Jeffrey Eugenides Middlesex
Jeffrey Eugenides

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

03.02.2016
 
Editörün Notu :  "Ben iki kez doğdum: İlkinde 1960 yılının Ocak ayında, Detroit için inanılmaz derecede dumansız bir günde kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Michigan-Petoskey’de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak.” cümlesiyle açılan Middlesex Bursa'da başlayan ve Kurtuluş Savaşı sırasında İzmir'den kalkan gemilerden birine binerek Amerika'ya göç eden Yunan iki kardeşin üç nesil boyunca süren bir nehir romanı.

  MIDDLESEX - Yazar JEFFREY EUGENIDES
Doçent - Özge Yılmaz
Celal Bayar Üniversitesi

Dipnot Kitap Kulübü

Jeffrey Eugenides’in kitabı oldukça vurucu bir açıklamayla başlıyor: “ Ben iki kez doğdum: İlkinde 1960 yılının Ocak ayında, Detroit için inanılmaz derecede dumansız bir günde kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Michigan-Petoskey’de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak.” Bununla, aslında bize kitabın “önce sonucu söyleyen yapısını da çizmiş oluyor. Bir çok farklı yerde karşılaşacağımız şekilde önce sonları söyleyip sonrasında öyküyü anlatma eğilimi var yazarın. Ve biz, bu ilk paragrafın devamında hemen öğreniyoruz ki anlatıcımız “Calliope Helen Stephanides” yani “Cal” , nadir görülen bir genetik bozukluk taşıyor ve bir enzim eksikliği nedeniyle fenotipi yani dış görünüşü dişi olmasına karşın testisleri ve testosteron hormonuna sahiptir. Ergenlikle birlikte erkek karakterleri de kendini gösteriyor. Yazar her ne kadar kitap boyunca biraz ironik biraz da olaylardan eğleniyormuş izlenimi veren bir anlatım tonu kullansa da ilk sayfada kendi durumunu anlatırken benzetme yaptığı Tiresias’ın lanetlenmiş kişiliği aslında duruma bakışının tonundaki eğlence kadar olumlu olmadığını açık ediyor. Tresias, erkek olarak doğmuş, Tanrılarca cezalandırılarak önce kadın sonra tekrar erkek haline çevrilmiş ve sonrasında da erkek olmanın daha hoş olduğunu söylemesi üzerine, Hera tarafından lanetlenerek görme yetisi yokedilmiş bir mitoloji kahramanıdır. Ancak Zeus ona bir kahinlik yeteneği vermiştir. Aslında kendisini Tresias’a benzetmesi sadece başına gelenlere lanet olarak baktığını düşündürmekle kalmıyor aynı zamanda düşünsel yetilerine güvenini de vurguluyor.

Kitabı temel olarak iki bölümde inceleyebiliriz aslında; ilk yarısında yazarın genlerinin öyküsünü anlatmak olarak açıkladığı üzere önce babaanne ve dedesinin öykü kahramanı olduğu 1920-1960 arası dönem var. Bundan sonra ise, kendi öyküsünü anlatmaya başlıyor. Bu anlatım sürecinde, tarihsel dönemin kendi ailesinin çevresinde yarattığı olaylara oldukça öznel bir bakış açısı sunuyor. Tarihteki olaylara yaklaşımı hem öznel hem de aile içinde anlatıldığı şekliyle tariflendiği için birçok noktada tarihsel gerçekliğin uzağına düşüyor. Kitabın ilk yarısı 1922 yılında geçiyor ve Desdemona Stephanides ve Lefty Stephanides ile karşılaşıyoruz. Bu iki kardeş, anne ve babalarının ölümü sonrasında Bursa’nın tepelerinde bir dağ köyünde yaşayıp ipek üretimiyle uğraşmaktadır. İpek üretiminden Lefty’den bir yaş büyük olan Desdemona; ipeklerin satışından ise, Bursa Koza Han’a gittiğinde kumar, esrar, genelevlere gitmek gibi alışkanlıkları olan Lefty’nin sorumludur. Genelev sahnelerinden birinde, aslında, Lefty’nin kızkardeşine duyduğu sevginin enseste varan boyutlarının da ilk kanıtlarını görürüz. Bu süreçte Lefty’nin bu alışkanlıklarından memnun olmayan Desdemona onu oldukça kapalı olan köylerinden (Bithynios) bir kızla evlendirme çabasına girişir ancak bu çaba sonunda başarılı olamaz. Bu kısımda, anlatıcının dili olayları ve iki kardeşin birbirine olan ilgisini anlatım tarzı, okuyucunun bu ensest ilişkiyi eleştirilmesini azaltma çabası sezilir. Aslında yazarın olayı yumuşatma çabasına anlam vermek çok olası değil, çünkü sonucunu, kitap içinde doğrudan göreceğimiz bir olay bu ensest ilişki. Bu yumuşatma çabası içinde, o döneme ait bir başka gerçek de vurgulanıyor ki, yaşadıkları küçük köyde zaten birçok kişi birbiriyle akraba. Her ne kadar yazarın böyle bir çabası olmasa da akraba evlilikleri açısından üzerinde çalışılması gereken iki önemli noktanın vurgulandığını görüyoruz burada ilki azınlık olarak yaşayan toplumlarda biraz kültürel korunmayı da sağlamak amacıyla akraba evliliğinin ön plana çıkabileceğini, diğeri de kapalı ailelerde karşı cins adına, aile bireyleri dışında neredeyse kimseyi göremeyen kişiler arasında ensestin ortaya çıkışının nasıl kolaylaştığını. Gelecek korkusu, kültürel yakınlık gibi birçok etken bu kişilerde ensesti rasyonalize edebilmeyi beraber getiriyor. Ancak kitapta ilginç olan, tamamen farklı bir kültürle büyümüş olan yazarın, bu konuya yumuşatılmış bakabilmesi ki; kendi kökenlerinin kültürü içinde büyüyüşünün onun bakış açısını ne kadar etkilediğini göstermesi açısından önemli olabilir.

Öyküye devam ettikçe iki kardeşin yaşamı, Kurtuluş Savaşı’nın sona ermesi ve Türk ordusunun bölgeye hakim olması ile değişir ve hızla köylerini terk etmeye karar vererek İzmir’e giderler. Hedefleri İzmir’den Yunanistan’a oradan da Amerika’da yaşayan kuzenleri Sourmelina’nın yanına göçmektir. Bu göç sırasında, yazarın aile öykülerinden dinleyip derlediği şekliyle bazı tarihi olaylara da tanıklık ederler: İzmir yangını gibi. İzmir’de, kitap boyunca ailenin hayatının bir parçası olacak Ermeni doktor, Dr Philobosian’ın, ailesinin öldürülmesini de anlatır. İşte aslında tüm bu anlatım tarzından tarihi öznel ya da ailede aktarıldığı şekliyle sunduğu izlenimi yaratmakta. Ardından bir şekilde iki kardeş gemiye binmeyi başararak önce Yunanistan, oradan da Amerika’ya giderler ve Sourmelina ile buluşurlar.

Burada iki yeni karakterle tanışıyoruz: Sourmelina, köyde evli bir kadınla uygunsuz bir pozisyonda görüldüğü için ailesi tarafından Amerika’da biriyle evlendirilerek gönderilmiş, lezbiyen olduğu belirtilen kuzen ve onun Zizmo adında içki kaçakçılığı yaparak geçimini sağlayan kocası. Amerika’ya yolculuk ettikleri gemide evlenen Desdemona ve Lefty yaşamlarını bu çiftin kiracısı olarak sürdürmeye başlarlar. Lefty önce araba fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlar ancak sonra buradaki işine son verilince Zizmo ile beraber içki kaçakçılığı yapar. İki kadın benzer zamanlarda hamile kalır ve birinin kız diğerinin erkek bebeği olur. Ancak iki kadının da hamileliği önemli değişikliklere neden olur. İlki Desdemona’nın kardeşinden hamile kalmasının getirdiği suçluluk duygusu ve akraba evliliklerinden olan çocuklarda ortaya çıkan önemli genetik hastalıkları düşünerek endişe duyması ve suçluluk hissetmesidir. Bu endişe ve suçluluk duygusu doğum sonrasında Lefty ile Desdemona arasındaki ilişkiyi bozar, tartışmalara neden olur ve Lefty evin alt katını bir bara dönüştürerek Bursa’daki serseri hayatının bir benzerini yaşamaya başlar. İyi bir bar işletmecisidir, barın düzenli gelen müşterileri vardır ve bunlar arasında kadınlar da vardır. Hatta ara sıra bar tarafından esrar kokusu da duyulmaktadır. Daha ileride öğreneceğimiz üzere bu bara gelen kadınları bir süre pornografik bir fotoğrafçıyla buluşturma işi de yapar. Diğer çiftin hayatı ise lezbiyen olduğunu bildiğimiz Sourmelina’nın neredeyse hiç birlikte olmadığı kocası Zizmo’nun çocuğun ondan olmadığı yönündeki endişeleri ile bulanmaktadır. Hatta Zizmo, Lefty’nin bebeğin gerçek babası olduğundan şüphe eder ya da yazarın bize bildirdiği şekliye şüphe eder gibi yapar. Bir gece buzla kaplı gölde araba kullanırken bunu Lefty’ye söyler, aralarındaki tartışmada Lefty arabadan atlar ama Zizmo araba ile birlikte buzla kaplı göle gömülür. Zizmo’nun öldüğü düşünülür ancak kitabın devamında ölmediğini görürüz.

Kitabın kısaca değindiği bir tarihi dönem ABD’deki büyük depresyon dönemidir. O dönemde işsizliğin artışı, insanların aç ve evsiz kalması herkesin işlerini bozar. Bunlardan biri de bar işleten Lefty’dir. İnsanlar yiyecek bulmakta zorlanırken artık bara gelip içkiye para verememektedir. Desdemona ile de arası iyice bozulan Lefty karısının da çalışmasını ister ve Desdemona, İslam Ulusu adına çalışmaya başlar. Kitapta İslam Ulusu, çok ayrıntıya girilmeden anlatılıyor. İnternette aradığımda da o zamanki başkanı olduğu belirtilen Fard Hoca (Wallace D Fard) ile ilgili de çok bilgi yok. Kendisinin peygamber olduğunu hatta Tanrı’nın yeryüzüne gelmiş şekli olduğunu iddia ettiğini belirten kaynaklar var. 1930 larda bu oluşumu kurduğu ve 1934 ‘lerde ortadan kaybolduğu belirtiliyor. Farklı kökenleri olduğu yönünde iddialar var. Bu oluşumun sonrasında başkanlığını yapanlardan biri Malcolm X. Kitabın bu kısmında zencilerin yaşamlarının anlatılışı dışarıdaki sefalet ve ibadethane olarak tarifledikleri yerin içindeki lüks tarifi bana acı geldi. Ancak biraz yanlı bir anlatım tekniği kullanılıyor duygusu da yarattı. Sefalet zorunluluk değil, biraz tercihmiş gibi anlatılıyor gibi hissettim. Tabi sonrasında bu yaşam şeklini tüm Detroit’e yaydıkları da belirtiliyor ki bu daha da “nedene bakmadan sonucu” raporlama tarzı bir anlatım.

Tüm bunlar olurken Sourmelina’nın kızı Tessie ve Desdemona’nın oğlu Milton da birlikte büyür. Desdemona’nın bir kızı daha olur (Zoe hala). Ensest ilişkiler bu çocuklar büyüyünce de yaşamlarına girer. Desdemona’nın tüm çabalarına karşın Tessi ve Milton evlenirler. Bu evlilikte Milton’ın kısa süreliğine 2. Dünya savaşı sırasında askere yazılmasının etkisi büyük olur.

Tessi ve Milton’un evliliklerinden iki çocukları olur. Biri erkek Chapter Eleven ve diğeri de romanımızın anlatıcısı Calliope (Cal) Stephanides. Geçimlerini Lefty’nin barını restorana çevirerek sağlarlar önceleri ancak sonrasında 1967’de Detroit’teki ayaklanma sırasında binanın ciddi hasar görmesi sonucunda sigorta alacakları ile hem yeni bir eve taşınırlar hem de yeni bir iş kurarlar: bir sosis zinciri... Bu arada Desdemona ve Lefty ile ilgili anlatımlar artık giderek azalıyor daha çok ikinci kuşağın yaşamı ön planı geçiyor. Artık Lefty geçirdiği felç sonrasında konuşamıyor ve Desdemona zamanının çoğunu ona bakarak geçiriyor. Kitabın devamında Lefty’nin artan felçler ile birlikte artık bellek kaybı yaşadığına ve onun ölümüyle birlikte Desdemona’nın yaşamla bağının koptuğuna tanıklık ediyoruz.

Ancak devam etmeden önce Lefty’nin barının olduğu yerde açılan restoranın kapanmasına da neden olan ayaklanmaya kitapta yer alan biçimi ve tarihteki normal anlatımını bir gözden geçirmekte yarar var diye düşünüyorum. 1967 Detroit ayaklanması, aynı zamanda 12. Cadde ayaklanması adı ile de biliniyor ve 43 kişinin ölümü, 1500 kişinin üzerinde yaralanma ile sonuçlanmış. Olayların başlangıcı 23 Temmuz 1967 tarihinde polislerin 12. Caddedeki lisanssız barı basması ile tetikleniyor. Beş gün süren ayaklanma ancak ordunun müdahalesi ile sonlandırılabiliyor. Middlesex’te bize daha çok zenci ayaklanması olduğuna dair ipuçları verilmesine karşın, oldukça fazla sayıda beyazın da olaylara katıldığı, bu nedenle tipik bir zenci ayaklanması olarak tanımlanamayacağı belirtilmekte. Ancak yine de ayaklanmanın nedenlerinden önemli bir tanesinin zencilerin yaşam koşullarından memnuniyetsizliği olduğu yazılıyor. Detroit 1900’lü yıllarda oldukça yüksek sayıda zenci nüfusu olan bir şehir ancak hızla artan zenci nüfusu hem yaşam koşullarının kötülüğünü hem de işyerlerinde beyazlara göre daha az ücretle çalıştırılmalarını getiriyor. Her ne kadar 1960’lı yıllarda bu durum iyileştirilmeye çalışılsa da tam bir düzelme henüz sağlanamıyor. Bu dengesizliklerin de ayaklanmada önemli etken olabileceği bildiriliyor. Bizim kitabımızda Milton’un restoranı giderek zenci nüfusun artış gösterdiği bir bölgede yerleşimli ve onun kendini korumak için polislerle işbirliği yaptığını öğreniyoruz. Bu ayaklanmada işyerini koruma için önce elinden geleni yapıyor ancak sonrasında yanmasına izin veriyor. Kızının konuşmasına izin vermediği zenci aktivistler de göz önüne alınınca tavrının ırkçı eğilimde olduğu görülüyor. Kitabın ilerisinde zencilerle beyazların aynı okula gitmesi gündeme geldiğinde daha da artan ırkçı tutumunu görebiliyoruz zaten. Ev aramaları sırasında kendilerine gösterilen ayrımcı tavırlardan daha hafif geçilen bir ırkçılık teması izlenimi uyandırıyor.

Bu noktadan sonra kitabın anlatıcıya ve tıbbi durumuna daha yoğunlaştığı kısma başlıyoruz. Ergenlik çağına ulaşmasıyla birlikte hala Calliope olan baş kahramanımız vücudunda geciken değişikliklerden rahatsız olmaya başlıyor. Özellikle yaşıtı kızların meme gelişimlerinin ve menstruasyonlarının başlaması, vücut değişiklikleri ile birlikte daha kadınsı hale gelmeleri, karşı cinsle ilişkilerinin başlaması, önceleri çok güzel olarak tanımlanan ve ilgi göre Calliope’yi giderek içine kapanmaya yönlendiriyor. Aslında bu kısım normal ergenlik sorunlarından farklı ayrıntılar içermemekte. Buradan sonra ise onun hızlı boy uzaması ile birlikte hastalığına özgü bazı fenotip özellikleri gösterdiğine tanıklık ediyoruz. Bu noktada da ara vererek 5 alfa redüktaz eksikliğinin tıbbi özelliklerine değinmek gerekiyor.

5 alfa redüktaz enzimi, testosteronun daha etkin andorjen formu olan dihidrotestosterona dönüştürülmesi için gerekli bir enzimdir ve eksikliği otozomal resesif bir genetik hastalık (Kromozom 5) olarak görülebilir. Bu enzim anne karnındaki dönemin erken dönemlerinde dış genital organlarda bulunur ve bebekte normal erkek cinsel organlarının gelişimi için gereklidir. Akraba evliliğinin fazla olduğu ülkelerde daha sık olmakla birlikte tüm cinsel farklılaşma bozuklukları nadir görülür (1/5500).

Klinik olarak farklı tiplerde görülebilir. Öncelikle sadece genetik olarak erkeklerin hastalığıdır. Kızlarda homozigot mutasyon gösterilmekle birlikte klinik belirtiler ile ilişkisi gösterilmemiştir. Erkekler genellikle ambigus genitalya dediğimiz belirsiz cinsel organlar nedeniyle bebekken tanı alırlar ancak belirgin olmayan klinik gözden kaçıp ergenlikte adetlerin başlamaması ve kıllanma, ses kalınlaşması gibi virilizasyon bulguları ile de tanı alabilir. Ambigus genitalya tanımı içinde, bu olgularda dış genital organlar normal erkek anatomisinde olup mikropenis ya da hipospadyas (idrar deliğinin aşağı açılması) görülebilir ya da hafif klitoris büyüklüğü dışında tamamen dişi görünümünde olabilir ya da bu iki görünümün birbiri içine geçtiği daha ara formlarda bulunabilir. Ancak genetik olarak erkek olan bu bireylerin testisleri mevcuttur ve rahim ya da yumurtalıklar gibi dişi üreme organlarına sahip değillerdir.

Bu kısa bilgiden sonra kitabın son 1/3 lük kısmına dönüyoruz. Aslında başından bu yana tüm romanın anlatmayı amaçladığını bize hissettirdiği kısım bu kısım. Ergenlik dönemi ile ilgili problemleri sürerken hala Calliope olan baş kahramanımız bir başka kız çocuğu ile duygusal ağırlıklı ama sona doğru cinsel içeriğin de eklendiği bir ilişki yaşıyor.

İşte tam bu sırada geçirdiği kaza sonucu gittiği acil serviste genital muayenesindeki anormallik fark edilerek tanı sürecine giriliyor. Bu dönemden sonraki tanı aşaması oldukça zorluklarla geçiyor. Ancak, buradaki anlatıda fazlaca popülist bir yaklaşım güdüldüğünü düşünüyorum. Tıbbı müdahale, Dr. Luce’ un kendisine sanki bir “bilimsel buluş”muş gibi yaklaştığı iddiası ve tabi en sondaki “ucube” kelimesi üzerinde duruş. Öncelikle bu tür hastalıkların tanısı ve tedavi aşaması hala oldukça tartışmalı ve uzun. Ancak romanda öne sürüldüğü üzere bilgi saklanarak (cinsel hazın olmayacağının düşünüldüğü ancak aileye ya da hastaya bildirilmediği) cerrahi önerildiği iddiası biraz abartılı. Bu olguların cerrahisinin hangi yöne evrileceği halen olgu bazında değerlendirilerek hekim-aile-olgu birlikte karar verilmektedir.

Sonrasında ise evden kaçma, maceralı bir kendisiyle barışma süreci anlatılıyor.

Kitabın tümü birlikte değerlendirildiğinde gen yolculuğu olarak tanımlanmakla birlikte Anadolu kökenli bir Rum ailesinin kendi ön yargıları ile tarihsel bir sürecin anlatıldığını düşünüyorum. Middlesex adının çağrıştırdığı, ya da kitabın ilk cümlesinde bize hissettirildiği üzere “hermafrodit” bireyin sürecinin ise kitabının sonuna sıkıştırıldığı, oldukça yüzeyel geçiştirildiğini düşünüyorum. Hermafrodit olduğu bu kadar geç saptanan bir olgunun öncelikle bu kadar net cinsiyet tanımına gidebilmiş olmasının beklenir bir tablo olduğu bana gerçekçi gelmiyor. Yer yer dişi kimliğinin de aradan kendini hissettirdiğini belirtmesine karşın kahramanımız erkek kimliğinden daha ilk tanıyı aldığı andan itibaren çok emin. Aslında tıbbi öyküsünü anlatırken doktorun belirttiği gibi, halen de geçerli olan teori, cinsel kimliğin hem biyolojik yani genetik hem de çevresel-psikolojik etkenlerle belirlendiğidir. Bu nedenle böyle bir tanıyı yeni duyan bir kişiden bu denli net bir tavır beklenmeyecektir diye düşünüyorum.

En sonda ise Berlin’de yaşayan ve Dış İlişkiler bölümü kültürel etkinliklerden sorumlu bir birimde çalışan Cal ile tekrar karşılaşıyoruz ve mutlu sona, onun bir kadınla ilişkisinin gelişmekte olduğu hissiyle ulaşıyoruz.

Middlesex
http://hayallerimdeloreanvesen.blogspot.com.

Bazı kitapların adlarını bir yerlerde duyarsınız, kapak tasarımları bir anlığına gözünüze ilişmiştir. Yazar hakkında soluk bir bilginiz vardır. Bir kitabı filme uyarlanmıştır. Ne o kitabı okumuşluğunuz, ne de filmi izlemişliğiniz vardır. Yeri ve zamanı çıkartamasanız da bunlar birikir ve hiç okumadığınız, hakkında pek bir şey bilmediğiniz o kitap hakkında bir fikir oluşuverir. Uzun zaman sonra elinize geçen kitaba satır satır aşık olurken kafanızda daha önceden oluşmuş resme anlam veremez ve suçu bu kitabın ne hakkında olduğunu öğrenmek için ayırmanız gereken azıcık zamanı ayırmadığınız için kendinizden başka kimseye atamamanızın burukluğu çöker üzerinize. Sonra neyse dersiniz, sonuçta kitabınızla ilişkiniz gayet iyi devam ediyordur, aşkınızın alevlerinin harlanacağına inancınız tamdır. Kitaba uzanır, koltuğa gömülür ve okumaya devam edersiniz.

Yazının giriş paragrafı benim Middlesex ile hikâyemi kapsar nitelikte. Jeffrey Eugenides’i Virgin Suicides’dan biliyordum. Kitabı okumamıştım. Filmi de yıllardır bekler durur.

Eugenides Amerikalı romancı ve kısa öykü yazarı. Şu ana kadar üç roman yazdı: The Virgin Suicides (Bakir İntiharlar, 1993), Middlesex (2002) ve The Marriage Plot (2011). Yazarın son romanı henüz Türkçe olarak yayınlanmadı, ilk iki romanı ise İnkılap Kitabevi tarafından basılmış. Eugenides, Middlesex ile Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Nesnel gerçekleri sıralamayı bırakalım mı? Haydi.

Bir Yunan-Amerikan ailenin, Stephanideslerin üç kuşağının ve bir genin kuşaklar arası seyahatinin hikâyesi üzerinden kimlik arayışını anlatan, epik bir roman Middlesex. 1920’lerin Bursa’sından sanayi kenti Detroit’e uzanıyor. Roman, oldukça geniş bir araştırmanın ürünü olduğunu hissettiriyor. Eugenides’in Stephanideslerin köken mevzusuna eğiliminde kendisinin de baba tarafından Yunan kökenine sahip oluşunun yarattığı birtakım avantajlar sayfalarda seziliyor. Başkişi Calliope ‘Cal’ Stephanides’in (üçüncü kuşak aile bireyi) her şeyi bilen anlatıcı oluşu, ailenin günlük yaşamını, alışkanlıklarını, ve geçmişten gelen kültür ile günün Amerika’sının değerlerinin harmanlanışını birinci dereceden yakın ilişkiler yaşadığı kişilerin üzerinden anlatışı okuyucuyla roman arasında oldukça samimi, organik bir ilişkinin gelişmesine ön ayak oluyor. Eugenides’in romanında başarıyla yaptığı bir başka şey ise hikâyenin mekânı olan şehirleri pek az karşılaşılan bir üslupla betimlemesi. Yazdığı şehrin görülebilir ve daha gizli saklı kalmış özelliklerini, tarihten ilginç anekdotlarla beraber romanına ve kişilerinin zaman çizgilerine yedirerek veriyor. Yazarın karakterlerini yerler, objeler, atmosferler ve yer yer zaman çizgileriyle bağdaştırışını, keyif veren ve yaratıcı benzetmelerle kişilerini bezeyişini çok beğendim.

Yazının bu noktasına kadar değinmediğim, Middlesex’i okumak için önemli bir sebep var: Baş karakterin interseksüel oluşu. Bir genin seyahatinden bahsedişimi hatırlıyor musunuz? İşte bu durumdan o gen sorumlu. Romanın anlatıcısı Calliope ‘Cal’ kendi varoluşunun izlerini bu genin izini sürerek aktarıyor bizlere. Karakterimiz cinsel kimlik meselesine bireyin kimliği meselesiyle beraber giriyor, tüm deneyimlerini dürüstçe ve açık yüreklilikle kaleme alıyor. Bize oldukça yabancı geleceğine inandığımız bir durumun içine bizi öyle güzel, öyle doğal sokuyor ki kendimizi Cal’in bedeninde, hücrelerinde ve daha da içeriye yolculuk ederken, DNA’larında yatan hikâyesinde buluyoruz.

Roman yüzlerce sayfasına rağmen sürükleyici bir okuma vaat ediyor. Bu sürükleyicilik Eugenides’in dilinden, yarattığı karakterlerin çeşitlilik ve gerçekçiliğinden kaynaklanıyor ( fakat gerçekçiliğin içinde bir doz doğaüstülük seziyorsunuz). Ah tabi romanın tarihsel kurguyla akrabalığı da yadsınamaz. Eser bu akrabalıktan besleniyor, anlatımıyla okuyucuya eşlik eden görsel, eğlenceli, şenlikli bir tarihi diorama yaratıyor. Ailenin değişimi ile dünyanın değişimi birbirine geçiyor, bize de buna satırlarda çeşitli benzetme ve ilişkilendirmelerle tanık olmak düşüyor. Mesela ailenin maddi durumunun seneler boyunca alınıp satılan arabalar üzerinden bir paragraf içinde anlatıldığı kısmı okuması, hayal etmesi pek zevkliydi. Bu sıralar çok yaratıcı örnekleri bulunan infografiklerin edebi ortamdaki temsilciliğini üstleniyor Middlesex. Sanırım benzetmelerle romanın okuyucuyu kelimeler üzerinden görsel olarak uyarışı konusu üzerinden yeterince durdum.

Middlesex’i oldukça beğendiğim ortada. Yazıyı sonlandırmadan hoşlanmadığım bir noktadan bahsetmek isterim. Anlatıcının roman içerisinde ara ara direkt okuyucuyla konuştuğu kısımlar vardı. Bunların bir kısmı pürüzsüz geçişlerle başarıyla kotarılsa da genel olarak hikâyeyi fazla bölüyorlar. Bu tarz geçişlerin yarattığı, anlatılanı daha kolay bir yoldan verebildiği için bu seçimin yapıldığı düşüncesi ister istemez esere zarar veriyor. Tabi ki bu Middlesex’in diğer birçok harika yönünü gölgelemeye yetmiyor.

 

  Üç kuşağın romanı

Gülenay Börekçi


http://kitapzamani.zaman.com.tr/r

Jeffrey Eugenides’in 2003 yılında Pulitzer ödülüne değer görülen kitabı Middlesex, üç kuşak ve iki kıtaya yayılmış bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Dokuz yılda kaleme alınan roman bugüne dek 35 dile çevrildi ve üç milyondan fazla okura ulaştı. Jeffrey Eugenides’in daha ilk romanıyla sinema dünyasının ilgisini çekmiş bir yazar olması tesadüf değil. Hemen her kitabında el değmemiş konulardan etkileyici hikâyeler çıkaran yazarın Bakir İntiharlar adlı ilk romanı, ünlü yönetmen Francis Ford Coppola’nın kızı Sofia Coppola tarafından beyazperdeye uyarlanmıştı. Toplumsal meseleler karşısında alaycı dili, çetrefil meseleleri dahi büyük bir akıcılıkla ele alışındaki başarısı yazara pek çok ödül getirdi. Baba tarafından Bursalı bir Rum olan Jeffrey Eugenides’in dokuz yılda yazdığı ve 2003 yılında Pulitzer ödülüne değer görülen Middlesex, üç kuşak ve iki kıtaya yayılmış bir ailenin hikâyesini anlatıyor. Bugüne kadar 35 dilde yayımlanan ve üç milyondan fazla okura ulaşan kitap, kişisel bir dönüşüm ve kimlik arayışı hikâyesiyle beraber, roman kahramanını çevreleyen dış dünyadaki değişimleri ve toplumsal altüst oluşları da akıcı bir üslupla okura sunuyor. Yazarın esas başarısı da burada yatıyor kanımca. Romanı buna pekâlâ müsaitken, hikâyeyi sadece bireysel bir k arayışı üzerine kurmuyor Eugenides; konuyu daha geniş bir çerçevede işliyor.

Bursa’dan DetroIt’e

Middlesex, iki kere doğduğunu söyleyen çift cinsiyetli Calliopen’in hikâyesiyle açılıyor. Yazar roman kahramanının bedeninde çiçeklenmiş “bozuk” bir genin izini sürerek başlıyor dört bölümden oluşan romanına. Eugenides kahramanın kimlik arayışını, buradan doğan açmazını sadece bireysel bir hikâye şeklinde kurgulamayıp aynı zamanda toplumsal bir meselenin uzantısı olarak görmemizi sağlıyor. İlk bölümde Stephanides ailesinin yaşadığı Osmanlı Bursa’sına götürüyor bizi roman kahramanı.

İpekböcekçiliği ile uğraşan bir Rum ailenin Kurtuluş Savaşı’nın son demlerinde Bursa’yı terk etmek zorunda kalıp İzmir’e kaçışını anlatan sayfalarda, bir yandan savaşın sebep olduğu yıkımı bütün yönleriyle gösterirken, bir yandan da mülteci konumuna düşen bir ailenin kendi içindeki savaşa götürüyor bizi. Aileyi fabrika dumanları altındaki Detroit’e taşıyan gemide yaşanacaklar aynı zamanda bu “bozuk” genin de türemesine sebep olacaktır.

Türlü çağrışımlara açık olsa da, romana adını veren “Middlesex”, yerinden yurdundan edilmiş aileye kucak açan bir sokaktır. Sadece romanın adının ilginç çağrışımlarıyla değil, bu sokakta seksen yıl boyunca olup bitenlerle de ilgilidir anlatıcı. Middlesex’in ilk iki bölümünde birinci kuşak Stephanideslerin hikâyesini anlatan Jeffrey Eugenides, büyükannesiyle büyükbabasının tıpkı diğer göçmenler gibi ayak bastıkları bu yeni kıtaya uyum sağlama çabalarını betimler. Bir yanda kendilerinden bile saklamak zorunda oldukları sırları, diğer yanda onları yutmaya hazırlanan toplumsal sorunlar giderek iç içe geçer. Arada bir görünen kahraman, kendi hikâyesini anlatmak istercesine söze girse de, bu romanın sadece kendisinin değil, hatta ailesinin de değil, Amerika’nın hikâyesi olduğunu hatırlatırcasına tekrar geri çekilir. Bu sayede okurun merakı roman boyunca diri tutulur.

Gerçekte kimiz, nereden geliyoruz?

Üçüncü bölümde, anne ve babasının hikâyesine yer verir Calliopen. Middlesex’in bu bölümü Amerika’nın 1960’lardaki buhranlarını, toplumsal karmaşa ve iniş çıkışlarını merkeze alır. Bu bölümde ekonomik darboğaz, ırkçı uygulamalar, içki yasağı ve ayaklanmalar altında kendilerine bir sığınak arayan ikinci kuşak Stephanideslerin hikâyesini okuruz. Bir yandan, kuşaktan kuşağa devreden “bozuk” gen kaygısı, öte yandan Detroit’te hayata tutunma çabası... Bu karmaşa içinde doğan roman kahramanına varırız nihayet. Böylece kitap boyunca, biraz da hınzır bir şekilde, varlığını yüksek sesle dillendiren roman kahramanı Calliopen, romanın dördüncü ve son bölümünde gerçekten sahneye çıkar. Bu kez asıl hikâyeye döneriz: “Ben iki kez doğdum: İlkinde 1960 yılının Ocak ayında, Detroit için inanılmaz derecede dumansız bir günde kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Petoskey’de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak.” Bu bölüm her ne kadar roman kahramanının yaşadığı trajediye karşı verdiği mücadeleyi odağa alsa da, asıl vurgulanmak istenen husus, gerçekte kim olduğumuz ve nereden geldiğimiz sorusudur. Kimliğini arayan sadece Calliopen değil, çevresindeki herkestir. Romanın bu son bölümünü, bir bütün olarak Amerika’nın verdiği kimlik mücadelesinin müthiş bir ironisi diye okumak da mümkün.

Jeffrey Eugenides, Middlesex’te bütün iyi romancılar gibi, roman kahramanlarını sadece bireysel meseleleriyle değil, içine doğup büyüdükleri, içinde şekillendikleri toplumsal yapı ve dönemle beraber ele alıyor. Ülkenin seksen yıllık hikâyesini ilginç bir aile üzerinden anlatırken, bu toplumsal karmaşanın içine doğmuş bireyin iç dünyasını etkileyici bir şekilde gösteriyor. Tabulara alaycı bir dille karşı çıkarak, her türlü kimliği tartışmaya açarak, tartışmanın yarıda kesildiği yerlerde ise çoğu kez simgelere başvurarak meselesine olabildiğince serinkanlı yaklaşıyor Eugenides. Bunu da ironik bir dilin yardımıyla yapıyor.

Modern Zamanlar Destanı

Asuman Kafaoğlu-Büke

http://kitap.radikal.com.tr/

26 Mayıs 2015 Middlesex tüm dünyada milyonlarca satmış, ayrıca yazarına ün ve Pulitzer ödülü kazandırmış bir roman. Çifte cinsiyet konusuyla çok dikkat çekmiş, üzerine çok yazılmış üstelik. Aile genlerinin destanı olarak okunduğunda başarılı bir roman.

Yaşar Kemal, Anadolu’da mübadele yıllarını anlattığı Bir Ada Hikâyesi’nin özellikle birinci cildiFırat Suyu Kan Akıyor Baksana’da, göçleri 20. yüzyılın en büyük trajedisi olarak ele almıştı. Yazara göre, iki dünya savaşı kadar hasar vermişti zorunlu göçler. Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu halkları yerlerinden edilmiş; boşaltılmış köylerini, evlerini, yurtlarını, işlerini geride bırakıp hiç tanımadıkları yerlere göçe zorlanmışlardı. Aileler ve dolayısıyla toplumlar dağılmıştı.

Göçler çok sayıda romana konu oldu. Middlesex romanının yazarı Jeffrey Eugenides de yüzyıl başında her şeyin yerinden oynadığı dönemi anlatarak başlıyor. Göçlerin yarattığı kimlik yitimi, romanın bir diğer teması cinsel kimlik arayışı ile paralel işleniyor. Çifte cinsiyetle doğmuş anlatıcı Cal, kendi hikayesini anlatmaya başlamadan önce, onu belirleyen kromozomların peşine düşer ve üç nesil öncesinden ailesinin tarihindeki genlerinin izini bulur.

Eugenides, “interseksüel” sözcüğü yerine mitolojik çağrışımları olan “hermafrodit” deyimini kullanıyor. Hermafrodit, hem erkek hem de dişi üreme organlarına sahip, tanrı Hermes ile aşk tanrıçası Afrodit’in çocuğunun adıdır. İstanbul Arkeoloji müzesinde eşsiz güzellikte heykelde de gördüğümüz gibi, sadece üreme organlarıyla değil, hem kadın hem de erkek özellikleri taşıyan bir bedene sahiptir: kaslı kollar, geniş kalça, uzun saçlar, keskin hatlı yüz. Hikaye 1900’lerin başında, Bursa’nın Uludağ (Olympos dağı) eteklerinde ipek böceği ile geçimini sağlayan Rum köyünde başlar. Savaş sırasında anne ve babasını yitiren Desdemona ve erkek kardeşi Elefterios (Lefty) boşalan köylerini terk edip, zorlukla İzmir’e ulaşırlar. Büyük İzmir yangını adıyla anılacak felaket tam Desdemona ile kardeşi İzmir’e geldikten sonra başlar. Dört gün süren ve şehrin büyük bir kısmının yok olmasına neden olan yangın sonrasında bir gemiyle kaçarlar. (Burada küçük bir not düşerek, yazarın İzmir yangınını anlatırken ve daha sonra bu konuya değindiğinde ne sadece Türkleri ne de Rumları suçladığını görürüz. Hatta bir bölümde Rum güçlerinin geride Türklere bir şey bırakmamak adına köyleri yakarak ilerlediklerini söyler.)

Kardeşleri tanıyan yoktur gemide, her ikisi yalnız başlarına seyahat eden kimsesiz gençler olduklarını söylerler. Ergenlik yaşlarından beri aralarındaki çekim neticesinde, sanki gemide tanışmış iki yabancı gibi oyun oynamaya başlarlar. Gemidekiler de bir aşkın filizlendiğine şahit olduklarını sanarak eğlenirler. Sonunda kaptan kardeşleri evlendirir; Amerika’ya geldiklerinde kendilerini karı-koca olarak tanıtıp, hayata sıfırdan başlarlar. Kahramanın büyükannesiyle dedesinin hikayesidir bu. Koyu dindar olan Desdemona büyük bir günah işlediklerinin bilincindedir fakat asıl günahın acısını sonraki nesiller çekecektir.

Genlerin izi :

Jeffrey Eugenides, romanın giriş cümlesinde bizi hazırlamıştır kahramanın geleceğine. “Ben iki kez doğdum: ilkinde 1960 yılının Ocak ayında, (...) bir kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Michigan-Petroskey’de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak. (...) bir zamanlar bir şeydim, daha sonra başka bir şey...” Şimdi bu anlatıcı kahraman, kırk bir yaşında bir yetişkin erkek olarak geri dönüşlerle yüzyıl süren aile macerasına böyle bir girişle başlar. Berlin’de kültür ataşesi olarak görev yapan, yeni tanıştığı ve hoşlandığı bir kadınla yakınlaşmaya çalışan bir erkektir artık.

600 sayfadan oluşan romanda yer alan dört bölümün her biri ailenin ya da kahramanın bir dönemini anlatır. Aslında aile hikayesiyle birlikte Osmanlının dağılışından, göçlerden başlayarak, Amerikan tarihinin aile üzerindeki etkilerini de dahil eder. ABD’ye göçmen olarak gelmek, Coney Adasında karantinada bekleyiş, Detroit’e yerleşme gibi bölümlerle bir dönem Amerika’sını, 1920’lerdeki içki yasağı, ardından Büyük Buhran olarak adlandırılan ekonomik kriz dönemleri içinde bu çiftin hayatlarını nasıl kurduklarını görürüz. Lefty daha çabuk adapte olur Amerikan yaşam biçimine. Detroit’te Ford araba fabrikasında işe girer fakat asıl kazancını içki yasağı sırasında gizli kaçakçılık yaptığı barında kazanır. Ünlü sanayici Henry Ford’un “barışın anahtarı tüketici ruhtadır” sözlerini doğrularcasına kapitalist bir düzen içinde orta sınıfın bir parçası olurlar.

Romanın birinci bölümünü oluşturan bu olaylar sırasında aileleri genişler. Middlesex, ailenin daha sonra taşındığı Detroit’te ünlü bir caddenin adıdır. Ne tam bir kız ne de oğlan olan Cal’in durumunu simgeleyecek daha uygun isimde bir yer olamazdı. Romanda bu türden simgeleri çok güzel kullanıyor Eugenides. Örneğin Desdemona’nın ipek böceği yetiştiriyor olması Cal’in durumuna çağrışım yapıyor, çünkü Cal de ipek böceği gibi bir metamorfoz geçiriyor. Roman boyunca yazarın kullandığı bir başka simge Çehov’un tüfeği olarak bilinen yazı tekniği. “Eğer birinci perde, birinci sahnede ortada bir tabanca varsa, o silah üçüncü perde, ikinci sahneye kadar mutlaka ateşlenmelidir.” Middlesex’deki tabanca, ailenin genleri. Bir noktada bu genlerin patlayacağını eserin ilk satırından beri bildiğimiz için gerilim bundan kaynaklanıyor. Başarılı bir diğer simge ailenin sosis işine girmesi, cinsel göndermeleri yoğunlaştırıyor burada. Aileyi iflasa sürükleyen Cal’in ağabeyine Chapter Eleven takma adını vermesi de iflas yasaları maddesine hoş bir değinme.

Middlesex tüm dünyada milyonlarca satmış, ayrıca yazarına ün ve Pulitzer ödülü kazandırmış bir roman. Çifte cinsiyet konusuyla çok dikkat çekmiş, üzerine çok yazılmış üstelik. Eleştirilerin başında Cal’in durumunu sadece aile içi evlilik konusuna bağlamış olması geliyor. İnterseksüelliği sanki sadece kardeşler evlenip çocuk yaptığında ortaya çıkacak bir genetik hastalık olarak ele almış olması tıbben yanlış bulunmuş. Bu konu edebiyat eleştirisini aştığı için yorum yapmak zor. Konuyu bir kenara bırakırsak, aile destanı özellikle de aile genlerinin destanı olarak okunduğunda başarılı bir roman fakat kurgudaki asıl sorun, sürprizlerini saklamadan veriyor olması. Ne olduğunu bildiğimiz sadece nasıllarını öğrendiğimiz bir anlatıya dönüşüyor. Roman birinci bölümünde yakaladığı gizemli havayı, kehanetleri, mitoloji bağlantılarını sonrasında sürdürmüyor.
 



MIDDLESEX:

Ne kadın ne erkek olmak

http://egoistokur.com

Gülenay Börekçi 12.04 2011


Jeffrey Eugenides’in romanı Middlesex’i, yazarın hazırladığı bir öykü antolojisini elime alınca hatırladım. Kitabın, Solmaz Kamuran’ın nefis çevirisine rağmen bizde pek az okunmasının sebebini inanın bilmiyorum. Belki gerçekten zihinlerimizdeki maço şeytanlarla baş edemediğimiz için, belki de melezliğin hoşgörüsüzlük karşısında insana bahşedilmiş en büyük lütuflardan olduğunu anlamadığımızdan…

Ama siz öyle yapmayın, kendini keşfetme sürecinde olağanüstü maceralar yaşayan ne-kadın-ne-erkek ya da hem-kadın-hem-erkek Cal’in hüzünlü, komik, iç gıcıklayıcı maceralarını okuyun. Söz veriyorum, onu çok sevecek ve tam 41 yaşındayken, tüm o zorlu yolların yarısını çoktan geçmişken, ne olarak dünyaya geldiyse öyle yaşamaya, yani kadın ya da erkek olmayı reddederek melez kalmaya karar verişini destekleyeceksiniz.

Zihinlerindeki maço şeytanlarla baş edemeyen bazı erkek yazarlara göre, yazmaya niyet eden ama ne yaparsa yapsın kati surette ‘büyükler ligi’nde boy gösteremeyecek olan heveslilere ‘kadın yazar’ deniyor. Manasız bir büyüklenmenin göstergesi…

Rum asıllı Amerikalı Jeffrey Eugenides ise iyi yazarların ruhen hermafrodit, yani çiftcinsiyetli olduğunu söylüyor. Haklı, zira sevdiğim bütün harikulâde yazarların ortak özelliği, yazarken, doğdukları cinsiyetle yetinmemeleri. Büyük ‘erkek’ yazarlar, kadın karakterlerinin zihinlerinde gezinememiş olsalar, kağıt üzerinde oluşturdukları düşsel evrenlere bizi inandırabilirler miydi?

Eugenides’in Pulitzer ödüllü romanı ‘Middlesex’, Solmaz Kamuran’ın çevirisiyle çıktı. Yazarın hermafroditlik yeteneklerini, gayet sıkı temrinlerle geliştirdiğini söyleyebilirim. Zira kuşağa aktarılıp Calliope adlı küçük kızın bedeninde şekil bulan bir “gen”in hikâyesi olan bu çokkarakterli romanda bir sürü kadın, bir sürü erkek ve hepsinin merkezinde bir hermafrodit var.

Tıpkı Eugenides gibi Calliope’nin büyükannesiyle büyükbabası da Osmanlı dönemi Bursası’nda, terk edilmiş bir dağ köyünde doğuyor. İpekböceği yetiştirdikleri Bursa’yı Kurtuluş Savaşı nedeniyle terkedip İzmir’e gidiyorlar ama ‘büyük 1922 yangını’, yani Türk-Yunan Savaşı bekliyor onları. Çaresiz mübadillerin hayallerini taşıyan döküntü gemilerden birine binip sanayi şehri Detroit’e göç ediyorlar. Eski hayatlarından ellerinde kalan sadece bir rüya tabirleri kitabı, bir de içinde ipekböceği kozalarının durduğu ahşap kutu…

Hikayenin sert u dönüşlerinin sonuçları, birkaç kuşak sonra çıkıyor. “Küçük toplulukların yabancılardan uzak durma amacı, korunmaktır” diyor Eugenides, “Lakin ironik bir biçimde, o dönemde Türklerden korunmak isteyen Rumlar, başka bir şeyin, yakın akraba evlilikleriyle aktarılan bir hastalığın pençesine düşmüşlerdi.” Romanın ‘kız’ kahramanı Calliope büyüdüğünde çiftcinsiyetli olduğunu öğreniyor. Kaderini belirleyen an, onu eksiksiz bir dişi haline getirecek olan ameliyatı reddetmesi.

Çiftcinsiyetliliğin sadece cinsel değil, kültürel bir melezliği de simgelediği ‘Middlesex’i büyük yapan şey, olasılıkların büyüleyiciliğini sergilemesi. Cal, sunulana boyun eğmek yerine ‘Ben kimim?’ diye soruyor… Aynaya baktığımda ne görüyorum, kadın mıyım, erkek mi? Beni ben yapan genlerim mi, yoksa seçimlerim mi? İçinde yaşadığım toplumun ve ailemin tercihleri beni ben yapmaya yetseydi, bir kız gibi yetiştirildiğim için kadın olmayı istemem gerekmez miydi? Şimdi onlardan bağımsız hareket edebilecek miyim? Özgürlük kararını vermek kolay, ya bunu gerçekleştirmek?

Ameliyatı üstlenen Dr. Luce kitapta Lucifer’a, yani ‘ışığı taşır gibi görünerek insanı karanlığa sürükleyen’ Şeytan’a benzetiliyor. İyi niyetlerle de olsa, Cal’in soru sorma, seçim yapma ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenme hakkını elinden almak istediği için…

Atraksiyon ve karakter zengini ‘Middlesex’, ülkeleri darmadağın eden tragedyaları bile şen şakrak bir dille anlatıyor. Hüzünlü, komik, iç gıcıklayıcı… 14 yaşında ameliyat masasından kaçan Cal kendini keşfetme sürecinde bir sürü macera yaşıyor. Sakallı kadın olarak denizkızları ve başka hilkat garibeleriyle birlikte bir sirkte çalışıyor mesela. Sonra ‘Türklerin şehri’ Berlin’e yerleşiyor. Hiç konuşamadığı ama genlerinin hatırladığına inandığı bir lisanı işitmek; lahmacun, bulgur pilavı ve kebap yemek istediği için…

Tam 41 yaşında, melezliğin hoşgörüsüzlük karşısında insana bahşedilmiş en büyük lütuflardan olduğunu anlayınca veriyor kesin kararını; ne olarak dünyaya geldiyse öyle yaşayacak, yani varlığını tek bir aidiyete indirgemeyecek, genlerini ve kültürünü dezavantaj değil avantaj olarak kabul edecek, bir melez kalacak… Heteroseksüel bir erkeğin, Jeffrey Eugenides’in ‘hermafrodit bir yazar’ olma sürecinde yarattığı Cal olarak… Bursa’da doğup Detroit’te büyümüş, görünüşte bir kadına benzeyen ve varla yok arası penisine rağmen aslında erkek de olduğu için kadınları seven bir erkek… Türk, Rum ya da Amerikalı değil, kadın ya da erkek değil, sadece Cal.

 
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!