranın tümü bu karşıtlığı ilerletir. Sonda, karşıtlık yaylı sazların içli ve kararlı anlatımı ile şiirsel bir sonuca varır.

Dördüncü bölüm: bölüm yaylıların sakin sunumu ile başlar. Ardından yaylıların belirgin ısrarcılığı ile bölüm devinim kazanır. Orkestra devinimi bütünler ve marş niteliğinde gelişim sağlanır. Bu gelişim çözülür ve yapıt sade bir yapıya bürünür. Sona doğru tahta nefeslilerin çığlığını yaylılar yanıtlar. Bakır nefeslilerin yaylıların ısrarcı döngüsüne katılımı ile görkemli bir yapıya bürünen yapıt bu görkemi ile sonlanır.

 Bombardımanlarla sınanan bir toplum

Serhan Bali

Yeni Zelandalı yazar Sarah Quigley’nin kaleme aldığı “Orkestra Şefi” İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından açlığa ve bombardımanlara maruz bırakılan hayatların, umut ve müzikle nefes almasının öyküsünü anlatıyor.

http://vatankitap.gazetevatan.com/

Rus besteci Dimitri Şostakoviç (1906-1975) ‘Leningrad’ başlıklı 7. Senfoni’sini, nice trajedinin yaşandığı İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sı tarafından yaklaşık 900 gün süren korkunç bir kuşatmaya ve beraberinde açlıkla sefalete maruz bırakılan Leningrad kentine ithaf etmiştir. Sarah Quigley’nin İlknur Özdemir çevirisiyle Kırmızı Kedi tarafından yeni yayımlanan ‘Orkestra Şefi’ (The Conductor) adlı romanı, Leningrad Senfonisi’ni ortaya çıkartan o akıl almaz koşulları tüm çıplaklığıyla zihnimizde canlandırmayı başarıyor. Orkestranın keman sanatçısı Nikolay’ın da romanda söylediği gibi, ‘böylesi bir sıkıntının ortasında bu çapta (70 dakika) senfoni bestelemek mucize sayılır’. Hatta, o sırada Nikolay’ı dinleyen, kuşatmanın sürdüğü sırada eseri Leningrad’da yöneten Karl Eliasberg’in sözüyle, ‘mucize değil çılgınlıktan’ söz edilse yeridir. Orkestra Şefi’; Eliasberg kadar, Leningrad’ı besteleyen adamın yani Şostakoviç’in ve kemancı Nikolay’ın da hikayesi. Tabii, bu üç ana karakterin olduğu kadar, Şostakoviç’in çekici karısı Nina’nın, Eliasberg’in kötürüm annesinin, karısını kaybetmiş Nikolay’ın üzerine titrediği ‘büyümüş de küçülmüş’ kızı Sonya’nın, baldızı Tanya’nın, Kirov dansçısı Nina’nın da hikayesi. Bunlar ve romandaki diğer yan karakterlerin hikayelerine sahne olan yer ise, romanda ‘Rusya’nın en kültürlü şehri’ diye geçen Leningrad.

Sarah Quigley’nin teşbihten yana fevkalade zengin anlatımı, karakterlerini derinlemesine tahlil etmekteki hüneri, okura şapka çıkartan cinsten. Ayrıca kitap, kurgusuyla, okura sanki bir sinema filmi izliyormuş hissi veriyor. Quigley, her bölümde, ana karakterlerden biri ve onun yaşamını derinden etkileyen yan karakterlerin yaşamlarına ve aralarındaki ilişkilere odaklanıyor. Kuşatmanın henüz başlamadığı kitabın ilk bölümlerinde gayet medeni düzeyde seyreden sosyal ilişkilerin, Luftwaffe’nin şehrin üzerine her gün tonlarca bomba yağdırdığı ve Nazi ordusunun dört bir yandan kuşatarak açlığa terk ettiği günlerde nasıl da rayından çıktığını, insanların birbirlerine karşı nasıl da acımasızlaştıklarını dehşet içinde okuyorsunuz.

Açlıktan yamyamlığa dahi tevessül eden zavallı bir halkın yaşadıklarına acıyan yüreğimiz, romanın ana karakterlerinin birbirlerine yönelik aşk ve sevgi gösterileri karşısında hemen ısınıveriyor. ‘Arıza’ Şostakoviç’in mutlu edemediğini bildiği karısı Nina, huzursuz Nikolay’ın doğduktan ancak yıllar sonra sevgisini dışavurmayı becerebildiği Sonya, özgüven yoksunu Eliasberg’in romanın sonuna doğru bir kişi üzerinde yoğunlaşacak ‘tutkuları’, aynı zamanda, karakterlerin yaşamak zorunda bırakıldıkları insanlık dışı koşullara göğüs gerebilmelerini sağlıyor. Romanın ana öznesi, orkestra şefi Eliasberg ama besteci Şostakoviç de, yönetici yoldaşları tarafından ailesiyle birlikte Leningrad’dan tahliye edilene kadar romanda Eliasberg kadar ayrıcalıklı bir yer tutuyor. Quigley’nin, sıra dışı profiliyle müzik tarihinin üzerinde en fazla tartışılan yaratıcı kişiliklerinin başında gelen Şostakoviç’i çok iyi etüt ettiği besbelli. Onun uyumsuz, dikkafalı, inatçı, sabırsız, alaycı, bencil, çalışkan, antisosyal, vatansever, futbol düşkünü, patavatsız ama aynı zamanda, mutlak otoriteye koşulsuz boyun eğen (yürekten mi yoksa sureta mı olduğu hala tartışmalıdır) ilginç karakter yapısını yazarımız satırlarında inceden inceye işlemiş.Şostakoviç, şehrin üzerine her gün bombaların yağdığı kuşatma sırasında, karısı ve iki çocuğuyla birlikte Leningrad’ı terk etmeye bir türlü yanaşmaz. Her gece konservatuvar binasının tepesinde kafasında miğferiyle yangın gözetmenliği yapar, gündüz olduğunda ise kendisini odasına kilitleyip, şehir halkının direnme gücünü artırıp onlara moral aşılamasını amaçladığı Yedinci Senfoni’sini bitirebilmek için canını dişine takarak çalışır: ‘Çaba harcayarak çevresindeki kargaşanın içinden tuhaf bir rutin çıkarmayı başarmıştı, eğer bu kesintiye uğrarsa beste yapmaya devam edebileceğinden emin değildi.’ Ne var ki, kuşatma ağırlaştığında verilen tahliye kararına -otoriteye karşı gelemediği için- boyun eğen Şostakoviç, kendisini memnun etmeyen mekan değişikliğine rağmen senfonisini bitirebilmiştir. Peki, Şostakoviç’in bu tarihi senfonisini notaya geçirirken, o tarihten beş yıl kadar önce İstanbul’dan aldığı nota kağıtlarını da kullandığını biliyor muyduk? Müzik tarihimiz açısından önem taşıyan bu bilgiyi, İdil Biret’in eşi Şefik Büyükyüksel, uzun kariyeri boyunca Şostakoviç’le pek çok kez çalışmış büyük Rus şef Gennadi Rojdestvenski üzerinden bana aktarmıştı. 1936 yılında İstanbul’u ziyaret eden bir Sovyet heyetinde yer alan Şostakoviç, şehirden aldığı notaları ülkesine dönerken yanında götürmüş. Bestecinin, romanda da değinilen, kuşatma sırasında çekilen nota kağıdı sıkıntısını, üzerinde İstanbul damgası bulunan bu kağıtları kullanarak, kısmen de olsa aştığı anlaşılıyor.

Şostakoviç ve yaşadığı devre vakıf olduğu anlaşılan Sarah Quigley de haberdar mıdır acaba bundan? Yurdundan edilen, açlıktan bir deri bir kemik kalan, bombalarla parçalanan insanlar... Gördükleri karşısında elleriyle yüzünü kapatan Elias’ın dediği gibi, ‘Böyle bir manzara karşısında sanat ne işe yarardı?’ Sarah Quigley’nin romanı, sanatın, ona su ve ekmek kadar ihtiyaç duyan Rus halkı için taşıdığı yaşamsal değeri böylesine vurucu biçimde anlatabildiği içindir ki bu kadar etkileyici. Sanatın ‘eğlence’ olarak görüldüğü bir kültürde yaşayan bizler için ise bence bir o kadar düşündürücü.


"Sanat silahtır" - Selçuk Uygur

http://www.sabitfikir.com

Orkestra Şefi tarihi atmosferden de, edebi temelden de ödün vermeyen, son derece başarılı bir çalışma.

Sarah Quigley’nin Orkestra Şefi isimli romanına geçmeden, sanırım öncelikle Leningrad Kuşatması’na giden yolda zamanı geriye alıp tarihte ufak bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor. 1920’lerin ortalarındayız; Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkmış, Versay Antlaşması’nın zincirleri altında kanlar içinde yatan Almanya’nın sokaklarına açlık, hayal kırıklığı, nefret ve kaos hâkim... Yer Münih, Bavyera; sahnede 1.70 boylarında, kumral, griye çalan hipnotize edici gözlerindeki öfkenin yarattığı anaforların seyirciyi adeta içine çektiği tekinsiz bir adam var. Bürgerbräukeller birahanesinde evvela gerilimin tırmanması için kısa bir sessizlik oluyor; ve sahnedeki eski onbaşıdan çekingen bir giriş… Melodik sayılmasa da canlı ve dokunaklı, dalgalı ve varyasyonlu bir diksiyon. Cümleler adeta bir “staccato” gibi patlıyor, hemen ardından kilit noktayı vurgulamak için iyi zamanlı bir “rallentando” geliyor… Tutkulu cümlelerin kıvılcımları alev aldıkça eller hızlı ve histerik hareketlerle, bir orkestra şefi gibi, söyleve eşlik ediyor ve dinleyicilerin ayağa fırlayıp avuçlarını patlatırcasına alkışlamalarına sebep olan “crescendo” ile salonda kitlesel bir histeri krizi vuku buluyor.

O kriz ki, yakında tüm Almanya, ardından da bütün dünyayı saracak… Hitler’in 20’lerden başlayarak 30’larda senfoniye dönüştürdüğü bestedeki staccato’lar tanklara, rallentando’lar toplara, crescendo’lar ise tuzla buz olmuş kentlere ve altlarında kalmış ceset yığınlarına dönüşecek. Zira müzik, onu dinleyip de duymayanlar için en başından beri tek bir hedefi gösteriyordu: Lebensraum. Hitler henüz 1925 yılında, Kavgam isimli siyasi deklarasyonunda Almanya’nın Sovyetler Birliği’ni işgal etmesi gerektiğini kaleme almış; lakin kulaklar yalnızca dinlemiş, fakat duymamışlardı. Hans Grimm’in 1926’da yazdığı ve adı politik bir slogan haline gelen romanı Volk ohne Raum gibi, yani “Topraksız Millet” olan Almanlar, yoksulluk, sefalet, açlık ve aşırı nüfusla Töton Şövalyeleri’nin izinden gidip, Slavların hüküm sürdüğü bereketli tarım topraklarını ıslah ederek baş edeceklerdi.

22 Haziran 1941’de Alman Nasyonal Sosyalizmi, teorisinin en temel kaidesini pratiğe döküyor: Askeri tarihte benzeri görülmemiş bir “başarıyla” 1939 Eylül’ünden 1941 Haziran’ına kadar Danimarka, Hollanda, Belçika, Fransa, Norveç, Yugoslavya, Polonya ve Yunanistan’ı işgal ediyor. Önceki yıllarda Batı ile Hitler’e karşı ittifak yapılmasını savunan Maxim Litvinov’u koltuğundan ederek yerine Almanya ile işbirliğini savunan Molotov’u getiren Stalin Rusya’sı; Polonya, Baltık Devletleri, Finlandiya ve Beserabya’yı ilhakının ardından bu kez işgal edilen tarafta. Panzerler kadim Novgorod topraklarını titretiyor. Töton Şövalyeleri’nin hayaletlerinin gölgesinde adını Kutsal Roma Cermen İmparatoru’ndan alan Barbarossa Operasyonu başlamıştır. Drang nach osten! Doğu’ya doğru! Almanya, 600 yıl önce Alexander Nevsky’nin engel olduğu işi bu kez bitirecek, Rusya’da Marksizm üzerinden zuhur eden Yahudi hâkimiyetine son verecek, böylece Rusya’nın da bir devlet olarak sonu gelecektir.

Alman kuvvetleri 3 milyon asker ve 3 bin 400 tankın eşliğinde üç ordu grubuyla ilerliyor. “Biz kapıya bir darbe vuracağız ve bütün bina çökecek,” diyor Hitler, lakin binayı çökerteceğine inanılacak etki üç aşamadan oluşuyor. Güney Ordular Grubu Kiev’e, Merkez Ordular Grubu Moskova’ya, Kuzey Ordular grubu ise Büyük Petro’nun kurdurduğu, Kuzey’in Venedik’i, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’inin yaşandığı Petersburg’una, devrimden sonraki adıyla Leningrad’a yürümektedir. 29 Eylül’de Leningrad’ı kuşatan Alman karargahına gelen emir şöyledir: “Sovyet Rusya’nın yenilgisinden sonra bu bölgenin varlığını sürdürmesi için bir sebep yoktur. Şehrin kuşatılmasını müteakiben tüm teslim teklifleri reddedilecektir zira nüfusun yeniden yerleştirilme ve beslenmesi sorunu bizim tarafımızdan çözülmeyecektir. Varlığımızın kaidesi olan bu savaşta bu büyük nüfusu muhafaza etmekte çıkarımız yoktur.” (Anna Reid, The Epic Siege of World War II, 1941-44, s. 134-135) Almanların biçtiği kefen bellidir, Neva Nehri’nin kuzeyi Finlere verilecek, şehir ise yeryüzünden silinecektir.

Orkestra Şefi’nin hikayesi, işte tam bu noktada başlıyor. Alman savaş makinesinin gece gündüz havadan ve karadan dövdüğü, nüfusunun üçte biri hayatını kaybetmiş, açlıktan ve soğuktan kırılan şehir dizlerinin üzerindedir. Fakat Rus otoritelerinin gidişatı kabullenme lüksü yoktur. Cephedeki savunmanın yanı sıra sanatın üstün gücüyle hem Leningradlıların moralini yükseltmek hem de Almanlara meydan okumak için ünlü besteci Şostakoviç bir beste yapmakla görevlendirilir; ve 9 Ağustos 1942’de Yedinci Senfoni, Radyo Orkestrası tarafından seslendirilir. Müziği cephedeki ön hatlara, hem Almanlara hem de Ruslara ulaştırmak için güçlü hoparlörler kullanılır. Bu majestik beste dosta da düşmana da adeta şunu ilan etmektedir: Leningrad yaşıyor! Duydunuz mu? Leningrad yaşıyor!..

Orkestra Şefi hem tarihi atmosferden hem de edebi temelden ödün vermeyen, son derece başarılı bir çalışma. Bu hususta kahramanın bir asker ya da Şostakoviç’in kendisi değil, annesiyle yaşayan silik karakter Karl Eliasberg olmasının da büyük rol oynadığının altını çizmek gerek. Tarihte yaşandığı üzere romanda da, Eliasberg ve ikinci sınıf Radyo Orkestra’sından, Şostakoviç’in senfonisini imkansıza yakın bir zaman ve şartlarda seslendirmesi istenir. (Zira şehrin kültürel elitini teşkil eden Birinci Sınıf Filarmoni Orkestrası çoktan tahliye edilmiştir.) Fakat üyelerinin kimisi cephede, kimisi ölmüş, kimisi de çalışamayacak kadar perişan vaziyette olan Radyo Orkestrası, Eliasberg’in azmiyle, başarılı olacaktır. Şostakoviç sonunda şehri terk etmeye ikna edildiğinde Eliasberg kötü durumdaki bir ruh olarak öne çıkar. İyi bir şeftir, fakat Şostakoviç gibi bir dâhi olmaktan uzaktır. Quigley, kitap boyunca karşımıza katı ve soğuk bir karakter olarak çıkan Elisberg’in altında yatan tutku ve zaafları gösterir.

Konserin verileceği ana sahneye gelmeden önce Quigley, okuyucuya konseri verecek insanların günlük hayatından lezzetler de sunuyor. Elbette romanın başından itibaren kurguda hâkimiyetini kuran zor, saplantılı ve dâhi bir figür olarak resmedilen Şostakoviç’in aile, sanat ve iş yaşantısı çerçevesindeki portresi de cabası. Şostakoviç’in arkadaşı, -kurgu ürünü olan- Nikolai ise besteci ile orkestra şefi arasındaki köprü görevini görmekte; bu köprünün üzerinde ise Nikolai’nin kızının hayatı için duyduğu endişenin yanı sıra, seven ve sevilenlerin savaşın acımasız doğasında katlandığı fiziksel ve zihinsel çileler resmediliyor. (Şostakoviç’in güzel balerin Nina Bronnikova ile olan ilişkisi ise, belki de kurguda ikna edici olmaktan uzak olan yegane motiflerden biri.)

Orkestra Şefi’nin bir roman olarak en temel özelliği, insan ruhunun açığa çıkan derinliklerine; her eylemin bağlamını aşan sonuçlarının olduğu, yapılan en ufak bir hayrın mucizelere, en ufak bir şerrin ise felaketlere gebe kaldığı zamanlara keşfe çıkması. Çorba yapmak için kaynatılan derilerden ısınmak için ateşe atılan hazinelere, kaldırımdan taşan cesetlerden sanatın yıkımla mücadelesine kadar modern tarihin en dramatik kuşatmasını çarpıcı bir şekilde ele alan Orkestra Şefiakıllara hem edebi, hem müzikal hem de tarihsel bağlamda Konrad Wolf’un şu çarpıcı sözünü getiriyor: “Sanat silahtır!” 16-03-2015


 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!