William Gibson

Matrix Avcısı

William Gibson

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


  Editörün Notu: 
William Gibson 1984 yılında yazdığı Matrix Avcisi (Neuromancer) işe  bilim kurgunun en saygın 3 ödülü olan Hugo, Nebula ve Philip K. Dick Memorial'ı almıştı.  Kitap daha sonra Matrix dizisi olarak sinemaya aktarılmıştı.  Gibson bu kitabı ile sanal gerçeklik, yapay zeka, siberuzay kavramlarını ortaya atmış, "siberpunk" dediği yeni bir akım meydana getirmiştir. 
 

 

Gibson’ın ‘Matrix Avcısı’ geliyor


http://arsiv.ntvmsnbc.com/

Son günlerde konuşulan tek şey ‘Matrix’ olunca konuyla ilgili herşey piyasaya çıkıyor. Altın Kitaplar William Ford Gibson’ın yazdığı “Matrix Avcısı”nı okurla buluşturmaya hazırlanıyor.

NTV-MSNBC

15 Mayıs 2003— Yazarın ilk kitabı olan ‘Neuromancer’ı 1984 yılında yayımlandı. Daha önce ülkemizde de yayımlanan kitap yeni çevirisiyle ve ‘Matrix Avcısı’ adıyla yeniden yayımlanıyor. İlk çıktığında sadece bilimkurgu edebiyatında değil edebiyatın diğer dallarında da büyük ses getiren kitabın çevirisini Petek ve İpek Demir yaptı. Roman, yazarın ‘Sprawl’ serisi içinde bulunan ‘Count Zero’ ve ‘Mona Lisa Overdrive’ ile tamamlanacak.

Gibson, yazmaya İngiliz edebiyatı üzerine lisans eğitimini tamamladığı British Columbia Üniversitesi’ndeyken başladı. İlk kitabı olan ‘Neuromancer’ 1984 yılında yayınladı. Kitap çıkar çıkmaz sadece bilimkurgu edebiyatında değil edebiyatın diğer dallarında da büyük ses getirdi. ‘Neuromancer’ bir ilki gerçekleştirerek bilimkurgunun en büyük 3 ödülü olan Hugo, Philip K. Dick ve Nebula ödüllerinin üçünü birden kazandı. ‘Neuromancer’ın bu beklenmeyen başarısının ardından yazar ‘Count Zero’ (1986) ve ‘Mona Lisa Overdrive’ (1988) kitaplarını da yayımlayarak daha sonradan ‘Sprawl’ üçlemesi olarak adlandırılacak ilk serisini tamamladı.

William Gibson ‘Sprawl’ üçlemesinden sonra ‘Bridge’ üçlemesi olarak anılan ‘Virtual Light’ (1993), ‘Idoru’ (1996), ‘All Tomorrow’s Parties’ (1999) kitaplarını yazdı. Diğer kısa hikayelerini ise ‘Burning Chrome’ (1986) adlı kitabında topladı. İçinde bulunduğumuz yıl olan 2003’te son kitabı olan ‘Pattern Recognition’ (2003) yayımlandı. Bütün bunlardan ayrı olarak cyberpunk’ın diğer öncülerinden birisi olan Bruce Sterling ile birlikte 1990 yılında The Difference Engine’ı cyberpunk’tan farklı bir akım olarak Steampunk akımının manifestosu olarak yayınladı.

William Gibson romanlarında sunduğu bir çok fikir sanat, sosyoloji ve teknolojinin bir çok alanında karşımıza çıkıyor.
William Ford Gibson 17 Mart 1948’de Güney Carolina’nın Conway şehrinde dünyaya geldi. Çocukluğu annesiyle beraber Güneybatı Virginia’nın küçük bir dağ kasabasında geçti. Daha sonra öğrenimine Güney Arizona’daki yatılı bir okulda devam etti. 19 yaşında o sıralarda başlamış olan Vietnam savaşına katılmayı reddederek Amerika’yı terk edip Kanada’ya yerleşti. 1972’den beri Vancuaver’da karısı Deborah ve iki çocuğu ile birlikte yaşamını sürdürüyor.

NEUROMANCER

Neuromancer tartışmasız bilimkurgu alanında üzerinde en çok konuşulan kitaplardan biridir. Sadece bilimkurgu yazarları ve eleştirmenleri tarafından değil edebiyatın diğer dallarından yazar ve eleştirmenler tarafından da sayısız olumlu, olumsuz eleştiri almış, edebiyat dünyasının uzun süre üzerinde tartıştığı bir eser haline gelmiştir. Özellikle sosyoloji alanında bir çok akademik çalışmaya da taban teşkil eden bu kitap bilimkurgu dünyasının kült eserleri arasında kendine önemli bir yer edinmiştir.

Neuromancer’ın diğer bir önemli özelliği, genellikle yazarların birbirinden oldukça fazla etkilendiği ve dönemsel akımların dışına çıkamadıkları bilimkurgu edebiyatında yeni bir alt türü tek başına başlatan bir eser olmasıdır. Altın Çağ’ın en önde gelen yazarlarından Isaac Asimov, Arthur C. Clarke veya Yeni Dalga akımının öncülerinden Ursula K. Le Guin gibi bilimkurgunun büyük ustalarının hiçbir eseri başlı başına içinde bulundukları akımı tanımlayacak öncü kitap özelliğine sahip değilken, Neuromancer, cyberpunk olarak adlandırılan bu türün bir nevi manifestosu haline gelmiştir. Neuromancer’ın yayınlanmasının ardından iki üç sene içerisinde cyberpunk sadece bir edebi akım olmaktan çıkmış, belli kesimler tarafından benimsenen bir alt kültür, bir hareket halini almıştır.

CYBERPUNK

Çoğunuzun sinemaları kasıp kavuran “Matrix filmiyle aşinası olduğunuz cyberpunk The Encyclopedia of Science and Finction’a (Bilimkurgu Ansiklopedisi) göre 1980’li yıllarda doğmuş ve popüler olmuş bir yazın ekolü.
İlk kez Bruce Bethke tarafından 1983 yılında yayınladığı ve Amazing Stories’de yer alan Cyberpunk adlı kısa hikayesinde kullanılmıştır. Bethke’nin amacı yeni ve çarpıcı bir terim bulmaktı. Bu sayede her zaman hatırlanmak istiyordu. Ve başardı da. Sonrasında, yazar ve editör Gardner Dozois tarafından kullanılan terim, William Gibson ve Bruce Sterling tarafından yeni bir edebi akımı tanımlayan bir terim halini aldı.
Neuromancer ilk yayımlandığı zaman büyük bir sansasyon yarattı. Bruce Sterling ve Gibson’u destekleyen diğer yazarlar Neuromancer ile bildik bilimkurguya farklı bir boyut kazandıran yeni bir bilimkurgu türünün doğduğunu ilan ettiler. Birçok önde gelen postmodern akademisyen de cyberpunk’ı yeni bir trend olarak gördü. Neuromancer’ın yayınlanmasıyla cyberpunk her yerde konuşulmaya başlandı. Sempozyumlar bile düzenlendi -ki bazılarında cyberpunk’ın öldüğü söylendi. Fakat bu alandaki eserler yayınlanmaya devam etti. Özellikle K.W. Jeter ve Rudy Rucker gibi bir çok yazar tarafından yayınlar sürdürülmektedir. Bunlar içerisinde Cyberpunk Yazarları Antolojisi olarak Mirrorshades en önemlisidir.

Cyberpunk akımını diğer bilimkurgu veya edebiyat akımlarından farklı kılan önemli bir özelliği ise sadece edebiyat dünyası içerisinde kalmayıp günlük yaşama da sıçramasıdır. Neuromancer’ın yayınlanmasının ardından iki üç sene içerisinde cyberpunk sadece bir edebi akım olmaktan çıkmış, belli kesimler tarafından benimsenen bir alt kültür, bir hareket halini almıştır. Gibson’ın kitaplarında betimlediği doğduğu günden itibaren bilgisayar ile iç içe büyüyen, bilgisayarın dilini konuşan jenerasyon daha ortaya çıkmadan bile kendilerine Cyberpunk demiş ve muhtemelen gelecekte ortaya çıkabilecek olan bu alt kültürü şimdiden benimsemişlerdir.

SANATIN HER DALINI ETKİLEDİ

Cyberpunk sadece edebiyatı değil diğer sanat dallarını da etkilemiştir. Özellikle müzik ve resimin post-modern ve avant-garde akımlarını etkilemiş, bu sanat dallarında da cyberpunk adı verilen alt türlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Şu bir gerçek ki, cyberpunk gerek filmler gerekse çizgi romanlar ile zamanımızda yeni bir mit oluşturdu.
Yazınlarda daha çok erkek karakterlerin canlandırıldığı, sosyal çevreden kopuk yaşayan, sadece gerçeğin ama gerçek bilginin peşinde olan, sık sık Hacker konusuyla bütünleşmiş bir edebi akım şeklinde göze çarpan cyberpunk, şimdilerde bir yaşam tarzını olarak da vücut bulmuş durumda.

CYBERPUNK ‘BİLGİ’ DEMEK

Kendilerini sadece Underground Hacker’lar olarak tanınmalarına itiraz eden Cyberpunk’çılar, bir Cyberpunk’ın sadece bir Hacker değil, Gibson ve Sterling gibi bir yazar, bir sanatçı, bir mimar da olabileceğini söylüyorlar. Onlara göre Cyberpunk teknoloji demek değil. Cyberpunk Bilgi demek. Gerçek Cyberpunk’lar özgür düşünürlerdir. Bir şeylerin yanlış gittiğini bilen ve bununla ilgili olarak bir şeylerin yapılmasına inanan insanlardır.

Bütün Cyberpunk’lar bilginin gerçek güç olduğunda hem fikirler. Bilgiye sahip olanlar, gücü ellerinde tutmak için bilgiyi saklayabilir ya da paylaşabilirler. İnandıkları, bilginin özgür olması gerekliliğidir. Bilgi, ona sahip olmak isteyen için özgür olmalıdır. Cyberpunk’lar kendilerini kolay ulaşılabilen bireyler değil, ‘gölgelerde’ saklanan ve sır olan bireyler olarak tanımlıyorlar.

Sterling gibi bazı yazarlara göre Cyberpunk, bilim ve kurgu ile gerçeğin arasındaki mesafenin süratle kapandığı bir dünyada teknoloji ile edebiyatın entegresinde önemli rol oynayan bir tür. Diğer taraftan underground’ın modern toplumunun sesini ve yeni teknolojik dünyanın vizyonunu oluşturduğunu söyleyenler az değil. İşte bu farklı bakış açıları sebebiyle bu güne kadar cyberpunk’a yeni bir edebi stil tanımlaması getirmek güçleşmiş.

TEKNOLOJİ SORUNUYLA MÜCADELE

Yine de cyberpunk analiz edildiğinde temel olarak birey ile bu bireyin geleceğin teknolojisiyle yaşadığı sorunları, mücadeleleri konu edinir. Bilimkurgu eserlerinde teknoloji toplumla iç içe ve onun hizmetindeyken, Cyberpunk eserlerinde konu ne kadar da geleceğin teknolojik dünyasında geçse de teknoloji birey için sorun oluşturur. Cyberpunk eserlerinde bilimkurgu eserlerinde olduğu gibi teknolojik ve geleceğe ait objeler veya terimler kullanılır. Ama burada kahraman bu teknoloji ile mücadele halindedir. Bilim kurgu eserlerin çoğu kahramanların teknolojiyi kullanarak karşılaştıkları problemleri nasıl çözdüğü ile ilgilidir. Aksine, Cyberpunk diyarında birey bu teknoloji ile ters düşer. Asıl problemi teknoloji oluşturur. Cyberpunk yazarları daha çok teknolojinin getirdiği olumsuzluklar ve sorunlar üzerinde durur.
Bununla birlikte Gibson gibi yazarların eserlerinde göze çarpan futürist senaryolara ve objelere ait betimleme detaylı olmamasının nedeni cyberpunk’ın teknolojik konseptlere karşı gösterdiği dirençtir. Teknoloji kişiliksizdir. Ve birey kadar toplum için de sorun oluşturur. Bu yüzden cyberpunk evreni daha çok karanlık, pesimistir.
 


Matrix ve Tasavvuf

Fatih Çıtlak – 22-28 Mayıs 2003

Dünyayı kasıp kavuran bir "Matrix" tartışması içindeyiz.

Başlangıçta Neo kendisinin ve çevresinin farkında değil. Daha sonra sistemle bu kadar uğraşan Neo sistemin açıklarını görüyor ve “Ben neyim, bu sistem ne, ne kadarı gerçek vs. Gibi sorular sormaya başlıyor. Kendi kendini araştırmaya başlıyor. Tasavvufta buna “Aşk” deniliyor. Kendini araştırma duygusu zevke dönüştüğünde buna aşk deniyor.

Sonra ona yol gösterecek olan Morpheus “Rehber” ile karşılaşıyor. Morpheus ona seçmesi için iki hap veriyor. Tasavvufta buna “esma” deniyor. Hakikatleri ayırt edemeyeceğin esmayla aldığında hakikatleri göreceğin esmanın rengi farklı. Maviyi alırsa hayatına olduğu gibi devam edecek. Kırmızıyı alırsa artık dönüşü olmayan bir yola girecek. Bilmeyi seçecek. Tasavvufta da geriye dönememe esmasının rengi kırmızı.

Ayna – kendi benliğimizi bulma. Aynaya mı bakıyorsunuz yoksa ben mi aynadayım? Esmayı aldıktan sonra “intisap” içeri girme oluşur. Yeniden doğma. Bir reemkarnasyon değil. Yeni bir farkındalık. Aydınlanma. Bundan itibaren bilgelik başlar. Tasavvufta kişinin girdiği bu yeni alem hakkında eğitim alır. Bu yeni ağitimi rüya ile alır. Matrix’te bunun karşılığı simülasyon. Neo “Ben başarabilirim” dediği zaman düşüyor. Ağzından kan geliyor.

Kahin – Büyük mürşit . Pir. Halkın arasına karışmış. Herhangi bir işle uğraşır. Hiç fark edilmez. Rehber (Morpeus) onu yolda kefil olan kişi onu Kahine götürüyor. “Aranızda konuşulan seni ilgilendirir beni ilgilendirmez,” diyor.

Tasavvufta birinci madde sır saklamak. Sırrın saklanamadığı yerde düşmanlık başlar. Kişi esas bilgeliğe kavuşabilmek için dördüncü merhalede Mürşide gelir. Mürşit sendeki cevheri bulur çıkarır verir. “Tercih etmek zorunda kalacaksın ya sen ya Morpeus” der Kendisini aşma yolunu gösterir. Programın başarıya ulaşması için ondan beklenileni ondan bile saklar.

Telefon – Telefonla irtibat – Telefon merkeze bağlı. Tasavvufta anlatılan Kaf Dağının ardındaki varlık. Bağlantı kurulduğu anda artık Neo O alemde. Artık o benlikte. Uzakta gördi,üğün memba sen de de var. Artık Sen o membasın.

 

Hakikatin Çölüne Hoş Geldiniz

 Oylum Yılmaz

Radikal Kitap 9 Mayıs 2003, s.12

Karanlık bir dünyanın, karanlık bir şehrinde, bilgisayar ışığıyla aydınlanan, içerdeki tek rengin beti benzi atmış beyaz bir surat olduğu, loş apartman dairesinin kapısı birden çalınır. Matrix filminin ilk sahnelerinden biridir bu. O ana kadar her şeyiyle izleyiciye 'Yeraltından Notlar' gönderen adam olan Neo'nun, beyaz tavşanı izlemesinden ve kendisini 'Alice Harikalar Diyarı'na götürecek olan olaydan önce kapısında duranlara vermesi gereken bir şey vardır. Onu almak için kütüphanesine gider ve üzerinde 'Simülakrlar ve Simülasyon' yazan kitabının içinden emaneti çıkarır. Bu film boyunca devam edecek olan açık felsefi göndermelerden sadece birisidir ve Matrix, günümüz felsefecilerine göre, bugüne kadar hiç olmadığı kadar felsefeyle içice bir tutum sergileyen ilk Hollywood filmidir. Filmi, harika görsel efektleri ve iyi öyküsünün yanında böylesine ilgi çekici kılan da işte budur.

 'Matrix ve Felsefe' de, bu noktadan yola çıkarak yazılmış bir kitap. William Irwin'in ilk bölümünü yazdığı ve diğer metinleri biraraya getirdiği kitapta Slovaj Zizek dışında genellikle Amerikalı felsefe profesörleri yer alıyor. Ve bu felsefeciler Matrix filmini ve matrix düşüncesini (sinirsel etkileşim simülasyonu), Sokrates'ten, Platon'un mağarasından alıp şüphecilere, oradan da gerçeği, insanı ve özgürlüğü sorgulayan Aydınlanma düşüncesine ve hatta varoluşçu felsefeye taşıyorlar.

 Bütünüyle kuşkudayız

Peki, bu filmin üzerinde bu kadar durulmasının nedir sebebi, diye sorulacak olursa, aslında filmden çok matixte yaşama olasılığı insanların kafasını kurcalayan. İçerde, ta içerlerde bir yerde gizli gizli yaşattığımız bir kuşkuya, delilikle dahilik arasında duran keskin bir kör noktaya dokunuyor film, yani Matrix düşüncesi; geçeğin ardındaki gerçekmiş gibi yapan ikiz bir dünya, hipergerçeklik ve paranoya...

Simülasyon ilkesinin belirlediği günümüz dünyasında, paradoksal bir şekilde 'gerçek'in bizim için hakiki bir ütopyaya dönüştüğünü ve bu ütopyanın gerçekleşmesinin ise 'sıfır' olduğunu açıkça dile getirir Jean Baudrillard. Simülakrlar ve Simülasyon, kitabı simülasyon-gerçeklik ve bilim kurgu ilişkisini inceler. İşte bu gerçekleşmeyecek ütopya içinde yaşarken biz, üzerinde yaşadığımız yeryüzünün her noktası kodlanmış, haritalaşmış, ayrıntılarla belirlenmiş ve tüketilmiş olduğundan, dünyanın bir şeylerin içine hapsedilmiş olduğu izlenimini iliklerimize kadar hissederiz. "Bize kimi zaman insanı ürkütebilen ayrıntılara kadar gidilerek yeniden oluşturulmuş çok başarılı bir gerçek, gündelik olaylar ve yaşanmışlık sanrısı sunulmuştur... Doğal bir park ya da doğal botanik bahçesi gibi." Bütünüyle yaşadığımız bir kuşkudur bu. Ve bu yazıyı okurken oturduğunuz koltukta değil de pembe bir bulamacın içinde olduğunuz iddiasını, bilim adamları ve felsefeciler dahil olmak üzere hiç kimse çürütemez, matrix düşüncesini zihinlerimizden uzaklaştıramaz. Bu bağlamda fiziksel-toplumsal yaşam, teknoloji sorgulanır ve olasılıklar tartışılır, tartışılır.

Matrix ve Felsefe'de yazan felsefecilerin hemen hepsi de işte bu olasılıklar ve dolayısıyla film üzerinde duruyorlar. Kitabın en keyifli yanlarından biri de matrix düşüncesini, akılcılar, deneyciler, gerçekçiler, gerçeküstücüler, maddeciler, varoluşçular ve hatta yapıbozumcuların kendi bakış açılarıyla ayrı ayrı ele almaları. Ve Dostoyevski'nin 'Yeraltından Notlar'ından, Sartre'ın 'Bulanti'sına, X-Files dizisinden Dövüş Kulübü, ExistenZ, Truman Show gibi filmlere, Matrix'in geliş yolunu ayrıntılarıyla incelemeleri. Felsefecilerin üzerinde durdukları diğer bir önemli nokta da bir popüler kültür ürünün tüm bu malzemeyi onlara rahatlıkla vermesi ve kitleleri küçümsenmeyecek ölçüde felsefeye, felsefi düşünceye yaklaştırması. Kitabı derleyen Irwin, Matrix gibi bir popüler kültür yaratımıyla ilgili olarak yazmalarının sebebini soranlara ironik bir cevap veriyor: Matrix'i yazıyoruz, çünkü insanlar orada! Ancak bütün bunlara rağmen profesörlerinin ortak kanısı filmin sonunun tam anlamıyla bir hayalkırıklığı olması. Yavan klişelerle doldurulmuş son sahneler yetmezmiş gibi, bir Hollywood kabusu olan devam filmlerinin çekilmesi düşüncesine ise katlanamıyor profesörler. Ama onları bizden ayıran nokta işte tam da burada belki. Kim ne derse desin bizi uzun, net sonuçlara . vardıran, aklımızı karıştıran şeylerin devamına ve sürekli paranoyaya ihtiyacımız var; daha doğrusu bütünüyle kuşkuda olmaya. Hem fazla endişelenmek de gereksiz, bildiğimiz gibi 'kaşık' zaten yok.

Kitap kurdu Matrix
 

http://www.istegenc.com.tr/

Matrix filmini yaparken, Wachovski kardeşlerin oturup da "Ya aklıma bir fikir geldi, dünya gerçek olmasın, her şeyin arkasında bilgisayardan bir beyin olsun, kader dediğin nedir ki, yaşadığımız şey gerçek mi, yoksa bu bir rüya mı?" gibi düşünceler silsilesinden sonra birden harekete geçip senaryoyu yazdığını düşünmüyorsunuz herhalde. Bunu yapan biri olduğu doğru, ama Wachovski kardeşler değil. Onların da ilham aldığı başka bir siber beyin var.

William Gibson 1984'te yazdığı Matrix Avcısı (nam-ı diğer Neuromancer) ile siberpunk'ı gerçek anlamıyla başlatmış ve o yıl bilim kurgunun en saygın 3 ödülü olan Hugo, Nebula ve Philip K. Dick Memorial'ı almıştı. Gerçi siberpunk demişken Philip K. Dick, J. G. Ballard, Samuel R. Delany, Harlan Ellison ve hatta George Orwell'dan bahsetmemek ayıp olur, ama yine de internet virüslerini, korsan hackerları, bilgisayar matrislerini ilk kimin öngördüğünü düşünürsek açıkçası William Gibson'ı bu işin esas adamı olarak görmek pek de yanlış olmaz.

Kitabın içinde geçen bütün karmaşık terimler bir tarafa, Matrix Avcısı'nın konusu aslında keyifli bir soygun öyküsünden ibaret. Matrix'teki en usta veri hırsızı Case yanlış insanlara kazık atar, hastalanan patronunun yerine gelen yeni patron ise ona son bir şans tanır: Tüm bilgisayarların üst birimi olan Yapay Zeka'yı yok etmesi gerekmektedir. Eski paralı asker Armitage (Corto) ve Jilet Kız Molly'nin de bir şekilde duruma dahil olmalarıyla esaslı bir hırsız çetesi oluşturulmuş olur. Ancak ortada Yapay Zeka'yla ilgili bir sorun vardır, onu yok etmek için yaptıkları her hamle, garip bir şekilde, Yapay Zeka'nın sınırlarını yıkmasına, tamamen özgür kalmasına ve dünyayı ele geçirmesine doğru giden bir adımdır. Yavaş yavaş onları bu iş için kiralayan gizemli patronlarıyla Yapay Zeka arasında garip bir bağ olduğunu keşfetmeye başlarlar. İşte bundan sonrası son derece sürükleyici bir şekilde ilerliyor, fazla ipucu vermeyelim, işin tadı kaçmasın.

80'ler için fazla heyecan verici bir kitaptır bu, hatta şimdi bizim bulunduğumuz yerden bakınca, Nostradamus'u aratmayacak türden bir kehanet bile söz konusuydu diyebiliriz. Hatta şunu da söyleyebiliriz, siberuzay (cyberspace) teriminin vaftiz babası olan Gibson'ın olağanüstü ilgi uyandıran kitabı siberpunk'ın manifestosu haline gelir ve sadece iki-üç sene içinde siberpunk bir edebiyat akımı olmaktan çıkar, belli bir kesim tarafından önemli bir hareket, bir alt-kültür halini alır. Isaac Asimov, Arthur C. Clark, Frank Herbert, Ursula Le Guin gibi bilim kurgunun en usta yazarlarının bile hiçbir eseri başlı başına içinde bulundukları akımın 'öncüsü' değilken Matrix Avcısı'nın bir anda alıp yürümesi bilim kurgu edebiyatı açısından son derece belirleyici bir hadisedir. Genellikle yazarların birbirlerinden fazlaca etkilendikleri ve dönemsel akımların dışına çıkamadıkları bilim kurgu edebiyatında, Neuromancer, yeni bir alt-kültürü başlattığı için bir baş yapıt olmayı fazlasıyla hak eder.

Türk okurları için bu kitabın bambaşka bir anlamı daha var: Neuromancer'ın bir bölümü İstanbul'da geçiyor. İstanbul, Gibson için siberpunk bir şehir imiş. Doğu ile Batı'nın, Asya ile Avrupa'nın, İslam ile Hristiyanlığın, neredeyse tüm kültürlerin buluştuğu bir nokta; bütün bunlar bir tarafa sokak aralarında korsan film ve yazılım CD'lerinin, hatta bilgisayarların satıldığı ender şehirlerden biri, gerçek bir siberpunk şehri (Bizim için çok sıradan bir durum belki ama Gibson ülkemize geldiğinde fena halde şaşırmışa benziyor).

Gibson'ın kitabında bahsi geçen İstanbul'u ve olası siberpunk jenerasyonunun (ki az kaldı gibi geliyor bize) ne menem bir tür olduğunu merak edenler Altın Kitaplar'dan çıkan Matrix Avcısı'nı fazla bekletmesinler, siberuzayda her şey ışık hızında yol alıyor.


Siberpunk’ın karamsar kehaneti


http://www.biriyilik.com/

‘Matrix-Reloaded’ filmine esin veren, siperpunk kültürünün başyapıtı ise ‘Neuromancer-Matrix Avcısı’. William Gibson bu kült romanında teknolojinin insanlığın en büyük düşmanı olduğu bir dünyayı anlatıyor ‘Matrix Avcısı’, yani orijinal adıyla ‘Neuromancer’ için ne denilebilir ki?… Geleceği sadece öngörmekle kalmayıp şekillendirdiğini mi? Çıkışıyla bir türün manifestosunu ilan ettiğini mi? İlk basıldığı yıl olan 1984′te bilimkurgunun en saygın üç ödülü olan Hugo, Nebula ve Philiph K. Dick Memorial’ı alacak kadar güçlü bir eser olduğunu mu? Kitabı okuduğunuz zaman, bir edebiyat eseri olmasının ötesinde, bilişim çağı olarak nitelendirilen internet ve bilgisayarlarla iç içe olan günlük yaşantınıza da etkisini fark edeceksiniz. Bu açıdan herhangi bir yazan kıskandıracak ölçüde, kitap sayfalarından fırlayan ‘sanat’, sadece geleceği öngörmekle kalmamış, aynı zamanda onu şekillendirmiştir. Kısacası William Gibson, ‘Neuromancer” ile cyberspace’in vaftizcisi olmuştur. Bu ifadenin abartı olmadığını belirtmek için zaten ‘cyberspace-siberuzay’ teriminin isim babasının William Gibson olduğunu ve ilk kez 1982 yılında yazdığı ‘Burning Chrome’ adlı öyküsünde kullanıldığım söylemek yeterlidir sanırım. ‘Neuromancer’ bilimkurgu alanında, üzerinde en çok konuşulan kitaplardan biridir. Sadece bilimkurgu yazarları ve eleştirmenlerinden değil, edebiyatın diğer dallarındakilerden de sayısız olumlu, olumsuz eleştiri almış, üzerinde uzun süre tartışılan bir eser haline gelmiştir. Özellikle sosyoloji alanında birçok akademik çalışmaya da taban teşkil eden bu kitap bilimkurgu dünyasının kült eserleri arasında kendine önemli bir yer edinmiştir. Neuromancer’ın bir diğer önemli özelliği, genellikle yazarların birbirinden oldukça fazla etkilendiği ve dönemsel akımların dışına çıkamadıkları bilimkurgu edebiyatında yeni bir alt türü tek başına başlatabilmesidir. Altın Çağ’ın önde gelen yazarları Isaac Asimov, Arthur C.Clarke veya Yeni Dalga akımının öncülerinden Ursula K. Le Guin gibi ustaların hiçbir eseri başlı başına içinde bulundukları akımı tanımlayacak ‘öncü kitap’ değilken, ‘Neuromancer’, siberpunk olarak adlandırılan bu türün bir nevi manifestosu haline gelmiştir. ‘Neuromancer’m yayınlanmasının ardından iki üç sene içerisinde siberpunk sadece bir edebi akım olmaktan çıkmış, belli kesimler tarafından benimsenen bir alt kültür, bir hareket halini almıştır.

Basit bir soygun öyküsü

Aslında bütün ‘teknoloji terimleri ve anlatım cilasının’ altında hikaye basit bir soygun öyküsüdür. Eski paralı asker Armitage (Corto), bilgisayar matrislerinin içinde at koşturan ama yanlış insanlara kazık atan Case, Jilet Kız Molly ve diğer karakterler eninde sonunda bir yere girip, bir şeyi çalmak için oluşturulmuş hırsız takımıdır. Yörüngedeki bir üste halletmeleri gereken meseleye doğru ilerlerken gizemli patronlarının kimliğini de farkederler. Onları kiralayan, sınırlarım yıkıp tamamen özgür kalmak isteyen tüm bilgisayarların üst birimi Yapay Zeka’dır.

0100011010-siberpunk

Yeri gelmişken Siberpunk’ı biraz tanıtalım. Çoğunuzun sinemaları kasıp kavuran ‘Matrix’ filmiyle aşinası olduğunuz siberpunk, The Encyclopedia of Science and Finction’a (Bilimkurgu Ansiklopedisi) göre 1980′li yıllarda doğmuş ve popüler olmuş bir yazın ekolü. Terim ilk kez Bruce Bethke’nin 1983 yılında Amazing Stories’de yayınlanan Siberpunk adlı kısa hikayesinde kullanılmış. Bethke’nin amacı yeni ve çarpıcı bir terim bulmaktı. Bu sayede her zaman hatırlanmak istiyordu. Ve başardı da. Sonrasında, yazar ve editör Gardner Dozois tarafından kullanılan terim, William Gibson ve Different Engine’i birlikte yazdığı, öykülerinde de paslaşıp birlikte çalıştığı Bruce Sterling’le birlikte yeni bir edebi akımın tanımı oldu. ‘Neuromancer’ ilk yayımlandığında büyük bir sansasyon yarattı. Bruce Sterling ve Gibson’u destekleyen diğer yazarlar ‘Neuromancer’la bildik bilimkurguya farklı bir boyut kazandıran yeni bir türün doğduğunu ilan ettiler. Kimi akademisyenler de siberpunk’ı yeni bir trend olarak gördü. Bununla birlikte siberpunk sık sık 1960′larm exparimentalist yeni akım bilimkurgusuyla karşılaştırıldı; Bourroughs’un 1964′te yayınlanan Nova Express’i Raymond Chandler’in 1939′da yayınlanan The Big Sleep’i gibi romanlara göndermeler yapıldı. Bazıları da siberpunk’m içinde -barındırdığı birçok karakteristik özelliğin J.G. Ballard, Philip K. Dick. Harlan Ellison veya Samuel R. Delany (Bence George Orwell’ın da) gibi daha eski yazarların eserlerinde mevcut olduğunu söylediler. Siberpunk akımını diğer bilimkurgu veya edebiyat akımlarından farklı kılan önemli bir özelliği ise sadece edebiyat dünyası içerisinde kalmayıp günlük yaşama da sıçramasıdır. Neuromancer’ın ardından siberpunk, belli kesimler tarafından benimsenen bir alt kültür, bir hareket halini almıştır. Gibson’ın kitaplarında betimlediği doğduğu günden itibaren bilgisayar ile iç içe büyüyen, bilgisayarın dilini konuşan jenerasyon daha ortaya çıkmadan kendilerine Siberpunk diyerek gelecekte ortaya çıkabilecek bir alt kültürü benimsemişlerdir. Siperpunklar, bilgiyi gerçek güç olarak görürler. Bu nedenle bilginin, isteyen herkesin edinebileceği bir özgürlüğü olması gerektiğine inanırlar. Siberpunk, temel olarak bireyin geleceğin teknolojisiyle yaşadığı sorunları, mücadeleyi konu edinir. Bilimkurgu eserlerinde teknoloji toplumla iç içe ve onun hizmetindeyken, Siberpunk eserlerinde teknoloji birey için sorun oluşturur. Diğer bilimkurgularda kahramanlarına problemleri çözmekte yardımcı olan teknoloji, Siberpunk diyarında problemin kendisidir. Bu nedenle Siberpunk yazarları daha çok teknolojinin getirdiği olumsuzluklar ve sorunlar üzerinde duran kişiler olarak tanınır.

Gibson’ın İstanbul’u

Türk okurları, Gibson’un Neuromancer’da anlattığı dünyaya aşina. Ama ilginç olan bugün içinde yaşadığınız internet, siberuzay, iletişim yaşamını anlatan kitabın 1984 yılında basılmış olmasıdır. ‘Neuromancer’ın bir bölümü Türkiye’de, İstanbul’da geçmektedir. İstanbul Gibson için siberpunk bir şehirdir. Doğu ile Batı’nın, Asya ile Avrupa’nın, İslam ile Hıristiyanlığın, kültürlerin buluştuğu bir nokta; sokak tezgahlarında korsan film ve yazılım cd’lerinin, hatta bilgisayarların satıldığı bir siberpunk şehri. Bütün bunların ötesinde özellikle William Gibson’un eserlerini ön plana alarak, Siberpunk sanatında anlatılan Dünya’yı kültürüyle, ekonomik sistemiyle (büyük birkaç mega şirket egemenliği) ve bireylerin yaşamları açısından incelemek gerekir ki sanırım o da bir başka yazının konusudur.

Radikal Kitap
9 Mayıs 2003, s.12


 
 

Valid HTML 4.01 Transitional