Emile Ajar/Romain Gary


Onca Yoksulluk Varken

Emille Ajar

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Editörün Notu:Bu kitapta anlatılan sadece Momo ve M.Rosa’nın hayatı değil, göçmen kahramanların teker teker hayatlarını da aktarıyor yazar. Neden Onca Yoksulluk  Varken, başlığını beğendiğimi belirtmem gerekirse; romandaki her karakterin yoksul ama yoksul olduğu oranda, gönlü sevgiyle dolu olduğu gerçeği işlenmekte. Toplumun sosyal katmanlarının en diplerinde yer alan, yaşadıklarının farkına bile varmadığımız bu yoksul insanların, aslında sevgi açısından ne kadar varsıl olduğunu gözlerimizin önüne seriyor yazar. Bahar Vardarlı

 

 

Onca Yoksulluk Varken - Emile Ajar daha doğrusu Romain Gary

http://www.astropress.org/ 

Momo isimli bir çocuğun gözlerinden dopdulu bir hayat.. yoksulluk ve yalnızlık bambaşka renklere bürünüyor, çoğu zaman şirin, ama konu ölüme gelince insanı ürperten bir gerçeklik.. Madam Rosa'yı gözlerinizde tüm ayrıntıları ile canlandırabileceksiniz, hatta sanki yanınızdaymış ve parfümüyle doluyormuş gibi olacak genziniz, çünkü Momo için apayrı bir yeri var Madam Rosa'nın..

Romain Gary çok yetenekli, mutlaka okunması gereken bir yazar.. Fransız komünistlerinden.. Sovyetlere kızgınlıkları var, ama dünyada kızdığı çok şey var Romain Gary'nin.. ama sanmayın öfkeli, nemrut biri.. kitaplarında özgün bir mizah anlayışı var.. en çarpıcı yerinden yakalayıp, güldürürken sarsan bir tarzı var.. bu tarzı günlük hayatında da belirgin..

diyor ki o dönemin en önde gelen edebiyat eleştirmenleri, Romain Gary tükendi, artık kendisini tekrar etmeye başladı.. Romain Gary'nin cevabı oldukça esprili oluyor.. hiç tartışmaya girmiyor, kitaplarını Emile Ajar diye yayınlamaya başlıyor.. Onca Yoksulluk Varken de bu kitaplardan biri.. oooo eleştirmenler işte yeni yetenek, muhteşem yazar diye göklere çıkarıyorlar Emile Ajar'ı.. satış rekorları kırıyor kitapları.. bir iki kitap sonrasında, edebiyat eleştirmenleri bu romanlarda Romain Gary'nin tadını fark ediyor tabi.. ama konduramıyorlar, demişler zamanında Romain Gary bitti diye ya.. diyolar ki yeğeni bu, kesin Romain Gary'nin yeğeni.. romanların Romain Gary'ye ait olduğunu öğrendikten sonra inanmak istemeyen eleştirmenler yok değil.. ama işte Romain Gary bence öyle kolay tükenecek yazarlardan değil.. onu tüketen sevdiği eski eşinin ölümü oluyor ve 1980 yılında Paris'te kendi yaşamına son veriyor sevenlerini kahrederek.. Emile Ajar'ın kim olduğu da işte o zaman ortaya çıkıyor zaten.

Arka Kapak:

"Ünlü Fransız romancısı 'Romain Gary',1980 yılında kendi eliyle yaşamına son verdi. Ardında, Fransız ve dünya edebiyat çevrelerini altüst edecek bir yazılı açıklama bırakmıştı. Ölümünden sonra açılan bu yazılı açıklamasında, yazar, 'Emile Ajar' takma adıyla yayımlanmış 'Onca Yoksulluk Varken', 'Kral Salomon'un Bunalımı' ve 'Yalan-Roman' adlı romanların gerçek yazarının kendisi olduğunu belirtiyordu. (Bu üç romanın çevirileri Can Yayınları arasında çıkmıştır.) Emile Ajar takma adıyla yayımlanan bu romanlar, eleştirmenlerce göklere çıkarılmış, satış rekorları kırmış ve yazarına bir de 'Goncourt Ödülü' kazandırmıştı. Bu romanın sonuna eklediğimiz bu yazılı açıklama, dünya edebiyat çevrelerinde yüzyılın edebiyat skandalı olarak nitelendirilen bu olayın ilginç bir belgesidir."


Çiğ Çağların Esas Kahramanları

http://drempro.wordpress.com/ 

Ne Balzac gibi, “Tanrıdan sonra en çok insan yaratan kişi” unvanını almasına karşın, ölüm döşeğine düştüğünde bile hâlâ, “Daha yazacaklarım bitmemişti”  diyen bir hayat arsızlığı; ne de Marcel Proust gibi, yedi ciltlik “Kayıp Zamanın İzinde” serisinin son noktasını koyduktan sonra, “Artık rahatça ölebilirim” diyen bir tevekküle sarılmış; ömrü boyunca yazdığı ilk ve son romanı “Çağımızın Kahramanı”nda ‘kahraman’ olarak tarif ettiği; çevresindeki bütün kadınları kendine aşık edip, hiçbirine, değil aşık olmak, en ufak bir sevgi ve merhamet dahi beslemeyen hastalıklı Peçorin’le, yalnızca çağı değil, çağın kahramanlarını da sorgulatmıştı insanlara Lermontov. Peçorin, ‘aşık olamayan’ biriydi ve bu haliyle ‘çağımızın kahramanı’ydı.

Çağ, şahsi zaaf ve yetersizliklerden ziyade, daha toplumsal, kitlesel hastalıklarla kirlenmeye başlayıp, kalabalıklar yine de yollarına ve ömürlerine kıytırık ‘kahramanlar’ atamakla cebelleşirken, Brecht haykırmıştı bu kez, halen pek dikkate alınmayan o muazzam reçeteyi: “Toplumca ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyacı olmayan bir toplumdur olsa olsa.”

Gabriel Garcia Marquez’in, yazın yolculuğunu noktaladığı ve tüm okurlarına bir dilim çikolatalı pasta gibi sunarken, bana, tamamen özel bir servisle ikram ettiğini duyumsatan, 29 Ağustos doğumlu yaşlı kahramanıyla başucuma yerleşen, “Benim Hüzünlü Orospularım” kitabından sonra, tamamen şahsi nedenlerle başucu kitaplığımın ikinci sırasına yerleşmiş; “Bu kitabı sizin için yazdım Emre bey” sözüyle biten, Murathan Mungan’ın “Yüksek Topuklar” romanının, benim gözümde Emre’den sonraki en “cool” karakteri olan ve sanki, Mungan’ın, yüzünü ardına saklayarak seslendirdiği eşcinsel yazar Selim’in, “Hiç kimse kendi çağının kahramanı değildir” sözü ise, bu yazıya asıl ilham veren teşhistir; tam da yüzden, başınız fena halde derttedir!

* * *

Çoğunluk için ilk bakışta ‘edebi’ ve ‘sanatsal’ gibi görünen, ancak daha seyrek bir grup tarafından ‘şahsi’ olduğu bilindiği için tek kalemde ve çoğu zaman başlamadan biten, değersizleşen, olduğundan da çok ahlâksızlaşan eleştirilerin iyice arttığı dönemde, bu eleştirilere mümkün olduğunca sükûnet içinde yanıt verip, çoğu zaman sessiz kalan, ama tüm saldırıların şahsi garez ya da komplekslerden kaynaklandığını bildiği ve tüm bu kişisel hesapların, sanatının değerlendirilmesine haksızca alet edilmesinin büyük haksızlığına duyduğu öfkeyi de, her ne kadar kalabalıklara yansıtmasa da tüm hücrelerinde hissederek, kendi kendine yaşayan Romain Gary’nin de dikkatle izlediği Fransız Edebiyatı’na bomba gibi bir kitap düşmüştü 1975 senesinde: “La vie devant soi.” Yani, “Onca yoksulluk varken.”

O güne kadar izi bile görülmemiş Emile Ajar adında bir yazarın ilk romanı olan ve romandan ziyade uzun bir hikâyeyi andıran; henüz 5 yaşındaki Momo’nun dilinden anlatılan “Onca Yoksulluk Varken”in namı, kısa bir süre sonra Fransa sınırlarını aşıyor ve literatüre evvelâ, “kayıp yazar” özelliğiyle kaydoluyordu. Evet, Emile Ajar, kayıptı. Bir kişi dışında (o da mektup vasıtasıyla) hiç kimseye röportaj vermemiş, olumlu-olumsuz tüm eleştirileri yanıtsız bırakmıştı. Ama Ajar, Romain Gary’nin o dönem, “Fransız edebiyatının en büyük yazarı” olduğunu savunanlara karşıt tüm “eleştirmen”lerce, “asıl ve asil yetenek abidesi” ilan ediliyor, lâkin bunu da, tıpkı kötü niyetli saldırıları ve dedikoduları olduğu gibi, hiç umursamıyordu. Gary ise, “kendisinden daha büyük bir yetenek ve dehaya sahip” olarak kabul edilen Ajar hakkında, “Değerli eleştirmenlerimizin takdiri bu yöndeyse, üzerine söz söylemek benim haddim değildir”  demekle yetiniyor, tevazuuyla yalnızca hayranlarını değil, karşıtlarını da büyülüyordu. Fransız edebiyat çevreleri şimdi, iki farklı kutba ayrılıyordu. Bir yanda Romain Gary, diğer yanda ise, Emile Ajar müritleri. Bir yazarı her şeyiyle sahiplenen, diğerini insafsız bir aptallıkla reddediyordu. Emile Ajar kayıptı, Gary ise acı acı gülüyordu.

* * *

Emile Ajar, ilk romanının ardından kendisiyle ilgili olarak, tamamen kurgulanmış bir başka Emile Ajar daha yaratmış çevreleri hiç de “ince” sayılamayacak kadar sert bir üslupla eleştiren “Yalan Roman”ı, “Onca Yoksulluk Varken”den sadece bir yıl sonra yayınladığında; Romain Gary, “kısa süre sonra çıkaracağı romanın çalışmalarını sürdürdüğünü” açıklamıştı. Ajar’ın romanından bir yıl sonra da, 1977’de, Gary’nin “Kadının Işığı” geldi. Şimdi artık rekabet, böyle uzaktan bir atışma gibi sürecek, önce Ajar sözünü söyleyecek, herkes onun romanlarına hücum edecek, ardından Gary’nin mürekkebi vitrinlere dökülecekti.

1979’da “Kral Solomon’un Bunalımı”yla üçüncü adımını attı Ajar. 1980 yılında yayınladığı “Uçurtmalar”la “müritlerinin” sayısını biraz daha arttıran Gary ise o yıl, bu romanıyla değil, intiharıyla konuşulacaktı. Ajar, “Solomon’un Bunalımı”yla sabahlarken, Gary, kendi bunalımının çemberini yaramamış, 2 Aralık 1980 günü Paris’te, tabancasını şakağına dayamayı tercih etmişti. Bütün dünyada büyük yankı uyandıran intiharın ardından olay yerine gidenlerin teşhis ettikleri cesette gördükleri şey ise, intihardan önce Gary tarafından yazılmış mektupta yer alan, Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın”  sözünden çok daha derin, anlamlı ve anlamsızdı. İntihar ederek hayatına son veren yalnızca Romain Gary değil, aynı zamanda Emile Ajar’dı.

Kendi şakağına dayadığı tabancadan çok daha öldürücü hamlelerle üzerine çevrilmiş, sözde eleştiri kalemlerinin sivriliğine, kesinlikle daha sivri olmayan bir yöntemle yanıt verip, kendinden bir başka adam daha yaratmıştı; şimdi dünya edebiyatının en önemli isimlerinden biri, daha doğrusu ikisi (!) olarak anılan ROMAIN GARY. Üstelik bu yöntemle, kendi düşmanlarını bile kendisine tapar hale getirmiş ve Fransa’daki her yazarın sadece bir kere alma hakkı bulunan Goncourt Edebiyat Ödülü’nü, iki kere elde etmişti.

Oysa Romain Gary bile tüm bu özellikleriyle, “kendi çağının kahramanı” değildi. Ölümü, belki de bu gerçeğin en soğuk göstergesiydi.

* * *

Bazen ödeyemediği, bazen ödemek istemediği için borçları gün be gün biriken Balzac, “soylu” çevrelere girmeye çalışırken, sürekli kaçmak zorunda kaldığı için adres değiştirdiği zamanlarda onu kovalamaktan bitap düşmüş alacaklılarının bilmediği şuydu: Onlar, “bir” kişinin peşinde değillerdi. Romain Gary’yi acımasızca eleştirirken, Emile Ajar’ı göklere çıkaranların da, “bir” kişi olarak başedemeyecekleri deha ve yeteneklerin sahipleri olan sanatçılar, özellikle de yazarlar; ömürleri boyunca “kahramanı” olamadıkları çağlarından çok daha ötesine uzanarak isimlerini kazımayı başardılar yeryüzüne.

Oysa karşılarındakiler, tanınmıyorlar bile.

Orhan Veli’nin “hayasızlığının yüzüne tükürmeye” davet edildi bu ülkede de insanlar, kimi kılavuz boku yemiş “yazarlar” ve “eleştirmenler” tarafından. Can Yücel için, “şair değil, küfürbazın teki” denildi; Ece Ayhan, eşcinsel olduğu için kaymakamlıktan azledildi. Çetin Altan, “dönek” denilerek parmakla gösterildi. Nazım Hikmet, fotoğrafları “solcu” gazetelere basılarak, hedef ilan edildi. Orhan Pamuk, Elif Şafak linç edilmek istendi. Yaşar Kemal, işkence tezgâhlarından geçirildi. Neyzen Tevfik, açlık ve yoksullukla “terbiye” edildi. Sabahattin Ali, haince katledildi… ve daha niceleri…

Ama onlar, kendi çağlarının değil sadece; kirleri, kompleksleri, yetersizlikleri, zekâsızlıkları, vicdansızlıkları, ahlâksızlıkları, aşağılıklıklarıyla bütün çağları kirletenlere karşın, çiğ çağlarına ışık oldukları dünyanın, en esas kahramanları… Etrafınıza bakın hemen; parmakla gösterip, “kaka” dediğiniz bir yazar göreceksiniz. Ona bir daha bakın: çünkü o çağlar boyunca yaşayacak, siz, iziniz kalmaksızın çürüyüp gideceksiniz.

Çünkü, evet, “kimse kendi çağının kahramanı değildir”… sanatçılar hariç!

EMRE DURSUN

‘09, İstanbul


Büyük bir insanlık dersi

http://bs-ba.facebook.com/

Nisan Romain Gary'nin, Emile Ajar ismiyle yazdığı ünlü romanı 'Onca Yoksulluk Varken', Paris'te tiyatro oyunu olarak sahneleniyor. Oyun, küçük mutluluklar, yoksulluğun sağduyusu ve samimi duygular üzerine bir yapıt

TİLDA TEZMAN (Arşivi)

PARİS - Paris 1975. Fransa'nın en büyük edebiyat ödüllerinden biri olan Goncourt ödüllü genç bir yazarın kitabı olan 'Onca Yoksulluk Varken'e verilir. Birkaç gün sonra kitabın yazarı Emile Ajar, avukatı aracılığıyla ödülü geri çevirir. Gazetecilere görünmeyen, edebiyat çevrelerinde dolaşmayan bu genç yazarı kimsenin tanımadığı ortaya çıkar. 'Onca Yoksulluk Varken'in ilk basımı kısa zamanda tükenir. Ajar hâlâ ortaya çıkmayınca, söylentiler ve dedikodular etrafta dolaşmaya başlar. Bazılarına göre Emile Ajar, ünlü Fransız yazar Romain Gary'nin yeğenidir.

Romain Gary, 1914'te Moskova'da doğmuş bir Tatar Yahudisidir. 1948'de yayımladığı ilk romanı 'Cennetin Kökleri'yle ödüller almış, edebiyat çevreleri ve özellikle Jean-Paul Sartre tarafından göklere çıkarılmış olan yazar, ünlü sinema oyuncusu Jean Seberg'le evlenmiş ve ondan bir oğlu olmuştur. Seberg'in intihar etmesinden bir yıl sonra, 1980'de Romain Gary de Paris'te yaşamına son vermiş, ama yazıp bıraktığı vasiyetname edebiyat dünyasına bir bomba gibi düşmüştür: "İyi eğlendim. Hoşça kalın ve teşekkürler" cümlesiyle biten vasiyetnamesinde Gary, 'Emile Ajar'ın kendi takma adı olduğunu açıklayarak büyük bir skandala sebep olmuştur.

'Onca Yoksulluk Varken' kendi kendini gölgelemeyi bile göze almış, edebiyata sevdalı bir yazarın ürünü olduğu için çok önemli bir eserdir. Çeşitli dillere çevrilmiş bu romanın filmini görmüş olanlar ise efsane yıldız Simone Signoret'nin eşsiz oyunculuğunu unutmaz. Şu sıralar Paris'te sahnelenen 'Onca Yoksulluk Varken'de Signoret'nin canlandırdığı 'Madam Rosa' karakterini Myriam Boyer oynuyor. Romanı Xavier Jaillard tiyatroya uyarlamış, Didier Long da sahneye koymuş.

Sihirli bir anahtar

Oyun, Paris'in en prestijli tiyatrolarından Marigny Tiyatrosu'nun
içindeki cep sahnesi 'Salle Popesco'da sahneleniyor. Marigny Tiyatrosu'nu birkaç yıl önce Robert Hossein satın aldı. Bir tiyatro âşığı olan ve birçoğumuzun 'Anjelik' filmlerinden anımsadığımız Robert Hossein (Peyrac Kontu) hayatını tiyatroya adamış bir oyuncu. 320 koltuklu Popesco salonu ise 1978'de Jean Bodson ve Robert Hossein'in çabalarıyla Marigny Tiyatrosu'na eklenmiş. Yıl boyunca enteresan ve farklı oyunların sahnelendiği bu salonda, bu sezon 'Onca Yoksulluk Varken' çok rağbet görüyor ve seyircinin akınına uğruyor. Nasıl uğramasın ki? Konusu öyle dokunaklı ki...

Yahudi Madam Rosa, Auschwitz toplama kampından kurtulduktan sonra Paris'te fahişelik yaparak hayatını kazanmış, yaşlandıktan sonra evinde fahişelerin çocuklarına bakarak geçinmeye çalışan bir kadın.

Madam Rosa'nın baktığı çocuklardan biri ise Momo. Takma adı Momo olan Muhammed'i, Madam Rosa'ya 11 yıl önce üç yaşındayken bırakmış olan baba, oğlunun Arap kültürüne ve İslam geleneklerine göre büyütülmesini talep etmiş. Yıllar içinde yaşlı Yahudi Madam Rosa ile Arap Momo arasında büyük bir sevgi bağı oluşur. Hastalığı ilerleyen ve adım adım ölüme yaklaşan Madam Rosa'nın evinde barınan diğer fahişe çocukları birer birer gider; bir tek Momo kalır. Madam Rosa, Momo'yu babasına söz verdiği gibi bir Arap çocuğu olarak büyütür. Onu Hamil Bey'e derse yollar ve İslam dininin gereklerini öğrenmesini sağlar. Bu arada Momo, ister istemez Madam Rosa ile yaşadığı için Yahudi geleneklerini ve yaşlı kadının lehçesini de öğrenmiştir. 11 yıl sonra Momo'nun babası çıkagelir ve oğlunu almak ister. Momo'nun, fahişe olan annesini öldürdüğü için hapse giren ve akli dengesi yerinde olmayan pezevenk babaya Momo'yu teslim etmek istemeyen Madam Rosa kurnazca bir oyun oynar: "Moiz, oğlum git babana 'merhaba' de!" der.

Bunu duyan baba çılgına döner. 11 yıl önce Madam Rosa'ya Muhammed adıyla Müslüman bir çocuk teslim etmiştir. Moiz adında Yahudi bir çocuğu kabul edemeyeceğini söyler. Madam Rosa'nın açıklaması ise ilginçtir. Aynı anda ve aynı yaşta ona teslim edilen sünnetli iki çocuktan Moiz'i Muhammed olarak, Muhammed'i de Moiz olarak büyüttüğünü ve istemeyerek yanlışlık yaptığını açıklar.

Yahudi bir oğlan istemeyen baba ise arkasına bile bakmadan çıkıp gider. Olayların bu şekilde gelişmesinden memnun olan Madam Rosa ile Momo yine birbirlerine kalırlar. Madam Rosa adım adım ölüme yaklaşırken, Momo'nun onu yaşatmak için verdiği mücadele ve yaşlı kadının isteği üzerine ona uyguladığı ötanazi töreni çok acıklı.

Aymen Saidi, Momo rolünde çok başarılı. Fransızcayı zorlukla konuşan, devrik cümleler kuran ve yanlış kelimeler kullanan, okul eğitimi alamayıp, 11 yılını yaşlı Yahudi bir fahişe ve eve arada sırada uğrayan Yahudi doktor Katz ile geçiren bu Arap çocuğu karakterini Saidi mükemmel canlandırıyor.

Myriam Boyer yaşça genç olmasına rağmen, sahnede ölmek üzere olan, yürümekte zorlanan, nefes almakta güçlük çeken, Almanlardan ve polisten korkan, fahişelik yaptığı yıllardaki şaşaasını özleyen, çok çekmiş yaşlı kadını, Simone Signoret kadar mükemmel yorumluyor ve usta bir oyunculuk çıkarıyor.
Bu hikâyede, yeryüzündeki uyuşmazlıklar, çatışmalar, zıtlaşmalar altüst oluyor; inançlar yıkılıyor; kurallar alaşağı ediliyor; dinlerin ayrımcılığı devriliyor. Bunların yerine 'hoşgörü' yaşamın ortasına sihirli bir anahtar gibi oturuyor.

Bu ana-oğul ikilisinin samimi duygular taşıyan ilişkileri öyle temiz ki. Bu sevgi ilişkisinde korkular, küçük mutluluklar, mizah kırıntıları, yoksul insanların basit kelimelerle yüklü anlatımları, sağduyuları ve kocaman yürekleri, çocukluğun saflığı ve tabiiliği var.
Onca yoksulluğa rağmen sevenlerin birbirleri için canlarını feda
edebildiğini anlatan bu duygusal hikâyede seyirci olarak sıkça gülüyoruz ama gülerken içimiz kana kana ağlıyor! Büyük bir insanlık dersi!

www.theatremarigny.fr

 

Onca Yoksulluk Varken

Bahar Vardarlı

         Aslında kitabın gerçek adı “Önündeki Hayat” olmalıydı; “Onca Yoksulluk Varken” ise Vivet Kanetti’nin başlık konusunda güzel bir yorumu.

Bu kitapta anlatılan sadece Momo ve M.Rosa’nın hayatı değil, göçmen kahramanların teker teker hayatlarını da aktarıyor yazar. Neden Onca Yoksulluk  Varken, başlığını beğendiğimi belirtmem gerekirse; romandaki her karakterin yoksul ama yoksul olduğu oranda, gönlü sevgiyle dolu olduğu gerçeği işlenmekte. Toplumun sosyal katmanlarının en diplerinde yer alan, yaşadıklarının farkına bile varmadığımız bu yoksul insanların, aslında sevgi açısından ne kadar varsıl olduğunu gözlerimizin önüne seriyor yazar.

 “Sevdiğin yüzünden deli oldun,” dediler.

“Yaşamın tadını yalnız deliler bilir,” dedim.

Yafî’nin bu dizesiyle başlayan bu roman sevginin doruklarında yaşatıyor okurunu.

Hepsi yalnızlık çeken kahramanlar, birbirlerine sevgiyle dayandıkça mutluluğa varıyorlar. Hitler mezalimi yaşamış, toplama kamplarından kurtulmayı başarmış, fahişe M.Rosa, yaşlılık günlerinin acılarını, korkularını, evine aldığı çocuklara verdiği bakım, enerji, özveri ve sevgiyle giderme yolunu seçmiş. Elbette para alıyor bunun karşılığında ama çoğunlukla para bir süre sonra kesiliyor sadece sevgi kalıyor.

 Momo annesinin, babasının yokluğunu, çektiği yalnızlığı M. Rosa’ya olan ilgisi, şefkati, sevgisiyle gideriyor.

Travesti M. Lola orman koşullarında fahişelik yaptığı halde; bu yoksul komşularına şampanya, havyar alacak kadar gönlü bol.

Bunlar nice verilebilecek örnek içinden birkaçı.

         Kitap, içindeki mizahı barındırmasa vıcık vıcık gözyaşı dolu olacak kadar iç kapatıcı ve elem dolu. Okur ayni bir küçük çocukmuşçasına kahkaha atarken için için ağlıyor. Her komik öge ayni zamanda içinde dram barındırıyor.

         Ele alınan ötenazi konusu günümüzün en güncel meselelerinden biri. Ötenaziyi kürtaj olarak Momo’nun adlandırması da; bende kürtajı kendi doğumu ile ilişkilendirdiği kanısını yarattı. Eğer annesi kürtaj olsaydı önündeki bu yoksul, yoksun, yalnız hayatı yaşamayacaktı! Ayni gerçek yaşlılar için de geçerli. Yaşlılara ötenazi hakkının tanınmaması, günümüzün tıbbi ilerlemesi sonucunda, hastane köşelerinde, ağızlarında, bağırsaklarında tüplerle eziyet içinde bitkisel hayat yaşatmanın eziyetinden başka nedir?

         Yaşamın kokusu yoktur çünkü, cümlesi, biz insanların ilgisizliğini kamçı gibi yüzümüze vuruyor. Farkında olmamız, ilgi göstermemiz, bir şeyler yapmamız için ille de kötü kokuların çıkmasını bekleriz. Oysa farkındalık ilgiyi, ilgi anlayışı, anlayış tanımayı, tanıma da sevgiyi yaratır. BAHAR VARDARLI   



Romain Gary ve Yalan Roman

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=237958

“ Emile Ajar benim!” diye bağırdım. “Biricik, tek Emile Ajar’ım ben! Ben yapıtlarımın çocuğu ve onların babasıyım.Kendi oğlum ve kendi babamım ben! Kimseye bir şey borçlu değilim! Kendi yazarımım ben ve bununla gurur duyuyorum! Gerçeğim! Balon değilim! Sahte değilim; acı çeken, daha fazla acı çekip yapıtıma, dünyaya, insanlığa bir şeyler kazandırmak için yazan bir insanım!”(Yalan Roman-Emile Ajar)

Fransa’nın en büyük edebiyat ödüllerinden Gouncourt, “Onca Yoksulluk Varken” romanı ile genç bir yazar olan Emile Ajar’a verildiğinde, Ajar avukatı aracılığı ile bu ödülü geri çevirir. Bir süre sonra, hiç ortalarda görünmeyen, kimsenin tanımadığı bu yazar hakkında çeşitli söylentiler dolaşmaya başlar. Kim olabileceği ile ilgili gerçek yazarı Romain Gary dışında pek çok yazarın adı geçer. Söylentilerden biri de Romain Gary’nin yeğeni olduğudur. Hatta iki yazarı karşılaştırarak Romain Gary’nin tükendiği, artık bir şey üretemediği ve kötü yazar olduğu söylenirken; Emile Ajar göklere çıkartılır ve ünü Romain Gary’nin ününün çok ötesine geçer. Yazar 1980 yılında intihar ettiğinde, tüm bu söylentilerden ve Fransa’da bir yazarın yalnızca bir kez alabildiği edebiyat ödülünü farklı kimlikle 2 kez almış olmasından dolayı, ardından skandala dönüşen gerçek kimliğini açıkladığı bir mektup bırakır. Bu mektubunda “Çok eğlendim, teşekkür ederim. Hoşçakalın.” Der.

Yalan Roman Romain Gary’nin 20 yaşındayken yazmaya başladığı ve otuz yılda dünyanın çeşitli ülkelerini dolaşarak tamamladığı bir kitaptır. Romanın kurgulanışında ve özellikle ikinci yarısında, adeta tanınmayı istediği için gerçek kimliğinin tüm şifrelerini vermiştir. Yazar kendisini anlamayan ve tanımayanlarla dalga geçerken, aslında bu kitabın son romanı olacağını, verdiği ipuçlarının da katkısıyla belki kendisinin tanınacağını ummuş olmalı. Çünkü kitabın sonlarında: “Ajar’ı unutmuştum. Ona bir daha gerek duymayacağımı, artık kendim olmanın acısını çekmediğimden bundan böyle bir tek kitap daha yazmayacağımı biliyordum.” Demesine rağmen, Emile Ajar takma adıyla “Kral Salomon’un Bunalımı” isimli bir roman daha yazdı.

Yalan Roman’ı okurken, Romain Gary’nin aslında pek de eğlenmediğini, hatta oldukça acı çektiğini düşündüm. Yazarın, romanda aynı zamanda babası olduğu kuşkusunu sık sık dile getirdiği dayısı bir konuşmasında (dayısı olarak adlandırılan kişinin aslında Romain Gary olduğu, yazarın yaşamını bilenlerce açık bir şekilde anlaşılacaktır) “Fransa’da değerimin ne kadar azımsandığı oldukça şaşırtıcı. Queneau’dan, Aragon’dan kuşkulandılar; ben senin yakının olduğum halde benden kuşkulanmadılar.” demektedir.

Çeşitli kaynaklar Romain Gary’nin, ünlü film yıldızı eşi Jean Seberg’in ölümünden bir yıl sonra intihar etmesinin, çok sevdiği eşinin yokluğuna dayanamamasından kaynaklandığını belirtir. Oysa eşi ölmeden üç yıl önce tamamladığı Yalan Roman’da, yazarın intihar eğiliminin çok uzun zamandan beri var olduğu, hatta intiharı ile ilgili her şeyi çok önceden planladığı aşağıdaki cümlelerden de anlaşılmaktadır.

Daha iyiydim, intihar eğilimlerim yok olup gitmişti, artık “nihayet gerçeğim” diye bir açıklama mektubu bırakıp kendimi öldürmeyi istemiyordum. Nesnesi olduğum ilgisizliğin ve olmayan oğul olarak olmayan babayla çatışmamın evrensel yanını daha açıkça görüyordum.

Bu kitapta, özellikle kendisinin ve tüm büyük yazarların neden yazdığını da anlatıyor yazar. Bu bağlamda normallik kavramını da sorguluyor. İnsanlara normal gelen ama kendisine normal gelmeyen şeylerden söz ederken “Sana katliamdan, işkenceden, kamplardan söz etmiyorum Alyette. Bunu anlarlar, bilirler, her günkü hikayedir onlar için. Ama her şeyi bilmiyorsun, sana söylememiştim… Dört yaşındayken bir kedi yavrusunu öldürmüştüm. Pinochet’ye ya da Beyrut’ta memeleri kesilen kadınlara benzemez bu, onları anlarlar. Kedi yavrusu diyorum sana. Asla bağışlamazlar bunu.” diyen yazara, hayali sevgilisi Alyette “Normal olsaydın, suratına tükürürdüm” diyor.

Yazara göre bilinçli olmak, topluma uyum sağlayamamakla aynı anlama geliyor. Çünkü “İnsan her şeyi anladığında mutlaka ciddi bir sinir krizi geçirir. Bilinçlilik bunu gerektirir.” Zaten roman kahramanı yazar da sık sık tedavi görmek için psikiyatri kliniklerine yatırılmaktadır. Gerçeğin, tüm hayal ve karabasanlardan daha korkutucu olduğunu söyleyen yazar, Şili’de işkence görenlerin, Afrika’da açlıktan karınları şişmiş çocukların, altı milyon Yahudi’nin yok edilmesinin, Sovyet kamplarının, Bangladeş Savaşı’nda ırzına geçilen 200 bin kadının, … acılarından yazarak kurtulmaya çalışıyor.Yazar, Dostoyevski, Soljenitsin gibi büyük yazarların da kendisi gibi acılardan beslendiğini bildiği için aşağıdaki cümleleri söylüyor.

“Başyapıtlar olacağına Pinochet olmasın daha iyi Dayı. Soljenitsin olacağına bok ve kan olmasın. Raskolnikov olacağına Dostoyevski olmasın. Savaş ve Barış’ın maliyet fiyatı fazla yüksek.”

Romandaki yazar, kitabını bitirdiğinde acılarından kurtulmuş, akıl hastanesindeki tedavisi bitmiş ve “mış gibi” oyununu oynayabilecek duruma gelerek “normal hayata” dönmüştür. Bu nedenle : “Güneş doğduğu zaman dışarı çıkmaktan çekinmiyor, her günkü hikayelere korkusuzca bakıyordum; başarılı bir tedavi görmüştüm. Zaman zaman kısa süreli dehşet duygularına kapıldığım oluyordu, ama bunların nedensiz olduğunu düşünüyordum. Artık bilinçli olma tehlikesi ile karşı karşıya değildim ve seve seve yaşıyordum.” Der. Artık gerçek olaylar ona da sıradanmış gibi görünmekte, bu olaylardan eskisi kadar rahatsızlık duymamaktadır. O kadar ki, daha önceleri dünyadaki tüm acı veren olaylarda kendi payının da olduğunu düşünüp suçluluk hissederken, O da diğerleri gibi suçlu olarak başkalarını görebilecek duruma gelmiştir. Kendisini iyi ve temiz hissetmektedir. Aslında sadece “mış gibi” oyununu oynayabilecek hale geldiğini ve tüm normal görünen insanların bu oyunu oynadığını düşündüğünü, kitabın sonunda doktorunun “Elveda, iyileşmiş Ajar. İyi numara yapın. Doğa yasasıdır.” Sözünden anlıyoruz.

Aynı zamanda senarist, yönetmen, II. Dünya Savaşı pilotu ve diplomat olan Romain Gary’nin yaşamından, kişiliğinden ve okuduğum romanlarından o kadar çok etkilendim ki; yazarın Emile Ajar takma adıyla “Onca Yoksulluk Varken” kitabı çıktığında bir eleştirmenin yazdıklarını tüm Romain Gary kitapları için aktarmak istiyorum. Aşağıdaki satırlar yazar için hissettiklerimi yansıtmaktadır.

“Bu kitabı ipekli kağıda sarıp ayağınıza kadar getirebilmek, onu neden okumanız ve sevmeniz gerektiğini size anlatabilmek isterdim.”

Umarım Romain Gary’yi neden sevdiğimi ve neden okumanız gerektiğini düşündüğümü anlatabilmişimdir.

Sevgi, sağlık ve huzurla kalınız…


Onca Yoksulluk Varken

Ayşegül Yıldırım

http://www.denemeyazilari.com/onca-yoksulluk-varken.html

Uzun zamandan sonra ilk kez cebimde param varken ne zamandır almak istediğim ama bir türlü bulamadığım bir kitaba denk geldim. Romain Gary’nin Emile Ajar takma ismiyle yazdığı “Onca Yoksulluk Varken”, Agora Kitaplığı sayesinde Haziran 2009 baskısıyla yeniden raflardaydı. Olması gereken de buydu zaten. Daha önce de bahsettiğim gibi her yazarın sadece bir kez alabildiği Goncourt Akademisi Ödülü’nü ikinci kez, takma ismi (Emile Ajar) ile kazanmasını sağlayan bu kitabı herkes okumalıydı.

Sınav haftam boyunca süren bir flört dönemi yaşadık birlikte. Çünkü elime alır almaz tek gecelik bir ilişki gibi anında biteceğini biliyordum. Öyle de oldu zaten. Beni hiç yanıltmayan yazarlardan Romain Gary ne de olsa…

” ‘Sevdiğin yüzünden deli oldun’, dediler.
‘Yaşamın tadını yalnız deliler bilir’, dedim.” (Yafi)

Yafi’nin bu sözleriyle karşılıyor bizi Romain kitabın ilk sayfalarında. Kitaba başladığımızda ise bir zamanlar bizim de sahip olduğumuz ama gün geçtikçe yitirdiğimiz bir bakış açısıyla kitabı takip ettiğimizi fark ediyoruz. Bir çocuk gözüyle anlatılıyordu çünkü bu hikaye. Küçük Momo ve Madam Rosa’nın hikayesi…

Madam Rosa nazi baskısından kurtulabilmiş ender Yahudiler’dendir. Fransa’ya yerleşen, eski bir orospu olan Madam Rosa, orospuların çocuklarına bakmak için bir çeşit yetimhane açar ve geçimini buradan sağlar (Kitaptan anladığımız kadarıyla o dönem orospuların çocuk yetiştirme hakkı yokmuş). İşte Momo da bu çocuklardan birisidir. Bir Arap’tır Momo ve Madam Rosa onu söz verdiği gibi bir Müslüman olarak yetiştirmektedir.

Momo’nun eskiden halıcılıkla uğraşan Mösyö Hamil ile sohbetleri ve Madam Rosa ile olan diyaloglarından yaptığı çıkarımları izliyoruz hikaye devam ederken. Ve bize aslında çok ince mesajlar da veriyor bu gözlemler.

“Victor Hugo gibi bir herif olmak isterdim. Mösyö Hamil sözcüklerle, insan öldürmeden her şeyin yapılabileceğini söyler; zamanım olduğunda bir deneyeceğim. Bunun en güçlü şey olduğunu söyler Mösyö Hamil. Bana sorarsanız, eğer silahlı herifler varsa, çocukluklarında fark edilmedikleri içindir, hiç kimsenin gözüne çarpmamışlardır bir türlü.” diyor Momo.

Geçen zaman içinde Madam Rosa’nın gittikçe yaşlanması eşliğinde gelişir olaylar. Tek ailesi olan Madam Rosa olmadan ne yapacağını ve onu kaybetmekten ne kadar korktuğunu fark eder kendi kendine.

“Zamanın akışına bıraktım kendimi, yavaş yürüyen, Fransız olmayan zamanın akışına. Mösyö Hamil sık sık zamanın deve kervanlarıyla yavaş yavaş çölden geldiğini söylemişti bana, sonsuzluğu taşıdığı için hiç acele etmezdi. Bu anlatıldığında güzeldir de, her gün bir şeyleri elinden alınan yaşlı bir insanın yüzünde görünce daha başka türlüdür, bana soracak olursanız, zamanı asıl hırsızların orada aramak gerek.”

Bir yandan Madam Rosa’yla ilgili pasajlarda Nazi döneminin Yahudiler üzerinde bıraktığı etkileri, bir yandan da dönemin güç olguları dahil birçok şeyi Romain Gary kitaba kusursuz bir ahenkle yansıtmış.

“Madam Rosa yatağının altında Mösyö Hitler’in büyük bir portresini gizliyordu, mutsuz olup da hangi azizden medet umacağını şaşırdığında portreyi çıkarır, ona bakar, hemen kendini daha iyi hissederdi, ne de olsa büyük bir derdi eksilmiş olurdu.”

'“Dünyanın en güçlü şeyi polislerdir. Bir çocuğun babası polisse, ötekilerden iki kat daha fazla babası var gibidir.”

Madam Rosa iyice yaşlanmıştır. Artık bütün sorumluluk Momo’dadır. Diğer çocuklar ve Madam Rosa’ya o bakmaktadır. Doktor Katz Madam Rosa’nın bir hastaneye yatırılması gerektiğini söyler, ancak bu Madam Rosa’nın en son istediği şeylerdendir. Huzur içinde ölmek ister. Bunu bilen Momo,  Madam Rosa’ya bir söz vermiştir. Ne olursa olsun onun bir hastaneye yatırılmasına izin vermeyecektir. Böylece Madam Rosa’nın kendine hazırladığı sığınakta ölüsüyle yaşamıştır günlerce Momo. Onları bulduklarında ise;

“Kokunun nereden geldiğini anlamak için kapıyı kırıp, beni Madam Rosa’nın yanına uzanmış gördüklerinde, ‘imdat!’ ve ‘ne feci şey!’ diye bağırmaya koyuldular. Ama daha önce bağırmayı akıl etmemişlerdi, yaşamın kokusu yoktur çünkü.”

Bu kitap giriş, gelişme ve sonuçtan ibaret bir hikaye barındırmıyor. Her pasaj bir hikaye burada. Her biri bir şeyleri gözümüze gözümüze sokuyor inatla. Asla, okunmadan tamamen anlaşılamayacak bir kitap.


Emile Ajar Romain Gary`den daha çok sevilmişti

http://www.tumgazeteler.com/?a=5276242 

Romain Gary... Emile Ajar!.. İki isimli yazarın birçok romanı Türkçeye çevrildi ve çok okundu. Ancak biz onu Onca Yoksulluk Varken romanının yazarı Emile Ajar olarak çok sevdik. Bunda romanın ve çevirmeni Vivet Kanetti`nin sıcacık Türkçesinin katkısını inkar etmek haksızlık olur

Yazmak kalemşoruna hayata dair maskeler taktırmaktır. Belki de yazıdır maskenin ta kendisi. Birçok okuru müstear ismiyle onu daha çok sevmişti. Gerçi 1980`de yazdığı intihar notunda sıkı hayranları tuhaf gerçeği öğrendiklerinde ne düşündüklerini bilen bilir elbet ama Romain Gary, nam-ı diğer ‰mile Ajar, edebiyat dünyasına attığı `kazık`la kimsenin başaramadığı bir şeyin de üstesinden gelmişti.

Çünkü çift adla yaşayan çift adla ve tek bir intiharla hayatına son veren yazar, 1956`da Cennetin Kökleri/Les Racines du Ciel adlı romanıyla bir Fransız edebiyatçısının ülkesinde ulaşabileceği en büyük zirve olan Goncourt Ödülü`nü kazanmış, bu dönüm noktasından sonra kimi romanlarını ‰mile Ajar takma adıyla yazmaya başlamış ve 1975`de Onca Yoksulluk Varken/La Vie Devant Soi ile aynı ödülü bir kez daha almıştı.

AslInda üç İsİmlİ

Ne Romain Gary ne de ‰mile Ajar! Aslında bir Litvanyalı Yahudi ailenin çocuğu olarak ülkenin başkenti Vilnius`da dünyaya gelen yazarın adı Roman Kacew idi. Annesiyle öncePolonya`ya, ardından Fransa`nın Nice şehrine göç eden yazar, çıkardığı kimlik sorunları yetmiyormuş gibi kökenleri konusunda hep çelişkili bilgiler verdi.

Tıpkı, Küçük Prens`in yazarı ve yurttaşı Antoine De Saint Exupery gibi pilot olan (Exupery yük taşırdı, Gary ise II. Dünya Savaşı`nda savaş uçağıyla bomba taşıdı) Romain Gary, hukuk eğitimi aldı, diplomatlık yaptı, senaryolar yazdı ve 2 de film yönetti.

Film endüstrisi ile ilgisi sadece senaristlik ve yönetmenlikle sınırlı kalmadı. Dönemin ünlü Hollywood starı Jean Seberg ile 1962`de evlendi, yedi yıl evli kaldıktan sonra, Meksikalımeslektaşı Carlos Fuentes`in karizmasına yenildi. Çünkü Seberg, Gary`den 24 küçüktü. Büyük bir aşkla bağlı olduğu yakışıklı Latin yazar Carlos Fuentes ise henüz 40`ındaydı. Gary bu yürek mağlubiyetini çelebice kabullendiyse bile Jean Seberg`i ölene kadar unutamadı. Öyle ki yazarın 1980`deki intiharında, bir yıl önce yitirdiği eski eşi Seberg`in ölümünün de etkili olduğu söylendi hep.

Bu tutkulu aşkın tarafları, Peru`daki Kuşlar ve Öldür filmlerinde de birlikteydiler, Jean Seberg oyuncu, Romain Gary ise yönetmen olarak.

İki kimliğiyle de başarılar yaşamış, romanları çok satmış, filmleri izlenip, senaryolarına iyi paralar ödenmiş, dönemin dünya starlarıyla aşklar yaşamış biri neden intihar eder. Bunu intihar mektubuna düştüğü hınzırca notundan da anlıyoruz:

`Çok eğlendim, teşekkür ederim, hoşçakalın!`

MOMO`YU HERKES SEVDİ

Yazarın ‰mile Ajar adıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken,Türkiye`de yıllar boyunca büyük bir ilgiyle okundu. Vivet Kanetti`nin çevirisi, kitabın yayın haklarını satın alan Agora Kitaplığı tarafından gerçekleştirilen yeni baskısında da kullanıldı. Eski bir fahişe ve Yahudi olan Madam Rosa ileMuhammed(Momo) adlı bir çocuğun yoksul hayatlarını nasıl paylaşıp, acılara birlikte katlandıklarını anlatan roman sinemaya da uyarlanmış ve dönemin büyük Fransız oyuncusuSimone Signoret, Madame Rosa`yı canlandırmıştı.

SONER CAN

 
 
>

Valid HTML 4.01 Transitional