Necib Mahfuz


Necib Mahfuz


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Edtörün Notu :
Ortadoğu'nun Balzac'ı olarak kabul edilen, ülkesi Mısır'ı  okuyucuya bir belgesel titizliğiyle  aktaran Necib Mahfuz, eserlerini , tasavvufî boyuta dayandırmıştır.  Yapıtları adalet-zulüm, özgürlük-kulluk, bilim-din, savaş-barış gibi dualist karşıtlıkları üzerine kuruludur.   Etik değerleri herşeyin üstünde tutan, fanatizmden nefret eden  Mahfuz'un, "Cebelavi Çocukları" adlı romanı nedeniyle, islamî fanatikler "dine hakaret ediyor," bahanesiyle fetva çıkardı.  1994 yılında bıçaklı bir saldırıdan kılpayı kurtuldu. 

 

  http://www.radikal.com.tr/ 
 

NECİB MAHFUZ

Ortadoğu'nun Balzac'ı olarak tanımlanan Necip Mahfuz 95 yaşında öldü. Mahfuz, 'edebiyatın incisi' sayılan eserleriyle, çağdaş Mısır romanın temelini atıp, sanat kurallarını belirleyen bir yazardı
 

FAİK BULUT

Hakikat sırrını arayan derviş

Romanın duayeni; Mısır'ın Balzac'ı, Arap Shakespeare'i, eski ile yeni arasındaki sanat köprüsü, çağdaş Arap romanının öncüsü... İşte, Mısırlı yazar Necip Mahfuz'u (Aralık 1911-29 Ağustos 2006) tanımlayan sıfatlardan birkaçı. Kahire doğumlu Mahfuz, on yedi yaşında yazmaya başladı. İlk eseri 1939'da basıldı. Kırk kadar roman, yüz kadar öykü ve otuzu aşan senaryo kaleme aldı. Kahire Üçlemesi (İki Saray Arasında, Özlem Kasrı, Şekerevi manasına gelen El Sukkariye) 1955-57 arasında tamamlandı. Eserlerinin yarısına yakını filme çekildi. Öykülerinin büyük çoğunluğu İngilizceye çevrildi.

Durmadan yazardı

Mısırlı kitlelerle dünya arasındaki karmaşık ilişkilere değinen Mahfuz, bu evrensel niteliğinden ötürü, 1988'de Nobel ödülü alan biricik Arap yazarı oldu. Arap roman sanatının temelini atabilmek için, Batılı klasikleri okurdu. Ancak o, bu ekole mensup olmadığını, Arap geleneklerine bağlı kaldığını söylerdi. Düşündüğü gibi yazar; tecrübesini aktarırdı. İlk özgün Arap roman ve öykü yazarıdır. 'Edebiyatın incisi' sayılan eserleriyle, çağdaş Mısır romanın temelini attı, sanat kurallarını belirledi. Aydın belagati yerine, halk diline dayanan basit bir üslup kullanırdı.

Durmadan yazardı, çünkü hayat onun için yazmanın ta kendisiydi. Yazmak, hayatı onarmak ve yeniden inşa etmek demekti. Ömrünün son demlerinde yazmak ise, kendisini fırtınalı denizlerden kurtaracak bir tahta parçası gibiydi. Hayat, yazmanın öteki yüzü; yazmak ise yaşamın yansımasıydı onun için. Edebi ürünleri, modern Mısır'ın tarihinin sadece aynası değil, aynı zamanda bu tarihin yapımcısı gibidir. Tanık olduğu 20. yüzyılın ülkesindeki yansımalarını romanlarına aktarırken kuru belgeselcilikten ziyade; kişiliğine de yansıyan aşkın, metafizik, tasavvufi bir felsefi üslup denerdi. Hakikat sırrını keşfetmeye çıkan bir dervişti o.

Politik yazar sıfatı taşırdı ama siyaset onun eserlerinde felsefi, insani ve toplumsal bir anlamdan öteye gitmezdi. O, siyaseti edepli kıldı; ona edebi ve felsefi bir boyut kazandırdı. Eserlerinde insanlık değerleri, özellikle hoşgörü işlenir. Mahfuz bağnazlıktan, hele İslami fanatizmden hiç hazzetmedi.

Bir yazarın katli için fetva

1943'e kadarki yazılan kitapları İngiliz işgaline karşı tepkileri yansıtır; 1952'ye kadar olanlarında 'toplumsal' gerçekçilik egemendir; bu tarihte askeri darbeyle krallık devrilmiş yerine cumhuriyet kurulmuştur. (Askeri) Devrim sonrası Kahire Üçlemesi Arap dünyasında ünlenmesinin yolunu açmakla kalmaz; aynı zamanda yazarın roman sanatında niteliksel bir sıçramayı temsil eder. Mısır olgusunu işlerken, toplumsal analiz ile eleştirinin sentezini oluşturur. 1959, Mahfuz'un sanat hayatının üçüncü aşamasıdır, ki bu 'yeni olgu' diye adlandırılabilir. Yeni olgu, El Ehram gazetesinde yayımlanan 'Mahallemizin Çocukları' adlı dizi romanla birlikte zirveye çıkar. İslam dünyasının en eski dini kurumu sayılan El Ezher uleması tarafından 'dini aşağılıyor' diye Başkanlık Sarayı'na şikâyet edildi. Yasak kitap, 1967'de Beyrut'ta basıldı. Yasak günümüzde sürüyor. İslami köktendinciliğin yayıldığı 1980'lerde, bu kitap iyice 'sorunlu' hale geldi.

Fanatikler (İslami Cemaat örgütü mürşidi meşhur Kör İmam), 'dine hakaret ediyor' bahanesiyle yazarın katli için fetva çıkardılar. 1994'te bir İslamcı fanatiğin bıçaklı suikaste uğrayan Mahfuz, ölümden kıl payı kurtuldu. Gariptir; suikaste karışan on kişiden hiçbiri kitabı okumamıştı. Bazıları, "tutukevindeyken kitabı okuduklarını hiç te kendilerine anlatıldığı gibi dine hakeret sayılan şeyleri içermediğini" mahkeme ifadelerinde belirttiler. Nobel Vakfı, bu kitapta, simge ve imalarla gizlenmiş politik bir sorgulamanın izine rastladığını ve bu damarın yazarın sanat hayatının ikinci dönemine egemen olduğunu belirtmişti. İlginçtir; 1960'lardan beri yasaklı kitabın Beyrut nüshaları korsan biçimde Mısır sokaklarında satılabiliyor. Dar-ül Şark Yayınevi basım için geçen yıl girişimde bulununca, kanuni engelin dışında, Mahfuz şu şartı öne sürdü: "El Ezher Uleması, kitabı yasaklayan fetvasını kaldırmalı; fetvaya imza atmış din adamı Muhammed Gazali, yeni basıma önsöz yazmalı."

Batıcı değil, aydınlanmacı

Biyografi yazarı Raymond Stock, "Mahfuz, Doğu-Batı sentezini yaratmanın öncüsüdür. O bazen bir Mısırlı bazen de bir Alman gibi gözlemliyordu halkını" demişti. Ona göre, üçleme romanını okumakla yetinenler Mahfuz'u 19. yüzyıl edebi üslubuna yatkın bulurlarsa da, gerçekte o Batılı akranlarını aşmış bir konumdadır. Bir paragrafta, kapsamlı bir romanı aktarabilecek düzeyde yoğun bir edebi anlatı yeteneği kazandı. Son derece düzenli ve disiplinli bir hayatı vardı Mahfuz'un.

Eserleri düalist bir denklem üzerine kuruludur: Adalet-zulüm, özgürlük-kulluk, bilim-din, savaş-barış, iyi-kötü. İşlediği rüyalar ve düşler, bir bakıma ütopyalar, kadife yumuşaklığında, akzambaklar kadar gibi gözalıcı ve engin deryalara açılan türdendir. Mahfuz, okurlarını adeta kaçırıp esir alır; onlara keşfedip fethetme, teşhir ve icat etme duygusunu aşılar. Okudukça, soruların arkası bir türlü gelmezdi. Batıcı değil, aydınlanmacıydı; kitaplarını okuyan, 'modernizmin cenneti'ni keşfederdi.

1967 savaşında Mısır, İsrail karşısında bozguna uğrayınca; Mahfuz, roman yerine öykü yazımına koyuldu. Çünkü Arap tarihinin bir yere çakılıp kaldığını sezinledi. 1952 Devrimi'ni gözden geçirdi; ülkesinin efsane lideri Cemal Abdülnasır'ın başarı ve kusurlarını analiz etti. Devlet Başkanı Enver Sedat'ın İsrail ile yaptığı Camp David anlaşmasını destekledi; rivayete göre, Nobel Ödülü'ne layık görülmesi bundandır. İsrail'e hakkını verirken, Filistin davasının sıkı bir savunucusuydu. Nobel armağanının dörtte birini, Filistinli kuruluşlara bağışladı.

Romanlarında Mısır'ın, başkent Kahire'nin kenar mahallelerindeki hayatı konu edinir. Mahfuz, başkentin dört bir yanına yayılmış salaş kahvelerde Kahire'nin o telaşlı hayatını betimlerken, aynı zamanda Mısırlı Arap kimliğinin oluşmasına büyük bir katkı yaptı. Ölümünden birkaç hafta önce, Mahfuz ilham kaynağı ve hayat pınarı niteliğindeki o ünlü (Vişawi) kahveye şöyle bir uğrayıp, eski dostlarıyla hasret gidermişti. Bu satırların yazarı, birkaç yıl önce Mahfuz'un mekân tuttuğu kahvelerde inceleme yapınca, işin sırrına ermişti. Sıkça kullandığı deyimle, Mahfuz 'orta tabaka' insanıydı; ilk gözağrısı El Cemaliye semtindeki bu tabakanın esiri oldu; öykü, roman, nükte, mizah ve dramalarında hep bu kesimi konu edindi. Ülke olaylarına, 1919'da bağımsızlığı temsil eden el Wafd Partisi'yle İngiliz işbirlikçisi yerli gericiler arasındaki mücadeleye ve dünyadaki gelişmelere mahallelisinin gözüyle baktı.

Geveze, salon aydınları

Eleştirel romanlarındaki kahramanları da salon aydınlarıydı; İngiliz sömürgeciliğine direnen, varoluş nedenini sorgulayan, kötülerden intikam almayı deneyen; hayır ile şer arasında gidip gelen ve Nil kıyısında gevezelik eden aydınlar...

Eve yürüyerek gider; yolda gördüğü herkesle haşır neşir olurdu. Ancak kitabından ötürü 1990'larda basında kendisine yönelik 'din düşmanı' kampanyası başlayınca, en yakın iki dostundan biri olan, bir gazetecinin arabasıyla gidip gelir oldu. "Bir aydını, korumasıyla sokakta yürürken düşünemiyorum" diyor ve halktan bir saldırı da beklemiyordu. Fanatik saldırı gerçekleşince, 'sıkı bir koruma'ya alındı; bir daha sokağa çıkamadı, çok sevdiği Kahire insanlarıyla uluorta görüşüp birkaç kelam edemedi. Hakiki bir Mısırlı ve Kahireliydi. Doksan beş yıllık ömrünü eski Kahire'de, kadim şehirde geçirdi. Çünkü burası edebi konular açısından bir hikmet ve halk hazinesi gibiydi. Zorunlu haller dışında, yeni kente uğramadı.

1940'larda özel hayatında önemli yeri olan, vaatlerle dolu kültürel ve fikirsel projelere damgasını vuran, gelişmelere ayak uydurmayı beceren küçük aydın kümesiyle hep birlikte oldu. Haftanın ilk üç gününü kitap yazmaya, perşembeyi çocukluk arkadaşlarına, cumayı daha geniş sanat çevresine ve cumartesi gününü ise ailesine ayrmıştı. Onlar için, tarihi Erabi ile Vişawi kahveleri bulunmaz iki sanat/sohbet ortamıydı.

  http://www.radikal.com.tr/ 
 

'Bedel ödemekten korkmayacaksın'

'Eğer bir yazar, toplumunun kanunlarının ya da inançlarının artık geçerli olmadığı sonucuna ulaşmışsa konuşmak onun görevidir'

Necip Mahfuz'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasından hemen sonra Paris Review'da yayımlanan röportajdan bir bölüm...

Yazar olmanıza neden olan nedir?

El-Manfalouti, Taha Hussein ve El-Aqqad gibi çağdaş yazarlardan etkilenerek okuldayken yazmaya başladım. Bana yazma tutkusunu aşıladılar, öyle ki ikinci sınıfın sonunda fen bölümünden edebiyat bölümüne geçtim.

Yazmaya ne zaman başladınız?

1929'da. Bütün hikâyelerim reddedildi. Salama Musa -Majalla'nın editörü- bana şöyle derdi: "Sende büyük potansiyel var ama henüz orada değilsin." 1939'un Eylül ayında, tarihi hatırlıyorum çünkü İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcıydı, Hitler Polonya'ya saldırıyordu, öykülerimden 'Abath al-Aqdar', Majalla'nın bana yaptığı bir sürpriz olarak yayımlandı. Hayatımın en önemli olaylarından biriydi.

Bu olaydan sonra yazılarınızın yayımlanması daha kolay oldu mu?

Hayır... Gerçi ilk öykünün yayımlanmasının ardından, yazar bir arkadaşım ağabeyinin sahibi olduğu yayın şirketinden bahsetti. Orta karar başarısı olan bir yayın komitesi kurmuşlardı, onlara katıldım. 1943 yılında düzenli olarak çeşitli eserleri yayımlamaya başladık. Her yıl benim öykülerimden birini de yayımlıyorduk.

Ama geçiminizi hiçbir zaman yazmaya dayandırmadınız?

Hayır. Her zaman memurdum. Tam tersine, edebiyata para harcadım. Uzun süre yazdıklarımdan para kazanmadım. Yaklaşık seksen hikâyemi bedavaya yayımlattım. Hatta kurduğumuz yayın komitesine yardımı olsun diye ilk romanlarım için bile para almadım.

Yazdıklarınızdan ne zaman para kazanmaya başladınız?

Kısa öykülerim İngilizce, Fransızca ve Almancaya çevrildiğinde. Özellikle 'Zabalavi' büyük başarı elde etti ve bana diğer bütün hikâyelerimden daha fazla para kazandırdı. Başka bir dile çevrilen ilk romanım Midak Sokağı'ydı. Yayıncı bizi dolandırdığı için ne ben ne de çevirmen paramızı aldık.

Genç Mısırlı yazarlarla temasınız var mı?

Her cuma akşamı Casino Kasr el-Nil'de genç yazarların davetli oldukları toplantılara katılıyorum. Şairler, yazarlar, edebiyatla ilgilenenler... 1971'de hükümet için çalışmayı bıraktığımdan beri arkadaşlarım için daha fazla zamanım var.

1952'yi getiren politik sürecin hayatınızda ne gibi etkileri oldu?

1919 devrimi olduğunda yedi yaşındaydım. Etkilenmiştim, amaçları beni büyülemişti. Tanıdığım herkes Wafd partisi üyesiydi, özgürlük adına kolonileşmeden kurtulmayı savunuyordu. Sonraları politikada daha aktif bir rol oynamaya başladım, Zaghlul Paşha Saad'ın açık bir takipçisi oldum. Ama hiçbir zaman politik bir partinin üyesi olmadım ya da resmi bir komitenin parçası haline gelmedim. Wafd taraftarı olmama karşın parti üyesi olmayı hiç düşünmedim çünkü bir yazar olarak bir parti üyesinin asla sahip olamayacağı mutlak özgürlüğe sahip olmayı istiyordum.

Ya 1952?

Devrim nedeniyle mutluydum. Ne yazık ki demokrasi konusunda fazla bir yararı olmadı.

Nasır döneminden bu yana demokrasi yönünde ilerleme olduğuna inanıyor musunuz?

Evet, elbette, bu konu şüphe götürmez. Nasır zamanında insan duvarlardan bile korkardı. Herkes korkuyordu. Kahvelerde, konuşmaya korkarak otururduk. Evde oturduğumuzda da konuşmaya korkardık. Çocuklarımla devrimden önceki olaylar hakkında konuşmaya korkardım -okula gidip yanlış anlaşılabilecek bir şey söylemelerini istemezdim. Sedat dönemi bize kendimizi biraz daha güvende hissettirdi. Hüsnü Mübarek? Anayasa demokratik olmasa da kendisi demokratikti. Artık düşüncelerimizi dile getirebiliyoruz. Basın özgür. Evde oturup İngiltere'deymiş gibi yüksek sesle konuşabiliriz. Ama anayasanın elden geçirilmeye ihtiyacı var.

Sizce Mısır halkı demokrasiye hazır mı? Nasıl işlediğini anlıyorlar mı?

Bugün Mısır'da insanlar nasıl yiyecek ekmek bulacaklarını düşünüyorlar. Sadece eğitimli olanlar demokrasinin nasıl işlediğini anlıyor. Ailesi olanların bu konuyu tartışmaya ayıracak boş tek bir dakikaları yok, çocuklarına bakabilmek için çalışmak zorundalar.

Bir yazar mutlak özgürlüğe mi sahip olmalı?

Size tam olarak ne düşündüğümü söyleyeyim: Her toplumun korumaya çalıştığı gelenekleri, kanunları ve dini inançları vardır. Zaman zaman değişim isteyen bireyler ortaya çıkar. Toplumun kendini savunmaya hakkı olduğuna inandığım kadar bireyin de karşı çıkmaya hakkı olduğuna inanıyorum. Eğer bir yazar, toplumunun kanunlarının ya da inançlarının artık geçerli olmadığı sonucuna ulaşmışsa konuşmak onun görevidir. Ama bu açıksözlülüğün bedelini ödemeye de hazır olmalıdır. Eğer bedeli ödemek istemiyorsa sessiz kalmayı tercih edebilir. Tarih, düşüncelerini açıkladıkları için hapse giren ya da yakılan insanlarla dolu. Ben her iki tarafı da savunuyorum, ifade özgürlüğünü de, toplumun kendini savunma hakkını da. İşlerin doğal akışı budur.

Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandığınızı öğrendiğinizde ne hissettiniz?

Şaşkınlıkla karışmış bir mutluluk hissettim. Ödülü kazanmayı kesinlikle beklemiyordum. Benim zamanımda Anatole France, Bernard Shaw, Ernest Hemingway ve William Faulkner gibi büyük kalibreli yazarlar bu ödüle aday gösterilirlerdi. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi isimler.. Bir gün bir arap yazarın da bu ödülü kazanabileceğinin söylendiğini duyardım ama olacağından şüpheliydim.

Ama Arap yazar Abbas Mahmoud El-Aqqad sizin kazanmanızdan yirmi yıl önce sizi bu ödüle aday göstermemiş miydi? Televizyonda bir röportajda sizin Nobel'i hak ettiğinize inandığını söylemişti.

El-Aqqad her zaman cesur düşünceleri olan bir adam olmuştur.

Nobel'i kazanmak yaşantınızı ve üzerindeki çalıştığınız eserleri etkiledi mi?

Yazmaya devam etmem için beni cesaretlendirdi. Ne yazık ki hayatımın oldukça geç bir döneminde ödülü kazandım. Kişisel yaşantımdaysa Nobel'i kazanmak alışkın olmadığım ve tercih etmeyeceğim bir hayat tarzını bana dayattı. Birçok röportajı ve toplantıyı kabul etmek zorunda kaldım oysa huzur içinde çalışmayı sürdürmeyi tercih ederdim.

Nobel'i kazandığınızdan bu yana hayatınızda olan en önemli olay ne?

1994'te yediğim dayak. (Bir gencin boğazına bıçak dayayarak Mahfuz'un hayatına kastettiği olay. Bu cinayet teşebbüsünden sonra yazarın sağ eli uzun süre felçli kalmıştı.) Olayın korkunçluğunu bir tarafa bırakırsak insanların ilgileri ve desteklerinden çok etkilenmiştim.

Yapıtlarınızın Arap edebiyatına etkisi nasıl oldu?

Bu soruya ancak eleştirmenler yanıt verebilir. Benim eserlerimin Arap edebiyatını etkileyip etkilemediğini tartışmak onların işi. Ama Nobel Ödülü'nü kazanmamın diğer bir etkisi de daha fazla Arap eserinin dünya dillerine çevrilmesi oldu. Bunu özellikle Mısır'da ziyaretime gelen Ruslar'dan ve Frankfurt Kitap Fuarı'na çağırmak için gelen Almanlar'dan duydum.

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!