Robert Musil

Niteliksiz Adam
Robert Musil
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

12 ve 26 Mart 2014


  Editörün Notu : Robert Müsil'in 1927 yılında yazmaya başladığı ve hiç bitiremediği "Niteliksiz Adam" romanı, İkinci Dünya savaşını hazırlayan, modernist toplumdaki sığlık, çürümüşlük, söysuzluk, bencillik, gaddarlık gibi kavramların insanlığı nasıl bir çöküşe götürdüğünü zaman zaman kara mizaha dayanarak sergilemektedir. Bir insanlık panaroması olarak algılanabilen bu büyük romanında Müsil, harikulade bir üslûp, muhteşem bir dil ile okurundan dikkat ve sabır talep eder gibidir.

  NİTELİKSİZ ADAM - Robert Musil

Yücel Nural
(Dipnot Kitap Kulübü Üyesi)


Yine bir çağ romanı, Yine karışık bir devir ve kafası karışık insanlar… Broch’un “VİRGİLİUSUN ÖLÜMܔ nden sonra yine Ahmet Cemal’in usta çevirisiyle bizlere sunulan dört ciltlik, ve yazarının ömrü yetmediği için bitirilememiş dev,(ve de zor) bir eser. Kişilerle, düşüncelerle, olaylarla, tutkularla dolu, ”Çıldırmış bir dünyayı büyük bir sabırla (okurundan da sabır talep ederek) ve üstün tahlil yetisiyle yorumlayarak, geçmişe ve geleceğe yönelik, düşünce derinlikleri sunan bir yazar. Nereye gittiği belli olmadan çılgın bir hızla değişen, ilerleyen(?),herkesin elinde bir kronometreyle koşuşturduğu bir dünyada, uzun ve durağan bir saltanatın rehavetinde, eylemsizlikten sıkılmış, onurlu bir eylem arayan, kentsoylu elitler,1866’daki yenilginin ezikliğini de bir nebze giderecek bir teselli arayışı içinde, yaşlı imparatorlarının onuruna yaraşır bir jübile düzenlemek, güçlü ve zengin Almanya’nın karşısında, Avusturya-Macaristan Monarşisinin hala dünyada bir misyonu olduğunu sergileyebilmek için, bir araya gelerek, Don Kişot’ vari bir girişimde bulunurlar ve “PARALEL EYLEM’ i başlatırlar.(Neden bana bu kadar tanıdık geliyor bu sözcük,’déja vu’ mü oldum ne!)

Ulrich yani Niteliksiz Adam’ın çevresinde oluşanlar, romanın konusunu oluşturuyor. Zaten romanda önemli olan olay kurgusu değil, örüntünün ardından okuyucunun sezgisine sunulan kavramlardır; Yine de Barok’ un ‘tıka basa’ lığıyla, beden ve kostümlerle, perde ve arka planlarla, şehvet ve tepkilerle dolu olan roman, Avusturya Barok’ unun son görkemli parçalarından biridir.”(s.40) Zekası ve çalışkanlığı sayesinde toplumda sınıf atlayarak, soylular sosyetesinde saygın bir yer edinen Daire başkanı Tuzzi; Avusturyalı aristokrat tipini canlandıran Kont Leinsdorf; Savunma Bakanlığınca “Paralel Eylem’i izlemekle görevlendirilmiş General Stumm von Bordwehr; Ulrich’ in kuzini ve daire başkanı Tuzzi’ nin zeki, kültürlü ve güzel eşi, işgüzar Diotima; Ulrich’ in çocukluk arkadaşı, yetenekli müzisyen Walter ve küçük eşi Clarisse; Loyd Bankasının müdürü Fischel ve kızı Gerda; modern tekelci kapitalizmin temsilcisi Arnheim; Mozart’ın Suzanna’sı kadar renkli ve işveli küçük hizmetçi Rachelle; yine aynı sahneden, Cherubino’nun Habeş versiyonu, romantizmle yoğrulmuş ergenlik rüzgarları içindeki, aşk meleği değil (Cherubino=- aşk meleği) ama biraz şeytanı çağrıştıran Süleyman; bir kader kurbanı mı, yoksa bir canavar mı olduğu tartışılan sevimli yüzlü, vahşi, kadın katili Moosbrugger; Ulrich’ in ensest bir ilişki içinde yakınlaştığı kız kardeşi Agathe (bu konu ikinci kitapta işleniyor) romanın önemli karakterleridir ve her biri kişiliklerinin en ince özelliklerine kadar yazar tarafından betimlenmiştir, her biri insanlığın çeşitli hallerini,çeşitli duygu düşünce ve istençlerini, hırslarını, cürümlerini sergilerlerken, toplum içinde bireyin çaresizce bozulmasının, toplumun dekadansının bir ürünü olduğunu,J.J.Rousseau’dan sonra kim bilir kaçıncı kez yineleyenler den biridir, Musil.

Kadın katili Moosbrugger ‘in canî mi, kurban mı olduğu konusuna, yazar hep sorgulayıcı tavrıyla yaklaşmış. Musil: ”Ulrich’ i, toplumun kurbanlarıyla oynadığı bu korkunç oyun ilgilendiriyordu”…”Eğer toplum böyle kurbanlardan talep ettiği ahlaki çabanın yarısını kendisi harcasaydı bu gün bu türden olayları ve kişileri engellemek için çok şey yapılabilirdi. Burjuva anlamında bunların hepsi birer ahlak dışı idi. Neredeyse AMAǒla, ARAǒlar arsında ayrım yapan Machiavelli gibi onlar da günahlar ile, GÜNAHLARA RAĞMEN lekesiz kalabilen ruh arasında ayrım güdüyorlardı. İnsan yüreği onlardan sökülüp alınmıştı.”(s.232) Niteliksizleşmiş bir toplumun, çok standartlı, ikiyüzlü (yoksa yüzsüz mü demeli?) acımasızlığını Musil’ den başka kim bu derece net sergileyebilirdi?

(…)Bu romanın tiplerinin işlevi düşüncenin yakıtı yerine geçmektir, tiplerden her birinden çelişkili bir felsefenin bulutları yükselir, her biri kendini ve dünyayı çok anlamlı olarak yorumlamak peşindedir. Romanda somut insanların davranışları en yüksek düzeyde bir edebi yoğunlukla sergilenir, ama daha sonra bir perde kalkar ve kapkara bir arka plan görünür. Bu, yazarın, üstüne, denemesinin neyi göstermesi gerektiğini yazdığı bir karatahtadır ve bu gösterilmesi gereken de çoğu kez, kabarık sayıda bilinmeyenleri olan karmaşık bir denklemdir. Musil, kendi yazma biçimi üzerine şöyle demiştir: ”Benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir. Yazma sanatı söylenecek olanı, kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan, söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir. ”Demek ki Musil için önem taşıyan nokta söylenecek olandır;söylemek istediği şey için gerekli olan durum ise ardından kurgulanır…Öte yandan dallı budaklı düşünce, onu üreten zekanın bütün sıra dışılığına karşın,çoğu kez, belirsizliğin sisleri arkasında kalır.Romanın tözü, buzlu camı andıran bir sıvıya ya da hemen dağılıp gitmesi beklenen bir sise benzer.; bu tözden güçlü ve önem taşıyan insanlar çıkar, ve sonra ansızın her şey yine pırıltılı bir alacakaranlık içersinde yitip gider.”(s.40)YANİ Musil’in metninde her sözcüğün mutlak bir işlevi, derin bir anlamı, somutlukların gerisinde soyutlukların gölgeleri vardır.

Yazar, Avusturya- Macaristan İmparatorluğuna, “İmpkralya” adını vererek, hem (Avusturya’da) imparator, hem de (Macaristan’ da ) kralla yönetilen bu ülkenin, adım adım bir yıkıma doğru ilerleyişini ve “kapitalist burjuva dünyasındaki sarsıntı” içindeki insanlığın çelişkilerle dolu bunalımlarını betimler. Konuşma dilinde sadece Avusturya denen bu ülkede hala, duyguların da kamu hukuku kadar önem taşıdığına; kuralların yaşamın içeriği olmadığına inanılıyordu.”İnsan bu devlette olumsuz özgürdü, hep kendi varoluşunun nedenlerinin yetersizliğini hissederdi.

Romanın başlangıcında anlatılan, 1913 yılının sakin bir ağustos gününde, imparatorluğun başkenti, Viyana’da, kalabalık insan ve araç trafiği arasında, eserin konusuyla ilişkisiz olarak kurgulanmış olan olayın mesajı, ileride okuyacaklarımızın bir “leitmotifi” olarak düşünülebilir. ”İyi giyimli bir adamla şık bir kadın,bir gürültü ve koşuşturma ile sarsılırlar,; olay bir kamyonun bir yayaya çarparak onu feci şekilde ezmiş olmasıdır.Yerde yatan ezilmiş adamı gören kadın acımaya benzer bir duyguyla irkilir,Arkadaşı olan, kendisi gibi iyi giyimli ve kibar erkek”,…bu ağır kamyonların fren mesafesi çok uzun” diye bir yorumda bulununca kadın rahatladığını hisseder ve gözleriyle arkadaşına teşekkür eder... ”Bu, İç düzeni bozulan ve kendisine yabancılaşan burjuva insanının dışarıdan bir düzene sarılmasıdır… Artık, o da, ”salt görünürde var olan bir dünyada yaşamaktadır. Erkek, ”Amerika’daki istatistiklere göre orada her yıl otomobiller yüzünden 19 bin kişi ölüyor,450,000 kişi de yaralanıyor”, diyerek bir bilgisini belirtir. Ve kadının tanık olduğu iğrenç olay, ne kadar anlamasa da, erkek arkadaşının sözleri ile artık rakamlarla açıklanabilen teknik bir soruna dönüşmüştür.

Sorumlular, uzmanlar, teknisyenler, yetkililerdir. Sorumlu olmayan tek kişi burjuva bireyidir, o halde, bir burjuva bireyi olan kendisi sorumlu değildir. Yazarın ince ince betimlediği, bu tür ayrıntılar şoke etse de amaç, zaten, okuyucuyu rahat ettirmek değildir, başkaldıran yazarın görevi, burjuva insanını sarsmak, tedirgin etmektir.

Oldukça kısa, 80 bölümden olan (iyi ki öyle, insan aralıklarda bir nefes alıyor!)kitabın iki numaralı bölümünde, yaşadığı evin betimlenmesinden sonra, romanın başkişisi, niteliksiz adam, Ulrich’ le tanışıyoruz. Bu saray yavrusu evin kitabın başında sunulması, bence oldukça anlamlı: Ulrich’ in evi, hem sahibi hem de ülkesi ve çağı konusunda ilginç ipuçları veren nitelikler taşıyor. Şehrin canlılığından yalıtılmış, biraz münzevi, kavram kargaşası içinde bir insan gibi, kimliğini arayan bu saray yavrusu, sahibinin özenli ve özentili bakımı ile gösterişli bir eve dönüştürülür. Zeminde, Fransız Klasik estetiğinin temsilcisi olabilecek, sağlam 17. Yy. kemerleri, binayı taşıdığı gibi, geçmişin ihtişamını, düzenini, otoriteyi ve yüce duygularını anımsatırken, imparatorluğun savaşlarla dolu da olsa, onurlu geçmiş günlerine göndermeler yapmaktadır.




  ”Park ve üst kat 18.yy’ın, bilimsel düşünce ve akılcılık yansıtan, saygın havasını taşıyor”.(s.81).Cephe ise 19.yy’da yenilenmiş ve biraz bozulmuştu”. On dokuzuncu yüzyıl Nasyonalizmi, romantizmi, şen operaları ve Viyana valslerine kadar bol çiçekli ürünler vermiş olsa da, Habsburg Monarşisi artık çökmeye başlamıştır, ülkede bastığı yerden artık emin olmayan bir burjuva toplumu türemiştir, ve bu durum Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun ‘cephesini’ bozmaktadır.

“Kapalı gözleriyle halklarının nöbetini tutan bu uykulu devlet, gerçek anlamda sertlik ve zorbalık rejimi bunalımları da geçirmekteydi; ipin ucunu her kaçırışında ve hiçbir çare bulamayışında durum böyle oluyordu. O zaman devlet, polis önlemleriyle, savcılıkla ve mutlakıyetçi düzenlemelerle işe karışıyor, ama hemen biraz sonra karşılaştığı büyük direnişten korkup geriye çekiliyor, ve kendi organlarını yadsıyordu.(hayret!)…. Yasal etkilerin eksikliği yüzünden, yasal olmayan etkilerin egemenliği altına girmiş, maddeden yoksun bir biçimdi.(s. 23)”(Musil, ”okuyucusuna, geçmişe ve geleceğe yönelik düşünce derinlikleri sunar” demek ne kadar da gerçekmiş, değil mi?) “(…) bütün aleyhinde söylenebileceklere karşın İmpkralya belki yine de dehalar için yaratılmış bir ülkeydi ve yıkılışı da büyük bir olasılıkla bu yüzden oldu.” (s.112)

Milli duyguları güçlü,”tam bir Avusturyalı” olmakla gururlanan Ulrich, Ülkesinin bazı özelliklerini karakterinde taşır. Tıpkı evi gibi varlıklı bir geçmişi olan iyi bir aileden gelir,”nitelikli bir babanın niteliksiz oğludur”. İyi bir eğitim görür, ama iyi bir karakter geliştirmez, sağlam bir matematik temeli edinir(Aynen Musil’ in kendisi gibi)Musil kendini Ulrich’ le özdeşleştirir, (s.55),ona kendi düşüncelerini ve kendi yaradılışının bazı özelliklerini verir- ve bu arada asıl önemli olanı gözden kaçırır. Büyük bir eser üzerinde çalışan, üretken ve disiplinli bir insan olan yaratıcısından farklı olarak, Ulrich, tembel, muzır, burnunu her şeye sokan biridir. ”Olasılıkların insanı olarak gerçekliğin yıkıntıları arasında dolaşır”,Ayrıca, soğukluk, tepeden bakma, acımasızlık, zekanın keskinliği ve tepkisel bencillik gibi bireysel nitelikler de kişiliğinde çok belirgindir.(s.54) bu yüzden onun kimliğinde her şey yozlaşır ve nâhoş bir görünüm alır.

Musil eserinde, kurgu örüntüsünü, esasen iletmek istediği, bilimsel, felsefi, sosyal, psikolojik, ideolojik düşüncelerinden oluşan bir arka planın önünde buğulu bir perde gibi kullanır. Bu yönüyle, Bergson gibi, süreci, ve değişimi, yani “oluş” u hiç elden bırakmamakla beraber, sezgiye dayalı bilginin önemini vurgular gibidir. Metinlerinde, Bergson’ un “süreç felsefesi” Musil’ i etkilemiş görünüyor. Bergson’ a göre gerçeklik sürekli “oluş” halinde olan bir süreçtir. İnsan, süreç olarak gerçekliği, her ikisi de içgüdünün evrimiyle ortaya çıkan, zekâ (anlak), ve sezgi yetisiyle bilir. (Felsefe Sözlüğü s.206)…Bu iki ayrı yeti, iki ayrı bilgi türü ortaya koyar: zekâ, bilimsel bilgiyi; sezgi ise felsefi – metafizik bilgiyi üretir.

Musil’ in, romanın ilk sayfasının ilk paragrafına ”Kİ, İLGİNÇ AMA, BURADAN BİR SONUÇ ÇIKMAYACAK” gibi muğlak, hatta okuyucunun cesaretini kırabilecek bir söylemi başlık yapması gerçekten ilginç ve anlamlıdır. Musil kendisinden anlamlı bir sonuç, bir duygusal doyum bekleyen, burjuva okuyucuya (çünkü ‘onlar böyle romanları seviyorlar’ diye düşünüyor) biraz da tepeden bakan bir tavırla, ”Bu romanda aradığını bulamayacaksın, çünkü ben seni mutlu etmek için yazmıyorum, senin burjuva huzurunu biraz kaçırarak, yapıtımı okurken, her satırda düşüncelerini ve sezgilerini seferber etmeni talep ediyorum,” der gibidir.

Gerçekten de romanın başlangıcı olan ilk paragraf, ”Eğer bu kitabı okuyacaksam, canımı dişime takmalıyım” dedirten cinsten! 1913 yılının güzel bir ağustos gününün betimlenmesi:”Atlantiğin üzerinde barometrik bir minimum vardı, bu minimum Doğuya, Rusya üzerinde biriken bir maksimuma doğru yol aldı ve kuzeyden dolanıp bu maksimumdan kaçınmak gibi bir eğilim sergilemedi. İzotermler ve izoterler de kendilerine düşeni yaptılar. Hava sıcaklığı, ortalama yıllık sıcaklıkla, yani en soğuk ve en sıcak ayların dereceleriyle….vs…güneşin ve ayın doğuş ve batışları, aydaki, Venüs’teki, Satürn’ün halelerindeki ışık değişimleri…vs. ”akademik meteoroloji jargonuyla okuyanın karşısına,içinden geçilmesi gereken, taş bir duvar gibi dikiliyor.

Bergson’ a göre,” Zekâ, gerçekliğe, esas olarak, pratik yarar ya da uygulama olarak yaklaşır. Üzerinde eylemde bulunabilmek için, sürekli bir akış, oluş halindeki gerçekliği, canlılığı, ya da devingenliği içinde değil de, donmuş, katı ayrık nesneler olarak kavrar… Zekâ değişmeyi ve süreci de sinematografik olarak, birbirinden kopuk, SAATLE ÖLÇÜLEBİLİR farklı anlarda, nesnelerin farklı durumları olarak betimler. Böylelikle de ister istemez, zamanı uzamla özdeşleştirmiş olan zeka,(yani bilim), gerçekliği ancak dışarıdan kavrayabilir. Kuşkusuz, cansız madde dünyası söz konusu olduğunda zekânın sağladığı bu bilgi, gerçekliğin maddi görünümünü doğru olarak betimler, ve başarılı uygulamaya da olanak tanır.”

“Niteliksiz Adam bir pencerenin arkasında durmuş, bahçenin havasıyla örülü incecik yeşil filtreden kahverengimsi caddeye bakıyor, on dakikadan beri saat tutarak bakış alanını içten içe kaynayan bir koşuşmayla dolduran, otomobilleri, arabaları, tramvayları ve uzaktan yüzleri silik gözüken yayaları sayıyordu; bir gelip geçme hareketi içerisindeki kitlelerin hızlarını, açılarını, canlı güçlerini ölçüyordu. Bu kitleler, dikkati yıldırım hızıyla kendilerine çekiyorlar, sımsıkı tutuyorlar, yeniden bırakıyorlardı; ölçüsü olmayan bir zaman parçası boyunca bu dikkati onlara karşı direnmeye, kendini onlardan koparmaya, birinden bir sonrakine sıçramaya, kendini ona doğru atmaya zorluyorlardı; kısacası Niteliksiz Adam bir süre kafasında hesap yaptıktan sonra saati gülerek cebine koydu ve saçmalamış olduğunu saptadı. (s82-83)

Paragrafta betimlendiği gibi, Musil’ in bilimsel, matematiksel zekâsını yaratığı Ulrich’ te de görüyoruz; Musil Ulrich’ e kendi entelektüel özelliklerini vermiştir ve onun için, “NİTELİKSİZ ADAM” kendi ‘düşüncelerinin bir biyografisi’ dir. Kitaptaki diğer karakterler ise içinde yaşadıkları çalkantılı çağın bütün karmaşık duygularını, hırslarını, çürümüşlüğünü, umutsuzluklarını, absurdlüklerini yansıtırlar. Musil, yaratıcılığına edebiyatın bütün zenginliğini katar, görkemli birikimine mizah ögesini de katmayı ihmal etmez: Ulrich’ in, biraz aptalca olan ilk sevgilisi Leona’ nın karakter betimlemesi okuyanı gülümseten satırlar içerir:” (…) Cömert ölçülerdeki bedeninde her uyarının beyne ulaşması şaşılacak kadar uzun zaman alırdı ve geceleyin bir sineği gözlercesine odanın tavanındaki bir noktaya dikilip kalan gözlerinin gün ortasında camlaşmaya başladığı olurdu. Ayrıca Leona, bazen birkaç gün önce anlamaksızın sakin karşıladığı bir şakaya bir başka gün, ortada hiçbir şey yokken gülmeye başlayabilirdi.”

Bütün bu çeşitlilikle, Musil edebiyatta, yirminci yüzyılda artık ulaşılması olanaksız bir bütünlüğü amaçlar. Ona göre yazar zamanın bilgisiyle ve o zamanın yararları doğrultusunda yaratan kişidir.

“Edebiyat, özünde, daha yüksek düzeyde bir insanlık uğruna verilen kavgadır; bu amaç doğrultusunda edebiyat, var olan üzerinde bir araştırmadır, ve serinkanlı kuşkunun erdeminden yoksun herhangi bir araştırmanın hiçbir değeri yoktur. ”Musil, bu serinkanlı kuşkunun erdemiyle modern toplumun en gizli bölmelerini bile havaya uçurmuş, buralarda gizlenmek isteneni gün ışığına çıkarmış,,yozlaşmanın acımasız bir dökümünü yapmış, her şeyin yanıtını vermek gibi bir iddiada bulunmaksızın, her şeyi sorgulamıştır. Çelişkiden, çelişkiye ilerlemenin kendisini, sanki bir ormanda yolunu yitirmiş ve hep ayni çıkış noktasına geri dönmek zorundaymış gibi, bir çember içerisinde döndürdüğü ender değildir. Ama Musil bu arada ormanı son çalılığına, içindeki en beklenmedik aydınlık noktalara ve korkunç karanlıklara kadar tanır; bu orman hakkında binlerce şey bilir, bilmediği tek şey vardır: içinden nasıl çıkılacağı! Gerçi bunu sezer, ama bu konuda bilgi vermeyi başkalarına bırakır. Yazar olarak, olanı araştırmakla, olasılıkları, gerçekliğin biçimlendirilmesi konusunda bir misyon yüklendiği duygusuna kapılmaksızın ima etmekle, kendine düşeni yaptığına inanır. Buna karşın Musil’ in çok anlamlı yaratısı yalnızca bitmekte olanın aynası olmayıp, içinde yön, umut, ve gelecek de taşır.

>

../valid-html401-blue.png

vcss.gif