Jack London Martin Eden
Jack London


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

03.12.2014

 


  Editörün Notu:  Jack London'ın yarı otobiyografik romanının kahramanı Martin Eden eğitimsiz, hayvani bir güce sahip, kaba saba bir denizcidir. Bir tesadüf eseri karşılaştığı zengin, kültürlü burjuva ailesinin melek kadar güzel kızına aşık olunca onun sevgisine layık olmak için hummalı bir şekilde okumaya, ardından da yazı yazmaya başlar.  Ancak bütün yazdıkları reddedilir.  Kapitalizmin acımasız düzeninde, yoksulların sınıf atlaması mümün değildir.  Gerek sevgilisi gerekse yakınları bir işe girerek hayatını kazanması için Martin'e baskı yaparlar.  Ancak Martin sıradanlaşmayı reddederek yoluna devam eder. Martin Eden sıfırdan başlayıp, çok çalışana başarı, ün, zenginlik vaad eden içi boş "Amerikan Rüyasını" gerçekleştirerek mutlu olabilecek midir?

  Jack London mı, Martin Eden mi?
http://www.radikal.com.tr

'Martin Eden', genç bir adamın yükselişini anlatan bir roman. Ün ve para söz konusu yükselişin önemsiz bir boyutu aslında. Jack London'ın esas meselesi Martin'in aydınlanması

A. ÖMER TÜRKEŞ


80'lere kadar Türkiye'de -özellikle solcu çevrelerde- çok okunan yazarların başında geliyordu Jack London. Şahsına ve kitaplarına gösterilen bu ilgide, onun, sosyalizme sempati duyan bir ABD vatandaşı olmasının etkisini inkar edemeyiz. Ne var ki, pek çoğu özensizce yapılan çeviriler, romanları hakkında bir fikir verse de, Jack London'un edebi yanını ortaya koymak açısından çok yetersizdiler. Romanları 'gereksiz' edebi teferruattan 'arındırılmış', hızlı ve hareketli hikâyeler haline getirilmişlerdi. Doğrusunu söylemek gerekirse para kazanmak için kaleme aldığı bu tarz romanları da vardı. Sonuçta, sanki gençlikte okunacak bir yazar muamelesi gördü London. Oysa, Vahşetin Çağrısı (1903), Demir Ökçe (1907) ve Martin Eden (1909) gibi önemli romanlara imza atmış bir yazar, kuşkusuz daha ciddi okumaları hak ediyordu. London'ın Martin Eden'le başlayan yeni edisyonu Jack London'ı böyle bir değerlendirme yapabilmek için iyi bir fırsat veriyor...

Bir yaratıcının çektikleri

Hikâye ABD'de, 1800'lü yılların ikinci yarısında başlar. Kapitalizmin en çıplak ve vahşi sömürüsünün yoksul kitleleri ezip geçtiği bu yıllarda, genç bir adam zengin bir kızla karşılaşır. İlk görüşte aşk diyelim isterseniz buna; ama hislerden ziyade hırslara dayalı bir aşk... Genç adam, yani Martin Eden, eğitimsiz yoksul bir denizcidir. Ruth'sa zengin bir ailenin üniversite öğrencisi narin kızı. Ruth'un yaşadığı ev, dış görünüşü, bilgisi ve kültürü Martin'in dünyasının öylesine dışında ve öylesine parıltılıdır ki, Martin imgeleminde melekler katına çıkaracaktır Ruth'u. Belki de kızın maddi gücüne erişmesinin ilk elde imkânsızlığından, onun bilgi ve kültürüne sahip olmayı hedefler kahramanımız. Günlerini halk kütüphanesinde geçirmeye başlayan Martin, kitapların dünyasına açılır. Başlangıçta bir şey anlamasa bile, bıkmadan usanmadan okur; Marx okur, Nietzsche okur, en çok da edebiyat metinlerini okur. Kafasına yazar olmayı koymuştur artık. Sadece edebiyat aşkından değil, yazarak zengin olabileceğine de inanmaktadır.

Bir yandan geçimini sağlamak için gemilerde çalışmayı sürürürken, diğer yandan büyük bir sebatla hiç durmadan üretir; makaleler, hikâyeler ve şiirler yazar. Ancak ürünlerini gönderdiği gazete ve dergi editörlerinden gelen yantlar hiç yüreklendirici olmaz. Neyse ki aralarındaki sınıfsal farklara rağmen Ruth'la ilişkileri kopmamış, tersine kızda da Martin'e karşı gizli duygular uyanmaya başlamıştır. Ruth, Martin'i edebi heveslere boşverip para kazanmasını sağlayacak gazetecilik mesleğine yönlendirmeye çalışır. Martin'se gazeteciliğin yazarlık becerisini baltalayacağını düşünmektedir. Maddi manevi her türlü zorluğu göğüsleyerek kendi bildiği yoldan ilerleyecek ve sonunda edebi çevrelere kendisini kabul ettirecektir. İlk kitabı çok kısa zamanda büyük satış rakamlarına ulaştığında yayımcıların yeni kitap, makale ve hikâye taleplerini karşılayamaz hale gelir. Hatta, bir zamanlar burun kıvrılan şiirleri bile göklere çıkarılmış, büyük telif ücretleri ödenerek yayımlanmıştır. Şöhret ve parayla birlikte zengin çevrelerin ilgisini de kazanan Martin'in sevgilisiyle bir araya gelmelerinin önündeki engeller aşılmıştır...

İlk bakışta Yeşilçam ve Hollywood sinemalarının salon romantizmini hatırlatan, "Hani bir zamanlar hakir gördüğünüz yoksul ama onurlu bir genç vardı" repliğiyle özetlenebilecek bir roman gibi görünüyor. Ne var ki Martin'in hikâyesi henüz bitmedi; daha önce değersiz buldukları yeteneği önünde ancak başarıya, üne ve paraya kavuştuğunda saygıyla eğilen burjuva sınıfının iki yüzlü değerlerinden, içi boş estetizminden, kofluğundan tiksinecektir genç adam. Ekmeğini kas gücüyle kazandığı günlerdeki coşkulu ve tutkulu kişiliğini özlemektedir. Yükselmek için verdiği onca mücadelenin sonunda 'Amerikan Rüyası'nı gerçekleştirmiş ama o rüyadaki cennetin aslında cehennemi andırdığını fark edebilmiştir. Şöhret ve servet merdivenine tırmanırken içinden çıkıp geldiği kesimlerle de bağlarını koparan Martin için bundan böyle 'iş bitmiştir'...

Bireyci mi, sosyalist mi?

Jack London'ın Martin Eden romanını kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak yazdığı söylenegelmiştir ki Martin Eden'in başından geçenleri London'un biyografisi ile karşılaştıran her okuyucu bu sonuca kolaylıkla ulaşabilir. Ancak benzerlik sizi yanıltmasın; London, zorluklarla dolu yaşamınını edebiyata aktarırken 'hayatım roman' basitliğine kapılmamış, roman gerçekliği ile dış gerçeklik arasındaki sınır çizgisini çekmesini bilmiştir.
Martin Eden genç bir adamın yükselmesiyle ilgili bir roman. Ün ve para söz konusu yükselişin önemsiz bir boyutu aslında. London'ın esas meselesi Martin'in zihinsel yükselişi, bir başka deyişle aydınlanması. Kahramanının aydınlanma süreçleri üzerindense yaşadığı dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerine radikal eleştiriler getiriyor. Edebiyat çevrelerindeki iktidar yapılarının ve piyasa düzeninin hâkimiyetini öne çıkaran hikâye, bugünün edebi üretim ve tüketim süreçlerine de işaret ediyor. Ürünlerini yayımlatmakta güçlük eken ya da yayımlanan ürünleri sessizlikle kuşatılan genç yazarlar Martin Eden'in çilesine kolaylıkla eşlik edeceklerdir.
Roman boyunca burjuvalara saldırmasına, zengin çevrelerinde sosyalist damgası yemesine rağmen, Martin Eden bireycidir. Zaten bireyciliğidir onu roman sonunda dünya üzerinde yapayalnız bırakan. Zaten Jack London da romanını değerlendirirken kahramanıyla kendisi arasındaki mesafenin altını çizecektir; "Martin Eden öldü, ben yaşıyorum, çünkü o bireyciydi ben sosyalistim!"

Elbette kişileri söyledikleriyle değil somut var oluşlarıyla değerlendirmek gerekir: Jack London, kapitalizmin emperyalizm aşamasında, emperyal yayılmanın ayak seslerinin top tüfek sesleriyle karıştığı bir çağda yoksul kesimlerin yaşam koşullarının ağırlığını bizzat deneyimlemiş ve gözlemiş bir yazardı. Gördükleri onu sosyalizme yaklaştırdı. Tıpkı Martin Eden gibi, o da Marx'ı okumuş ve yine kahramanı gibi Marx'ın anlattıklarını yeterince kavrayamamıştı. London'ı asıl etkileyen Nietzche'ydi; Marx'ın kurtuluşçu öğretisini Nietzscheci bir perspektifle okuyan London'un üstün insan mitine bağlanan bireyci yanı ağır basar. Güçlünün zayıfa egemen olacağı düşüncesinden bir türlü sıyrılamamıştır. Sadece toplumsal çatışmaları ele alırken değil,
Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş gibi insan-doğa mücadelesini işlediği romanlarında da üstün insan mitinin (hata bir kurt köpeğinin) etkisi açıktır. Ancak söz konusu üstünlüklerin ne kendisini ne başkalarını kurtaramayacağı, sonu kahramanların ölümleriyle biten hikâyelerle vurgulanmıştır. Bu çözümsüzlük Jack London'un trajedisini yansıtır.

Kısacası, çelişkili bir zihin yapısı, fırtınalarla dolu bir iç dünyası vardı London'un. Başarmak hırsının ateşlediği bir üretkenlik, hiç sarsılmayan bir özgüven, serüven dolu bir hayat... Bütün bu çelişki ve fırtınalar hikaye ve romanlarında dolaysızca görülür. Kahramanlarında somutlanan insani dramları eylemi öne çıkaran hızlı hikayelerle aktarırken insani davranışların ardındaki zihinsel ve ruhsal süreçleri yakalamayı başarmıştır. Jack London romanlarına çekiciliğini veren tam da budur işte. Kusursuz bir anlatımı yoksa bile okuyucuyu hemen kavrayan anlatma şehveti, müthiş bir gözemciliği vardır.
 
 

Martin Eden

Ceren Bağışlar

7 Haziran 2010 Tarihinde Cumhuriyet Gazetesi
Öyle ki toplumsal yapıdaki adaletsizlik ve hak paylaşımından nasibini alamamışlık, ülkedeki yoksul insanların sayısının gün geçtikçe artmasına neden oluşturarak, sınıfsal bilinçten yoksun ve çelişkilerle dolu bir toplum yapısında, ezilenlerin dramlarına gün geçtikçe daha da fazla sahne olmuştur. Yazarın yoksul sayılabilecek çocukluk öyküsüne baktığımızda çok genç yaşlardan itibaren çalıştığını ve denizciliğe gönül verdiğini görüyoruz. Bir gemide tayfa olarak çalışmaya başlayan London, gemilerde çalıştığı zamanın ruhundaki yazma tutkusunu körüklediğinin farkındaydı ve durmaksızın öyküler üretiyordu. Tam da bu sırada yazdığı öykülerden oluşan dosyasıyla ilk edebiyat ödülünün de sahibi oldu.

London için yazmak ve yazmak üzerine kurulu bir hayatın artık ayak seslerini duymak çok yakındı. Yazarak var olmak, yaşamını tamamen ele geçirmiş olmalıdır ki bir gün yine bu tür gündelik işlerden birinde çalışırken verdiği bir kararla üniversite eğitimi almak için başvuruda bulundu ve başarılı olup eğitimine başladı. Zaten sonrasında ülkedeki sıkıntılar ve yazarın artık iyiden iyiye netleşmiş olan siyasi fikirleri birtakım yayınlarda sosyalist görüşleriyle tanınmasına fırsat verdi. Elbette bu ülkesindeki muhafazakâr birçok isim ve eğitmen tarafından pek de hoş karşılanmadı ve eğitimini büyük bir oranda bu baskılar nedeniyle yarıda bırakarak yaşamına devam etmeyi denedi. Ailesinin yanına dönüşü, hastalık süreci, ekonomik zorluklar ve diğer olumsuzlukların arasında yazmaya devam etti ve yazılar yayımladı. Martin Eden'i bir yelkenlide çıktığı dünya turu sırasında yazan London yine denize olan tutkusunu, hayatının en önemli karakterlerinden biri olan Martin Eden'in yaratılışı için son bir kez daha kullanmış oldu. Çünkü devam eden yıllarda yazdığı önemli eserlerin ardından düştüğü bunalım sonucunda hayatına son vermeyi tercih ederek veda etti'

Martin Eden'in bir karakter olarak dünya edebiyatında bu denli kabul edilmiş olması çok temel bir çelişkinin bu kadar detaylı ve derin işlenmiş olmasıyla mümkün olmuştur. Sayısız kez işlenmiş ve klişe haline dönüşmüş bir hikâyenin bu kadar başarıyla işlenmiş olmasının asıl nedeni ardındaki güçlü düşünceler ve gözlemlerdir. Amerika'nın 1800'lü yıllarında yoksul ve eğitiminden nasibini alamamış bir denizciyle, zengin bir ailenin üniversite öğrencisi kızına hayranlık duygusuyla başlayan aşkını anlatmaktadır. Tabi burada salt bir aşktan ziyade yoksul denizci Martin'in zengin ve bilgi sahibi gördüğü ulaşılmaz Ruth'a bir ışık yılı uzaklığında gördüğü mesafesini sadece zengin olarak ve yazarak kapatmasının belki de mümkün olabileceği düşüncesiyle kendisini eğitmeye başlaması hırsı olarak karşımıza çıkar. Farklı sınıflardan olduklarını düşündüğü ama bu adaletsizliğin kapanmasının tek yolunun bilgiden geçtiğine inanışı, sancılı iç konuşmaları, küçük gördüğü ve geliştirmek için emek harcadığı insani zaafları Martin karakterinin roman boyunca adeta gelişmesini sayfa sayfa okuyucuya deneyimleme şansı tanımaktadır. Dönüşmek ve kendisini gerçekleştirmek olgusu Martin Eden'i gerçek bir roman kahramanı haline getirirken, kişinin amacı ne olursa olsun varmak isteyeceği yerde her koşulda bunu bilginin gücüyle gerçekleştirebileceği savı vardır. Marx ve Nietzche okumaya başlayan, kitapların arasında bütün vaktini geçiren bu yoksul denizci Martin, sınıf atlamanın en anlamlı simgelerinden biri haline gelmiştir. Parayı getirecek olan şeyin kültür ve bilgi olduğu düşüncesi, bunun sadece para ve konum için yapıldığı hırs dolu ereği bile neredeyse masum kılmayı başarmaktadır. Hem denizciliğe devam edip hem de edebi metinler üretmeye başlayan Martin'e dergilerin ve editörlerin yaklaşımı hiç de olumlu değildir. Ancak bu yol uzun ve zorlu bir yoldur. Hiç bıkmadan yazmaya devam etmek onun asıl amacıdır. Sonunda bir yazar olarak kendisini bu çevreye kabul ettirmiş olması, emek harcadığı ve yüreklice gelişme gösterdiği bu alanda sonuç olarak kendisinden memnun olmamasını beraberinde getirecektir. Bilgiyi ve kültürü elde ederek kaybettikleri üzerine düşünmeye başlayan Martin için edebiyat amaçtan çok bir araç haline gelmiştir. Burada çok ciddi bir burjuva eleştirisi, yapmacıklık ve değerler erozyonu vardır. Bir zamanlar kendisini kabul etmeyen ve beğenmeyen topluluklara ve insanlara karşı, gücü ve parayı elde ettikten sonra öfke ve tiksinti duygusu Martin'in kendisinden bile şüpheye düşmesine neden olmaktadır. Martin Eden için Ruth'u idealize edişi, aşk olarak anlamlandırdığı duygunun ve ait olmayı tutku derecesinde istediği o resmin kendi düşünden başka bir şey olmadığını fark edişiyle şiddetini kaybedecektir. Gerçek olan, kendi emeğiyle pekala yaratabileceği ve kendi insiyatifiyle vazgeçebileceği kocaman bir yalanın parçası olmak istemediği fikridir.

Adaletsizliğin hüküm sürdüğü toplumlarda bireylerin patlama ve adeta birer hırsa ve hınca dönüşerek çoğalan sınıf atlama çabaları görülür. Tıpkı Martin Eden karakterinde olduğu gibi, sahip olma dürtüsünün insanı gerçek bir insan yapan formüllerin en önemlilerini görme konusunda çok uzun zamanı gereksindikleri bir korkunç rekabet duygusunu kışkırttığı gerçeği vardır. Tabi gerçekten Martin Eden kadar şanslıysanız! Jack London'un Martin Eden romanı bence kişinin yaşamında muhtelif zamanlarda okuması gereken romanlardan biridir çünkü bugün içinde yaşadığımız koşullarla sağlam bir biçimde benzerlik göstermeye devam ediyor. Bugünün edebiyat ilişkilerinde, toplumsal bağlarında ve bugünün çelişkilerinde kendisini hala göstermeye devam eden çok ince ayrıntıları Martin Eden romanında görebiliyorsunuz. Hele ki bizim gibi toplumlarda ödüllerin, seremonilerin, isimlerin ve olguların korkunç biçimde ilişkiler ağıyla şekillendiği ortamlarında kenarda kıyıda şekillenmeye çalışan nice Martin Eden'ler vardır. Martin Eden yazmayı başarmış bir kahramandır ve kendi zaaflarının farkına varabilmiştir. Keşke gerçek hayat, bu tür roman kahramanlarının gerçeği alaşağı edişi kadar gerçek ve farkına varabilmiş ve karakter olmayı gerçek hayatın içinde başarabilmiş bireylere daha da çok olanak verebilse'
  Ömür Boyu Mücadele
Zafer Köse

http://www.insanokur.org

Jack London, 1876 yılında dünyaya geldi ve 40 yıl yaşadı. Bazı kaynaklardakiler birbiriyle çelişse de onunla ilgili birçok bilgi var. Yaşarken hakkında çok söz edilmiş, hâlâ da üzerinde durulan bir yazar. Hayatı serüven doluydu. Gemilerde işçilik, altın arayıcılığı, boksörlük, elektrik teknisyenliği, maden işçiliği, gazetecilik, istiridye korsanlığı gibi birçok alanda çalıştı. Günde 12 saat, hatta bazen 18 saat çalıştığı oluyordu. Fırsat buldukça da yazıyordu.

Onun da bir günü sadece 24 saatti. Ama yaratıcı bir kişilik olduğu için, zaman geçirmeye değil, zaman kazanmaya çalışarak yaşıyordu. Uykuda geçen saatlerini bile zaman kaybı olarak görüyordu.   "Zaman!' diyordu, "Zamanın yokluğundan söz ettiğinizde, onu müsrifçe kullandığınızdan söz ediyorsunuz demektir.'

İmge Kitabevi'nin Yiğit Yavuz'un çevirisiyle yayımladığı, 'Bana Göre Hayatın Anlamı' kitabından bize ulaşan sesiyle uyarıyordu London: "Zaman! Zaman bulamıyorsanız, dünyanın da sizi dinleyecek zaman bulamayacağından emin olabilirsiniz."

Müthiş bir yoğunlukla geçen kısa ömründen geriye, 50 kadar kitap kaldı. Üstelik popülerleşen romanları ve öyküleri sayesinde, dergilerden ve yayınevlerinden büyük miktarda para kazanan ilk edebiyatçılardan biri olarak tarihe geçti.

YAŞAMAK VE DİRENMEK

Jack London'ın kendini yazar olarak kabul ettirmesi, dahası, edebiyat tarihinde böylesine önemli bir yer edinmesi, zorlu bir mücadelenin sonucudur.
Mücadele onun için bir varoluş meselesiydi. Karnını doyurmaktan yazısını bir dergiye kabul ettirmeye, bir edebiyat anlayışı geliştirmekten daha güzel bir dünya yaratmaya kadar, hayatta anlamlı ne varsa hepsi uğruna dövüşmesi gerekiyordu.

Yaşamak, direnmek anlamına geliyordu; ne bir sonuca ulaşmak ne de başarmak gibi şartları vardı. Tam da bu nedenle, her zaman somut hedefleri oldu ve kazanma kararlılığıyla yürüdü yolunda.

Sadece kendi hayatına değil, toplumlara ve tarihe de bu açıdan bakıyordu. Hayatının ikinci yarısında etkili şekilde içinde yer aldığı siyasi mücadelede, 'sosyalist devrimin yoldaşları' adına, egemenlere şöyle bağırıyordu: 'Pay istemiyoruz! Sahip olduğunuz her şeyi istiyoruz. İktidarın dizginlerini ve insanlığın kaderini elimizde tutmak istiyoruz. İşte ellerimiz. Bunlar güçlü ellerdir. Hükümetlerinizi, saraylarınızı, rahatınızı alacağız'  Ve elbette Jack London'ın hayatı ile yapıtları, birbiriyle ayrılmaz bir bütün biçiminde ortaya çıkıyordu. Gerçekçi bir yazardı o. Yani, gerçekleri olduğu gibi yansıtmaktan ibaret bir anlayışla yazmıyordu. Bilinçten bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu görüyordu. Bunu görmeyi, anlatmayı ve ona göre davranmayı benimseyen bir edebiyatçıydı. Gerçekleri değiştirmek için yaşıyordu. Hayalleri olduğu için gerçekçiydi. Yaşadığı için mücadele ediyordu. Direndiği için yaşıyordu.

ROMANDA ANLATILAN

Bu nedenle, London'ın en önemli yapıtlarından biri olan Martin Eden'i okurken, romanın otobiyografik yönüne dikkat çekmek, anlatının özüne pek uygun bir tutum olmuyor. "Eleştirmenler" okura bu kadar "yardımcı" olmasa, belki de insanlar daha sağlıklı okuyacaklar. Ama ne yazık ki, Martin Eden üzerine yazılan değerlendirme ve tanıtımlarda, çok yaygın biçimde roman kahramanı ile yazarın hayatındaki benzerlikler üzerinde duruluyor.

Evet, Eden ile London'ın karşılaştıkları olaylar ve yaşadıkları yerler çokça örtüşüyor. Ama sadece siyasi tercihleri bile dikkate alınınca, bu roman kahramanının yazarın hayatını anlatmak için uydurulmuş olduğu kanısı kalmaz ortada. Çünkü Eden, kesin biçimde sosyalizme karşı. London'ın bildiğimiz gerçekçilik ve edebiyat anlayışına uygun bir anlatı, bu kitap. Her zamanki gibi, iyi bildiği bir dünyayı, yakından tanıdığı ortamları anlatıyor. Martin Eden adlı kahramandan yola çıkıp, sınıf atlama tutkusunu bir tema olarak işliyor. Hayata dair sözler söylüyor.

Romandaki genç adamın koşulları açısından en önemlisi, çalışarak yaşamak zorunda oluşu. Aylarca çok ağır işlerde çalışır ve kıtlık şartlarında tasarruf yaparsa, bir süre çalışmadan zaman geçirebiliyor. Burjuva bir aileden olan sevgilisiyle bu serbest zamanlarında görüşebiliyor. Bulduğu, daha doğrusu kendine yarattığı bu serbest zamanın çoğunu da yine büyük bir ihtirasla çalışarak değerlendiriyor. İç içe geçmiş amaçları için, sevgilisinin gözünde kabul gören bir konuma "yükselmek" ve yayın dünyasında bir yazar olarak kendini kanıtlamak için tutkuyla çalışıyor. Üst sınıftan insanlar gibi konuşan, öyle davranan bir kişi ve tanınmış bir yazar olmak amacıyla, insanüstü bir çaba harcıyor.

Roman kahramanını ihtiraslarıyla, düşünceleriyle, kişisel özellikleriyle yansıtırken, onu içinde yaşadığı koşullarıyla birlikte ele alıyor London. Bu sayede bir karakter yaratıyor. Sevgiyle, anlayışla yaklaşsa da, onu tam bir olumlu kahraman biçiminde gördüğü söylenemez.

Aslında anlatıdaki bütün kahramanlara benzer şekilde yaklaşıyor. Hiçbir büyük edebiyatçının yapmayacağı gibi o da kişileri salt iyi veya salt kötü olarak görmüyor. Fakat bu romandaki kişilerin çoğuna karşı, yaklaşımının eleştirel olduğu açık.

Kahramanların başlarından geçenleri anlatırken baktığı geniş açı sayesinde, onlarla ilgili kişisel konuları aşan ve akıp giden hayatın hikayesine ulaşan bir roman ortaya çıkarıyor. Martin Eden romanında, direnmenin bir anlatısını yaratıyor, Jack London. İnsanlık halinin doğal gereği olan direnme özelliğini anlatıyor.

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com



Yersiz Yurtsuz Filozof
Kaya Genç- 10 Ağustos 2010

http://www.insanokur.org

Eğer Jack London yaşamamış olsaydı birinin onu icat etmesi gerekecekti. Batı kültürlerinde gerçekleşen yoğun bir tartışma, London'ın 40 yıllık yaşantısının tam ortasından geçiyordu. Bir yandan Darwin'in biyolojik söylemini oluşturduğu 'hayatta kalış' felsefesi Avrupa'da gittikçe yayılıyordu. Bir yandan da Nietzsche'nin Übermensch (Üstüninsan) ve 'efendi-köle ahlakı' kavramı çerçevesinde ilerleyen siyasi bir tartışma vardı. Ve bunlarla bağlantılı olarak gelişen, Avrupa'nın geleceğini 'dejenerasyon-sağlık' karşıtlığı içinde anlamaya çalışan politik bir söylem… Elbette bu tartışmalar arasında 20. yüzyıl sosyalizminin temelleri de atılıyordu. London'ın hayatı Kafka kahramanlarınınkileri andırır, özellikle de onun ülkesinde geçen tek romanı Amerika'dakileri.

13 yaşında çalışmaya başlamıştı ve 18'ine gelene kadar yaptığı işler arasında kömür kürekçiliği de vardı gemi adamlığı da bir konserve fabrikasında işçilik de. 1893 yılında, London 16 yaşındayken bir demir yolları 'köpüğü' (aşırı üretim krizi) Birleşik Devletler'in ekonomisinde büyük bir buhrana sebep olmuştu, buna tepki olarak işçilerin ve işsizlerin merkezinde olduğu pek çok örgüt ortaya çıkmış, London da bunların en ünlüsüne, Coxey'nin Ordusu isimli oluşuma katılmıştı. Ama 20 yaşına gelene dek düzgün bir eğitim almamıştı ve Thomas Hardy'nin ünlü kahramanı Jude'a olduğu gibi London'a da varlıklı sınıfların ayrıcalığı olan eğitim aygıtının kapıları kapalıydı. Oakland'da liseye gittikten sonra Berkeley'deki California Üniversitesi'ne özel öğrenci statüsünde kaydolmuştu. Buradan itibaren Amerikan 'edebiyat pazarı'nda London'ın öncü bir konumu olacaktı; kendi deyişiyle, gençliğindeki çalışma düzeni bir 'tuzak'tı ve bundan kaçmanın tek yolu da 'zekâsını satmak'tı. İlk romanları arasında yer alan Demir Ökçe, 13 yıl önce İngiliz İşçi Partisi'nin temellerini atan Sosyalist Birlik'in kurucularından William Morris'in ünlü romansı Hiçbiryer'den Haberler'i akla getirir. Morris'in kitabı Thames Nehri'nin kıyısında başlayıp bükolik manzaralar eşliğinde süren bir yolculuğu tasvir ederken 19. yüzyıla ait bir doğa romantizmiyle ışıldar; London'ın Demir Ökçe'deki dünyası ise karanlık, oligarşik bir distopyadır ve (sosyalizmin nihai zaferinden önce) 1912-1932 arasında dünyada faşizmin tırmandığı bir dönemi anlatır.

Demir Ökçe'yi lisede Komünist Manifesto ve Kutsal Aile'yle birlikte okuyorduk ve Jack London'ın çizdiği sanayicilerin çıkarları üzerine kurulu dünya resmini, bize Türkiye'deki vahşi kapitalizmin daha yoğun bir hali gibi göründüğü için, heyecanla birbirimize anlatıyorduk. Ama okudukça gördük ki London'ın en güzel hikâyesi Ateş Yakmak'tı ve en güzel romanı da Demir Ökçe değil, Martin Eden'dı. Bırak şimdi ütopyaları, büyük lafları ve bize Kanada'nın dağlık bir bölgesinde hayatta kalan bir adamı anlat! Böyle söylüyorduk. Oligarşik devleti bırak da bize âşık olduğu kadından tiksinmeye başlayan bencil denizciyi anlat!

Yersiz yurtsuzların edebiyatı

Yanında köpeğiyle karların arasında ilerleyen ve hayatta kalmaya çalışan insan, bizim hayatımızın ve bütün hayatların metaforunda yol alıyordu. Hiçbir şeyi olmayan, sadece becerileri olan insan: Jack London'ı bu insanı anlattığı için severiz. Ateş Yakmak'ta sayfalar geçtikçe saçları, parmakları ve bütün vücudunun buz kestiğine tanık olduğumuz insanın bir süre sonra bir iradeyi temsil ettiğini anlıyorduk; büyük harfle Doğa'nın iradesiyle mücadele halinde olan büyük harfle İnsan'ın hayatta kalma iradesini. Ama yine de Ateş Yakmak'ın kahramanı, kaybedecek hiçbir şeyi ve onu uymadığı için yargılayacak bir kategorik emir merci olmasa da, geçirdiği kazadan sonra, arkadaşları tarafından bulunana dek donmamak, hayatta kalmak için köpeğini öldürmez. Köpeğini öldürmeyi düşünür ve köpeğini öldürmez ve o öldüğünde anlatının odağı sessizce insandan köpeğe kayar, şimdi hayatta kalmak için çalışacak irade onunkisidir.

Romancı Upton Sinclair, London'ın arkadaşıydı, onun bir romanından uyarlanan Kan Dökülecek'in filmini seyrederken 'işçi pratiklerini' anlatan kitapların Hollywood tarafından nasıl ideolojik olarak gözardı edildiğini düşünmüştük -bir maden işçisinin pratiğini, sadece o pratiğin şimdiki zamanına odaklanarak filme çekmek, Hollywood'un ontolojisine aykırı, politik bir hareketti. Aynı şey London'ın Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı gibi kitapları için de sözkonusu değil mi' Hiçbir şeyi olmayan, yersiz yurtsuz karakterin anlatım sanatlarına verdiği büyük özgürlüğü kullanan Kafka bir pratikler estetiği kurarken London'ın geleneğini de sürdürüyordu. Martin Eden'da bu yersiz yurtsuz karaktere bir problematik daha eklenir: Onun varoluşu bir hayatta kalma mücadelesinden mi ibarettir yoksa hayatı değiştirmeye yönelik bir meydan okumayı da içerir mi -işte bütün soru budur. Sinclair'e yazdığı bir mektupta Martin Eden'ın denizci kahramanının aşk, siyaset ve Amerikan toplumunun farklı kesimleriyle karşılaşmalarını resmeden anlatısının gerçekte Nietzsche'nin teorisini yaptığı bireycilik anlayışının bir eleştirisi olduğunu söylemişti. Ama London hiçbir zaman kendisiyle aynı dönemde yaşayan ve en ünlü eseri Entartung'da (Dejenerasyon) Richard Wagner, Henrik Ibsen, Oscar Wilde gibi Avrupa kültürünün modernist/ 'dejenere' figürlerinin 'sağlıksız' estetiklerine karşı temiz bir ahlak öneren Max Nordau'nun yolundan gitmedi. Asıl problematiği, Nietzsche'nin yanlış okunması sonucunda yersiz yurtsuzların sosyalist örgütlenmelerini bir 'köle ahlakı'nın parçası olarak gören ve Almanya'daki Üçüncü İmparatorluk'un, Nazizmin nüvelerini içinde barındıran bir ahlaki söylemin altını oymaktı.

Jack London'ın tarif ettiği dünyanın içinde, onun karakterlerinin arasındayız. Martin Eden'ın intihar sahnesini yıllar sonra okumak, kendi-için-benliğine hapsolmuş o adamın çaresizliğini yeniden canlandırıyor: 'Uzun bir gümbürtü duydu ve uçsuz bucaksız, sonsuz bir merdivenden aşağı düşüyormuş gibi geldi ona. Ve en dipte bir noktada, karanlığın için düştü. Bu kadarını biliyordu. Karanlığın içine düşmüştü. Ve bunu bildiği andan itibaren de, daha fazla bilemedi.' Doğa ve toplumla giriştikleri irade savaşlarının sonunda ölen bu karakterleri izlerken Amerikan düzlüklerinde bugünkü medeniyetleri kuran şiddeti de hatırlıyoruz. London bize Le Clezio gibi romancıların son dönemde dönüş yaptığı bir yerelciliğin önemini düşündürüyor. Tektipleşmeye ve evrenselciliğe karşı yersiz yurtsuzların edebiyatı, eğer bir gelenekse, onun en üretken anlatıcılarından birini, Jack London'ı olduğu şey için sevelim: Yazmak için her işi yaptıktan sonra yazarken her şeyi yazan ve her şeyi yazdıktan sonra ölen San Franciscolu yoksul bir genç olduğu için.

En popüler kitapları da var hatıraları da Jack London'ın Cem Yayınları tarafından yayımlanan roman, öykü, deneme ve anı kitapları: Demir Ökçe, Martin Eden, Beyaz Diş, Vahşetin Çağrısı, Deniz Kurdu, John Barleycorn, Yol, Yanan Günışığı, Kurdun Oğlu, Atalarının Tanrısı, Soğuğun Çocukları, İnsanın Sadakati, Uçurum İnsanları

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!