Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

Jose Saramago


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

03.02.2016


  Editörün Notu:  İnsanların ölmediği hatta ölemediği bir toplum düşünün.  Saramago'nun "Bir Varmış Bir Yokmuş adlı kitabında bu yeni düzene ilk başkaldıranlar sigorta şirketleri olur.  Cenaze lavazımatçıları isyan eder.  Kilise açmaza düşer.  Ölümün yolunu gözleyen hastalar umutsuzluğa kapılır.  Çözüm nerdedir?

  Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
Şule Tüzül
http://www.edebiyathaber.net/

Neden bazı yazarları kendimize daha yakın bazılarını ise uzak hissederiz? Bir kitap okuruz, yaşamı ve düşünceleri ile yaşamımıza ve düşüncelerimize, düşleri ile düşlerimize yakın hissettirir kimi yazarlar, okuyucularını kendi yolculuklarına ortak ediverirler. José Saramago Türkiye okurları üzerinde böyle bir etki yapmış olmalı ki Türkçedeki kitapları ve yeni baskıları sürekli artıyor.

“Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş”un daha ilk sayfalarında ruh akrabalığım olan yazarlardan biri ile karşılaştığımı anlamıştım. Hep hayal ettiğim bir şeydir; dünyadaki tüm insanlar kör olsa ve dünya buna göre kurulsa görenler nasıl bir yaşam sürerdi? Ya da hadi diyelim kadın egemen bir dünyada yaşasaydık erkekler ne durumda olurdu, kadınların erkeklere tecavüzünü konu alan haberler bu kadar çok mu olurdu, iktidarda olmak kadınları ne kadar değiştirirdi? Ya da din diye bir şey hiç olmasaydı, neye inanırdı insanlar, inanç hangi biçime bürünürdü? Suç ve ceza ortadan kalksa ortalık gerçekten çok mu karışırdı? Alıştığımız kavramları, olguları yaşamdan çıkarıverseydik nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk?

1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, 1922 doğumlu ve maalesef 2010 yılında aramızdan ayrılan Portekizli yazar José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş isimli romanında “ölüm”ün ortadan yok olduğu adı bilinmeyen bir ülkeyi anlatmaya “Ertesi gün hiç kimse ölmedi” diyerek başlıyor. Beni ona yakınlaştıran ve kitabın dünyasına bir çırpıda alıveren sadece ölümün olmadığı bir dünyanın nasıl olacağına dair bu müthiş kurgu değildi. “Kurallar yıkılmak içindir” felsefesini benimsemiş bir yazarla baş başa buluverdim kendimi.

Ölüm bir Varmış Bir Yokmuş, politikayı ve politikacıları, toplumu, kapitalist sistemi, dini, insanın bencil ve ikiyüzlü yanını hiciv yüklü bir eleştiri ile anlatan bir roman. Bu ironi ve eleştiri romanın biçimsel ve dilsel ögeleri ile de güçlendirilmiş. Öyle ki, Saramago yazarken sanki şöyle bir yaklaşım içinde; konuşma cümleleri tırnak içinde yazılır diye bir kural mı var, e yazmayalım bakalım ne olacak? Paragraf mı? Onları da kaldıralım. Kitapta geçen karakterlerin isimleri? Onlara da gerek yok. Aynen böyle; sayfalarca paragrafların, tırnak işaretlerinin, isimlerin olmadığı bir metin üzerinde ilerliyorsunuz. Ara sıra paragrafla karşılaşsanız da, imla işaretlerinden sadece nokta ve virgüllere yer verilmiş. Hatta noktalar konusunda oldukça cimri davranmış Saramago, cümleler virgüllerle geçip gidiyor geçip gidiyor tam umudu kesmişken bir noktaya ulaşıyor. İlk başta biraz yadırgatıcı ve zor oluyor, ama yazarın bilinçli ve zekice tercih edilmiş bu üslubunun anlatımı ne kadar güçlendirdiğinin farkına varıp işin felsefesinin tadını da alınca keyifli bir okuma sürecine giriyorsunuz. Saramago, toplumun, kapitalizmin uygulamaya soktuğu sistemlerin ve dinin önümüze koyduğu kuralları bir bir yıktığı kurgusunda, edebiyat ve yazıya dair kuralları da alt üst etmekten çekinmiyor. Kitabın başkahramanı olarak sadece “ölüm” bir özel isim olarak yer alıyor romanda ama onun da ilk harfinin küçük yazılması konusunda yazım kurallarını uygulamak isteyenlere karşı ciddi bir mücadele veriliyor.

Romanın, ölümün yok olduğu ve var olduğu iki bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. Yaşadığımız ülkede ölümün ortadan kalktığını düşünün. Sağlık sistemi ne olur? Ya cenaze hizmetleri? Sigorta şirketlerinin durumu? Dini kurumlar ne yapar? Ölümü bekleyen hatta isteyenlerle, ölümden kaçanların durumu ne olur? Anlatılanlar ne kendimize ne de yaşadığımız coğrafyaya hiç de yabancı değil. İktidar eleştirisini dile getirdiği bir bölümde geçen şu cümle ne kadar tanıdık değil mi: “her toplum kendini hak eden tarafından yönetilir”.

Romanın ikinci bölümünde, ölüm tarafından ölümün olmadığı bir dünyanın nasıl olduğu insanlara gösterildikten sonra ölüm geri dönüyor. Ama bu sefer de ölecek insanlara öleceğini bir hafta önceden haber vererek. Adı olmayan ülke bu sefer ölümünün haberini alan ya da bekleyen bir gerçeklikle kaosa sürükleniyor. Her iki durumda da kavramlar, olaylar, yaşananlar değişime uğrasa da değişmeyen şeyler var; iktidarın zalimliği, din sömürüsü, insanın bencilliği ve ikiyüzlülüğü.

Kitabını “evim” dediği eşi Pilar’a ithaf eden Saramago bir söyleşisinde “en büyük devrim aşktır” demiş. Okuyucuyu gülümseterek umut yoksunu bir dünyayı anlattığı Ölüm bir Varmış Bir Yokmuş’da da umudu aşkla buluştururken hiç ummadığımız bir sonla ve yine kitabın ilk cümlesi ile baş başa kalıyoruz: “Ertesi gün hiç kimse ölmedi”.

Saramago’nun özgün dilini ve üslubunu Türkçeye aktarmanın büyük ustalık gerektirdiğini düşünüyorum. Bu konuda kitabın çevirmeni Mehmet Necati Kutlu’yu kutlamak gerek. Kitapta bazı bölümlerde “…dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak…”, “…hem nalına hem mıhına vurarak…” gibi Türkçe deyişlere rastlıyoruz. Bu şekilde bir çeviriyi belki olumsuz eleştirenler olabilir, ben bunların doğru ve yerinde tercihler olduğunu düşünüyorum. Çünkü romandaki hicvin, kurallara mizahi bir dille ve biçimsel olarak karşı çıkışın Türkçede de benzer biçimde okuyucuya yansıtılması ancak bu şekilde olabilirdi diye düşünüyorum.

José Saramago ateist, komünist ve en başta din olmak üzere birçok kavram ve kuruma muhalif, sözünü sakınmayan bir yazar olarak tanınıyor. Demeçlerinde dini dünyadaki şiddetin yegâne suçlusu olarak ifade eden Saramago, ülkesinde yapıtları sansürlenen bir yazar aynı zamanda. Portekiz Hükümeti’nin bu tavrı nedeni ile Kanarya Adaları’nda Lanzarote’ye yerleşen yazar ölümüne kadar orada yaşamış. Bu durum yapıtlarının 25 dile çevrilmesini ve kitaplarının toplam satış rakamının sadece Portekiz’de iki milyonu geçmesini engelleyememiş. Edebiyatın karanlığa karşı zaferi!

Kitabın girişinde Kehanetler Kitabı’ndan bir cümle yer alıyor: “İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz.” İnsanlığın bugün geldiği noktada kehanet şimdiden doğrulanmış görünüyor desem halimizi çok mu karamsar ifade etmiş olurum?

Ama kitap bittiğinde insanın içinde bir umut; Saramago’nun düşlediği o devrimin gerçekleşmesini diliyor… Ki bu kadar çok okuru olduğuna göre…

Şule Tüzül – edebiyathaber.net (2 Nisan 2015)

 


Yavuz Ekinci
11-09-2009
Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
sabitfikir

Bu dünya baştanbaşa aslı olmayan bir masal gibidir. Yeryüzünde yaşayan tüm canlılar eninde sonunda ölümle yüzleşir. Çünkü yeryüzünde her ne varsa geçici ve ölümlüdür. Mezarlıkların kapısına, şehrimize veya tesisimize “hoş geldiniz” gibi büyük harflerle yazılan Al-î Îmrân süresinin 185. ayetindeki gibi “Her canlı, ölümü tadacaktır.”

İnsanoğlu çağlar boyunca ölüm karşısında hep çaresiz kaldı. Bu yüzden de ölüme bir sürü anlam yükledi. Böylece bir nebze de olsa kendini avutmaya çalıştı. Fakat bu çaresizliği onun peşini hiç bırakmadı. Kil tabletler üzerine yazılmış neredeyse “yazı” kadar eski olan Gılgamış Destanı, Kral Gılgamış’ın ölümsüzlük peşinde koşarken yaptığı yolculuğu anlattır. Gılgamış Destanı bilinen en eski edebi metinlerden biridir. Gılgamış’ı bu ölümsüzlük yolculuğuna çıkartan da Can Dostu Enkidu’nun ölümüdür. Tüm insanlar ölüm karşısında çaresiz olduğu gibi Gılgamış da Enkidu’nun ölümü karşısında çaresizdir. Enkidu’nun ölümünü kabullenmediği için gömülmesine de gönlü razı olmaz. “Ta ki burnundan kurtçuklar düşene kadar” İşte bu son, Gılagmış’ın yüreğini yakar ve yüreğinin toprağına ölüm korkusunun tohumunun atar. O günden sonra da ölümden korkmaya ve günlerce bozkırda başıboş dolaşmaya başlar. Kendi sonunun da Enkidu gibi olacağını düşünür. Bu korkunun verdiği huzursuzlukla da ölümsüzlüğün peşine takılır. Utanapişti’nin yanına kadar gider. Fakat çıktığı bu uzun yolcuktan Uruk’a yine eli boş döner. Ve destanın şu ilk dizelerini yazarak hikâyesini anlatmaya başlar. “Bitkin, fakat yatışmış olarak / Kazıdı mezar taşının üstüne / Başından geçen her şeyi!”

Gılgamış’ın bu ölümsüzlük arayışına karşı “Ölüm bir varmış bir yokmuş” adlı kitabında Saramago bu sefer ölümsüzlüğü Saramagovari bir şekilde sorgular. Roman “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.”cümlesiyle başlar. Bu şekilde adı bilinmeyen bir ülkede ölüm faaliyeti tümünden durur. Yani bir anlamda ölüm meleği tatile çıktığı için herkes ölümsüz olur. Ölümün durmasıyla ve insanların ölümsüzleşmesiyle birlikte Saramago bu sefer kurumların varlığını sorgular. Ölümün bir an önce geri gelmesini nedense en çok kilise ister. Eğer diğer dünya yoksa, işlevinin sona erdiğinin farkındadır. Artan yaşlılığı, hastanelerde biriken hastaları ve tüm bunların bileşeniyle birlikte doğan kaosu anlattır.

1998 yıllında Nobel Edebiyat Ödülü alan Portekiz edebiyatının dünyaca tanınan ünlü romancısı Jose Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş adlı romanında insanların ölümsüzlük istekleriyle de bir şekilde alay eder. Saramago’nun okuyucuları onun bu üslubuna yapancı değiller. Yine “Kısırdöngü” adlı hikâyesinde bir başka şekilde ölümü sorgular. Bu öyküde ölümden korkan ve mezar taşı bile görmeye tehamülü olmayan bir kralı anlattır. Kral kaçtığı ölümü ve onu hatırlatan her şey görmemek için merkezi mezarlık fikrini geliştirir. Ülkedeki tüm ölüler mezarlarından çıkarılıp bu merkezi mezarlığa taşınır.

Saramago’nun olağanüstü düş gücünü ve keskin mizahını diğer eserlerinde olduğu gibi bu iki eserde de görmek mümkündür.

  Ölüm

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş -Jose Saramago
atlantisdengelenkitapkurdu.blogspot.com.tr

20 Kasım 2015

Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı görülmemiş bir olay gerçekleşir: Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer ve hiç kimse ölmez. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayal kırıklığı ve kaosa bırakır. İnsanların ölmemesi zamanın durduğu anlamına gelmemektedir, ezeli bir yaşlılıktır artık onları bekleyen. Hükümetten kiliseye, sağlık kurumlarından ailelere, şirketlerden mafyaya kadar herkes ölümün ortadan kalkmasının getirdiği sonuçlarla mücadele etmek zorundadır. Ancak ölüm, beklenmedik bir kimlikle ve umulmadık duygularla insanların arasına geri döner. Ölüm ve ölümsüzlük karşısında insanın şaşkınlığını, çelişkili tepkilerini ve ahlaki çöküşünü, edebi, toplumsal ve felsefi anlamda derinlikli bir biçimde işleyen José Saramago, geçici olanla ebedi olanı birbirinden ayıran kısa mesafenin meseli sayılacak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u, başladığı gibi bitiriyor: "Ertesi gün hiç kimse ölmedi."

Jose Saramago uzun süredir okumak istediğim ancak bir türlü fırsat bulamadığım bir yazardı. Sonunda fırsat bulup okuyabildim ve keşke bu kadar ertelemeseydim diyorum okumayı. Çünkü bu kitabını çok beğendim. Hani alışveriş yazımda demiştim ya anlatımını roman gibi bekliyordum ama biraz soyuttu falan diye hah işte o soyutluk bir süre sonra roman havasına büründü ve tamamen olay örgüsü oluştu.

Kitabımız şöyle başlıyor "Ertesi gün kimse ölmedi". Ölümün tamamen ülkenizden yok olduğunu düşünün. Artık kimse ölmüyor, herkes sonsuza kadar yaşayacak heyo yaşasın falan filan ancak durum hiç de öyle değil. Kimsenin ölmemesi ülkeyi karıştırıyor hızla önüne geçilemeyen bir nüfus artışı, devletin yetersizliği, tabir-i caizse merdiven altı şirketle ölüm işine geri dönülme vs. bu saydıklarımın hepsini kitapta görüyoruz.

Kitap X adlı ülkede geçiyor ve orada ölüm bir sabah aniden yok oluyor. Artık kimse ölmüyor. Ancak insanların sağlık sorunları devam ediyor. Ağır hasta insanlar yataklara mahkum kalıyor, iyileşemeyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor ve ülkede sağlık sektörü çöküyor. Hastanelerde boş odalar azalıyor, ama insanlar gün geçtikçe artıyor. Bunun üzerine köylerden birindeki fakir ailelerden birisi hasta olan yaşlı babasını ve 7-8 aylık bebeğinin acısına son vermek için onları komşu ülke sınırına götürüyor, çünkü orada ölüm hala yürürlükte. Gerçekten de sınıra gelir gelmez hem babası hem de bebeği vefat ediyor kadıncağız gözü yaşlı köye geri dönüyor. Bu haber kulaktan kulağa yayılıyor ve artık herkes hastalarını komşu ülkelerin sınırlarına götürüyor. Halk da bu işi yapması için "Maphia" adı altında toplanan bir örgütten yardım alıyor. Bunu duyan devlet adamları ilk başta yasal olmadığı için karşı çıksa da sonradan bu işi meşrulaştırıp normal bir iş haline getiriyorlar.

Sonra bir sabah tekrar ansızın ölüm tekrar işlemeye başlıyor. Medyadan sorumlu başkana Eflatun renkli bir zarf geliyor ölüm adına imzalanmış. Ölüm orada tekrar geldim ben diyor kısaca. Ve sonra olaylar gerçekleşiyor.....

Şimdi kurgu birazcık kafanızda canlansın diye kendi cümlelerimle kitabı azcık da ben anlattım sizlere. Öncelikle kitapta diyalog yok. Var ama şu şekilde "Nasılsın, iyiyim sen, sağ ol ben de iyiyim." aynı bu şekilde. Hatta yazarımız noktalama işaretleri konusunda baya cimri zira sadece virgül kullanmış. Çok az da nokta. Kitap sadece paragraflardan oluşuyor yani. Hayıır bunu dedim diye hemen yüzünüzü buruşturmayın çünkü sıkıcı bir kitap değil. Pekala başlarda yadırgıyorsunuz ama bir süre sonra yazarın üslubu ve dili sizi içine çekiyor, tüm o noktalama şeylerini unutuyorsunuz. Zaten sonradan yazar hakkında araştırma yaptığımda yazarın sadece nokta ve virgül kullandığını öğrendim.

Kitapta 120. sayfadan sonra ölüm tarafından okuyoruz. Hayır ölüm anlatmıyor ama onun tarafından okuyoruz. Yazarın çok muzip bir anlatımı var :D ölüm ve tırpanı arasında geçen diyalogları büyük bir keyifle okudum. Ayrıca yazarımız kitapta ölüm hakkında şöyle bahsediyor "Çarşafa bürünmüş bir iskelet olduğunu ve sorulara cevap vermeyen eski ve paslı bir tırpanla birlikte soğuk bir salonda yaşadığını biliyoruz" Gaddarca mı olacak bilmiyorum ama itapta en çok ölümü sevdim. Kurduğu cümleler çok hicivliydi. Tebessüm ederken bir yandan da düşündüm durdum.

Şimdi öyle bir noktaya geldim ki burdan sonrasını söylersem kitabın tüm büyüsü bozulacaktır. Çünkü sonunda sürpriz bir takım olaylar gelişiyor :):):) Ama kitapta güldürerek hükümet eleştirilmiş, halk eleştirilmiş, sonsuzluktan korkan aynı zamanda ölmek istemeyen insanlar anlatılmış. Gerçekten beğenerek okuduğum bir kitap oldu :') Lütfen uzun paragraflar ve noktalama işaretlerinin olmayışı sizleri korkutmasın, biraz okumaya başlayın içine çekecektir sizi.

atlantistengelenkitapkurdu


http://www.babil.com/

Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı görülmemiş bir olay gerçekleşir: Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer ve hiç kimse ölmez. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayalkırıklığı ve kaosa bırakır.

İnsanların ölmemesi zamanın durdurduğu anlamına gelmemektedir, ezeli bir yaşlılıktır artık onları bekleyen. Hükümetten kiliseye, sağlık kurumlarından ailelere, şirketlerden mafyaya kadar herkes ölümün ortadan kalkmasının getirdiği sonuçlarla mücadele etmek zorundadır. Ancak ölüm, beklenmedik bir kimlikle ve umulmadık duygularla insanların arasına ger döner.

Ölüm ve ölümsüzlük karşısında insanın şaşkınlığını, çelişkili tepkilerini ve ahlaki çöküşünü, edebi, toplumsal ve felsefi anlamda derinlikli bir biçimde işleyen Jose Saramago, geçici olanla ebedi olanı birbirinden ayıran kısa mesafenin meseli sayılacak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş'u, başladığı gibi bitiriyor: "Ertesi gün hiç kimse ölmedi."


Stay of Execution
By D. T. MAXOCT. 24, 2008
http://www.nytimes.com/2008/10/26/books/review/Max-t.html"/b><

The Nobel Prize in Literature is a confusing gift. The glamour, the affirmation, the open invitation to publish — these are not always healthy for a writer. One hoped José Saramago, the Portuguese author who became a laureate in 1998 at the age of 75, would emerge unaffected. He is a writer of great discipline who became well known only in his 50s. But the skinny novel “Death With Interruptions,” following on the heels of the equally uncertain “Seeing,” suggests he is not immune. Saramago’s work has had two peaks, one in the mid 1980s with the subtle and masterly modernist novel “The Year of the Death of Ricardo Reis,” a mind-meld of the author and the great poet Fernando Pessoa set in Lisbon in the epochal year 1936, and another in the mid-’90s when his writing was characterized by a sun-bleached plainness that led to his brilliant parable of societal decline, “Blindness,” published here in 1998. His work today feels by comparison begrudging and also a bit unfocused.

The “to be sure” clause: Saramago is 85 now and owes us nothing. And this novel has many pleasures. There is the author’s shrewd ironic voice, distinctive even in translation. “Death With Interruptions” begins at the stroke of midnight on New Year’s Eve of an unstated year, when the people of an unnamed country — it feels as if we are in a land with Portugal’s political history and South America’s geography — suddenly stop dying. People now languish but never quite pass away. No one knows why. Saramago’s narrators are often clerks of some sort, lifers, men who have stayed alive by staying out of the way. They are rarely named. Where others would see magic realism, they see stratagems and counterstratagems, the threat that people will game the system. Here the narrator querulously objects to the passing of an era when “there were people who died in full compliance with the rules.”

“Death With Interruptions” also has a surprise for a title character; death is nicely conceived by Saramago as a spiteful female shape-shifter who takes a shine to a cellist she can’t seem to finish off. But here as in his other recent books, there is an airlessness to Saramago’s writing. One senses that the author, a lifelong critic of capitalism, is mostly interested in pricking the modern state. Critique muscles out character. The book’s humor is thin. We make up stories at bedtime because we love our children; likewise the novelist has to want the readers he or she has. With Saramago, the rustling sound is the feeling he’s pushing us away.

“Death With Interruptions” is a novel in two parts. The first is the story of the “death strike.” The second is death’s pursuit of the cellist. The first part is the drier. At the book’s beginning, when death first stops killing, ordinary people are thrilled. They realize they are in possession of “humanity’s greatest dream since the beginning of time.” But soberer minds, worldly minds, minds with priests and troops and capital at their call, prevail. For the institutions of power, the end of death is a calamity. It threatens to bankrupt the pension system. It will put funeral homes and life insurers out of business. The absence of death, at first good news, now threatens to be every bit as big a social catastrophe as the plague of blindness was in Saramago’s novel of that name. “If we don’t start dying again, we have no future,” the prime minister tells the king.

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!