Ahmet Hamdi Tanpınar

Mahur Beste

Ahmet Hamdi Tanpınar

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


Sayfadakiler

Mahur Beste Üzerine bir İnceleme ve Çözümleme Denemesi - Muğla Üniversitesi Vedat KURUKAFA
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Din Anlayışı
TANPINAR’IN İLK ROMANI ‘MAHUR BESTE’ - Melih ELAL
Ahmet Hamdi Tanpınar `Huzur`la Almancada NİŞAR HARABATİ
 
 
 
 
 

Mahur Beste Üzerine bir İnceleme ve
Çözümleme Denemesi

 

Muğla Üniversitesi SBE Dergisi Bahar 2001 Sayı 4

Vedat KURUKAFA

ÖZET

Medeniyet değistirme veya değisikliğinin, birey ve toplum düzeyinde ortaya çıkardığı yeni, zor ve dramatik hallerin romanı sayabileceğimiz “Mahur Beste” yazarın diğer iki romanının gölgesinde kalmasına rağmen; Tanpınar’ın bir bütün olarak anlasılmasını sağlayan bir özelliğe sahiptir. Edebiyat bilimi çerçevesinde anlamaya ve anlatmaya çalıstığımız “Mahur Beste”, öncelikle “Medeniyet, insanı yapan manevî kıymetler manzumesidir.” görüs ve gerçeğinin karakteristik roman örneklerindendir.

Medeniyet öğeleri arasında Tanpınar’ın önemli bulduğu müzik (Türk Müziği) sadece romana ad veren bir öğe olmaktan öte, insanî tamlığın olmazsa olmazı olarak dikkatlere sunulur.

I. İNCELEME:

I.I-Tanpınar Üzerine:

Medeniyet değistiren kisilerin / milletlerin psiko-sosyal düğümlenislerini entellektüel kaygılar ve estetik biçimlerle yapıtlastıran çok boyutlu ve özgün yazarlarımızdan birisi A. H. Tanpınar’dır. Nietzsche’den Bergson’a, Camus’ya, Dede Efendi’den Seyh Galib’e Doğulu ve Batılı birçok düsünce ve sanat adamlarından esinlenerek yazan Tanpınar bizde daha çok Yahya Kemal’i en iyi anlayıp izleyenlerden sayılır: “Tanpınar en ufak bir komplekse kapılmadan bu konularda (parnasizm, Divan siiri, Klâsik Türk müziği, Osmanlı mimarisi, lstanbul vd.) Yahya Kemal’in tilmizi olmayı seçer. Onu romanlarında ‘İhsan’ kimliği ile konuk da eder. Ancak Yahya Kemal’den daha fazla ayrıntıya inmeyi de bilir, özellikle müzik konusunda.” (1)

I.II. Mahur Beste Üzerine:

Sanat hayatına Paul Valery etkilerinin görüldüğü ve Dergâh Mecmuası’nda yayınlanan siirleriyle baslayan Tanpınar; roman türündeki ilk denemesi olan Mahur Beste’yi 1944-45’de yayınlar.(2) Türk müziğinin en eski, en önemli ve islek makamlarından olan Mahur aynı zamanda bu romana isim ve ilham da olmustur. İsimden içeriğe uzandığımızda Mahur Beste’ye romanda söyle değinilir:

“Mahur Beste Atiye’nin küçük enistesi Lütfullah Bey’in babası Talat Bey in eseriydi. Bir çarkçı yüzbasısı olan Talat Bey bu eserini karısı kendisini bıraktıktan sonra yazmıstı.” (s. 81)

Tanpınar müzik ile incelen ve derinlesen sanat anlayısı ile Mahur makamına diğer romanlarında da göndermelerde bulunur. Mesela burada Mahur beste olarak Nesati’nin su beyit ile baslayan gazeli anılmaktadır:

“Gittin amma ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile”

Bu beste, kendi saadeti için etrafına felaket vermekten kaçınmayan Nurhayat Hanım’ın Mısırlı bir binbası ile kaçması üzerine, kocası, Tatat Bey tarafından yapılmıstır. (Huzur, Binbir Temel Eser, Tercüman, s. 50-51.) Ancak Tanpınar’ı gerçekten etkileyen en ünlü Mahur Beste, yazarın romanını ithaf ettiği Eyyubi Bekir Ağa’nın “Bir afet-i meh-peyker ile nüktelerim var” sözleriyle baslayan sarkısı olmalıdır. Eser Mesud Cemil yönetimindeki erkekler korosu tarafından tas plağa da okunmustur.(3) Mahur Beste’yi “.....küçük ve kısa seklinde insanın tenine yapısan o acı çığlıklardan birini (Huzur, s. 50) bir sanat eserinin değil, bir milletin edebiyatının leit-motifi yapan Tanpınar’dır

Kainatı özündeki yalnızlığı içinde derinden duyan, sarsılan ve yokluk ile kaynasan insanın kutsal sığınağı olan sanat ve özellikle edebiyat, metinler arası etkilesimin, eskiyi yeniden yorumlama ve güncellestirme uğrasısının bir ürünüdür. Bu bağlamda Mahur’un ruhuna, Tanpınar’ın düsünce dünyasına en çok yaklasan bir baska sair Atilla İlhan’dır:

“senlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
o mahur beste çalar müjganla ben ağlasırız”(4)
Sürekli ve sonsuz yalnızlığımızın siir dilinde göstergesi olan bu dizelerde Mahur besteyi çalan “o” herhangi bir enstrüman, müjgan ise Klasik edebiyatın kirpik remzidir: Genis bir hayal ve rüya dünyası içinde bu beste yalnızlığı lirik bir eda ile anlatan, insani özü yalnızlığı noktasından kavrayan bir senfonidir.

I. III. Geçis:

“İnsani seylerin göreceliği ve çok anlamlılığı üzerine kurulan bu dünyanın modeli olarak roman, totaliter evrenle uyusmazlık içindedir.” (5) diyen Kundera özgün ve çok boyutlu olan romanın dıs dünyadan, dıs dikkatlerden; uyusmazlık, görecelik ve çok anlamlılık kurgusu ile ayrıldığını söyler. Roman gerçek dünya ve nesnel olgularla doğrudan veya dolaylı olarak kosutluklar ya da karsıtlıklar tasıyabilir.

Bu anlamda roman özel bir insanî atmosferde, açıklaması güç bir bilinçaltı operasyonu ile olusur. Dikkati romanın dısındaki unsurlara yöneltmek bu çok özgün ve gizemli dünyayı çözemememiz veya göremememiz anlamlarına gelir ki yeni elestiri anlayısları da kuramlarını bu doğrultuda kurarlar. Bu gerekçeden hareketle çözümleme kısmımızda metni “kendi içinde tutarlı bir sistem hüviyetinde” (6) kabul edecek, incelememizi dıs dikkat ve etkenlerden uzak tutmaya çalısacağız.

İncelememizde esas aldığımız baskının künyesi sudur: (Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste, Dergah Yayınları,Dördüncü Baskı, Mayıs 1998, İstanbul.)

 II. ÇÖZÜMLEME:

II. I Romanın Özeti:

Abdülhamid'in padisahlığı yıllarında yasayan Behçet Efendi, devrin hatırı sayılan zenginlerinden olan İsmail Molla Bey'in oğludur. İsmail Molla Bey çevresindekileri kendine hayran bırakan, iradeli, zaafsız ve musikisinas bir kimsedir. Böyle bir babanın karsısında zayıf kisiliği ile silik ve güçsüz duran Behçet Bey; konaklara özgü eğlencelere uzak, kadınlara karsı ezik, musikiye karsı ilgisizdir. Hayatına yön vermek için çaba sarfetmez. Kendini kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi isler ile mesgul ederek insanlardan ayrı ve uzak, esyaların doldurduğu ve oyaladığı bir hayatın içine hapseder. “Çocuğun tabiatındaki pısırıklık ve zavallılığın” (s. 38) annesinden ve dadısından aldığı yanlıs terbiyeden kaynaklandığına inanan İsmail Molla Bey, kendine benzemeyen oğlunu sevmez ve ilgisini üzerinden çeker. Padisahın fermanı ile Mekke’ye giden İsmail Molla Bey’in ardından kelemlerde çalısan, münferid basarıları takdir toplayan Behçet Bey, Ata Molla Bey isminde saray esrafından bir kisinin kızı ile -Atiye Hanım- evlenir. Bu evlilik “İrade-i Seniyye” ile gerçeklestiği için ne Atiye Hanım ne Ata Molla Bey, Behçet Bey'i sevmezler. Kendisini sevmeyen insanlar içinde çocukluğunda edindiği cilt isleri, saat tamiri gibi alıskanlıklarını sürdüren Behçet Bey; önce babasını sonra kızını karısını kaybedince, sürekli gördüğü rüyalar, ciltlenmis kitaplar ve hangi zamanı gösterdiği bilinmeyen saatler arasında ömrünün kalan günlerini geçirmeye devam eder...

II.II Romanın Düzenlenişi: Roman “İki Uyku Arasındaki Düsünceler”, “Baba ile Oğul”, “İki Dünür”, “Behçet Bey'in Evlilik Yılları”, “Garip Bir İhtilalci”, “Hısım Akraba Arasında”, “Eski Bir Konak” baslıkları ile ayrılmıs toplam yedi bölümden olusmustur. Bölümler kendi içlerinde nisbeten özerk bir yapıya sahiptir. Yazar anlatıcının tutumunu irdelersek eserdeki belirgin bağımsız yapıyı daha iyi anlayabiliriz. Anlatıcıya göre medeniyet “insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir.” (s. 103) Bir medeniyetin romanı gözüyle incelenirse ilham unsuru olan Behçet Bey'in unutularak, her bölümde yeni bir insanın anlatılması, metin halkalarını birbirinden ayıran etkenin insanlar olması bize sunu telkin eder: Bu bir medeniyetin romanıdır. Medeniyet ise insanda sembollesmistir. Ne kadar çok insan anlatılırsa medeniyetin kavranması, medeniye ait ayrıntıların tecessümü o derece kolaylasacaktır. Denilebilir ki romanın bütünlüğü medeniyet kavramını eksen almasıyla sağlanmıstır.

Medeniyetlere özgü statik karakter hakim olduğu için roman, aksiyonun ve heyecanın olmadığı düsük bir tempo ile seyreder. Osmanlı medeniyetinin en son halkasını teskil eden Abdülhamid dönemi İstanbul'u; sarayı, konakları ve insanları ile anlatılır. Romanın kurgusundaki endise bir devrin ayrıntılar ihmal edilmeden canlandırılmasına dönüktür. Bölümler arasındaki kopukluğa rağmen, esere roman kimliği kazandıran bağlar yok değildir. Eseri hikayemsi yapıdan kurtaran en önemli bağ, anlatımına özen gösterilen insanların akrabalık ve dostluk bağlarıdır.

İsmail Molla Bey, Behçet Bey'in babasıdır. Atiye Hanım zevcesi, Ata Molla Bey kayınbabasıdır. Ata Molla damadı Behçet Bey’in babası ile medreseden eski arkadastır. Ayrıca arada bir çevre bağı vardır. Kahramanlar aynı çevrede yasar ve çalısırlar. Burası medeniyetin baskentidir. Diğer kahramanlardan Sabri Hoca, İsmail Molla Bey'in, babasının medrese arkadasıdır. Ayrıca Atiye Hanım ile ablasına yıllarca Hocalık etmistir. "Hoca, o devir İstanbulunun bütün tarihini yasayanlardandı." (s. 86) Sabri Hoca romana siyasi-sosyal bir cephe kazandıran, aksiyonu bu zeminde en iyi temsil eden kisidir. Bu zamanlarda Talebe-i Ulum, Babıali ve saray üç ayrı denge unsurudur. Sabri Hoca sahsî dehası ve meziyetleriyle bu dengeler arasında bir köprü ve elçidir:

“Mithat Pasa ile arkadasları Sabri Hocada, gerektiği zaman İstanbul sokaklarını kalabalığı ile dolduracak bu elli bin kisiyi idare eden gizli dizginlerden birini bulmuslardı." (s. 86)

Romanın son metin halkasında yer alan Halit Bey ise, Ata Molla'nın damadı, Atiye Hanımın enistesi olarak romandaki yerini alır. İstanbul halkını kaderci bir tevekküle sevk eden büyük yangınlar ile zamanın adalet mekanizması, Halit Bey'in aracılığı ile okuyucunun dikkatlerine sunulur. Bu metin halkası da çok sayıda insanın yön ve biçim verdiği vak’a birimleri ile tamamlanır.

Anlatıcı vaka birimleri arasındaki geçisleri roman tekniği ile bağdasmayacak cümlelerle baslatır: “Onun için önce Nuri Bey'in hayat hikayesini anlatalım:" (s. 138) Roman tekniği açısından kusurlu olan bu cümle, romanın doğal akısını sekteye uğrattığı için mesafe (distance) ilkesinin çiğnenmesi anlamına da gelir. (7) Romanda yazar tarafından yapılmıs bölümlenmeden ayrı olarak metin halkaları seviyesinde yaptığımız bölümlemede dikkate değer olan ilk 5 metin halkası dısında, aksiyon bazında sürekliliğin sağlanmasına özen gösterilmemesi, belki ihtiyaç duyulmamasıdır. Tanpınar bu hususta söyle demeyi tercih edecektir: "Hem nereden ve kim benim roman yazdığımı size söyledi? Ben sizin hayatınızı yazıyorum. Roman ayrı bir sey. Belki daha güç bir is. Belki de gücümün üstünde kalacak kadar güçtür. Benim yaptığım sizden dinlediğim gibi hikayenizdir." (s. 158) Bu söylemden çıkan sonuç ve roman üzerindeki dikkatler anlatım tekniği ile doğrudan ilgilidir.

Baslangıçtaki ilk bes metin halkası yeni isimlerin dahil olması ile birlikte Behçet Bey'in etrafında döner. Diğerlerinde anlatımın merkezinde olan insan sürekli değisir. Gerilim de bu değisim ile orantılı olarak artar, azalır.

II.III. Romanın Konusu / Teması:

Roman Abdülhamid ile Abdülaziz yönetiminde ve aynı çevrede yasayan; farklı eğilim ve karakterlere sahip insanların hayatını anlatır. Eserdeki tematik güç 103. sayfadaki su ibarelerde aranmalıdır: “...sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin ? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevî kıymetler manzumesidir." Bu tez Tanpınar'ın Freud ve Bergson'dan alarak gelistirdiği bir düsüncedir. Eserin sonuna aldığı mektupta Tanpınar bu gerçeğe nasıl ulastığından bahseder:

"Freud ve Bergson'un beraberce paylastıkları bir dünyanın çocuğuyuz. Onlar bize sırrı insan kafasında, insan hayatında aramayı öğrettiler.” (s. 170) Özetle yazar insanı var kılan değerler manzumesi olan medeniyeti, en iyi insanı anlatmak ile basarabileceğine inanmıs; insanın medeniyet gerçeğine yabancılasmasını bu yolla yermistir.


 devamı için tıklayınız.


Ahmet Hamdi Tanpınar `Huzur`la Almancada


http://www.mu.edu.tr/sbe/sbedergi/dosya/4_9.pdf

Türkiye edebiyatının ustası Ahmet Hamdi Tanpınar`ın klasik eseri `Huzur`, bu yıl Türkiye`nin Frankfurt Kitap Fuarı`nda onur konuğu olması nedeniyle Almancaya çevrildi. Türk edebiyatı için bir dönüm noktası olan eser Alman okurlar tarafından ilgi ile karşılanıyor.

NİŞAR HARABATİ

Bu yıl, 15- 19 ekim tarihlerinde Almanya`nın Frankfurt kentinde gerçekleşen ve dünyanın en büyük kitap fuarlarından biri olan Frankfurt Kitap Fuarı`na Türkiye`nin onur ülke sıfatıyla katılması vesilesiyle, Türkiye edebiyatının usta yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar`ın Huzur romanının Almanca çevirisi de yayımlandı. İsviçre`deki Unions Verlag Yayınevi tarafından 2005 yılından Tanpınar`ın varislerinden alınan telif izniyle, Almanya`daki Literaturca Yayınları`na çeviri imkânı tanındı.

Çevirmen Cristoph K. Neumann`ın çevirisiyle `Seelenfrieden` adıyla 568 sayfa olarak yayımlanan Huzur, Frankfurt Kitap Fuarı`na yetiştirildi. Daha önce Almancada Yaz Yağmuru adlı öykü kitabı da yayımlanan Tanpınar, Türk modernleşme sürecini ve Türkiye`nin Batı ile Doğu arasında sıkışmışlığını çarpıcı bir dil ve üslupla anlatan edebiyat eserleriyle, Alman edebiyat çevrelerinden büyük ilgi görüyor.

1901 doğumlu A.H. Tanpınar İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesini 1923 yılında bitirdikten sonra lise ve yüksek okullarda öğretmenlik yapar. 1933`de Güzel Sanatlar Fakültesi`nde sanat tarihi ve estetik dersleri veren Tanpınar, bunun yanı sıra Amerikan Koleji`nde Türk edebiyatı derslerine de devam eder.

1939`da İstanbul Üniversitesi Yeni Türk Edebiyatı Bölümü`nde profesör olarak hocalık yapan Tanpınar, 1942- 46 yıllarında Maraş Milletvekili olarak görev yapar. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yapan yazar, 1949`da İstanbul Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü`ne geri dönerek tamamen hocalığı seçer.

Gençliğinde Yahya Kemal ve Ahmet Haşim`in öğrenciliğini de yapan Tanpınar, Fransız edebiyatından etkilendiği yazınında, müzik ve resim sanatlarını kullanarak şiirsel `rüya estetiği` kavramını eserlerine yansıtır. Bursa`da Zaman adlı ünlü şiiriyle geniş kitlelere ulaşan Tanpınar; düz yazılarında psikanaliz, bilinçaltı, zaman kavramı ve an teması üzerine yoğunlaşır.

Eserlerinin birçoğu Türkçede ilk olarak Dergâh Yayınları tarafından yayımlanan yazarın tüm eserleri, 1992`den sonra Yapı Kredi Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. 1953`ten sonra çeşitli Avrupa kentlerine geziler yapan Tanpınar, 1962`de İstanbul`da kalp krizinden vefat etti.

devamı için tıklayınız.

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Din Anlayışı


http://www.yagmurdergisi.com.tr/
 

Sanatın; insanın ruh dünyasına ait ideali, çalkantıyı, özlemi derin bir duyuş ve orijinal bir biçimle ifade etme fonksiyonuna sahip olması; insani varoluşun bağlı olduğu esaslarla ilgili bir vaziyet almasını gerektirir. Söz konusu esasların en önemlisi dindir. Geleneksel toplumlarda sanat, dinden neş'et etmiş ve dinin yanında yer almıştır. Geleneğin çözülmesi olarak da anlaşılabilecek olan modernleşme sürecinde ise sanatın dine karşı, -onu önemsememek veya dışta tutmak, ondan müstakil bir hüviyet kazanmak şeklinde hülasa edebileceğimiz- menfi bir vaziyette yer alması söz konusu olmuştur. Batı'nın kültür tarihinde bu durumu net olarak görmek mümkündür. Batı'da Rönesans'tan itibaren, uzun yüzyıllar içinde safha safha gerçekleşen bu değişim, Batılılaşan milletlerde çok kısa bir sürede cereyan etmiştir.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Türkiye'de Batılılaşma ile birlikte bir medeniyet krizinin vuku bulduğunu ifade etmiş, sanat ve fikir alanlarında kendisini; sosyal hayatı olduğu kadar, kendi şahsi dünyasını da derinden etkileyen bu krizin hayata nasıl yansıdığını göstermeye ve çözümün nerede olduğunu bulmaya adamıştır. Tanpınar'ın dine nasıl yaklaştığı, bu çerçevede önem arz eden bir husustur.

1. Din ve Millî Hayat
Tanpınar, dinî, millî hayatın bir parçası olarak düşünür. Buna göre din, millî hayattan bağımsız bir realite değildir. Her şeyi olduğu gibi dinî yaşayışı da millî hayat şekillendirmiş ve kendine ait hâle getirmiştir. Hayat değiştikçe dinî hayatın bazı tezahürleri de zorunlu olarak değişecektir fakat dinin ortadan kalkması düşünülemez. Millî hayat devam ettiği sürece din de devam edecektir. Tanpınar'ın millî hayat ile din arasında kurduğu ilişkinin mahiyeti; Mahur Beste romanında, İsmail Molla tarafından, yazarın bakış açısını yansıtacak şekilde açıklanmıştır:

"Bizi yapan bu hayattır. Bütün hususiyetlerimiz oradan gelir. Bu ise kitapta okuduklarımız gibi bir sene içinde olup bitmiş şeylerden değildir; daima değişen değiştikçe de bizi değiştiren bir şeydir."1

"Bu hayat" tabiriyle anlatılmak istenen millî hayattır. Romanda geniş tecrübelere sahip bir âlim portresi olarak çizilen İsmail Molla, kendi yaşantısından hareketle millî hayatı tanımıştır. Çocukluğunun bir kısmı Kerkük'te geçen ve hayli yer dolaşmış olan Tanpınar, kendisinin ve bir kadı olan babasının tecrübelerini İsmail Molla'nın sözleriyle ifade eder:

"Gençliğimde Bağdat'ı, Basra'yı babamla görmüştüm. İhtiyarlığımda Mekke ile Medine'de memuriyet verdim. Mısır'a uğradım. Şam'da çocukluğumun iki yılı geçti. Orada hepsini; türbesi, evliyası, kandili, bayramı, namazı niyazı gördüm ve daima başkalığını hissettim. Daima aynı olması gereken bir ulûhiyetin çehresi benim için değişti."2

Osmanlı sosyal hayatında "ulema" sınıfının bir temsilcisi olan İsmail Molla, yurt dışına çıkmadan önce, medrese tahsili sırasında ve daha sonra; kültürel hayatın dışında, sadece kitapların verdiği bilgiler çerçevesinde kalan bir anlayışa bağlıdır. Zanneder ki İslam, dayandığı esaslar ve koyduğu kurallarla dünyanın her yerinde aynıdır fakat başka ülkeleri dolaştıkça -bu ülkeler her ne kadar siyasi olarak Osmanlı devleti sınırları içinde yer alsa da kültür bakımından farklı yapılanmalara sahiptirler - bilgilerinin hayattan kopuk ve geçersiz olduğunu görür. İsmail Molla bu ülkelerin her bakımdan 'başka' olduğunu anlar. Ortak değerler (evliya, kandil, bayram namazı vs.) farklı milletlerin, hayatlarında kendine özgü, farklı şekillerde ifadesini bulmaktadır. Bu keşif İsmail Molla'da "ulûhiyetin çehresi"ni değiştirir. Ulûhiyetin çehresi, yani din ve dine bağlı değerler bütünüyle millet hayatına bağlı olarak varlık kazanmaktadır. Millet hayatı, kültürel yapıyı ifade eder. Dolayısıyla, Doğu medeniyeti, İslam gibi gerçeklikler, kendi başına var olan şeyler değildir. Onları var eden millet, milletin o tarih içinde meydana getirdiği kültürel şekillerdir. İsmail Molla, bunların neler olduğunu örnekler vererek anlatır:

"Bize ulûhiyetin çehresini veren, Hamdullah' in yazısı, Itri'nin tekbiri, kim olduğunu bilmediğimiz bir ismin yaptığı mihraptır."3

Tam bu noktada, Sabri Hoca, İsmail Molla'yı, tam bir Müslüman gibi düşünmediğini söyleyerek uyarır fakat İsmail Molla'nın, düşüncelerinin doğru ve isabetli oluşuna güveni tamdır. Bunun akabinde İsmail Molla, Sabri Hoca'ya;

"(...) Mücerret bir Müslüman gibi değil de bu şehrin ve etrafında, hulasa bu memleketin içinde yaşayan bir Müslüman gibi."4 düşündüğünü söyleyerek cevap verir. Sadece kitaplardan öğrenilen Müslümanlık soyut bir Müslümanlıktır ve gerçek hayatta bir karşılığı yoktur. Somut olan Müslümanlık ise milletin oluşturduğu kültürel şekiller içinde yer alır. Onu öğrenmek için İsmail Molla'nın yaptığı gibi hayata, halkın hayatına bakmak gerekmektedir. İsmail Molla millî hayat içinde somut olarak yer alan İslam'ı şöyle anlatır:

"Bu Müslümanlıkta Tekirdağ karpuzunun, Kırkağaç kavununun amasya kayısısının, Hacıbekir lokumunun, Bursa dokumasının hisseleri vardır. Bu Müslümanlığın çehresi, otuz kırk senede bütün etrafıyla beraber değişir; Ramazan sofrası, cami sebili, Fatih'in kahveleri, küçük pazar çarşısı Divanyolu... Bu Müslümanlığın benim de herkes gibi inandığım akideleri vardır fakat onların arkasında kendilerini aydınlatan, manalarını yapan bir hayat vardır. Asıl sihrini o yapar. O ne medreseden, ne tekkeden, ne şeyhülislam, ne kazasker konağından gelir, halkın hayatından doğmuştur. Onun içindir ki o hayatın emrindedir, ruhaniyeti onunla beraber yürür, içine Frenk icadı bile girer fakat manzarası bizim kalır."5

İsmail Molla, İslam'ı millî hayatla özdeşleştirmektedir. Ona göre, halkın hayatının, kültürel şekillerin dışında İslami bir hayatla ilgisi yoktur. Böyle bir İslam olsa olsa tasavvurlarda yer alabilir. İslam'ı anlamak, millî hayatın şekillerini kavramakla mümkündür. İslami yaşayış, millî hayat içinde şekil almakta, devam etmekte ve değişmektedir.

Tanpınar, dinin özünü değil, şeklini millî hayata bağlamaktadır fakat özle şekil arasında ayrılmaz bir bütünlük vardır. İsmail Molla, Arabistan'da naatları dinlerken "Peygamberin bile bizimkinden ayrı" olduğunu sanmıştır. Bu naatlar, bizim naatlarımızdan öylesine farklıdır ki, aynı Peygambere inanan iki milletin, Peygamberlerine duydukları sevgi ve hayranlığı ifade eden şiirleri, farklı kişiler için yazılmış gibi birbirinden tamamen ayrıdır. Bu örnek, dinin dayandığı hayat şeklinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Tanpınar, bize ait naatların millî hayatla olan münasebetini, Şeyh Galib'in bir naatından yola çıkarak ve yine İsmail Molla'nın sözleriyle şöyle anlatır:

"Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammed'sin Efendim.
Hak'tan bize sultan-ı müeyyedsin Efendim.

Peygambere böyle "Efendim" diye ve bu teşrifatla hitap edebilmek için evvela Türkçe konuşur olmak, bizim teşrifat ve adabımızdan geçmek lazımdır. Ta Asya içlerinden kopacaksın, bir çığ gibi bu sahillere düşeceksin; orada tıpkı bizim gibi olan bir imparatorluk kuracaksın, bu toprak üstündeki hayatı nizamlayacaksın; dört asır lüfer, kalkan, barbunya yiyeceksin; badem, gelincik şurubu içeceksin; samur kürklere, beyaz bürümcüklere bürünüp yaşayacaksın; hayat arızalarının üstünde bir Vahdanilik fikriyle yaşayacak, onu türbende, camiinde, sebilinde bir üslup hâline, getireceksin; tekkelerin asırlarca Allah'la Sevgiliyi birleştirecekler; dinî raşe bir zerafet ve nezaket ayini hâline girecek ve sen Peygamber'e hitap için bu dili bulacaksın."6

Tanpınar, Şeyh Galib'in söylediği naatın bütün özellikleriyle millî hayata ait olduğu görüşündedir. Bu aitlik tesadüfen oluşmuş değildir. Naatın arkasında milletin, maddi-manevi bütün yanlarıyla birlikte düşünülen tarihî geçmişi, tarihî tecrübeleri vardır.

İsmail Molla, sonuçta, Şarka ya da Garba değil bize, "hayata yani ölmeyen bir şeye"7 bağlı olduğunu söyler. Çünkü her şey millî hayatın içinde var olabilmekte, değişmekte ve devam etmektedir. Din de bir realite olarak millî hayata aittir.8

Tanpınar, dinin millet hayatındaki yerini ve fonksiyonunu "Sahnenin Dışındakiler" romanında "hem birleştirici hem de biçimlendirici bir unsur"9 olarak ifade eder fakat anlatılanlar geçmiş zamana aittir "Bundan otuz-kırk sene evvel insanlar sadece iş veya eğlence için bir araya gelmezlerdi. Hatta asıl birleştirici olan şey bunlar değil, ibadetti. İman ettiğimiz duyguyu içinde duysun veya duymasın herkes evinden çıkarken onun kisvesine bürünürdü, iman sadece bizi Allah'a bağlayan bağ değil müşterek kıyafet, yüz ifadesi, muaşeret şekli, hulasa cemiyet hayatında nezaket ve merasim dediğimiz şeylerin, yani karşılıklı münasebetlerin tek kaynağıdır."10

Burada dinin, geçmişte toplum hayatı açısından ne kadar büyük bir öneme sahip olduğu vurgulanmaktadır. Millî hayatın bir parçası olan din, toplum hayatında merkezi bir konuma sahiptir. İnsanlar dinin etrafında bir araya gelmekte ve yaşamaktadır. Din sadece, kişiyi Allah'a bağlayan ferdi bir gerçeklik değil, toplumsal bir yapıdır. İnsanları birleştiren, hayata düzen veren odur. Öyle ki gerçekte dine bağlı olmayanlar bile, toplum içinde, dine göre şekil almakta, dinin sosyal fonksiyonunun gereklerini yerine getirmektedir:

"Onu içlerinde gereği gibi bulamayanlar yahut onun emirlerine gereği gibi itaat etmeyenler de; sanki her evin taşlığında veya kapının yanı başında küçük bir dolap varmış gibi, onun hâllerini, o kendinden geçme, çok yüksek bir varlığa bağlanma ve tevekkül maskesini yüzlerine geçirmeden dışarıya çıkıp insanların içine karışmazlardı." 11

Tanpınar'ın halkın dinin etrafında nasıl birleştiğini anlatırken "dini içlerinde gereği gibi bulamayanlar ve emirlerine gereği gibi itaat etmeyenlerin" bile aynı davranış şekillerine sahip olduğunu, herkesin imanın kisvesine büründüğünü belirtmesi, Bergson'un felsefesiyle paralellik arz etmektedir. Bergson, toplumu tabii bir organizasyona, toplumun değer ve kanunlarını da tabiat kanunlarına benzeterek değer hükümlerinde bulunan ahlak kaidelerinin onlara riayet edilmediği yerde bile, sanki riayet ediliyormuş gibi görülmesine dikkat edildiğini söyler. 12 Böylece, Mahur Beste'de millî hayatla din arasındaki ilişki ile ilgili olarak ifade edilen düşünceler de daha net olarak anlaşılabilir. Din, hem tarihî, hem de toplumsal bir gerçeklik olan millî hayatın içinde yer almakta ve halk da dinin etrafında aynı davranış şekillerine uymak suretiyle birleşmektedir. Dolayısıyla dinin arkasında halkın hayatı vardır.

Hayat, tabii olarak değiştikçe dinin toplumdaki tezahürleri de değişecek13 fakat varlığı ve misyonu şu ya da bu şekilde devam edecektir.

2. Din ve Hayatın Birbirinden Ayrılması
Doğu medeniyeti dairesi içinde, dinin toplum hayatında oynadığı merkezi rolün önemini vurgulayan Tanpınar, Batı medeniyetinin etkisiyle değişmiş olan hayat-din ilişkisini de ele alır. Osmanlı döneminde toplumun yapılanması din etrafında gerçekleşmiştir. Batı medeniyetinin kesin olarak benimsendiği Cumhuriyet döneminde ise dinin misyonu değişir. Din, artık toplumsal değil, ferdî bir olgudur. Tanpınar, dinin bu yeni işlevini, Cumhuriyet sonrası dönemin ele alındığı "Huzur" romanında inceler.

Huzur'da Allah'a inanan Mümtaz ile Allah'a inanmadığı için hür olduğunu söyleyen ve kendisini bir tanrı olarak gören Suat, din hakkında iki farklı bakış açısı yansıtırlar. Bu farklı bakış açıları, medeniyet buhranının bir başka görünüşünü oluşturmaktadır. Bunlardan Mümtaz'ın bakış açısı; Mahur Beste'de İsmail Molla'nın ve Sahnenin Dışındakiler'de Cemal'inkinde olduğu gibi yazarın bakış açısı ile birleşmektedir.

Mümtaz, dinî, millî bir değer ve aynı zamanda, hayata müdahale etmeyen bir inanç sistemi olarak görür. Mümtaz'ı şahsi olarak dine bağlayan, Allah inancı ve dinin millî olan yapısıdır. Mümtaz, Allah'a inanmayı iç dünyasının bir gereği olarak kabul eder fakat Allah'ı gündelik işlerine karıştırmak istemez. Mümtaz'a göre Allah, "(...) İnsanda yıpranmamış, sağlam, her türlü tecrübeden uzak, yalnız hayata dayanmak için kuvvet veren biri (!)"14 olarak durmalıdır. Allah'tan bir şey istemek Mümtaz için çocuklukta kalmıştır. Böyle düşünüyor olmasının sebebi batıl itikatlara karşı koymaktan ziyade "bir zamandan beri kafasında dolaşan fikirlere" sadık kalmak içindir:

devamı için tıklayınız.
 



http://www.akatalpa.org/akatalpa1/sayilar/Akatalpa90-Haziran2007.pdf

TANPINAR’IN İLK ROMANI ‘MAHUR BESTE’
 

Melih ELAL

Mahur Beste, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilk romanı olmasına karşın, kitaplaşan son romanıdır. 1944’te Halkevi’nin çıkardığı Ülkü dergisinde tefrika edilmeye başlanır, ama yayımı yarım kalır; tamamlanamaz. Ancak yazarın ölümünden 13 yıl sonra, 1975’te kitaplaşır.* Gerçi 1987’de Tanpınar’ın Aydaki Kadın adıyla bir romanı daha yayımlansa da, bu ölümünden sonra, ondan kalanlar arasında bulunan yarım kalmış bir çalışmasıdır.

Tanpınar, yazın yaşamına şiirle başlar. İlk kez Musul Akşamları (1920İ adlı şiiri Celâl Sahir’in (Erozanİ çıkardığı Altıncı Kitap adlı dergide (seri kitaplarİ yayımlanır. Bunu Ataç’ta tefrika edilmeye başlayan Geçmiş Zaman Elbiseleri (1936İ adlı öyküsü izler. Mahur Beste gibi onun yayımı da yarım kalır; daha sonra devamı Oluş dergisinde tefrika edilerek tamamlanır. İlk kitabıysa bir monografi çalışması olan Tevfik Fikret (1937İ’tir. Yazar, şiir, öykü ve romanlarını dönemin dergi ve gazetelerinde yayımlamasına karşın, bunların kitaplaşmasında ısrarcı olmamış, bu nedenle de yaşarken sadece Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943-öykülerİ, Huzur (1949-roman), Yaz Yağmuru (1955-öykülerİ ve şiirler (1961-37 şiirİeri kitaplaşmış olarak görebilmiştir.

Mahur Beste, “Bu romanı büyük bestekârımız Eyyubî Bekir Ağa’nın ruhuna ithaf ediyorum.” sunusuyla başlar. Mahur makamında bestelenen güfteler mahur beste adını alır. Mahur; sevimli, mutlu ruh durumlarını yansıtmaya uygun bir makamdır. Müzik dünyamızda, mahur beste denilince, bilinen iki besteci vardırğ Eyyubî Bekir Ağa (1685?-1759İ ve Hammamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846İ. Eyyubî Bekir Ağa, mahur makamındaki “Bir âfet-i mehpeyker ile nüktelerim var” dizesiyle başlayan güftenin bestecisidir. Lâle Devri’nde, I. Mahmut döneminin en büyük bestecisi olan Eyyubî Bekir Ağa; şen, zaman zaman hicve yönelen bir biçem kullanır. Yaşamı boyunca hiç dini beste yapmaz. Kendinden bir kuşak sonra gelen Hammamizade İsmail Dede Efendi’yse, klasik Türk sanat müziğinin en büyük üç bestecisinden (diğerleri Abdülkadir Meragi ve Itrîİ biridir. “Ey gonca dehen hâr-ı elem canıma geçti” dizesiyle başlayan güftenin mahur makamındaki bestecisidir.

devamı için tıklayınız.
 

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!