Gustave Flaubert

Madame Bovary

Gustave Flaubert


Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 
Editörün Notu :
Nabokov "Flaubert olmadan Fransa'da Proust. İrlanda'da Joyce, Rusya'da Çehov olmazdı," der.  Yüzeysel burjuva hayatının yapay parıltısına kapılarak, sınıf atlama tutkusu ile kendi öz değerlerini yitirerek kendi çöküşünü hazırlayan "Madame Bovary"  pek çok yazara ilham kaynağı olmuştur.  Romantizme tepki olarak öncülük ettiği realizm akımı ile Flaubert, yazarın, olayları, tarafsız bir şekilde, yargılamadan, ders vermeden, açıklamalar yapmadan ortaya koyması gerektiğini savunur. Üslupta mükemmelci olan Flaubert'in alaycı, sinik ve zeki bir söylemi vardır.  Pek çok yazarın az ya da çok öykündüğü, bir yazar olarak kabul gören Flaubert çağdaş romanın tartışmasız en büyük edebiyat ustalarından biridir.

 

Monsieur Flaubert benim -

Orhan Pamuk

http://sanat.milliyet.com.tr/Sanat/ 

Pamuk, "Batı dışı ülkelerde, yazarların ayakta durabilmek, direnebilmek için Flaubert gibi keşiş yazarları kendilerine örnek almaları, hatta kendilerini onlarla özdeşleştirebilmeleri şarttır" diyor.

SUNUŞ

Orhan Pamuk'a bugün Fransa'daki Rouen Üniversitesi tarafından edebiyata ve Flaubert düşüncesine katkılarından dolayı şeref doktorası verilecek. Rouen, "Madame Bovary"nin yazarı ünlü romancı Flaubert'in doğup büyüdüğü, bütün hayatını geçirdiği ve annesiyle yaşayarak romanlarını yazdığı taşra kenti. Bilindiği gibi Gustave Flaubert dünyaca ünlü romanının baş kahramanı hakkında, "Madame Bovary benim!" demişti.

Flaubert'in bu çok ünlü sözüyle ne demek istediği, edebiyatçılar arasında 130 yıldır tartışılıyor. Pamuk'un bugün yapacağı "Monsieur Flaubert benim!" başlıklı doktora kabul konuşmasını yayımlıyoruz...

Monsieur Flaubert Benim

Flaubert Doğu yolculuğunun son kısmında, Mısır, Filistin, Lübnan ve Suriye'den sonra, 1850 Ekim'inde arkadaşı Maxime Du Camp ile birlikte İstanbul'a geldi. İki arkadaş daha önce de birlikte yolculuklara çıkmışlar, yaşadıklarını yazmışlar, bundan mutlu olmuşlardı. Du Camp varlıklı bir aileden gelen, edebiyatı, sanatı seven, hafif züppe ama güvenilir ve iyi bir arkadaştı. Altı yıl sonra editörü olduğu Revue de Paris dergisinde, "Madame Bovary"yi tefrika edecekti. Seyahatleri boyunca Du Camp, yanında getirdiği ağır fotoğraf makinesiyle Ortadoğu'nun ilk fotoğraflarından bazılarını çekerken, Flaubert daha çok kendisiyle, kendi geleceğiyle meşguldu ve biraz da dertliydi.

Flaubert'in derdi, daha doğrusu acısı, Beyrut'ta yeni kaptığı frengiydi. Frengi yaralarına ilaçlar sürüyor, acısını hafifletmek için uğraşıyor, hastalığı bir Türk'ten mi, bir Hıristiyan'dan mı kaptığını merak ediyor, mektuplarında konuyu alaycılıkla ele almaya çalışıyordu. Bir yıldan fazla zamandır yolculukta olmak da, frengi gibi, Flaubert'i yormuş, yıpratmıştı. Saçları, dişleri yolculukta dökülmüş; evini, annesini, Rouen'deki hayatını özlemişti.

İstanbul'dayken Flaubert, annesinin bir mektubundan, bir arkadaşının evlendiğini ve annesinin sıranın ne zaman oğluna geleceğini merak ettiğini öğrenince ona bir cevap yazdı. 15 Aralık 1850 tarihli, "Constantinople"dan yazılmış bu mektubu, yazar olmayı düşlediğim gençlik yıllarında sık sık açıp okur, Türkiye'de, İstanbul'da yazar olarak ayakta kalmanın, yola devam etmenin zorluklarına karşı bu çok özel metinden kuvvet almaya çalışırdım.

Sanatçı bir çeşit canavar olmalı

"Ernest Chevalier'nin evliliği haberi üzerine seninki ne zaman, diye soruyorsun bana," diye yazar Flaubert annesine. "Ne zaman mı? Umarım hiçbir zaman." Yirmi dokuz yaşındaki genç yazar adayı, annesine hayattaki ilkelerini hatırlatır ve artık onları değiştirmek için çok geç olduğunu vurgular. "Benim artık gelişimim tamamlandı, yani hayatta oturacağım yeri, ağırlık merkezimi buldum artık... Benim için evlenmek, dinden dönmekle birdir: Düşüncesi bile beni dehşete düşürüyor." Birkaç satır aşağıda Flaubert, daha sonra Nietzsche'den Thomas Mann'a modern düşüncenin sanat-hayat ilişkisi hakkında geliştireceği bakış açısını çok açık bir şekilde dile getirir: "İnsan şarabı, aşkı, kadınları ya da zaferi ancak sarhoş, şık, koca ya da asker olmadığı zaman tasvir edebilir. Hayatın içine çok fazla karışırsa insan, hayatı çok da açık bir şekilde göremez. Ya çok acısını çekeriz hayatın ya da çok fazla keyfini süreriz." Flaubert annesine, sanatçının doğanın, sıradan hayatın dışında tuhaf bir yaratık, bir çeşit canavar olması gerektiğini de kuvvetle hissederek yazar: "Ben artık alıştığım gibi yaşamaya çekilmeliyim: Tek başıma; bir tek büyük adamların ve bir ayının, odamdaki ayı postunun yakın dostluğuyla yapayalnız olarak." Ve tıpkı Flaubert gibi daha otuz yaşıma varmadan kendi kendime fısıldayarak tekrarladığım, inanmaya çalıştığım şu cümleleri yazar annesine: "Dünya, gelecek, insanların ne diyeceği, kurulu bir düzeni olmak, hatta geçmişte hayalini kurarak pek çok gecemi uykusuz geçirdiğim edebi ün bile artık umurumda değil." Annesine bütün bu iddialı sözleri yazdıktan sonra da Flaubert, basitliğiyle kendine olan güvenini ve içtenliğini gösteren son bir cümle ekler: "İşte böyle biriyim; kişiliğim de böyledir."

Galata'da Flaubert'in otelini aradım

İstanbul'da ilk romanımı bitirip yayımlatmaya çalıştığım, annemle yalnız oturduğum 1970'lerin sonunda; Flaubert'in 1850'de bu sözleri yazdığı, günlerce kaldığı Justiniano Oteli'nin Galata'da nerede olduğunu bulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Tıpkı onun kendisine örnek aldığı 'büyük adamları' gibi, ben de Flaubert'i kendime örnek almaya çalışıyordum. Flaubert'in ünlü mektubunda neredeyse içgüdüsel bir rahatlıkla dile getirdiği modernist edebi ahlakın bir ilkesi sıradan burjuva hayatından ve başarıdan uzak durmak ise, diğer ilkesi de bunu başarıyla ve içtenlikle yapan keşiş tabiatlı büyük yazarlara hayranlık duymak, onlarla özdeşleşmektir. Yazarın hayattan uzak durması, bütün kurumlardan, devletten, sıradan aile hayatından kaçınması, başarıyı, edebi ünü şüpheli şeyler olarak görmesi... Bunlar dindışı modern edebi keşişliğin, yani edebi modernizmin olmazsa olmaz ahlaki ilkeleridir. Her şeyden önce, daha önce hiç dile getirilmemiş insani deneyimleri yeni bir dille seslendirmek, deneysel olmak; sevilmeyi, kolay okunurluğu bütünüyle yok etmese de, ticari başarıyı geciktirir. Kendini zor, sıkıntılı bir edebi hayata hazırlayan genç yazarın modern keşişliğin bu ilkelerine içtenlikle inanması gerekir ki, başarı hemen gelmeyince, gecikince (bazen hiç gelmez) hemen düş kırıklığına uğramasın, az ile yetinmekte, inandığı zor yolda ilerlemekte, yazmakta devam edebilsin. Modernist edebi ahlakın, 19. yüzyılın ortasından günümüze kadar bir zümre olarak bütün yazarların, özellikle genç yazarların ayakta kalabilmek ve edebiyatın ticarileşmesine karşı direnebilmek için inanması ve saygı duyması gereken bir şey olduğuna h l inanıyorum. Flaubert'in kitaplarının, eserinin büyük başarısının yanı sıra bir diğer zaferi de, bütün hayatını daha yirmi dokuz yaşındayken reçetesini yazip tasvir ettiği bu ahlaka uygun olarak yaşamasıdır.

Flaubert'in mektupları bu ahlak ile iyi yazma tutkusunun nasıl birleştiğini gösterir bize. 1970'lerde onları okurken, ben de Flaubert gibi, hayata karışmanın, kolay başarının, cemaate ve iktidar sahiplerine uzak durmanın mümkün olabileceğini düşünür, bunlara inanırdım. Bu anlamda Flaubert benim için bir keşiş, bir azizdi; hayata ve yüzeysel başarıya sırtını dönen modern edebiyatın diğer keşiş-azizlerinin ilkiydi... Joyce, Proust, Kafka, Pessoa, Walter Benjamin ve Borges benim için aynı silsilenin adlarıdır.

Keşiş-aziz yazara bağlılık duyarız

Bu yazarlara bağlılığım, dünyayı kelimelerle görme işinde açtıkları yeni ufuklar ve edebi buluşlar kadar, kolay başarıya sırtlarını dönebilmelerinden de kaynaklanır. Özellikle roman ve modern edebiyat kültürünün ve okuma alışkanlığının gelişmediği Batı dışı ülkelerde, yazarların ayakta durabilmek, direnebilmek için Flaubert gibi keşiş yazarları kendilerine örnek almaları, hatta kendilerini onlarla özdeşleştirebilmeleri şarttır diye düşünüyorum .

Ama bu zorunluluğun, şimdi, yıllar sonra, sözünü etmek istediğim bazı sorunları da vardır. Öncelikle keşiş-aziz yazara duyduğumuz bağlılığın yaşanış şekli, Batı dışı ülkelerin geleneksel kültürlerinde, keşişlere ve azizlere duyulan saygı, hayranlık ve tapınmanın yolları ve biçimleriyle çok kolay birleşir. Türkiye'de edebî modernizmin Batı'dan ithali ve yaşanışı böyle olmuştur. 1960'larda, 1970'lerin başında bir avuç genç Türk yazarının Kafka'ya duyduğu hayranlığın, ölmüş büyük mutasavvıflara, keşiş hayatı yaşayan tekke şeyhlerine duyulan geleneksel hayranlık ve teslimiyet duygusuna pek çok yönden benzediğini hatırlıyorum. Tıpkı bazılarının Kafka'nın hayat hikâyesini okuyuşu gibi, 1970'lerde ben de Flaubert'in mektuplarını tasavvuf şeyhlerinin menkıbnamelerini okur gibi okumuştum. Eleştirel düşünceden, çözümleyici mantıktan ve hayran çömezin bireyliğinden çok, hayran olunan keşiş yazarın sözlerini ezberlemeye, hayatını tekrara dayanan bu çeşit geleneksel tapınma törenleri, örnek alınan yazar Batılı olduğu için, yanıltıcı bir modernlik halesiyle de kuşatılır.

Okur, yazarın mutsuz olmasını ister

Bu çeşit geleneksel hayranlığın ve modernist edebi ahlakın bir yan sonucu, yazarları kitaplarıyla değil, hayatlarıyla değerlendirmektir. Hayranlık duyulan yazarın başarısız, mutsuz ve huzursuz bir hayatı olması, aslında bütün dünya okurlarının ortak gizli isteğidir. Elbette bu istek, ülkeden ülkeye şekil değiştirir. Kitapların ticari başarısı, bugün Amerika'da bir yazar için itibar kaybettirici bir şey değildir. Avrupa'da ise, yazarın kitaplarının çok okunması, eleştirmenlerin ona şüpheyle bakmasına yol açabilir. Batı dışındaki küçük edebi merkezlerde, çoğu zaman zaten hiç gerçekleşmeyen ticari başarı, nadiren de olsa gerçekleşirse, yazarın bir keşiş ve aziz olarak hayatını sona erdirir. 1960'lar ve 1970'lerde Türkiye'de bir şairin herkesin anlayıp zevk alabileceği şiirler yazması, ona duyulan saygıyı artıracağına azaltırdı. Kitapların hiç satılmadığı, gazetelerin, televizyonların edebiyatçılara hiç yer vermediği küçük ve ücra ülkelerin sokakları; kitaplarının satılmamasıyla ve gazetelerde hiç yer almamakla övünen modernist, edebi ahlak sahibi şairler ve yazarlarla doludur. Amerika'da bile Salinger (bir başka Flaubert hayranı), Pynchon gibi yazarlara, kitaplarından çok, medyada hiç görünmedikleri için özel bir hayranlık duyan pek çok kişiyle karşılaştım.

Flaubert'in 1850'de İstanbul'dan annesine mektup yazarken dile getirdiği modernist edebi ahlakın yüz yıl sonra İstanbul'da ya da Batı dışındaki diğer edebi merkezlerde edebi seçkinlerce heyecanla benimsenip içselleştirilmesindeki asıl sorun, edebiyatın gene yalnızca seçkinlere seslenen bir şey olarak görülmeye devam edilmesidir. Osmanlı saray edebiyatının şairleri için edebiyat, iyi eğitilmiş seçkinlerin meşgul olacağı ve onlar kadar seçkin okurların anlayacağı bir şeydi yalnızca. Sıradan burjuva hayatını iğnelemeden tek gün bile geçiremeyen Flaubert, belki bu görüşe yakınlık duyardı. Bu görüşe Flaubert'den de daha çok inanan, aslında Flaubert'i ve edebi ahlakını bu yüzden benimseyen pek çok Flaubertci vardır, şimdi biraz onlardan bahsedeceğim.

Aşk-ı Memnu

Flaubert, edebiyat tarihinde, yazarlarca en çok hayranlık duyulan yazarların başında gelir. Maupassant'dan Tolstoy'a, Henry James'ten Nabokov'a, Conrad'dan Mario Vargas-Llosa'ya kalabalık bir yazarlar ordusu Flaubert'le fazlasıyla ilgilenmiş, onun hakkında yazmış, ona gizli-açık derin bir sevgi duymuş ve gizli-açık onunla kendini özdeşleştirmiştir. "Madame Bovary" (1857); Rusya'da Tolstoy'un "Anna Karenina"sına (1877), Almanya'da Theodor Fontane'ın "Effi Briest"ine (1894) örnek olmuştur. Baskıcı, kapalı ortamlarda bir kadının kocasını aldatmasını anlatan bu romanların Portekiz'deki temsilcisi Eça de Queiros'un romanı "O primo Bazilio"dur (1878). Bu romanda da, "Madame Bovary"de olduğu gibi, baş kadın kahraman romantik romanlar okuyarak yoldan çıkar. Bu romanda tıpkı Türkiye'deki "Madame Bovary" benzeri "Aşk-ı Memnu" (1900) gibi aşk ve aldatma aile içinde geçer ve kadın kahraman Bovary'den daha yukarı sınıftandır. Halit Ziya'nın Abdülhamit'in baskıcı yıllarının sonuna doğru yazdığı "Aşk-ı Memnu"su, bugün Türk Milli Eğitim Bakanlığı'nın "Madame Bovary" gibi lise öğrencilerine tavsiye ettiği bir avuç romandan biridir.

Flaubert'e duyulan hayranlığın daha sonraki kuşaklarda, 20. yüzyılda, romanları kadar mektuplarına, mektuplarının gösterdiği hayat tarzına, edebiyatın bir çeşit keşişi olmasına dayandığını anlamak zor değildir. Georges Perec, benim de en çok sevdiğim Flaubert romanı olan "Duygusal Eğitim"den tam on üç cümleyi, romanı "Şeyler"de ("Les Choses", 1965) olduğu gibi kullandıktan on beş sene sonra yazdığı bir makalede, bu cümleleri Flaubert olmak istediği için kendi romanına aldığını söylemiştir.

Flaubert olmayı istemek! Onunla aynı günlerde yaşayan Turgenyev'in ya da Henry James'in, Tolstoy'un ya da Theodor Fontane'ın Flaubert hayranlığı romanlarına yönelikti.

Pek çok yazar Flaubert olmak istedi

Conrad, Flaubert'in tekniğiyle meşguldü. Sonraki kuşakların, özellikle son yarım yüzyılın Flaubert hayranlığı ise yazarın kendisine, hayatına, mektuplarında yazdıklarına ve hatta hakkında anlatılanlara yoneliktir. Bunun birinci nedeni elbette mektupların hak ettikleri özenle, editor dikkatiyle notlandırılarak yayımlanmasıdır. Fransız kültürünün klasiklere saygı anlayışı ve edisyon hazırlama geleneği de bugünkü Flaubert fikrini, dünyanın her yerinde bu büyük yazarın gördüğü içten saygı ve hayranlığı hazırlamıştır. Modernist edebi ahlaka uygun olarak yaşayabilmek için gerekli 'özdeşleşme' duygusu, bu mektuplar sayesinde hâlâ bütün gücüyle canlı. Pek çok yazar, hayatının bir kısmında benim gibi Flaubert olmak istemiştir. Sartre'ın ünlü Flaubert biyografisi "Ailenin Budalası"nı bu duyguyla savaşmak için kaleme aldığını ya da Julian Barnes'ın parlak romanı "Flaubert'in Papağanı"nı Flaubert olma zevklerini sonuna kadar çıkarmak için yazdığını söylemek abartı olmaz.

Burjuvalaşan arkadaşına öfkelenir

Flaubert olmak isteyen yazarlar arasında iki temel eğilim görürüm hep. Roman sanatının iki temel özelliğini ortaya çıkaran bu ayrımı biraz tartışabilmek için basitleştirerek özetleyeceğim.

Birinci tür Flaubertciler yazarın çok belirgin öfkesine ve sesine hayranlık duyanlardır. Burada kastettiğim, Flaubert'in sıradanlığa, ortalama burjuva hayatına, yüzeyselliğe ve aptallığa karşı duyduğu öfkeli, alaycı, zeki sesidir. 1850 Ekim'inde, İstanbul'dan annesine yazdığı mektubun sonunda bu sesi hemen tanırız: Flaubert evlenen bir arkadaşının yakın zamanda mükemmel bir burjuva ve beyefendi olacağını alaycılıkla yazar annesine. Arkadaşı artık kurulu düzenin, ailenin, mülkiyetin savunucusu olacak, yakında gençliğinin sosyalist düşüncelerine de mutlaka savaş açacaktır! Flaubert'e göre arkadaşının suçu, kendisini fazla ciddiye almaya başlamasıdır. Bir zamanlar sarhoş olup gece kulüplerinde kankan dansı yapan sevgili arkadaşı, önce kendine bir saat alarak, sonra da hayal gücünü kaybederek burjuvalaşmıştır. Flaubert burjuvalaşan eski arkadaşına gittikçe öfkelenerek onun yakında karısı tarafından boynuzlanacağını da ekler mektubuna. Buradaki yazar sesi, Flaubert'in "Bouvard ve Pécuchet"sindeki ("Bilirbilmezler" diye Türkçeye çevrildi) ya da "Sıradan Düşünceler Sözlüğü"ndeki sesine çok yakındır. Mektuplarında da sık sık karşılaştığımız, insanoğlunun ve özellikle burjuvaların budalalığından bıkıp usanmış bu alaycı ses, gücünü Flaubert'in zekâsından ve çok özel mizah yeteneğinden alır. Zekâsının ve mizahının hedefinin, bütün hayatı boyunca uzak durmaya çalıştığı sıradan orta sınıf değerlerine, modernleşme ve sanayileşmenin ürettiği yeni, rahat, huzurlu günlük hayata yönelmesi, Flaubert'in sesine günümüzde pek çok yazarın özdeşleşmekten hoşlandığı bir güç verdi. 20. yüzyılda Flaubert hayranları, özellikle genç yazarlar bu ses ile özdeşleşmeye, bu alaycı, sinik ve zeki maskeyi Flaubert'den alıp kendi yüzlerine takmaya önem verdiler. Nabokov'un "Lolita"sını okurken, Amerikan orta sınıf hayatının ayrıntılarına batırılan iğnelerinin arkasında, Flaubertci bir duyarlık olduğunu hissederiz. Seçkin bir yazarın, insanoğlunun budalalığı ve sıradanlığı ile alay etmesini hepimiz cazip bulur; kitapları, romanları biraz da bu sesleri işitmek, onlarla yaşamak için okuruz. Ama bu alaycı ses bir romanda tek güç olursa, zekâ ve sinizm, kısa zamanda orta sınıf hayatını, iyi eğitim alamamış insanları, değişik kültürleri, alışkanlıkları bizlerden başka türlü ve yetersiz olanları aşağılayan, yukarıdan bakan mağrur bir sese de dönüşebilir. Özellikle Avrupa modernizminin Batı dışında yerleşme süreci, bu ahlaki sorunlarla birlikte anlaşılmalıdır. Oysa Flaubert bütün öfkesine, alaycılığına rağmen, mağrur bir yazar değildi. Kahramanlarına, kendisinden başka türlü olanlara, bir romanın içinden, ama çok yakından bakabileceği bir dil de bulmuştu. Annesine yazdığı mektupta gençlik arkadaşının evlenip sıradan burjuva hayatına karışmasına nasıl öfkelendiğini okuduktan sonra, aynı gençlik arkadaşlarını "Duygusal Eğitim"de nasıl bir sevgiyle anlattığını, onların 'budalalıklarına', akıl karışıklıklarına nasıl derin bir anlayışla yaklaşabildiğini görmek, romancı Flaubert'in asıl kuvvetini hatırlatır bize. Bu, kahramanlarıyla sonuna kadar özdeşleşebilen, bunun için çırpınan, evli bir kadının, Madame Bovary'nin mutsuzluğunu ve içine düştüğü çıkmazı kendi kalbinde hissedip, biz okurlara da çok açık dille hissettirebilen bir yazardır.

Flaubert kahramanlarının düşüncelerine ve onların ruhsal dünyalarına, romandaki anlatıcı sesin çok yaklaşabilmesi için özel bir teknik geliştirmiştir. Önce Fransa'da, daha sonra bütün dünyada taklit edilen, yayılan ve okurlarından çok Flaubert uzmanlarının takdir ettiği bu sese, bu anlatım tekniğine 'dolayımlı serbest üslup' (style indirect libre) denir. Flaubert'in keşfetmekten çok geliştirdiği bu anlatı üslubu, kahramanların düşünceleriyle, tanık oldukları çevre ve olaylar arasında bir fark gözetmez. Anlatının dili, zaman zaman kahramanın ruhuna, dertlerine, o kişinin özel sözlerini, argosunu kullanarak yaklaşır, ama anlatıcı ses bizi "diye düşündü", "diye aklından geçirdi" diye uyarmaz. Manzara ve çevre tasvirleri de, bir romanda olması gerektiği gibi, kahramanın ruh durumunu hem ayrıntılarıyla hem de seçilen kelimelerle temsil eder. Böylece biz okurlar, dünyayı, tasvir edilen olayları ve manzarayı kahramanların gözüyle ve onların duygu, dert ve kelimelerinin içinden yakın bir şekilde görürüz. Jane Austen ve Goethe'den sonra, Flaubert'in geniş bir şekilde ama dikkatle (çünkü okur, Madame Bovary'nin duygularını, Flaubert'in düşünceleri sanabilir) geliştirip kullandığı 'dolayımlı serbest üslup', Türkiye gibi roman sanatının ve modern hikâye etme dilinin Flaubert'den sonra geliştiği pek çok Batı dışı ülkede çok etkili olmuş ve sevilerek kullanılmıştır. Bu üslup yalnız roman sanatının oluşumunda değil, gecikmiş milli devletlerde, edebiyatın ve tabii ki en çok da romanın yardımıyla milli dilin ortaya çıkışında da ve benimsenip yerleşmesinde de belirleyici olmuştur. Benim sevdiğim, hayranlık duyduğum, özdeşleşmek istediğim Flaubert, işte bu ikinci yazardır. Kahramanlarının ruh haline, bir romanın geniş manzarası, panoraması içerisinde, bir anda birkaç kelime ile girebilmenin yeni bir yolunu keşfeden büyük yazar! Kahramanlarına roman sanatının talep ettiği derin şefkat ve anlayışla yaklaşabilen, bu yüzden "Madame Bovary benim" diyebilen yazar!

Az önce sözünü ettiğimiz alaycı, aşağılayıcı Flaubert, bu şefkatli Flaubert'den hiç de uzak değildir ama. Bu iki Flaubert'in, aynı kalbin iki değişik görüntüsü olduğunu hayal etmek de, onu seven okur için hiç zor değil. Bir yandan insanlığa sınırsız bir öfke ve kızgınlık duyan, diğer yandan da aynı insanlara derin bir şefkat besleyip onları herkesten iyi anlayan bu yazarla, pek çok yazar gibi, ben de hep özdeşleşmek istedim. Onu her okuyuşumda, "Monsieur Flaubert, c'est moi!" demek geldi içimden.

İstanbul'dan 1850 yılında, annesine yazdığı mektupta Flaubert, sevgili gençlik arkadaşı Ernest'in evlenerek sıradan burjuvalar arasına katılmasına ve kendisini fazla ciddiye almasına yol açan şeylerden birinin de üniversiteden doktora almak olduğunu söyler. Flaubert sayesinde bana bu şeref doktorasını veren Rouen Üniversitesi'nin sayın rektörü, değerli profesörler, öğrenciler, misafirler, yaşım ilerlediği için bu tehlike benim için artık çok önemli gözükmüyor. Hepinize çok teşekkür ederim.

NOT: Yazıdaki ara başlıklar tarafımızdan konulmuştur. (Milliyet)


Madame Bovary - Gustave Flaubert Romanda gerçekçiliğin başarılı ilk örneği.

http://www.insanokur.org/?p=280 

Gustave Flaubert’in Madam Bovary romanı ilk kez 1857 yılında basılmıştır. Yapıt döneminde büyük yankılar uyandırmış, ancak Flaubert o dönemde bile oldukça şaşırtıcı görünen bir gerekçeyle, ahlak ve dine aykırılık nedeniyle yargıç önüne çıkartılıp yargılandı, en sert biçimde cezalandırılması istendi. Bu gülünç dava yüzünden adı bugünlere kadar gelen savcı Pinard, bu kitabın gerçek amacının, evlilikte eş aldatmayı yüceltmek, cinsel duyuları abartıp kışkırtmak, bu yolda dinsel ögeler de kullanarak inanç konusunda kuşkular yaratmak olduğunu öne sürmüştü. Yargılama sonunda yazar zor da olsa aklandı.

“Flaubert, romanındaki her detayı gerçeklerle yoğurmaya çok önem vermiştir. Gerçekten de karısının sadakatsizliği sebebiyle perişan bir halde ölen Normandiyalı bir kasaba doktorunun yaşamış olduğu, Yonville kasabasının ise Honfleur yakınlarındaki Ry olduğu bilinmektedir. Bunun yanı sıra Dr. Lariveire’i tanınmış bir doktor olan babasını örnek alarak yaratmıştır. Emma’nın öldüğünü anlatan manzarayı yazarken küçükken yaşadıkları hastanenin pencerelerinden otopsilerin yapıldığı yerde gördüklerini yazdığı ve hatta Emma’nın intiharını anlatabilmek için kendisini arseniğin tadına bakacak kadar yoğun bir çalışmaya verdiği ve bu yüzden hasta olduğu söylenir”.

Romantizmin idealist yaklaşımına bir tepki olarak ortaya çıkan roman, gerçekçilik (realizm) akımının ilk ve en önemli örneklerindendir. Konusunu gerçek yaşamdan alan bu roman, bir dramdır; kentsoylu yaşamın batağında, romantik düşlerin peşinde koşan bir kadının dramı. Doyumsuz tutkuların ağında mutluluk hayalleri kuran Emma Bovary, gördüğü bayağılık ve ihanetle yıkılır. Asla yaşayamayacağı bir aşk için, şöhretini ve gururunu ayaklar altına alır, hayatını feda eder. Var olduğunu sandığı büyük insani duygular ve değerler, küçük çıkarlar ve para karşısında tuz-buz olur. Sonunda aşk acılarıyla kıvranarak romantik düşlerini yitirir, her şeyden duyduğu korku ve pişmanlık içinde hayatına son verir. Evet, Madam Bovary kadın ruhunun (aşk) acılarını eşsiz bir güçle anlatan muazzam bir romandır.

“19.yüzyıl romanının en başarılı örneklerinden birisidir “Madam Bovary”. Hem ele aldığı konu, hem de Flaubert’in üslubudur metni çarpıcı kılan. Anlatılan, Emma Bovary’nin trajik hayat hikayesi ve karşılıksız aşkları gibi görünmekle birlikte, Flaubert Emma’nın şahsında, 19.yüzyıl Fransız kadınının kıstırılmış hayatını, toplumsal değer yargıları ve ahlak ölçülerinin iki yüzlülüğünü ele alır.

Gerçekçiliğe olan tutkusuyla Flaubert, roman kahramanlarının hiç birine yakınlık duymadan yazmıştır metnini. Natüralizmin kurallarına uygun olarak, “bilimsel” bir yaklaşımı vardır. Her karakteri ve her olayı titizlikle inceler, kişilerin ve olayların nedenlerini araştırır ve bütün bunları mükemmel bir dille okuyucuya aktarır. Bu nedenle, kahramanları ile duygusal bağlar kurmaz, onları haklı çıkarmağa çalışmaz, ama araya girip bir yargılamada da bulunmaz. Emma Bovary, okuduğu romanların etkisiyle aristokrasiye ve büyük burjuvaziye hayranlık duyan, aristokrasinin bir parçası olmayı hayal eden ve buna ulaşmak için çabalayan, bu sınıfa dahil olamasa da, en azından aristokrat sınıfına yakın bir sınıf içinde bulunmayı arzulayan bir kadındır. İçten yapılmış bir pazarlık değildir onunkisi ama bir üst sınıfa dahil olabilmesinin tek yolunu o sınıftan erkeklerle birlikte olmakta bulmuştur. Kocası Charles ise pasif, silik, karısının isteklerini karşılamaktan uzak biridir. İşini annesi sayesinde elde eder, karısının hırsı nedeniyle de felakete sürüklenir.

Romantizm eleştirisi

“Kadın kahramanın manevi dramı, yani romantik düşlerin yitimi, aşk acıları, yaptıklarından duyduğu korku ve pişmanlık, yüce duygulardan aniden silkinip küçük burjuva hesaplara geçişi, hem duygusal bakımdan hem de Flaubert’in bunlara verdiği önem, hikayenin ardındaki bencil toplumsal çerçeveye nazaran ağır basar”. Bu bakımdan bir tip romanıdır “Madame Bovary”. Emma Bovary’nin başka bir hayata duyduğu ihtiras, çok büyük düş kırıklıklarına sebep olur. Toplumdaki yozlaşma, Emma Bovary karakterleri üzerinden okuyucuya iletilir. Flaubert, burjuva yaşamını, insanı tüketen, çabalarını ve umutlarını silip götüren bir bataklık olarak görür ve Madame Bovary’de bir küçük burjuva kadınının çöküşünü, manevi acılarını ve bu kadının dramının arkasında yatan bayağı, önemiz ve küçük dünyayı anlatır. Toplumsal olayların sözcüsü ise eczacı Homet’tir. Bu karakter ise, Fransız Devrimi’nin ‘kutsal’ ilkelerini iki yüzlü bir biçimde ağzından düşürmeyen ama pratikte asla onlara sadık olmayan liberalizmin temsilidir.

Kendinden kısa bir süre sonra yazmaya başlayan Zola tarafından sistematize edilen Natüralizm (Doğalcılık) akımının ilk yazarıdır Flaubert. Romanını biraz da manifesto olarak görmüş ve Fransa’da o yıllara kadar egemen edebi akım olan romantizme saldırmayı görev edinmiştir. “Madame Bovary”de, romantizm hareketinin prensip ve duygularına kapılan ve onları ciddiye alan boş kafalı bir kadının nasıl felakete sürüklendiğini göstermeyi de amaçlamıştır. Flaubert’in bütün metne yayılan hicvi, en çok, Emma’nın okuduğu eserler aracılığıyla romantizme yönelir.

Romanda bir kaç ana temanın yanında, çok sayıda da yan tema var. Mesela, Suçkov, “Gerçekçiliğin Tarihi” adlı incelemesinde, “Madam Bovary”nin önemli bir motifi olarak, yabancılaşma sürecini gösteriyor; “kalabalık içerisinde yalnızlık… Gerçek iletişimin, manevi ilintinin pratikte ortadan kalkmasına varacak denli insanların birbirine yabancılaşmış ve birbirine kayıtsız olduğu çok kalabalık bir dünyadaki ıssızlık…”

Bugün bile Fransızca’yı en iyi kullanan yazarlar arasında sayılan Gustave Flaubert’in romanlarını kendi dilinde okuyamamak bizler için büyük bir kayıp. Ancak, çevirilerinde dilsel zenginliklerinin gözetilmesi biraz olsun teselli verici. Mutlaka okunması gereken bir yazar ve bir roman.” A. Ömer Türkeş

Bu kısmı kitabı bitirmeden okumayın

******

Romanın Konusu

Yeteneksiz, kaba saba bir adam olan Charles Bovary, Rouen civarında bir kasabaya yerleşmiş; orada hastalarından birinin çok güzel kızı olan Emma ile evlenmiştir. Emma, hayalperest bir kadındır. Her dakikası birbirine benzeyen taşra hayatından sıkılmakta, maceralar, eğlenceler, heyecanlar tasarlamaktadır. Mösyö Bovary, karısının eğlenebilmesi için başka bir kasabaya yerleşir. Madame Bovary, orada noter katibi Leon tarafından sevildiğini anlar. Yine o yörede oturan Rodolphe adında bir malikne sahibinin ağına düşer. Emma’nın tekdüze yaşamı değişmiştir; kocasından ayrılmayı düşünür. Emma, şığı Rodolph’e, birlikte uzak ülkelere gitmeyi önerir. Rodolphe, bu öneri üzerine izini belli etmeden ortalıktan kaybolur.

Emma, terk edildiğini anlar. Beyin hummasına yakalanırsa da iyileşir. Bu kez de Paris’ten dönen ve eski utangaç hali kalmamış olan Leon’la karşılaşır, onun ağına düşer. Yasak bir aşk hayatı yaşayan ve hiçbir lüksünü eksik etmeyen Emma, gizlice yaptığı borçlan ödeyemez; yeniden ve daha büyük bir bunalıma girer; kurtuluşu yaşamına arsenikle son vermekte bulur. Kocası, Emma’nın niçin intihar etiğini bir türlü anlayamaz. Bir gün karısına, sevgililerinden gelen mektupları görür. Gerçeği o zaman anlar. Bir süre sonra üzüntüsünden o da ölür.

*******

Karakterler:

Emma Bovary :

Romanın baş kahramanıdır. Romantik istekleri mantığının önüne geçmiş, güzel bir kadındır. Daima gözü yükseklerdedir. Elindeki ile yetinmeyi bilmeyen, doymayan bir kişiliğe sahiptir o nedenle hayatta hiçbir zaman mutlu olamamıştır.

Charles :

Tembel bir kocadır. Hayatı boyunca hep annesinin istediklerini yapmaya mecbur kalmıştır. Çocukluk yıllarından kalma bu eziklik onu zayıf karakterli biri yapmıştır.

Homais :

Meraklı ve misafirperver bir eczacıdır

Rodolphe:

Zengin ve çapkın bir erkektir.

Lheureux

Çıkarcı bir insandır. İnsanların hayatına karışan bir satıcıdır. Aynı zamanda çok paragözdür.

Rollet Ana :

Dürüst bir hizmetkardır. İşini sevmemesine rağmen güvenilir bir sütannedir.

Leon :

Yakışıklı ve saf bir duygusaldır. Emma Bovary’e aşıktır.

Gustave Flaubert’in Yaşam Öyküsü

12 Aralık 1821’de Fransa Rouen’de doğdu. 1880′de bir inme sonucu yaşamını yitirdi. Babası Achille Flaubert Rouen’daki bir hastanenin baş cerrahı, annesi de bir hekim kızıdır. 1840′ta liseyi bitirdi. 1841′de Paris Hukuk Fakültesine kaydoldu. 22 yaşındayken sara olduğu kabul edilen bir hastalığının bulunduğu ortaya çıktı. Eğitimini tamamlamadı. 1846′da babasını kaybetti. Bir kızı olan ablası da ölünce, annesi ve yeğeniyle Rouen yakınlarındaki Croisset’ye yerleşti, yaşamının tümünü burada geçirdi. İlk yazı çalışması 1837′de yayınlandı. Kasım 1849’dan Nisan 1951’e kadar Maxime du Camp ile birlikte Yunanistan, Anadolu, Mısır, Filistin, Suriye ve İtalya’yı dolaştı. İçe kapanıklığından, yalnız Mısır’a ve Tunus’a yaptığı yolculuklarla sıyrıldı. Ünlü romanı Salambo’yu ona esinleyen de, bu yolculuklar oldu. Edebiyat dünyasından pek çok kişiyle mektuplaştı. Bu mektuplardan bazıları sonradan büyük ün kazandı. Gerçekçilik akımını başlatan kişi olarak gösterilmesinde ünlü romanı Madame Bovary kadar bu mektuplarda dile getirdiği edebiyat ve sanatla ilgili görüşleri de etkilidir. Yaşadığı dönemde kitaplarından maddi kazanç sağlayamadı. Yaşamının son yılları acılar, edebi başarısızlıklar ve maddi zorluklarla geçti. Bu dönemdeki en büyük avuntuları, manevi oğlu olan Guy de Maupassant’ın başarısı ve başını Emile Zola’nın çektiği natüralist (doğalcı) grubun ona verdiği değerdi. En ünlü romanı olan Madame Bovary 1856′da yayınlandığında, yazar ve yayıncı hakkında ahlaksızlığa teşvik suçundan dava açıldı. Madame Bovary bugün dünya edebiyatının temel taşlarından biridir.

Eserleri Roman

Madame Bovary (1856)
Bir Delikanlının Hikayesi (1870 iki cilt: Bir Delikanlının Hikayesi 1964, Gönül ki Yetişmekte 1982)
Ermiş Antonius ve Şeytan (1968)
Bouvard ile Pecuchet (1881)
Salambo (roman) (1862, Türkçe 1935-1985)

Oyun

Gönül Şatosu (1880)

Öykü

Üç Hikaye (1887, Türkçe 1955, 1981)

Deneme

Basmakalıp Düşünceler Sözlüğü (1913)
Kitap Deliliği (1926)

Günlük

Kırlarda ve Kumsallarda (1886)


Edebiyatta gerçekçilik (Realizm)

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=200532

Gerçeğin ne olduğu sorusu yüzyıllarca sorula gelmiş; sanatçılar, düşünürler, eleştirmenler, edebiyat kuramcıları tarafından çağlar boyunca sorulmuştur. İnsanın dışında, insandan bağımsız bir gerçek, gerçeklik var mıdır? Varsa bu gerçekliğin boyutları nelerdir? İnsan düşüncesi hangi düzeyde, hangi oranda algılayabilir? Algılanan gerçeğin kendisi mi, yoksa gölgesi mi? Değişik biçimlerde, değişik yaklaşımlarla yanıtlanmıştır bu sorular. Günümüzde de gerçek gerçeklik kavramının sınırları tam çizilmiş değildir.

Felsefede pozitivizm ne ise, sanat ve edebiyatta da realizm odur. Gerçekçiliğe, gerçeği olduğu gibi yansıtmak anlamı verilirse, gerçekçilik tüm çağları kapsar. Romantizmin şiddetle hüküm sürdüğü zamanlarda bile Balzac, Stendhal gibi yazarlar gerçekçi olabilmişlerdir. Balzac' ı gerçekçiliğin, hele doğalcılığın (natüralizmin) büyük bir öncüsü olarak görmek mümkündür.

Bir edebiyat akımı olarak ele alınan gerçekçiliğin başlangıcı Murger, Champfleury ve Duranty gibi adları az duyulmuş yazarlara dayanır. Duranty, 1856 yılında Réalisme adı ile beş ay dayanan bir dergi çıkarmıştır. Ancak gerçekçilik akımının parlaması 1857 yılında basılan Mademe Bovary ile olmuştur. Romanın yazarı Flaubert, George Sand' a yazdığı bir mektupta; "Olayları bana göründükleri gibi ortaya koymakla, bana doğru görüneni ifade etmekle yetiniyorum... Doğruluğu sanata sokmanın daha zamanı gelmedi mi? Tasvirin tarafsızlığı o zaman kanunun yüksekliğine ve bilimin belginliğine ulaşacaktır." demektedir.

Gerçekçilik ile birlikte benlik romandan uzaklaşmıştır. Tourguenniev' in deyişi ile "roman yazarı ile romanlarının kişileri arasındaki göbek bağı kesiliyor", roman, objektif bir inceleme ve gösterme konusu olmuştur.

Jules ve Edmond de Goncourt gerçekçiliği şöyle açıklarlar: "Tarih, yazılı belgelerle vücuda getirildiği gibi bugünkü roman da anlatılmış veya doğadan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmektedir. Tarihçiler geçmişin anlatıcıları, romancılar da bugünün anlatıcılarıdır." Gerçekçi roman yazarı konusunu gerçeklerden almak, önemsiz olayları bile ya bizzat görmek ya da güvenilir belgelere göre anlatmak zorundadır. Hayale kapılmamak, gerçekten ayrılmamak gerçekçilik akımının temel ilkesidir.

Gerçekçilik, dış çevre tasvirini son haddine çıkarmıştır. Tasvire olan bu düşkünlük bir taraftan pozitivizmin tesiri altında bakışların gözleme alışmış olmasından, diğer taraftan da roman yazarının, çevrenin ruh üzerindeki tesirine inanmış bulunmasından ileri gelmektedir. Bir romandaki kişilerin düşünceleri ile hisleri hakkında tam bir fikir edinmek için, içinde onların yaşamakta oldukları çevreyi etraflıca bilmek gerekir. Benliğimiz, her an birbirini izleyen duyumların toplamından başka bir şey değildir. Eşyadan iklime kadar hiçbir şey yoktur ki insanın ben dediği sayısız duyumların kafilesine girmiş olmasın. Biz de bu duyumları uyandıran etken ise maddi çevredir. Çevrenin bizim üzerimizde bir tesiri olduğu gibi bizim de çevremiz üzerinde bir tesirimiz vardır. Örneğin, odamızın döşenme ve tertibinden bir çok hislerimiz ve düşüncelerimiz anlaşılabilir. İnsanın beraber bulunduğu, arasında yaşadığı şeyler derhal alışkanlıklarının ve hareketlerinin çehresi oluverirler. Dikkatli bir kimse için bizi çevreleyen eşyaya ve onların tertip tarzına bakarak karakterlerimizi ve alışkanlıklarımızı okumak güç bir şey değildir. Demek oluyor ki dış ve iç gerçek bir ve aynı şeydir. Sonuç olarak dış çevrenin tanımlanması gerçekçi roman için büyük bir önem taşır. Ancak, çevre olayın konusu olan kişilerin gözü ile tanımlanmalıdır.

Gerçekçilik, çevreye gösterdiği bu ilgiyi aksiyon ve olayda en alt düzeye indirmiş, tanımlamalar arasına sıkıştırmıştır. Daudet, "başlarından hiçbir mühim olay geçmeyecek olan insanların romanını, yani yaşamlarını yazmak, en doğru yol değil midir?" sözleri ile gerçekçilerin olay ve aksiyona bakışlarını açıklamıştır.

Gerçekçilik, sanatın dolayısı ile romanın ahlaki, dini, sosyal bir amacı olmadığını savunur. Flaubert, mektuplarında sanatın bağımsızlığını şöyle savunur; "Güzel üslupla yazan sanatçılara fikir ve ahlak amaçlarını ihmal ettikleri için çıkışıyorlar, sanki doktorun amacı iyileştirmek, bülbülün amacı da sadece ötmek, sanki sanatın amacı da her şeyden önce güzellik yaratmak değilmiş gibi." Bu sözlere rağmen Madame Bovary' yi okuyup da bundan bir ahlak dersi almamak olanaksızdır. Ama, okuyucunun eserden çıkardığı ahlak sonucu roman yazarının hedefi değildir. Gerçekçiler romandan asla bir ahlaki veya toplumsal bir sonuç çıkmasın demezler. Onlar sadece sanatçının bir ahlak hocası olmadığını savunurlar.

Bütün çağların yazarları insanı insana anlatmaya çalışmıştır. Nedir ki bu anlatım, yazarların insana bakış açısına, toplumsal konumuna göre değişiklikler göstermiştir. Gerçekçiliğin çıkış noktası bir yazarın parçası olduğu tarihsel ve toplumsal bütünün doğrultusunda yaşama yönelmesidir. Yazarın içinde yaşadığı, soluduğu dünyayı eleştirel bir gözle algılaması ve yansıtmasıdır. Bu yansıtmanın yönü ve nitelikleri değişiklikler göstermiş, bunun için de eleştirmenler, edebiyat kuramcıları gerçekçiliği değişik türler altında toplamışlardır.

Eleştirel gerçekçilik

Doğalcı gerçekçilik (Natüralizm)

Toplumcu gerçekçilik

Kentsoylu gerçekçilik

 


Flaubert`in Madam Bovary Romanında Arzu Kavramı ve Nesneleriyle İlişkisi Üzerine Birkaç İzlek

Ömer Kutlu
http://omerkutlu.blogspot.com/.html

Gustave Flaubert`in Madam Bovary`si yazıldığı dönemin koşullarına göre müstehcenlikle suçlanmış ve yargılanmış, realist romanın en önemli eseridir. Madam Bovary`nin konusu, hemen hemen aynı dönemin bir başka devi Tolstoy`un Anna Karenina`sına benzer. Yazıldığı döneme göre müstehcen sayılacak bu romanın yargılanmasının en büyük nedeni, romanın eksen karakteri Emma Bovary`nin yaşadığı yasak ilişkiler ve evlilik dışı arzularından dolayı kendini yıkıma sürükleyişinin öyküsüdür.

Bu Bölümü kitabı bitirmeden okumayın
*********

Romanın konusunu kısaca özetlersek; Emma Bovary, küçük bir çiftlik sahibi olan Roault babanın kızıyken henüz büyük bir hekim olmayan Charles Bovary ile evlenir ve başlangıçta iyi giden herşey Emma`nın arzuları doğrultusunda değişmeye başlar. Arzuları doğrultusunda sürüklenen Emma, öncelikle kocasıyla yaşadığı yaşamın sahteliğini ve anlamsızlığını anlayacak ve gerçek arzunun peşinde yavaş yavaş yoksunlaşacaktır. Kocası basit bir sağlık memuru olan Charles, Emma`nın giderek bozulan sağlığının düzelmesi için Tostes`tan Yonville kasabasına taşınma kararı alır. Emma`yı iki boyutta görür: onu safça sevdiği için aşk boyutunda ve belki de tek bildiği şey tıp olduğu için patolojik boyutta. Karısı Yonville`de önce Leon isimli bir Noter katibini platonik olarak arzular ,sonra Rodolphe isimli bir toprak ağasının metresi olur. Rodolphe`un Emma`yı terketmesi üzerine son tutunacağı dal olan Leon`la karşılaşır ve hayallerindeki yaşamı gerçekleştirmek için borçlanır. Leon, Emma`yı terkeder. Borçların fazilerinin büyümesi ve alacaklıların kapıya dayanmasından dolayı Emma, bu soysuz yaşama daha fazla dayanamaz. Arsenik içerek intihar eder. Emma`nın ölümünden sonra, ihanetini öğrenen Charles onu affedecek, onun ölümüne dayanamayacak ve ölecektir.

*********

“Arzu bilinç tarafından yaratılmış çeşitli tipte “sentezler” içerisinde duygulanımsal ve libidinal enerjinin sürekli üretimidir”[1] Ataerkilliğin ve protestan ahlakının güdümündeki kapitalist gelişme arzu akışını kodlayarak bastırır. “Nitekim, bir toplumun birincil meşgalesi arzuyu evcilleştirmek ve bastırmaktır, kapalı yapılar içerisinde “yer yurt” edindirmektir. Arzuyu kodlamak… ülferin gelişmesidir.”[2]

Emma sık sık bayılır roman boyunca, bu baygınlıklar arzunun yurtsuzlaşmasından sonra giderek artacaktır. Bu amansızca üretilen bir şiddetin bir nesnede karşılığını bulamaması, özneyi nesnesiz kılmasından kaynaklanan bir kendini kaybetme durumudur.

Emma`nın Charles`ı değersiz bulup onu aşağılaması ve cinsel arzunun ondan kopması aslında kendi kadınlığının yitirilmiş imgesini keşfettiği andır. Emma, Leon`un karşısında hissettiklerinden dolayı coşkuya kapılacak, tekrar aşık olduğundan dolayı sevinecek, yitirdiği kadınlık imgesini yeniden bulacaktır. Nietzsche'nin öne sürdüğü gibi, bir şeyin o şeyi etkileyen güçlerin sayısı kadar çok anlamı bulunduğu, ayrıca her gücün de onu etkileyen başka güçlerden oluşan bir güç karmaşığı olduğu savına dayanarak Emma`nın arzuyu nesnelerine yöneltişini bir erk istenci olarak tanımlamamız yanlış olmaz. Fakat bu arzunun nesneleri tarafından teker teker karşılıksız bırakılması Emma`yı beklenmedik yıkımına götürecektir.

Emma, roman boyunca arzusunu üç temel nesneye yöneltir. Emma`nın ilk kez Charles`ın hareketlerini iğrenç bulduğunu tanımladığı bölüm, onun arzusunu ilk kez yurtsuzlaştırdığı ve farklı bir erkek olan Leon`a yönelttiği bölümdür. “Her mutluluğun önündeki engel, her acının nedeni Charles değil miydi? Emma`yı her yanından kıskıvrak bağlayan o karmakarışık kayışın sivri toka dili değil miydi o?”[3]

Emma, aradığı şaşaalı yaşamı küçük bir kasaba olan Yonville`de bulamaz. Oysa o değişen dünyada, özellikle Fransız Devrimiyle beraber burjuva sınıfının aristokrat sınıfın yerine geçmesinden sonra tipik bir burjuva meraklısı kadının özelliklerini taşır. Tüm roman boyunca aydınlanmanın en büyük düşünürü sayılan Voltaire`in, çevresindeki bütün karakterler tarafından lanetlendiğini bile bile onu okur. Aslında Emma`nın derdi Voltaire`in yazdıkları değildir. Sadece Voltaire`in tarafında olup modern olmak, burjuvalar gibi düşünebilmektir. Arzuları ve hayallerini kurduğu dünyanın karşısında, yaşadığı küçücük kasabada kısılıp kalmıştır Emma: “Bu sefalet sürüp gidecek miydi böyle? Kendisini kurtaramayacak mıydı bundan? Oysa mutlu bir yaşam sürenlerden hiç aşağı kalır bir yanı yoktu! Vaubyessard`da belleri daha kalın,daha sıradan tavırlı düşesler görmüştü, Tanrı`nın adaletsizliğine lanetler yağdırıyor,başını duvarlara dayayıp ağlıyordu. Şatafatlı yaşamları, maskeli baloları kıskanıyordu. Bunları hiç bilmiyordu ama çılgınca zevkler veriyorlardır muhtemelen, diye düşünüyordu.”[4]

Emma`nın Rodolphe`la ilk kez seviştiği çardak, onun ilk kez arzularına boyun eğdiği yerdir. Bu çardak daha sonra Charles`ın orada öleceği yer olacaktır.

Adorno`nun ünlü sözlerini hatırlarsak eğer: “Yaşamlarımızın öznesi olmaya hakkımız vardır.” Emma Bovary, aslında hiçte estetik olmayan yaşamını arzularıyla değiştirerek kendini yaşamının öznesi kılmak ister. Ama bu çaba giderek erkek egemen toplumun istediği yönde evrilecek ve Emma, Rodolphe ve Leon`un nesnesi haline gelecektir. Bunu Rodolphe`ye söylediği sözcüklere bakarsak anlarız. “Benden daha güzel olan çok kadın var belki ama ben sevmesini daha iyi biliyorum! Sen benim kralımsın, putumsun! İyisin,akıllısın,güçlüsün!”[5] Kocasının zaten nesnesidir Emma, arzusunun yok olması Charles`daki arzu yokluğundan kaynaklanır. Charles, onunla ilgilenmez fakat her isteğini yerine getirir Emma`nın. Fakat bir süre sonra Rodolphe içinde arzu iğdiş edilecek, tekdüzeleşecektir. Bir zamanlar gözünde tanrıçalaşmış olan Emma, artık basit bir kadından başka birşey değildir. Üstelikte evli olduğu halde elde edilebilir bir kadın. “Emma da öteki sevgililer gibiydi. Yeniliğin büyüsü yavaş yavaş bir giysi gibi düşüyor,her zaman aynı biçimi taşıyan,aynı dili konuşan tutkunun tekdüzeliği çırılçıplak ortaya çıkıyordu.” [6] Bundan sonra Emma, dönemin çağdaş yazarlarının da ünlü kahramanları Anna Karenina`nın, Hedda Gabler`in kaderini paylaşacaktır.

“Gelin,Emma`nın platonik ve platonik olmayan aşklarını şöyle bir özetleyelim:

1- Okullu bir kızken müzik öğretmenine aşık olmuş olabilir; çünkü bu müzik öğretmeni,kitabın geriye dönüşlü paragraflarından birinde,elinde keman kutusuyla geçecektir.

2- Charles`ın genç karısı konumundayken (başında aşık değildir Charles`a) Leon Dupis adında bir noter katibiyle,teknik açıdan platonik denebilecek bir aşk ilişkisi yaşar.

3- İlk serüveni,yörenin toprak ağası Rodolphe Boulanger iledir.

4- Bu serüvenin tam rotasında,Rodolphe, Emma`nın ulaşmaya çalıştığı romantik idealden çok daha kaba bir herif çıktığı için, Emma düşlerindeki erkeği kocasında bulmaya kalkışır; onu büyük bir hekim olarak görmeye çalışır, sevecenlik ve geçici bir gururla dolu kısa bir süre yaşanır.

5- Zavallı Charles ahırda çalışan zavallı yamağın yumru ayağını ameliyat edeyim derken herşeyi yüzüne gözüne bulaştırınca Emma eskisinden daha da büyük bir tutkuyla Rodolphe`a döner.

6- Rodolphe, Emma`nın kaçıp İtalya`da yaşamalarını öngören son romantik düşünü de bozunca, ağır bir hastalık geçirir ve romantik bir sevgiyle Tanrı`ya döner.

7- Bir kaç dakikalığına opera şarkıcısı Lagardy hakkında düşlere dalar.

8- O korkak, yavan Leon`la tekrar karşılaştıktan sonra başlattığı ilişki,kurduğu düşlerin çarpık ve dokunaklı bir biçimde gerçekleşmesine yol açar.

9- Ölmeden önce, Charles`ın insani ve ölümsüz yönünü,kendisine duyduğu büyük sevgiyi keşfeder; yaşamı boyunca bir türlü farkedemediği şeyi görmüştür.

10- Ölümünden birkaç dakika önce öptüğü,haça gerili İsa`nın fildişinden bedeni; bu aşkın da önceki düşkırıklıkları gibi sona erdiği söylenebilir,çünkü ölürken o iğrenç çingenenin söylediği korkunç ezgiyi duyar ve yaşam boyu çektiği bütün dertler yeniden döner gelir.”[7]

Emma`nın zayıflamak için sirke içmesi, borcunu ödeyemeyeceği elbiseler alması, baştan çıkarılma eğiliminde olması, onun bir arzu nesnesine dönüşme isteği yolundaki adımlarıdır. Sadece bir gösteri öğesi, basit bir fenomen olmak ister. Bugün kadının içinden çıkmak istediği durum gibi. Lacan “kadın yoktur” sözüyle , kadın`ın henüz oluşum sürecinde olduğunu, 21. yy`da kadının, elindeki kılıcı ve kafasındaki tacıyla, ataerkil imgelere sahip “hürriyet anıtı” temsilinde olduğu gibi bir metonomi olarak ya da Madonna örneğindeki gibi erkek için bir arzu nesnesinden ibaret olarak göstergelerin içinde varolduğunu belirtiyordu. Oysa Emma`nın istediği tam olarak Madonna`nın konumu gibi bir konuma erişmek yani bir arzu nesnesi olmaktır. Okumadığı halde hayran olduğu yazarlar, romantizmin kahramanlık öyküleriyle dolu kitapların yazarlarıdır. Emma, bu kahramanlar gibi olmak ister.

Emma, dizginleyemediği arzularının hesabını ödeyemez. Okumadığı kitaplar ve dergi abonmanlığı, derslerine gitmediği piyano eğitimi ve aldığı pahalı elbiseler onu üç bin frank borca sokacaktır. Bu borçları ödeyemediği için intihar eder, belki de ölümü azu ettiği yaşama ulaşmakta denediği yöntemlerin onu çıkmaza sürüklemesi değil arzuladığı yaşam tarzına asla ulaşamayacağının bilincine vardığı için olmuştur. Bu sonucu Charles`ın Emma`nın ihanetini öğrendiğinde onu affedeceğini söylediğinde ve Charles`ın Emma`nın ölümünden sonra bu acıya dayanamayıp öldüğünde anlarız. Çünkü Emma bir burjuva olma yolunda ilk kez gerçeklerin farkına varır ve tehlikeyi sezdiği anda en kolay yolu, intiharı seçer. Emma, Charles`a durumu açıklasa Charles`ın durumu Kieslowski`nin ünlü “Üç Renk” üçlemesinin ikinci filmi olan “Beyaz”ın kahramanı Karol`un içine düştüğü durumdan farklı olmayacaktır belki. Çünkü Charles Emma`ya bağ(ım)lı olarak yaşar.

Kapitalizm`in bireye dayattığı aşırı tüketim arzusunun yerine (o kadar çok kitaba sahip olmasına rağmen) üretimi koyamamasından dolayı Emma arsenik içerek dayanılmaz acılar içinde intihar edecektir. Çünkü Emma her zaman tüketilene, akıllı olarak kabul edilene bilinçsizce tutkuludur. Emma`nın tutkunu olduğu kişiler burjuva entellektüelleridir. Zaten Flaubert`den yüzyıl sonra Woody Allen`ın yazacağı bir Madame Bovary parodisinde, parodiyi oluşturan asıl etmen de bu değil midir? Woody Allen`ın bir dolap içine girerek Madame Bovary romanına geri göderilen kahramanına Emma anında aşık olur. Çünkü gelecekten gelen bu anakronik adam ister istemez o dönemin her insanından daha fazla bilgiye sahiptir. Asıl parodi ve göndermeyse romana gönderilen kahramanın`nin gündelik bir yaşama sahip olan, modern toplumun yan ürünlerinden biri olan depresyondan nasibini almış,her bilinçli 21.yy insanı gibi psikoloğa giden, kapitalizmin oldukça vahşileştiği zamana ait bir karakter olmasıdır.

Arzuladığı karakterler olan Leon ve Rodolphe, burjuva yaşam tarzının o mekanın içindeki en uç kişileridirler. Emma, Charles`a sırf burjuva estetiğini yakalayamadığı, sınıf atlama gibi bir çabası olmadığı için sırt çevirir. Rodolphe`un yokluğundan dolayı, “zararın neresinden dönülse kardır” anlayışıyla ilişkiye girdiği noter katibi sevgilisi Leon`da ona yardım etmez. Hali vakti pek yerinde değildir Leon`un ama “yapabileceği tek şey,bir noterde çalıştığı için kasadan biraz para almaktır,ama canını sıkmak istemediğinden bunu yapmaz.”[8]

Gustave Flaubert`e Madame Bovary`i yazarken kimi örnek aldığı sorulduğunda her ne kadar “Madame Bovary benim!” diye yanıt verse de bir başka iddiaya göre roman aslında doktor bir arkadaşının başından geçen trajik hikayeyi anlatır. Bu savdan yola çıkarsak,tekrar Adorno`ya dönebiliriz sanırım: “Sanat kırılgan bir mutluluğun taşıdığı vaat değil midir?”

[1] Steven Best- Douglas Kellner, Postmodern Teori, s.112, Ayrıntı yay. 1998
[2] A.g.e
[3] Gustave Flaubert, Madame Bovary, s.125 Çeviren: İsmail Yerguz , Oğlak Yayınlar 2001
[4] A.g.e , s. 78
[5] A.g.e , s. 216
[6] A.g.e , s. 216
[7] Vladimir Nabokov, Edebiyat Dersleri, s.31, Ada Yay. 1988
[8] Pierre Dumayet, “Madame Bovary”deki Gizemli Jandarma Binet”, Varlık Dergisi, Aralık 2001
Gönderen Ömer Kutlu zaman: 12:36


 

Düşlerindeki İnsanları Kendine Daha Yakın Hisseden bir Roman Kahramanı : Emma Bovary

Raşel Rakella Asal

19.yy romansının en başarılı örneklerinden “Madam Bovary” hem ele aldığı konu hem de Flaubert’in üslubu ile çarpıcı bir metindir. Anlatılan Emma Bovary’nin trajik hayat hikâyesi ve karşılıksız aşkları gibi görünse de Flaubert, Emma karakteri ile 19. yy Fransız kadınının kıstırılmış hayatını, evlilik müessesinin insan doğasına aykırılığını, toplumsal değer yargıları ve ahlak ölçülerinin ikiyüzlülüğünü ele alır. Roman Madam Bovary karakteriyle bir küçük burjuva kadının çöküşünü, manevi acılarını ve bu kadının arkasında yatan bayağı, önemsiz ve küçük dünyayı anlatır.

İlk modern realist anlatı kabul edilmesinin dışında, romanın önemi sadece taşra hayatından bunalan, isteklerine gem vuran ve kentsoylu insanları yeren bir kitap olması değildir. Roman okur üzerinde öyle etkili olmuş ki, bu romandan sonra “Bovarizm” akımı doğmuş, psikolojide tatminsizlik ve memnuniyetsizlik adı verilen bir hastalığın ismi olmuş hatta “Bovarizm” edebiyatta da kullanılan bir kavram olmuş.

Kimdir Emma Bovary?

Emma Bovary okuduğu romanların etkisiyle aristokrasiye ve büyük burjuvaziye hayranlık duyan aristokrasinin bir parçası olmayı hayal eden ve buna ulaşmak için çabalayan bu sınıfa dâhil olmasa da en azından aristokrat sınıfına yakın bir sınıf içinde bulunmayı arzulayan bir kasaba doktorunun karısıdır. Burjuva sınıfının nasıl yaşadığını bilmek, hayatlarına girmek, o hayata karışmak ister. Kişiliğinin en önemli özellikleri aşırı hayalciliği, duygularını önüne geçememesi, kendisi için yaşamasıdır. Zamanının çoğunu kendi düşüncelerinin içinde kaybolarak geçirir. Düşlerinde günlük hayatı imgelerle süsler. Sıradanlığı olağanüstüye, sadeliği dolambaçlıya tercih eder. Gerçeği yalancı bir güneşle parlatmakla teselli bulur. Sahip olamayacaklarını düşlemekten bir türlü vazgeçemez. Evlilikten maddi anlamda çok şey bekler. Köyde bir çiftlikte değil, şehirde yaşamayı düşler. İçten yapılmış bir pazarlık değildir onunkisi ama bir üst sınıfa dâhil olabilmesindeki tek yolun o sınıftan bir erkekle birlikte olmakta olduğu düşüncesine kapılır. Emma Bovary’nin başka bir hayata duyduğu ihtiras, çok büyük düş kırıklıklarına sebep olur.

Romantizmin idealist yaklaşımına bir tepki olarak ortaya çıkan roman gerçekçilik akımının ilk ve önemli örneklerindendir. Flaubert burjuva yaşamını, insanı tüketen çabalarını ve umutlarını silip götüren bir bataklık gibi görür.  Flaubert, “Madam Bovary”de, romantizm hareketinin prensip ve duygularına kapılan ve onları ciddiye alan boş kafalı bir kadının nasıl felakete sürüklendiğini göstermeyi amaçlamıştır. Toplumdaki yozlaşma, Emma Bovary karakterleri üzerinden okuyucuya iletilir.  Flaubert’in bütün metne yayılan hicvi, en çok Emma’nın okuduğu eserler aracılığıyla romantizme yöneliktir. Flaubert Emma’nın geçmişine dönüp bakarken sığ bulduğu okuma zevkiyle dalgasını geçer, kadının pek sevdiği romantik kişileri sıralar:

”…hepsi de aşklar, sevgililer, ıssız köşklerde çile dolduran hanımlar, her konakta öldürülen seyisler, her sayfada anlatılan atlar, karanlık ormanlar, coşkun yürekler, yeminler, hıçkırıklar, gözyaşları, öpüşler, ay ışığında sandallar, koruluklarda bülbüller aslanlar kadar yiğit, kuzu kadar yumuşak başlı, görülmedik derecede erdemli, hep güzel giyinmiş, mezar başlarında gözyaşı döken beyefendiler üzerineydi.”

Yalnız okuduklarından değil yolda bulduğu zarif bir tütün tabakasından, saçları özenli taranmış diye bir adamdan da kolayca etkilenir Madam Bovary.

Emma’nın okuduğu kitaplardan etkilenmesi  

Emma’nın trajedisi okuduklarından etkilenerek okudukları üzerine bir dünya düşlemesi olur. Bu amaç uğruna kendini düşlerini gerçekleştirmekten çekinmez. Kadın gazetelerinden “Corbeille” gazetesi ile kibar çevrelerin hayatından söz eden “Sylphe des Salons” dergisine abone olur. Piyeslerin ilk temsili, koşular, müsamereler, balolar hakkında yazılanları, bir kelime atlamadan okur; sahneye yeni çıkan bir kadın artistle, yeni açılan mağazalarla ilgilenir.  Son modayı, iyi terzilerin adresini, Opera’ya, Bois de Boulougne’a ne gün gidileceğini bilir.  Romanlardan salonların nasıl döşendiğini öğrenmiştir, Balzac’ın, George Sand’in eserlerini okuyup arzularını, heveslerini hiç olmazsa hayalen tatmine çalışır. Kitabını sofrada bile elinden düşürmez, kocası konuşarak yemek yerken, Emma bir romanın sayfalarını çevirir.  Her okuduğunda kocası ile davetli olduğu Vaubyessard kontunun şatosunda dans ettiği Vikon‘u hatırlatan bir şey bulur, romanlardaki şahısları bir yönden ona benzetir. Merkezini Vikont’un oluşturduğu daire gitgide genişler ve taşıdığı hale, onun çehresinden ayrılıp daha uzaklara yayılır, Emma’nın birçok başka düşlerine yol açar.(s.59) Okuduğu aşk romanlarının etkisiyle yaşadığı hayatın sıkıcılığından hayal bir dünya kurarak kocası Charles’den uzaklaşır.  Kitabi tutkulara yön vererek önce Leon’a âşık olsa da istediğini elde edemez. Sonra Rodolphe’a âşık olur, onunla ilişkiye girer, tüm parasını bu aşk yolunda feda eder. Borç ve çaresizlik içinde, kurtuluşu intiharda bulur.

Romanda mekân kullanımı

“Madam Bovary” mekân açısından sınırlı görünse de bu mekânlarda karşılaşılan yer değiştirmeler romanın gerçek mekânına bağlı olarak yerleştirilen hayali mekânların da eklenmesiyle etkinleşir hatta kahramanın ruh halini anlatan olayın gidişatı veya sonucu hakkında ipuçları sunan bir yapıya dönüşür. Romanda Yonville kasabası ile Rouen şehri arasındaki gidiş gelişler, Emma’nın aşk ve ölüm arasındaki gelgitlerini ifade eden sembolik bir unsura dönüşür. Faytonda yaptığı bu yolculuklarda sadece adını duyduğu yerlere yaptığı hayali yolculuklar ve yaşamlar onun gerçekleşmeyecek yolculukları yani gerçekleşmeyecek mutluluğu olarak anlam kazanır. Flaubert, gerçek ile hayal mekân arasındaki bu yolculuklarda ve mekânlarda aslında kahramanın ruh haliniçözümler.Yine bu yer değiştirmeler hareketsiz bir yaşamı anlatan romanda gereksiz gibi görünürken hikâyenin akışının ilerlemesini sağlayan ritmik bir unsur olarak işlev kazanır.

Flaubert sevişme sahnesini canlandırmak için mekândan yararlanarak yaratıcı yazarlığını okura şöyle sergiler:

“Arabacı :“Mösyo nereye gidecek?”diye sordu.  Leon , Emma’yı arabaya sokarak:  “Nereye isterseniz,” dedi.  Hantal araba yola düzüldü.  Grand-Pont sokağından indi, Les Arts meydanını, Napoleon rıhtımını, yeni köprüyü geçti ve Pierre Corneille’in heykeli önünde zınk diye durdu.  İçeriden gelen bir ses:  “Devam ediniz!” dedi.  Araba yeniden harekete geçti, La Fayette kavşağından itibaren, kendini inişe bırakarak, dörtnala şimendifer istasyonuna girdi.  Aynı ses:  “Hayır, hayır” diye bağırdı; “dosdoğru gidin!”  Araba, parmaklıklardan dışarı çıktı ve ağaçlıklı yola gelince, ulu karaağaçlar arasından, hafif tırısla devam etti.  Arabacı alnını sildi, meşin şapkasını dizleri arasına koydu, arabasını yan yolların ötesine, nehir kenarına, çimenlerin yakınına sürdü.  Araba nehir boyunca, kuru taşlar döşeli yedekçi yolundan ilerledi, Oyssel tarafından, adaların ötesine kadar uzun uzun yol aldı.  Fakat birdenbire, bir şıçrayışta, Quatremares, Sotteville, Grande-Chausse ve Elbeuf sokağından geçti ve nebatat bahçesi önünde, üçüncü defa olarak durdu.  Aynı ses, daha öfkeli:  “Yürüsenize! Diye haykırdı.  Araba derhal harekete gelerek, Sani-Sever, Curandiers rıhtımı ve Meules rıhtımından geçti; köprüyü bir kez daha aştı, Xhamp-de-Mars meydanını ve siyah ceketli ihtiyarların, sarmaşıklarla yemyeşil bir taraça üzerinde, güneşte bir aşağı bir yukarı gezindikleri hastane bahçelerini arkada bıraktı.  Bouyvereuil bulvarından çıktı, Cauchoise bulvarını, sonra Deville yamaçlarına kadar bütün Mont-Riboudet’yhi dolaştı.

 Tekrar döndü ve artık niyetsiz ve istikametsiz, rasgele, gezintiye devam etti.  Saint-Pol’e, Lescure’e, Gargan tepesine, Eouge-Mare’a, Falaillarbois meydanına, Maladerie sokağına, Dinanderie sokağına, Saint-Romain, Saint-Vivien, Saint-Maclou(…) uğradı.  Arabacı, hep yerinde, vakit vakit meyhanelere ümitsizce bakıyordu.  Müşterilerini hangi hareket çılgınlığının böyle durmamacasına yollara düşürdüğünü bir türlü anlayamıyordu.  Bacen mahsus duraklar gibi oluyor, fakat derhal arkadan öfkeli haykırmaların yükseldiğini işitiyordu.  O zaman, sarsıntılar aldırmaksızın, şuraya buraya çarparak, kayıtsız, keyfi kaçmış, susuzluktan, yorgunluktan ve kederden adeta ağlamaklı olmuş bir halde, ter içinde kalmış iki sıska beygirine şöyle temiz birer kırbaç savuruyordu.” (s.268-69)

Paris ve Emma

 Erişilmez düşler peşinde koşan Emma için Paris yaşamayı arzuladığı kenttir. Edebiyat adamlarından, artistlerden oluşan renkli ve kalabalık insan kadrosuyla Paris şehri, ışıklı bir hayat tarzıdır.  Paris’e ait bu hayat tarzını arzulayarak bu hayatı taklit etmeye çalışır. Mekândan mekâna geçişlerinde sürekli yer değiştirme dileğinde bulunuşu arzuladığı mekâna ve o hayat tarzına bir türlü ulaşamamasıdır. 

İlk Gerçekçi Roman

Flaubert de gençliğinde aşk romanı okuma çılgınlığına kapılmıştır. Flaubert ise Emma’ nın okumaya bayıldığı şeyi reddeder. Roman zenginlik ve yoksulluk farklarını, paranın gücünü, eşyanın kamçıladığı arzuları, Paris’le taşranın karşıtlığını, kısacası yozlaşan burjuva düzeninin insan doğasına yaptığı yıkıcı etkileri göz önüne serer. Emma üzerinden burjuva sınıfının ahlaki yapısını ve değer yargılarının ikiyüzlülüğünü eleştirerek realist romana bir örnek teşkil eder. Küçük burjuva sınıfa dâhil olma, zengin ve ünlü olma, rahat bir hayat sürme düşlerine kapılan ve bunları sağlamak için kolay yolu tercih eden Madam Bovary romanına gerçek bir olay kaynaklık etmiştir. Bir gazete haberine göre, Rouen yakınlarındaki bir köyde, bir Taşra doktoruyla evli olan Delphine Delamare adında bir kadın, tekdüze yaşamından sıkılarak başka erkelerle ilişki kurmuş, altından kalkamayacağı borçlar yapmış, sonunda, kendisini zehirleyerek yaşamına son vermiştir. Dostlarının tavsiyesi üzerine gerilimli bir konuyu işlemeye karar veren Flaubert, beş yıla yakın bir süre çalışarak, bu sıradan olayı bir yazın eserine dönüştürür; böylece Madam Bovary romanı ortaya çıkar.

Madame Bovary romanı ilk gerçekçi roman olarak kabul görmekte, gerçekçilik ve romantizm bu denli iki zıt kavram iç içe adeta birbirini hiçleme çabasında bir tamlayan durumundadır. Kasaba ve köy yaşantısı reddedilen gerçekliği, Emma’nın düş yaşamı da romantizmi çağrıştırır.*

Anna Karanina ve Bovary

Nabokov, Madam Bovary ile Anna Karanina’yı şöyle karşılaştırır:

“Karenina’nın doğrucu ve tutkulu doğası, kılık değiştirmeleri, gizli kapaklı işleri reddeder. O yıkık dökük duvar diplerinden sürünerek birbirinden farksız âşıkların yataklarına yollanan arzu dolu bir kenarın dilberi, düşleriyle yaşayan bir taşralı Emma Bovary değildir. Anna, Vronski’ye bütün yaşamını verir, sevgili küçük oğlundan ayrılmaya- çocuğu görememekten duyacağı korkunç acıya karşın- evet der ve önce ülke dışında, İtalya’da, sonra da onun Orta Rusya’daki kır evinde Vronski ile birlikte yaşar. Bu “açık” gönül serüveni ahlaktan nasibini almamış dost çevresinin gözünde ahlaksız olarak damgalanmasına yol açsa da yapar bunu. (…kendi çocuğundan ayrılırken Emma’nın içi bile sızlamaz, o küçük hanım için çetrefil ahlaki sorunlar filan söz konusu değildir)” 

Emma Bovary, Anna Karenina’dan farklı olarak kendini düşlerinin peşinden sürükleyen bir kadındır.  Düşlerinin prensi ile Emma iki kez karşılaşır.  Bunlardan birincisi Vaubyessard kontunun davetiyle kocasıyla gittiği şatoda dans ettiği Vikont, ikincisi ise;  Rouen şehrinde Charles’la birlikte gittiği operada rolünü bütün şiirselliğiyle oynayan genç sanatkârdır.

Şatoda gördüğü insanların yüzlerinde zenginliğin rengini bulur.  Porselenlerin uçukluğunu, satenlerin harelerini, güzel eşyanın cilası ile bir kat daha göze çarpan ve çok lezzetli yemeklerden bile ölçülü yemek sayesinde sağlığın korunduğunu gösteren o beyaz rengi bulur.  Bu yüzlerde “günü gününe tatmin edilmiş ihtirasların sükûnu” yansır.

Operanın bitimine yakın Emma’nın düşlerinin prensi ile bütünleşme arzusu dayanılmaz bir hal alır.

“…O muhteşem hayatı hayalinde canlandırmaya çalıştı.  Tanışırlardı, sevişirlerdi!  Onunla birlikte bütün Avrupa ülkelerinde, bütün yorgunluklarını ve gururunu paylaşarak, ona atılan çiçekleri toplayarak, kostümlerine kendi eliyle nakışlar yaparak, başkentten başkente dolaşırdı.(…) Emma’ya bir çılgınlık geldi.  Tenor kendisine bakıyordu muhakkak!  İnsan kılığına girmiş aşkmış gibi, kuvvetine sığınmak için koşup kollarına atılmak ve ona:  “Kaçır beni, götür beni, gidelim!  İçimdeki bütün ateşler, bütün rüyalar senindir!” demek, haykırmak geldi içinden.” ( s. 247)

İzlediği müzikaldeki bu oyuncudan etkilenir; o etkinin altındayken eski aşığı Leon’a rastlaması onu yine maceranın içine atar. Aşığına pahalı hediyeler almak için tefeciye borçlanır, kocasını kandırmak için türlü numaralar çevirir. Okuyan, bilen, arzulayan, duyumsayan ancak bunları yaşayamayan, burjuvazinin yükseliş döneminin yeni bir kadın tipidir Emma.  Sıradan bir yerden gelen, sıradan bir yerde yaşayan, sıradan biriyle evli, sıradan biridir.  Onu trajik bir kahraman yapan, içerisinde bulunduğu koşullar değil, içinde bulunmak istediği koşullardır. Daha güzel bir hayatın olasılığı onun trajedisi olur.  Ancak Murathan Mungan’nın tespit ettiği gibi: “Herkes bir başkası olmak ister. Bu yüzden kimse kendisi kalamaz. Bütün romanlar, hikâyeler, piyesler bunun içindir; insana bir başkası olma imkânını tanımak için.”

Emma’nın Aşkı

Emma “durduğu yeri” değil “olmak istediği” yeri önemserken, ilk platonik aşkı, Vicont’un hayatı ona göre, “ötekilerden üstün, yerle gök arasında, fırtınalar içinde geçen ulvi” bir şeydir. Zira daha on beşinde, “ellerine kiralık romanların yağlı tozu” sürülen Madam Bovary’nin gezegeninde hava da, su da aşktır. Onsuz nefes alamaz. Emma için aşk yaşamın anlamıdır.

Emma uygun koşullar gerçekleştirdiği takdirde aşkı evinin dışında bir yabancının kollarında bulmaya hazırdır. Fahişe kadınlara özgü baştan çıkarıcılığı yoktur Emma’nın, o daha ziyade (kocası Charles’in budalaca katkılarıyla da) baştan çıkarılan bir kadındır.

Aşkın varlığının hayatını güzelleştireceğine inanır. Böylece Emma aşkı evinin dışınca başka yerlerde bularak vamp, fettan ve yalancı bir entrika kadınına dönüşmekte ve bu dönüşümden rahatsız olmakta aksine değişik bir haz alır: Aklına, okuduğu kitapların kahramanı olan kadınlar gelir. Kocalarını aldatmış bu kadınların lirik alayı, hafızasında, kendisini büyüleyen sırdaş sesiyle şarkı söylemeye başlar. Bizzat kendisi de hayalinde canlanan bu âlemin gerçek bir parçası olur, kendini, o kadar imrenmiş olduğu bu tip sevdalı kadınlardan biri yerine koyarak, gençliğin o uzun hülyasını gerçeğe çevirir. Bir yandan da intikam almanın zevkini duyar. Çektiği ıstırap kâfi değil midir? Kendisinin bu durumuna acır. Ama şimdi zafer onundur; o kadar zaman, içinde tuttuğu aşk tutkusu, sevinçle fıkır fıkır, bütün bütüne gönlünden fışkırır. Vicdan azabı, endişe duymaksızın yakaladığı aşkın tadını çıkarır.

Charles Bovary  

Charles, yoksulluklar içinde yetişmiş, zorluklarla tıp tahsilini tamamlamış, kendini fazla geliştirememiş bir kasaba doktorudur. İşini annesi sayesinde elde etmiştir.  Pasif, silik, karısının isteklerini karşılamaktan uzak biridir.  İyi niyetle başladığı evliliğinde eşini memnun etmek için elinden geleni yapar.  Ancak, fazla donanımlı, bilgili, tecrübeli ve de zengin olmadığı için karısının beklentilerinin uzağında kalır.

Emma’nın gözünde Charles’in konuşması bir sokak kaldırımı gibi dümdüzdür;  ne bir heyecan veya bir gülüşe neden olur, ne de bir hülya uyandırır.  Charles, Emma’ya söylediğine göre, Rouen’da iken merak edip tiyatroya, Parisli aktörleri görmeye gitmemişti. Yüzmek, kılıç kullanmak, nişan almak gibi şeyleri bilmez; Emma bir gün romanda gördüğü binicilik terimini sormuş, onun da ne olduğunu söyleyememiştir.

Emma’ya göre bir erkeğin her şeyi bilmesi, birçok alanda elinden iş gelmesi, kadına ihtirasın kudretlerini, zarafet içinde yaşamayı, bütün sırların inceliklerini öğretmesi gerekirdi. Charles’ın ise bir şey öğrettiği, bir şey bildiği, hayatta bir şey istediği yoktur.  Karısını mutsuzluğunu sezmez, Emma’nın iç dünyasına eğilmez.  Emma’ya öyle gelir ki, kocası bir kerecik olsun onun aklından geçenleri bir bilebilse, o zaman,  onun da gönlü ona karşı coşuverecektir.  Bovary adını, kendinin de taşıdığı o adın meşhur olmasını, kitapçı dükkânlarına yayılıp gazetelerde tekrar edilmesini, bütün Fransa’da tanınmasını isterdi.  Ama Charles’ın öyle yukarılarda gözü yoktu ki!  O her şeyden mutlu olurdu, dünyada hiçbir şeyi tasa etmezdi.  (s.33) Charles’a gitgide sinirlenir.  Kocası yaşlandıkça onun tavırlarını basit bulur.  Yemek yendikten sonra boş şişelerin tıpalarını keser, diliyle dişlerini temizler, çorba içerken her yudumda gurk gurk diye sesler çıkarır.  Emma kocasını tanıdıkça, aralarındaki teklifsizlik artıkça ve aralarındaki yaş farklılığı da bariz bir şekilde belirince,  içinde, kendisini kocasından uzaklaştıran bir soğukluk hisseder.

Anlatımda kullanılan “Pencere” İmgesi

 Flaubert “pencere” imgesini Emma ile bağdaştırır. Roman boyunca Emma pencereleri açar. Güneş içeri girer, gün girer, ses girer, hayat girer. Emma her pencereyi açışında, pencerenin ardındaki dış dünyayı duyumsar.  Emma kocasının gitmesini seyretmek için pencereye geçer, Charles da eli ile bir allahaısmarladık işareti yaptıktan sonra pencereyi kapar.(s.34)  Zaman zaman pencereden Charles’a ve sevgilisi Leon’a el sallar. Ara sıra evinden pencereden sokağa göz atar. Bu “pencere” imgesiyle Flaubert Emma’nın dış dünyaya açılma arzusunu anlatır.

“…pencereyi açıyor, soğuk havayı içine çekiyor, gür saçlarını rüzgâra dağıtıyor ve yıldızlara bakarak kendine prens aşkları temenni ediyordu.  Onu, Leon’u düşünüyordu.  Kendisini doyuran o randevulardan bir tanesini yaşamak için o anda her şeyi verebilirdi.” ( s.317)

“Bazen öğleden sonra, oturma odasının penceresi önünde, siyah favorili, yüzü güneşten kararmış, beyaz dişlerini göstererek tatlı tatlı gülümseyen bir erkek başı belirirdi. Hemen bir vals başlar ve çalgının üzerine kurulmuş ufacık bir salonda, boyları parmak kadar oyuncular, pembe hotozlu hanımlar, uzun ceket giymiş Tyrol delikanlıları, siyah setreli maymunlar, kısa pantolonlu beyler, koltuklar, kanepeler, konsollar arasında döner, dönerken, köşelerinden birine yaldızlı kâğıtla birleştirilmiş ayna parçaları onları birkaç misli çoğaltırdı.  Adamcağız sağına, soluna, pencerelere bakarak manivelayı çevirir dururdu.(…) Bunlar, başka yerlerde, örneğin tiyatrolarda çalınan besteler, salonlarda söylenen şarkılar, pırıl pırıl avizeler altında dans edilen havalardı ve dünyanın Emma’ya kadar gelen yankılarıydı.” (s.67)

 Çocukluk anılarına dönmek Emma için bir kaçış yoludur. Emma, zenginlik düşleriyle kendine bir yalancı dünya kurmuştur.  Evlilikten kaçış olasılığını düşünmez.

Açılan pencereler onu dış dünyaya davet ederlerse de o kendine, düşlerine ve yalnızlığa kapanmıştır.

Romanda “pencere” imgesi ile okura Emma’nın geçmişi anlatılır.

“ Madam Bovary başını çevirdi ve pencereye dayanmış bakan köylü suratları gördü. O zaman Bertaux’yu hatırladı. Çiftliği, çamurlu havuzu, elma ağaçları altında mintanıyla dolaşan babasını, süthanede parmağını daldırıp süt çanaklarının kaymağını aldığı eski hali, kendi kendini de görür gibi oldu.” (s.53)

 Charles ile nişanlandığını mahalleye haber veren yine bu pencere kanatlarıdır. Ne yazık ki Emma kaçışı hiçbir zaman gerçekleştirmez. O dış dünyayı ne kadar iç dünyasına buyur etmeye çalışsa da pencerenin önündeki kapılı dünyaya hapsolmuştur.  Evlilik Emma için dipte kapısı sımsıkı kapalı, karanlık, daracık bir dehlizdir.  Ne yazık ki, kendisi bu hayatın içine kıstırılmıştır.

Anlatıcı 

Üçüncü tekil şahıs anlatıcı roman boyunca bize Emma’nın düşüncelerini ve hareketlerini anlatır. Zaman zaman bu anlatıcının görüşleri değişir. Görüşleri değiştikçe anlatıya değişik tonlar girer. Anlatıcı sık sık kendinden bir yabancı olarak söz ederek nesnel bir tutum sergiler. Romandaki diğer karakterlerin Emma hakkındaki düşüncelerini (Baba Rouault’un Emma’nın düğününde kendi düğününü anımsaması gibi)onların bakış açılarından öğreniriz.( s.31)

 “Rouault başını döndürünce yanında, omuz başında, hotozunun altın arması altında sessiz sessiz gülümseyen karısının pembe yüzünü görüyordu. Kadın bazen parmaklarını ısıtmak için ellerlini onun koynuna sokuyordu. Bütün bunlar ne eski bir zamana aitti. Oğulları sağ olsaydı şimdi otuz yaşına basacaktı.” diyerek baba Rouault’un düşüncelerini aktarır ve hemen sonra yine anlatıcı anlatısına devam eder:

“O zaman Rouault baba yolun arkasına baktı, yolun arkasında bir şeyler göremedi.”

Emma’nın Düğün Sahnesi

 Flaubert bu sahneyi en ince ayrıntısıyla anlatır. En yakın köylerden delikanlılar, on fersah uzaktan gelenler olur. İki ailenin de bütün akrabaları çağrılmıştır. Dargın dostlarla barışılmış, çoktan beri aranıp sorulmayan tanıdıklara bile mektup yazılmıştır. Başı hotozlu hanımlar, şehirde gördükleri gibi roplar kuşanmış, altın köstekler takmışlardır. Tıpkı babaları gibi giyinmiş erkek çocukların yeni elbiseler içinde rahatsız oldukları bellidir. Hatta çoğuna o günün şerefine olmak üzere, ömürlerinde ilk defa olarak birer çift çizme alınmıştır. Yanlarında kuzinleri, ya ablaları vardır, onlar da on dört-on altı yaşlarında ilk kudas ayini için dikilen beyaz elbiselerini bu düğün için uzatarak giymiş, saçlarına güllü pomatlar sürünmüş şaşkın bakışlı kızlar görülür. Davetlilerin sosyal durumlarına göre kimisi setre, kimisi, redingot, kimisi ceket, kimisi de kısa ceket giymişlerdir. Bütün bir ailenin saygıyla baktığı, dolaptan ancak düğün ve bayram günü çıkarılan setreler; yakaları silindir biçimi kesilmiş, cepleri torba gibi geniş, etekleri rüzgârda sallanan redingotlar; her zaman ki gibi güneşliğine bakır çember geçirilmiş kasketiyle beraber giyilen kaba çuhadan ceketler. Yakası omuzlarına devrik, sırtı kırmalı ve beli taa aşağıdan dikilmiş kemerle sıkıştırılmış yabanlık bluzları ile de gelenler vardır ama bunlar, hiç şüphesiz sofranın en alt başına oturacaklardır. İşte Flaubert bir köy düğününü böyle tasvir ederek alttan alta küçük burjuva insanlarıyla dalgasını geçer. (s.25-29)

Raşel Rakella Asal

18 Eylül 2010

Kaynakça

·            Gülcan Ak Tatar, Mme. Bovary: Düşler Gezegeninden Hades’e Trajik bir Yaşam Öyküsü, Roman Kahramanları, Heyamola Yayınları Nisan-Haziran 2010

·            Gustave Flaubert, Madame Bovary, Türkiye İş Bankası Yayınları, 4. Baskı, 2006

·            Roman Kahramanları, Heyamola Yayınları Nisan-Haziran 2010


Delinin Biri: Flaubert

Onur Caymaz

http://bugeminezamandirburada

1821-1880 yılları arasında yaşamış Gustave Flaubert, "Ben bugünün okuru için değil, dil yaşadığı sürece ortaya çıkabilecek tüm okurlar için yazıyorum," demiştir. Nasılsa bir önsezi, bir içgörü; bilmiş olacak... Zira bugün de Fransız edebiyatının şüphesiz en büyüklerindendir Mösyö. Zaman ve tarih, hiçbir zaman yanılmıyor. Yaşadığı dönemde eserleri beğenilmemiş, sıklıkla eleştirilmiştir. Örneğin halk, Madam Bovary'de işlediği konunun ahlaki olmamasından ötürü hep evli kadınlara aşık olmuş bu Mösyö’yü kötü anmıştır. O zamanlar halk, illa ki ahlaki bir konu gözetiyormuş demek, şimdi bir konu bile gözetmemelerini neye bağlamalı; yıllarca din kültürü ahlak dersi alıp da bunca ahlaksızlığı kimin yaptığına nasıl şaşmamalı?

Flaubert’e karşı burjuvalar tarafından da duyulan tepki, konularının basitliği ve taşraya yakınlığından kaynaklanır. Gelin görün ki Flaubert de "Erdemin ilk şartı burjuvalardan nefret etmektir," diye boşa söylememiştir.

Hatta 1800’lerin edebiyat çevresi de usta yazarı pek sevmemiş, kullandığı lirik anlatıma karşı çıkmıştır. Bugün bile lirizme, anlatırken yaşamaya, illa bir şeyler anlatmaya düşkün o iştaha düşman kesilmiş garip bir grup yok mudur? Hani şu, "aman canım, bir kapının açılması kırk sayfa mı anlatılırmış"çılardan söz ediyorum.

Fakat Victor Hugo, gerek anlatım tarzının akıcılığı, gerek anlattığı mevzuya hakimiyeti açısından Flaubert’e hayran olur. Hugo’nun, Fransız Akademesi’ne girdiği yıl, 1841’de, Gustave’da Paris’te hukuk fakültesine yazılır. Ama ilgisini çeken şey Paris’in renkli hayatıdır. Doğal olarak sınıfta kalır. Hukuk öğreniminden ona miras kalacak belki de biricik şey, ileride, yazılarındaki her cümlenin değiştirilemez tek bir anlam taşıması için her gün anayasadan bir bölüm okuması olacaktır.

Gerçekçiliğin kurucusu olarak anılan Mösyö’nün ilginç özellikleri vardır. Yazdıklarında her olayı titizlikle inceler, hiçbir kahramanına fazladan yakınlık duymaz. Madame Bovary’i yazarken, onun ölümünü daha iyi anlatabilmek için arseniğin tadına bakmış; hep daha iyi yazmak için... Bazısının bütün yaşamı, iyi yazmak üzerine kuruludur. Hayatıyla sanatını çok zaman birbirine karıştırmış, çile doldurarak yazmıştır.

Varlık Dergisi’nin Ağustos 1980 sayısında, manevi oğlu Guy de Maupassant’ın, Flaubert ile ilgili söyledikleri, onun yazarlık tavrını anlamamız açısından oldukça önemlidir: "Karşıma geçip yazmaya başladığında, mutlaka kendimden geçerek ve büyülenerek okuyacağım bir şeyler yazacağından emin olurdum. Saatlerce yazar, biraz dinlenmek için masasından kalktığında merakla yazdıklarına bakardım. Onca sayfa arasında yazılan herşeyin karalandığını görürdüm. Tekrar yerine geçer, çalışmaya başlar, yazdıklarını göstermesini istediğimde, elindeki kğıdın üzerindeki 3 satırlık bir cümleyi gösterip, kendinden memnun, 'İşte bunu yazdım,' derdi." Zamanında sevgili Necati Tosuner’in bana söylediği gibi: Yazı, kalemle değil, makasla...

Sel Yayıncılık geçtiğimiz ay Flaubert’in, bildiğim kadarıyla daha önce dilimize çevrilmemiş bir kitabını yayımladı: Bir Delinin Anıları. Romancı, Madame Bovary’i yazarken 37 yaşındaydı. Bu kitapsa gencecik bir adamın kaleminden, Bovary’den tam 20 yıl önce çıkmış. Ama ne kalem! Gençlik çağından başlayarak yaygın kabul gören basmakalıp düşüncelerden tiksinmiş, hatta çok sonra Yerleşik Düşünceler Sözlüğü’nü yazacak bir yazarın hırçınlığı!

Kitapta Flaubert’in okulla ilgili düşüncelerini, yaşadığı ilk aşkın kendisinde bıraktığı etkileri görmek mümkün. Bunun dışında yolun başındaki birinin, yola dair sorduğu sorular öyle zor ve çetin ki, 17 yaşındaki sözcüklerinin bile zamanı ve günü nereden kuşattığına şaşırmamak mümkün değil. Ne de olsa o, gelişmekte olan kentsoylular ile oluşan işçi sınıfının çatışmaları arasında yazıp durdu. İnsan için ne diyor bakın: "Demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır; her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister; bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister; her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir: Vatan, özgürlük, iman, Tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür..."

İmge yüklü, akıcı, lirik bir anlatım dili, kıvrak bir zeka ve ustalıklı geçişler, handiyse bir delinin bilinçaltından fışkıranlardan farksız. Birbirine bağımlı ya da birbirinden bağımsız okunabilecek 23 metin. Bu 23 metni birbirine en sıkı bağlayan şey de, düşüncelerin aykırılığı. Bir Delinin Anıları, Gönül ki Yetişmekte romancısı Flaubert’i okumamışlara da, çok okumuşlara da onu yakından tanıtacak iyi bir kılavuz!


Duygusal Eğitim – Gustave Flaubert

http://www.insanokur.org/?p=2043 

1836 yılında Gustave Flaubert, 15 yaşında Trouville sahilinde, o sırada 26 yaşında olan Elisa Schlésinger ile tanıştı ve hayatı boyunca –mesafeli bir şekilde de olsa- ona aşık kaldı. Bayan Schlésinger, Flaubert’in daha sonra kaleme alacağı Duygusal Eğitim’deki Marie Arnoux karakterinin temel ilham kaynağı oldu.

1845′te Duygusal Eğitim’in ilk taslağını bitirdi ve ailesiyle beraber çıktığı bir İtalya seyahatinde, Cenova’da görüp derinden etkilendiği bir Brueghel tablosunun verdiği ilhamla Aziz Anthony’nin Baştan Çıkışı’nı yazmaya başladı. 1849 sonbaharında, yakın dostları Louis Bouilhet ile Maxime du Camp’a Baştan Çıkış’ın taslağını yüksek sesle okudu. Arkadaşları da Flaubert’e bu metni çöpe atıp, böyle geniş ve belirsiz konulardan da vazgeçip, daha ‘yere yakın’, ‘hayatın içinde’ bir tema bulmasını tavsiye ettiler.

Genç Flaubert, madam Schlesinger’e duyduğu aşkı, daha sonraki yıllarda “Duygusal Eğitim” adıyla yayınladığı romanda anlattı.

Gustave Flaubert, yirmi beş seneye yayılan bir çalışma sonunda bitirip 1869’da yayımladığı Duygusal Eğitim’de, genç bir hukuk öğrencisi, Frédéric Moreau, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu sürecek bir aşkla tutulur ve ona yakın olabilmek için kocasıyla arkadaşlık kurar. Fonda bütün Avrupa’yı çalkalayan 1848 devrimleri, Fransa’da İkinci İmparatorluk yönetiminin kuruluşu ve bütün kargaşasıyla Paris hayatı vardır. Ondokuzuncu yüzyıl Fransız edebiyatının çıkardığı en büyük romanlardan biri sayılan Duygusal Eğitim, büyük şair Cemal Süreya’nın çevirisiyle, İletişim Dünya Klasikleri’nde.

“Duygusal Eğitim’i, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku.”

Gustave Flaubert George Sand’e yazdığı bir mektuptan, Aralık 1869 “Duygusal Eğitim, benim için hayatımda ancak iki-üç dostumun yakınlığıyla karşılaştırabileceğim derecede değerli bir kitap olmuştur; nerede, ne zaman sayfalarını çevirecek olsam, hep şaşkınlığa kapılır, teslim oluverir, hikyeye kapılır giderim ve kendimi hep Flaubert’in manevi oğluymuşum gibi hissetmişimdir –zayıf ve beceriksiz oğlu.”

Franz Kafka Felice’e yazdığı bir mektuptan, 15 Kasım 1915, gece yarısı

“Dostoyevski’nin bütün romanlarının ismi Suç ve Ceza olabileceği gibi, Flaubert’in bütün romanlarının –en başta Madame Bovary olmak üzere– ismi de pekl Duygusal Eğitim olabilirdi.”

Marcel Proust

Gustave Flaubert
Çevirmen : Cemal Süreya
Duygusal Eğitim
491 sayfa
Yayın Tarihi: Haziran 2007

Gustave Flaubert’in Hayatı

Gustave Flaubert, 12 Aralık 1821′de Rouen’de doğdu. Anne-Justine-Caroline Fleuriot ile Hôtel-Dieu’de başcerrahlık yapan Achille-Cléophas’nın ortanca çocuğuydu. Baba mesleği olan tıbbı sürdüren Gustave değil, ağabeyi Achille oldu. Küçük kızkardeş Caroline ise, 1845’te Flaubert’in arkadaşlarından Emile Hamard ile evlendi ve 1846′da öldü.

Rouen Koleji’nde okuduğu yıllarda (1832-1840) ve Paris’te hukuk okuduğu sıralarda Flaubert yoğun bir şekilde yazdı. Bir Çılgının Hatıraları (1838), Smarh (1839) ve Kasım (1842) bu dönemin ürünleridir. 1836 yılında, Trouville sahilinde, o sırada 26 yaşında olan Elisa Schlésinger ile tanıştı ve hayatı boyunca –mesafeli bir şekilde de olsa- ona aşık kaldı. Bayan Schlésinger, Flaubert’in daha sonra kaleme alacağı Duygusal Eğitim’deki Marie Arnoux karakterinin de temel ilham kaynağıdır. 1844′te, Flaubert muhtemelen sara kaynaklı olan ilk krizini geçirdi. Babasının derslerini bırakmasında ısrar etmesi üzerine eve döndü ve hayatının geri kalanını, Rouen yakınlarındaki Croisset’de, aile evinde geçirdi.

Flaubert’in hayat hikayesi, aslında temel olarak eserlerinin hikayesidir. 1845′te Duygusal Eğitim’in ilk taslağını bitirdi ve ailesiyle beraber çıktığı bir İtalya seyahatinde, Cenova’da görüp derinden etkilendiği bir Brueghel tablosunun verdiği ilhamla Aziz Anthony’nin Baştan Çıkışı’nı yazmaya başladı. 1849 sonbaharında, yakın dostları Louis Bouilhet ile Maxime du Camp’a Baştan Çıkış’ın taslağını yüksek sesle okudu. Arkadaşları da Flaubert’e bu metni çöpe atıp, böyle geniş ve belirsiz konulardan da vazgeçip, daha ‘yere yakın’, ‘hayatın içinde’ bir tema bulmasını tavsiye ettiler. Flaubert daha sonra Du Camp’la yaklaşık iki senelik bir Yakın Doğu seyahatine çıktı ve Croisset’ye dönüşünden üç ay sonra, Eylül 1851′de Madame Bovary’yi yazmaya başladı. Kitabı 1856 baharında bitirecekti.

Flaubert’in bu dönemdeki mektuplaşm
aları, özellikle de uzatmalı sevgiss<="yazar>e


Flaubert 1856′da Baştan Çıkış’ın 1849 taslağını elden geçirdi. 1857′nin sonlarına doğru, başlardaki adı Kartaca olan Salammbô’yu yazmaya koyuldu. 1858 ilkbaharında Kuzey Afrika’ya yaptığı bir araştırma gezisi dolayısıyla yazmaya iki aylığına ara verdiği bu romanı, Nisan 1862′de bitirdi. Son taslağını 1864-1869 yılları arasında yazdığı Duygusal Eğitim’le beraber Flaubert’in “modern”, “burjuva” konulara geri döndüğü söylenebilir. Bugün pek çok eleştirmence Flaubert’in en güçlü kitabı sayılan bu roman, yayımlandığında, sanki sözleşmişler gibi bütün eleştirmenler tarafından sert eleştirilere boğuldu. Flaubert tekrar Baştan Çıkış’a döndü, 1872′de üçüncü ve son versiyonunu bitirdi ve kitap 1874′te yayımlandı. Yeni “gerçekçi” ekolün öncüsü olarak kabul edilmeye başlanan Flaubert, Croisset’de ve Paris’teki dairesinde dönemin pek çok önemli edebiyatçısıyla buluşuyordu: bunların başlıcaları Théophile Gautier, Goncourt kardeşler, George Sand, Turgenyev, Zola ve Maupassant’dı. Bitiremeyeceği son projesi Bouvard ve Pécuchet’yi yazmaya 1874′te başladı. Para sıkıntısı yüzünden, projeye iki senelik bir ara verip 1877′de yayımlanacak olan Üç Hikaye’yi (Saf Bir Kalp, Konuksever Aziz Julien Efsanesi ve Hérodias) kaleme aldı.

Flaubert’in başlıca şu eserleri yazdı: “Üç Hikaye”, “Aday”, “Gönül Şatosu”, “Salammbo”, “Tarlalarda ve Kumsallarda” ve tamamlamaya zaman bulamadığı alaylı eseri “Basmakalıp Fikirler Sözlüğü”.

Gustave Flaubert, burjuva sınıfına yönelttiği eleştirileriyle tanınırdı. Burjuva denilince, çıkarlarının dışında bir amacı olmayan, hiçbir değere inanmayan, kafası sınırlı kaba insanlar aklına gelirdi. Ona göre roman yazmak bilim yapmak gibidir. Sanat; dünyanın aynasıdır, insan ruhunun yansıdığı parlak bir yüzeydir. Eserlerini bilimsellik tutkusuyla üreten Flaubert’in romanlarında, kişiler ve nesneler tümüyle gerçeğe uygun bir biçimde yarısıtılmıştır. Öyle ki, Madam Bovary’nin ölümünü gerçeğe uygun biçimde anlatabilmek için, tıp kitapları okumuş, arseniğin etkilerini araştırmıştır. Salammbo adlı eseri için Kuzey Afrika’ya gitmesi gerekmişti.

En önemli eseri olan Madam Bovary, edebi olarak tanımadan önce “halkın ahlakına ve dine ters düşmek” iddiasından yargılama konusu olmasıyla tanınmıştı. Dava tümüyle yazarın, hayatının gerçeklerini anlatma hakkı ekseninde sürdü ve beraatle sonuçlandı. Bu eserde; evlilik dışı ilişkiler geliştiren Madam Bovary’nin kişiliği bu ilişkiler içerisinde çarpıcı bir değişime uğrar. İstediği kalıcı ilişkiyi kuramayan genç kadının sevgileri, umutları, hayal kırıklıkları ve trajik sona giden adamları yetkin bir biçimde sergilenmiştir . Madam Bovary’nin, ruhsal çöküşüne paralel olarak ekonomik açıdan da çökmesi gerçekçilik açısından gerekli olmasa da, “Gerçekçilik Akımı”nın önemli eserlerinden biridir bu roman ve yazarına edebiyat dünyasında bir yer açmaya yeter.

Flaubert, 8 Mayıs 1880 günü, ani bir felç sonucu, Croisset’de öldü.


AŞK-I MEMNU ve MADAM BOVARY’ de Yasak Aşk

http://www.turkdiliveedebiyati.com/yasak_ask-t3219.0.html

Yasak aşk teması kültürel ve ahlakî bozulma içerisindeki toplumları etkilediği gibi; o toplumların edebiyatlarını da etkilemiştir. Bozulan aile yapısı, aile içerisinde çarpık ilişkiler ve bu çarpık ilişkilerin doğurduğu yasak aşk temaları. Bu yasak aşk temasını edebiyatımızın özellikle Fransız edebiyatından etkilendiği yıllarda sıkça görmek mümkündür. “ Yasak Aşk konusu Halit Ziya’dan önce Anna Karenina, Madam Bovary ve Kırmızı ve Siyah gibi çok tanınmış batı romanlarında işlenmiş, o günden sonra da arkası bırakılmamış bir konu olmuştur. Emma ile Charles Bovary, Madam Bovary’de yasak aşkın temel iki karakteri olurken, Julien ile Madam de Renal Kırmızı ve siyah romanının, Anna Karenina da Anna Karenina romanında bu temanın temsili olmuştur.

Yasak aşkın bozulan toplum düzeninin bir meyvesi mi yoksa romantizmin meydana getirdiği bir duygu yoğunluğunun doğurduğu çaresizlik midir? Yada Realizmin romantizmden aldığı intikamın kan kokan yüzü müdür? Bu sorulara cevap vermek dönem toplumunun durumunu ve aşkın insanlar üzerinde ne derece etkisi olup olmadığını bilmeyi gerektirir. İnsanların realizmde yani gerçeğin neresinde olduğunu bilmeyi gerektirmektedir. Bu yüzden realizmin ve romantizmin vaka ve insan üzerinde meydana getirdiği tesirlerin neler olduğunu görelim.

ROMANTİZM:

Bu akımın getirmiş olduğu hürriyet, eşitlik, kardeşlik gibi kavramları değişen toplum düzeni içinde yadsınamaz bir mahiyette tezahür etmiştir. Özellikle Fransız devrimi ve bu devrimin sonuçlarıyla insanın hayal etme gücünün duygularla birleşmesi ve insanın artık sunileşen dünyadan kurtulma çabası romantizmin adı olmuştur.

“Artık romantikler aydınlanma çağının kuru akıcılığına şiddetle karşı çıkıp doğanın gizlerine bilim adamının matematiko- fiziksel yöntemleriyle değil de yaratıcı coşum yoluyla nüfuz edebileceğini savunmuş ve sonsuzluğa erişmenin yolları ola”imantalizm ve melankoli-marzilik romantik anlayışta kaçış temasının nı oluşturan unsurlar olmuştur. “Bu kaçış inleyen rüzgardır; ürperen gecedir; beklenmeyen bir pırıltıdır. diye tanımlanmaya sebep olmuştur.

REALİZM:

Realizm gerçeğin aynasında bulduğu rolünü pozitivizmin olgun fikirlerinde bulmaktadır. “Pozitivist felsefeye göre pozitif ilimlerin verilerine dayanan rasyonalist bir felsefedir. Bu felsefenin temel amacı; pozitif bilimler vasıtasıyla bütün olayların meydana gelişlerindeki tabî ve değişmez kanunları keşfetmek ve bir hükme bağlamaktır. Bu akımın gerçekçi bir zemin üzerindeki dansı elbette ayakları yere basmayan romantiklere tepki olarak doğmuştur.

“Olayları bana göründükleri gibi ortaya koymakla bana doğru görüneni ifade etmekle yetiniyorum.” diyen Flaubert beklide realist anlayışın çerçevesini çizmiş olur. Realizmde görülen eleştirisel gerçekçilik ve toplumcu gerçekçilik gözlem yapmanın neticesinde oluşmuş düşünce anlayışıdır. Sanat gerçek ve güzellik içindir söylemini doğurur.

Bu iki akımı da gördükten sonra yasak aşkın doğduğu zemini anlatmak biraz daha kolay olacaktır. Buna göre romantizmin doğurmuş olduğu aşk temasını realizm yerden yere vurmakta ve bu aşkı genelde ayağı yere basmayan aşklar olarak görür ve yasak aşk teması ile örtüştürür. Toplumun aydınlanma çağındaki arayışlarını tatmin olmayan insan üzerine nüksettirerek kendini bulamayan ve bu arayışı aşklarda harcayan karakterler haline büründürüverir. Bu bazen Emma olarak karşımıza çıkar bazen Bihter olur. “Madam Bovary kendini romantik eserlerin yarattığı esrarengiz, büyüleyici ve ışıltılı, ama muhayyel bir dünyanın büyüsüne kaptıran Emma’nın gerçek hayatta ona ulaşamayışının kırılış ve bunalımlarından onu elde etme ihtirasına geçişini ve bu yolda yaşadığı trajediyi anlatmaktadır.”

“Aşk-ı Memnu da ise herkes saadeti aradığı halde hiç kimse mesut olamaz. Bu koyu ümitsizlik dikkat çekicidir. Bihter’in trajik sonu Behlül’ün kaçışı Adnan Bey ile Nihal’in iki senelik acılarından sonra başladıkları noktaya dönüşleri bu ümitsizliğin delilleri olarak kabul ediliri”

Yasak aşk her iki romanda da kaçışın ve tekrar aynı noktaya varışın hikayesi olmuştur. Aşkın şirinliğinden uzak, bir aldatışın getirdiği pişmanlık ve aranan saadetin bulunmayışı işlenmektedir. Yasak aşkın ifadesinin bir masumiyet kılıfına bürünmesine izin verilmemesi yazarın da bu olaya karşı olduğunun göstergesidir.

Emma’nın Rodolphe’ye söyledşği şu söz yasak aşkın serüvenini kısaca anlatır.

Emma:

-Yarına kadar hoşcakal Rodolphe!

Emma önce Leon’a ve sonra Rodolphe’ye ve tekrar Leon’a yönelişi süresiz ve amaçsız arayışların ifadesidir. Realizmin yasak aşka bakışı da bu olsa gerek. Bihter’in amansız arayışı bilinçsiz yönelişleri de bu doğrultudadır. Emma ve Bihter’in ortak yanı tatminsiz gönül arayışlarına yarına kadar hoşcakal demeleri ve her yeni hayat için yeni aşklara soyunmaktan çekinmemeleridir. Charles ve Adnan Bey için yasak aşk ağır gelmiştir. Bihter için ise yazar biçare kadın der. Emma için ise kurtuluşu arsenikte bulan kadın olarak ifade edilir.

Aşkın yasak yaşandığı yerlerde realistler hep bir yerlere arsenik koymuşlardır. Yasak Aşk realizmle dil bulmuş romantizmle yoğrulmuş ve sonunda başladığı gibi en başa tekrar dönmüştür. Yasak aşk Gerek Fransız edebiyatında gerekse de edebiyatımızda hep aynı sonu bulmuş ve gerçek dünyanın gerçeklerinde boğulmuştur.



Madame Bovary’nin kızları
Zeki Coşkun

www.taraf.com.tr/

Gazetelere bakan Kerinçsiz takımı, Orhan Pamuk için, “işte, adam Türk olmadığını, aslını itiraf etti nihayet” diye düşünmüştür herhalde.

Adam alenen, kendi ağzıyla söylüyor: Monsieur Flaubert benim!

Demek ki Orhan Pamuk onun kod adıymış, kendisi bir “mösyö” imiş!

*** Rouen Üniversitesi Pamuk’a fahri doktora unvanı veriyor. Üniversite’nin bulunduğu ve adını taşıdığı kent, 19. yüzyılın büyük yazarı Gustave Flaubert’in doğduğu, yaşadığı yer.

Flaubert 19. yüzyıldan 20. yüzyıla, çağa damgasını vuran, dahası tıpkı Don Kişot gibi romandan, kitaptan ve yazarından bağımsızlaşıp özel kimlik haline gelen Madame Bovary’nin yazarı. Roman 1856’da Revu de Paris’de tefrika edilmiş, ertesi yıl kitap olarak yayımlandığındaysa kıyametler kopmuş. “Ahlaksızlık-sapkınlık” eseri olarak suçlanmış, yargılanmış...

O iffet, “namus celladı kadın”ın kim olduğu sorulduğunda, “Madame Bovary benim” demişti Flaubert... Şimdi ondan 150 yıl kadar sonra Nobel ödüllü bir Türk yazarı o sözü yineleyerek, kendisinin Flaubert olduğunu söylüyor.

*** Pamuk’un doktora kabul konuşmasının tam metni Milliyet’te yayımlandı. Orada da görüleceği gibi, “Monsieur Flaubert benim” derken yazarın Madame Bovary tartışmalarındaki tavrına gönderme yapmakla kalmıyor... Doğrudan kendisiyle, kendi yazarlık anlayışı, tavrı, süreciyle Flaubert arasında bağlantı kuruyor. Dahası ona özendiğini söylüyor.

Arkadaşı –daha sonra editörü de olacak- Maxime Du Camp’la Ortadoğu turu dönüşü Ekim 1850’de İstanbul’da konaklayan Flaubert’in annesiyle buradan mektuplaşmasını anıyor Pamuk.

O sıralarda 30 yaş eşiğindeki Flaubert’in mektubundaki şu satırlarda kendisinin aynı yaşlardaki gerçekliği, düşünceleri arasında bire bir koşutluk kuruyor: “Dünya, gelecek, insanların ne diyeceği, kurulu bir düzeni olmak, hatta geçmişte hayalini kurarak pek çok gecemi uykusuz geçirdiğim edebi ün bile artık umurumda değil.”

Bu özdeşleşimin salt düşüncelerle, yazdıklarıyla kalmamış. Flaubert’le aynı yaşantıyı deneyimlemek istercesine yukarıdaki satırları kaleme aldığı, günlerce konakladığı Galata’daki Justiniano Oteli’ni aradığını, nerede olduğunu saptamaya çalıştığını da belirtiyor Pamuk.

15 Aralık 1850 tarihli mektubun öncesinde annesi, genç Flaubert’e arkadaşlarından Ernsest’in evlendiğini müjdelemiş, “artık sıra sende, ne zaman?” diye yazmıştır. Onun gözündeyse evlilik, sıradan burjuvalar arasına katılmak, kendini fazla ciddiye almaktır. İlk iş bir saat alır, farkında olmadan düzene kısılır, bir süre sonra boynuzlanırsın...

Flaubert, arkadaşının kendini fazla ciddiye almasının örneklerinden ve nedenlerinden biri olarak üniversiteden doktora almasını kaydetmektedir mektubunda. Pamuk, konuşmasının sonunda bunu anarak asıl esprisini, ironisini yapıyor: “Flaubert sayesinde bana bu şeref doktorasını veren Rouen Üniversitesi’nin sayın rektörü, değerli profesörler, öğrenciler, misafirler, yaşım ilerlediği için bu tehlike benim için önemli gözükmüyor.”

Bir hastalık olarak okur-yazarlık

Ana hatlarını andığım konuşma, Pamuk’un en ilginç ve en keyifli yazılarından biri. Çünkü burada hiç anılmayan başka ve daha büyük bir ironi var gibi görünüyor bana.

Bilindiği üzere Cervantes, Don Kişot’ta kahramanına bütün o Ortaçağ’dan kalma şövalye hikâyeleriyle dolu romansları okutarak bir bakıma onların akıl ve zaman dışılığını teşhir etmektedir.

Modern dünya ise, o zamana dek ev-içine mahkûm Dulcinea’ları; kadınların dışarıya, “sosyal” alana; salonlara, vitrinlerle, mağazalarla süslü bulvarlara çağırır... Don Kişot nasıl okuduklarıyla gerçeklik arasındaki bağı kaybetmişse, 18. yüzyıl “romantik romanları”yla beslenen Madame Bovary’ler de aynı yazgıya mahkûmdur.

Don Kişot, yazınsal kimlikten bağımsızlaşarak bir algı ve davranış kültü/imgesi, adı haline gelmişse, 19. ve 20. yüzyıl “okuyan”, lakin yaşama yoksunu kadınının karşılığı da Bovarizm’dir.

Jules de Gaultier, “Bovarizm” adını verdiği durumu, kendisini başkasıyla –ve elbette dış telkinle, Flaubert’in roman kahramanında olduğu gibi okuduklarıyla- özdeşleştirme; sahte bir benliğe sığınma olarak tanımlar.

***

Bu hastalı, Türk edebiyatının ana “karakterleri” arasında yer alır.

Doğrudan doğruya Madame Bovary’den esinle kaleme alındığı öne sürülen ve aynı zamanda ilk modern Türk romanı olarak Aşk-ı Memnu, bilinen en ünlü örnektir. Bihter kişiliği öyle...

Anti-Bovarist diyebileceğimiz bir başka örnek Ahmet Mithat Efendi’nin son romanı Jön Türk’te karşımıza çıkar. Roman kahramanı genç kız (Ceylan), okuduklarının etkisiyle kendini, gerçekliğini kaybedecektir aynı Madame Bovary gibi...

Bir başka “klasik”, Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ı... Oradaki Seniha, aynen Emma Bovary gibi yaşadığı yeri, zamanı, hayatı, insanları kendisine karşı bir tür haksızlık olarak görür, sürekli boğuntu halindedir. Romanlardan, dergilerden okuduklarını yaşadığı mekâna taşıyarak, gerçekliği değiştirmeye çabalar...

Nihayet Bovarizm’in burada son ve yakın bir örneği Tahsin Yücel’in Kumru ile Kumru romanında çıkar karşımıza...

Bu arada Kara Kitap’ın kayıp Rüya’sı için ne demeli?

Soru: Okuyan kadınlar hep mi kayboluyorlar, niye?

 

Valid HTML 4.01 Transitional