Fotoğraf: Murat Türemiş


Masumiyet Müzesi

Orhan Pamuk
 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Editörün Notu Sahte değerler üzerine kurulmuş burjuva sınıfına ait olan Kemal, alt sınıftan gelen Füsûn’a tutku ile bağlanınca, sınıfının normlarını sorgulayacak ve o sınıfı terkederek sevdiği kadından çaldığı ve fetişletirerek biriktirdiği eşyalarla bir “Masumiyet Müzesi” kuracaktır. 

Bizim Yazılarımız

MASUMİYET MÜZESİ


Nevcihan Oktar & Deniz Şarman

Orhan Pamuk’un son romanı “Masumiyet Müzesi” 70’lerin Türkiyesine ve İstanbul’una ironik bir gönderme tadında. Pamuk romanı iki eksen üzerinde kurgulamış masumiyet ve müzecilik. Roman Kemal’in pişmanlık cümlesiyle açılıyor. “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim , bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Füsun’la yaşadığı “o harika an”ın anlamını anlayabilse hayatı şimdi bambaşka olacaktı. Oysa o bunun kıymetini bilememiştir. Pamuk romanına tenselliği vurgulayan ve sevişme anlarının betimlendiği popülist roman gibi bir girişle açıyor. Kuşkusuz bunu neden böyle yaptığını ancak kitabın sonuna doğru anlayabiliyorsunuz. Türk romanında aşkı hep soyut bir kavram olarak gördük. Somutlaşan sevgi ise cinsellikti. Kemal romanda somut sevgiden soyuta varan bir çizgi izlerken masumiyet sözcüğü ile sanki dalga geçiyor. Aşk sabır ister, çile çekmek gerektir kemale ermek için 409 hafta, 1593 akşam yemeği yemiştir. Mistik aşka varmak için bu yollardan geçmek gerekir. Yaşamın kaza ve rastlantılarla ilerleyen süreçlerinde insan sınanmaktadır. Sınanan insan kemale ulaşan yolda ilerleyendir. Kemal, Füsun`u bilmek isterken dünyayı öğrenir. Çukurcuma`daki o küçük eve yaptığı ziyaretler ve o ziyaretlerle farkına vardığı objeler/anlar sayesinde başka bir hayata dair bir farkındalık geliştirir. Böylece, Jale Parla'nın da dediği gibi, roman `bir olgunlaşma, bir kemale erme öyküsü olur.` Milliyet Kitap, 11 Eylül 2008)

Roman zaman , mekan ve eşya sarmalında ilerliyor. Eşyaların tüm masumiyetleri ile saklandığı mekanlardır müzeler. Eşya üretenin, üretildiği zamanın ve üretildiği mekanın yani o yaşanılan AN’ın tüm özelliklerini taşır. Ve bu özelliklerin tümünü birleştirerek kendinde simgeler. Eşya bu özelliklere ne bir şey ekleyebilir ne de çıkarabilir, masumiyeti de oradan gelir yani durağandan. Oysa zaman ve mekan olağandan , akar değişir ve akışın içinde türlü oluşlar yaratır. Zaman ve mekan oluş içindir. Eşya ise bu oluşun ruhunu tespit içindir. Zamanın bütünlüğünü görüp, algılayabilmek oluşu hızlandırır, mekan ise bu oluşa en büyük katkıdır. Mekanın ayrıntısını görebilmek , her halini okuyabilmek idraki geliştirir, oluşa hazırlar. Aynı mekan akan zaman içinde türlü haller alır, Heraklies’in dediği gibi “Hiçbir zaman aynı nehirde ikinci kez yıkanmak mümkün değildir.”Yani mekana hep aynı yer burası demek olası değildir. Üzerinden akan zaman onu çeşitli ve ayrıntılı renklere boyar. Kemal de 7 yıl aynı ama farktan farka giren mekanlarda çeşitli zamanlarda duygularını keşfetme, ayrıntılarına inme yolculuğuna çıkmıştır. Etrafındakiler; Füsun,annesi,babası,eşi ise çeşitli duygu, düşünce ve oluşları yansıtan değerli aynalardır. İnsan insanın aynasıdır, insan insandan öğrenir, kendini insan ilişkileri içinde keşfeder, geliştirir ve oluşturur. Yeter ki gerekli önemi, özeni göstersin. Mekanı hissetsin, zamanı fark etsin . Mekandan simgeler, örnekler çeşitli eşyalara sıkışmıştır, Kemal bunları özenle toplar, çünkü bunlar akıştaki çeşitli oluşları sembolize etmektedirler. Zaman içinde her eşya mekanda geçen çeşitli yansımaları aksettirmekte , böylece de eşyanın ruhunu oluşturmaktadır. Ünlü tasavvuf alimi Muhyiddin-i Arabi”Bana eşyayı olduğu gibi göster ve gerçek haliyle görebilmeyi lütfet”demiştir. Eşyanın ruhu , eşyanın aslında sahibinin kendisini görmektir. Eşyada sahibini görebilmeye ruhunu sezebilme diyebiliriz. “ Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekan insanla mevcuttur”Tanpınar( Saatleri Ayarlama Enstitusü)

Müzeler Pamuk’a göre zamanın mekana dönüştüğü yerlerdir.Anları birleştiren zamansa, eşyaları birleştirenin sanat olduğu gibi. Zaman nedir? Bir gizdir.– elle tutulamayan ve herşeye kadir olan. Dış dünyanın bir önkoşulu, mekanda var ve olan hareket eden cisimlerle kaynaşmış bütünleşmiş bir hareket . Ama hareket olmasaydı zaman olur muydu? Sor bakalım ! Zaman, mekanın işlevi mi? Ya da tam tersi mi ? Yoksa ikisi özdeş mi ? Bir soralım dedik.? "

(s 11) Büyülü Dağ Thomas Mann
Romanın merkezine yerleşen müzecilik kavramı fetişist Kemal’in Füsun’un dokunduğu nesneleri toplamakla başlayan bir koleksiyoncuya oradan da yitik zamanı yakalamak için arzu ve boşluğun yerini alan fetiş eşyalarla dolu çöp evlerin yerini alan müzeye dönüşür. İşte bu noktada şu soru aklımıza geliyor. Müzeler geçmişin nesnelerinin bulunduğu ölü mekanlar mı, yoksa bu nesnelere ölümsüzlük kazandıran mekanlar mı? Müzeler zaman ve sanatın belleğidir. Bellek geçmişi canlandırmaya yarayan bir araçtır. Bütün iyi ve güzel şeyler , tablolar, heykeller, müzik, ya da sanat değil midir? Avuçlarımızdan kaçan ne varsa ancak onunla yakalayabiliyoruz. Sanat insanın tek özgür olduğu yer , içinde yaşanabilecek tek dünyadır. Müzeler de bunu kanıtıdır. Pamuk müze yoksunu olan ülkemizde bu olaya parmak basmış ama “Masumiyet Müzesi” biletini kitabının içine yerleştirerek amacının niteliğini değiştirmiş. Türk kadınının cinselliğinin bastırılmasının başlıca unsurlarından olan bekaret ironik bir şekilde ele alınıyor. Masum olan kimdir? Yoksa masum olan sistemin kurbanı mıdır? Cinsel bir nesneden öteye gidemeyen Füsun aslında erkek egemen dünyanın kurbanıdır, Nobakov’un Lolitası gibidir. Vurgulanmak istenen Humbert’in Lolita’ya bakış açısı ile erkek egemen toplumdaki paralelliktir. Humbert’in sağlıksız iç dünyasından Lolita’ya bakışı ile erkek egemen bakışı örtüşür. Her ikisi de kadınının geçmişini yok eder ve onu yeniden biçimlendirmeye kendi bakışı içinde yarattığı kadın olmaya zorlar. Her iki durumda da kadın bundan kurtulmaya uğraşır. Her ikisinde de kadın; kadın olduğu için başlı başına bir suç unsurudur ve bu nedenle kendisine yapılanları hak eder. Nasıl totaliter rejimde kadının özgürlükleri elinden alınıyor ve suçlu kabul ediliyorsa Humbert de Lolita’yı bize aynı bakış açısıyla sunar.

Sıradan normal yaşamdan yoksun bırakılan Lolita romanın sonunda Humbert’den kurtulmayı başarır. Füsunun eşinden hatta Kemal’den ölüm pahasına kurtulması gibi.

Füsun Kemal ile yaşadıklarından sonra evlilik sarmalıyla bağlanıp sistemin kıskacına girer. Kitapta Türk kadınının sınıfsal farklılıklarda cinsellik farklı yaşanıyor gibi gözükse de sonuç hep aynıdır. Çocukken de yetişkinken de cinsel istismara uğrayan hep kadındır.

Biz hep bir yazar düşünerek okuruz.Satırların arasında yazarın imgesini ,çehresini ararız. Orhan Pamuk kitaba kendi hayatından parçalar koymuş ama diğer taraftan da kitabın içinde bir kahraman olarak dışarıdan bakmayı yeğlemiş. Kurgusal ve söylemsel açıdan Masumiyet Müzesi’nin Orhan Pamuk’un en güzel eseri olduğu söylenemez. Her ne kadar kendisi “ileride bu romanla hatırlanacağıma inanıyorum” ( Aktüel,26 Ağustos 2008) demişse de kitap Kara Kitap, Benim Adım Kırmızı tadında değil . Kitap kolay okunup çabuk tüketilecek , popülist bir tat verdi bana . Özellikle dilbilgisi, sözcük kullanımı ve betimlemeler açısından en zayıf kitabı “çocukluğumdan beri karanlıkta odama girip başka dairelerin içlerini seyredince bir iç huzuru duyardım.” (s 64)”Böylece, küçüklüğümde annem ve ağabeyimle Tünel’den eve dönerken bindiğimiz tangur tungur Maçka ve Levent otobüsleri yazıhane penceremin önünden geçerken, be Füsun ‘a duyduğum heyecanın, yapmak istediğim mutlu evliliği zedelememesi için şu anda yapabilecek çok fazla bir şeyim olmadığını anladım.”( s. 80) “Bense kendimi kadının kuzeyliliğinden çok, eski bir dost gibi yüzüne, gülüşüne ve dudaklarına aşina hissettim. (s.91) “bu kişilerin yakalarına da hemen ölmüş Belkıs’ın küçük siyah-beyaz bir resmi iğneleniyordu.” (s. 95) Kurgu hatası ise kitabın editöründen kaçmış. Jenny Colon marka çantanın bir eşinin nişanlısında olduğu için iade edileceği ve çantanın sahte olduğu söylenmeyeceği (s.27) belirtilirken (s.80)de bununla çelişen bir kurgu hatası var.


“Masumiyet Müzesi”nin ilham kaynakları



ORHAN PAMUK

Orhan Pamuk’un, 2001’den bu yana üzerinde çalıştığı “Masumiyet Müzesi”, okurla 28 Ağustos’ta buluştu.O günden beri de üzerinde konuşulmaya, sorular sorulmaya devam ediliyor.

Orhan Pamuk, “Masumiyet Müzesi”ni yaratırken beslendiği edebi ve gündelik kaynakları Milliyet Kitap için kaleme aldı. Bu yazıyla okur, romanın kulisinde gezme fırsatı bulacak.

Paris Review dergisiyle yaptığı ünlü röportajında, Hemingway kendisini etkileyen edebiyatçıların kimler olduğunu, en çok kimlerden birşeyler öğrendiğini bir listeyle sıralar. Yirmi üç yaşındayken resmi bırakıp yazar olmaya karar verdiğim günlerde, Hemingway’in listesini okurken Flaubert, Stendhal, Tolstoy ve Dostoyevski gibi yazarlar arasında Bach ve Mozart gibi müzisyenlerin, Brueghel ve Cézanne gibi ressamların adlarını görmek beni büyülemişti. İleride bir gün ben de aynı şeyi yapacaktım. Otuz beş yıl sonra, “Masumiyet Müzesi”ni yazıp bitirince, o günün geldiğini anladım. Çünkü yazdığım bütün kitaplar içinde en çok bu roman, bana şu türden soruların sorulmasına yol açtı: “Bu fikir aklınıza ilk ne zaman geldi?”, “Romanınızın ilham kaynakları nelerdir, bunları nasıl düşündünüz?”, vs.

“Masumiyet Müzesi” yalnızca bir roman değil, aynı zamanda İstanbul’da yıllardır kurmaya çalıştığım bir müze olduğu için de bu sorular bu kadar çok soruluyor. İşte hayattan, edebiyattan ve sanattan yapılmış bir etkiler listesi:

MÜZE MÜDÜRÜ ŞEHZADE
 1- 1982 yılında bir aile toplantısında, Şehzade Ali Vâsıb Efendi ile tanıştım. Padişah V. Murat’ın küçük torunu olan şehzadenin, saltanat sürseydi ve Osmanlı hanedanı Türkiye’de ve iktidarda olsaydı, o yıllarda tahtta olması gerekiyordu. Ama Türkiye’ye dönmeye ancak yeni izin alabilmiş olan bu seksenlik yaşlı adamın derdi, ne taht ne de siyasi iktidardı. Yabancı bir pasaportla girebildiği Türkiye’de sürekli kalabilmek istiyordu yalnızca. İskenderiye’de yaşıyor, yazlarını Portekiz’de, Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun tahtını ve iktidarını kaybetmiş emekli kral ve prensleriyle ahbaplık edip vakit öldürerek geçiriyordu. (Bana İran Şahı Rıza Pehlevi’nin, ilk karısı Fevziye’den neden ayrıldığını anlatmıştı.) Ölümünden sonra oğlu Osman Osmanoğlu tarafından düzenlenip “Bir Şehzadenin Hatıratı, Vatan ve Menfâda Gördüklerim ve İşittiklerim” adıyla 2004’te yayımlanan hatıralarından da anlaşılabileceği gibi, Şehzade’nin hayatta sürekli derdi parasızlık olmuştu. Geçinebilmek için uzun yıllar İskenderiye’deki Antoniadis Saray ve Müzesi’nin önce bilet kontrolörlüğünü, sonra da müdürlüğünü yapmıştı. “Sarayın idaresi, temizliği ve eşyalarının muhafazasına memur idim,” diye yazar hatıralarında. “Gümüşler, kristaller, mobilyalar ve saire uhdemde idi.”

HEM REHBER HEM EŞYA
Aile sofrasında meraklı sorularım üzerine, Şehzade, Kral Faruk’un kleptoman olduğunu da anlatmıştı: Kral müzeyi ziyaretinde, çok beğendiği antik bir tabağı, kimseye sormadan camekânı açıp yanına alarak saraya götürmüştü. Başka sorularım üzerine Şehzade, Osmanlı Devleti yıkılıp hanedan İstanbul’u terk etmeden önce Ihlamur Kasrı’nda yaşadığını, Galatasaray Lisesi’nden sonra Atatürk’ün de gittiği Harbiye’deki Harp Okulu’na devam ettiğini anlatmıştı. (Bütün bu yerlerde, ondan kırk-elli yıl sonra, ben çocukluğumu geçirmeye başlayacaktım.)

Şehzade, elli yıllık bir sürgünden sonra Türkiye’ye temelli geri dönme ve para kazanma dertlerine çözüm olacak bir iş aradığını, ama ne yazık ki kimseden yardım görmediğini şikâyetle anlattığı için, aile sofrasındakilerden biri, Şehzade’nin çocukluğunda çok vakit geçirdiği Ihlamur Kasrı’nda müze rehberi olarak belki iş bulabileceğini söyledi. Hem bir müzeye çevrilmiş Ihlamur Kasrı’ndaki hayatı hem de müze-saray yöneticiliğini çok iyi bildiği için, bu iş onun dertlerine mükemmel bir çözüm olmaz mıydı? Bu öneriyle birlikte, Şehzade dahil sofrada oturan hepimiz bir an Ali Vâsıb Efendi’nin çocukluğunda dinlendiği, ders çalıştığı odaları ziyaretçilere nasıl gezdirebileceğini, hiçbir mizah duygusuna kapılmadan, ciddiyetle hayal ettik.

Daha sonra bu hayalleri kendi başıma geliştirdiğimi de hatırlıyorum: “İşte, efendim,” diyecekti Şehzade, her zamanki aşırı nazik üslubuyla: “Burası yetmiş yıl önce benim yaverimle birlikte oturup matematik çalıştığımız odadır!”

Ve rehberlik ettiği eli biletli müze kalabalığından ayrılacak, müze ziyaretçisinin basabileceği yer ile sergilenen eşyalar arasındaki kadife kordonlu sınır çizgisini geçerek çocukluk ve gençliğinde oturduğu masaya oturacak, o zaman aynı kalemler, cetvel, silgi ve kitaplarla nasıl çalışıyorsa taklit edecek ve oturduğu yerden müzeseverlere “İşte burada böyle matematik çalışırdım, efendim,” diye seslenecekti.

İnsanın rehberi olduğu bir müzenin aynı zamanda bir eşyası olmasının zevklerini ya da insanın yaşamış olduğu bir hayatı yıllar sonra, bütün eşyalarıyla, bir müzede başkalarına anlatmasının heyecanını ilk böyle hissettim.

AŞKIN GÜCÜ
2- Krallardan ve saraylardan söz etmeye devam edelim: Vladimir Nabokov’un ünlü romanı “Solgun Ateş”, adını, yazarının da bir yerde belirttiği gibi, Shakespeare’in “Atinalı Timon”undaki iki mısradan alır: “Ay berbat bir hırsızdır, Solgun ateşini güneşten çalan”

Bu mısralar, kaynağını ve ilhamını başka bir yerden alan yaratıcı yazarın durumunu anlatan bir benzetmedir de... Nabokov’un romanı iki parçalıdır. Başta Robert Frost benzeri bir şairin, John Ushade’ın hayat ve dünya hakkında uzun bir şiirini okuruz. Romanın asıl gövdesi, kafadan biraz çatlak olduğunu okudukça anladığımız bir komşunun bu şiiri yayımlarken mısra mısra tuttuğu notlardan, yaptığı tuhaf yorumlardan oluşur. Kinbote adlı tuhaf komşu, kimi yerde bir kelimeden, kimi yerde bir mısradan, ortak bir hatıradan yola çıkarak aslında krallar, saraylar, darbeler ve cinayetlerden oluşan kendi hayatını anlatmaya başlamıştır. Bir şiire mısra mısra yazılmış notlardan oluşan bir roman gibi, eşya eşya bir müzeye yazılmış notlar şeklinde bir roman yazabileceğim aklıma böyle gelmiş olmalı.

Romanım, ilk yıllarda notlandırılmış bir müze kataloğu şeklindeydi. Tıpkı notlandırılmış bir müze kataloğunda olduğu gibi, önce bir eşyayı, mesela bir küpeyi ya da ünlü Jenny Colon marka bir çantayı bir müzegezere tanıtır gibi okura tanıtıyor, sonra bu eşyanın kahramanımızda uyandırdığı hatıralara geçiyordum. Romanı yıllarca böyle yazdıktan sonra, aşk hikâyesinin fırtınası güçle esti; notları, hatıraları ve müzedeki eşyaları bir düzene koyma telaşımı üfürdü ve her şeyi önüne katıp sürüklemeye başladı. Romanımı aşk hikâyesi için okuyan okurlara göz kırparak ekleyeyim: Aşkın beklenmedik gücünün henüz farkında değilmişim!

MISRA MISRA PUŞKİN
3- Aşkın gücünü başta fark etmemek, Rus edebiyatının kalbinde yatan Puşkin’in şiir romanı “Yevgeni Onegin”in aynı adlı baş erkek kahramanı için de kahredici bir sorundur. Balolardan, zengin evlerinden, sosyete eğlencelerinden bıkmış olan kahramanımız, aşk kapısını çaldığı zaman önce aldırış etmeyecek, hatta kendisine âşık olan Tatyana’yı küçümseyecektir. Ama sonra...

Fakat ben Puşkin’in baştan aşağı edebi göndermelerle dolu bu roman şiirinden aşk yüzünden değil, Nabokov bütün bu göndermeleri mısra mısra açıklayan notlandırılmış bir çevirisini hazırladığı için söz edecektim. “Solgun Ateş”in arkasında, elbette Nabokov’un Puşkin çevirisine ayrıntılı, yorumlu notlar yazmaya yıllarını vermiş olması yatar. Ben bu notların kalın cildini gelişigüzel bir yerinden açıp okumayı, şiirin kendisini okumaktan daha çok severim.

PEREC’İN LİSTE ZEVKİ
4- Romanda, bir konudan bahsederken, fark ettirmeden bir başkasına geçme, önemli ayrıntıyla önemsiz ayrıntı farkını ortadan kaldırma, kenarda köşede kalmış ayrıntılardan çok önemli şeylermiş gibi söz etme sanatına fark ettirmeden gelmiş olduk. Sterne, Flaubert, Nabokov, Alain Robbe-Grillet’nin yanı sıra Georges Perec de özellikle arada bir karıştırmaktan çok zevk aldığım romanı “Hayat: Kullanım Kılavuzu”nda, bence konu dışına çıkma ve konunun hemen kenarındaki eşyaları görme sanatının, yeni sorular sormak isteyen ciddi romanın asıl konusu olduğunu hissettirir.

Perec’in liste yapma zevki, Balzac tarzı romanın eşya dökümlerinden sonra, eşyaların, hayatımızın, daha önemlisi manevi dünyamızın merkezinde olduğunu bize şiirsellik içerisinde duyurur. İncelmiş Marksist kuramın bize ‘yabancılaştığımızı’ hatırlattığı eşyalarla, hayatımız boyunca tek tek ne kadar yoğun, kişisel ve duygusal ilişkiler kurduğumuzu hatırlamamız için, romanımın kahramanı Kemal gibi âşık olmamız mı gerekir?

5- Eşyalarla şiirsel ilişki :
Hollandalı ressamların natürmortlarını, hayatın geçiciliğini kurukafalarla, saatlerle, eriyen mumlarla şiirselleştirerek ve sembol haline gelmiş eşyalarla hissettiren vanitas tarzı resimleri, 18. yüzyıl Fransız ressamlarının en parlağı Chardin’i, Cézanne’ın ‘natürmort’ resimlerini, Balthus, Duchamp ve otel adlarının gizli şiirini ortaya çıkarmayı bilen Joseph Cornell’i çok severim.

GÜNDE 30 SİGARA
6- “Orhan Bey, bırakın bunları, siz de kitabınızın kahramanı gibi âşık olup sevdiğinizin eşyalarını biriktirdiniz mi?” diyen okurlara, kitabımın hayattan ne kadar çok beslendiğini göstermek istiyorum: Teyzemlerin bir ‘56 Chevrolet’si vardı, şoförünün adı da Çetin’di; Harbiye’de, askeriyenin girişindeki Atatürk heykelinin tam karşısında, yani tam Satsat’ın olduğu yerde, babamın Aygaz’ın genel müdürlüğünü yaptığı yıllarda yazıhanesi vardı; yılbaşı akşamları babaannem, bütün çocuklarını, gelin ve damatlarını Pamuk Apartmanı’nda vereceği yemekte toplayıp biz torunları için tombala oynatır, kazananların hediyelerini de aylar önce seçer, hazırlardı.

1950-70 arasında İstanbul’da pek çok evde ve dükkânda bir kanarya kafesi ya da akvaryum vardı, ama televizyon yayınının başlaması ve yaygınlaşmasıyla bunlar ortadan kalkmış, dahası bu hayvanlarla ilişkimizin gözlerimizi oyalama isteğinden daha derin olmadığını bize bu yeni durum öğretmişti; 1983 yılında, evlendiğim ve biraz paraya ihtiyaç duyduğum günlerde, ilk romanım “Cevdet Bey ve Oğulları”nı beğenen bir film yönetmenimizin teşvikiyle bir senaryo yazmaya başladım, ama film çekilemeden yarıda kaldı; bu dönemde rejisör arkadaşım beni Beyoğlu’ndaki sinemacı barlarına götürür, artist kızların gürültüsünde işittiğim dedikoduların gücünden ve içtiğim iki bardak biradan hemen sarhoş olduğumu görünce bana güler, sevgiyle alay ederdi; mimarlık okumayı ve resim yapmayı bıraktığım 1974’ten 1995’e kadar günde ortalama 30 sigara içtim ve 1995’te sigarayı ilk defa bıraktım. Batılıların “Türk gibi sigara içiyor” sözünün benim için anlamı, fazla tütün tüketmek ya da duman altı olmak değil, sigara paketini açmaktan, sigarayı yeni tanıştığımız, hiç tanışmadığımız birine bir dostluk ve barış hareketi olarak paketiyle uzatmaya, yakmadan önce sigarayı parmakların arasında yuvarlayıp içilecek kıvama getirmekten, parmaklar arasında tutmanın ve dumanını üflemenin yüzlerce özel yoluna varan toplumsal jestler ve onların bireysel yorumları (ve bu yorumları da bilmek, tanımak) demektir.

DİREKSİYON SINAVI
Bir benzerini “Sessiz Ev”de anlattığım Marmara kıyısındaki küçük bir kasaba ve tatil köyünde, 1960’ların sonunda açık hava sinemasına gider, yandaki ahırdan yoğun bir tezek kokusuyla ineklerin böğürtüsü gelirken, Türk filmleri seyrederdik.

1970’lerin başında Beşiktaş’taki ünlü Kamburun Bahçesi’nde, üniversite arkadaşlarım ve çekirdek çıtlatan binlerce kişiyle birlikte film seyrettiğimizi de çok iyi hatırlıyorum. 1960’ların başında, annem ehliyet almaya karar verince, aldığı derslere, sıcak yaz günlerinde evde canı sıkılan benle ağabeyimi de götürür; araba titreye titreye stop ederken, arkada oturan ağabeyimle ben ya gülüşür ya da korkardık. On yıl sonra, on sekiz yaşında, ben de ehliyet almaya karar verip direksiyon sınavında sayısız kere kalınca, annemin sıkıntılarını ancak anlayabildim.

Romanımda anlattığım zenginlerin bir kısmını babamın, amcamların arkadaşlarından, bir kısmını kuzenlerim ve onların arkadaşlarından, bir kısmını da kendi lise arkadaşlarımdan ilhamla yazdım. Kitabımdaki ‘lüks’ lokantaların, Boğaz meyhanelerinin, İstanbul sokaklarının, pek çok dükkânın da kendi özel deneyimlerimden ne kadar beslendiğini anlatmak, kitaplarımın İstanbul’dan ne kadar beslendiğini anlatmaya çalışmak gibi bitmez tükenmez bir iş olacak. Oysa ben bu yazıyı, on yıl düşlediğim, altı yılımı verdiğim bir kitabı yazarken yaşadığım hoş şeyleri hatırlama zevkiyle de yazıyorum.

IVIR ZIVIR DÜKKANLARI
7- 1996 ile 2000 yılları arasında, sabahları kızımı okuluna götürürdüm. Onu Tophane’nin arkalarındaki (Keskin’lerin evinden 300 metre uzakta) okulun kapısına bıraktıktan sonra, Beyoğlu Çukurcuma, Firuzağa ve Cihangir’in arka sokaklarında, o gün yazacağım şeyleri (“Benim Adım Kırmızı”, “Kar”) düşüne düşüne yürüyerek yazıhaneme giderdim. Sabahın serinliğinde, dükkânlar daha yeni yeni açılır, fırınlardan ekmek ve simit kokuları gelir, hızlı hızlı yürüyen öğrenciler okullarına yetişirken, bu sokaklarda yürümekten çok zevk alırdım. Önümde güzel bir gün, yazılacak bir-iki roman sayfası olduğu için belki...

O sokaklarda çocukluğumdan, ilk gençlik yıllarımdan kalma pek çok şeyin tam eskiyip çürümeden ve tam da cilalanıp yapay bir parlaklığa kavuşmadan yaşadığını gördüğüm için de... Sokakların ve insanların bu zamandışı havasını hiç kaybetmeyeceğini düşünürdüm bazan. O sokaklarda gördüğüm şeyler, mesela fırıncı vitrinindeki taze ekmek ve simitler, eczanenin vitrininde gördüğüm insanın iç organlarını gösteren yıllanmış bir ağrı kesici posteri ya da turşucu dükkânının vitrinine özenle dizilmiş iri kavanozlar içerisinde gördüğüm çeşit çeşit turşunun renkleri, bende yoğun bir görme, seyretme zevki uyandırır; bu görüntülere sahip olmak, onları bir çerçeve içerisine koyup seyretmek, onları hiç kaybetmeyeceğimden emin olmak isterdim.

Çukurcuma sokaklarındaki alçakgönüllü bitpazarı, eski masalardan küllüklere, çatal bıçaktan çocukluğumun yerli malı oyuncaklarına kadar pek çok ıvır zıvırı satan dükkânlar, eski dergi, kitap, harita ve fotoğraf satan yerler de bende gördüklerimi bir çerçeve içine koyup bu eşyaları sonsuza kadar saklama isteğini körüklüyordu. Bu dükkânlardan küçük eşyalar almayı, onlarla bir ev-müze yapmayı bu sıralarda düşündüm. Müzeye çevrilecek eski ve satılık bir ev almak için, bu sokaklarda bir dönem uzun uzun gezindim.

SARI SÜRAHİ
8- Daha sonra müzeye dönüştürebileceğim bir ev satın alınca, içimdeki küçük koleksiyoncu cesaretlendi. Ama bende koleksiyoncu ruhu olmadığını biliyordum. Bir vitrinde gördüğüm eski bir tuzluğu, bir sigara ağızlığını, eski bir taksiden çıkmış bir taksimetreyi ya da bir kolonya şişesini bu eşyalardan bir koleksiyon yapmak için değil, bu eşyaları yazacağım romanın bir parçası yapacağım için satın alırdım. Bazan hiç aklımda olmayan bir eşyayı, sırf onu bir vitrinde görüp heyecanlandığım için satın alır, eve götürürdüm. Dünya, romanıma ve müzeme konacak eşyalarla kaynaşıyordu. Ama heyecanım bir koleksiyoncunun, bir dizi yapan bir biriktiricinin heyecanı değil, bu eşyayı bir romanın ve bir müzenin parçası yapmayı tasarlayan, bu hayalle başı dönen birinin heyecanıydı.

Bu eşyaları, hayatımdaki pek çok şey gibi, bir hikâyenin, bir kitabın parçası olabilecekleri için severdim. Bazan bunu başarır, yani eşyayı önüme koyar, tıpkı ‘gerçekçi usta’ pozu yapan Flaubert gibi hikâyemin bir parçası olarak anlatırdım. Çoğu zaman bu eşyalardan şöyle bir söz açar, romanımı gerçekliğin yanıltıcı çekiminden korumak için kendimi tutardım. Bazan da tanıdık eski eşyaları sokardım hikâyeye. Babamın eski kravatlarını Kemal’in babasına ve annemin örgü şişlerini Füsun’un annesine vermek gibi işleri böyle gerçekleştirdim, çünkü kahramanlarımın benim hayatımdan ve ailemden gelen eşyaları kullanmaları hoşuma gidiyordu. Tıpkı romanda, ailenin zengin kanadının kullanılmış eşyalarını, eski elbiselerini ailenin yoksul kanadındaki uzak akrabalara vermesi gibi, ben de kendi hayatımdan bilip tanıdığım, bende iz bırakmış eski eşyaları bulup romanımın kahramanlarına veriyordum. Bazan da çocukluğumda bende iz bırakmış bir eşyayı, mesela teyzemin yemek sofrasında yıllarca kullanılmış sarı bir sürahiyi hatırlıyor, eşyayı alıp müzemin koleksiyonuna katmadan romanda kahramanlarımın sofrasına koyuyordum. (Daha sonra, çok sevdiğim Türkan Teyzem vefat edince sarı sürahiyi alamadım, kuzenim Mehmet bunu okur da verir inşallah.)

UNUTULAN EŞYALAR
Romanım bitip yayımlandıktan sonra, yazıhanemi toplarken bir kutu buldum; içinden romana koymak için zamanında eskici dükkânlarından aldığım, ama sonra unuttuğum pek çok eşya çıktı: Güngörmüş bir zengin evinin kapısının çanına, Adalar’da hâlâ çalışan eski bir at arabasının paslı gece lambasına bakarken, içinde bu eşyalardan da söz edilen bambaşka bir roman yazmak geldi içimden.

9- Sırf bir dizi eşyaya bakarak bir hikâye, bir roman düşleyebileceğimi, bunun bende bir alışkanlık olabileceğini “Masumiyet Müzesi” romanı çıkmadan önce de keşfetmiştim. Rus formalist edebiyat kuramcısı Viktor Şklovski, olay örgüsü denen şeyin, bir romanda anlatmak, araştırmak istediğimiz noktalardan, temalardan geçen bir çizgi olduğunu söyler. Bir dizi eşyayı içgüdüyle seçtikten sonra önümüze koyup, onları bir hikâyeyle birleştirip, kahramanların hayatlarına nasıl katabileceğimizi düşlüyorsak, bir roman kurmaya başlamışız demektir. Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sından ve Edgar Allan Poe’nun hikâyelerinden sonra, modern romanın biçimlenmesinde kalıcı bir etkisi olan polisiye roman da, kahramanı Bay Dedektif’in, bir dizi ipucunu birleştiren bir hikâye hayal etmesiyle kurulur.

PROUST GİBİ...
10- Ama bizi bir olay örgüsüne ve oradan da bir romanın tutarlı, zengin ve insani âlemine götürebilmesi için alıp biriktirdiğimiz eşyalarla duygusal ilişkiler kurabilmemiz gerekir. Bizde duygusal, şiirsel bir etki uyandıran eşyaları bir sıraya dizerek ancak bir romanı düşleyebiliriz.

Şehzade Ali Vâsıb Efendi, Ihlamur Kasrı’na gerçekten müze bekçisi ya da müze rehberi olabilseydi, çocukluk ve gençliğini geçirdiği odalardan, eşyalardan son derece duygusal bir dil ile söz edecekti.

Çocukluğunu geçirdiği sarayın odalarına, yarım yüzyıl sonra ölmek üzereyken ve hayatının bütününü ve anlamını artık kavramışken geri döndüğünde, Şehzade’nin tek tek eşyalara, aynalara, lambalara bakarken nasıl bir dille konuşacağını hayal etmek demek, geçmişten Proust gibi hem duygusal hem de akılcı ve çözümleyici bir şekilde söz eden bir kahramanı ve onun dünyasını düşünmek demektir.

SPOERRİ ’NİN MÜZESİ
11- Eşyalarla duygusal ilişki fikrini duygusal müze düşüncesine dönüştüren ilk kişi, 1930 doğumlu Romen kökenli İsviçreli sanatçı Daniel Spoerri’dir. Gelişigüzel yenmiş bir yemekten kalan tabakları, bardakları, darmadağınık bir sofrayı masaya yapıştırarak bir sanat eseri yaratmasıyla, yemek sofrasının rastlantısal güzelliğini güzel bir resim düzeyine çıkarmasıyla ünlü olur Spoerri.

1979 yılında, Almanya’nın Köln şehrinde, sıradan günlük hayat eşyalarını öne çıkaran bir sergi açmış, ona “Duygusal Müze” demiştir. Bu geçici sergi, Perec’in de yakın olduğu günlük hayat eşyalarında şiir bulma heyecanının, sıradan eşyalarla edebiyat, müzik ve sanatı birleştirmek isteyen dadacı Fluxus hareketinin ruhunu da taşıyordu.

MARES’E TEŞEKKÜR
12- Spoerri, Köln’deki “Duygusal Müze”nin etki kaynaklarından birinin Barselona’daki Frederic MarEs Müzesi olduğunu söylemiştir. Bu müzenin ‘üst katındaki tokalar, küpeler, oyun kâğıtları, anahtarlar, yelpazeler, parfüm şişeleri, mendiller, broşlar, gerdanlıklar, çantalar, bilezikler’ romanımın kahramanı Kemal Basmacı ve daha sonra benim tarafımdan defalarca ziyaret edilerek incelenmiştir. Hem romanımı hem de müzemi tıpkı Proust, Joseph Cornell, Tolstoy, Nabokov, Borges, Milano’daki Bagatti Valsecchi Müzesi gibi derinden etkileyen Frederic MarËs’e de bu vesileyle teşekkür ediyor, onu saygıyla anıyorum.

“SİZ KEMAL MİSİNİZ?”
13- Flaubert, “Madame Bovary”deki buluşma ve aşk sahnelerine (pencereleri kapalı at arabasında sevişme) örnek olan gençlik sevgilisi Louise Colet’ye 1846 yılının 6 Ağustosu’nda yazdığı bir mektuba, gece saat on birde şu notu eklemiş: “Her şeyin uykuya daldığı gecenin bu saati gelince, içinde hazinelerim olan çekmeceyi açıyorum. Terliklerine, mendiline, saçlarına, resmine bakıyor, mektuplarını yeniden okuyor ve mis gibi kokusunu kokluyorum.”

Bir gece önce ise benzeri bir duyguyu şöyle dile getirmiş: “Bunları yazarken terliklerin tam önümde... Kahverengi küçük terliklerinin görüntüsü, ayaklarının onların içinde sıcacıkken yaptığı hareketleri bana hayal ettiriyor...”

Hâl⠓Orhan Bey, siz de sevgilinizin eşyalarını seyredip hiç onlarla teselli oldunuz mu? Siz Kemal misiniz?” diye soran meraklı okura artık itiraf etmem lazım: Ben Kemal değilim, ben Mösyö Flaubert’im.

 

Bir olgunlaşma ve kemâle erme öyküsü

Orhan PAMUK
PROF. DR. JALE PARLA

http://www.sohbetforum.com

Yeni kitabı “Masumiyet Müzesi”, toplumsal norm ve tabuların iki kişinin hayatını nasıl zehirlediğini anlatmasından tutun da, romanın fonunu oluşturan İstanbul’un bu kez sınıfsal temsiline kadar, Orhan Pamuk’un en Türkiyeli öykülerinden biri.

Modernist anlatıların kurgularında mekânın rolünü merkeze alırsak şöyle bir genelleme yapabiliriz. Bu anlatılar geleneksel mekânın, yani evin, başkişi tarafından terk edilmesiyle başlar.

Bu kişiler, bir yandan şehirde başıboş dolaşırken, bir yandan da alternatif bir mekân bulur ve oraya yerleşirler. Bu alternatif mekânlar, ileride açıklayacağım mahrem, mühürlü, kapalı mekânlardır. Ve modernist anlatılar üçüncü bir aşamada başkişinin bu kapalı, mühürlü mekânlardan çıkış yollarını arama çabalarıyla devam eder. Çoğunlukla iki çıkış yolu keşfeder modern roman kahramanı: Bir tanesi sanattır; diğeri ise sıradan insanlığın yaşamına katılmak. Ve bu çıkış yolları elbette birbirinin zıddıdır. Çünkü sanat sıradışılığı gerektirir; oysa sıradan insanın yaşamına nüfuz edebilmek sıradışılıktan feragat etmekle olur.

Mekân olarak müze, sıradanlıkla sıradışılığı birlikte barındırabilen; bu özelliğiyle de geleneksel mekânı yani evi terk edip kendini son derece kişisel, mahrem ve mühürlü bir mekâna hapsetme eğiliminde olan modern insanın bulabildiği çıkış yollarından biridir. En azından, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”nde önerdiği bir çıkış yoludur.

ÇUKURCUMA’DA  MÜZE
“Sessiz Ev”den “Masumiyet Müzesi”ne kadar Pamuk romanlarının hepsinde, sanatçı olma yolunda ya da hevesinde genç adamlar evlerini terk eder ve kendilerini başka bir kapalı mekânda bulurlar: “Sessiz Ev” böyle bir mühürlenmiş mekândır; tabii “Beyaz Kale”de Hoca ve Venediklinin paylaştıkları oda da. Ve elbette “Kara Kitap”ın Şehri Kalp apartmanının Celâl Salik’e ait olan katı; “Yeni Hayat”ta otobüsler ve Güdül kasabasında da Dr. Narin’in evi ve “Benim Adım Kırmızı”da nakkaş Osman’ın kendini kör ettiği hazine odası.

Bu mekânların hepsi de roman başkişileri için son derece önemli mekânlardır. Çünkü buralarda onlar anımsayarak kimlik kazanırlar; ihanetin ve kaybetmenin acısını yaşarlar; ve en önemlisi yaşamla ölüm arasındaki çizginin farkına varırlar.

“Kara Kitap”ın sonu, “Masumiyet Müzesi”nin başı gibidir: Orada Galip, Rüya’nın yaşadığı evlerde onun eşyalarına rastladıkça (mor bir düğme, gözlükler, kara firketeler, bir kutu kapağı, edebiyat ödevi, sipariş listesi, yaptığı bir resim, bir çorap teki, vb.) bunları cebine koyar, bazen aylarca cebinde taşır, en sonunda ‘titizlikle’ apartman önlerinde duran çöp tenekelerine atar ve ‘bir gün anılarıyla birlikte bu hüzün eşyalarının da (kendisine) tek tek geri gelecekler’ini düşler. Ama “Kara Kitap”ta yiten eşyanın yerine Rüya’nın kaybının öyküsü, yani “Kara Kitap” gelir. Çünkü Galip yetişmekte olan bir yazardır.

Bu tür mekânlara kapanan karakterler “Masumiyet Müzesi”nin Çukurcuma’sına kapanan Kemal’e kadar hep birer estetti; yani sanatçı olma hevesinde genç adamlar. Dolayısıyla da bunlar sanatla yaşam ilişkisini varoluşsal bir sorun olarak deşen sanat heveslileriydi. Kemal ise sıradan bir burjuvadır. Çukurcuma da yalnız aşka ayrılmış, aşka kapanmış bir mekân; bir tür kefaret ve sadakat çilehanesi. Dolayısıyla, daha “Kara Kitap”ta biçimlenmeye başladığını gördüğümüz müze ve bellek fikri, artık bir sanatçının büyümesi kurgusuyla değil, bir âşığın tutkusuyla anlatılır.

Tutkuyu anlatmanın bir yolu çok konuşmaksa (Walter Shandy), diğer bir yolu da hiç konuşmayıp eşyaya işaret etmek olabilir (Amcam Toby). Kemal üçüncü bir yolu seçer. O, eşyalar üzerinden anlatacağı öyküsünü bir yazara, Orhan Pamuk’a havale eder. Ama onun da yapabileceği bir şey vardır: Bu eşyalardan, ama yalnızca bu eşyalardan değil, bir dönemin tüm nesnelerinden bir müze kurarak, hem kişisel acısını dindirmek  hem de daha önemlisi, bu acıyı paylaşmak, başkalarının yaşadığı acılarla bitiştirmek. İşte Çukurcuma’daki müze bu kişisel ve kolektif amaçla kurulur.

AŞK VE MERHAMET
Masumiyet Müzesi”ne kadar yazdığı romanlarda Orhan Pamuk aşk uğruna evi terk eden karakterler yaratırken, bu karakterlerin sanat ve aşkınlık arayışında aşkın bir vesile, bir bahane olduğunu ima etmişti.

Bu romanda ise aşk, baştan sona tek duygu, tek amaç, tek anlam olarak var. Roman kahramanı Kemal, eğer sevdiği kadınla, Füsun’la, Merhamet Apartmanı’nda yaşadığı mutluluğa ihanet etmemiş olsaydı, Füsun’la kırk dört kez seviştiği bu apartmanda yaşadığı mutlulukla bencilce sarhoş olmayıp merhamet duygusuna da yer açabilseydi -kendisiyle hiç hesapsız sevişen Füsun’a ve aldattığı nişanlısı Sibel’e merhamet duyabilseydi- masumiyetini belki kaybetmeyecek ve suçunun cezasını önce sekiz yıl süren bir kefaret ve çile, sonra bu da yetmeyince bir müze kurarak ödemek zorunda kalmayacaktı.

 “Sessiz Ev”den Merhamet Apartmanı’na, Pamuk romanlarında evlerde hep masumiyetin hayaleti dolaşır. Ama bu hayalet yalnızca Merhamet Apartmanı’nda, Füsun olarak, ete kemiğe bürünmüştür. Ne var ki, ait olduğu üst sınıfın refleksleriyle Füsun’la ilişkisini sürdürmeye kalkışan Kemal, bu hatasını ancak o sınıfı terk ederek, baskıcı ve cendereci burjuva normlarına kendi mekânını oluşturarak direnir; Merhamet Apartmanı’nda yapama- dığını Çukurcuma’daki apartmanda yapar. O apartmanı seçtiği, çaldığı fetişleştirdiği, biriktirdiği eşyalarla doldurup bir müze haline getirerek, mutluluğuna mal olduğuna inandığı burjuva değerlerine meydan okur.

Ama işte burada ilginç bir paradoksla yüzleşmek gerekir: Burjuva değerlerine meydan okumak üzere kurulan bu müze, ‘müze’ oldu-ğu için, burjuvazinin belleğini muhafaza eden ve ona bir tarih kazandıran mekânlardan biri olacaktır. Çünkü müzeler, burjuvazinin kültürel belleğinin kapatılarak teşhir edildiği yerlerdir. Ama bu tür paradokslarla sürdürülen arayışlar, Orhan Pamuk romanlarının okuması en zevkli yanlarından biridir; hatta bana sorarsanız, en zevkli yanıdır.
Merhamet Apartmanı’nda yaşayan masumiyet, Hilton Oteli’nde yapılan zengin nişanında biter -nişan ki burjuva törenlerinin en hesaplısıdır! Füsun davetli olarak geldiği o nişanda Kemal’in kendisine yalan söylemiş olduğunu anlar ve belki de eğer bu yalan olmasa Kemal’le ilişkisini nişana rağmen sürdürebilecekken, nişandan sonra ortadan kaybolur. Kaybını önceleri küçümsemeye çalışan Kemal ise, tutkusundan kurtulabilmek uğruna bencil ve çaresiz bir insanın başvurabileceği tüm yolları dener, kullanabileceği herkesi kullanır, ama her seferinde, Füsun’un yokluğunun tek tesellisi olan Merhamet Apartmanı’na ve orada Füsun’un kullandığı eşyalara sığınır.

Füsun’un evlenmiş ve Çukurcuma’da bir apartmanda kocası, annesi ve babasıyla birlikte oturduğunu öğrendiği noktadan sonra artık Kemal’in aşk çilesi, ya da kefareti diyebileceğimiz süreç başlar. Bu süreçte Kemal, adını hak edecek biçimde olgunlaşır, gösterdiği büyük bağlılıkla Füsun’un tekrar kalbini ve güvenini kazanır -aslında belki de Füsun’un kalbini hiç kaybetmemişti. Kaybettiği yalnızca güveniydi. Ama kazandığı bu güveni, evlenmeden Füsun’la tekrar sevişerek kaybeder.
Gerçekte sekiz yıllık bekleyişten sonra bu sevişmeyi en az onun kadar Füsun’un da istediğine dair her türlü işaret vardır. Çünkü alttan alta, Kemal’in gözlemleriyle tanıdığımız Füsun’un da gururlu ama en az Kemal kadar tutkulu bir karakter olduğunu anlarız romanın sonunda. Ama bir kez onu bağışlayan Füsun, bu ikinci kez ne onu, ne de kendini bağışlayacaktır.

KARA LAMBANIN HÜZNÜ
Bir kayıp ve olgunlaşma, hatta yaşlanma öyküsüdür “Masumiyet Müzesi”. Kemal ve Füsun, bence Orhan Pamuk’un en ete kemiğe bürünmüş karakterleridir. Bir meselin figüranları değildir onlar, acı ve gerçekçi bir öykünün gerçek insanlarıdır. Ve toplumsal norm ve tabuların iki kişinin hayatını nasıl zehirlediğini anlatmasından tutun da, romanın fonunu oluşturan İstanbul’un bu kez sınıfsal temsiline kadar Pamuk’un en Türkiyeli öykülerinden biridir.

Romanın bu sınıfsal mahalli renkleri, müze fikriyle aşılır. Kemal’in seraplarının bile müzeye koyulduğu bu hikâye böyle dünyalaşır. “Bazan” bölümünün muhteşem yerelliğiyle; jest, mimik, söz ve sessizliği içeren inanılmaz ayrıntılarıyla, müzeler bölümünün olağanüstü (epik) listesi, yan yana, birbirinin hem tamamlayıcısı hem de zıddı olarak okunmalı ve Pamuk’un yerellikle dünyalılığı bu romanında da bir kez daha nasıl bir stratejiyle birleştirdiğinin son örneği olarak hayranlıkla hatırlanmalıdır. Çukurcuma’dan başlayarak dünyanın tüm kentlerine yayılan bir arayışta, Kemal, kendi çektiği acıya, içindeki ‘kara lamba’nın hüznüne, başka yaşamlarla tanışarak direnmeyi öğrenir.

“Kar”da da uyguladığı bir teknikle Pamuk, yazar maskesiyle son sayfalarda romana dahil olur. Bu noktaya kadar yer yer Tanpınar’ı anımsatan (özellikle de “Zaman” başlıklı bölümde) birçok renk ve ifadeye, duygu ve temaya rastlayabileceğimiz “Masumiyet Müzesi”nin bitişinde, ilk romancımız Ahmet Mithat’ın “Müşahedat”ta uyguladığı tekniğe benzer bir teknikle karşılaşırız.

Romanın yazılmasına (Kemal’in arzusuyla) razı olur olmasına da, olayları yalnızca Kemal’den dinlemekle yetinmez. Diğer karakterlerle görüşür, onlardan da yorum ve bilgi toplar, bir anlamda Kemal’in anlattıklarını sınar. Burada yazar maskesini takmış Orhan Pamuk -ki romanı Kemal’in ağzından anlatırken bir stilizasyon daha yaparak müze anlatıcısı sesi kullanır- artık daha önceki romanlardan tanıdığımız maskeden farklı bir maskeyle karşımızdadır.

O maskeler hep yetişmekte, oluşmakta olan, eksik ve yarım bir yazarın maskeleriydi. Burada Kemal -Orhan olarak (yoksa kâmil Orhan mı demeliyiz?) kemale ermiş bir yazar figürü girer romana. “Kar”da da bu maskeyle girmişti romana, ama “Masumiyet Müzesi”nin gene de “Kar”dan bir farkı var: “Masumiyet Müzesi”nde roman kahramanı öyküsünü yazar figürüne ‘emanet’ eder, özellikle de Füsun’u gerektiği gibi temsil edip edemeyeceğine ilişkin kuşkusunu onu bir sınavdan geçirip giderdikten sonra öyküsünü ona teslim eder.

Böylece roman iki anlamda da bir olgunlaşma, bir kemale erme öyküsü olur, hem yazarının, hem de başkişisinin.

BOZULAN BÜYÜ
Müzeler eğer yaşamın ve sanatın muhafazasının mekânlarıysa, Pamuk’un da kitabın bir yerinde söylediği gibi ‘mekânlaştırılmış zaman’sa, Pamuk romancılığında en egemen tema olan bellek ve kimlik arayışının da mekânlaştırılmasıdır kuşkusuz. Bu mekânların hep kapanılan, bir anlamda dış dünyaya mühürlenen mekânlar olduğundan söz etmiştim yazının başında.

Müze bu mührün de kırılmasıdır. Ama bellek ve kimlik bu mekân içinden dışa açılırken, teşhir edilirken, “Masumiyet Müzesi” ilk cümlesini tamamlayan son cümlesiyle kendi içine kapanır ve masumiyetini korur. Çünkü hayalde yaşatılacak bir metin, nesnelleştirilmiş bir zamandan daha dokunulmamış olduğu için, bir anlamda daha masumdur.

Bu da bizi kapanma izleği üzerinde biraz daha düşünmeye davet eder. Sanatın, fantaziyle fetişin birleştiği noktada, yani hayalin somutlaştırılmasıyla yapıldığını modernistler sanatçı romanlarını yazarken keşfetmişlerdi. Müzeler, aslında sanatın büyüsünün kapatıldığı yerlerdir (Füsun büyü demek).

Bu romanda Pamuk’un sanatçının gelişim öyküsünden vazgeçtiğini söylemiştim başta. Ama bu tam da doğru değil. Romanda bir sanatçı varsa, o, Füsun’dur. Çukurcuma’daki evde ‘vakit geçsin diye’ durmadan kuş resimleri çizen Füsun. Kuş, kafes, özgürlük, esaret -sembolizm biraz fazla açık olsa da- Füsun’a ait alt metni gözden kaçırmamamız için gereklidir.

Nişandan sonra bir erkek refakatinde girip çıkmadığı tek mekân olan Merhamet Apartmanı’nda kapatılmaktan kendini kurtaran Füsun, bir erkeğin (o erkek kendisine ne kadar âşık olursa olsun) ısrarlı ve tutkulu bakışından, başka bir apartmana, Çukurcuma’ya kapatılmaktan, oradan çıktığı zaman bir Chevrolet’ye hapsolmaktan, evli ya da değil, her zaman bir erkeğin kanadının altında yaşamaktan kurtulamayacağını, basit bir deyişle, kendi kanatlarıyla hiç uçamayacağını anladığı noktada reddiyesini yapar.

Bu reddiyeden sonra okurun, Füsun’un parçalanmış ruhunu ve bedenini anlayabilmek için, Orhan Pamuk’un gerçekten de kurdurduğunu anladığımız Masumiyet Müzesi’ni ziyaret etmesi yetmez. Mutlaka hayalindeki Merhamet Apartmanı’na dönmesi gerekir. Çünkü müze kavramındaki en aşılmaz paradokslardan biri müzelerin fantastikle fetişi, hayalle nesneyi barındıran sanat mekânları olarak bu işi ancak parçalayarak yapabildikleridir.

Füsun’un parçalanmış ruhundan ve bedeninden onunla ilgili bir bütüne varmak isteyen müzegezer-okur bunu ancak o müzeden çıkıp hayalinde canlandıracağı bir apartmanda, Merhamet Apartmanı’nda gerçekleştirebilir. Ama sanatının, fantaziyle fetişin birleştiği bir parçalanmadan, bir büyü bozumundan çıktığı zaten Orhan Pamuk’un bütün romanlarında var. Bu bakımdan en politik romanı olarak bilinen “Kar”la, en aşkî romanı olarak sunulan “Masumiyet Müzesi” arasında o kadar da fark yok.

*İstanbul Bilgi Üniversitesi, Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü


Pamuk`un Masumiyet Müzesi ve
`muadil` medeniyetler seviyesi

Orhan Pamuk`un en samimi romanı: çocukluğuna ve ilk gençliğine dair anlattıklarıyla İstanbulda araladığı kapıları sonunda ardına kadar açmış. Pamuk`un bir yazar olarak okuyucusunun önünde soyunmaya cesaret ettiği, yani bir anlamda `masumiyet`ini gözden çıkardığı eserinin bu kitap olduğunu düşünüyorum...

DR. MELTEM GÜRLE

Masumiyet Müzesi Orhan Pamuk`un en gösterişli romanı değil. Onda ne Kara Kitap`ın incelikle kurgulanmış öyküsü, ne Benim Adım Kırmızı`nın çoksesli dokusu, ne de Karın toplumsal iddiası var. Tek bir fikirden yola çıkılarak yazılmış ve (romanın sonundaki ters yüz etmeyi saymazsak) başından sonuna dek tek bir anlatıcı ağzından nakledilen bir öykü bu. Ve üstelik basit bir öykü, hatta en bildik öykü: hani `bir adam bir kıza aşık olur ` diye başlayanlardan...

Fakat ilk bakışta görünenin aksine, Masumiyet Müzesizayıf bir roman değil. Ticaribir roman hiç değil. Aslına bakarsanız, bu kitap Orhan Pamuk`un en samimi romanı: çocukluğuna ve ilk gençliğine dair anlattıklarıyla Istanbul`da araladığı kapıları sonunda ardına kadar açmış. Tecrübeli bir romancı olmasına rağmen, Pamuk`un bir yazar olarak okuyucusunun önünde soyunmaya cesaret ettiği, yani bir anlamda `masumiyet`ini gözden çıkardığı eserinin bu kitap olduğunu düşünüyorum. `İleride bu romanla hatırlanacağıma inanıyorum,` demesine şaşmamak gerek Aktüel 26 Ağustos 2008).

Orhan Pamuk çok çalışkan bir yazar. Yine araştırmasını yapmış, bize anlatacağı nesneleri titizlikle seçmiş, anlatıcısına uygun bir dil aramış ve bulmuş (mesela, Kemal`in takıntılı kişiliğini bize aktarabilmek için sözcük, cümle ve sahne düzeyinde tekrarlara başvurmuş), hikayesinin çatısını Yeşilçam melodramlarını anımsatan bir olay örgüsü üzerine yerleştirmiş. Ancak bütün bu `çalışılmışlık` hali anlatının samimiyetinden bir şeyler alıp götürmüyor, romanla aramıza bir mesafe koymuyor. Çünkü Pamuk bu kez çok iyi bildiği bir şeyi anlatıyor: kendi doğup büyüdüğü semti, o semtin temsil ettiği yaşam biçimini ve Kemal`in romanda söylediği gibi `fakir bir ülkede varlıklı sınıftan gelmenin ağırlığıyla yaşamayı` anlatıyor. Masumiyet Müzesi, bütün iyi romanlar gibi, değişik şekillerde ve farklı düzeylerde okunabilecek bir metin. Bunlardan biri de, hikayenin merkezinde duran yolculuğun anlamını kavramaya çalışmak olabilir. Pamuk`un, kahramanını bir yandan aşık ederken bir yandan da gerçeğin peşinde bir yolculuğa sevketmesi, ya da başka bir deyişle, Kemal`i (her iki anlamıyla da) Platonik bir duruma sokması tesadüf olmamalı. Masumiyet Müzesi, bir taraftan Kemal`in Füsun`a duyduğu idealize edilmiş aşkı anlatırken, bir taraftan da bu tecrübe ile ona açılan yepyeni bir bilgiye işaret ediyor: Kemal, Füsun`un hayatına girmesiyle birlikte bir `taklitler dünyası`nda yaşadığını farkediyor, kendi gerçekliğinden şüphe eder hale geliyor ve o andan itibaren `sahici` olanın peşine düşüyor.

Böylece, Kemal`in Füsun`a duyduğu aşk, bir tutku hikayesi olmaktan çıkıp kendinin bilgisini arayan (romanın bir müzeye doğru evrildiği düşünülürse, bu bilgiyi toplayan) bir adamın öyküsüne dönüşüyor.

JENNY COLON ÇANTA VE SAHTELİK ÜZERİNE
`Bütün hayatımı değiştirecek olaylar ve rastlantılar, bir ay önce, yani 27 Nisan 1975`te ünlü Jenny Colon marka bir çantayı Sibel ile bir vitrinde görmemizle başladı` diye anlatır Kemal romanın başında. Ertesi gün sevgilisinin ilgisini çeken çantayı satın almak için Şanzelize Butik`e gidecek ve orada tezgahtarlık yapan yoksul akrabası Füsun`la karşılaşacaktır. Taklit olduğu anlaşıldıktan sonra iade edilmek üzere Füsun`a geri götürülen bu çanta, ilişkilerinin başlamasına vesile olacak ve romanın izleklerinden biri haline gelecektir: `Şanzelize Butik`te Şenay Hanım`dan sana alıp, sonra sokakta Füsun ile rastlaşıp Merhamet Apartmanı`na geri getirmemiş miydim? Jenny Colonçanta dün de oradaydı. Nasıloluyordu da şimdi buradaydı? ` [...] Sahte Jenny Colon çantalardan Şenay Hanım`da daha pek çok olduğunu anladım.`

Öykünün Jenny Colon çanta üzerinden yürütülen bir sahtelik/gerçeklik tartışması ile açılması bir tesadüf değil. Gerçeğin taklitlerle ikame edildiği hayatlar, Masumiyet Müzesi`nde Orhan Pamuk`un temel meselelerinden biri haline geliyor. Nişantaşısosyetesi, ne kadar özgün ve benzersiz olduğu iddiası içinde olsa da, bir o kadar bayat ve sahte kalıyor. İkincielden yaşanan modernliğin devralınan ölçüleri yerli bedenlere bir türlü uymuyor; Batı ile karşılaştırıldıklarında, Nişantaşlı hanımlar ve beyler de, Türkiye`nin geri kalanı gibi, varlıklı kuzenlerin eskileriyle yetinmek zorunda kalan taşralı akrabalar misali hep biraz eğreti biraz sakil duruyorlar. Mesela o dönemde Paris`te eğitim gören herkes gibi Sorbonnelu diye anılan Sibel`in `Avrupai` olma çabaları, bize o Jenny Colon çanta kadar sahte görünüyor. Batılı kadınların özgür cinselliğini taklit ederken bir yandan da kendini sağlama almak için hesaplar yapması (`Onbir aydır sevişiyorduk. Artıkevlenmemiz gerekiyordu`) tam da bu sahtelik yüzünden Kemal`i rahatsız ediyor. Soğuk sandviçlerle piknik sepeti hazırlamak, sabaha karşı denize girecek cesareti bulmak ve bikinili vücudundan utanmamak onu Avrupalıyapmadığı gibi, Kemal`in gözünde sahici kılmaya da yetmiyor.

Kemal`in annesi Vecihe Hanım ise aynı fikrin bir önceki nesildeki temsili, Sibel`in daha geleneksel modeli gibi görünüyor (`Çok yakışıklısın ama dik dur,` dedi Sibel, annemin sözlerini bilmeden tekrarlayarak`). Ailenin dışarıya verdiği görüntüyü korumak için gerekli bütün orta sınıf refleksler ile donanmış bu kadına yakınlık duymakta zorlanıyoruz. Onunki çok steril, çok mesafeli, ellerini kirletmeyen bir hayat çünkü. Her sey uzakta olup bitiyor ve Vecihe Hanıma hiç dokunmuyor sanki (`Kahvemi balkona getirin` dedi. `Cenazeyi seyredeceğiz`). Onu düşündüğümüzde, hatırlayacağımız sahneler, balkondan seyrettiği cenaze törenleri (sonunda bayılsa bile kendi kocasınınkini de oradan izler) ile sessizlik içinde yenen akşam yemekleri olur herhalde. Mutluluk taklidi yapılan hayatlar, hep belli bir seviyede tutulan ilişkiler, aslolandan söz edilemediği için ya susulan ya da başkalarından bahsedilen sofralar... Kemal`in Nişantaşı`ndaki hayatı, Füsun`a duyduğu aşkla sarsılana kadar bunlardan ibaret aslında.

Elbette bunlar yalnızca Türk burjuvasine has özellikler değildir. Bu sahneler, pekala Bunuel filmlerinde ya da Thomas Mann romanlarında karşımıza çıkabilir. Ama Pamuk kendi sınıfını resmederken, bir yandan da çok Türkiyelibir hikaye anlatıyor. Hilton`a merasimle hamburger yemeğe gitmek de, anne babaların göz hapsinde dans etmenin sıkıntısı da, Avrupalardan getirilip binbir zahmetle kurulan ama bir iki denemeden sonra kullanılmadan bir köşeye atılan elektronik aletler de hep aynı noktaya işaret ediyor: mesele yalnızca orta sınıfın sahteliği değil, bundan çok daha fazlasıdır. Masumiyet Müzesi`nde hissediyoruz ki, bu sahtelikte bile bir taklit havası vardır, çünkü Orhan Pamuk`un da gayet iyi farkında olduğu gibi, anlatılan `gecikmiş` bir burjuvazinin hikayesidir.

Modernlik yalnızca dünyanın başka bir yerinde değil, tamamen başka bir zamanda gerçekleşmiştir. Dolayısıyla, onu yakalamak, yani muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak mümkün değildir; mümkün olan ancak `muadil` bir medeniyet yaratmaktır.

Oysa, muadil olan gerçeği ikame eden şeydir ve Kemal`in bununla bir derdi vardır. Füsun`un varlığı, ona kendi yaşamının ötesinde bir dünyanın olduğunu duyurmuş ve, tabiri caizse, gözlerini bir başka gerçekliğe açmıştır. Onun içindir ki, Kemal için Füsun`u kaybetmek yalnızca gerçeği kaybetmek değil, bir de muadil medeniyetin sınırları içinde sıkışmak anlamına gelir.

`YARIN GENE GELİN, GENE OTURURUZ`
Fatih`in, Balat`ın, Karagümrük`ün arka sokaklarında yürür ve aralık kalmış perdelerden sızan ışıkları takip ederken, yalnızca Füsun`u aramaz Kemal. Kendisi de bunun farkındadır aslında: `Bu kenar mahallelerde, arsalarda, parke taşı kaplı çamurlu sokaklarda, arabalar, çöp tenekeleri ve kaldırımlar arasında, sokak lambalarının ışığında yarı patlak bir topla futbol oynayan çocuklarda, hayatın özünü görebildiğimi hissederdim.`

`Hayatının kayıp merkezini arayan` Kemal, bunu kendini Avrupai olmak zorunda hissetmeyen (`Ben aslında cesur ve modern değilim!`) Füsun`da ve onun ailesinin yaşadığı Çukurcuma`da bulur. Böylece Masumiyet Müzesi`nin anlattığı aşk hikayesinin en dokunaklı ve okunmaya değer kısmı olan `ziyaret` bölümü başlar. Kemal, tam yedi yıl on ay Çukurcuma`daki eve akşam yemeğine gider ve Füsun`un varlığı ile kapıları kendisine açılmış o özel dünyaya dair detayları bir bir kaydeder: iğneler, mezuralar, tokalar, taraklar, bardaklar, kibrit kutuları, izmaritler ve daha niceleri. Her biri, Kemal`in kendisini sonunda Füsun`a ulaştıracak çetrefilli yolda adım adım ilerlediğini gösteren birer işaret gibidir sanki. Bunların arasında bir tanesi vardır ki, romanın çok daha erken bir aşamasında, daha Çukurcuma faslı açılmamışken, görünür hale gelmiştir. Onunla ilk kez, Rahmi Efendi`nin evinde karşılaşırız. Bir cenaze evidir bu ve burada olup bitenler balkondan kahve içerek izlenen cenaze merasiminden çok farklıdır: Küçük, yoksul ama tertemiz odadaki eşyalara bakarken [...] bir an Rahmi Efendi`nin karısı ile birlikte ben de ağlayacağım sandım. Televizyonun üzerinde elişi bir örtü, örtünün üzerinde de uyumakta olan bir köpek biblosu vardı. Köpek de ağlayacaktı sanki. Nedense o köpeğe bakarken kendimi iyi hissettiğimi, önce bunu sonra da Füsun`u düşündüğümü hatırlıyorum.`

Küçük köpek bibloları, Füsun`un Çukurcuma`daki evindeki televizyonun üzerinde yeniden karşımıza çıkarlar. Basit, gösterişsiz ve daha eskiye dair bir hayatın (radyo zamanından kalmadır çoğu) alçakgönüllü temsilcileri olarak son derece dokunaklıdırlar. Çoğugüzel şey gibi yoklukları ancak kaybolduklarında hissedilir. Onları saran unutulmuşluk, ihmal edilmişlik hissini çok inandırıcı bir şekilde anlatır Pamuk. Belki de taklit Jenny Colon çantanın tam karşısında duran imge budur çünkü Pamuk`un bir röportajında da söylediği gibi, Kemal bunları `gözleri yalnız Füsun`a değil, Füsun`un sayesinde tüm dünyaya açık olduğu için` farkeder hale gelmiştir (NTV, 02 Eylül2008).

Kemal, Füsun`u bilmek isterken dünyayı öğrenir. Çukurcuma`daki o küçük eve yaptığı ziyaretler ve o ziyaretlerle farkına vardığı objeler/anlar sayesinde başka bir hayata dair bir farkındalık geliştirir. Böylece, Jale Parla`nın da dediği gibi, roman `bir olgunlaşma, bir kemale erme öyküsü olur.` (Milliyet Kitap, 11 Eylül 2008)

Fakat bu `kemale erme` öyküsü, bir oluşum romanı tadında bitmez; kahramanımız iyi bir vatandaş olup toplumdaki yerini almaz, hikaye mutlu sona ulaşmaz. Kemal`i öbür tarafa, yani `taklitler dünyası`na, bağlayan tek bir şey kalmıştır romanın sonuna geldiğimizde: Füsun`u koluna takıp o dünyaya geri götürmek ve onu modern bir hanımefendi haline getirmek ister. Avrupa seyahatine giderken, daha fazla sabredemez ve gerçek olduğundan emin olmak istercesine sevgilisine dokunur.

Bu Kemal`in sonunu hazırlayan şeydir işte. Bunu istediği andan itibaren, hikayesi Orfeus`un hikayesine dönüşür. Karısı Euridike`nin ölümüne dayanamamış, ölüler ülkesine gidip onu geri almayı başarmış ama onunla birlikte yeryüzüne çıkana kadar arkasına dönüp Euridike`ye bakmama koşulunu yerine getirememiş Orfeus gibi, Kemal`de dayanamayıp arkasına dönüp bakar ve böylelikle de sevgilisini kesin olarak yitirir romanın sonunda.

 

Orhan Pamuk 1952’de İstanbul’da doğdu. Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede, Nişantaşı’nda büyüdü. Otobiyografik kitabı İstanbul’da anlattığı gibi çocukluğundan yirmi iki yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı.

Liseyi İstanbul’daki Amerikan lisesi Robert College’de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip okulu bıraktı ve İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okudu. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp yazmaya başladı.

İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1982’de yayımlandı ve Orhan Kemal ve Milliyet Roman Ödülleri’ni aldı. Pamuk ertesi yıl Sessiz Ev adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca çevirisiyle 1991’de Prix de la Découverte Européene’i kazandı. Venedikli bir köle ile bir Osmanlı âlimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı Beyaz Kale (1985), pek çok dile çevrilerek Pamuk’a uluslararası ününü sağlayan ilk romanı oldu. Aynı yıl karısıyla Amerika’ya gitti ve 1985-88 arasında New York’ta Columbia Üniversitesi’nde “misafir âlim” olarak bulundu.

 İstanbul’un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatan Kara Kitap’ı 1990’da Türkiye’de yayımladı. Fransızca çevirisiyle Prix France Culture Ödülü’nü kazanan bu roman, geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk’un ününü hem Türkiye’de hem de yurtdışında genişletti. 1991’de, Pamuk’un Rüya adını verdiği bir kızı oldu. 1994’te, esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli bir genci hikâye ettiği Yeni Hayat adlı şiirsel romanı yayımlandı. Osmanlı ve İran nakkaşlarını, Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği Benim Adım Kırmızı adlı romanı 1998’de yayımlandı. Bu kitapla Fransa’da Prix du Meilleur Livre étranger, İtalya’da Grinzane Cavour (2002) ve İrlanda’da International Impac-Dublin (2003) ödüllerini kazandı.

1990’ların ortasından itibaren Pamuk, insan hakları ve düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türkiye devletine karşı eleştirel bir tavır takındı. Yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli gazete ve dergilere yazdığı edebi, kültürel makalelerden oluşturduğu geniş bir seçmeyi 1999 yılında Öteki Renkler adıyla yayımladı. “İlk ve son siyasi romanım” dediği Kar adlı kitabını 2002’de yayımladı. Kars şehrinde, siyasal İslamcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk milliyetçileri arasındaki şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu kitap, New York Times Book Review tarafından 2004 yılının en iyi 10 kitabından biri seçildi.

Pamuk’un 2003 yılında yayımladığı İstanbul, yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan hatıralarını aktardığı bir hatıra kitabı, hem de kendi kişisel albümüyle, Batılı ressamların ve yerli fotoğrafçıların eserleriyle zenginleştirilmiş, İstanbul üzerine bir denemedir. Kitapları 58 dile çevrilmiş olan, bütün dünyada yedi milyondan fazla satmış olan Pamuk, pek çok üniversiteden şeref doktorası aldı. Alman Yayıncılar Birliği tarafından 1950 yılından beri verilmekte olan, Almanya’nın kültür alanındaki en seçkin ödülü olarak kabul edilen Barış Ödülü, 2005’te Orhan Pamuk’a verildi. Ayrıca Kar Fransa’da her yıl en iyi yabancı romana verilen Le Prix Médicis étranger ödülünü aldı. Aynı yıl Prospect dergisi tarafından dünyanın 100 entelektüeli arasında gösterildi ve 2006 yılında Time dergisi tarafından dünyanın en etkili 100 kişisinden biri seçildi. American Academy of Arts and Letters’ın ve Çin Sosyal Bilimler Akademisi’nin şeref üyesi olan Pamuk, senede bir dönem Columbia Üniversitesi’nde ders veriyor. Orhan Pamuk 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alarak bu ödülü kazanan tek Türk oldu.

>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!