Orhan Kemal


Murtaza

Orhan Kemal


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

14.03.2012

 


 

Editörün Notu:Yirminci yüzyılın ilk yarısında nüfus mubadelesinde ailesiyle birlikte Yunanistan'dan  gelen Murtaza, bir dürüstlük abidesidir. Mal mülk sabibi olmak için devlete yalan söylememiş, yoksulluk pahasına dürüstlüğünden ödün vermemiştir. Çünkü o "damarlarında Kolağası Hasan Beyin mübârek kanını" taşımaktadır. Kural ve disiplin takınıtısı ile amirlerinin her söylediğini hiç tartışmadan, harfiyen yerine getirir.   Vazife uğruna feda etmeyeceği hiçbir şey yoktur. Gözü kendi çoluğunu çocuğunu bile görmez. O, âmirleri için ideal bir işçi, ama çevresi için hem alay konusu  olan hem de  nefret edilen bir kişidir.


 

30.Ölüm Yıldönümünde Orhan Kemal ve “Murtaza”

Mehmet Narlı

İnternette Orhan Kemal Varlık (Temmuz 2001)
http://orhankemal.org/links/96b.htm

Bu çalışmada Orhan Kemal’in Murtaza adlı romanındaki baş kişiyi (Murtaza) incelemeye çalışacağız. Murtaza ilk olarak 1952 yılında Vatan Gazetesi’nde tefrika edilir. Aynı yıl Varlık Yayınları’ ndan kitap olarak çıkar. Murtaza’ nın roman haline gelmesinin hikayesini Orhan Kemal şöyle anlatır:

Murtaza adlı küçük romanım Vatan Gazetesi’ nde yayımlandı. Ben bu romanın müsvettelerini yıllar yılı yaza boza on beş yirmi sayfa kadar bir şey meydana getirmiştim. İstanbul’ a yeni gelmiştim. Tefrika romancılığıyla alakam yoktu. Yaşar Kemal bu Murtaza’ dan Tunç Yalman’ a övgüyle söz etmiş ki, Tunç Yalman ilgilendi, müsvettelerini benden rica etti. Verdim. Ama yayınlamaya başlayacağı aklıma bile gelmiyordu. Nasıl gelsin, yıllar yılı yirmi otuz sayfa yazabilmiştim. Tefrikaya başlarsa dört günlük yazı bu. Bir gün yayımlamaya başlamış görmeyeyim mi? Her yanım buz kesildi. Eyvah dedim, rezil olacağım. Bunun gerisini nasıl getireceğim?

Öylesine titiz çalışıyorum. Ama olan olmuştu. Çaresiz gerisi gelecekti. Bir tek yol vardı benim için, oturup devam etmek. Ecel terleri döke döke devam ettim ve tuhaf değil mi? Bitti. Ama bu uzun yıllara dayanan olgunlaşmış bir konunun kağıda dökülmesinden ibaretti. (Bezirci, 1984 : 135)

1952 yılı, gerçekten Orhan Kemal’ in hem hayatında hem romancılığında yeni bir dönemdir. Tefrika romancılığı, bu yolla açılan senaryoculuk başladıktan sonra Orhan Kemal iş aramaktan vazgeçer. Aldığı telif haklarıyla geçinmeye çalışır. Ancak gazete romanları ve Yeşilçam senaryoları onun romancılığını olumsuz şekilde etkiler.

Murtaza’ nın macerası bununla sınırlı kalmaz. Roman gazetede yayımlanıp kitap olarak çıktığı aşamada yoğun ilgi görür. Aslında acınılası davranışlar da sergileyen komik Murtaza, filme alınır. Müjdat Gezen’ in canlandırdığı Bekçi Murtaza, canlı bir tip olarak ilgi görür. Bu ilgi onun oyun olarak sahnelenmesini de sağlar. Orhan Kemal, geniş bir okur ve seyirci kitlesince kabul gören, beğenilen romanını yüz seksen sayfalık roman haliyle bırakmaz: genişletir.

Yayıncı dostlarından Hadi Malkoç “Namussuz herif, bozacaksın o güzelim romanı, üç beş kuruş için beş paralık edeceksin,” deyince, Orhan Kemal şöyle cevap verir: “Yahu Hadi, yüz seksen sayfalık Murtaza’ nın üzerinde roman yazıyor; o kadar sayfalık roman olur mu? O roman değil, olsa olsa büyük bir hikaye” (Uğurlu, 1973:205.)

Sadece Hadi Malkoç değil, dönemin birçok eleştirmeni romanın genişletilmesini olumlu karşılamaz. Fakat yazar bu eleştirilere kulak tıkar ve romanının özellikle birinci ve üçüncü bölümlerini genişletir, ve kendini böyle savunur:

"Yakın dostlarım, Murtaza’ yı bu yeni haline getirmememi istediler, hemde ısrarla. (...) Ama o haliyle Murtaza bir roman değil, olsa olsa büyük bir hikaye idi. Kitabın yüz seksen sayfalık hacminden dolayı söylemiyorum bunu. Salt romanı roman yapan şeylerin eksikliğinden. Murtaza’ yı roman haline getirmek üzerinde çok çalıştım. Birinci ve üçüncü bölümler yeninden yazıldı. Elimde hala yığınla malzeme var. Bu malzemeyle bir Murtaza II yapabilir miyim? Henüz bilmiyorum (O. Kemal, 1966:5)."

Orhan Kemal Murtaza II fikrini hep taşıdı. Yazarın oğlu Işık Öğütçü’ nün verdiği bilgiye göre Orhan Kemal, Murtaza ile Kudret Yanardağ’ı (Müfettişler Müfettişi ve Üç Kağıtçı) mecliste bir araya getiren bir roman tasarlıyordu.

Orhan Kemal’in “Ben tanıdığım insanları yazdım,” şeklinde özetlenen gözlemci gerçekçiliği bu roman içinde geçerlidir. Romanın baş kahramanı olan Murtaza, Adana’ da Akbank şubesinde kapıcıdır. Yazarın eşi Nuriye Öğütçü ve arkadaşı Nurer Uğurlu, bankadaki kapıcıyı tanıdıklarını ve romandaki Murtaza’ nın bütünüyle o Murtaza’ ya benzediğini söylerler. Hatta Nurer Uğurlu, kapıcı Murtaza’ ya Orhan Kemal’in Murtaza’ sını anlatmış, kapıcı da şöyle demiştir:

"A be bu adam beni nereden tanır? Bilir mi benim gibi bir adam yaşar Adana’ da, hemi de bu sıcakta (...) Neden yazar beni kitaplar? Ya okurlarsa amirlerim, bu yolda istemem laubalilik!"  (Uğurlu,1973:209) Biz incelememizde Murtaza’ nın Can Yayınları’ ndan 1996’ da çıkan baskısını esas alacağız. Murtaza, Yunanistan’ın Aksonya kasabasından Türkiye’ ye gelmiş bir muhacirdir. Cumhuriyet’ ten sonraki mübadelelerde Türkiye’ ye kardeşi ve annesiyle geldiğinde, yirmi yaşındadır. O yıllarda “muhacir kardaşlar nam-ü hesabına çalışan fisebilullah” yerli simsarlar (s.13).
Balkanlar’ dan gelen bu göçmenlere çeşitli hileli yollar gösterirler. Bu sayede birçok göçmen, memleketlerindeki az emlaklarına karşı, yeni yurtlarında konaklar, tarlalar alırlar. Fakat Murtaza, dürüst bir insandır. Yalana başvurmamış, mal mülk sahibi olmamıştır. Çünkü Kolağası Hasan Bey’ in kanını taşıyan bir adamın malda mülkte değil, nam u şanda gözü olur. Böyle de olsa devlet Murtaza’ ya Çukurova’ da on dönüm bir arazi vermiştir. Murtaza, kardeşi ve annesiyle bir süre ekip biçmiştir tarlayı. Bir süre sonra annesi ölmüş, kardeşiyle araları açılmıştır.

Kardeşi bir beslemeyle evlenip ayrılınca Murtaza’ da şehirde, pamuk fabrikalarından birinde tartı katipliği bulur. Fakat Murtaza’ nın gözü bu işlerde değildir. O, dayısı Kolağası Hasan bey gibi üniformalı bir iş ister. Nitekim Murtaza, kendisini ta memleketten tanıyan bir komiserin yardımıyla mahalle bekçiliğine atanır. Üniforma, kasketi ve çizmeleriyle, dayısı ile özdeşleşen Murtaza, bu görevini, Halk Fırkası - Serbest fırka çatışmalarına kadar sürdürür. Bu arada evlenir. Önce kızı olan Murtaza Kolağası Hasan Bey olacak bir erkek çocuğa sahip olamadığı için üzülür. İlerleyen yıllarda üç kız, iki erkek babası olur. Büyük oğlunun dayısına benzememesi Murtaza’ yı çok üzer. Suçu, hep “a be maaş kaç” diyen karısına atar. Ama küçük oğlunda umut var gibidir. Murtaza İkinci Dünya Savaşının fırtınalı günlerinde bakayadan askere gider. Asker dönüşü mahalle bekçiliğine kaldığı yerden devam eder.

Murtaza’ nın bekçiliği mahalleliyi rahatsız eder. Rahatsız olanların başında sübyancılar, dul kadın avcıları, hırsızlar, nara atanlar gelse de kendi evinde işinde olan bazı insanlarda Murtaza' nın saat bilmez baskılarından, müdahalelerinden bıkıp usanırlar. Sonunda mahalleli Murtaza’ yı şikayet eder. Karakol komiseri, fabrikasının disiplini bozulan bir fen müdürünün kendisini almak istediğini söyleyince, gururla kabul eder ve kızlarının da çalıştığı fabrikaya kontrolör olarak girer. Bekçilik vazifesi ile yetinmeyen Murtaza, fabrikadaki işçisinden ustasına herkesi disipline sokmak ister. Vazifesinde ihmali görülenleri müdüre söyler. Kısa sürede düşman kazanır. Kontrol Nuh’ un etrafına toplana işçiler, “Murtaza istifa” diye haykırırlar. Murtaza Demokrat partiye akın eden insanları nankör olarak nitelendirir. İsmet Paşa gibi vatan kurtaran bir adama ihanet etmelerinden acı duyar. Bu arada iş başında uyuyan kızını yere çalar ve ölümüne sebep olur. Muratza’ nın küçük oğlu Kolağası Hasan Bey gibi olmaz. Bakkaldan ekmek çalan oğlunu mahkemede sahip çıkmayan Murtaza, “onurlu” hayatına devam etmek üzere mahkemeden çıkar.

Murtaza’ nın fiziksel görünüşü ile ilgili yapılan tasvirler, çok sınırlı kalır. Öyle ki roman boyunca tekrar edilen tasvirlerin mizahi yapı için yapıldığını anlarız. Murtaza sivri burnu, kalın kapkara kaşları, geniş anlı, kırk beş numara ayakkabılarıyla, irice bir adamdır. Bekçi üniformasını, kasketini, postallarını giyinip kuşanınca başını dik tutup göğsünü öne çıkarır ve kaz adımlarıyla yürür. Bu görünüşüyle kendisini Kolağası Şehit Hasan Bey gibi hisseder. Murtaza’ nın fiziksel yapısından, roman boyunca bir kez söz edilir. ( s .8)

Fakat üniforması ve yürüyüşü aynı kelimelerle defalarca tekrar edilir. Burada güdülen maksat, tip oluştururken, kurulan spontane ifadelerle birleşecek bir davranış oluşturmaktır. Bu yanıyla Murtaza, “başı dik, göğsü dışarıda, kaz adımlarıyla yürüyen bir adam” dır. Okur bu davranışı görür ve karikatüre güler. Ancak bu görüntünün şahsın kişiliğiyle de ilgili olduğunu söyleyelim. Yaptığı işi, hayatın manası ve hedefi olarak gören, bekçi urbasını kolağası dayısının urbasıyla özdeşleştiren, bütün bir milleti disipline sokmak isteyen, sokak kedilerine karşı bile vazife ve vatan sevgisini dile getiren birinin, bedenini başka türlü dinlendirilmesi beklenemez. Tahkiyeli eserlerde kimi zaman bir isim, halkın zihninde var olan anlamıyla, kelimenin taşıdığı farklı anlamlarla veya sembolik olarak şahıs hakkında hazır bir bilgi verir. Bu yüzden bazı romancılar için, romanındaki şahıslara isim koymak, tahkiyenin önemli bir unsurudur. Bu tür hassasiyet gösterilen romanlarda genelde isim, şahsın özellikleriyle örtüşür.

Üzerinde durduğumuz Murtaza romanı hakkında da böyle bir kanaatimiz vardır. Murtaza’ nın sözlük anlamı şahsın karakteriyle doğrudan örtüşmez ama okuyucu en azından saf, komik ve işgüzar olan bu şahsın adının Murtaza olmasına da pek şaşırmaz. Murat Belge’ de, türk romanında tip üzerinde dururken, Murtaza ismine dikkat çeker:

Orhan Kemal’ in edebiyatımıza kazandırdığı bir tip vardır hani: Murtaza. Bence adı, Murtaza’ ya çok şey kazandırıyor. Örneğin Selim olsaydı yada Yılmaz olsaydı, aynı tip yaratılır mıydı acaba? Hiç şüphesiz Orhan Kemal’in anlatımı, Murtaza adına özel bir anlam yüklüyor; ama bu adın çağrışımında da bu kişiye anlam yüklemiyor mu? İlle Murtaza demeyebilirdi Orhan Kemal, ama sanatçı sevgisiyle aşağı yukarı aynı çağrışımları taşıyan bir ad bulur gene de bu kahramanına (Belge, 1994:36).

Orhan Kemal’in şahıslarının özelliklerini hatırlatıcı veya taşıyan isimler bulması, bu romanla da sınırlı değil. Mesela bu bölümle ele aldığımız Müfettişler Müfettişi Üç Kağıtçı ’nın da adlarının “Kudret Yanardağ” olması, isim üzerinde düşünüldüğünü gösterir. Dış görünüşüyle insanları etkileyen onları bu etkiyle şaşkına çevirip dolandıran birinin adı “Kudret Yanardağ” olması anlamlıdır. Orhan Kemal bazen de isimlerine sahsın özelliklerini yansıtan ilaveler yapar. Mesela Devlet Kuşu’ nda Avare Mustafa; Tersine Dünya’ da Bitirim Leyla gibi. Şahısların fiziği ve meslekleri de isimlendirmede rol oynar. Kanlı Topraklar’ da Topal Nuri; Eskici Dükkanı’ nın da Topal Eskici gibi.

İsimlendirme unsuruna değinmişken, şahsın hangi dünya kaynaklı olduğunun da üzerinde durulmalıdır. Gerçi ister gerçek dünyadan alınsın, ister tamamen hayli olsun, tahkiyeli bir eserdeki şahıslar itibaridir. Ancak bazı romanlarda (özellikle otobiyografik ve tarihi romanlarda) şahsın ismiyle beraber gerçeklikten alındığını da biliyoruz. Bu durumda, romancının şahsın özelliklerini yansıtan bir “isim seçme” hürriyetinden söz edemeyiz. İncelediğimiz Murtaza’ nın da ismiyle birlikte gerçek hayattan alındığını, yazarın kendisi söyler. Yazarın eşi Nuriye Öğütçü’ yle Basınköy’ deki evinde yaptığımız bir konuşmada, bu bilgi doğrulanır. Orhan Kemal’ in Murtaza’ yı nasıl tanıdığını, bir dostu şöyle aktarır:

Murtaza, gene o hemşehri komiserin yardımıyla bekçi yazılır. Bu ikinci bekçiliği yıllarca sürer. Hemşerisi komiser emekliye ayrıldıktan sonra, yerine gelen komiser, halkın şikayeti üzerine işinden atar. Murtaza, bu sefer Milli Mensucat Fabrikası’ nda gece bekçiliğine başlar. Ve benim Murtaza’ yı tanımam, o yıllara rastlar (Uğurlu, 1973 : 202).

Orhan Kemal dostları, Murtaza romanını, gerçek hayattaki Murtaza’ ya anlatırlar. Onun “A be beni nereden tanır? Bilir mi banim gibi bir adam yaşar Adana’ da hemi de bu sıcakta?” dediğini aktarırlar. Bu konuşmalar olduğunda Murtaza, Adana Akbank Şubesi’nde kapıcıdır. (Uğurlu, 1973:202)

Murtaza’ nın kişilik özelliklerine, hayat bakışına ve temsili değerine geçmeden önce, onun dil seviyesine de değinmek gerekir. Bu konuda ilk fark edilen şey, Murtaza’ nın dilinin mizahi yapıya önemli bir katkıda bulunduğudur. Öte yandan bu üslubun ve dil seviyesinin, şahsın sosyo-psikolojik yapısının anlaşılmasında da fonksiyon üstlendiğini söyleyebiliriz. Orhan Kemal, Murtaza’ yı kendi şivesiyle konuşturur. Murtaza’ nın fonetik ve sentaks bakımından Türkiye Türkçe’ sinden farklı olan konuşmaları, bir güldürü öğesi olur. “Değilsiniz siz vatandaş lazım çünkü büüle - Bir vazife büyüktür bir namuzdan - Vazife benzemez yemeye petnir hemi de ekmek” gibi ifadelerinin sürekli tekrarı mizah oluşturan unsurlardır.

Dil seviyesi, şahsın sosyal tabakası, kültürü, ruhsal durumu gibi özellikleri hakkında bilgi verir. Murtaza’ nın dil seviyesi, imaj, sembol, mesaj gibi dil zenginlikleri taşımaz. Onun imada bulunduğunda, işaret ettiğine, sözü iki anlamlı kullandığına da rastlayamayız. Dolayısıyla söylediği ile düşündüğü arasında bir anlam mesafesi ve derinliği yoktur. Zaten onu yalınkat yapan bir özellikte budur. O, hep aynı şeyleri, hep aynı sözlerle söyler. İnandıklarını söyler, inandıklarının arka planını, derinliğini bildiğini gösteren diyaloglar ve iç düşünüşler yoktur. “Vazife bir sırasında görmeyecek gözün dünyayı, demeyeceksin evladım ciğerparem”, “iyi bir memurun vasfı, etmektir memnun amirini” benzeri ilkeler ileri süre Murtaza, “görev ahlakı” felsefesinden, “bürokrasi” den habersizdir. Peki Murtaza romanı, sosyal yapının analizini yapmamıza, değerler sistemimizi eleştirmemize imkan vermez mi? Verir elbet. Ama bu imkanları, Murtaza' nın dil seviyesinden hareketle değil, ilişkiler ağındaki davranıştan elde ederiz. Daha açık ifadeyle vak’ a, bizi manayı düşünmeye sevk eder.

Bir “tip” in önemli özellikleri, şüphesiz davranışlarındaki sınırlılık ve değişmezliktir. Bu sınırlılık ve değişmezlik, tip romanlarında genellikle belli bir sosyal yapının içinde kalır. Yazar, gerçek anlamda bir kişi değil, bir çok insanın ortak özelliklerini temsil eden bir “stereotip” oluşturur. Mesela romanlarda karşılaştığımız bir düzenbaz veya bir cimri fert olarak değil, sosyal yapıdaki arızaları yansıtan kişiler olarak algılarız. Eleştiri tarifindeki “tip” in genel algılanışı da şahsın kedine has duygulanış ve düşünüş yeteneğine sahip olmadığı, iç değişmeler ve gelişmeler yaşamadığı, adeta başkaları için yaşadığı şeklindedir. Ancak Murtaza bu tip belirlemelerinde farklı özellikler gösterir. Çünkü Murtaza, sadece kendine ait bir takım özelliklere sahiptir. Bir kere o, şivesi ve üslubuyla, vak’a içinde tektir. Kendisini sürekli dayısı Kolağası Hasan Bey gibi hissetmek istemesi, özel psikolojik bir durumdur. Ama Murtaza aynı zaman da belli bir vazife anlayışını temsil eder. Rus araştırmacı Uturgauri’ nin “Murtaza oldukça karmaşık bir kişiliğe sahiptir ve bu karmaşıklık ona, iki yanlı bir görev yükler” (Uturgauri, 1980 : 94) demesi Murtaza’ nın hem stereotip, hem de özel bir kişilik oluşuyla ilgilidir. O anlayışsızlığı, vazifeyi kutsayışı ile bir temsili kişi; ülkeyi disipline sokmak isteyişi, insanları haylazlıktan, uyuşukluktan kurtarmak düşüncesiyle, Donkişot gibi özel bir kişidir. Nitekim Murtaza mizahi yönüyle olduğu kadar saçmalığı varan idealizmi ile da Donkişot’ ta benzer. Orhan Kemal, okuyucunun bu bağlantıyı kurması için şahısların Murtaza’ ya bakışını kullanır. Murtaza’ nın fabrikasındaki aksaklıklara müdahale etmesi üzerine, Umum Müdür “bu adam Donkişot desenize” deyince, Fen Müdürü “her memleketin kendine göre Donkişotları var” diye cevap verir (s.39).

Gerçekten de Murtaza, bütün bir ülkeye kurs verip disipline sokmak düşüncesiyle Donkişot’ ta benzer. “Vazife, disiplin, amir, memur, dürüstlük, numune - i imtisal” kelimeleri, Murtaza’ nın kişiliğini tarif ve tahlil etmemize imkan sağlayan anahtar kelimelerdir. “Vazife bir sırasında gözün görmicek dünyayı, demiyeceksin evladım, ciğerparem”; Murtaza’ nın tekraren kullandığı bu ifade onun, “vazife” yi bütün değerlerin üstünde tuttuğunu gösterir. Hangi şartlar içinde olursa olsun vazifeyi ifa etmek bir ahlak ilkesidir. Böyle bir ilke, hayatın alışılmış, kabul görmüş işleyişi ile çatışmalıdır. Bu yüzden Murtaza bulunduğu yerde istenmeyen kişi olur. Bekçilik yaptığı mahalle sakinleri onu emniyet müdürlüğüne şikayet ederler; fabrikadaki usta ve işçiler, fabrikadan ayrılmasını isterler. Böylece Murtaza vazife ahlakına sahip bir “suçlayan”, bu ahlaki baskı ve şikayetlerle uygulamaya kalktığı için de “suçlanan” dır.

Orhan Kemal’ in Murtaza’ sı, bir insan tipi olarak, katı bir ödev ahlakı simgeler. Ödevinde küçük bir sapmaya bile olanak tanımayan bir hoşgörüsüzlükle bağlılığı, Murtaza’ nın kişiliğini temellendirir. (...) Ödevine bağlılığın getirdiği bu hoş görmezlik, Murtaza’ da bir zorbalığa dönüşerek, olaylara insancıl bir açıdan bakanların küçük sapmalarını jurnallemeyi bile haklı gösterir (Yavuz, 1975 : 176).

Murtaza’ nın bu saplantılı ahlaki tavrı, kızının ölümüne neden olur. Kızının dokuma tezgahının başında uyuduğunu haber alan Murtaza onu büyük bir öfkeyle yere çarpar. İnsanilik taşımayan vazife anlayışı, gelip ölüme dayanır. Bu trajik sonuç bile, Murtaza’ yı marazi kabullerinden uzaklaştıramaz. Ancak şunu söyleyelim ki, Murtaza’ nın vazifesini kutsaması, çıkarlarına dayanmaz. O, vazifesini en sıkı bir şekilde yaptığı için kimseden menfaat dilenmez. Fakat Murtaza’ nın vazife anlayışı, salt vazife ile ilgili değildir. Amirlerinden utanmak, sözünü yerine getirememek gibi saiklerde bu anlayışı besler. Mesela; babası yere fırlatınca darbe alan Firdevs evde ölüm döşeğindeyken, Murtaza, “Lakin nasıl bakacağım suratına müdürümün” diye düşünür. Yine “vazifenin aslanı” olmak, Murtaza için bir “kimlik bulma” çabasıdır. O, kimliğinin, vazife sınırları içindeki insanlar tarafından onanmasını önemsemez, asıl istediği, vazifeyi verenlerden takdir almaktır. Bu yüzden açığını yakaladığı her insanı, acımasızca ikaz eder veya müdüre jurnaller. Tekrar edilen bu jurnalleme işini, amirlerinden çıkar sağlamak için değil kişiliğinin kimliğinin onanması için yapar. Murtaza’ nın ödev ahlakı, Kantçı bir ahlaktır. Roman boyunca ikide bir ödevinin gereğini yapmanın, erdemlerin en büyüğü olduğunu belirtir biçimde konuşması, ödevin boyutlarını kayıtsız şartsız bir bağlılıkla, körü körüne uygulaması, Murtaza’ yı Kant ahlakının örnek insanı kılar. Kant’ ın “categorical imperavite” dediği kesin ahlak buyruğudur bu (Yavuz, 1975 : 177-178)

Hilmi Yavuz’ un değerlendirmesine göre, vazifenin aslanı olan, her ne olursa olsun önce vazife diyen Murtaza, Kantçı özerk ahlakın uygulayıcısıdır. Fakat, Murtaza vazifesi olmayan işlere de karışır. Gece geç yatanlara, kahvede oyun oynayanlara, “Neden? Çünkü lazım büüle! Kavrasınlar nedir vazife, mertlik, civanmertlik, olsunlar mütenebbih,” diyen Murtaza, vazifesi olmayan işleri de vazifesi kabul eder. Bu yönüyle Murtaza, sadece sıkı bir görev ahlakını temsil etmez. O zorbalığı da içine alan bir idealizmi dile getirir. Ancak şahsın karikatürize edilişi, mizahi yapısı, “namus, şeref, yiğitlik” gibi moral değerleri örter. Yazarın diyalektik materyalist bakış açısı da, bu değerleri savunan Murtaza’ yı komik hale getirmede etkilidir. Yazar bir taraftan Murtaza’ yı bütün ülkeyi disipline koymayı düşünen, sağlık, güç ve vazife yolunda “mütenebbih” olmalarını isteyen biri olarak yansıtırken, diğer taraftan onu, sınıfın dışına çıkan, zenginlere ve iktidar sahiplerine şuursuzca teslim olan, kendi sınıfını hor, emredenleri üstün gören bir “yabancılaşmış insan olarak yansıtır. Nitekim Murtaza romanını Marksist bir yaklaşım ile ele alan Uturgauri, Murtaza’ yı, “kendini aşağı görme duygusundan kurtulamamış, başkalarının buyruğuna girmiş, boyun eğmiş, kendi sınıfıyla bağlantısını yitirmiş, başka bir sınıfın çıkarlarına körü körüne bağlanmış” (Uturgauri, 1980 : 94 ) biri olarak tanımlar. Hilmi Yavuz’ da Murtaza’ nın kendi vazifesi dışındaki işlerlere “ülkesinin adam olması” için karıştığını kabul etmeyerek, onun, insanların “mütenebbih” olmalarını isterken de ödev ahlakının kesin buyruğuna, süresiz bir geçerlilik kazandırmayı amaçladığını söyler. Fakat Murtaza’ nın, bu konuda sarf ettiği birkaç cümleye bakınca, davranışlarının arka planında başka şeylerde bulabiliriz. O, gece yarısı hala ışıkları yanan bir eve gidip, aile reisine şunları söyler:

Devletin malıdır bu çocuklar, hem de milletin! Yok hakkın uyutmamaya ciğerparelerini vatanının! Hasan büyüyecek, kurşun atacak düşmana kurşun” (s.11)

Kahvede oyun oynayanları da fen müdürüne şöyle şikayet eder:

Sonra oynar kahvelerde vatandaşlar tavla altı kollu, pişpirik hemde dimino. Hiçbiri geç sıkı hazır ola. Sıkı hazır ola geçmeyen vatandaş orkutamaz düşmanlarımızı” (s.11)

Murtaza karısı gibi “a be maaş kaç” diyen para düşkünlerini eleştirirken de anlatıcı devreye girer ve onun şunları düşündüğünü aktarır:

Bütün vatandaşlar paraya değil, şana, şerefe, namusa tapmalıydılar (..) o zaman millet topyekün şeref, şan, namus sahibi olurdu. Bu da bütün vatandaşların çelik bilek, tunç yürekli olmalarını sağlar, bu sağlanınca da düşmanlar ürker, yurda saldırmayı göze alamazlardı” (s.108)

Yaptığımız üç alıntıda da Murtaza’ nın disiplin anlayışının hedefi “düşman” nı korkutmak onun karşısında dimdik durmak, neticede ona karşı güçlü olmaktır. Murtaza Aksonya' lıdır. Balkan isyanlarında, harp boyunca “düşman” nın zulmü altında kalan yüz binlerce mücahirden biridir. Kendi topraklarında yaşama hakkını kaybedince kaçarak ve mübadeleler yoluyla Türkiye’ ye dönmüşler. Murtaza’ nın dayısı Kolağası Hasan Bey, düşmana kurşun sıkarak şehit olmuştur. Murtaza kendi çocuğunu Kolağası Hasan Bey olmasını isterken, bütün toplumunda mert, cesur ve vatanperver olmasını hayal eder. Murtaza’ nın davranışlarını değerlendirirken kişiliğine sinmiş bu arka planın unutulmaması gerekir. Murtaza’ nın iktidar sahiplerine teslim oluşu da, bir yanıyla bu kişiliğe bağlıdır. Komiser, Fen Müdürü, fabrika sahipleri, “disiplinli, çalışkan oldukları, vazifelerini yaptıkları” için bulundukları yerdedirler. Öyleyse onların isteklerini harfiyen yerine getirmek gerekir. “Kurs görmüş, amirlerinden sıkı terbiye almış“ olmaması, onu diğer vatandaşlardan ayırır. Vatandaşlar diğer “memurlar”, amirlerinden sıkı terbiye ve kurs almadıkları için meseleyi kavrayamazlar. Murtaza’ nın kişiliğini oluşturan sebeplerin belirtilmesi, sürekli davranışlarının realiteye aykırı, mübalağlı şekilde verilmesi, bu arka planı örter ve Murtaza öncelikle saf, zorba, gülünesi ve acınılası mizahi bir kişi olur.

Murtaza, dürüst bir kişidir. İster kendi sınıfına yabancılaşmış bir “kapıkulu” olarak değerlendirilsin, ister memleketi disipline sokmak isteyen bir Donkişot olarak kabul edilsin onun dürüst olduğu örtülemez. Onun söyledikleriyle düşündükleri arasında fark yoktur. Kendi zararına dahi olsa doğruyu söyler. Murtaza’ yı “varlıklı kesimin yardakçısı” olarak tanımlayan eleştirilerde de şahsın bu değişmez özelliği gözden kaçırılmıştır. Yardakçının ve kapıkulunun dürüst olması mümkün değildir. Emniyet müdürü mahallelinin şikayeti üzerine Murtaza’ yı sorguya çekince, o, Mahallelinin doğru söylediğini kabul eder ve yaptıklarının kurs görmüş, disiplin tanımış bir bekçi için doğru olduğunu ileri sürer. (s.79). O, Türkiye’ye geldiğinde dubaracı hemşehrileri gibi yalan söyleyip mal mülk peşinde koşmamış, “biz fakir insanlardık memlekette, yok idi başkaları gibi tarlalarımız, konaklarımız” diyerek iskan dairesindeki memurları, dürüstlüğü ile şaşırtmıştır. (s.13). Murtaza, kızı Firdevs'i uyurken gördüğü halde fen müdürüne ihbar etmeyen Kontrol Nuh’ un görevini yapmamakla suçlar (s.233). Orhan Kemal’ in “aydınlık gerçekçilik” dediği anlayışın izlerini bu romanda da görmek mümkün, Çünkü, Murtaza’ nın acımasız, jurnalci vazife anlayışını gülünç hale getirmesinin yanında, onu hiç beklenmeyen bir şekilde iç dünyasıyla göstererek okurun acımasını ve onu anlamasını ister. Böylece sucun tek tek şahıslarda değil, bozuk sosyal düzende olduğu sonucuna varılacaktır. Murtaza, evine misafir gelen kardeşine şöyle der:

Bilirim her şeyleri. Çeker benim de içim tereyağı kaymak bal. Lakin görürüm camekanlarında bakkalların, geçerim; yetmez almaya gücüm. Ederim kahır kendime ne sanarsın kardaşını (s.205).

Murtaza vazife, disiplin, mertlik, namus gibi davranışları ile sabitleşmiş değerlerden sadece bir kere sıyrılır İç dünyasında görünen özelliklerden farklı duygular taşıdığını, sadece o sözlerde buluruz. Fakat bu bilgi, Murtaza’ nın “yuvarlak bir tip” e doğru evrilmesini sağlamaz. O, romanın başında neyse sonun da odur.

 info@orhankemal.org

 

"Eşe dosta selam

İnandığım doğruların adamı oldum, böyle yaşadım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımda yapmaya çalıştım, kursağıma hakkım olmıyan bir tek kuruş dahi girmemiştir.” Orhan Kemal
30.03.1970.


Don Kişot'la kanundışı yaşamak...

Rıza Kıraç

Radikal Kitap - 27 Ocak 2012

Don Kişot geçit dönemi insanını temsil eder. Aristokrasiden kapitalizme geçiş döneminde kaybolan romantizme, kahramanlık hikâyelerine bakıştaki değişimi iki yönüyle verir. Bir yanıyla Don Kişot budaladır ama diğer yanıyla toplumun değişimine direnen, gülünç olsa da direnen, aklın, mantığın, teknolojinin, kapitalizmin değil, ‘saf insanlık’ halinin yanında duran bir karakterdir.

Bu yüzden Don Kişot’un budala olduğunu söylemek de bir yanıyla budalalıktır. Onun duygusuyla empati kurarak ‘Don Kişotluk yapmak’ zaman içinde basbayağı ‘sisteme karşı duruş’ olarak anlam bulur. Ama bu karşı duruşun duyguyla olduğu kadar zekâyla, mantıkla ilişkisi kurulmalıdır. İşte burada Don Kişot’un budalalığı ortaya çıkıyor ve ona karşı duyduğumuz sevgiye acıma duygusu da eşlik ediyor, insanların zihninde ‘kaybeden kahraman’a dönüşüyor.

Ersan Üldes'in ‘On Kişot’unun ikinci bölümünü oluşturan romanlar Orhan Kemal’in ‘Murtaza’ (1952), Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ (1961) ve Oğuz Atay’ın ‘Tehlikeli Oyunları’dır (1973). ‘Murtaza’ dil, kurgu ve karakterin kültürel arka planıyla ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ ve ‘Tehlikeli Oyunlar’dan farklı bir yerdeyse de hem romanın yayımlandığı yıl hem de Türkiye’deki toplumsal kırılma noktasını işaret etmesi açısından manidardır. Denilebilir ki, ‘Murtaza’yı anlamadan ‘Tehlikeli Oyunları’ ve ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki karakterleri ve onların psikolojik açılımını yeterince anlayamayız. ‘Murtaza’ bir budala olduğu kadar imparatorluk geleneğinin son temsilcisidir ve devleti kendi benliğinde erittiğine inanır. Balkan Savaşı’nda şehit düşen dayısı Kol Ağası Hasan gibi kahraman olmak, sonunda onun gibi şehit düşmek istemektedir. Ancak artık Türkiye Cumhuriyeti’nde bu tür hikâyeler komiktir. “Bekçilik yaptığı yıllarda mahallenin, fabrikaya geçtiğinde de bütün işçilerin alaylarına maruz kalan bu vazifeşinas insan, kendi oğulları için de başkaları için de bir rol model olabilme şansına sahip değildir.” Ancak Orhan Kemal’in Murtaza karakteri bütün olumsuz yönlerine rağmen Türk romanın en sevilen kişiliklerinden biridir.


Murtaza emekli olmaz

http://www.radikal.com.tr

Orhan Kemal'in Türk edebiyatında tartışılmaz bir yeri ve ağırlığı vardır. Bir sanatçı olarak hissettikleri, yaşadıkları, yazdıkları ve yarattığı eserlerle yazın dünyasının önemli kilometre taşlarından biridir.15/06/2007

MEHMET NURİ GÜLTEKİN

Orhan Kemal'in Türk edebiyatında tartışılmaz bir yeri ve ağırlığı vardır. Bir sanatçı olarak hissettikleri, yaşadıkları, yazdıkları ve yarattığı eserlerle yazın dünyasının önemli kilometre taşlarından biridir. Onun toplumsal yaşamı kavrayışındaki estetik başarı, yarattığı karakterlerin anlatımında karşımıza çıkar. Pek çoğu Türk edebiyatının başyapıtları arasında gösterilecek romanlar yazmıştır. Bereketli Topraklar Üzerinde, Gurbet Kuşları, Eskici Dükkânı, Hanımın Çiftliği ilk akla gelenler olsa da, yeri asla doldurulamayacak, üzerinde ciltler dolusu yazılar yazılan, yazılması ve aynı zamanda okunması gereken bir başka romanı vardır: Murtaza.

Everest Yayınları romanın 16. baskısını yaptı. İlk yayımlanmasının üzerinden tam elli beş yıl geçmiş! Geçen bu yarım asırlık sürede Murtaza okundu, oynandı, tartışıldı, filme çekildi. Bunların tümü Murtaza'nın 'dışında' gelişen olaylardı; ilk elden onu pek de ilgilendirmez, doğası gereği. O, bütün ciddiyeti ve dürüstlüğüyle, "kurs görüp terbiye aldığı büyükleri" tarafından kendisine emanet edilen bir fabrikayı, bir işyerini ya da bir mahalleyi düzene sokmakla meşguldü hep. Başarılı olup olmaması Murtaza'nın değil, "muzır vatandaşların" sorunuydu; az yol da katetmedi hani!

Murtaza'nın Orhan Kemal'in romanları arasında hep ayrıcalıklı bir yeri ve önemi olmuştur. Yaratılan karakter, temsil edilen zihniyet ve olay örgüsündeki trajedinin gizlediği dramatik durumlar, Türkiye'de romanın tarihi açısından başlı başına bir zenginlik olarak karşımızda durur. Peki, kimdir Murtaza? Var mıdır? Olmuş mudur? Nasıl biridir? Onu ayrıksı ve farklı kılan nedir? Bunun gibi yüzlerce soru yöneltilerek okunabilir bu roman. Fakat şunu hemen söylemekte yarar vardır: Murtaza bir güldürü karakteri değildir!

Bir göçmenlik hikâyesi
Eğer romanın düşünsel bir arka planı varsa -ki olmak zorundandır- roman sadece art arda gelen olayların mantıksal bir dizgesi değilse ve 'okuma'nın en az yazma kadar 'anlam'ın oluşturucusu olduğunu kabul ediyorsak, Murtaza'nın trajik dünyasını anlamaya çalışmamız da zorunludur. Ve onu anladıkça da, ilk okumaya başladığımızda yüzümüzde beliren tebessüm, yerini giderek daha ciddi hatta karamsar ifadeye bırakabilir. Neden peki?

Murtaza'nın Yunanistan'ın Alasonya'sından başlayıp Çukurova'ya kadar uzanan göçmenlik/muhacirlik hikâyesi, bir roman karakterinin yaşadıklarının yanında, 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan toplumsal/siyasal olgunun anlatımına da dönüşür. Çünkü Murtaza'nın hayat çizgisi yüz binlerce insanın yaşadığı yerleri terk etmeye zorlanmasının, 'göçmen', 'mülteci', 'mübadil' ve bir anlamda 'sürgün' duruma düşmesinin, romanın dilinden yansıyan trajedisidir. Okuyucuya gülünç gelen anlatımın gerisinde, her zaman bu acıların izlerini buluruz.

Murtaza'nın bir roman karakteri olarak farkları vardır. O hiç kimseye benzemeyen biridir. Yaşadığı mahallenin gözünde bir 'deli' olarak görülebilir ve öyle tanınabilir; fakat kendini adadığı görev anlayışı, tutum ve davranışları arasındaki 'mükemmel' uyum, kitabi bir kural ve amir takıntısı onu herkesle karşı karşıya getirir. O, onun gibi olunmak istenmeyen biridir; fakat güç ve otoriteyi temsil edenlerin sahip olmak istediği 'ideal' bir memurdur. Her otoriteyi temsil eden bir 'büyüğün', müdürün, amirin kendi görev mahallinde, işte, mahallede, fabrikada emrinde çalıştırmak istediği, görmek istediği 'örnek' bir vatandaştır. Verilen hiçbir emri tartışmaz Murtaza, içeriğine bakmaz. Onun için bürokratik silsilede, sadece "kurs alıp terbiye gördüğü" amirden, üstlerinden gelmesi yeterlidir. Gerisi ilgilendirmez onu.

Bürokratik işleyişin hiyerarşik yapısıdır, onun kendine 'doğru' olarak aldığı. Murtaza için emir-amir dışında bir hayat tahayyül edilemez. Onun dünyasında, 'vazife bir' sırasında üniforması olmayanların ve 'kadın kısmının' pek değeri yoktur. Ona göre, toplumun büyük bir kesiminin 'sıkı bir disiplin'e şiddetle ihtiyacı vardır. Kendisinin de dahil olduğu yoksul mahallesindeki 'bir takım muzır vatandaşlar' gibi insanları sevmez. Onun istediği vatandaş, kendisine 'Ankara'daki büyüklerimizin' yerel temsilcilerinin yani onun her yerdeki amirlerinin verdiği emre kayıtsız şartsız itaat etmelidir. Verilen görevleri sorgulamayı aklından bile geçirmeyen, her an askeri bir disiplinle savaşa hazır bir vatandaş kitlesidir Murtaza'nın görmek istediği. 'Yanlış' ya da 'doğru' onun görev kitabında kişisel değerlendirmelerin perspektifinden süzülmez; hazır verilmiştir. Ona ne yapacağı, nasıl davranacağı, kime, nasıl yaklaşacağı 'kurs' ve 'terbiye' gibi hizmet içi eğitimle emredilir. Buna asla itirazı olamaz; çünkü böyle bir 'görev' verilmemiştir!

Görev başında onun gözü hiç kimseyi görmez. Kimseyi kayırmak, ayrıcalıklı davranmak asla onun yapacağı bir davranış değildir. 'Vazife bir' sırasında, eş, dost, tanıdık, çoluk, çocuk ayrımı yapmaya kapı aralayacak biri değildir. Nitekim 'kurs gördüğü büyüklerinin' disiplin altına alma görevi verdikleri, memleketin düzeni bozuk, muzır, 'tembel' işçileriyle dolu çırçır fabrikasında çalışan çocuk yaştaki kızının açlık, yorgunluk insafsız çalışma ve sömürü ortamında yorgun düşmüş küçücük bedenini 'kutsal görev' başında uyuyakalmış gördüğünde, Orhan Kemal korkunç bir görev makinesinin gayri insani yüzüyle karşılaştırır bizleri. Çılgına dönmüş Murtaza, zavallı çocuğu öldüresiye döver ve fabrika müdürünün karşısına 'malumat' vermeye çıkar, zerrece pişmanlık belirtisi (dahi) taşımadan!

Toplumsal hakikatle temas
Murtaza'yı karakter olmaktan bir 'tip'e dönüştüren onun toplumsal-tarihsel hakikatle olan temasıdır. Murtaza'nın gerçekten yaşayan biri olup olmaması yazar için asla önemli ve gerekli değildir. Sanatçının toplumsal olanı algılaması, onun özgür yaratımına bağlıdır. Fakat bir sanatçı olarak romancı da belirli bir tarihsel-toplumsal dönemde yaşar, toplumdan bağımsız değildir. Dolayısıyla, Murtaza'nın belirli dönemsel gerçekliği olduğunu söylemek, abartı olmayacaktır. Unutulmaması gerekir ki, ne romanın olay örgüsünün betimlediği 1930'lu ve 40'lı yılların hengâmesinde ne de ondan sonraki dönemlerin hiçbirinde yaşamın herhangi bir yerinde bütünüyle "İşte, Murtaza budur!" diyebileceğimiz bir kişi ya da durum vardır ve aramak boşunadır. Zaten, anlatılan nesnel bir hakikat değil, düşünsel bir tasarım ve estetik yaratımdır. Murtaza yoktur, olmamıştır ama 'Murtazalık' bir olgu olarak vardır, yaşanmıştır ya da yaşanmaktadır. (Zaten, romancının karakterden 'tip'e geçiş yaptığı nokta da bu olsa gerek.) Gerçek hayatta Murtaza'yla olmasa da 'Murtazalık'la ya da 'Murtazalaşmak'la karşılaşabiliriz. Çünkü tip olarak 'Murtaza' kraldan çok kralcılıktır. İnsani özü boşaltılmış, onun yerine emir, görev ve tartışmasız bağlılığın aldığı bir durumun adıdır. Yoksulken, yoksullardan nefret etmek, kurallar ve düzene itaat adına en küçük insani durumları bile affetmekten uzak olmaktır. Duyguya karşı 'vazife', birey yerine kitle, özgürlük yerine düzen ve disiplini koyabilmektir. Bir düdük sesiyle herkesi hizaya sokma arzusunun romanda cisimleşmiş halidir. Gülünç gibi gelebilir ama çok yakından okunduğunda ve parçalar birleştirildiğinde, günümüzde ve geçmişte pek çok kişinin arzusuyla tutuştuğu (Murtaza gibi!) güçlüye asla ses çıkaramayan, ama kendince güçsüz addettiğine hoyratça davranma karmaşasıdır...

Orhan Kemal'in bu ölümsüz tipi elli beş yıldır aramızda. Yarım asırlık ömrü geride bıraksa da bir zihniyetin dışa vurulmuş, romanın imge dünyasından yansıyan 'cisimleşmiş' trajik kahraman olarak hâlâ canlı, güncel ve geleceğe taşınan biri olacaktır. Bunun için yarım yüzyıllık 'vazife' görmüş, emre ve amire sarsılamaz itaatle bağlı, görülmemiş derecede ciddi, disiplinli, her zaman savaş ve kahramanlık mitosunu kendine kalkan yaparak, her yerde hazır ve nazır Murtaza'nın emekli olmaya hiç niyeti yok. Orhan Kemal'in usta anlatımıyla romanı okurken, sokakta, tarlada, fabrikada, kahvede, apartmanda, yazlıkta, sitede kısaca disiplininin bozulduğunu düşündüğünüz neresini görürseniz, gülmeler, kahkahalar arasında çok geçmeden yanınızda -mutlaka- bir Murtaza bitecektir.
 


Murtaza

Okuryatar.com - Bahri Atar - 3 Ağustos 2011

http://orhankemal.org/v05/

Mehmet Raşit Öğütçü, pek çok kişi bilmez bu ismi ama Orhan Kemal dediğimde bu yazıyı okuyan okumayan herkes tanıyacaktır. Bugün televizyonlarda yayınlanan dizileri, sinema filmi ya da tiyatroya yansıyan eserleriyle ülkemizde ismini duymayan kalmamış, her kesime ulaşmıştır sanırım. Şiirler yazan Orhan Kemal’i “Mavi Gözlü Dev” filmini izleyenler çok iyi hatırlayacaktır, Nazım Hikmet’in tüm yazdıklarını atıp, düz yazıya yöneltmesiyle bu alanda günümüze başyapıt niteliğinde pek çok eser bırakmıştır. Bunlardan biri de Orhan Kemal’in en bilindik eserlerinden olan Murtaza.

Eserlerinde toplumun kanayan, kanamayan yaralarına her zaman değinen yazar yine geleneğini devam ettirmiş.

Dürüstlüğün, doğruluğun, çalışkanlığın makama, güce ya da başka herhangi bir ünvana ihtiyacı yoktur. Günümüzde yoklar ben de yetişemedim onlara: mahalle bekçileri. Yetişemesek de sahip oldukları düdük ile geceleri karanlık sokaklarda asayişi sağlamanın onların görevi olduğunu biliriz. Bizim Murtaza ise biraz daha farklı onlardan, tam manasıyla bir görev aşığı. Bildiği ne kadar doğru varsa asla vazgeçmeyen bir idealist, amirlerinin her sözü onun için bir ders, bir görev asla unutulmaması ve vazgeçilmemesi gereken. Ama kötü yanı şu ki Murtaza için kravatlılar ve diplomalıların hepsi amir niteliği taşır, hep doğruyu bilir onlar, çünkü almıştır ders ve karşılarındakilerin söz hakkı dahi yoktur. Vazife uğruna günlerce uyumayabilecek, umutlarına her zaman, her şartta umutla bakan, inançlarından asla vazgeçmeyen, korkusuz, kavgadan kaçmayan -amirlerinin yanı hariç çünkü bozmaz disiplinini- bir karakter. Aldatmayan ama kendi ailesi tarafından bile aldatılan, işinde son derece ciddi ama ona işi verenlerin ise dalga geçtiği, zaman zaman kendisiyle dahi çelişip de görev ve sorumluluklarıyla hiçbir zaman tereddüte düşmeyen bir garip kahraman…

İşini doğru yapan birisini görürsek ne kadar garipsiyoruz değil mi? Dimdik durmaya çalışan kimi görseniz arkasında birileri vardır. Ama öyle aklınıza ilk geldiği gibi değil, ilk fırsatta onu biraz yere yaklaştırmak, biraz ya da hepten yıkmak için. Murtaza’nın arkası da epey kalabalık ama korumak için değil, indirmek için de o hep ayakta, hep sapasağlam, dünyaya meydan okurcasına.

Emperyalizmin sesini duyuyorsunuz Murtaza’nın ağzından, “Çamura mı saplandık?” diyor “Bir tekme de sen vuracaksın amirim”. Murtaza emperyalizme sesleniyor, Orhan Kemal ise emperyalizm ile bizi yüzleştiriyor.

Son bir şey Murtaza’ya dair, kaç kişi affedilmeyi değil de kendisine, ailesine ceza verilmesini ister ki?

Sayısı tektir, belki de Murtaza’dan ibaret. Murtaza ister, evet ister çünkü kutsaldır bir vazife her şeyden..

Mehmet Raşit, “Murtaza-2”yi de yazmış ve şu notu düşmüş:

“Önemli not: Bu dosyada Murtaza’nın ikinci cildini yürütecek müsveddelerle, 47. sayfaya kadar tape edilmiş bölüm vardır. Geziden dönüşte devam edilecektir.

(Tabii kısmetse… Ki, elbette kısmettir.)”

Fakat, işin acı yanı şu ki 1970 yılının Nisan ayının ikisinde çıktığı geziden dönememiştir, sandığı gibi kısmet değilmiş.

Kitap 1986 yılında başrolünde Müjdat Gezen’in oynadığı bir filmde sinemaya aktarılmıştır, isterseniz Murtaza’ya bir de sinemanın gözüyle bakabilirsiniz.

Bu arada Murtaza-2’nin kalan sayfalarını bu kitabı okuduktan sonra Orhan Kemal yerine siz tamamlarsınız belki de.

Murtaza Orhan Kemal Everest Yayınları


Orhan Kemal

A. Ömer Türkeş

Orhan Kemal, 15 Eylül 1914'te Adana'nın Ceyhan ilçesinde doğdu. Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü’dür. Babası Abdülkadir Kemali Bey, birinci mecliste milletvekilliği, 3 Mayıs 1920'de Vekiller Heyeti'nde Adliye Bakanlığı yapmış ve 26 Eylül 1930'da Adana'da Ahali Cumhuriyet Fırkası'nı kurmuştu. Muhalif görüşleri nedeniyle partisinin kapatılması üzerine 1931'de ailecek Suriye'ye kaçınca, hem Orhan Kemal’in eğitimi yarım kaldı, hem de ailece yoksulluğa düştüler. Suriye ve Lübnan’da bir yıl kadar yaşayan Orhan Kemal, ailesinden ayrıldı ve Türkiye’ye döndü. Ancak Adana’daki hayat da kolay olmadı: çırçır fabrikalarında işçilik, dokumacılık, katiplik, ambar memurluğu yaptı. 1938’de askere gidişiyle birlikte mapusluklukla tanıştı. "Yabancı rejimler lehine propaganda ve isyana muharrik" suçundan yargılanarak, 27 Ocak 1939'da beş yıla hüküm giydi. Kayseri, Adana ve Bursa cezaevlerinde yattı. 1940 yılı kışında Bursa Cezaevi'nde Nazım Hikmet'le tanışmasıyla mahpusluk yazarlığa dönüştü Orhan Kemal için. Şiir ve hikaye yazmaya onun teşvikiyle başladı. Ne var ki bu yıllarda henüz yazarlıkla geçimini temin edecek durumda değildi. Hamallık da dahil olmak üzere pek çok yıpratıcı işte çalıştı. Üstelik mimlenmişti bir kez. 1950’de ailesini de yanına alarak İstanbul’a göç etti ve bundan böyle geçimini yalnızca kalemiyle sağladı. 7 Mart 1966'da bir ihbar üzerine "Hücre çalışması ve komünizm propagandası' yaptığı gerekçesiyle yeniden cezaevine düştü Orhan Kemal’in yolu. 13 Nisan 1966'de serbest bırakıldı. Artık yıpranmıştı Türk edebiyatının büyük ustası. Bulgar Yazarlar Birliği'nin çağrılısı olarak gittiği Sofya'da, tedavi edilmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970'te öldü.

Orhan Kemal’in dünyası
1960’lı yıllara kadar Türk romanında zenginlik-yoksulluk karşıtlığı, en çok “köy romanı” olarak adlandırılan akım içerisinde işlenmiş ve söz konusu karşıtlık, bir önceki dönemin kötülük-iyilik çiftinin yerine geçen ezen-ezilen ilişkisinin simgesine dönüşmüştür. Yoksul halk ve onun yanındaki aydının bir tarafta, zengin kesim ve siyasal iktidarın öte tarafta olduğu bir mücadelenin dile getirildiği özel bir alandır toplumcu romanlar. Olup bitenlere, hastalıktan kırılan, bir lokma ekmek için dilenen, iş bulamayan yoksul insanlara, onların yaşadıkları bakımsız ve pis mahallelere, derme çatma evlere ve kentlerin gelişip bölünmesine gerçekçi ve eleştirel yaklaşmalarına rağmen, ilk dönem solcu yazarların kaleminden çıkma metinlerin pek azında -bugüne kalan- edebi bir güzellik bulabiliyoruz.

Elbette meseleyi doğru koyan yazarlar da yok değildir. Türk hikayeciliğinin farklı kollarda akan iki büyük ismi Sait Faik ve Sabahattin Ali, zayıf, güçsüz, sinik ve yoksul insanların dünyasına sızmayı, o dünyanın işsiz, hasta, aç, küskün hayatlarını en canlı görüntülerle ve basit bir dille yansıtmayı başarmışlardı. Ancak Türk romanında toplumsal gerçeklikler ve yoksul insan hayatlarından söz ediyorsak eğer, Orhan Kemal’e ayrı bir sayfa açmak gerekir. Çünkü Orhan Kemal, gerek ilk romanlarında sözünü ettiği çocukluk ve gençlik anılarını, gerek Çukurova’yı anlattığı ikinci dönem romanlarını ve gerekse de İstanbul’un kenar mahallelerinde geçen son romanlarını hep aynı kesimden insanlara, hep maddi hayatın ezdiği dar gelirli ve yoksul insanların ayakta kalma savaşlarına, umutlarına, sessiz bir öfkeyle katlandıkları kaderlerine ayırmıştır. Edebi açından başarılı bulunamayacak romanlarında bile alt sınıfların temsili eksiksizdir.

İlk romanları “Baba Evi”(1949) ve “Avare Yıllar”(1950)da, başıboş gezen lümpen kesimden gençlerin sürdürdüğü hayatı yoksulluk, açlık, çekilen sıkıntılara duyulan bir öfke ile birlikte yansıtır Orhan Kemal, ama onun maddi paylaşımın sınıfsallığına ilişkin romanları “Bereketli Topraklar Üzerinde”(1954) ile başlar. Yoksulluk, emeğin üzerindeki sömürünün zorunlu bir sonucudur artık. “Memleketimizin insanlarının kalkınmasını, refahını, yükselmesini istedim. Bu işin de köyden başlaması kanısına vardım” düşüncesiyle yazmıştı “Bereketli Topraklar Üzerinde”yi o. Yoksul köylerinden kalkıp çalışmak için Çukurova’ya inen üç garip köylünün hikayesini anlatan bu romanında, girdikleri her işte acımasızca sömürülen, kente geldiklerinde horlanan, alay edilen, kendileri gibi sefalet içerisinde yaşayan insanlara sığınan, ama biri dışında ayakta kalmayı beceremeyen köylülerin bir daha köye dönmek şansı da yoktur. Hem toplumsal hem de ekonomik hayatın çok iyi gözlemlendiği roman, tarımsal alandaki değişmeleri -özellikle makineleşmeyi- eksiksiz kaydeder. Yaşama kavgasından -uyanıklığıyla- sağ çıkan İflahsız Yusuf, yazarın “Gurbet Kuşları”(1962) romanında yeniden karşımıza çıkmak üzere kente doğru giderken biter roman.

Orhan Kemal, Vukuat Var(1958), Hanımın Çiftliği(1961), Eskicinin Oğulları(1962) ve Kanlı Topraklar(1963) romanlarında da aynı temayı işlemeyi sürdürür. Adana çevresindeki toprak ve fabrika işçilerinin hayatları Çukurova'daki ekonomik ve toplumsal değişimler ve tarım ve sanayideki gelişmelerle paralellik içerisinde ama romanının merkezine daima insani dramlar konularak en iyi onun romanlarında yer almıştır. Hem bu romanlarında, hem de üçüncü dönemi sayılan kent romanlarında kentten köye, köyden kente göçleri, ırgatlıktan işçiliğe geçişi, gecekondulaşmayı, köylünün şehirde tutunma çabalarını, yozlaşmasını, sömürü çarklarının işleyişini anlatır Orhan Kemal.

Orhan Kemal, 1949’da yayınlanan hikayelerinde, “civar mahalleler –bunlar işçi mahalleleriydi- geceye gömülmüş evler kalabalığı halinde alt alta ve üsteydiler” tarzında bir ifadeyle, işçi mahallelerinin kentten ayrı duruşunu, o hüzünlü manzarasını hemen hissettirir. “Vukuat Var”(1958) romanında, o yılların varoşları sayılabilecek mahallelerde yaşayanları, “Balkanlardan çeşitli tarihlerde gelip kat kat yığılmış göçmenler, Alasonyalılar, Yanyalılar, Giritliler, Boşnaklar, Mehmet Ali Paşa ordusu kalıntıları Arap uşaklar, Doğu Anadolulular” olarak saydığı için “vatandaşlar arasında soy ve mezhep ayrılıklarını tahrik ettiği” yolunda suçlamalarla karşılaşan Orhan Kemal, köyden kente göçü, ırgatlıktan işçiliğe geçişi eksiksiz yansıtmıştır. Kendi yaşamında yaşadığı talihsizlik, bir anda içine düştükleri yoksullukla dağılan ailesinin hayali, yazarın her romanında belli eder kendisini. Bu nedenle, yoksullaşmanın bir göstergesi olarak mahallenin ve evin de özel bir yeri vardır yazdıklarında. “Eskicinin Oğulları”(1962) romanında, annenin özlemini çektiği –hayali- “gümgüm gümüleyen konak”, ailenin yaşadığı izbelik ile iç burkultucu bir karşıtlıktadır.

Kentsel toplumsal düşünsel değişimler

1950'li yıllar, Türkiye tarihinde Demokrat Parti iktidarı ve köyden kente göç olgusu ile birlikte anılır. Batıda büyük acılarla yaşanan sanayileşme anı gelmiş, konut ve iş yokluğu Türkiye gündeminin merkezine oturmuştu. Önceleri kente yığılan insanların başlarını sokacak bir yer ihtiyacıyla ürettikleri derme çatma evlere göz yumuldu. Güzel de bir ad takıldı onlara; "gecekondu". Gecekonduların ortaya çıkışı ile roman ve öykü içinde yerini alması eş zamanlıdır. Mekansal farklılıklarla temsil edilen ilk dönemin Doğu-Batı karşıtlığının, yerini, yine mekanda somutlaşan ezen-ezilen, ya da işçi-burjuva çiftine terk ettiği bu yıllarda, hem köyü hem de kentteki yeni mekanları en iyi dile getiren yazar yine Orhan Kemal’dir.

Sosyalist sözcüğünü kullanmanın sakıncalı olduğu yıllarda kendilerine toplumcu gerçekçiliği yakıştıran kuşağın en etkili isimlerindendi Orhan Kemal. 1950’li yılların Türkiyesinde yoksulluk ve zenginliğin ifade ettiği anlam ve karşıtlıkları kimi zaman mekanda, kimi zaman tarlalarda, bazen fabrikalarda, hapishanelerde, Yeşilçam kapılarında ve yüksek tahsil etrafında, bireysel dramların ardındaki ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümleri ihmal etmeden ve fukaralık edebiyatına kaçmadan kolaylıkla özetleyiverir Orhan Kemal. Maddi sorunlardan söz edilmesi doğrudan açlıktan, sefaletten dem vurulması demek değildir, sosyal dengesizlik ve onun yarattığı acılar, karakterlerin bireysel kaderleri ve tutkularında çıkar ortaya. Kurtulmayı düşledikleri bu hayatın sıkıntıları içinde bile bütün insani özellikleriyle yaşar onun romanlarındaki kahramanlar ve o dönem romanlarındaki sterotiplerle hiç benzemezler.

1950’li yılların sonlarından başlayarak, İstanbul’un kenar mahallelerindeki işçilerin, aşağı tabaka insanlarının yaşama savaşını yansıttığı romanları arasında en önemlileri “Devlet Kuşu”(1958) ve “Gurbet Kuşları”dır(1962). İlkinde, fakir mahallelerdeki değişimi, apartman sahibi olmanın temsil ettiği anlamı, lümpen proleterin oluşumunu anlatan Orhan Kemal, “Gurbet Kuşları”nda, kente göçü, gecekondulaşmayı, köylünün şehirde tutunma çabalarını, zenginlerin karşısındaki ezikliğini, giderek yozlaşmasını ve sömürü çarklarının işleyişini anlatır.

1966 tarihli “Evlerden Biri” ise, edebi açıdan çok başarılı olmamakla birlikte, yoksul hukuk öğrencisi Erdal ve ailesi üzerinden, üniversite diplomasının ifade ettiği anlamları eksiksiz yansıtır. Bundan böyle paraya tahvil edilecek bir unvandır eğitimin karşılığı; etle tırnakla söküp kazanılacak bir kurtuluştur! Yalnız Erdal’ın değil, ailesinin, kardeşlerinin de umududur uğruna fedakarlık ettikleri hukuk diploması. Hepsi de -diğerlerini dışarıda bırakan- hayallere dalarlar. Hatta mahalle halkından bile, bir akrabalık tesisiyle yoksulluktan kurtulmayı umanlar vardır. Ama devir değişmiş, gemisini kurtaran kaptan olmuştur; Erdal, bu çaresiz insanları terk edip gider zengin insanların dünyasına. Romanını, daha önce sözünü ettiğim hayranlık ve kıskançlık ikilemi üzerine kuran Orhan Kemal, geleceğin -bugünün- köşe dönmeci, sınıf atlamacı zihniyetinin ipuçlarını yakalayabilmiştir.

>

Valid HTML 4.01 Transitional