Merhamet - Stefan Zweig


bullet animation ANASAYFA bullet animation TÜMÜ bullet animation ROMAN bullet animation ÖYKÜ ve NOVELLA bullet animation BIYOGRAFİ bullet animation DENEME bullet animation ŞİİR bullet animation FELSEFE bullet animation TIYATRO

 


  
Declaraçao": Stefan Zweig'in intihar etmeden önce yazdığı veda mesajı

"Hür iradem ve arzumla hayata veda etmeden önce son bir vazifeyi yerine getirmek icap ediyor: bana ve işime öyle iyi ve misafirperver bir teneffüs imkanı veren bu mükemmel ülke Brezilya'ya minnetimi ifade etmek. Giderek bu ülke  yi daha fazla sevdiğimi fark ettim ve kendi lisanımın dünyası benim için çöküp gittikten ve manevi vatanım Avrupa kendini yok ettikten sonra hiç bir yerde yaşamımı baştan kuramazdım. Fakat altmış yıl sonra tam olarak yeniden başlayabilmek için özel güçlere ihtiyaç duyulur. Ve benimkiler uzun yıllar göçebe hayatı yaşayarak tükendi. Böyle dik bir duruşla hayatımı sonlandırmayı daha iyi ve vakitli buluyorum, bu ruhani işi daima büyük bir haz ve şahsi bir hürriyet, yeryüzündeki en yüksek erdem olarak görüyorum.Tüm dostlarımı selamlıyorum! Bu uzun gecenin sonunda şafak kızıllığını görmenizi dilerim! Ben, ziyadesiyle sabırsız olan ben, önden gidiyorum " (Prater, 1981: 444)

 

.Stefan Zweig'ın söz konusu intiharı üzerine, Thomas Mann, Zweig'ın eski karısı olan Frederike'ye 15 Eylül 1942'de gönderdiği mektupta şöyle demektedir: " Yine bizden biri büyük dünya yenilenmesi karşısında yelkenleri suya indirerek, iflas bayrağını çekerek intihar etti. Ezeli düşmanlarını sevindirmek zorunda mıydı? Bununla meşgul olamayacak kadar bencildi " Fakat Zweig, " En güzel ölüm, kendi özgür iradenle gerçekleştirdiğin ölümdür." felsefesini benimseyerek, kendince doğru bildiği yoldan gitmeyi tercih etmiştir.
 

 
 

Stefan Zweig ve Edebi Anlayışı
Sayın Şebnem Çakıroğlu Yüksek Lisans Tezi

Stefan Zweig 1881'de Viyana'da zengin bir sanayicinin oğlu olarak doğdu. O yıllarda Viyana, sanat ve kültürün beşiği olduğundan, bir de Zweig'ın ailesinin varlığı eklendiğinden, küçük yaşlardan itibaren hiç bir kültürel ve sanatsal faaliyetten geri kalmadı.

" Sanatsal, yazınsal ve müzikal eğilimlerini ondört- onbeş yaşlarında keşfeden Viyana şehrinin kitapevlerinin, tiyatrolarının, müze ve konser salonlarının vaadettiği arkadaşlıklara ve teşviklerine hocalarına nispetle daha fazla müteşekkirdi. (...) Stefan ve okul arkadaşları önemli bir prömiyeri ayakta izlemek üzere bilet edinmek için üç saat öncesinden kuyruğa girerlerdi. Filarmoni'nin provalarına usulca sokulur, üniversitenin derslerinde itişip kakışır, kafeleri dolduran Mercure de France, Neue Rundschau, Burlington Magazin gibi ulusal ve uluslararası gazeteleri doyumsuzca okur ve yayımlanan sanatsal eleştiriler hakkında tartışırlardı " (Müller, 2012: 23).

Entelektüel bir yaşam için yabancı dil öğrendi, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca'ya hakim oldu. Viyana ve Berlin Üniversiteleri'nde Felsefe öğrenimi gördü. Şiir yazmaya başladı ve şiir konusunda Hugo von Hofmannsthal ve Reiner Maria Rilke'den etkilendi.

1920 yılında , 39 yaşında iken Frederike von Winternit ile dünya evine girdi. Onunla birlikte Salzburg'ta yirmi yıl boyunca yaşadı. Kapuzinerberg'te güzel bir villada geçirdiği yıllar, Zweig'ın edebiyat alanında en verimli yılları oldu. Bu durum, Hartmut Müller'in 1988'de kaleme aldığı Stefan Zweig'ın ayrıntılı biyografisinde şöyle geçmektedir:

" Stefan Zweig 1920'li ve 30'lu yıllarda Alman dilinin en çok okunan yazarları arasındaydı. Kitapları milyonlarca baskıya ulaştı ve elliyi aşkın dile tercüme edildi " (Müller, 2012: 85).

Thomas Mann, Hugo von Hofmannsthal, Romain Rolland, James Joyce, Franz Werfel, Arthur Schnitzler, Ravel Toscanini ve Richard Strauss gibi ünlü isimlerle dostluk kurdu. 1933'te Naziler Yahudi kökenli Zweig'ın kitaplarını yaktı ve paha biçilemez eserleri küle dönüşen Zweig, kahroldu. Çünkü bir yazar için kitapları, hislerinin düşüncelerinin vücut bulduğu yaratılar, onların çocukları gibidir. Bu olayın ardından 1934'te Zweig'ın evi Gestapo tarafından saygısızca arandıktan sonra, işte o zaman Zweig, kendisini çok değersiz ve umutsuz hissetti, bu durumlara daha fazla katlanamayacağını anlayarak, hayatında bir dönüm noktası olan, ülkeyi terk etme kararını aldı.

 

Stefan Zweig Merhamet Romanı ve Avrupa
https://www.edebiyatdefteri.com

Stefan Zweig’ın "Merhamet" adlı romanında"Vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz." diyordu mesajında. Genç subay, yürüme engelli genç ve güzel bayan Kekesfalva’nın iyileşeceği ümidiyle ona yaşama sevinci aşılamaya çalışırken kesinlikle iyileşeceğini söyler; ancak gerçeği bilen doktoru, hastasına asla iyileşeceksin demez ve umut istismarcılığı yapmaz.Duygusal bir kişiliği olan genç subay aslında kızı oyalamaktadır.O da gerçeği bilmektedir.Sonuçta gerçeği öğrenen genç kız bunalıma girer ve intihar eder.Bu olaydan suçluluk duyan ve başka bir göreve atanan genç subay, yıllar sonra bir sinemada yan koltukta oruran bir zamanlar genç kızı hayata bağlamaya çalışan yani yapıcı merhameti sergileyen doktoru görür ve içinden "Vicdan hatırladıkça hiçbir suç unutulmaz." diyerek oradan uzaklaşır. Biri zayıf ve yıkıcı olan zayıf merhamet, diğeri sabır ve metanet gerektiren yapıcı merhamet (Gerçek Merhamet) olmak üzere iki türlü merhamet vardır.Aslolan da yapıcı merhamettir. Şimdi bu eserdenyola çıkarak günümüze gelece olursak; insanlık Afrika’daki mazlum milletlerin açlıktan susuzluktan kırılan insanlarının feryatlarına kulaklarını tıkamaya inatla devam etmekte,sadece ve sadece kendi müreffeh toplumlarının lüks yaşam kültürlerine hizmet eden her türlü alçaklığı ve hilebazlığı kendilerine reva gören bir dış politika izlemeye,hatta hatta başka milletlerin tarihlerine,medeniyetlerine,geçmişlerine bile dil uzatmakta bir beis görmemektedirler.İşte lüks ve fantazi yaşamın doğurduğu tüketim kültürüyle kuduran vahşi Avrupa ülkelerinin sonu ortada.Örnek mi,al Yunanistan’ı,İtalya’yı,İspanya’yı sonları ortada.Üretmeden tüketen Avrupa’nın şımarık çocukları şimdi kendi başlarının derdine düşmediler mi?Ekonomik krizleri nasıl aşacaklarının planlarını yapamıyorlar bile.Belki Türkiye’ye "sözde soykırım"ı kabul ettirebilir miyiz,bundan nemalanabilir miyiz hesapları içindeler.Yıllardır pkk terör örgütünü masum görmeye ve göstermeye çalışanlar,bize insan hakları adı altında insanlık dersleri vermeye çalışanlar Avrupa ülkeleri değiller mi.Dış ülkelerde büyük elçilerimiz birer birer katledilirken seyirci kalmadılar mı.Terör örgütünün tanımakla kalmayarak bankalarında hesaplar açarak yıllarca para transferlerinden komisyon alarak ikiyüzlülük yapmadılar mı?İnsan hakları temsilcileri ha,Fransa ve Yunanistan başta olmak üzere.Şimdi yüz akımız olan Türk Tarihi’ni değiştirmeye meclislerinde inkar yasaları çıkarmaya çalışıyorlar,ne kadar gerçekçiler...

Rönesans ve reformları mazlum milletlerin zenginliklerini,onları katlederek çalan ve zenginliklerine servet katarak gerçekleştiren Amerika ve uşakları şimdi akbabaların ölmesini sabırsızlıkla bekledikleri Afrikalı mazlumların vahşice katledilmelerinin ardından timsah gözyaşları dökerek kimleri kandırmaktadırlar.Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste demiş atalarımız.

Avrupa ülkelerinde akıl ve ruh hastaları"içine şeytan girmiş" diyerek diri diri ateşlerde yakılırken,Osmanlı Devleti’nde benzer hastalar imarethanelerde müzikle tedavi edilmekteydiler.Avrupa ülkeleri bu tedavi usulünü de Haçlı Seferleri’nden sonra yine bizden almışlardır.Osmanlı Devleti’nde kervansaraylar,hanlar,hamamlar,imarethaneler,rasathaneler yapılırken bilim ve teknoloji alanında bir yığın çalışmalar yapılırken Avrupa ülkeleri bu teknikleri de Osmanlı’dan almışlardır.Keza tıp alanında,astronomi,fizik,matematik alanında sayısız buluşlar ve icatlar yapılmıştır.İslâm Medeniyeti bu dönemde dört kıtaya yayılmış ve adalet hakim kılınmıştır.

Osmanlı Devleti tarihi misyonunun gereği olarak gittiği ve fethettiği hiçbir coğrafyada bu insanlıkdışı eylemlerde bulunmamıştır,bilakis her yerde insanlara inanç ve yaşama hürriyetini bizatihi çıkardıkları fermanlarla güvence altına almışlardır.Biz devletlerimizle ve tarihimizle gurur duymaya devam edeceğiz,ya medeni avrupa...

Avrupa ülkeleri, ekonomik krizi çözmek için 19. toplantılarından da bir sonuç alamadılar. Şimdi soruyoruz: Bu kriz derinleşerek tüm Avrupa’ya yayılırsa Avrupa bir yüzyıl savaşları dönemini tekrar girerse zengin Asya ülkeleri ve başta Çin olmak üzere Avrupa’ya yardım elini uzatırlar mı? Daha doğrusu bu ülkelerden yardım istemeye yüzleri var mı? Uzun yıllardır sırf Müslüman oldukları için dışladıkları Türkiye onlara yardım eder mi?

Hülasa sanatçının Merhamet adlı yapıtıyla bağlamak gerekirse romanın anafikrinde olduğu gibi ilahi merhamet nasıl tecelli edecektir?



 

 

Stefan Zweig Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri
Sayın Şebnem Çakıroğlu Yüksek Lisans Tezi

Stefan Zweig, (d. 28 Kasım 1881, Viyana, Avusturya - ö. 23 Şubat 1942, Petrópolis, Brezilya) Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı.

Babası varlıklı bir sanayici olan Stefan Zweig, küçük yaşlardan itibaren kültür ve edebiyat alanında eğitim görmeye başladı; İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Viyana ve Berlin üniversitelerinde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirlerini lisedeyken, Hugo von Hofmannsthal'ın ve Rainer Maria Rilke'nin eserlerinin etkisiyle yazdı. 1901'den sonra Fransızca yazan Paul Verlaine ve Baudelaire'in şiirlerini Almancaya çevirdi. İsrail'in kurucusu Theodor Herzl ile tanıştı ve dost oldu. Gazetelerde muhabirlik yaptı. 1907-1909 yılları arasında Seylan, Gwaliar, Kalküta, Benores, Rangun ve Kuzey Hindistan'ı gezdi, bunu, 1911'deki New York, Kanada, Panama, Küba ve Porto Riko'yu kapsayan Amerika yolculuğu izledi. 1914 yılında Belçika'ya Émile Verhaeren'in yanına gitti.

I. Dünya Savaşı'nda (1914-1917) gönüllü olarak Viyana'da savaş karargâhında "Savaş Arşivi"nde memur olarak çalıştı. Savaştan sonra Avusturya'ya dönerek Salzburg'a yerleşti. 1920 yılında, Frederike Von Winternit ile evlendi. Stefan Zweig Salzburg'da yaklaşık 20 yıl yaşadı. Kapuzinerberg'in yamacındaki villasında geçirdiği yıllar, Zweig'ın en verimli yıllarıdır. Kapuziner yokuşu, 5 numaradaki villayı, Friderike ile evli olduğu yıllarda satın aldı. Salzburg'da geçirdiği yıllardır Zweig'ı edebiyatta doruğa tırmandırdı, en güzel eserlerini, kente ve Salzach'a yukardan bakan iki katlı, ağaçlar arasına gizlenmiş villada yazdı. Kısa sürede ünlü insanlarla dostluk kurdu, onları sık sık Salzburg'da konuk etti. Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hoffmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini ve Richard Strauss, Zweig'in konuğu oldu.

Salzburg'da geçen yıllarında Zweig, Avrupa'nın düşünsel birliği için ağırlığını koydu; makaleleriyle ve konferanslarıyla aşırılıklara karşı uyarılarda bulundu; diplomatik çevrelere, akıl ve sabır çağrısı yaptı. 1927'de Almanya'nın Münih şehrinde "Duygu Karmaşası", "Yıldızın Parladığı Anlar" ve "Tarihsel Baş Minyatür" adlı kitapları yayımlandı, yine 1927'nin 20 Şubat tarihinde "Rilke'ye Veda" başlıklı konuşmasını yaptı. 1928'de Leo Tolstoy'un 100. Doğum Yıldönümü Kutlamaları'na katılmak üzere, Sovyetler Birliği'ne gitti.

1933'de, Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Yahudi kökenli Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. 1934'te Gestapo'nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere'ye, Londra'ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissetmedi.

Zweig, 1937'de ilk karısı Frederike'den ayrıldı ve bir yıl sonra Portekiz'e yanında Lotte Altman adında bir kadınla gitti. O sıralarda Avusturya, Alman Reich'ına katılmıştı ve Zweig da İngiliz vatandaşlığına geçmek için müracaat etti. 1939'da "Kalbin Sabırsızlığı" adlı romanı yayımlandı ve Zweig da, Portekiz seyahatine birlikte çıktığı Lotte Altman ile evlendi. 1940'ta İngiliz tabiiyetine girdi, II. Dünya Savaşı sırasında New York'a, Arjantin'e, Paraguay'a ve Brezilya'ya gitti. Zweig konferanslar için gittiği Brezilya'ya yerleşmeye karar verdi. Orada ünlü "Bir Satranç Öyküsü"nü kaleme aldı. Stefan Zweig, 1941'de Montaigne üzerine çalışmaya başladı ve "Dünün Dünyası - Avrupa Anıları" adlı otobiyografisini kaleme aldı. "Dünün Dünyası" kitabı, 1900'lerin başında gençliğini yaşamış bir yazarın yaşadığı dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını farkettiğinde eski günlere düzdüğü bir övgüdür.

Avrupa'nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 22 Şubat 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte intihar etti. Buna Hitler'in dünya düzenini kalıcı sanmasının verdiği karamsarlığın yanı sıra, kendi dünyasının asla bir daha varolmayacağı düşüncesi neden oldu.

Üretken bir yazar olan Zweig, birçok konuda denemeler yaptı. Lirik şiirler yazdı, trajedi ve dram türünde sahne eserleri denedi, özellikle biyografi alanında önemli eserler ortaya koydu. Freud ve psikolojiye olan ilgisi onu bu alana yöneltti. Biyografi alanındaki çalışmaları, dönemin birçok ünlü kişisinin hayatlarını gözler önüne serdi. Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche; Romain Rolland; Marie Antoinette; Magellan, Stendhal, Erasmus, Fouche eserleri bu biyografilerden birkaçıdır.


-2.3 Sürgün Edebiyatı 1933- 1945

Estetiğe, sembolizme, metafora, retoriğe oldukça önem veren Alman Edebiyatı'nın kalitesini düşüren Natüralizm Dönemi'ne bir tepki olarak ortaya çıkan ve Hugo von Hofmannsthal, Reiner Maria Rilke gibi duayenlerin başını çektiği Moderne Dönemi'nde, yirmili yaşlarda olan Stefan Zweig, o yıllarda Hofmannsthal ve Rilke ile olan dostluğu sayesinde söz konusu dönemin son demlerine denk gelmektedir. Zweig'ın sürgün yaşamına bakıldığında, yazarın asıl ait olduğu edebi dönemin Sürgün Edebiyatı olan Exilliteratur olduğu görülmektedir. Alman Edebiyatı'nın bu dönemi, Hitler Almanyası'nın etkileriyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan yahudi asıllı yazarların, antifaşist bir tutum sergileyerek oluşturdukları bir dönemdir. 30

" 1933- 45 yılları, teknik ve sanayi sayesinde dünyanın bütünüyle değişikliğe uğradığı radikal bir kesiti oluştururlar. Bu dönem kısa olmakla birlikte, yüzyıla damgasını vurur. Yani bu yüzyıl ideolojik, yüksek teknik savaşlar ve kökten kopmalar yüzyılıdır " ( Ünlü, 1998: 65). Sürgün Edebiyatı'nın tarihi gelişimine bakıldığında, 30 Ocak 1933'te güç kazanan Adolf Hitler'in Yahudilere karşı yavaş yavaş yaptırımlara başlaması, 10 Mayıs 1933'te kitapların yakılması durumlarına, edebiyat, kültür ve sanat camiası büyük tepki gösterdiği görülmektedir. Elbette ki bu tabakanın tepkisi, kendi eserleri yoluyla gerçekleşmiştir.

Sürgün Edebiyatı, adı üzerinde, memleketlerini terk edip başka bir ülkede yaşamak zorunda olan yazarların yaratmış oldukları eserlerini kapsayan bir dönemdir. Bu yazarların küçük bir bölümü, savaştan kaynaklanan kıtlık yüzünden, ihtiyaç duyduğu parayı kazanmak için ülkesini terk ederken, büyük bölümü ise mensubu olduğu ırk ve dinden dolayı aşağılanmasına daha fazla dayanamayıp, sosyal statüsünü korumak adına memleketinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Bazı yazarlar Fransa'ya kaçarlarken, Brecht, Feuchtwanger, Heinrich ve Thomas Mann, Zuckmayer ve Zweig gibi yazarlar da Amerika'ya kaçmak zorunda kalmışlardır. Memleketlerden olan bu kaçışı, ne yazık ki çok sayıdaki intiharlar takip etmektedir:

" Walter Benjamin, W. Hasenclewer Fransa'da, E. Toller 1939'da New York'ta, Stefan Zweig 1942'de Brezilya'da intihar ederler. (...) Bir kısmı kültür şoku yaşar. Arjantin'de Paul Zech gibi. Bunlar yurtlarının, kültür çevrelerinin ve okuyucularının kaybından büyük ıstırap duyarlar. Bazıları da mahalli küçük yayınevlerinde zaman zaman bazı kitaplar çıkarırlar. Maddi sıkıntıları da büyüktür " (Ünlü, 1998: 68).

Sürgündeki yazarlar, Almanya'dan uzaktılar belki ama, memleketlerinde neler olup bittiğini yakından takip ediyorlar ve Hitler Hükümeti'ni faşist bir hareket olarak kabul ediyorlardı. Faşist hükümete karşı durarak, 1933 yılında Prag'ta, " Neuen Deutschen Blætter" adında bir dergi çıkardılar. Tabiki de bu hareket uygulamaya koydukları tek edebi hareket değildi. 1933- 1945 yılları arasındaki Sürgün Edebiyatı boyunca dört yüzün üzerinde antifaşist sürgün dergisi çıkarıldı ve hatta Bertolt Brecht tarafından uluslararası antifaşist bir sahne kuruldu.