Ahmet Hamdi Tanpınar

Mahur Beste-2

(Birinci sayfaya)

Ahmet Hamdi Tanpınar


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


  Birinci Sayfadan DEVAM

Mahur Beste Üzerine bir İnceleme ve Çözümleme Denemesi - Muğla Üniversitesi Vedat KURUKAFA
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Din Anlayışı
TANPINAR’IN İLK ROMANI ‘MAHUR BESTE’ - Melih ELAL
Ahmet Hamdi Tanpınar `Huzur`la Almancada NİŞAR HARABATİ
 

  Birinci Sayfadan DEVAM

Mahur Beste Üzerine bir İnceleme ve
Çözümleme Denemesi

II.IV. Anlatıcı ve Bakıs Açısı:

Hakim bakıs açısıyla yazılan roman bu tekniğin yazara sağladığı imkan ve ayrıcalıkların fazlasıyla kullanıldığı bir örnek durumundadır.(8) Yazar-anlatıcı romanın akısında hem gösterme -veya sahneleme hem de anlatma -veya özet- yöntemlerinden yararlanmıstır.(9) Ancak bu iki yöntem arasındaki iliski sahne-özet-sahne seklinde değil özet-sahne-özet biçimindedir. Vakanın geçmis zaman üzerine kurgulanması yazarı özet yöntemini kullanmaya zorlamıstır.

Bu tekniğin esere nasıl tatbik edildiğini birkaç örnek ile gösterelim:

“Yatağın karsısındaki gardropta ve onun dayalı durduğu duvarda, karısının elbiseleri duruyordu. Konsolun üzerindeki billur kasede gelinlik süsleri, tel ve duvaktan kalanlar vardı. Behçet Bey bu aziz hatırayı karanlıkta en küçük kıvrımlarına kadar hatırlıyordu. Yanıbasındaki küçük çekmece, ölünün boynuna ve kollarına taktığı süslerden arta kalanlardı. Yatağın altında ayakkabıları ve terlikleri vardı." (s. 22)

“O gece Molla Bey ilk defa olarak, insanî zaafın da bir nevi kuvvet olduğunu öğrenmis, büyük kartal uçuslarının alıp götürmediği yerlerde sabrın, küçük bir devamlı çalısmanın, kanaat ve tevekkülün birtakım seyler, hatta çok iyi seyler yapabileceğini samimilikle düsünmüstü.” (s. 40)

Yukarıdaki parçalardan birincisi tasvir ikincisi ise anlatma yöntemine daha yakındır. Daha çok anlatma yöntemini kullanan romancı doğumlarından ölümlerine kadar hayatlarının her karesine ve kesitine tanıklık ettiği kahramanlarının serüvenlerini bu yolla panoramik olarak romana yerlestirir. Yazar anlatıcı "anlatıcının araya girerek roman kahramanının duygu ve düsüncelerini okuyucuya anlatması anlamına gelen"(10) iç çözümleme tekniğinden de yararlanır: "...Molla Bey oğlunu, bir insandan ziyade kendi ördüğü ağa takılmıs çırpınan büyük bir yaralı örümceğe benzetti.” (s. 39) Bunun yanında iç monolog, iç diyalog, bilinç akımı teknikleri anlatıcı tarafından hemen hiç kullanılmamıstır. Bu anlatıcının romandaki islevi ve romanın kurgusu ile bağlantılı bir durumdur. Denilebilir ki roman yazar anlatıcının devamlı devrede olduğu nadir örneklerden biridir.

II. V. Zaman:

“20. yy Avrupa edebiyatının ortak problemi sayılan zaman kavramıyla hem konu, hem de anlatım tekniği bakımından ilgilenen”(11) Tanpınar, romanını geçmis zaman üzerine kurgular. Görülen geçmis zaman ekinin bolca kullanılması ve eserin tahkiye üslubu ile kaleme alınması bu savımızı doğrulayıcı niteliktedir. Mehmet Kaplan romana yazdığı önsözde bu duyarlılığı su sekilde açıklayacaktır:

"Geçmis zaman Tanpınar'ın hemen bütün eserlerinde önemli bir rol oynar. Bu, Tanpınar'ın geçmis zamana karsı bir hasret duymasından değil, zamana büyük ehemmiyet vermesinden gelir. Zaman ise bize varlığını en iyi geçtiği, tarihi bir perspektif haline geldiği zaman gösterir." (Mahur Beste Hakkında Birkaç Söz) Romanda "maceranın kendi zamanı ve okuyucunun gözüne çarpan ilk zaman boyutu” (12) olan vaka zamanı Abdülhamid ve Abdülaziz zamanlarına rastlar. Somut olarak zamandan haber veren ibareler sayıca fazladır: “Agop 1839 senesine kadar Pasanın hizmetinde kaldı." (s. 145) "Bahsettiğimiz 1845 yılında Nuri Bey henüz zahire ticaretine girmemisti." (s. 147) Roman türüne, kronolojik zaman düzenini kullanmak imkansızlığı gerçeğine bağlı olarak baktığımızda Mahur Beste yayıldığı, kapsadığı tarihi kesitler itibarıyla çok genis bir zaman dilimini kucaklar. Ferdî ve millî varolus bilinç ve gerçekliğine zamanın bütünlüğü ve sürekliliğinde ulasılabileceğini düsündüğü için yazar esere bu zaman kategorisini uygun görmüstür. Bu tarihi arka plana eslik eden zaman dilimini kesin rakamlara irca etmemiz gerekirse romandan çıkan ipuçları ile bu zaman Abdülaziz'in tahta geçtiği 1861 yılından Tanpınar’ın Behçet Bey’le görüstüğü 1900’lü yılların ortalarına kadar genisler. Yazıya geçirme yılı ise 1944 yılıdır.

II. VI. Mekân

Romanda “nakledilen vaka zinciri ile mekan arasındaki münasebet”13 oldukça belirgindir. Anlatıcı mekanı kahramanlarının ruh ve düsünce dünyasına göre düzenlemistir. İnsani münasebetlerden kaçınan Behçet Bey, antika esyalarla, ciltli kitaplarla, saat ve aynalarla dolu odalar içinde tasvir edilir. “Behçet Bey tavan arasında gerçekten çalısıyordu. Fakat bu çalısma hiç de Molla Bey’in umduğu gibi değildi; sırtını genis sehnisinde gelen aydınlığa dönmüs, elleri çiris ve boya içinde, bir türlü çeviremediği kocaman bir mengenenin üzerinde, zayıf omuzları yukarıya doğru bir gölge gibi çırpınıp duruyordu. Sıcak yaz aksamında, iki kanadı birden açık pencereden dolan gölgeli ısıkta Molla Bey oğlunu bir insandan ziyade kendi ördüğü ağa takılmıs çırpınan, büyük bir yaralı örümceğe benzetti.” (s. 39)

Bu tavan arası tasviri ve anılan objeler Behçet Bey’in kisiliğini sembolik olarak tanımlarken yaralı örümcek benzetmesi bu mizansene trajik bir boyut ekler. Siyah-beyaz, düz, dıs dünyaya kapalı bu pasif insan tipi okuyucuya dört duvar içinde, kapalı-dar mekanlarda tanıtılır.

Mekan kurmacasında dar mekandan genis mekana geçiste ara mekan olarak değerlendirebileceğimiz bir tasarım daha vardır. Konaklar... Bu dönemin konakları ve konak yasantıları insan psikolojisi ile iliskilendirilerek tasvir edilir. Dünya nimetlerinden elinden geldiğince yararlanan Behçet Bey’in babası İsmail Molla Bey fatih yaratılıslı, musikisinas, çapkın, eğlenceye düskün, neseli, sosyal ve katılımcı kisiliğine uygun konak yasantılarının içinde okuyucuya aktarılır. İsmail Molla “...musiki ile sazın giydirdiği bu bir yığın genç, güzel, hisli ve ürkek kadın kalabalığını” (s. 36) konağında ağırlayarak hayatını zevkli dakikalar ile dolduran birisidir.

Romanın bütünündeki mekan en genis sınırları ile İstanbul coğrafyası ile bütünlesmis bir arka plana dönüktür. Tarihi perspektifı olan bu arka plan okuyucuyu parçadan bütüne, hayalden hakikate tasımada rolünü en iyi sekilde yerine getirecek bir yoğunluk kazanır. Bu hali ile mekan pasif değil dinamiktir ve kahramanları için roller icad eder. İstanbul'un insanını biraz da İstanbul gerçeği sekillendirir. Bir paragraf boyu süren bir cümle ile İstanbul'un nasıl kupkuru bir mekan olmaktan çıktığını birlikte takip edelim:

"Ah, eski İstanbul: İçten içe kaynasan hayatıyla durmadan çarpısan ihtirasları ile, kin ve sevgileri ile, birdenbire cosan nefretleriyle, kaynayan sular gibi içten dönen ve derinlesen dolaplarıyla, daima kızdırılmıs bir kaplan gibi atılmaya, parçalamaya hazır ocaklarıyla, tekkeleriyle, esnafıyla, o kadar parça parça, dağınık göründüğü halde istediği gün, sokakta, çarsıda, meydanda birdenbire birlesen, acayip ve korkunç bir mahluk gibi halka halka büyüyen, genisleyen, okyanuslar gibi homurdanan, önüne çıkan herseyi yakıp yıkan, devirip altüst eden, kadını erkeğini tamamlayan halkıyla her türlü canlılığın üstünde canlı sehir." (s. 53)

Yazar mekan unsurunu daha çok islevsel ve tecridî bir tarzda dikkatlere sunmakta hayli basarılıdır.(14)

II. VII. Olay Örgüsü:

Forster'a göre "Yasam dağınık, tutarsız, ayrıntılarla dolu, bası sonu olmayan bir süreçtir. Roman ise seçme, düzenleme, yoğunlastırma yoluyla bu dağınıklığa biçim ve anlam kazandırmak islemidir.”15 Mahur Beste romanı bir medeniyeti temsil eden insan topluluğunun hayatlarına ait kesitlerin, seçme ve yoğunlastırma yoluyla anlatıldığı metin halkalarından olusur.

Roman türünde doğal olarak metin halkalarını olaylardaki kırılmalar olustururken Mahur Beste'de belirleyici konumda olan olay değil kisilerdir. Kendini kontrol etmeyen yazar-anlatıcı romanı birçok kahramanın istilasından kurtaramamıstır. Gerekçe olarak ise “Hayat kimsenin etrafında dönmez herkesle beraber yürür" (s. 175) diyen Tanpınar romanı da bir kisinin değil hemen her kisinin çevresinde yeniden kurmaya çalısır. Bu yönelis olay örgüsünün akısını zedeler. Bu aynı zamanda klasik roman kalıplarına aykırı bir tutum olduğu için aksiyon zayıflayarak romandan hikayeye düsme sıkıntısı bas gösterir. Metin halkalarının bölümlenmesinde ana etken kisilerin romanda görünüp kaybolmaları çevresinde varolan kımıldanmalardır. Bu bakıs açısı ile romanın 10 metin halkasından olustuğu görülür. Bu bölümleme yazarın yaptığı bölümlemeden çok az farklılık gösterir.

*****
Yazarın olay örgüsünde zıtlıklardan genis bir sekilde yararlandığı görülür. Kisiler eksenli romanda zıtlıklar görüntü seviyesine kisiler düzeyinde çıkar. İlk zıtlık Atiye Hanım ile kocası Behçet Bey arasındadır: "İste sevgili refikası Atiye Hanımefendi sırf bu inat yüzünden ölmemis miydi? Bunu ancak bir kadın yapabilirdi. Behçet Bey, Atiye Hanım'ın kendisi ile yasamaktan bir türlü hoslanmadığını, kocasından, hatta nefret ettiğini iyice biliyordu. Ölümüne sebep bu idi." (s. 23)

Bu zıtlık İsmail Molla Bey ile Behçet Bey arasında çatısma doğuracak derinliktedir. Gençliğinde yapamadıklarının ihtiyarlamıs arzuları ile yapamayacaklarının gerçeklestiricisi olarak görmek istediği oğlunu esiri bir tabiat ile biçare görmek İsmail Molla Bey'in en büyük üzüntüsüdür: “Molla Bey bu geceden sonra Behçet Beyi sevmedi. Onun bir seyi sevebilmesi için beğenmesi lazımdı." (s. 41) Bu iki insanın iki ayrı ve zıt karakterle dikkatlere sunulması okuyanları acı bir ironi ile basbasa bırakır.

Kaplan'ın “Edebiyat arastırmacılarının bir gün Tanpınar'ın ironisi üzerinde uzun uzun düsüneceklerine eminim" (s. 11) diyerek nitelediği bu ironi Tanpınar'ın zıtlıkların, çeliski ve çatısmaların terkibinde ve uzlastırılmasında ısrar etmesinde aranmalıdır.

II. VIII. Kisiler:

Klâsik romandaki serim-düğüm-çözüm asamaları ve ana prensibi etrafında sekillenen kurgu bu romanda bir çok vaka içinde eriyerek belirsizlesir. Serim-düğüm asamaları ile karsılastığımızı zaman zaman düsünmemize rağmen, yazar çözüme bir türlü ulasamaz. Olay örgüsünü de bütünleyen bir saptama ile romanın yarım kaldığını ya da bırakıldığını söyleyebiliriz. İkinci ihtimal daha kuvvetlidir:

"Onun bir kalabalığı, mazi çerçevesinde aynı canlılıkla yasatamadığı için romanını yarım bıraktığı düsünülebilir. Çünkü Mahur Beste bir kader olarak sonraki nesiller üzerindeki tesirini Huzur ve Sahnenin Dısındakiler'de devam ettirmistir."16 Buradaki kalabalık ibaresi kisileri ayrı bir baslık altında incelemenin gerektiğine ama kategorik bakmanın zorluğuna da isaret eder. a) Karakter Olusturma ve Baskisi: Tanpınar roman kahramanlarını çizerken zıtlıklardan, yararlandığı gibi kisilik özelliklerini doğrudan vermeyi veya mekan unsurları ile tamamlayarak anlatmayı seçer. Roman kisileri Forster tarafından "yalınkat” ve “çok yönlü” diye ikiye ayrılır. Yalınkat kimseler bir iki özellikleri ile gözüküp birkaç sözcük ile ifade edilirken çok yönlü kahramanlar bizi sasırtan karmasık, çok boyutlu kisilerdir.(17)

Bireysel derinliğine karsın anlasılmaz bir yaratılısın esiri ve çekingen mizaçlı olan Behçet Bey tam bir yuvarlak (çok yönlü) karakter olarak romanın da bas kisisidir. Romanın sonunda yer alan mektuptan Tanpınar'ın bu kisi ile tanıstığını ve hikayenin ham seklini bu insandan aldığını öğreniyoruz. (s. 167 vd.)

b) Norm Karakterler: Bas kisinin eksik kalan yanlarını tamamlayan, kendileri yuvarlak ya da yuvarlaklasmaya uygun/yatkın düz tipler olan norm karakter18 kategorisine Behçet Bey'in babası İsmail Molla Bey ile esi Atiye Hanım girmektedir. Bas kisi kendine yakın bu iki isim tarafından sevilmez ve karakteri de bu ikisine tamamen ters düser.

c) Kart Karakterler: Genellikle tek boyutlu düz tiplerin uygun düstüğü bu gruba giren kisi sayısı Mahur Beste'de oldukça fazladır. Romanın kalabalık özelliği bu kart karakterleri zaman zaman norm karakter grubuna yükselmeye zorlar. Behçet Bey'in kayınbabası Ata Molla Bey, Halit Bey, Nuri Bey siyah beyaz kisilikleri ile hem kahramanı daha çok romanı bütünlerler. d) Fon Karakterler: Hacimli olusuyla da hikayeden ayrılan roman bütünselliğini sağlamak için olayın akısına doğrudan katkısı olmadan bir görünüp kaybolan, fazla islenmeyen kisilere de gereksinim duyar. Agop Efendi, Mösyö Soloski, Selim Bey, Talat Bey vd. fon karakter grubuna girmektedir. Bu insanlar sosyal sınıf itibarıyla bugün aristokrat ya da burjuva denen elit kesime mensup insanlardır. Esasen medeniyeti kısmen yapan, mutlak surette ise yasatan ve yüzyıllar ötesine tasıyan insan faktörüdür. Mahur Beste bir medeniyet sorunsalı çevresinde yazıldığı romanda bir değil bir çok yansıtıcı merkez vardır. Ancak hepsinden daha ağırlıklı ve fazla olarak yazar anlatıcı bu rolü daha belirgin olarak üstlenmistir

III. SONUÇ

Türk romanının ortaya çıkısından 20. yüzyılın ortalarına kadarki bir süreçte temel eksenlerden biri olan Doğu-Batı ikilemi, Mahur Beste’de de ağırlıklı olarak kendini hissettirir. Kisilerin psikolojileri, fikirleri ve zevk dünyalarıyla davranıslarında somutlasan bu ikilem, romanda; eski medeniyetimizin hâlâ yasayan bir unsuru olan musikimizle irtibatlı olarak dikkatlere sunulur.

Çift gerçekli bir toplum ve insan realitesinin ihtiyaç duyurduğu özgün bütünlüğe ulasmada musiki sadece nostaljik bir öğe olarak değil, islevsel bir değerlendirmeyle gündemimizde olması gereken bir öğe olarak hissettirilir.

KAYNAKÇA

Atilla İLHAN, Tutkunun Günlüğü, Bilgi Yayınevi, Kasım 1973.
E.M. Forster, Roman Sanatı, Çev: Ünal AYTÜR, Adam Yayınları, Haziran 1982.
Gürsel AYTAÇ, Çağdas Türk Romanları Üzerine İncelemeler, Gündoğan Yayınları, Ankara 1990.
Hüseyin GÜMÜS, Roman Dünyası ve İncelemesi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989.
İnci Enginün, Mahur Beste Maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergah Yayınları, Cilt 6.
Mahir ÜNLÜ, Ömer ÖZCAN; 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Kurulus Dönemi 1923-1940, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1988.
Mehmet TEKİN, Roman Sanatı ve Unsurları, Selçuk Üniversitesi Yayınları, Konya 1989.
Milan KUNDERA, Roman Sanatı, Afa Yayıncılık, İstanbul 1987.
Philip Stevick, Roman Teorisi, Çev: Sevim Kantarcıoğlu, Ankara 1998
. Serif AKTAS. Edebivatta Üslup ve Problemleri Akçağ Yayınları, Ankara 1986.
Serif AKTAS, Roman Sanatı ve İncelenmesine Giris, Akçağ Yayınları, Ankara 1991.
Tahir ABACI; Güzel, Derin ve İmkansız: Tanpınar’da Müzik, Adam Sanat, Haziran 1996.
∗ Yrd.Doç.Dr., Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü. 1 Tahir ABACI; Güzel, Derin ve İmkansız: Tanpınar’da Müzik, Adam Sanat, Haziran 1996, s. 36.
2 Mahir ÜNLÜ, Ömer ÖZCAN; 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı, Cumhuriyet Kurulus Dönemi 1923-1940, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1988, s. 153
3 ABACI, a.g.y., s. 46
4 Atilla İLHAN, Tutkunun Günlüğü, Bilgi Yayınevi, Kasım 1973, s. 79
5 Milan KUNDERA, Roman Sanatı, Afa Yayıncılık, İstanbul 1987, s. 22
6 Serif AKTAS. Edebivatta Üslup ve Problemleri Akçağ Yayınları, Ankara 1986, s. 48 7 Mehmet TEKİN, Roman Sanatı ve Unsurları, Selçuk Üniversitesi Yayınları, Konya 1989, s. 11, 36
8 Serif AKTAS, Roman Sanatı ve İncelenmesine Giris, Akçağ Yayınları, Ankara 1991, s. 95 9 TEKİN, a.g.e., s. 70
10 TEKİN, a.g.e., s. 81
11 Gürsel AYTAÇ, Çağdas Türk Romanları Üzerine İncelemeler, Gündoğan Yayınları, Ankara 1990, s. 142
12 Hüseyin GÜMÜS, Roman Dünyası ve İncelemesi, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989, s.120
13 AKTAS, Roman Sanatı...., s. 141
15 E.M. Forster, Roman Sanatı, Çev: Ünal AYTÜR, Adam Yayınları, Haziran 1982, s. 18 16 İnci Enginün, Mahur Beste Maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergah Yayınları, Cilt 6, s. 119.
17 Forster, a.g.e., s.42
18 Philip Stevick, Roman Teorisi, Çev: Sevim Kantarcıoğlu, Ankara 1998, s. 189


Birinci Sayfadan DEVAM

Ahmet Hamdi Tanpınar `Huzur`la Almancada

BİR HUZURSUZLUĞUN ROMANI: HUZUR

Türk edebiyatının değerli eleştirmenlerinden Berna Moran`ın, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış kitabında, A.H.Tanpınar`ın Türkçede ilk olarak 1942`de yayımlanan Huzur romanı üstüne çok önemli bir makale yer alır. Tanpınar`ın, `Bir Huzursuzluğun Romanı Huzur` başlığıyla ele aldığı Huzur romanını, Tanpınar`ın ünlü rüya estetiği ile birlikte değerlendiren Moran; otobiyografik bir roman kabul ettiği Huzur`da yazarın, kendi entelektüel bunalımlarını anlattığını belirtir. Eski-yeni, Doğu-Batı, geçmiş ile şimdinin çatışan ana temaları olarak anlatıldığı romanda, Tanpınar` estetiğinin esası olan `anlar` da büyük yer tutar.

II. Dünya Savaşı öncesini konu edinen romanda, savaş ve karaborsa günleri de anlatılır. Özellikle Doğu- Batı ikilemine bir kültür ve medeniyet sorunsalı olarak yaklaşan Tanpınar`ın estetik kaygıları onu, kendi döneminin Cumhuriyet kuşağı yazarlarının benimsediği resmi ideolojiden ayırarak farklı bir yere taşır. Geçmişi, `anlar` aracılığıyla şimdiki zamanın içine akan bir zaman olarak gören ve gelenekten vazgeçmeyen Tanpınar için, eski- yeni çatışması modernite kavramının temel sorunlarından birini oluşturur.

Dört bölümden oluşan Huzur bir senfoni formunda ilerler ve romanın ana karakteri Mümtaz`ın gözünden anlatılır. II. Dünya Savaşının ilanından önce başlayan roman, savaşın ilan edilmesiyle sona erer. Romanın hikâyesi, evlenmek üzere olan yazar Mümtaz ve Nuran`ın aşklarıdır. Nuran`a âşık olan Suat`ın savaş öncesi yaşadığı bunalımlara karşılıksız aşk da eklenir ve romanın sonunda Suat intihar eder. Bu trajik intihar Nuran ve Mümtaz`ın ayrılmasına sebep olur. Roman boyunca İstanbul`un çarşılarını ve tarihi mekânlarını dolaşan Mümtaz, hızla modernleşen şehrin değişimi ve yaşadığı olaylardan sıkıntı duyar.

İstanbul`u, Batı ve Doğu düşündüğü Beyoğlu ve eski mahalleler olarak ikiye ayıran yazar, yeni yapılan apartmanlar ile eski konakları bir kültürel simge olarak kullanır. Doğu`yu, İslam kültürünü ve gelenekleri temsil eden mahalleler ile Avrupai Beyoğlu arasındaki karşıtlık Mümtaz`ın entelektüel kişiliğinde bir kimlik ve medeniyet krizini yansıtır. 1923`den itibaren hızlanan Batılılaşma hareketinin, Batı`nın hayat tarzını ve kültürünü taklit etmekten öteye geçmediğini düşünen Tanpınar, Mümtaz`ın İstanbul gezileriyle; bu değişimi, Batı`nın Doğu`nun kültürüne adapte edilmesinin yarattığı sancılar olarak dile getirir.

Tanpınar, Doğu ve Batı ikilemini bir karşıtlık olarak algılamaz. Onun eleştirisi, eski ve yeni arasındaki çatışmadır, geçmişe sırt dönülmesinin yarattığı hüzün ve Doğu kültürünün yok sayılan estetik değerleridir. Ekonomik kalkınmanın gerektiği savaş döneminde Batı`nın sadece bir yaşam tarzı olarak benimsenmesi, Tanpınar için en mühim endişedir. Bunun ötesinde, kültürel değerleri bir beğeni ve estetik meselesi olarak değerlendiren yazar, bir değişim olarak tanımladığı modernleşmenin; salt Batı`ya ve Batı`nın kültürel değerlerine indirgenmesine karşı çıkar.

Bu değişimin temelde, epistemolojik bir zihniyet değişimi olduğunu ve asıl meselenin de özümsenmeden taklit edilen Batılı değerlerin toplum üzerinde yarattığı medeniyet krizi olduğunu düşünen Tanpınar, Huzur romanıyla bu hızlı değişimin sebep olduğu kesintilerin kültür ve sanata verdiği zararları da ele alır. Köksüzlük ve zevksizliğin nedeni olarak gördüğü taklit modernleşme; Tanpınar`ın masal estetiğiyle anlattığı romanında, bir yanda geçmişin güzelliklerine özlem duyan bir küçük burjuva aydını portresi yaratırken, diğer yanda bu aydının kültürel değişimden ve yoksulluktan acı çeken insanların gerçek dünyalarının da farkında olmasından kaynaklanan huzursuzluğu da doğurur.

KÜLTÜREL MÜSLÜMANLIK

`Kültürel Müslümanlık` kavramının mucidi Tanpınar, geçmişte de eseriyle birçok tartışma yaratsa da ne Doğu`ya ne Batı`ya, ne Sağ`a ne Sol`a ait olan romanlarıyla; yalnızca büyük bir üstat ve edebiyatçı olarak, bugün Batılı Alman eleştirmenler tarafından baş tacı edilir.

Türkiye modernleşmesinin, Batılılaşma hareketi üzerinden giden ikili çizgisini hiciv yoluyla da eleştiren Tanpınar yine; ne Batılı ne de Doğuluyuz, `kendi içimizdeki kültürün kendine özgü davranış ve yaşayış kalıplarını yaratarak, bir bileşim yapmak zorundayız` diyerek, Türk modernleşmesinin travma yaratan kırılmalarına getirdiği çözümü de anlatır.

Bu bağlamda, Tanpınar için Müslümanlık; kültür ve sanatta yer edinmiş yaşam biçimi, gelenekler, adetler ve eserlerdir. Bunu en iyi olarak, Mahur Beste`de ifade eden yazar, bir yaşam biçimi olarak gördüğü `kültürel Müslümanlık` kavramını herhangi bir ideolojiden ayrı tutar.

Estetik bir sorun olarak ele aldığı bu kavramla, Türkiye`de yaşanan Müslümanlığı da diğer İslam coğrafyalarında yaşanan Müslümanlıktan ayırır. Ortak bir İslam kültürü fikrinden ziyade, kendi kültürümüzün içine işleyen ve sanat eserleri yoluyla bize özgü ve taklit olmayan somut ve `kültürel Müslümanlık` anlayışını benimser.

RÜYA ESTETİĞİ VE DÖNGÜSEL ZAMAN

`Estetiğim rüya üzerine kuruludur. Sanat rüya üzerine kuruludur.` diyerek sanat anlayışını ortaya koyan Tanpınar`ın eserlerinde rüya, düş ve müziğin bileşimi de önemli yer tutar. Özellikle psikanalizden çok etkilenen Tanpınar, rüya kuramlarından ve estetik yaklaşımlardan yola çıkarak yapıtlarında bir rüya estetiği oluşturur. Sanat tekniği açısından kullandığı rüya formu; Fransız şair Valery`den etkilendiği, şiirsel bir yaşama bağlanma yoludur onun için.

Freud`dan da oldukça etkilenen Tanpınar, bilinçdışının bir dışa vurumu olarak da rüyayı kullanır. Bir masal atmosferi içinde anlattığı öyküleri, imkânsıza ulaşma arzusu ve maddi gerçeklikten mistik bir yolla kurtulma biçimidir. Doğulu insanların, rüyayla yani düş ve gerçeklikle iç içe geçen yaşamlarını sembolik bir anlatımla ifade eden Tanpınar, bu bağlamda psikanalizi bir araç olarak kullanır.

Hülyalı bir gerçek dışılıktan çok, karakterlerini psikanalizle bir çözüme ulaştırmak isteyen yazar; Doğu`nun buhranlı değişimlerini ve toplum üzerinde yarattığı bölünmelerin yaralı bilincini, iyileştirme aracı olarak da rüyayı kullanır. Bunu yaparken de sanatsal bir estetik benimseyen yazarın romanlarında geriye dönük döngüsel zaman anlayışı önemli yer tutar. Bu bakımdan Bergson`un zaman anlayışından etkilenen yazar için zaman, öncesiz ve sonrasızdır.

Bu anlayışını, `Ne içindeyim zamanın/ Ne de büsbütün dışında/ Yekpare geniş bir ânın/ Parçalanmaz akışında.` dizeleriyle ifade eder. Dış dünya ile ruhsal iç dünya arasındaki ayrımı dile getiren Tanpınar için elbette, ruhsal dünya daha önem taşır. Her iki dünya arasında gidip gelen yazar; maddi dünyanın şimdi ve gelecek arasında bölünmüşlüğünü, ruhsal ve rüyayı andıran dünyanın bölünmez akışıyla tamamlar.

Bu onun için geçmişe olan özlemin yarattığı ıstırabı dindiren bir devadır. Faniliğin geçiciliğinden, sanatın kalıcı ve bölünmemiş zamanıyla kurtulur. Şimdi ve gelecek ikilemini, geçmişin içine aktığı anlar vasıtasıyla kıran yazar için büyülü rüya estetiği anlatımı, döngüsel zaman anlayışının bir ifadesidir. Huzur romanında da rüya estetiği, Boğaziçi`nde oturan ve Nuran`a benzeyen bir kadının aynadan yansıyan güzelliğine benzetilir. Ayna karşısında taranan saçlar, olgun akşamların içinde yüzen bir tahayyülle sembolize edilir.

Akşam, ayna ve kadın imgeleri; Tanpınar`ın edebiyatındaki, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim etkisini gösterir. Aynadan yansıyan bir görüntüye hapsedilen kadının sonsuzluğu, anlar aracılığıyla tekâmül eder. Romanda ayrıca Mümtaz için çok önem taşıyan ebediyet kavramı da, hayatın an parlak anını dondurmak anlamına gelir ki bu da ölüm demektir ve romanın sonunda, bu kurguya uygun olarak Suat intihar eder.

Anların bir sanat eserinin kalıcılığını yansıtır bir biçimde donması, Tanpınar`ın insan yaşamının da bir sanat eseri gibi yaşanmasından yana olduğunu gösterir. Bugün Türkiye`de hâlâ yeterince anlaşılmayan ve önyargısız edebi tartışmalara konu olamayan Tanpınar ve eserlerinin; Alman edebi çevrelerinde gördüğü ilgi ve takdiri, Doğu- Batı meselesi gibi geniş bir konuyu anlayabilmek, böyle bir ustanın değerini ortaya çıkarmak ve devam ettirmek için Türkiye`de de yeniden ele alınması gerekir.
 

Birinci Sayfadan DEVAM

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Din Anlayışı

"İşlerimiz bizim ve bize benzerlerin küçük sakatlıklarıyla her zaman bozulabilir. Bu bozulma, bu düzensizlik iç kıymetlerimize karşı vaziyetimizi değiştirmemelidir. İki ayrı şeyi birbirine karıştırırsak çıplak kalırız. Hatta zaferlerimizi bile tanrılardan bilmemeliyiz. Çünkü ihtimallerin cetvelinde mağlubiyet de vardır."15

Mümtaz, din ile günlük hayatı, hayatla ilgili işleri, toplumsal münasebet ve çatışmaları birbirinden ayırmaktadır. Din, hem bir millî değer hem de bir iç kıymettir. İnanmak, insanın tabii bir ihtiyacıdır ve sadece iç dünya ile ilgilidir. İç dünyaya ait bir kıymeti günlük hayatın sebebi olarak düşünmek, bu kıymetin yok olmasına yol açacaktır. Çünkü ikisi arasında tecrübe edilebilir bir bağ kurulamaz. Mümtaz, modern Batı düşüncesine sahip bir Türk aydını tipidir. Dolayısıyla yaşanabilir tecrübeyi esas almak durumundadır. Allah'tan kendi hayatıyla ilgili olarak bir talepte bulunduğu takdirde bunun mutlaka gerçekleşmesi gerekecektir. Aksi takdirde Allah'a olan inancı silinecek ve bu değerden mahrum kalacaktır. O hâlde günlük hayatla, hayatın meseleleriyle, Allah'ı ve dini birbirinden ayrı tutmak gerekir. Böylece iç kıymetleri kaybetme tehlikesi ortadan kalkacaktır. İşte bu yüzden, Mümtaz, Mahmutpaşa'da güvercinlere yem verirken çocukluğunda olduğu gibi dua etmek ister fakat bunu yapamaz. 16

Mümtaz'a göre, günlük hayata ait meseleler bütün olumsuz ya da olumlu taraflarıyla kendi başına ele alınmalı; bunlar, iç kıymetlerle, millî değerlerle ilgili kılınmamalıdır. Hayata ait olumsuzluklarla savaşmak, çözüm yolları aranmalıdır fakat millî kıymetleri ve bu arada dini de inkâr yoluna gidilmemelidir.17

"(...) Amcamın mahkemesinin uzamasıyla bu vatan üzerindeki tarihî haklarımızın, kız kardeşinin evlenmesiyle Süleymaniye'de okunan sabah ezanının ve Müslüman bir babadan doğmanızın, paranızı dolandıran emlak tellalıyla, iç çehremizi yapan kıymetlerin, bizi biz yapan büyük realitelerin ilgisi nedir? Bunlar, sonu cemiyete dayanan realiteler olsa bile, bizi kendimizi inkâra değil, şartları değiştirmeye götürmelidir. Elbette ki bizden mesut memleketler ve vatandaşlar vardır; elbette ki iki asırlık hezimetlerin, çöküntülerin, henüz kendi şartlarını bulamamış bir imparatorluk artığı olmamızın bir yığın neticesini hayatımızda, hatta etimizde duyacağız fakat bu ızdırabın bizi inkâra götürmesi, daha büyük hezimeti kabul değil midir? Vatan ve millet, vatan ve millet oldukları için sevilir; bir din, din olarak münakaşa edilir, ret veya kabul edilir, yoksa hayatımıza getireceği kolaylıklar için değil..."18

Bütün bunlardan, Mümtaz'ın laik bir düşünce yapısına sahip olduğunu fakat dinî inançları da birer iç kıymet olarak kabul etmek suretiyle güvenceye aldığı sonucunu çıkarabiliriz. Mümtaz, kendi devrinde kimi Türk aydınlarının yaptığı gibi, yaşanan felaketlerin, çözüm bekleyen meselelerin sebebini dinde bulup onu ortadan kaldırma fikrini eleştiriyor. Yaşanan olumsuz şartlar değiştirilmeli fakat din diğer bütün millî kıymetler gibi yerinde durmalıdır. Buna karşılık dini, kendi şahsi hayatlarının bir parçası olarak kabul eden halkın tutumunu reddetmek yanlıştır. Kendi şahsi hayatını dinden ayıran Mümtaz, halkın hayat ile din arasında kurduğu sağlam bağı hoşgörü ile değerlendirir. Çünkü imana sığınarak yaşayan insan hayat karşısında güç kazanmaktadır. Ortada bir inkâr yoktur. Demek ki Mümtaz, dini yok etme, inkâr etme sonucunu doğuracak bir hayat-din irtibatını eleştirdiği ölçüde kul ile Allah arasında olan ve kişiye güç veren bir dindarlığı tabii karşılamakta ve gerekli görmektedir. Mümtaz, bu konuyla ilgili olarak romanın bir başka yerinde şunları söyler:

"Bilmem tam dindar mıyım? Şu anda dünyaya çok bağlıyım fakat ne Allah ile kulunun arasına girmek isterim, ne de insan ruhunun büyüklüğünden, imkânlarından şüphe ederim. Kaldı ki bunlar millî hayatın kökleridir. Bir kaç gündür istanbul'da, Üsküdar'da geziyoruz, sen Süleymaniye'de doğmuşsun, ben Aksaray'la Şehzadebaşı arasında küçük bir mahallede doğdum. Hepsinin insanlarını, içinde yaşadıkları ortamı biliyoruz. Hepsi bir medeniyet çöküntüsünün yetimleridir. Bu insanlara yeni hayat şekilleri hazırlamadan evvel, onlara hayata tahammül etmek kudretini veren eskilerini bozmak neye yarar? Büyük ihtilaller bunu çok tecrübe etti. Netice olarak insanı çıplak bırakmaktan başka bir şeye yaramadı."19

Görüldüğü gibi Tanpınar, halkın inançlarına müdahale etmenin karşısındadır. Kişinin din karşısındaki tutumu ne olursa olsun, başkalarının inançlarına karışmamalıdır. Din ve dinî inançlar millî hayatın kökleridir. Onları zorla değiştirmeye kalkmak, yine hayatı çıplak bırakmak olacaktır.

Aydaki Kadın romanının başkişisi olan Selim de Mümtaz gibi, din karşısında serbest bir tutumun sahibi olmakla birlikte, onu tabii ve gerekli bulur:

"(...) Selim'de ne din, ne ahlak, ne de başka bir şey karşısında menfi-müsbet hiçbir taassup yoktur. Onlar hayatın kendi örgüsüne dâhil şeylerdir, insan ruhunun tabii ifrazları ve cemiyet hayatının tabii şartlarıdır."20

Huzur'da, Tanpınar'in karşı olduğu tavrı temsil eden kişi Suat'tır. Düşünceleri ve yapısı ile Mümtaz'in tam tersi bir konumda bulunan Suat; romanda ruh hâli, sıkıntıları ve kötülükleri ile Allah'ı inkâr etmenin imkânsızlığını müşahhas hâle getiren bir tiptir. Bütün millî değerlerle birlikte dini de reddeder, Allah'a inanmaz:

"Hayır yavrum inanmıyorum. Bu saadetten mahrumum. İnansaydım, mesele değişirdi. Bilseydim ki vardır, insanlarla hiçbir davam kalmazdı. Yalnız O'nunla kavga ederdim ve zannederdim ki bana hesap vermeğe mecbur olurdu."21

Suat bütün meseleyi Allah'a inanıp inanmamaya bağlamaktadır. Bu, Allah inancının önemini vurgulaması açısından önemlidir fakat Suat'ın düşünce dünyası temelde isyan ve inkâr üzerine kuruludur. O, hayatın kendisine isyan eder. Bu yüzden, varlığını kabul etmediği Allah'ın, var olduğunu bilmesi durumunda bile tavrının sadece istikameti değişecektir mahiyeti değil. Suat, daha da ileri giderek, intihar edince hürriyete kavuşacağını düşünür: Bu hâliyle, Dostoyevski'nin Cinler'indeki Kirillov'a benzer. Esasen, Suat, Dostoyevski'den esinlenerek oluşturulmuş bir tiptir. Fethi Naci ve Berna Moran da Suat tipiyle Dostoyevski'nin romanları arasındaki ilişkiye dikkat çekerler. Mümtaz'in iç dünyasına fikirleriyle tercüman olan ve yazarın görüşlerini yansıtan İhsan ile Suat arasında, romanın üçüncü bölümünde geçen tartışma sırasında din meselesinin sadece Allah inancı çerçevesinde ele alınmış olması, Tanpınar'ın din ile dünyayı birbirinden ayıran bakış açısıyla ilgilidir.

SONUÇ
Tanpınar; dinî, millî hayata bağlı bir realite olarak görmektedir. Dolayısıyla, dini inkâr etmek ve onu önemsememek gibi bir tavrı doğru bulmamakta, millî hayatı oluşturan her unsur gibi dinin de devam etmesi gerektiğini savunmaktadır. Bununla birlikte, dinin şahsi hayatta yer almasma, düşünce ve yaşantının din tarafından idare edilmesine karşı çıkmaktadır. Böylece Tanpmar'ın düşünce dünyasında, Doğu-Batı meselesi çerçevesinde yer alan çelişkinin başka bir boyutuyla karşılaşmış oluyoruz. Çünkü dinî, millî hayat için lüzumlu görüp şahsi hayatta onu sadece inanç olarak sınırlandırmak, ister istemez bir çelişkiyi doğuracaktır. Tanpınar'ın hayatında da, eserinde de bu çelişkinin örneklerini görebiliriz.

Mehmet Kaplan'ın naklettiğine göre, İstanbul Üniversitesi okutmanlarından İhsan Örücü, Tanpınar'ı bir Kadir Gecesinde, Sultanahmet Camii'nin pencerelerinden adeta başkaları tarafından tanınmaktan sakınarak, yaşlı gözlerle içeri bakarken görür.22 Bu hatıra, Tanpınar'ın din konusunda da iki dünya arasında; çelişkili, muzdarip bir insan olarak durduğunu, eşikte bulunduğunu gösteren trajik bir örnektir.

Tanpınar'ın hatıra defterinin son yapraklarında yer alan şu satırlar da aynı ölçüde dikkate şayandır: "Allah'a inanıyorum fakat tam Müslüman mıyım bilmem? Fakat annemin ve babamın dininde ölmek isterim ve Müslüman olduğumu unutmuyorum ve Müslüman kalmayı istiyorum. Garplıyım. Hıristiyanlığın daha zengin nazarlarla ve daha derinden işlendiğine eminim. Burada kendimle aşikâr şekilde tezattayım. "23

Görüldüğü gibi Tanpınar, çelişkisinin farkındadır ve onu samimiyetle ifade etmekten çekinmemektedir. Tanpmar'ın eserinin değerini biraz da bu samimiyette aramak gerekir. Arayışın ne olduğunu öğrenmek ve kendimizle yüzleşmek için Tanpınar'ın eserini tekrar tekrar okumak zorundayız.

* Fatih Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Öğretim Üyesi.

DİPNOTLAR
1 Mahur Beste, Dergâh Yayınları, İstanbul 1988, s. 108
2 Mahur Beste, s. 108–109
3 Mahur Beste, s. 109
4 Mahur Beste, s. 109
5 Mahur Beste, s. 109
6 Mahur Beste, s. 110–111
7 Mahur Beste, s. 111
8 Berna Moran, İsmail Molla'nın söylediklerinden yola çıkarak Tanpınar'ın İslam'a bakış açısını şöyle tespit ediyor: "(...) Tanpınar, için Müslümanlık temelde estetik bir sorun. Onu ilgilendiren, bütün Müslüman uluslar için ortak olan soyut bir Müslümanlık değil, sanat eserleri ve hayat şekilleri hâline gelmiş, bize özgü, taklit olmayan somut bir Müslümanlık." (Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İstanbul, 1987, s. 280.) Dr. Neyin Önberk de yine İsmail Molla'nın sözlerini naklederek, Tanpınar'ın din hakkındaki görüşleri üzerine şunları söylüyor: Tanpınar, burada halkın hayatında, yaşama biçiminde somutlaştırdığı bir din anlayışıyla Müslümanlığı, medeniyetimizin, kültürümüzün çok geniş bir parçası olarak görmüştür. (Nevin Önberk, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Mahur Beste", "Huzur" ve "Sahnenin Dışındakiler" romanlarında Millî Kültür Meselelerine Bakış, Erdem, 5, s. 197)
9 Nevin Önberk, a.g.e. s.197.
10 Sahnenin Dışındakiler, Dergâh Yayınları, İstanbul 1990, s. 28
11 Sahnenin Dışındakiler, s. 28
12 Bergson, Ahlak ve Dinin İki Kaynağı, Çev. Mehmet Karaşan, İstanbul 1986, s. 7
13 Mahur Beste, s. 110
14 Huzur, Dergâh Yayınları, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 38
15 Huzur, s.38–39
16 Huzur, s. 38
17 Huzur, s. 39
18 Huzur, s. 39
19 Huzur, s. 172; Dr. Nevin Önberk, Tanpınar'ın Huzur'da Mümtaz'ı, "Dindarlığı inancını millî hayatın kökleri olarak gören dünyaya daha bağlı olduğunu söyleyen bir kişilikte" verdiğini söylemektedir. (Bkz. Nevin Ön berk, a.g.y. s. 199)
20 Aydaki Kadın, Adam Yayınları, İstanbul 1987, s. 115
21 Huzur, s. 267
22 Mehmet Kaplan, Tanpınar'ın Şiir Dünyası, İst. 1983 s. 21
23 Mehmet Kaplan, Tanpınar'ın Şiir Dünyası, İst. 1983 s. 21


Birinci Sayfadan DEVAM
 

TANPINAR’IN İLK ROMANI ‘MAHUR BESTE’
 

Melih ELAL

Tanpınar romanını, bu mahur bestelerin bilinen ilk bestecisi Eyyübî Bekir Ağa’ya adar. Roman kişilerinden Behçet Bey’in on yıl evli kaldığı eşi Atiye Hanım’ın eniştesi Lütfullah Bey’in babası Talat Bey, mahur bestenin bestecisi, yani Eyyubî Bekir Ağa’nın karşılığıdır. Gerek Talat Bey’in bestesi, gerek Tanpınar’ın romanı Mahur Beste; şen, ama içinde hüznü ve yergiyi de barındıran bir içeriğe sahiptir. Romanın baş kişisi Behçet Bey, her ne kadar yalnızlıktan yakınsa da bundan dolayı mutludur da… Onun yaşamını ve çevresini tanırken, bakış açısında içten içe gelişen bir yerginin de olduğunu görürüz. Örneğin eşinin on yıllık evlilikleri süresince kendine alışamaması, Behçet Bey’in babası İsmail Molla ile daha iyi anlaşması, Behçet Bey’in saatlerini ve kitaplarını eşinden daha ön planda tutması, yaşamına yönelik eleştirel bir tavırdır. Romanın adı, mahur makamı ile içerik yönünden örtüşmektedir.

Mahur Beste, İki Uyku Arasında Düşünceler, Baba ile Oğul, İki Dünür, Behçet Bey’in Evlilik Yılları, Garip Bir İhtilâlci, Hısım Akraba Arasında, Eski Bir Konak, Mahur Beste Hakkında Behçet Bey’e Mektup adlı sekiz bölümden oluşur. Sonuncunun dışındaki bölümler, kendi içlerinde bütünlüğü olan, birbirini tamamlayan birer öyküdür. Mahur Beste, kurmaca biyografik bir romandır. İstanbul konaklarında yaşayan, Osmanlı sarayı geleneğinden gelen Behçet Bey ve ailesiyle, eşi Atiye Hanım ve ailesi anlatılır roman boyunca… Ayrıca 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başı İstanbul’unu, saray çevresi insanlarının yaşam biçimlerini tanır; Osmanlı’nın kullandığı çeşitli makam ve rütbe adları ile ilgili bilgi ediniriz. Kilercibaşı, sırmakeş gibi…

Tanpınar’ın bu ilk romanında daha sonra yazacağı yapıtlarının izlerini görürüz. Onun için ân ve zaman önemlidir. Zaman anlayışı, saatlerin günlerin birbirini izlediği bir akış değildir. Çok katmanlı, geçmişle şimdinin iç içe geçtiği, parçalanamaz bir akıştır. Bu anlayış, Bergson’un, insan belleğinin şimdiki sürede uzaması, olarak tanımlanan felsefesinden kaynaklanır. O nedenle de sıkça saatlerle karşılaşırız. Behçet Bey, saat tamiriyle de uğraşır, birçok saati vardır. Saat, parçalanmaz zaman akışının simgesidir.

Huzur da, günün başlangıcındaki zamanın belirlenmesiyle başlar. Roman kişisi Mümtaz uyandığında saat dokuza yaklaşmaktadır. Yine zamanın belirlenmesiyle biter. Aynı günün akşamında radyoda akşam haberlerinde İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı duyurulmaktadır. Böylece günün tarihi de belirlenmiştir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde de roman kişilerinden Halit Ayarcı, saat tamircisidir. şiirlerinde de temel izlek ân ve zamandır.

Mahur Beste, romanın baş kişisi Behçet Bey’in gördüğü bir düş sonrasında uyanmasıyla başlar. ‘şimdi’den, ândan; düş yoluyla zaman yolculuğuna geçilir. On yıl evli kaldıkları eşi Atiye Hanım’ın ölümünden beri otuz beş yıldır yalnız yaşayan Behçet Bey, düşünde ‘şimdi’den birini, antikacı Hüseyin Efendi’yi görmüştür. Antikacıyla ortak yanları vardır. İkisi de saat toplamaktan ve tamir etmekten hoşlanmaktadır. Zaman içinde geriye dönüşler her ne kadar geçmişi simgelerse; saat de zamanla birlikte ölçmeyi, tekniği simgelemektedir. Saat tamiriyle uğraşmaksa insanın akan zamana hâkim olma duygusunu anlatmaktadır.

Behçet Bey uyanınca, Hüseyin Efendi’den satın aldığı Necip Paşa’nın yalısından gelme, çevresi yaldızlı ayna ile karşılaşır. Ayna onu zaman içinde bir yolculuğa çıkarır ve hayalleriyle baş başa bırakır. Necip Paşaların yalısıyla, kendi yalıları yan yanadır ve Paşa’nın eşi Târıdil Hanım’la, babası İsmail Molla’nın arasında daha önceden bir aşk yaşandığı söylentisi vardır. Yan yalıdan kimi geceler yükselen şarkılara, İsmail Molla da eşlik eder yalıda bulunduğu gecelerde… Behçet Bey aynanın karşısında bunları düşünürken akşam olur ve tekrar uykuya dalar. Artık son bölüme değin Behçet Bey’le eşinin çevresi, yaşanan ortam ve yaşam biçimleri anlatılır. Romanın iç zamanı tarihi belirtilmeyen 19. yüzyılın başlarında bir gündür. Geriye dönüşlerle geçmiş ile ilgili bilgi ediniriz.

Mahur Beste’nin Garip Bir İhtilâlci başlığını taşıyan bölümünde Sabri Hoca’nın ağzından, Abdülhamit ve dönemine ilişkin ilginç, ilginç olduğu kadar da düşünülmeye değer yoruma yer verilir. İsmail Molla, arkadaşı Sabri Hoca ile dönemin siyasal yaşamı üzerine konuşurken, söz dönemin Padişahı Abdülhamit’e gelir. Behçet Bey’in bir sorusu üzerine Sabri Hoca, “Abdülhamit nedir? Senin, benim gibi bir insan. Yalnız bizden biraz başka türlü. ... Biraz vehimli, korkak. Orta halli bir marangoz. Titiz, dikkatli, küçük şeylerin üzerinde durmaktan hoşlanan bir adam. Saraydan çıkar şu adamı, şöyle orta halli bir eve koy; muhakkak her akşam kalemden gelir gelmez soyunup dökünüp mutfağa girecek, yahut da elinde keser, tahtaboş tamir edecekti. Terliklerini takkesini giymiş bir Abdülhamit Bey… Rütbesine göre beyefendi, yahut da saadetlü Abdülhamit Paşa hazretleri. Sabahleyin İkdam gazetesini penceresinin önünde okuyor. Evden çıkarken mutfağın ateşine dikkat etmesini, çocuklarını sokağa salıvermemesini karısına sıkı sıkı tembih ediyor. ... Bu adam tesadüfün sevkiyle hükümdar olmuş. Olmasa iyi olurdu, fakat olmuş… Küçük, miskin yaratılışı bütün bir millete nefes aldırmıyor.” (s. 116İ diyerek Padişahı, tıpkı Sait Faik’in öykülerindeki içimizden birileri gibi, İstanbul’da yaşayan herhangi bir insan gibi düşünür. Bu düşünce, Padişahın uyruğundaki kimselere kul gözüyle bakması, yönetilenlerin de bunu benimsemesinin; biz de padişahla eşitiz, kul değil onun yönetimindeki insanlarız düşüncesiyle yer değiştirmesidir.

İşte o eşitlikçi insan, son dönem Osmanlısı’nı da “Mesele bu kadar olsaydı da biz Abdülaziz devrinde mesut olsaydık… Babalarımız Abdülmecit devrinde rahat etselerdi… Dedelerimiz Mahmut zamanını iyi geçirmiş olsalardı… O zaman çocuklarımızın gelecek devirde daha mesut olacaklarını düşünebilirdik… Tek tek al; ne Abdülhamit babasına, ne Aziz kardeşine benzer; birisi vehimli, hilekâr, fakat sebat sahibi, çalışkan; öbürü zalim ve deli, müsrif ve iradesiz…” (s.117İ diyerek, üç kuşaktan beri insanların mutlu olmadıklarını söylerken, üstü kapalı olarak da Osmanlı topraklarını tek kişinin yönetmesinin kişisel eksiklikler, tutkular nedeniyle yanlış olduğunu vurgulamaya çalışır.

Sabri Hoca’nın ağzından Tanpınar’ın Osmanlı üzerine düşüncelerini de öğreniriz. O, “… sen bir medeniyetin iflası nedir bilir misin? İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı insan yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?.. Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur. … Hayat onun için ahenksiz, birbirini tutmayan, günün hayatına cevap vermeyen bir yığın ölü kıymetler tarafından idare ediliyor. Dünyaya baktığımız zaman ayrı görüyor, kendi kendimize baktığımız zaman ayrı düşünüyoruz.” (s. 118İ diyerek, dünyanın değiştiğini, yeni yönetim biçimlerinin ortaya çıktığını, padişahlık sisteminin artık ‘ölü değerler’ arasına girdiğini; insanımızınsa aymazca bu ölü değerlerle oyalanarak bozulduğunu, çürümeye başladığını, bunun da ileride onarılması güç sorunlara neden olacağını anlatır. “Her cemaatin cebinde ayrı bir vatan haritası var. Hiçbirinin bizimle yaşamaya niyeti yok. Hatta o kadar bağlı olduğumuz Arabistan bile anavatandan ayrılmak istiyor. Bulgaristan, .arki Rumeli’ye oturmuş, Makedonya’da Sırplarla, Yunanlılarla sabah akşam dövüşüyor; Sırbistan kendisini Selânik’e kadar indirecek hadiseleri sabırsızlıkla bekliyor. Yunanlıların her yerde gözü var.” (s. 128İ diyerek de bölünmüşlüğü göz önüne serer. Bu bölüm, romanın düşünce yapısını oluşturur.

Romanın sonuncu, sekizinci bölümü Mahur Beste Hakkında Behçet Bey’e Mektup adını taşır. Anlatıcı, Behçet Bey’e yazdığı mektupla, bundan önceki bölümleri oluşturan Mahur Beste adlı romanını eleştirir. “Hem nerden ve kim benim roman yazdığımı size söyledi? Ben sizin hayatınızı yazıyorum. Roman ayrı bir şey.” (s. 194İ, “İçimde o kadar kuvvetle yaşıyorsunuz ki istesem de sizi bırakamam.” (s. 195İ denilerek anlatıcı ile Behçet Bey özdeşleştirilir. Aslında Behçet Bey, biraz da Tanpınar’ın kendisidir. Roman kişisi Behçet Bey’in babası Mekke’de, romancının babası Antalya’da kadılık yapmıştır. İkisi de İstanbul’un dışında görev yapmışlardır. Anlatıcı mektubunda, sözü kullandığı biçeme getirerek bir karşılaştırma yapar. “Size ben değil, Nodier [1780-1844 – Egzotik öyküleriyle tanınan Fransız yazar) rastlasaydı, o sarî hüviyetinizden ne güzel bir eser çıkardı. … O benim gibi maziniz üzerinde durmazdı; sizi görür, sadece bununla kalırdı. …o her satırı ayrı bir dikkatle okunan masallardan birinin kahramanı olurdunuz.” (s.196İ, “Yahut Hoffman [1776-1882 – Fantastik öyküleriyle tanınan Alman yazar ve besteci] görmeliydi sizi. Muhakkak Kruuger’in arkadaşları arasına girer, elinizde sazınız, bütün hüviyetiniz içinde güneş çalkan bir havuz gibi musiki, nağme ile dolu, bize gamları, ruh arasındaki gizli münasebetleri anlatırdınız.” (s.196İ, “Poe [1809-1849 – Polisiye roman türünün öncüsü Amerikalı yazar]’nun eline düşseydiniz, medyum kuvvetiyle, görülmez ülkelerden çağrılmış bir ruhun masa başında tekrar insani bir şekle girişi olurdunuz. Fakat tesadüf beni sizinle karşılaştırdı. Ben ne musikişinasım, ne de masal sanatının o her sanattan üstün sırrına sahibim.” (s. 196İ, “Freud ile Bergson’un beraberce paylaştıkları bir dünyanın çocuğuyuz. Onlar size sırrı insan kafasında, insan hayatında aramayı öğrettiler. Onun için sadece bir lezzeti bulmam lâzım gelen bir yerde ben birtakım gizli şeyler öğrenmeyi, şeklin büyüsünü izahla kırmayı tercih ettim.” (s. 197İ diyerek Batı’nın yazarlarından ve düşünürlerinden örneklerle sanat anlayışını yansıtır. ‘Ben ne musikişinasım, ne …’ derken, romanın temel yapısını oluşturan mahur besteye bir gönderme yapar. Onun için müzik, akan zamanın ‘yekpare’ bütünlüğünü oluşturmada kullanılan bir imgedir. Behçet Bey için de akan zaman; hoş, ama hüzünlü; yaşanması gereken, ama içinde tartışılacak olumsuzlukları da barındıran bir akış, bir beste, bir mahur beste gibidir.

Sonra sözü zaman ve tekniğe getirir. “Sizin de benim gibi, herkes gibi zamanınız var. Sadece zihinde doğmuş bir şey değilsiniz.” (s.198İ, “Sizin için zihni bir arıza olan bu firari zaman, bana âdeta sanat için bir metot gibi göründü.” (s. 199İ der.

Tanpınar’ın romanının sonuna böyle bir mektup bölümü eklemesi, klasik kurguya sahip romanı modern bir kurguya dönüştürür. öyküsel anlatımla süren roman, bir mektupla, anlatıcının roman kişisi Behçet Bey’e yazdığı mektupla son bulur. Anlatılanlarla içine düştüğü hayal dünyasından çıkar, kurmaca bir anlatımla karşı karşıya olduğumuzu anlarız.

Mahur Beste, Tanpınar’ın sanat anlayışını örnekler de vererek açıkça anlattığı; daha sonra yazacağı romanların da ipuçlarını veren; yazarının öykü ile roman arasında geçiş sancılarını yansıtan acemilikleri de içinde barındıran, bir ilk romandır.

* TANPINAR Ahmet Hamdi, Mahur Beste, Yol Yayınları, İstanbul

1975, 1. Basım, 202 sayfa.

 

 

>

Valid HTML 4.01 Transitional