
MASUMİYET
MÜZESİ
Nevcihan Oktar & Deniz Sarman
Orhan Pamuk’un son romanı “Masumiyet Müzesi” 70’lerin
Türkiyesine ve İstanbul’una ironik bir gönderme tadında.
Pamuk romanı iki eksen üzerinde kurgulamış masumiyet ve
müzecilik. Roman Kemal’in pişmanlık cümlesiyle açılıyor.
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim , bu
mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi?
Füsun’la yaşadığı “o harika an”ın anlamını anlayabilse hayatı
şimdi bambaşka olacaktı. Oysa o bunun kıymetini bilememiştir.
Pamuk romanına tenselliği vurgulayan ve sevişme anlarının
betimlendiği popülist roman gibi bir girişle açıyor. Kuşkusuz
bunu neden böyle yaptığını ancak kitabın sonuna doğru
anlayabiliyorsunuz. Türk romanında aşkı hep soyut bir kavram
olarak gördük. Somutlaşan sevgi ise cinsellikti. Kemal romanda
somut sevgiden soyuta varan bir çizgi izlerken masumiyet
sözcüğü ile sanki dalga geçiyor. Aşk sabır ister, çile çekmek
gerektir kemale ermek için 409 hafta, 1593 akşam yemeği
yemiştir. Mistik aşka varmak için bu yollardan geçmek gerekir.
Yaşamın kaza ve rastlantılarla ilerleyen süreçlerinde insan
sınanmaktadır. Sınanan insan kemale ulaşan yolda ilerleyendir.
Kemal, Füsun`u bilmek isterken dünyayı öğrenir. Çukurcuma`daki
o küçük eve yaptığı ziyaretler ve o ziyaretlerle farkına
vardığı objeler/anlar sayesinde başka bir hayata dair bir
farkındalık geliştirir. Böylece,
Jale Parla'nın da dediği gibi, roman `bir
olgunlaşma, bir kemale erme öyküsü olur.` Milliyet
Kitap, 11 Eylül 2008)
Roman
zaman , mekan ve eşya sarmalında ilerliyor. Eşyaların tüm
masumiyetleri ile saklandığı mekanlardır müzeler. Eşya
üretenin, üretildiği zamanın ve üretildiği mekanın yani o
yaşanılan AN’ın tüm özelliklerini taşır. Ve bu özelliklerin
tümünü birleştirerek kendinde simgeler. Eşya bu özelliklere ne
bir şey ekleyebilir ne de çıkarabilir, masumiyeti de oradan
gelir yani durağandan. Oysa zaman ve mekan olağandan , akar
değişir ve akışın içinde türlü oluşlar yaratır. Zaman ve mekan
oluş içindir. Eşya ise bu oluşun ruhunu tespit içindir.
Zamanın bütünlüğünü görüp, algılayabilmek oluşu hızlandırır,
mekan ise bu oluşa en büyük katkıdır. Mekanın ayrıntısını
görebilmek , her halini okuyabilmek idraki geliştirir, oluşa
hazırlar. Aynı mekan akan zaman içinde türlü haller alır,
Heraklies’in dediği gibi “Hiçbir zaman aynı nehirde ikinci kez
yıkanmak mümkün değildir.”Yani mekana hep aynı yer burası
demek olası değildir. Üzerinden akan zaman onu çeşitli ve
ayrıntılı renklere boyar. Kemal de 7 yıl aynı ama farktan
farka giren mekanlarda çeşitli zamanlarda duygularını
keşfetme, ayrıntılarına inme yolculuğuna çıkmıştır.
Etrafındakiler; Füsun,annesi,babası,eşi ise çeşitli
duygu, düşünce ve oluşları yansıtan değerli aynalardır. İnsan
insanın aynasıdır, insan insandan öğrenir, kendini insan
ilişkileri içinde keşfeder, geliştirir ve oluşturur. Yeter ki
gerekli önemi, özeni göstersin. Mekanı hissetsin, zamanı fark
etsin . Mekandan simgeler, örnekler çeşitli eşyalara
sıkışmıştır, Kemal bunları özenle toplar, çünkü bunlar
akıştaki çeşitli oluşları sembolize etmektedirler. Zaman
içinde her eşya mekanda geçen çeşitli yansımaları
aksettirmekte , böylece de eşyanın ruhunu oluşturmaktadır.
Ünlü tasavvuf alimi Muhyiddin-i Arabi”Bana eşyayı olduğu gibi
göster ve gerçek haliyle görebilmeyi lütfet”demiştir. Eşyanın
ruhu , eşyanın aslında sahibinin kendisini görmektir. Eşyada
sahibini görebilmeye ruhunu sezebilme diyebiliriz. “
Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır…
Bu da gösterir ki, zaman ve mekan insanla mevcuttur”Tanpınar(
Saatleri Ayarlama Enstitusü)
Müzeler
Pamuk’a göre zamanın mekana dönüştüğü yerlerdir.Anları
birleştiren zamansa, eşyaları birleştirenin sanat olduğu gibi.
Zaman nedir? Bir gizdir.– elle tutulamayan ve herşeye kadir
olan. Dış dünyanın bir önkoşulu, mekanda var ve olan hareket
eden cisimlerle kaynaşmış bütünleşmiş bir hareket . Ama
hareket olmasaydı zaman olur muydu? Sor bakalım ! Zaman,
mekanın işlevi mi? Ya da tam tersi mi ? Yoksa ikisi özdeş mi
? Bir soralım dedik.? "
(s 11) Büyülü Dağ Thomas Mann
Romanın
merkezine yerleşen müzecilik kavramı fetişist Kemal’in
Füsun’un dokunduğu nesneleri toplamakla başlayan bir
koleksiyoncuya oradan da yitik zamanı yakalamak için arzu ve
boşluğun yerini alan fetiş eşyalarla dolu çöp evlerin yerini
alan müzeye dönüşür. İşte bu noktada şu soru aklımıza
geliyor. Müzeler geçmişin nesnelerinin bulunduğu ölü mekanlar
mı, yoksa bu nesnelere ölümsüzlük kazandıran mekanlar mı?
Müzeler zaman ve sanatın belleğidir. Bellek geçmişi
canlandırmaya yarayan bir araçtır. Bütün iyi ve güzel şeyler ,
tablolar, heykeller, müzik, ya da sanat değil midir?
Avuçlarımızdan kaçan ne varsa ancak onunla yakalayabiliyoruz.
Sanat insanın tek özgür olduğu yer , içinde yaşanabilecek tek
dünyadır. Müzeler de bunu kanıtıdır. Pamuk müze yoksunu olan
ülkemizde bu olaya parmak basmış ama “Masumiyet Müzesi”
biletini kitabının içine yerleştirerek amacının niteliğini
değiştirmiş.
Türk
kadınının cinselliğinin bastırılmasının başlıca unsurlarından
olan bekaret ironik bir şekilde ele alınıyor. Masum olan
kimdir? Yoksa masum olan sistemin kurbanı mıdır? Cinsel bir
nesneden öteye gidemeyen Füsun aslında erkek egemen dünyanın
kurbanıdır, Nobakov’un Lolitası gibidir.
Vurgulanmak istenen Humbert’in Lolita’ya bakış açısı
ile erkek egemen toplumdaki paralelliktir. Humbert’in
sağlıksız iç dünyasından Lolita’ya bakışı ile erkek egemen
bakışı örtüşür. Her ikisi de kadınının geçmişini yok eder ve
onu yeniden biçimlendirmeye kendi bakışı içinde yarattığı
kadın olmaya zorlar. Her iki durumda da kadın bundan
kurtulmaya uğraşır. Her ikisinde de kadın; kadın olduğu için
başlı başına bir suç unsurudur ve bu nedenle kendisine
yapılanları hak eder. Nasıl totaliter rejimde kadının
özgürlükleri elinden alınıyor ve suçlu kabul ediliyorsa
Humbert de Lolita’yı bize aynı bakış açısıyla sunar.
Sıradan
normal yaşamdan yoksun bırakılan Lolita romanın sonunda
Humbert’den kurtulmayı başarır. Füsunun eşinden hatta
Kemal’den ölüm pahasına kurtulması gibi.
Füsun Kemal ile yaşadıklarından
sonra evlilik sarmalıyla bağlanıp sistemin kıskacına girer.
Kitapta Türk kadınının sınıfsal farklılıklarda cinsellik
farklı yaşanıyor gibi gözükse de sonuç hep aynıdır. Çocukken
de yetişkinken de cinsel istismara uğrayan hep kadındır.
Biz hep
bir yazar düşünerek okuruz.Satırların arasında yazarın
imgesini ,çehresini ararız. Orhan Pamuk kitaba kendi
hayatından parçalar koymuş ama diğer taraftan da kitabın
içinde bir kahraman olarak dışarıdan bakmayı yeğlemiş.
Kurgusal ve söylemsel açıdan Masumiyet Müzesi’nin Orhan
Pamuk’un en güzel eseri olduğu söylenemez. Her ne kadar
kendisi “ileride bu romanla hatırlanacağıma inanıyorum” (
Aktüel,26 Ağustos 2008) demişse de kitap Kara Kitap, Benim
Adım Kırmızı tadında değil . Kitap kolay okunup çabuk
tüketilecek , popülist bir tat verdi bana . Özellikle
dilbilgisi, sözcük kullanımı ve betimlemeler açısından en
zayıf kitabı “çocukluğumdan beri karanlıkta odama
girip başka dairelerin içlerini seyredince bir iç huzuru
duyardım.” (s 64)”Böylece, küçüklüğümde annem ve ağabeyimle
Tünel’den eve dönerken bindiğimiz tangur tungur Maçka ve
Levent otobüsleri yazıhane penceremin önünden geçerken, be
Füsun ‘a duyduğum heyecanın, yapmak istediğim mutlu evliliği
zedelememesi için şu anda yapabilecek çok fazla bir şeyim
olmadığını anladım.”( s. 80) “Bense kendimi kadının
kuzeyliliğinden çok, eski bir dost gibi yüzüne, gülüşüne ve
dudaklarına aşina hissettim. (s.91) “bu kişilerin yakalarına
da hemen ölmüş Belkıs’ın küçük siyah-beyaz bir resmi
iğneleniyordu.” (s. 95) Kurgu hatası ise kitabın
editöründen kaçmış. Jenny Colon marka çantanın bir eşinin
nişanlısında olduğu için iade edileceği ve çantanın sahte
olduğu söylenmeyeceği (s.27) belirtilirken (s.80)de bununla
çelişen bir kurgu hatası var.
Orhan
Pamuk 1952’de İstanbul’da doğdu.
Cevdet Bey ve Oğulları ve
Kara Kitap romanlarında anlattığına benzer kalabalık
bir ailede, Nişantaşı’nda büyüdü. Otobiyografik kitabı
İstanbul’da anlattığı gibi çocukluğundan yirmi iki
yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam
olacağını düşleyerek yaşadı. Liseyi İstanbul’daki Amerikan
lisesi Robert College’de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde
üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına
karar verip okulu bıraktı ve İstanbul Üniversitesi’nde
gazetecilik okudu. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya
karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp
yazmaya başladı. İlk romanı
Cevdet Bey ve Oğulları 1982’de yayımlandı ve Orhan
Kemal ve Milliyet Roman Ödülleri’ni aldı. Pamuk ertesi yıl
Sessiz Ev adlı romanını yayımladı ve bu kitabın
Fransızca çevirisiyle 1991’de Prix de la Découverte Européene’i
kazandı. Venedikli bir köle ile bir Osmanlı âlimi arasındaki
gerilimi ve dostluğu anlatan romanı
Beyaz Kale (1985), pek çok dile çevrilerek Pamuk’a
uluslararası ününü sağlayan ilk romanı oldu. Aynı yıl karısıyla
Amerika’ya gitti ve 1985-88 arasında New York’ta Columbia
Üniversitesi’nde “misafir âlim” olarak bulundu. İstanbul’un
sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp karısını
arayan bir avukat aracılığıyla anlatan
Kara Kitap’ı 1990’da Türkiye’de yayımladı. Fransızca
çevirisiyle Prix France Culture Ödülü’nü kazanan bu roman,
geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar
olarak Pamuk’un ününü hem Türkiye’de hem de yurtdışında
genişletti. 1991’de, Pamuk’un Rüya adını verdiği bir kızı oldu.
1994’te, esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli bir
genci hikâye ettiği
Yeni Hayat adlı şiirsel romanı yayımlandı. Osmanlı ve
İran nakkaşlarını, Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme
biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği
Benim Adım Kırmızı adlı romanı 1998’de yayımlandı.
Bu kitapla Fransa’da Prix du Meilleur Livre étranger, İtalya’da
Grinzane Cavour (2002) ve İrlanda’da International Impac-Dublin
(2003) ödüllerini kazandı.

1990’ların ortasından itibaren Pamuk, insan
hakları ve düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle
Türkiye devletine karşı eleştirel bir tavır takındı. Yurtiçinde
ve yurtdışında çeşitli gazete ve dergilere yazdığı edebi,
kültürel makalelerden oluşturduğu geniş bir seçmeyi 1999 yılında
Öteki Renkler adıyla yayımladı. “İlk ve son siyasi
romanım” dediği
Kar adlı kitabını 2002’de yayımladı. Kars şehrinde,
siyasal İslamcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk
milliyetçileri arasındaki şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu
kitap, New York Times Book Review tarafından 2004
yılının en iyi 10 kitabından biri seçildi. Pamuk’un 2003 yılında
yayımladığı
İstanbul, yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan
hatıralarını aktardığı bir hatıra kitabı, hem de kendi kişisel
albümüyle, Batılı ressamların ve yerli fotoğrafçıların
eserleriyle zenginleştirilmiş, İstanbul üzerine bir denemedir.
Kitapları 58 dile çevrilmiş olan, bütün dünyada yedi milyondan
fazla satmış olan Pamuk, pek çok üniversiteden şeref doktorası
aldı. Alman Yayıncılar Birliği tarafından 1950 yılından beri
verilmekte olan, Almanya’nın kültür alanındaki en seçkin ödülü
olarak kabul edilen Barış Ödülü, 2005’te Orhan Pamuk’a verildi.
Ayrıca
Kar Fransa’da her yıl en iyi yabancı romana verilen Le
Prix Médicis étranger ödülünü aldı. Aynı yıl Prospect
dergisi tarafından dünyanın 100 entelektüeli arasında gösterildi
ve 2006 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en
etkili 100 kişisinden biri seçildi. American Academy of Arts and
Letters’ın ve Çin Sosyal Bilimler Akademisi’nin şeref üyesi olan
Pamuk, senede bir dönem Columbia Üniversitesi’nde ders veriyor.
Orhan Pamuk 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alarak bu ödülü
kazanan tek Türk oldu.
“Masumiyet Müzesi”nin ilham
kaynakları
ORHAN PAMUK
Orhan Pamuk’un, 2001’den bu yana üzerinde çalıştığı “Masumiyet
Müzesi”, okurla 28 Ağustos’ta buluştu.O günden beri de
üzerinde konuşulmaya, sorular sorulmaya devam ediliyor.
Orhan Pamuk, “Masumiyet Müzesi”ni
yaratırken beslendiği edebi ve gündelik kaynakları Milliyet
Kitap için kaleme aldı. Bu yazıyla okur, romanın kulisinde
gezme fırsatı bulacak.
Paris Review dergisiyle yaptığı ünlü
röportajında, Hemingway kendisini etkileyen edebiyatçıların
kimler olduğunu, en çok kimlerden birşeyler öğrendiğini bir
listeyle sıralar. Yirmi üç yaşındayken resmi bırakıp yazar
olmaya karar verdiğim günlerde, Hemingway’in listesini okurken
Flaubert, Stendhal, Tolstoy ve Dostoyevski gibi yazarlar
arasında Bach ve Mozart gibi müzisyenlerin, Brueghel ve
Cézanne gibi ressamların adlarını görmek beni büyülemişti.
İleride bir gün ben de aynı şeyi yapacaktım.
Otuz beş yıl sonra, “Masumiyet Müzesi”ni yazıp bitirince, o
günün geldiğini anladım. Çünkü yazdığım bütün kitaplar içinde
en çok bu roman, bana şu türden soruların sorulmasına yol
açtı: “Bu fikir aklınıza ilk ne zaman geldi?”, “Romanınızın
ilham kaynakları nelerdir, bunları nasıl düşündünüz?”, vs.
“Masumiyet Müzesi” yalnızca bir roman değil, aynı zamanda
İstanbul’da yıllardır kurmaya çalıştığım bir müze olduğu için
de bu sorular bu kadar çok soruluyor. İşte hayattan,
edebiyattan ve sanattan yapılmış bir etkiler listesi:
MÜZE MÜDÜRÜ ŞEHZADE
1- 1982 yılında bir aile toplantısında,
Şehzade Ali Vâsıb Efendi ile tanıştım. Padişah V. Murat’ın
küçük torunu olan şehzadenin, saltanat sürseydi ve Osmanlı
hanedanı Türkiye’de ve iktidarda olsaydı, o yıllarda tahtta
olması gerekiyordu. Ama Türkiye’ye dönmeye ancak yeni izin
alabilmiş olan bu seksenlik yaşlı adamın derdi, ne taht ne de
siyasi iktidardı. Yabancı bir pasaportla girebildiği
Türkiye’de sürekli kalabilmek istiyordu yalnızca.
İskenderiye’de yaşıyor, yazlarını Portekiz’de, Avrupa’nın ve
Ortadoğu’nun tahtını ve iktidarını kaybetmiş emekli kral ve
prensleriyle ahbaplık edip vakit öldürerek geçiriyordu. (Bana
İran Şahı Rıza Pehlevi’nin, ilk karısı Fevziye’den neden
ayrıldığını anlatmıştı.)
Ölümünden sonra oğlu Osman Osmanoğlu tarafından düzenlenip
“Bir Şehzadenin Hatıratı, Vatan ve Menfâda Gördüklerim ve
İşittiklerim” adıyla 2004’te yayımlanan hatıralarından da
anlaşılabileceği gibi, Şehzade’nin hayatta sürekli derdi
parasızlık olmuştu. Geçinebilmek için uzun yıllar
İskenderiye’deki Antoniadis Saray ve Müzesi’nin önce bilet
kontrolörlüğünü, sonra da müdürlüğünü yapmıştı. “Sarayın
idaresi, temizliği ve eşyalarının muhafazasına memur idim,”
diye yazar hatıralarında. “Gümüşler, kristaller, mobilyalar ve
saire uhdemde idi.”
HEM REHBER HEM EŞYA
Aile sofrasında meraklı sorularım üzerine,
Şehzade, Kral Faruk’un kleptoman olduğunu da anlatmıştı: Kral
müzeyi ziyaretinde, çok beğendiği antik bir tabağı, kimseye
sormadan camekânı açıp yanına alarak saraya götürmüştü. Başka
sorularım üzerine Şehzade, Osmanlı Devleti yıkılıp hanedan
İstanbul’u terk etmeden önce Ihlamur Kasrı’nda yaşadığını,
Galatasaray Lisesi’nden sonra Atatürk’ün de gittiği
Harbiye’deki Harp Okulu’na devam ettiğini anlatmıştı. (Bütün
bu yerlerde, ondan kırk-elli yıl sonra, ben çocukluğumu
geçirmeye başlayacaktım.)
Şehzade, elli yıllık bir sürgünden sonra Türkiye’ye temelli
geri dönme ve para kazanma dertlerine çözüm olacak bir iş
aradığını, ama ne yazık ki kimseden yardım görmediğini
şikâyetle anlattığı için, aile sofrasındakilerden biri,
Şehzade’nin çocukluğunda çok vakit geçirdiği Ihlamur Kasrı’nda
müze rehberi olarak belki iş bulabileceğini söyledi. Hem bir
müzeye çevrilmiş Ihlamur Kasrı’ndaki hayatı hem de müze-saray
yöneticiliğini çok iyi bildiği için, bu iş onun dertlerine
mükemmel bir çözüm olmaz mıydı?
Bu öneriyle birlikte, Şehzade dahil sofrada oturan hepimiz bir
an Ali Vâsıb Efendi’nin çocukluğunda dinlendiği, ders
çalıştığı odaları ziyaretçilere nasıl gezdirebileceğini,
hiçbir mizah duygusuna kapılmadan, ciddiyetle hayal ettik.
Daha sonra bu hayalleri kendi başıma geliştirdiğimi de
hatırlıyorum: “İşte, efendim,” diyecekti Şehzade, her zamanki
aşırı nazik üslubuyla: “Burası yetmiş yıl önce benim yaverimle
birlikte oturup matematik çalıştığımız odadır!”
Ve rehberlik ettiği eli biletli müze kalabalığından ayrılacak,
müze ziyaretçisinin basabileceği yer ile sergilenen eşyalar
arasındaki kadife kordonlu sınır çizgisini geçerek çocukluk ve
gençliğinde oturduğu masaya oturacak, o zaman aynı kalemler,
cetvel, silgi ve kitaplarla nasıl çalışıyorsa taklit edecek ve
oturduğu yerden müzeseverlere “İşte burada böyle matematik
çalışırdım, efendim,” diye seslenecekti.
İnsanın rehberi olduğu bir müzenin aynı zamanda bir eşyası
olmasının zevklerini ya da insanın yaşamış olduğu bir hayatı
yıllar sonra, bütün eşyalarıyla, bir müzede başkalarına
anlatmasının heyecanını ilk böyle hissettim.
AŞKIN GÜCÜ
2- Krallardan ve saraylardan söz etmeye
devam edelim: Vladimir Nabokov’un ünlü romanı “Solgun Ateş”,
adını, yazarının da bir yerde belirttiği gibi, Shakespeare’in
“Atinalı Timon”undaki iki mısradan alır:
“Ay berbat bir hırsızdır,
Solgun ateşini güneşten çalan”
Bu mısralar, kaynağını ve ilhamını başka bir yerden alan
yaratıcı yazarın durumunu anlatan bir benzetmedir de...
Nabokov’un romanı iki parçalıdır. Başta Robert Frost benzeri
bir şairin, John Ushade’ın hayat ve dünya hakkında uzun bir
şiirini okuruz. Romanın asıl gövdesi, kafadan biraz çatlak
olduğunu okudukça anladığımız bir komşunun bu şiiri
yayımlarken mısra mısra tuttuğu notlardan, yaptığı tuhaf
yorumlardan oluşur. Kinbote adlı tuhaf komşu, kimi yerde bir
kelimeden, kimi yerde bir mısradan, ortak bir hatıradan yola
çıkarak aslında krallar, saraylar, darbeler ve cinayetlerden
oluşan kendi hayatını anlatmaya başlamıştır. Bir şiire mısra
mısra yazılmış notlardan oluşan bir roman gibi, eşya eşya bir
müzeye yazılmış notlar şeklinde bir roman yazabileceğim aklıma
böyle gelmiş olmalı.
Romanım, ilk yıllarda notlandırılmış bir müze kataloğu
şeklindeydi. Tıpkı notlandırılmış bir müze kataloğunda olduğu
gibi, önce bir eşyayı, mesela bir küpeyi ya da ünlü Jenny
Colon marka bir çantayı bir müzegezere tanıtır gibi okura
tanıtıyor, sonra bu eşyanın kahramanımızda uyandırdığı
hatıralara geçiyordum. Romanı yıllarca böyle yazdıktan sonra,
aşk hikâyesinin fırtınası güçle esti; notları, hatıraları ve
müzedeki eşyaları bir düzene koyma telaşımı üfürdü ve her şeyi
önüne katıp sürüklemeye başladı. Romanımı aşk hikâyesi için
okuyan okurlara göz kırparak ekleyeyim: Aşkın beklenmedik
gücünün henüz farkında değilmişim!
MISRA MISRA PUŞKİN
3- Aşkın gücünü başta fark etmemek, Rus
edebiyatının kalbinde yatan Puşkin’in şiir romanı “Yevgeni
Onegin”in aynı adlı baş erkek kahramanı için de kahredici bir
sorundur. Balolardan, zengin evlerinden, sosyete
eğlencelerinden bıkmış olan kahramanımız, aşk kapısını çaldığı
zaman önce aldırış etmeyecek, hatta kendisine âşık olan
Tatyana’yı küçümseyecektir. Ama sonra...
Fakat ben Puşkin’in baştan aşağı edebi göndermelerle dolu bu
roman şiirinden aşk yüzünden değil, Nabokov bütün bu
göndermeleri mısra mısra açıklayan notlandırılmış bir
çevirisini hazırladığı için söz edecektim. “Solgun Ateş”in
arkasında, elbette Nabokov’un Puşkin çevirisine ayrıntılı,
yorumlu notlar yazmaya yıllarını vermiş olması yatar. Ben bu
notların kalın cildini gelişigüzel bir yerinden açıp okumayı,
şiirin kendisini okumaktan daha çok severim.
PEREC’İN LİSTE ZEVKİ
4- Romanda, bir konudan bahsederken, fark
ettirmeden bir başkasına geçme, önemli ayrıntıyla önemsiz
ayrıntı farkını ortadan kaldırma, kenarda köşede kalmış
ayrıntılardan çok önemli şeylermiş gibi söz etme sanatına fark
ettirmeden gelmiş olduk. Sterne, Flaubert, Nabokov, Alain
Robbe-Grillet’nin yanı sıra Georges Perec de özellikle arada
bir karıştırmaktan çok zevk aldığım romanı “Hayat: Kullanım
Kılavuzu”nda, bence konu dışına çıkma ve konunun hemen
kenarındaki eşyaları görme sanatının, yeni sorular sormak
isteyen ciddi romanın asıl konusu olduğunu hissettirir.
Perec’in liste yapma zevki, Balzac tarzı romanın eşya
dökümlerinden sonra, eşyaların, hayatımızın, daha önemlisi
manevi dünyamızın merkezinde olduğunu bize şiirsellik
içerisinde duyurur. İncelmiş Marksist kuramın bize
‘yabancılaştığımızı’ hatırlattığı eşyalarla, hayatımız boyunca
tek tek ne kadar yoğun, kişisel ve duygusal ilişkiler
kurduğumuzu hatırlamamız için, romanımın kahramanı Kemal gibi
âşık olmamız mı gerekir?
5- Eşyalarla şiirsel ilişki: Hollandalı ressamların
natürmortlarını, hayatın geçiciliğini kurukafalarla,
saatlerle, eriyen mumlarla şiirselleştirerek ve sembol haline
gelmiş eşyalarla hissettiren vanitas tarzı resimleri, 18.
yüzyıl Fransız ressamlarının en parlağı Chardin’i, Cézanne’ın
‘natürmort’ resimlerini, Balthus, Duchamp ve otel adlarının
gizli şiirini ortaya çıkarmayı bilen Joseph Cornell’i çok
severim.
GÜNDE 30 SİGARA
6- “Orhan Bey, bırakın bunları, siz de
kitabınızın kahramanı gibi âşık olup sevdiğinizin eşyalarını
biriktirdiniz mi?” diyen okurlara, kitabımın hayattan ne kadar
çok beslendiğini göstermek istiyorum: Teyzemlerin bir ‘56
Chevrolet’si vardı, şoförünün adı da Çetin’di; Harbiye’de,
askeriyenin girişindeki Atatürk heykelinin tam karşısında,
yani tam Satsat’ın olduğu yerde, babamın Aygaz’ın genel
müdürlüğünü yaptığı yıllarda yazıhanesi vardı; yılbaşı
akşamları babaannem, bütün çocuklarını, gelin ve damatlarını
Pamuk Apartmanı’nda vereceği yemekte toplayıp biz torunları
için tombala oynatır, kazananların hediyelerini de aylar önce
seçer, hazırlardı.
1950-70 arasında İstanbul’da pek çok evde ve dükkânda bir
kanarya kafesi ya da akvaryum vardı, ama televizyon yayınının
başlaması ve yaygınlaşmasıyla bunlar ortadan kalkmış, dahası
bu hayvanlarla ilişkimizin gözlerimizi oyalama isteğinden daha
derin olmadığını bize bu yeni durum öğretmişti; 1983 yılında,
evlendiğim ve biraz paraya ihtiyaç duyduğum günlerde, ilk
romanım “Cevdet Bey ve Oğulları”nı beğenen bir film
yönetmenimizin teşvikiyle bir senaryo yazmaya başladım, ama
film çekilemeden yarıda kaldı; bu dönemde rejisör arkadaşım
beni Beyoğlu’ndaki sinemacı barlarına götürür, artist kızların
gürültüsünde işittiğim dedikoduların gücünden ve içtiğim iki
bardak biradan hemen sarhoş olduğumu görünce bana güler,
sevgiyle alay ederdi; mimarlık okumayı ve resim yapmayı
bıraktığım 1974’ten 1995’e kadar günde ortalama 30 sigara
içtim ve 1995’te sigarayı ilk defa bıraktım. Batılıların “Türk
gibi sigara içiyor” sözünün benim için anlamı, fazla tütün
tüketmek ya da duman altı olmak değil, sigara paketini
açmaktan, sigarayı yeni tanıştığımız, hiç tanışmadığımız
birine bir dostluk ve barış hareketi olarak paketiyle
uzatmaya, yakmadan önce sigarayı parmakların arasında
yuvarlayıp içilecek kıvama getirmekten, parmaklar arasında
tutmanın ve dumanını üflemenin yüzlerce özel yoluna varan
toplumsal jestler ve onların bireysel yorumları (ve bu
yorumları da bilmek, tanımak) demektir.
DİREKSİYON SINAVI
Bir benzerini “Sessiz Ev”de anlattığım
Marmara kıyısındaki küçük bir kasaba ve tatil köyünde,
1960’ların sonunda açık hava sinemasına gider, yandaki ahırdan
yoğun bir tezek kokusuyla ineklerin böğürtüsü gelirken, Türk
filmleri seyrederdik.
1970’lerin başında Beşiktaş’taki ünlü Kamburun Bahçesi’nde,
üniversite arkadaşlarım ve çekirdek çıtlatan binlerce kişiyle
birlikte film seyrettiğimizi de çok iyi hatırlıyorum.
1960’ların başında, annem ehliyet almaya karar verince, aldığı
derslere, sıcak yaz günlerinde evde canı sıkılan benle
ağabeyimi de götürür; araba titreye titreye stop ederken,
arkada oturan ağabeyimle ben ya gülüşür ya da korkardık. On
yıl sonra, on sekiz yaşında, ben de ehliyet almaya karar verip
direksiyon sınavında sayısız kere kalınca, annemin
sıkıntılarını ancak anlayabildim.
Romanımda anlattığım zenginlerin bir kısmını babamın,
amcamların arkadaşlarından, bir kısmını kuzenlerim ve onların
arkadaşlarından, bir kısmını da kendi lise arkadaşlarımdan
ilhamla yazdım. Kitabımdaki ‘lüks’ lokantaların, Boğaz
meyhanelerinin, İstanbul sokaklarının, pek çok dükkânın da
kendi özel deneyimlerimden ne kadar beslendiğini anlatmak,
kitaplarımın İstanbul’dan ne kadar beslendiğini anlatmaya
çalışmak gibi bitmez tükenmez bir iş olacak. Oysa ben bu
yazıyı, on yıl düşlediğim, altı yılımı verdiğim bir kitabı
yazarken yaşadığım hoş şeyleri hatırlama zevkiyle de
yazıyorum.
IVIR ZIVIR DÜKKANLARI
7- 1996 ile 2000 yılları arasında, sabahları
kızımı okuluna götürürdüm. Onu Tophane’nin arkalarındaki
(Keskin’lerin evinden 300 metre uzakta) okulun kapısına
bıraktıktan sonra, Beyoğlu Çukurcuma, Firuzağa ve Cihangir’in
arka sokaklarında, o gün yazacağım şeyleri (“Benim Adım
Kırmızı”, “Kar”) düşüne düşüne yürüyerek yazıhaneme giderdim.
Sabahın serinliğinde, dükkânlar daha yeni yeni açılır,
fırınlardan ekmek ve simit kokuları gelir, hızlı hızlı yürüyen
öğrenciler okullarına yetişirken, bu sokaklarda yürümekten çok
zevk alırdım. Önümde güzel bir gün, yazılacak bir-iki roman
sayfası olduğu için belki...
O sokaklarda çocukluğumdan, ilk gençlik yıllarımdan kalma pek
çok şeyin tam eskiyip çürümeden ve tam da cilalanıp yapay bir
parlaklığa kavuşmadan yaşadığını gördüğüm için de...
Sokakların ve insanların bu zamandışı havasını hiç
kaybetmeyeceğini düşünürdüm bazan. O sokaklarda gördüğüm
şeyler, mesela fırıncı vitrinindeki taze ekmek ve simitler,
eczanenin vitrininde gördüğüm insanın iç organlarını gösteren
yıllanmış bir ağrı kesici posteri ya da turşucu dükkânının
vitrinine özenle dizilmiş iri kavanozlar içerisinde gördüğüm
çeşit çeşit turşunun renkleri, bende yoğun bir görme, seyretme
zevki uyandırır; bu görüntülere sahip olmak, onları bir
çerçeve içerisine koyup seyretmek, onları hiç
kaybetmeyeceğimden emin olmak isterdim.
Çukurcuma sokaklarındaki alçakgönüllü bitpazarı, eski
masalardan küllüklere, çatal bıçaktan çocukluğumun yerli malı
oyuncaklarına kadar pek çok ıvır zıvırı satan dükkânlar, eski
dergi, kitap, harita ve fotoğraf satan yerler de bende
gördüklerimi bir çerçeve içine koyup bu eşyaları sonsuza kadar
saklama isteğini körüklüyordu. Bu dükkânlardan küçük eşyalar
almayı, onlarla bir ev-müze yapmayı bu sıralarda düşündüm.
Müzeye çevrilecek eski ve satılık bir ev almak için, bu
sokaklarda bir dönem uzun uzun gezindim.
SARI SÜRAHİ
8- Daha sonra müzeye dönüştürebileceğim bir
ev satın alınca, içimdeki küçük koleksiyoncu cesaretlendi. Ama
bende koleksiyoncu ruhu olmadığını biliyordum. Bir vitrinde
gördüğüm eski bir tuzluğu, bir sigara ağızlığını, eski bir
taksiden çıkmış bir taksimetreyi ya da bir kolonya şişesini bu
eşyalardan bir koleksiyon yapmak için değil, bu eşyaları
yazacağım romanın bir parçası yapacağım için satın alırdım.
Bazan hiç aklımda olmayan bir eşyayı, sırf onu bir vitrinde
görüp heyecanlandığım için satın alır, eve götürürdüm.
Dünya, romanıma ve müzeme konacak eşyalarla kaynaşıyordu. Ama
heyecanım bir koleksiyoncunun, bir dizi yapan bir
biriktiricinin heyecanı değil, bu eşyayı bir romanın ve bir
müzenin parçası yapmayı tasarlayan, bu hayalle başı dönen
birinin heyecanıydı.
Bu eşyaları, hayatımdaki pek çok şey gibi, bir hikâyenin, bir
kitabın parçası olabilecekleri için severdim. Bazan bunu
başarır, yani eşyayı önüme koyar, tıpkı ‘gerçekçi usta’ pozu
yapan Flaubert gibi hikâyemin bir parçası olarak anlatırdım.
Çoğu zaman bu eşyalardan şöyle bir söz açar, romanımı
gerçekliğin yanıltıcı çekiminden korumak için kendimi
tutardım.
Bazan da tanıdık eski eşyaları sokardım hikâyeye. Babamın eski
kravatlarını Kemal’in babasına ve annemin örgü şişlerini
Füsun’un annesine vermek gibi işleri böyle gerçekleştirdim,
çünkü kahramanlarımın benim hayatımdan ve ailemden gelen
eşyaları kullanmaları hoşuma gidiyordu. Tıpkı romanda, ailenin
zengin kanadının kullanılmış eşyalarını, eski elbiselerini
ailenin yoksul kanadındaki uzak akrabalara vermesi gibi, ben
de kendi hayatımdan bilip tanıdığım, bende iz bırakmış eski
eşyaları bulup romanımın kahramanlarına veriyordum.
Bazan da çocukluğumda bende iz bırakmış bir eşyayı, mesela
teyzemin yemek sofrasında yıllarca kullanılmış sarı bir
sürahiyi hatırlıyor, eşyayı alıp müzemin koleksiyonuna
katmadan romanda kahramanlarımın sofrasına koyuyordum. (Daha
sonra, çok sevdiğim Türkan Teyzem vefat edince sarı sürahiyi
alamadım, kuzenim Mehmet bunu okur da verir inşallah.)
UNUTULAN EŞYALAR
Romanım bitip yayımlandıktan sonra,
yazıhanemi toplarken bir kutu buldum; içinden romana koymak
için zamanında eskici dükkânlarından aldığım, ama sonra
unuttuğum pek çok eşya çıktı: Güngörmüş bir zengin evinin
kapısının çanına, Adalar’da hâlâ çalışan eski bir at
arabasının paslı gece lambasına bakarken, içinde bu eşyalardan
da söz edilen bambaşka bir roman yazmak geldi içimden.
9- Sırf bir dizi eşyaya bakarak bir hikâye, bir roman
düşleyebileceğimi, bunun bende bir alışkanlık olabileceğini
“Masumiyet Müzesi” romanı çıkmadan önce de keşfetmiştim. Rus
formalist edebiyat kuramcısı Viktor Şklovski, olay örgüsü
denen şeyin, bir romanda anlatmak, araştırmak istediğimiz
noktalardan, temalardan geçen bir çizgi olduğunu söyler.
Bir dizi eşyayı içgüdüyle seçtikten sonra önümüze koyup,
onları bir hikâyeyle birleştirip, kahramanların hayatlarına
nasıl katabileceğimizi düşlüyorsak, bir roman kurmaya
başlamışız demektir. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından ve
Edgar Allan Poe’nun hikâyelerinden sonra, modern romanın
biçimlenmesinde kalıcı bir etkisi olan polisiye roman da,
kahramanı Bay Dedektif’in, bir dizi ipucunu birleştiren bir
hikâye hayal etmesiyle kurulur.
PROUST GİBİ...
10- Ama bizi bir olay örgüsüne ve oradan da
bir romanın tutarlı, zengin ve insani âlemine götürebilmesi
için alıp biriktirdiğimiz eşyalarla duygusal ilişkiler
kurabilmemiz gerekir. Bizde duygusal, şiirsel bir etki
uyandıran eşyaları bir sıraya dizerek ancak bir romanı
düşleyebiliriz.
Şehzade Ali Vâsıb Efendi, Ihlamur Kasrı’na gerçekten müze
bekçisi ya da müze rehberi olabilseydi, çocukluk ve gençliğini
geçirdiği odalardan, eşyalardan son derece duygusal bir dil
ile söz edecekti.
Çocukluğunu geçirdiği sarayın odalarına, yarım yüzyıl sonra
ölmek üzereyken ve hayatının bütününü ve anlamını artık
kavramışken geri döndüğünde, Şehzade’nin tek tek eşyalara,
aynalara, lambalara bakarken nasıl bir dille konuşacağını
hayal etmek demek, geçmişten Proust gibi hem duygusal hem de
akılcı ve çözümleyici bir şekilde söz eden bir kahramanı ve
onun dünyasını düşünmek demektir.
SPOERRİ ’NİN MÜZESİ
11- Eşyalarla duygusal ilişki fikrini
duygusal müze düşüncesine dönüştüren ilk kişi, 1930 doğumlu
Romen kökenli İsviçreli sanatçı Daniel Spoerri’dir.
Gelişigüzel yenmiş bir yemekten kalan tabakları, bardakları,
darmadağınık bir sofrayı masaya yapıştırarak bir sanat eseri
yaratmasıyla, yemek sofrasının rastlantısal güzelliğini güzel
bir resim düzeyine çıkarmasıyla ünlü olur Spoerri.
1979 yılında, Almanya’nın Köln şehrinde, sıradan günlük hayat
eşyalarını öne çıkaran bir sergi açmış, ona “Duygusal Müze”
demiştir. Bu geçici sergi, Perec’in de yakın olduğu günlük
hayat eşyalarında şiir bulma heyecanının, sıradan eşyalarla
edebiyat, müzik ve sanatı birleştirmek isteyen dadacı Fluxus
hareketinin ruhunu da taşıyordu.
MARES’E TEŞEKKÜR
12- Spoerri, Köln’deki “Duygusal Müze”nin
etki kaynaklarından birinin Barselona’daki Frederic MarEs
Müzesi olduğunu söylemiştir. Bu müzenin ‘üst katındaki
tokalar, küpeler, oyun kâğıtları, anahtarlar, yelpazeler,
parfüm şişeleri, mendiller, broşlar, gerdanlıklar, çantalar,
bilezikler’ romanımın kahramanı Kemal Basmacı ve daha sonra
benim tarafımdan defalarca ziyaret edilerek incelenmiştir. Hem
romanımı hem de müzemi tıpkı Proust, Joseph Cornell, Tolstoy,
Nabokov, Borges, Milano’daki Bagatti Valsecchi Müzesi gibi
derinden etkileyen Frederic MarËs’e de bu vesileyle teşekkür
ediyor, onu saygıyla anıyorum.
“SİZ KEMAL MİSİNİZ?”
13- Flaubert, “Madame Bovary”deki buluşma ve
aşk sahnelerine (pencereleri kapalı at arabasında sevişme)
örnek olan gençlik sevgilisi Louise Colet’ye 1846 yılının 6
Ağustosu’nda yazdığı bir mektuba, gece saat on birde şu notu
eklemiş: “Her şeyin uykuya daldığı gecenin bu saati gelince,
içinde hazinelerim olan çekmeceyi açıyorum. Terliklerine,
mendiline, saçlarına, resmine bakıyor, mektuplarını yeniden
okuyor ve mis gibi kokusunu kokluyorum.”
Bir gece önce ise benzeri bir duyguyu şöyle dile getirmiş:
“Bunları yazarken terliklerin tam önümde... Kahverengi küçük
terliklerinin görüntüsü, ayaklarının onların içinde sıcacıkken
yaptığı hareketleri bana hayal ettiriyor...”
Hâlâ “Orhan Bey, siz de sevgilinizin eşyalarını seyredip hiç
onlarla teselli oldunuz mu? Siz Kemal misiniz?” diye soran
meraklı okura artık itiraf etmem lazım: Ben Kemal değilim, ben
Mösyö Flaubert’im.
|
|
Bir olgunlaşma ve kemâle erme öyküsü
PROF. DR. JALE PARLA
http://www.sohbetforum.com
Yeni kitabı “Masumiyet Müzesi”, toplumsal norm ve tabuların
iki kişinin hayatını nasıl zehirlediğini anlatmasından tutun da, romanın
fonunu oluşturan İstanbul’un bu kez sınıfsal temsiline kadar, Orhan Pamuk’un
en Türkiyeli öykülerinden biri.
Modernist anlatıların kurgularında mekânın rolünü merkeze alırsak şöyle bir
genelleme yapabiliriz. Bu anlatılar geleneksel mekânın, yani evin, başkişi
tarafından terk edilmesiyle başlar.
Bu kişiler, bir yandan şehirde başıboş dolaşırken, bir yandan da alternatif
bir mekân bulur ve oraya yerleşirler. Bu alternatif mekânlar, ileride
açıklayacağım mahrem, mühürlü, kapalı mekânlardır. Ve modernist anlatılar
üçüncü bir aşamada başkişinin bu kapalı, mühürlü mekânlardan çıkış yollarını
arama çabalarıyla devam eder. Çoğunlukla iki çıkış yolu keşfeder modern
roman kahramanı: Bir tanesi sanattır; diğeri ise sıradan insanlığın yaşamına
katılmak. Ve bu çıkış yolları elbette birbirinin zıddıdır. Çünkü sanat
sıradışılığı gerektirir; oysa sıradan insanın yaşamına nüfuz edebilmek
sıradışılıktan feragat etmekle olur.
Mekân olarak müze, sıradanlıkla sıradışılığı birlikte barındırabilen; bu
özelliğiyle de geleneksel mekânı yani evi terk edip kendini son derece
kişisel, mahrem ve mühürlü bir mekâna hapsetme eğiliminde olan modern
insanın bulabildiği çıkış yollarından biridir. En azından, Orhan Pamuk’un
“Masumiyet Müzesi”nde önerdiği bir çıkış yoludur.
ÇUKURCUMA’DA MÜZE
“Sessiz Ev”den “Masumiyet Müzesi”ne kadar Pamuk romanlarının hepsinde,
sanatçı olma yolunda ya da hevesinde genç adamlar evlerini terk eder ve
kendilerini başka bir kapalı mekânda bulurlar: “Sessiz Ev” böyle bir
mühürlenmiş mekândır; tabii “Beyaz Kale”de Hoca ve Venediklinin
paylaştıkları oda da. Ve elbette “Kara Kitap”ın Şehri Kalp apartmanının
Celâl Salik’e ait olan katı; “Yeni Hayat”ta otobüsler ve Güdül kasabasında
da Dr. Narin’in evi ve “Benim Adım Kırmızı”da nakkaş Osman’ın kendini kör
ettiği hazine odası.
Bu mekânların hepsi de roman başkişileri için son derece önemli mekânlardır.
Çünkü buralarda onlar anımsayarak kimlik kazanırlar; ihanetin ve kaybetmenin
acısını yaşarlar; ve en önemlisi yaşamla ölüm arasındaki çizginin farkına
varırlar.
“Kara Kitap”ın sonu, “Masumiyet Müzesi”nin başı gibidir: Orada Galip,
Rüya’nın yaşadığı evlerde onun eşyalarına rastladıkça (mor bir düğme,
gözlükler, kara firketeler, bir kutu kapağı, edebiyat ödevi, sipariş
listesi, yaptığı bir resim, bir çorap teki, vb.) bunları cebine koyar, bazen
aylarca cebinde taşır, en sonunda ‘titizlikle’ apartman önlerinde duran çöp
tenekelerine atar ve ‘bir gün anılarıyla birlikte bu hüzün eşyalarının da
(kendisine) tek tek geri gelecekler’ini düşler. Ama “Kara Kitap”ta yiten
eşyanın yerine Rüya’nın kaybının öyküsü, yani “Kara Kitap” gelir. Çünkü
Galip yetişmekte olan bir yazardır.
Bu tür mekânlara kapanan karakterler “Masumiyet Müzesi”nin Çukurcuma’sına
kapanan Kemal’e kadar hep birer estetti; yani sanatçı olma hevesinde genç
adamlar. Dolayısıyla da bunlar sanatla yaşam ilişkisini varoluşsal bir sorun
olarak deşen sanat heveslileriydi. Kemal ise sıradan bir burjuvadır.
Çukurcuma da yalnız aşka ayrılmış, aşka kapanmış bir mekân; bir tür kefaret
ve sadakat çilehanesi. Dolayısıyla, daha “Kara Kitap”ta biçimlenmeye
başladığını gördüğümüz müze ve bellek fikri, artık bir sanatçının büyümesi
kurgusuyla değil, bir âşığın tutkusuyla anlatılır.
Tutkuyu anlatmanın bir yolu çok konuşmaksa (Walter Shandy), diğer bir yolu
da hiç konuşmayıp eşyaya işaret etmek olabilir (Amcam Toby). Kemal üçüncü
bir yolu seçer. O, eşyalar üzerinden anlatacağı öyküsünü bir yazara, Orhan
Pamuk’a havale eder. Ama onun da yapabileceği bir şey vardır: Bu eşyalardan,
ama yalnızca bu eşyalardan değil, bir dönemin tüm nesnelerinden bir müze
kurarak, hem kişisel acısını dindirmek hem de daha önemlisi, bu acıyı
paylaşmak, başkalarının yaşadığı acılarla bitiştirmek. İşte Çukurcuma’daki
müze bu kişisel ve kolektif amaçla kurulur.
AŞK VE MERHAMET“Masumiyet Müzesi”ne kadar
yazdığı romanlarda Orhan Pamuk aşk uğruna evi terk eden karakterler
yaratırken, bu karakterlerin sanat ve aşkınlık arayışında aşkın bir vesile,
bir bahane olduğunu ima etmişti.
Bu romanda ise aşk, baştan sona tek duygu, tek amaç, tek anlam olarak var.
Roman kahramanı Kemal, eğer sevdiği kadınla, Füsun’la, Merhamet
Apartmanı’nda yaşadığı mutluluğa ihanet etmemiş olsaydı, Füsun’la kırk dört
kez seviştiği bu apartmanda yaşadığı mutlulukla bencilce sarhoş olmayıp
merhamet duygusuna da yer açabilseydi -kendisiyle hiç hesapsız sevişen
Füsun’a ve aldattığı nişanlısı Sibel’e merhamet duyabilseydi- masumiyetini
belki kaybetmeyecek ve suçunun cezasını önce sekiz yıl süren bir kefaret ve
çile, sonra bu da yetmeyince bir müze kurarak ödemek zorunda kalmayacaktı.
“Sessiz Ev”den Merhamet Apartmanı’na, Pamuk romanlarında evlerde hep
masumiyetin hayaleti dolaşır. Ama bu hayalet yalnızca Merhamet
Apartmanı’nda, Füsun olarak, ete kemiğe bürünmüştür. Ne var ki, ait olduğu
üst sınıfın refleksleriyle Füsun’la ilişkisini sürdürmeye kalkışan Kemal, bu
hatasını ancak o sınıfı terk ederek, baskıcı ve cendereci burjuva normlarına
kendi mekânını oluşturarak direnir; Merhamet Apartmanı’nda yapama- dığını
Çukurcuma’daki apartmanda yapar. O apartmanı seçtiği, çaldığı
fetişleştirdiği, biriktirdiği eşyalarla doldurup bir müze haline getirerek,
mutluluğuna mal olduğuna inandığı burjuva değerlerine meydan okur.
Ama işte burada ilginç bir paradoksla yüzleşmek gerekir: Burjuva değerlerine
meydan okumak üzere kurulan bu müze, ‘müze’ oldu-ğu için, burjuvazinin
belleğini muhafaza eden ve ona bir tarih kazandıran mekânlardan biri
olacaktır. Çünkü müzeler, burjuvazinin kültürel belleğinin kapatılarak
teşhir edildiği yerlerdir. Ama bu tür paradokslarla sürdürülen arayışlar,
Orhan Pamuk romanlarının okuması en zevkli yanlarından biridir; hatta bana
sorarsanız, en zevkli yanıdır.
Merhamet Apartmanı’nda yaşayan masumiyet, Hilton Oteli’nde yapılan zengin
nişanında biter -nişan ki burjuva törenlerinin en hesaplısıdır! Füsun
davetli olarak geldiği o nişanda Kemal’in kendisine yalan söylemiş olduğunu
anlar ve belki de eğer bu yalan olmasa Kemal’le ilişkisini nişana rağmen
sürdürebilecekken, nişandan sonra ortadan kaybolur. Kaybını önceleri
küçümsemeye çalışan Kemal ise, tutkusundan kurtulabilmek uğruna bencil ve
çaresiz bir insanın başvurabileceği tüm yolları dener, kullanabileceği
herkesi kullanır, ama her seferinde, Füsun’un yokluğunun tek tesellisi olan
Merhamet Apartmanı’na ve orada Füsun’un kullandığı eşyalara sığınır.
Füsun’un evlenmiş ve Çukurcuma’da bir apartmanda kocası, annesi ve babasıyla
birlikte oturduğunu öğrendiği noktadan sonra artık Kemal’in aşk çilesi, ya
da kefareti diyebileceğimiz süreç başlar. Bu süreçte Kemal, adını hak edecek
biçimde olgunlaşır, gösterdiği büyük bağlılıkla Füsun’un tekrar kalbini ve
güvenini kazanır -aslında belki de Füsun’un kalbini hiç kaybetmemişti.
Kaybettiği yalnızca güveniydi. Ama kazandığı bu güveni, evlenmeden Füsun’la
tekrar sevişerek kaybeder.
Gerçekte sekiz yıllık bekleyişten sonra bu sevişmeyi en az onun kadar
Füsun’un da istediğine dair her türlü işaret vardır. Çünkü alttan alta,
Kemal’in gözlemleriyle tanıdığımız Füsun’un da gururlu ama en az Kemal kadar
tutkulu bir karakter olduğunu anlarız romanın sonunda. Ama bir kez onu
bağışlayan Füsun, bu ikinci kez ne onu, ne de kendini bağışlayacaktır.
KARA LAMBANIN HÜZNÜ
Bir kayıp ve olgunlaşma, hatta yaşlanma öyküsüdür “Masumiyet Müzesi”. Kemal
ve Füsun, bence Orhan Pamuk’un en ete kemiğe bürünmüş karakterleridir. Bir
meselin figüranları değildir onlar, acı ve gerçekçi bir öykünün gerçek
insanlarıdır. Ve toplumsal norm ve tabuların iki kişinin hayatını nasıl
zehirlediğini anlatmasından tutun da, romanın fonunu oluşturan İstanbul’un
bu kez sınıfsal temsiline kadar Pamuk’un en Türkiyeli öykülerinden biridir.
Romanın bu sınıfsal mahalli renkleri, müze fikriyle aşılır. Kemal’in
seraplarının bile müzeye koyulduğu bu hikâye böyle dünyalaşır. “Bazan”
bölümünün muhteşem yerelliğiyle; jest, mimik, söz ve sessizliği içeren
inanılmaz ayrıntılarıyla, müzeler bölümünün olağanüstü (epik) listesi, yan
yana, birbirinin hem tamamlayıcısı hem de zıddı olarak okunmalı ve Pamuk’un
yerellikle dünyalılığı bu romanında da bir kez daha nasıl bir stratejiyle
birleştirdiğinin son örneği olarak hayranlıkla hatırlanmalıdır.
Çukurcuma’dan başlayarak dünyanın tüm kentlerine yayılan bir arayışta,
Kemal, kendi çektiği acıya, içindeki ‘kara lamba’nın hüznüne, başka
yaşamlarla tanışarak direnmeyi öğrenir.
“Kar”da da uyguladığı bir teknikle Pamuk, yazar maskesiyle son sayfalarda
romana dahil olur. Bu noktaya kadar yer yer Tanpınar’ı anımsatan (özellikle
de “Zaman” başlıklı bölümde) birçok renk ve ifadeye, duygu ve temaya
rastlayabileceğimiz “Masumiyet Müzesi”nin bitişinde, ilk romancımız Ahmet
Mithat’ın “Müşahedat”ta uyguladığı tekniğe benzer bir teknikle karşılaşırız.
Romanın yazılmasına (Kemal’in arzusuyla) razı olur olmasına da, olayları
yalnızca Kemal’den dinlemekle yetinmez. Diğer karakterlerle görüşür,
onlardan da yorum ve bilgi toplar, bir anlamda Kemal’in anlattıklarını
sınar. Burada yazar maskesini takmış Orhan Pamuk -ki romanı Kemal’in
ağzından anlatırken bir stilizasyon daha yaparak müze anlatıcısı sesi
kullanır- artık daha önceki romanlardan tanıdığımız maskeden farklı bir
maskeyle karşımızdadır.
O maskeler hep yetişmekte, oluşmakta olan, eksik ve yarım bir yazarın
maskeleriydi. Burada Kemal -Orhan olarak (yoksa kâmil Orhan mı demeliyiz?)
kemale ermiş bir yazar figürü girer romana. “Kar”da da bu maskeyle girmişti
romana, ama “Masumiyet Müzesi”nin gene de “Kar”dan bir farkı var: “Masumiyet
Müzesi”nde roman kahramanı öyküsünü yazar figürüne ‘emanet’ eder, özellikle
de Füsun’u gerektiği gibi temsil edip edemeyeceğine ilişkin kuşkusunu onu
bir sınavdan geçirip giderdikten sonra öyküsünü ona teslim eder.
Böylece roman iki anlamda da bir olgunlaşma, bir kemale erme öyküsü olur,
hem yazarının, hem de başkişisinin.
BOZULAN BÜYÜ
Müzeler eğer yaşamın ve sanatın muhafazasının mekânlarıysa, Pamuk’un da
kitabın bir yerinde söylediği gibi ‘mekânlaştırılmış zaman’sa, Pamuk
romancılığında en egemen tema olan bellek ve kimlik arayışının da
mekânlaştırılmasıdır kuşkusuz. Bu mekânların hep kapanılan, bir anlamda dış
dünyaya mühürlenen mekânlar olduğundan söz etmiştim yazının başında.
Müze bu mührün de kırılmasıdır. Ama bellek ve kimlik bu mekân içinden dışa
açılırken, teşhir edilirken, “Masumiyet Müzesi” ilk cümlesini tamamlayan son
cümlesiyle kendi içine kapanır ve masumiyetini korur. Çünkü hayalde
yaşatılacak bir metin, nesnelleştirilmiş bir zamandan daha dokunulmamış
olduğu için, bir anlamda daha masumdur.
Bu da bizi kapanma izleği üzerinde biraz daha düşünmeye davet eder. Sanatın,
fantaziyle fetişin birleştiği noktada, yani hayalin somutlaştırılmasıyla
yapıldığını modernistler sanatçı romanlarını yazarken keşfetmişlerdi.
Müzeler, aslında sanatın büyüsünün kapatıldığı yerlerdir (Füsun büyü demek).
Bu romanda Pamuk’un sanatçının gelişim öyküsünden vazgeçtiğini söylemiştim
başta. Ama bu tam da doğru değil. Romanda bir sanatçı varsa, o, Füsun’dur.
Çukurcuma’daki evde ‘vakit geçsin diye’ durmadan kuş resimleri çizen Füsun.
Kuş, kafes, özgürlük, esaret -sembolizm biraz fazla açık olsa da- Füsun’a
ait alt metni gözden kaçırmamamız için gereklidir.
Nişandan sonra bir erkek refakatinde girip çıkmadığı tek mekân olan Merhamet
Apartmanı’nda kapatılmaktan kendini kurtaran Füsun, bir erkeğin (o erkek
kendisine ne kadar âşık olursa olsun) ısrarlı ve tutkulu bakışından, başka
bir apartmana, Çukurcuma’ya kapatılmaktan, oradan çıktığı zaman bir
Chevrolet’ye hapsolmaktan, evli ya da değil, her zaman bir erkeğin kanadının
altında yaşamaktan kurtulamayacağını, basit bir deyişle, kendi kanatlarıyla
hiç uçamayacağını anladığı noktada reddiyesini yapar.
Bu reddiyeden sonra okurun, Füsun’un parçalanmış ruhunu ve bedenini
anlayabilmek için, Orhan Pamuk’un gerçekten de kurdurduğunu anladığımız
Masumiyet Müzesi’ni ziyaret etmesi yetmez. Mutlaka hayalindeki Merhamet
Apartmanı’na dönmesi gerekir. Çünkü müze kavramındaki en aşılmaz
paradokslardan biri müzelerin fantastikle fetişi, hayalle nesneyi barındıran
sanat mekânları olarak bu işi ancak parçalayarak yapabildikleridir.
Füsun’un parçalanmış ruhundan ve bedeninden onunla ilgili bir bütüne varmak
isteyen müzegezer-okur bunu ancak o müzeden çıkıp hayalinde canlandıracağı
bir apartmanda, Merhamet Apartmanı’nda gerçekleştirebilir. Ama sanatının,
fantaziyle fetişin birleştiği bir parçalanmadan, bir büyü bozumundan çıktığı
zaten Orhan Pamuk’un bütün romanlarında var. Bu bakımdan en politik romanı
olarak bilinen “Kar”la, en aşkî romanı olarak sunulan “Masumiyet Müzesi”
arasında o kadar da fark yok.
*İstanbul Bilgi Üniversitesi,
Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü
Pamuk`un Masumiyet Müzesi ve `muadil` medeniyetler seviyesi
Orhan Pamuk`un en
samimi romanı: çocukluğuna ve ilk gençliğine dair anlattıklarıyla
İstanbulda araladığı kapıları sonunda
ardına kadar açmış.
Pamuk`un bir yazar olarak okuyucusunun
önünde soyunmaya cesaret ettiği, yani bir anlamda `masumiyet`ini gözden
çıkardığı eserinin bu kitap olduğunu düşünüyorum...
DR. MELTEM
GÜRLE
Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk`un en gösterişli romanı
değil. Onda ne
Kara Kitap`ın incelikle kurgulanmış öyküsü,
ne
Benim Adım Kırmızı`nın çoksesli dokusu, ne
de
Karın toplumsal iddiası var.
Tek bir fikirden yola çıkılarak yazılmış ve
(romanın sonundaki ters yüz etmeyi saymazsak) başından sonuna dek tek bir
anlatıcı ağzından nakledilen bir öykü bu.
Ve üstelik basit bir öykü, hatta en bildik
öykü: hani `bir adam bir kıza aşık olur ` diye başlayanlardan...
Fakat ilk bakışta
görünenin aksine,
Masumiyet Müzesizayıf bir roman değil.
Ticaribir roman hiç değil.
Aslına bakarsanız, bu kitap Orhan Pamuk`un
en samimi romanı: çocukluğuna ve ilk gençliğine dair anlattıklarıyla
Istanbul`da araladığı kapıları sonunda ardına kadar açmış.
Tecrübeli bir romancı olmasına rağmen,
Pamuk`un bir yazar olarak okuyucusunun önünde soyunmaya cesaret ettiği, yani
bir anlamda `masumiyet`ini gözden çıkardığı eserinin bu kitap olduğunu
düşünüyorum. `İleride
bu romanla hatırlanacağıma inanıyorum,` demesine şaşmamak gerek Aktüel
26
Ağustos 2008).
Orhan Pamuk çok çalışkan bir yazar.
Yine araştırmasını yapmış, bize anlatacağı
nesneleri titizlikle seçmiş, anlatıcısına uygun bir dil aramış ve bulmuş
(mesela,
Kemal`in takıntılı kişiliğini bize
aktarabilmek için sözcük, cümle ve sahne düzeyinde tekrarlara başvurmuş),
hikayesinin çatısını
Yeşilçam melodramlarını anımsatan bir olay
örgüsü üzerine yerleştirmiş.
Ancak bütün bu `çalışılmışlık` hali
anlatının samimiyetinden bir şeyler alıp götürmüyor, romanla aramıza bir
mesafe koymuyor. Çünkü Pamuk bu kez çok iyi bildiği bir şeyi anlatıyor:
kendi doğup büyüdüğü semti, o semtin temsil ettiği yaşam biçimini ve
Kemal`in romanda söylediği gibi `fakir bir ülkede varlıklı sınıftan gelmenin
ağırlığıyla yaşamayı` anlatıyor.
Masumiyet
Müzesi, bütün iyi romanlar gibi, değişik
şekillerde ve farklı düzeylerde okunabilecek bir metin.
Bunlardan biri de, hikayenin merkezinde
duran yolculuğun anlamını kavramaya çalışmak olabilir. Pamuk`un, kahramanını
bir yandan aşık ederken bir yandan da gerçeğin peşinde bir yolculuğa
sevketmesi, ya da başka bir deyişle, Kemal`i (her iki anlamıyla da)
Platonik bir duruma sokması tesadüf
olmamalı. Masumiyet Müzesi, bir taraftan Kemal`in
Füsun`a duyduğu idealize edilmiş aşkı
anlatırken, bir taraftan da bu tecrübe ile ona açılan yepyeni bir bilgiye
işaret ediyor: Kemal, Füsun`un hayatına girmesiyle birlikte bir `taklitler
dünyası`nda yaşadığını farkediyor, kendi gerçekliğinden şüphe eder hale
geliyor ve o andan itibaren `sahici` olanın peşine düşüyor.
Böylece, Kemal`in
Füsun`a duyduğu aşk, bir tutku hikayesi olmaktan çıkıp kendinin bilgisini
arayan (romanın bir müzeye doğru evrildiği düşünülürse, bu bilgiyi toplayan)
bir adamın öyküsüne dönüşüyor.
JENNY COLON ÇANTA VE SAHTELİK
ÜZERİNE
`Bütün
hayatımı değiştirecek olaylar ve rastlantılar, bir ay önce, yani 27
Nisan 1975`te ünlü
Jenny Colon marka bir çantayı
Sibel ile bir vitrinde görmemizle başladı`
diye anlatır Kemal romanın başında.
Ertesi gün sevgilisinin ilgisini çeken
çantayı satın almak için Şanzelize
Butik`e gidecek ve orada tezgahtarlık yapan
yoksul akrabası Füsun`la karşılaşacaktır.
Taklit olduğu anlaşıldıktan sonra iade
edilmek üzere Füsun`a geri götürülen bu çanta, ilişkilerinin başlamasına
vesile olacak ve romanın izleklerinden biri haline gelecektir: `Şanzelize
Butik`te
Şenay Hanım`dan sana alıp, sonra sokakta
Füsun ile rastlaşıp
Merhamet Apartmanı`na geri getirmemiş
miydim? Jenny
Colonçanta dün de oradaydı.
Nasıloluyordu da şimdi buradaydı? ` [...]
Sahte Jenny Colon çantalardan Şenay
Hanım`da daha pek çok olduğunu anladım.`
Öykünün Jenny Colon çanta üzerinden yürütülen bir
sahtelik/gerçeklik tartışması ile açılması bir tesadüf değil.
Gerçeğin taklitlerle ikame edildiği
hayatlar, Masumiyet Müzesi`nde Orhan Pamuk`un temel meselelerinden biri
haline geliyor.
Nişantaşısosyetesi, ne kadar özgün ve
benzersiz olduğu iddiası içinde olsa da, bir o kadar bayat ve sahte kalıyor.
İkincielden yaşanan modernliğin devralınan
ölçüleri yerli bedenlere bir türlü uymuyor;
Batı ile karşılaştırıldıklarında,
Nişantaşlı hanımlar ve beyler de,
Türkiye`nin geri kalanı gibi, varlıklı
kuzenlerin eskileriyle yetinmek zorunda kalan taşralı akrabalar misali hep
biraz eğreti biraz sakil duruyorlar.
Mesela o dönemde
Paris`te eğitim gören herkes gibi
Sorbonnelu diye anılan Sibel`in `Avrupai`
olma çabaları, bize o Jenny Colon çanta kadar sahte görünüyor.
Batılı kadınların özgür cinselliğini taklit
ederken bir yandan da kendini sağlama almak için hesaplar yapması (`Onbir
aydır sevişiyorduk.
Artıkevlenmemiz gerekiyordu`) tam da bu
sahtelik yüzünden Kemal`i rahatsız ediyor.
Soğuk sandviçlerle piknik sepeti
hazırlamak, sabaha karşı denize girecek cesareti bulmak ve bikinili
vücudundan utanmamak onu
Avrupalıyapmadığı gibi, Kemal`in gözünde
sahici kılmaya da yetmiyor.
Kemal`in annesi
Vecihe Hanım ise aynı fikrin bir önceki
nesildeki temsili, Sibel`in daha geleneksel modeli gibi görünüyor (`Çok
yakışıklısın ama dik dur,` dedi Sibel, annemin sözlerini bilmeden
tekrarlayarak`).
Ailenin dışarıya verdiği görüntüyü korumak
için gerekli bütün orta sınıf refleksler ile donanmış bu kadına yakınlık
duymakta zorlanıyoruz.
Onunki çok steril, çok mesafeli, ellerini
kirletmeyen bir hayat çünkü.
Her sey uzakta olup bitiyor ve Vecihe
Hanıma hiç dokunmuyor sanki (`Kahvemi
balkona getirin` dedi. `Cenazeyi
seyredeceğiz`).
Onu düşündüğümüzde, hatırlayacağımız
sahneler, balkondan seyrettiği cenaze törenleri (sonunda bayılsa bile kendi
kocasınınkini de oradan izler) ile sessizlik içinde yenen akşam yemekleri
olur herhalde.
Mutluluk taklidi yapılan hayatlar, hep
belli bir seviyede tutulan ilişkiler, aslolandan söz edilemediği için ya
susulan ya da başkalarından bahsedilen sofralar... Kemal`in Nişantaşı`ndaki
hayatı, Füsun`a duyduğu aşkla sarsılana kadar bunlardan ibaret aslında.
Elbette bunlar
yalnızca
Türk burjuvasine has özellikler değildir.
Bu sahneler, pekala
Bunuel filmlerinde ya da
Thomas Mann romanlarında karşımıza
çıkabilir. Ama Pamuk kendi sınıfını resmederken, bir yandan da çok
Türkiyelibir hikaye anlatıyor.
Hilton`a merasimle hamburger yemeğe gitmek
de, anne babaların göz hapsinde dans etmenin sıkıntısı da,
Avrupalardan getirilip binbir zahmetle
kurulan ama bir iki denemeden sonra kullanılmadan bir köşeye atılan
elektronik aletler de hep aynı noktaya işaret ediyor: mesele yalnızca orta
sınıfın sahteliği değil, bundan çok daha fazlasıdır. Masumiyet Müzesi`nde
hissediyoruz ki, bu sahtelikte bile bir taklit havası vardır, çünkü Orhan
Pamuk`un da gayet iyi farkında olduğu gibi, anlatılan `gecikmiş` bir
burjuvazinin hikayesidir.
Modernlik yalnızca
dünyanın başka bir yerinde değil, tamamen başka bir zamanda gerçekleşmiştir.
Dolayısıyla, onu yakalamak, yani muasır
medeniyetler seviyesine ulaşmak mümkün değildir; mümkün olan ancak `muadil`
bir medeniyet yaratmaktır.
Oysa, muadil olan
gerçeği ikame eden şeydir ve Kemal`in bununla bir derdi vardır. Füsun`un
varlığı, ona kendi yaşamının ötesinde bir dünyanın olduğunu duyurmuş ve,
tabiri caizse, gözlerini bir başka gerçekliğe açmıştır.
Onun içindir ki, Kemal için Füsun`u
kaybetmek yalnızca gerçeği kaybetmek değil, bir de muadil medeniyetin
sınırları içinde sıkışmak anlamına gelir.
`YARIN
GENE GELİN, GENE
OTURURUZ`
Fatih`in,
Balat`ın,
Karagümrük`ün arka sokaklarında yürür ve
aralık kalmış perdelerden sızan ışıkları takip ederken, yalnızca Füsun`u
aramaz Kemal.
Kendisi de bunun farkındadır aslında: `Bu
kenar mahallelerde, arsalarda, parke taşı kaplı çamurlu sokaklarda,
arabalar, çöp tenekeleri ve kaldırımlar arasında, sokak lambalarının
ışığında yarı patlak bir topla futbol oynayan çocuklarda, hayatın özünü
görebildiğimi hissederdim.`
`Hayatının
kayıp merkezini arayan` Kemal, bunu kendini Avrupai olmak zorunda
hissetmeyen (`Ben
aslında cesur ve modern değilim!`) Füsun`da ve onun ailesinin yaşadığı
Çukurcuma`da bulur. Böylece Masumiyet
Müzesi`nin anlattığı aşk hikayesinin en dokunaklı ve okunmaya değer kısmı
olan `ziyaret` bölümü başlar. Kemal, tam yedi yıl on ay Çukurcuma`daki eve
akşam yemeğine gider ve Füsun`un varlığı ile kapıları kendisine açılmış o
özel dünyaya dair detayları bir bir kaydeder: iğneler, mezuralar, tokalar,
taraklar, bardaklar, kibrit kutuları, izmaritler ve daha niceleri. Her biri,
Kemal`in kendisini sonunda Füsun`a ulaştıracak çetrefilli yolda adım adım
ilerlediğini gösteren birer işaret gibidir sanki.
Bunların arasında
bir tanesi vardır ki, romanın çok daha erken bir aşamasında, daha Çukurcuma
faslı açılmamışken, görünür hale gelmiştir.
Onunla ilk kez, Rahmi
Efendi`nin evinde karşılaşırız.
Bir cenaze evidir bu ve burada olup
bitenler balkondan kahve içerek izlenen cenaze merasiminden çok farklıdır: Küçük,
yoksul ama tertemiz odadaki eşyalara bakarken [...] bir an Rahmi Efendi`nin
karısı ile birlikte ben de ağlayacağım sandım.
Televizyonun üzerinde elişi bir örtü,
örtünün üzerinde de uyumakta olan bir köpek biblosu vardı.
Köpek de ağlayacaktı sanki.
Nedense o köpeğe bakarken kendimi iyi
hissettiğimi, önce bunu sonra da Füsun`u düşündüğümü hatırlıyorum.`
Küçük köpek bibloları, Füsun`un Çukurcuma`daki evindeki
televizyonun üzerinde yeniden karşımıza çıkarlar.
Basit, gösterişsiz ve daha eskiye dair bir
hayatın (radyo zamanından kalmadır çoğu) alçakgönüllü temsilcileri olarak
son derece dokunaklıdırlar.
Çoğugüzel şey gibi yoklukları ancak
kaybolduklarında hissedilir.
Onları saran unutulmuşluk, ihmal edilmişlik
hissini çok inandırıcı bir şekilde anlatır Pamuk.
Belki de taklit Jenny Colon çantanın tam
karşısında duran imge budur çünkü Pamuk`un bir röportajında da söylediği
gibi, Kemal bunları `gözleri yalnız Füsun`a değil, Füsun`un sayesinde tüm
dünyaya açık olduğu için` farkeder hale gelmiştir (NTV,
02
Eylül2008).
Kemal, Füsun`u bilmek isterken dünyayı öğrenir.
Çukurcuma`daki o küçük eve yaptığı ziyaretler ve o ziyaretlerle farkına
vardığı objeler/anlar sayesinde başka bir hayata dair bir farkındalık
geliştirir. Böylece,
Jale Parla`nın da dediği gibi, roman `bir
olgunlaşma, bir kemale erme öyküsü olur.` (Milliyet
Kitap, 11 Eylül 2008)
Fakat bu `kemale erme` öyküsü, bir oluşum romanı
tadında bitmez; kahramanımız iyi bir vatandaş olup toplumdaki yerini almaz,
hikaye mutlu sona ulaşmaz. Kemal`i öbür tarafa, yani `taklitler dünyası`na,
bağlayan tek bir şey kalmıştır romanın sonuna geldiğimizde: Füsun`u koluna
takıp o dünyaya geri götürmek ve onu modern bir hanımefendi haline getirmek
ister.
Avrupa seyahatine giderken, daha fazla
sabredemez ve gerçek olduğundan emin olmak istercesine sevgilisine dokunur.
Bu Kemal`in sonunu
hazırlayan şeydir işte.
Bunu istediği andan itibaren, hikayesi
Orfeus`un hikayesine dönüşür. Karısı
Euridike`nin ölümüne dayanamamış, ölüler
ülkesine gidip onu geri almayı başarmış ama onunla birlikte yeryüzüne çıkana
kadar arkasına dönüp Euridike`ye bakmama koşulunu yerine getirememiş Orfeus
gibi, Kemal`de dayanamayıp arkasına dönüp bakar ve böylelikle de sevgilisini
kesin olarak yitirir romanın sonunda.
|