|
http://www.biyografi.info/kisi/sabahattin-ali?PHPSESSID=2142481894929b34ca3...
Sabahattin Ali, 1907 doğumlu yazar. Türk Edebiyatı'na birçok önemli öykü, roman ve şiir veren Ali, eserlerinde Anadolu insanına farklı bir bakış açısıyla yaklaşmış, onların acılarını, üzüntülerini anlatmaya çalışmıştır. 1937 tarihli "Kuyucaklı Yusuf", yazarın en önemli eserlerinden biridir.
Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Gümülcine'de doğdu. Babası Ali Sabahattin Bey, bir piyade yüzbaşısıydı bu yüzden görev yeri sık sık değişiyordu ve Ali, çocukluk yıllarında çeşitli şehirlerde yaşadı ve çeşitli okullarda okudu. Ortaokulu önce Balıkesir Öğretmen Okulu’nda sonra İstanbul İlköğretmen Okulu’nda okudu ve 1926’da bu okuldan mezun oldu. İlk yazıları 1925’te Balıkesir’de yayınlanan “Irmak” adlı dergide çıktı. Ali, bir süre ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra 1928’de Milli Eğitim Bakanlığı’nca Almanya’ya gönderildi. Postdam ve Berlin’de öğrenim gördü. 1930’da geri döndü ve Ankara, Aydın ve Konya’daki ortaokullarda Almanca öğretmenliği yaptı. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde ve Devlet Konservatuarı’nda da çalıştı. İlk öyküsü “Bir Orman Hikayesi” 30 Eylül 1930’da “Resimli Ay”da yayınlandı.
1932 yılında, bir arkadaş ortamında okuduğu bir şiirin Atatürk’e hakaret ettiği iddiasıyla tutuklandı. 1933’te çıkan afla, 1 yıl yattığı cezaevinden çıktı ve 15 Ocak 1934’te Varlık Dergisi’nde “Benim Aşkım” adlı şiirini yayınlayarak Atatürk’e olan bağlılığını göstermeye çalıştı. Aynı zamanda bu bağlılık göstergesini ondan o dönemde bakan olan Hikmet Bayur, değiştiğinin bir ispatı olarak istemişti. Yine 1934’te Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’nde işe girdi. 16 Mayıs 1935’te evlendi. 1936’da askere gitti. Eşi Aliye Hanım, Eylül 1937’de Filiz Ali adlı bir kız dünyaya getirdi. 1938’de Musiki Muallim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliğine başladı ancak bu göreve 1940 yılında tekrar askere alınıncaya kadar devam edebildi. 1941 yılında askerden dönünce Ankara Devlet Konservatuarı’nda Almanca öğretmenliği yapmaya başladı ve 1945 yılında bu görevden alındı.
Yazar, 1937’de “Kuyucaklı Yusuf”, 1940’ta “İçimizdeki Şeytan” ve 1943’te “Kürk Mantolu Madonna” olmak üzere 3 roman yazdı. “İçimizdeki Şeytan”, Ali’nin Nihal Atsız ve milliyetçi kesimle büyük bir çatışmaya girmesine yol açtı. Nihal Atsız’a açtığı davayı kazadığı halde tepkiler hiç dinmedi ve Ankara Devlet Konservatuarı’ndaki görevinden alındı. Bu sırada yazı yazdığı gazeteler dönemin olayları sonucunda kapandı.
Tüm bu olaylar üstüne İstanbul’da gazetecilik yapmaya karar veren Ali, 1945 yılında Markopaşa adlı bir mizah gazetesi çıkarmaya başladı. Bu gazetenin çıkarılması sırasında Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la birlikte çalışıyordu. Malum Paşa, Öküz Paşa ve Merhum Paşa adlı siyasal mizah gazetelerini de 1946 ve 1947 yıllarında çıkardılar. 1948’de Sabahattin Ali bu dergilerdeki yazılarından biri yüzünden tutuklandı ve 3 ay hapis yattı.
Ali, 1934’te, halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini “Dağlar ve Rüzgar” adlı kitabında topladı, bu kitap 1943’te derlenerek tekrar piyasaya sürüldü. Öykü kitapları; Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Kağnı-Ses (1943 – 2 kitap birlikte), Yeni Dünya (1943) ve Sırça Köşk (1947) idi. Yazarın çevirileri; Max Memmerich’in “Tarihte Garip Vakalar” (1941), Sofokles’in “Antigone” (1942), H. Von Kleist, A. V. Chamisso ve E. T. A. Hoffman’ın “Üç Romantik Hikaye” (1944), Ignazio Silone’nin “Fontamara” (1944), Fr. Hebbel’in “Gyges ve Yüzüğü” (1944) ve A.S Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” (1944) adlı eserleriydi.
Sabahattin Ali üzerine birçok eser yazıldı; Kemal Sülker’in 1968 tarihli “Sabahattin Ali Dosyası”, Asım Bezirci’nin 1974 tarihli “Sabahattin Ali; Hayatı, Hikayeleri, Romanları”, Kemal Bayram’ın 1978 tarihli “Sabahattin Ali Olayı”, Filiz Ali Laslo ve Atilla Özkırımlı’nın 1979 tarihli “Sabahattin Ali”, Reşit Ertüzün’ün 1985 tarihli “Sabahattin Ali Olayının Gerçeği”, Hikmet Altınkaynak’ın 1987 tarihli “Sabahattin Ali – Markopaşa Yazılar ve Ötekiler”, Filiz Ali’nin 1996 tarihli “Filiz Hiç Üzülmesin”, Ramazan Korkmaz’ın 1997 tarihli “Sabahattin Ali” ve Elisabeth Siedel’in Almanya’da yayınlanan “Sabahattin Ali Mystiker und Sozialist” adlı eserleri bu çalışmalardı.
Sabahattin Ali, yaşadığı onca zorluktan ve sürekli olarak izlenmesinden dolayı yurtdışına kaçmak istedi. Yazar, 2 Nisan 1948’de Bulgaristan’a kaçmaya çalışırken, bu kaçış sırasında kendisine yardım etmesi için anlaştığı, Milli Emniyet’le bağlantılı bir kaçakçı olan Ali Ertekin tarafından Bulgaristan sınırında öldürüldü.
Sabahattin Ali, romanlarında insanın ruhunu en iyi şekilde kullanmış ve onu ortaya çıkarmıştır. Daha gerçekçi ve yepyeni öykü anlayışıyla tarifi zor hisleri başarıyla dile getirmiştir. İnsanın zayıflıklarını yansıtmaktan çekinmemiş ve yanıtlanması zor sorular sormuştur. Tutkuyu anlatışındaki ustalıkla Ali, döneminin yazarları arasında çok önemli bir yere sahiptir. Talihsizliklerle dolu yaşamı, ölümü, insan ruhunun derinliklerine inen incelemeleri ile günümüzde hala incelenmeye ve anlamaya değer bir kişidir. “Leylim Ley”, “Aldırma Gönül” gibi günümüzde de yaygın olarak bilinen şiirler Sabahattin Ali’nin eserleridir.
http://www.amatorceedebiyat.com/eser.asp?id=859
Başın Öne Eğilmesin
Hıfzı Topuz
bu romanda, belgelere dayanan özgün kurguyla Sabahattin Ali’nin Nâzım Hikmet’ten
Bedri Rahmi Eyuboğlu, Orhan Veli ve Asaf Halat Çelebi’ye; Sabiha Sertel’den Vâlâ
Nurettin, Rasih Nuri İleri, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’a yayılan dostluğuna ve 41
yaşında karanlık güçler tarafından katledilmesine uzanan trajik yaşamına ayna
tutuyor. Sabahattin Ali, 41 yıllık yaşamı boyunca Türk edebiyatının dünya
dillerine çevrilen seçkin örneklerini vermekle kalmadı, yalnızca yurdu için
bağımsızlık istedi, özgürlük istedi, çağdaşlaşma istedi… Bu değerlerin
düşleriyle yaşadı. Bu düşlerin bedeli sürgünler, hapishaneler ve sonunda
Istranca ormanlarında tutuklanıp katledilişle ödenecekti.
|
|
http://romanyazilari.blogcu.com/1217560/
Türk Romanında Destan Etkisi
A. Şebnem BİRKAN
Son yıllarda Türk romanının gelişimiyle ilgili, sayıca yeterli olmasa da,
çeşitli inceleme ve araştırmalar yapılıyor. Hem kaynakça hem de bilgilendirme
amaçlı olarak, bu tip kitapların çoğalması Türk edebiyatına büyük katkılar
sağlıyor. Mimar Sinan Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Yard.
Doç. Muharrem Kaya bu araştırmalara bir yenisini daha ekledi. Kitabının başında,
mitolojiden başlayarak anlatıma dayalı birçok edebiyat türüne yer veriyor, daha
sonra da romanlara geçiyor. Kitabı, Türk romanlarında, konu olarak destanları
seçen ve işleyen romancılarımızla ilgili geniş bir araştırma ve incelemeyi
kapsıyor. Bilindiği üzere roman Batı'dan gelen bir edebiyat türüdür ve 19. yy'da
Osmanlı'daki Batılılaşma çerçevesinde roman yazılmaya başlanmış ve Şemsettin
Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat (1892) adlı romanı ilk romanlardan biri
olarak Türk edebiyatına girmiştir. O günden bugüne Türk romanları Kurtuluş
Savaşı, siyasi olaylar, tarihi gerçekler, kırsal kesim yaşamı vs. gibi konuları
işlerken, destanlardan da etkilenmiş ve edebiyatımız, Ömer Seyfettin, Yaşar
Kemal, Kemal Tahir gibi değerli yazarlarımız tarafından unutulmaz romanlara
kavuşmuştur. 'Türk Romanında Batı Etkisi' adından da açıkça anlaşılacağı gibi
Türk destanlarını konu almış ve bunların Türk romancıları tarafından nasıl
kullanıldığını ve etkilerinin neler olduğunu inceliyor. Destanlar meydana gelen
olayların olağanüstü öğelerle bezenerek dilden dile halk arasında anlatılması
esasına dayanır. Kaya araştırmasında, bu olayları temel alarak , roman yazan
yazarlarımızı ve onların romanlaştırdıkları destanları araştırıyor. Halk
edebiyatı unsurlarını, geleneklerden nasıl ve ne kadar yararlandıklarını
irdeliyor. İncelemesinde mitten başlayıp masal, efsane, halk hikâyesi gibi
türleri göz önünde bulunduruyor, halk edebiyatıyla kesiştikleri noktaları ortaya
koyuyor. Bunu yaparken Kemalettin Şükrü Orbay'dan başlamış Oğuz Özdeş, Yılmaz
Gürbüz, Abdullah ( Turhan Bey, bu isim kitapta Aptullah olarak geçiyor) Ziya
Kozanoğlu, Peyami Safa, Halide Edip, Ziya Şakir, Murat Sertoğlu, Füruzan Gediz,
Yaşar Kemal, Ömer Seyfettin, Zeynel Besim, Hüseyin Rahmi, Sabahattin Ali, Kemal
Tahir, Kemal Bilbaşar, Hasan Kıyafet, Timur Karabulut, Ömer Polat, Namılk Kemal,
A.Hikmet Müftüoğlu, Nihal Adsız, M.N. Sepetçioğlu ve Sevinç Çokum'a kadar bütün
yazarları inceliyor. Romancılarımızın halk edebiyatından hangi kültür öğelerini
aldıklarına değiniyor. Oğuz Kağan, Atilla, Battal Gazi, Köroğlu destanlarını ve
bunların çeşitli yazarlar tarafından nasıl romanlaştırıldıklarını gösteriyor.
Bunlara ek olarak da 'Eşkıya Destanları' ve 'Destanlarla Bağlantılı Diğer
Romanlar' adlı bölümlerde de diğer destanlara yer veriyor.Araştırmasında Kaya,
kitabında destandan romana giden uzun yolda mitolojiden, destandan, masaldan,
efsaneden, halk hikâyesinden, meddah metinlerinden faydalanıp, bunların
birbirleriyle ilişkilerini de araştırıp ortaya koyuyor. "Mitolojinin tabiatüstü
ve fizikötesi kuvvetlerin yanı sıra, tabiat kuvvetleriyle savaşan yiğitleri
belirtmesi, destanları oluşturur. Mitolojide, tabiat kuvvetleri, canlı varlıklar
veya ölümsüz tanrılar şeklinde belirir. Destanlar, tarih öncesi insan
topluluklarının tarihleri olması bakımından mitolojiyle ortaklık gösterir. Zira
destan kahramanları mitolojideki tanrılarla, dünyadaki insanlar arasında bağlar
kuranlardır. Mitolojiye göre destanlarda gökle ilgili olaylar ve motifler
azalmış insani özellikler artmıştır.""Destanlarda halkın bütününü ilgilendiren
meseleler konu edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında destan, onu meydana getiren
zümreler için tarihtir, günümüz insanı içinse romanın eski devirlerdeki işlevini
görmektedir." Kaya incelemesinde halk edebiyatının kullandığı aşamaları üç
bölümde dile getiriyor. İlk bölüm "Halk edebiyatı geleneğinin besleyici bir
kaynak olarak fark edilmesi Tanzimat döneminde başlar. Bu maddede kaşif meselesi
ön plana çıkar. Zira yeni medeniyet anlayışıyla birlikte milletin kültürünün
kökeni inceleme çalışmaları dikkati çeker.""Türk destanlarının sistemleşmesi
Ziya Gökalp, Fuad Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan, Hüseyin Namık
Orkun'un çalışmalarıyla olmuştur. Bunlar Türkoloji çalışmalarıyla ortaya
çıkmıştır." İkinci bölüm; "Halk edebiyatı malzemesinin ve tekniğinin Türk
edebiyatçıları tarafından başarıyla kullanıldığı dönem."Milli edebiyat akımına
mensup olan yazarlar Tanzimat'tan önceki ve sonraki edebiyatımızın taklide
dayandığını belirterek bizim milli edebiyatımızı oluşturabilmemiz için halk
edebiyatının asıl kaynak olarak alınması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. ( ...)
Ziya Gökalp, öncelikle yapılması gerekenin Türk kültürünün gelişiminin,
tarihinin incelenmesi olduğunu belirtir, halk edebiyatının, masalların,
destanların bu gözle ele alınması gerektiğini tavsiye eder." Bu düşünceyle
hareket eden Ziya Gökalp, Oğuz Kağan Destanı'nı ve "Diğer menkıbeleri de (...)
bunlardan aldığı motifleri şiirlerinde kullanmış, diğer yazar ve şairlerin de
bunları işlemelerini tavsiye eder." "Rıza Tevfik, Servet-i Fünun döneminden
başlayarak hece vezni ile halk şiir tarzında özellikle tekke edebiyatı
ürünlerine uygun şiirler, halk şiirinin taklidi denebilecek nefesler, koşmalar
yazar. Bunlar (...) folklardan bahseden, halk edebiyatı ürünlerini ilmi açıdan
ele alan ilk şahıslardır." "Hüseyin Rahmi, özellikle Meşrutiyet döneminden
başlayarak ölümüne dek yazdığı romanlarda İstanbul folkloruyla ilgili pek çok
unsuru kullanmıştır." "Ömer Seyfettin, büyük bir Türk destanı yazmak
ister."Üçüncü bölümde destanlardan yararlanma dönemi sona eriyor ve köy ve
köyün, köylünün konuları ön plana çıkıyor. "Halk edebiyatının tek kaynak olarak
yüceltilmesi Nurullah Ataç'ın tepkisini çeker."Türk romanlarında en çok yer alan
destanlar, Oğuz Kağan Destanı, Atilla ve Köroğlu destanlarıdır. Bunlardan başka
eşkıya destanları ve bir de destanlarla bağlantılı yazılmış romanlar var. "Oğuz
Kağan Destanı yazma parçalar ve rivayetler şeklinde günümüze kadar gelmiştir.
Bilinen bu metin ve rivayetler yedi tanedir." Kemalettin Şükrü Orbay, Oğuz Han
ve Bozkurt'un okulda derslere yardımcı olması için kaleme almış. "Oğuz Özdeş,
Oğuz Han adlı romanının konusunu Oğuz Kağan Destanı'ndan almasına rağmen,
işlenişi, olayları ve ayrıntıları ile eseri bir macera romanına dönüştürmüştür."
"Yılmaz Gürbüz'ün 'Acılar Masal Oldu' adlı romanında Mustafa Kemal'in doğuşu,
Oğuz Kağan Destanından alınan öğelerle destanlaştırıldığı görülür." "Bu da
Atatürk'ün, edebiyatta, kahramanların destani boyutta gösterilmesini tercih eden
anlayışıyla birleşir." Kaya, Ergenekon Destanı'nın kazandığı simgesel anlamlara
dikkati çekerek Türkiye'deki Gladio türü örgütlenmenin adının neden Ergenekon
olduğunu da belirtiyor.Atilla da Türk romanlarında kullanılan başka bir destan.
Abdullah Ziya Kozanoğlu, 'Atlı Han'ı, Peyami Safa, 'Atillla'yı, "maceranın ön
planda tutulduğu bir tarihi roman haline dönüştürmüştür". Battal Gazi Destanı
ise Halide Edip, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Ziya Şakir, Murat Sertoğlu, Füruzan
Gediz tarafından romanlarda konu edilmiş. "Köroğlu anlatmaları destan ile halk
hikâyesi arasındaki türlerdendir." Köroğlu'nu Yaşar Kemal, 'Üç Anadolu
Efsanesi'nde konu etmiş. Zaten "çocukluğunun ve gençliğinin halkbilimi
malzemelerinin bol bulunduğu Çukurova'da geçmesi bunların eserlerine yansımasına
yol açmıştır." "Mehmet Seyda'nın 'Köroğlu' adlı eseri 1960'lı yıllarda, TRT'nin
Arkası Yarın programlarında uzun süre radyoda canlandırılmıştır."Eşkıya
destanlarını işleyen romancılarımız ise Ömer Seyfettin'le başlar ve Ömer Polat'a
kadar sürer."Erdemli eşkıya tipini ele alan eserlerden biri Ömer Seyfettin'in
önce hikâye sonra da roman olarak yazdığı 'Yalnız Efe'dir."Çakırcalı Mehmet Efe,
Zeynel Besim Sun'un 'Çakır Efe' adlı romanına konu olurken, Hüseyin Rahmi ,
'Eşkıya İninde' adlı romanında "(...) eşkıyaların hayatını gerçekçi bir şekilde
anlatması ile dikkati çekiyor. (...) Hüseyin Rahmi, eşkıyalığı ve sebeplerini
adeta röportaj şeklinde romanında işliyor." Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali'nin
romanına konu olmuştur." Kuyucaklı Yusuf'un ana ekseni aşk üzerine kuruludur.
Bunun yanında Meşrutiyet döneminde Edremit'in toplu yapısı, memurun yaşayışı,
eşrafla yöneticilerin ilişkileri ele alınır. Bunlara bağlı olarak evlilikte
çiftler arasında anlaşma, aralarında eşitlik bulunmayan çiftlerin evliliklerinin
çürüklüğü, sağlam bir ekonomik temele dayanmayan evliliklerin çöküşü işlenir."
İnce Memed, Yaşar Kemal'in dört ciltlik romanıdır: "Dört cilt de İnce Memed'in
ağaları öldürmesi ve ortadan kaybolması ile sona erer." Kemal Tahir, 'Rahmet
Yolları Kesti' adlı romanda "Romanda eşkıyalık bir toplum hastalığı olarak
sergilendiği için, eşkıyalığın safhaları, destekleyen çevreler, eşkıya mekânları
belirtilir. Toplumun eşkıyalığı benimsemesinin, eğitim, düzenli askerlik,
sürekli barış, sosyal yapıda denge, güçlü ve güvenlik sağlayıcı bir rejim
sayesinde engelleneceğinin altı çizilir." Kemal Bilbaşar'ın 'Cemo' adlı
romanında da "Doğu Anadolu'da az sayıdaki köylünün ağalıktan kurtulma çabaları
anlatılır." "Memo'nun ana unsuru bir aşk hikâyesidir." Hasan Kıyafet,'Gominis
İmam'da "Ağalığı yok edecek olan, kendi öcünü almak için dağa çıkan, okumuş
eşkıyadır. (...) eşkıyayı, bu romanda, sosyalist amaçlarla dağa çıkan bir
gerilla örneği olarak yorumlar. Hasan Kıyafet'e göre ağalık sistemi ve ağalar,
halkın ileriye gitmesindeki en büyük engeldir." 'Cepel Dünya'da, Timur
Karabulut, " (...) ağanın zulmüne uğrayan Alo adlı çobanın eşkıyalığını anlatır.
Orta Anadolu'nun bir köyü olan Sapadere'de geçen olaylar, ağa-köylü çatışması
üzerine kuruludur." "Mahmudo ile Hazel'de Doğu Anadolu'da eşkıyalığın oluşma
sebeplerini işleyen Ömer Polat, geçim şartlarının zorluğundan dolayı tütün
kaçakçılığı yaparken girdiği bir silahlı çatışmada jandarmanın vurulması üzerine
suçlu duruma düşen, çareyi eşkıya olmakta gören Mahmudo ile karısının
maceralarını anlatır." Kaya, 'Türk Romanında Destan Etkisi'ni yazarken
romanlarla ilgili inceleme ve tespitlerde de bulunuyor ve adı geçen romanlara
ışık tutacak araştırmaların da kapısını açıyor. 'Destanlarla Bağlantılı Diğer
Romanlar' başlığı altında, Namık Kemal'in 1880'de yazılan 'Cezmi' adlı romandan
başlayarak günümüze kadar gelen ve Yaşar Kemal'in pek çok romanlarına konu
ettiği destanlardan da bahsetmiş. Destanların romanlarda kullanılmasının
sebeplerine yer vermiş. Bu bölümde destanların kültürümüze yaptığı katkılar ve
daha birçok değerli noktayı kapsayan bilgileri bize sunmuş.'Türk Romanında
Destan Etkisi', Türk edebiyatı araştırmaları çerçevesinde son derece önemli bir
noktaya parmak basıyor. Destanların romanlarımıza nasıl girdiği ve ne şekilde
kullanıldığı kronolojik olarak ve kapsamlı bir şekilde anlatılıyor. Günümüzde
hem nitelikli, hem de kapsamlı Türk edebiyatıyla ilgili incelemelere ihtiyaç
var. Kaya da böyle bir boşluğu doldururken hem öğrencilere hem de Türk romanına
çok büyük bir katkıda bulunuyor. Kitap birçok romana da değindiği için, kaynak
kitap niteliğinde. Türk romanının sadece Batı'dan etkilenmediğini, kendi öz
kaynaklarından da etkilendiğini gösteriyor. Ulusal değerlerimize ve kültürümüze
katkıda bulunmak için bu inceleme ve araştırmayı gerçekleştirmiş. Kitabını çok
önemli bir yere dikkat çekerek bitiriyor: "Dikkat edilmesi gereken bir nokta da
günümüzde destanlaştırmadan ziyade masallaştırmaya gidişin varlığıdır. Çizgi
filmlerde ve bilimkurgu filmlerde artık uzay canavarlarına karşı
savaşılmaktadır. Destan canavarlarına karşı savaşılmaktadır. Destan canavarları
değişmiştir. Bu filmlerdeki kahramanların kötülere karşı üstün güçleri vardır.
Bu tür filmlerde bilinmeze karşı korku dikkati çeker. Ama, kahramanların,
canavarlara karşı savaştıkça kendilerine güvenleri de artmaktadır.Bilgisi olan
insanlar uzayın canavarlarıyla savaşırlar, hiç değilse kaçırırlar. Batı eski
destanlarını değiştirir, yeni tipler oluşturur. Batman, Voltron vs. Hatta imaj
belirlemede de antik mitlere dayalı göndermeler yapmaktadır. Bizim kültürümüzde
ise üretken olamamaktan, fikir şablonlarına bağlanmaktan dolayı eşkıyayı
yüceltmek söz konusudur." Türk Romanında Destan Etkisi/ Muharrem Kaya/ TC Kültür
ve Turizm Bakanlığı Yayınları/ 384 s.
KUYUCAKLI YUSUF
Romanın özeti:
1903 sonbaharında, bir gece eşkiyalar tarafindan basılan Kuyucak köyünü teftişe
gelen kaymakam ve yardımcıları iki kişinin öldürüldüğü evde yalnız bir çocuk
bulurlar. Çocuğun adı Yusuf’tur ve ölenler onun anne ve babasıdır. Kaymakam
Yusuf’un soğuk kanlılığına hayran kalır ve onu evlat edinir.Yusuf, sessiz ve
içine kapanık bir çocuktur. Kaymakamın karısı olan Şahinde’nin yüzsüzce Yusuf’u
aşağılaması bile onu etkilemez. Yusuf’un kasabada ilgilendiği tek kişi
kaymakamın kızı Muazzez dir.
Kaymakam Salahattin Bey’in Edremit’e tayininden sonra Yusuf okula başlar; ama
okumayı öğrendikten sonra okula olan ilgisini kaybeder ve okulu bırakır. Seneler
sonra Muazzez 13 yasındayken bir bayram günü, Yusuf, Muazzez ve arkadaşları Ali,
bayram yerine giderler. Ali ve Muazzez salıncakta sallanırken, kasabanın
eşrafından Şakir Muazzez’e sarktığı için Yusuf Şakir’i döver. Şakir bunun
üzerine intikam yemini eder. Babası Hilmi Bey’le işbirliği yapar ve Hilmi Bey,
Salahattin Bey’e kumar oynatarak Salahattin Bey’i kendine borçlandırır. Borcunu
ödeyemeyen Salahattin Bey, Muazzez’i Şakir’e isteyen Hilmi Bey’e boyun eğmek
zorunda kalır. Ancak Yusuf’un arkadaşı Ali’nin borcu ödemesiyle evlilik planları
iptal olur. Yaptığı iyilikten dolayı Muazzez’in Ali ile evlendirilmesine karar
verilir. Bunun üstüne, Muazzez, Yusuf’a onu sevdiğini söyler. Yusuf da aslında
Muazzez’i seviyodur, ama ellerinden bir şey gelmez. Ali’nin Muazzez ile
evlenmesinden hoşnut olmayan Şakir, bir düğünde Ali’yi vurup öldürür; ama
arkadaşı Hacı Ethem’in düzenlediği çeşitli dolapların sonucunda serbest kalır.
Bu sırada Yusuf Kübra adında, Şakir ile Hilmi Bey’in tecavüzüne uğramış bir
kızla tanışır ve bu sayede hem Yusuf hem de Salahattin Bey, Hilmi Bey ve
Şakir’in gerçek yüzünü görürler. Şahinde, zenginler arasında bir yer edinme
isteğiyle kızını gizlice Hilmi Bey’lere götürür, onu Şakir ile evlendirme
niyetindedir. Yusuf kesinlikle böyle bir evliliğe karşıdır. Bir arabayla
Muazzez’i çevredeki bir köye kaçırır ve orada evlenirler. Salahattin Bey onları
bulur ve Edremit’e dönmeye ikna eder. Salahattin Bey, işsiz olan Yusuf’a
kaymakamlıkta katiplik işi verir;ama Yusuf masabaşı işler için yaratılmış bir
insan değildir. Salahattin Bey’in ölümüyle ailenin düzeni bozulur. Yeni kaymakam
Yusuf’u Edremit’ten uzaklaştırmak için ona vergi toplama işi verir. Yusuf ve
Salahattin Bey olmadan Şahinde sonunda istediği gibi davranmya başlar. Şehrin
önde gelenlerinin katıldığı yemekler düzenler. Muazzez bu yemeklerden ilk
başlarda uzak dursa da bir süre sonra karşı koyamaz ve alkolün de etkisiyle
kendini iyice bırakır. Bu çöküşü gören Yusuf, Şahinde’yi uyarır; ancak Şahinde
onu dinlemez. Bir gece Yusuf böyle bir yemeği basar ve rastgele ateş eder
karanlık odaya. Muazzez dışında odadaki herkes olur. Yusuf yaralanmış olan
Muazzezi alıp kasabayı terk eder, ama Muazzez yolda ölür. Yusuf onu bir ağacın
altına gömer ve uzaklara gider.
Konu ve Konular Arasindaki İlişki:
Romandaki bütün konular kent yaşamının getirdiği yozlaşma ve buna karsı Yusuf
tarafından verilen mücadele ile ilgiliir. Yusuf ile Şakir arasındaki sürtüşme
yozlaşma ile iyilik arasındaki savaşı temsil ediyor. Şahinde’nin gözünü kızını
harcıyacak kadar hırs bürümesi, kent yasaminin basit bi kadini nasil bir
canavara dönüştürebilceğini gösteriyor. Salahattin Bey’in kendini içkiye ve
kumara vermesi, Kübra ile annesinin başından geçenler, vs. Bu konuların hepsi
adeta yozlaşmışlığı vurgulamak için romanda işlenmiş ve hepsine karşı Yusuf’un
aldığı bir tavır var. Kent-doğa, yapay insan-doğal insan,
yozlaşmışlık-masumiyet, ikilemleri kitap boyunca gelişen olaylarla birbirlerine
baglanmışlar.
Ana Olaylar ve Yan Olaylar:
Ana olay Şakir’in Muazzez’e sarkması ve sonra da onunla evlenmeye çalışması
olarak kabul edilebilir. Kübra’ya yapılan tecavüzün açığa çıkması, Salahattin
Bey’in kumarla borçlandırılması ve Ali’nin olumu hep bu olaydan sonra yaşanır.
Muazzez ve Yusufun evliliğine giden yolu açan da bu olaylardır. Bir başka ana
olay Salahattin Bey’in ölümüdür. Salahattin Bey etkisiz bir karakter gibi
gözükse de, aslında aile içinde dengeyi sağlayanın o oldugu ölümünden sonra
ortaya çıkar. Şahinde’nin tamamen kontrolden çıkıp kendiyle birlikte kızını
yozlaşmayı temsil eden insanların kucağına atması, Yusuf’un Muazzez’den iyice
uzaklaşması, bu ölümden sonra gerçekleşir.
Yapıttan Birtakım Örnekler:
Şakire ve onun yandaşlarına hiçbir kanun kuruluşunun
dokunamaması ilgi çekici bir olay. Adam öldürseler bile başlarına bir şey
gelmiyor. Bugünün sorunlarına büyük benzerlik taşıyan bır durum. Osmanlı’nın son
dönemlerinde ne derecede sosyal bir çöküş yaşadığınında açık bir örneği.
Muazzez adeta bir eşya gibi kullanılıyor. O zamanlar belki bir medeni kanun
yoktu, ama eğitimli aileleri kızlarını böyle kullanmadıkları biliniyor.
Salahattin Bey gibi eğitimli bir insanın, borçları karşılığnda kızını vermesi
bir türlü doğal gelmiyor.
Kitapta doğa ve kasaba arasında keskin bir fark vardır. “Salahattin Bey başının
dönmeye başladığını fark etti. Bu kadar geniş ve güzel bir tabiatın ortasında
kendini şaşırmış gibiydi. Fakat gözlerini tekrar etrafta dolaştırırken, aşağıda
mor bir duman tabakasıyla örtülmeye başlayan kasabayı gördü ve irkildi.”
(s.142). Bunun gibi betimlemeler üstüste bu farkı vurgulamaktadır.Yazarın bu
denli keskin bir ayrıma gitmesi ilgiçtir.
Yusuf okuyucuya kitabın başında Dede Korkut hikayelerindeki yiğitler gibi takdim
edilmiş. Yusuf: “Bir şey değil Doktor Bey, bir parmaktan ne çıkar?” (s.10). Bir
çocuğun anne ve babası öldürülüp parmağı kesildikten sonra böyle bir laf etmesi
pek alışılagelmiş bir olay değildir. Erişkin bir insan bile bu kadar soğuk kanlı
olamaz. Gerçekçi bir romanın böyle başlaması bir çelişki gibi gözükse de,
ileride yaşanan olayların üstesinden ancak Yusuf gibi güçlü bir kişilik
gelebilir.
Yapıtta olmayan ilginç bir unsur olarak kasaba da hiç Rum olmaması
gösterilebilinir. Hikaye mübadeleden önce Ege bölgesinde geçiyor, ama karakter
olarak sadece Türkler var.
Sosyal Çevre,Yer, Zaman,Dönem,Kişiler:
Roman Kuyucakta başlar. Kuyucak Aydın’ın Nazilli kazasına yakın bir köydür ve
eşkiyaların basmasından anlaşılcağı kadarıyla, tecrit edilmiş bir yerdedir.
Romanın büyük bir kısmı bir şehir ortamı olan Edremit kasabasında devam eder.
Edremit’te sosyal çevre geniştir, ama insanların içten olmayışı yüzünden
buradaki çevre Yusuf icin köyde olduğundan daha da küçüktür.
1903 yılı sonbaharında başlayan romanın tam bitiş tarihi belli değildir,ancak
sonu Birinci Dünya Savaşı dönemlerine denk gelmektedir. Roman 2.Meşrutiyet
döneminide kapsar, ancak ne savaşın ne de yeni yönetim biçiminin kasaba yaşamı
üzerinde etkisi vardir. Roman boyunca tarihler açık bir şekilde belli
edilmemiştir. Bu da okuyuca bu olayların tarihten bağımsız olarak her zaman
gerçeklestiği hissini verir.
Romanın ana kişisi Yusuf’tur. Yusuf mert, durust ve saf kalmış insanı temsil
eder. Köylü olması onun bu vasıflarinin kaynağıymış gibi gösterilir. Yusuf’un bu
örnek kişiliğine en yakın kişi Muazzez’dir ve Muazzez hikayenin sonlarına kadar
kente karsı direnmeyi başarır. Salahattin Bey’in kızı Muazzez’de aynen Yusuf
gibi temizliği ve içtenliği temsil eder. Kentlilerin içinde de iyi kalmiş
insanların olabilceğini gösterir. Kentte temiz olarak kalmış bir başka insan da
Ali’dir. Onun erken gelen ölümü kent düzenine ayak uydurmamasının cezasıdır.
Hilmi Bey ve oğlu Şakir tecavüz eden, adam olduren, rüşvet veren, ahlaksız,
kanun tanımaz karkaterlerdir. İkisi romandaki en kötü kişiliklerdir ve kent
yaşamını temsil ederler. Hacı Ethem bu insanların sırtından geçinen ve onların
pis işlerini gören bir insanıdır. Güya Şakirin arkadaşıdır, ama aralarında
çıkara dayanan bir ilişki vardır. Salahattin Bey’in karısı Şahinde bu kötü
insanların oluşturduğu şehirli grubunun üyesi olmak için can atan bir kadındır.
Yusuf’un köylülüğünü ilk geldiği günden itibaren aşağılar. Şahinde görgüsüz,
şirret, eğlence ve çıkar düşkünü bir kadındır. Hırsı sayesinde Salahattin Bey’in
ölümünden sonra bu gruba kendini katar. Maalesef kendiyle birlikte Muazzez’i de
sürükler.
Salahattin Bey ise iyi ve kötülerin ortasında bir çizgidedir. Fazla olaylara
karışmayan, karısına karşı sesini çıkaramayan, fazla etkisini gösteremeyen bir
karakterdir. İçinde iyilik olsa da çevresindeki kötüler yüzünden bir türlü
istediği yaşamı yaşıyamayan bir insandır.
Kitaptaki kötü karakterler mutlak kötüler, iyi karakterler de mutlak iyiler. İyi
ile kastedilen insanlar saf,içten insanlar. Kötüler ise iki yüzlü,ahlaksız
insanlar. Yusuf’un sevdiği her karakterin iyi olması da ilginç bir ayrıntı.
Okuyucu çoğu kez Yusuf’u bu yüzden Sabahattin Ali’nin kitap içindeki kuklası
gibi görebilir.
Yapıta ait Tanıtma ve Eleştiri Yazıları:
Naci, Fethi. 50 Türk Romanı. Kuyucaklı Yusuf:
“Şakir’in Muazzez’e gösterdiği bu ani ilgi, fabrikatör Hilmi Bey’in oğluna
atılan bu yumruk, bu iki tekme Yusuf’un yazgısını çizmiştir artık. Bundan sonra,
kendisini bekleyen sona doğru, kaçınılmaz bir biçimde ağır ağır yaklaşır. Tıpkı
bir trajedya kahramanı gibi.
G. Wicham, trajedyadan söz ederken, “Eğer bir insan, kurulu bir doğa veya töre
yasasını herhangi bir sebeple bozarsa, arkasından zorunlulukla bu karşı gelişin
sonucu doğacaktır. Sonuç, tanrıların isteğidir...”der. Dr. W. H. Werkmeister de
şöyle diyor: “Bütün değerlendirmelerden uzak bir dünyada hiçbir trajedi yer
alamaz. Ancak değerlendirmelerin işe karıştığı, ahlak sözleşmelerinin tehlikede
olduğu daha yüksek bir yapılması gerekenle daha aşağı bir yapılması gereken
arasında, soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde
trajedi olabilir.”
1910’ların Anadolu kasabaları tragedyalar için en elverişli mekanlardır. Kasaba
eşrafı ve mütegallibesi öylesine ezici bir güce sahiptir ki bu güce herhangi bir
karşı geliş, “doğa veya töre yasasını” bozmuşçasına, zorunlu olarak, buna karşı
gelişin sonucunu doğurur. Sonuç, eski Yunan’da tanrıların isteği ise, Anadolu
kasabasında da eski Yunan Tanrılarının gücüne sahip eşrafın isteğidir.
Roman “soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde”,
“bayağı” ama güçlü olanın isteğine göre gelişir. Kasabanın Tanrılarını kızdıran
Yusuf yıkılır,yenilir, ezilir.”(s.180,181)
Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2. Soylu Vahşi Olarak Kuyucaklı
Yusuf: “Kuyucaklı Yusuf’un önemi yalnızca başarılı bir roman olmasından ileri
gelmez, öncü bir yapıt olması da ona tarihsel açıdan bir önem kazandırır; çünkü
bu yapıt daha önceki Türk romanından iki bakımdan ayrılır ve yeni bir yol açar.
Bir kere Sabahattin Ali’nin Türkiye sorunsalına bakışı farklıdır. Tanzimat’tan
1950’lere kadarki Türk romanının ana sorunsalını Batılılaşma oluşturuyordu.
Yazarlarımız toplumsal yapının kendine yönelmiyor, mevcut düzeni
sorgulamıyorlardı. Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu
ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği
1937’de yayımlanan “Kuyucaklı Yusuf”tur. Ayrıca romana Anadolu’yu da bu
sorunsalla birlikte getirmiş olması “Kuyucaklı Yusuf”u başka bir yönden daha
öncü yapar.(...) Sabahattin Ali’nin gördüğü çatışma toplumsal yapıdan
kaynaklanır; bir yanda bürokrasi ve eşraf vardır bir yanda da ezilen halk.”
(s.21,22)
“Oysa “Kuyucaklı Yusuf”taki gerçekçilik ile romantizm, birbirinden sanıldığı
kadar bağımsız değildir, çünkü gerçekçi yönü oluşturan kasaba yaşamına ya da
kasaba gerçeğine de romantizmden kaynaklanan bir dünya görüşünün açısından
bakılmaktadır. İkincisi, gerçek kasaba yaşamı Yusuf ile Muazzez’in romantik
serüvenine bir fon teşkil etmez. Romanın bu iki yönü birbirlerinin özelliklerini
belirginleştiren karşıt değerlerin alanıdır. Metnin derin yapısına doğru inecek
olursak görürüz ki metin, birbirinin anlamını pekiştiren birtakım karşıtlıklarla
örülmüştür: Şehir/doğa, yapay insan/doğal insan, yozlaşmışlık/masumiyet,
şehvet/aşk. Yusuf ile çevresi arasındaki uyumsuzluğu bu karşıtlıkların ışığında
incelersek romanın gerçekçi ve romantik yönlerinin bir bütün oluşturduklarını
görürüz.” (s.23)
Günyol, Vedat. Dile Gelseler (Eleştiriler). Sabahattin Ali’nin Hikayeciliği ve
Romancılığı:
“Sabahattin Ali’nin romanlarına gelince: Sayıca az ama, değerce ağır basan
romanlar. Kuyucaklı Yusuf olsun, İçimizdeki Şeytan olsun, en başarılı
romanlarımız arasında yer alır. Bu romanların birleştiği nokta şu: İkisi de hem
çevrece hem ruhça katıksız yerli birer roman; ikisi de çevre, töre romanı. Biri
bir Anadolu kasabasını bütün ruhu ve yaşantısıyla veriyor...
S. Ali hikayelerinde her zaman veremediği içi romanlarında verebiliyor.
Kuyucaklı Yusuf’ta ruh incelemeleri yok ama, davranışlardan çevrenin, bir bakıma
da kişilerin psikolojilerine girebiliyor. Olaylar öylesine ustalıkla seçilmiş,
ayrıntılar sanki üzerlerinde hiç işlenmemiş gibi öylesine tabii tertiplenmiş ki,
insan pek farkına varmadan kendini çevrenin ortasında buluveriyor. Romancı,
işlediği ayrıntıları belli etmeden bütüne gerçeklik vermesini biliyor.” (s.35)
Diğer Yapıtlara Göre Durumu, Edebi Ekol:
Yazarın diğer yapıtlarında da benzer şekilde Anadolu insanı ve Anadolu insanının
yaşamı işlenmiştir. Verdiği eserler edebi ekol olarak realist bir çizgi
izlemiştir ve Kuyucaklı Yusuf’ta bunların bir örneğidir.
Dil ve Anlatım Özellikleri:
Romanda yalın bir dil kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan
dilimizi sadeleştirme, edebiyatı herkese yayma egiliminden etkilenmiştir. Ne
cümleler nede kelimeler karışıktır. Kelimeler olabildiğince basit, cümleler de
genelde kisa ve kurallıdır.
Romanda geçen konuşmalar basit bir dil içerir. İnsanların gündelik konuşmalarını
yansıtır. Bu, romana gerçekçi bi hava katar
“E!Nasıl gidiyor işler?...”
“Hangi işler?”
“Dairedeki işler tabii!..”
“Dairede ne iş var?”...(s. 157)
Bu diyaloglar bize karkaterlerin kişilikleri hakkında da bilgi verir. Salahattin
Bey babacan sözler ederken, Şahinde mahalle karısı tabirine uygun sözlerlerle
konuşur: “Sen bilirsin. Fakat bu ahlaksız mahalle piçi(Yusuf’u kastederek) hep
böyle kopuklukta devam ederse...”(s.17). Benzer şekilde Şakir de argo sözleri
çok kullanır, bu da bize onun çakal takımından olduğunu söyler.
Kitapta kuvvetli betimlemeler vardır: “Bu ağaç, minare ve kiremit kümesinin
etrafını ayva ve diğer meyve ağaçlarından ve ova tarafinda bağlardan ibaret açık
yeşil bir çember sarıyor; onun etrafinıda da siyah yapraklı zeytinlerin daima
kıpırdayan halısı göz alabilidiğince uzanıyordu.” (s.37). Betimlemeler ortamı
anlatmaktan öteye geçerek okuyucuya farklı bilgiler de verir. Mesela bu
betimlemede doğanın şehrin kötülüğünü bir çember içine aldığı ve yayılmasını
engellediği yorumu çıkarılabilinir.
Roman edebiyatımızda öncü bir eserdir. Bu yüzden eksiklikleri vardır. Bu
eksikliklerin en başında Sabahattin Ali’nin romanın akışını keserek söze
karışması gösterilebilinir. “Söylediğimiz gibi” (s.174), “bundan sonra
anlatacağımız” (s.222) gibi araya girişler romanın anlatımını zedemektedirler.
Benzer şekilde yazarın hislerininde anlatımla karıştığı anlar olur. Yusuf bir
tanrı gibi yüceltilirken Şakir bir zebani olarak tasvir edilir. Okuyucu ister
istemez yazarın belli kesimlere duyduğu sempati ve kinden nasibini alıyor. Bu
açıdan da anlatım nesnelligini yitiriyor.
Birey ve Topluma Kazandırdıkları:
Roman bireye ve topluma ahlak dersi veriyor. Sırf paranın peşinde koşarsak
eninde sonunda yozlaşacağımızı vurguluyor. Sabahattin Ali solcu bir insandi. Bu
yüzden iyiliği köylülükle kötülüğü kentlilikle temsil etmesi gayet doğal
karşılanabilinir. Roman insana bir köylü gibi saf ve iyi yürekli olmayı tembih
ediyor. Hırsın ve kötülüklerin bizi eninde sonunda çöküşe götüreceğini söylüyor.
Ahlaki değerler dışında roman o günün sıradan Anadolu yaşamına bir pencere
açıyor. Bu sayede o gün ki aile yapısını, toplumsal yapıyı gözlemleyebiliyoruz.
Roman Eleştirisi:
Kuyucaklı Yusuf’ un çarpıcı bir öyküsü var. Ancak okuyucu öykünün hep bir adım
önünde gidebiliyor; çünkü yazarın ahlaki değerlerini anladıktan sonra romandaki
kişilerin başına ne geleceği tahmin edilebiliyor. Örneğin kitabın sonlarında
Muazzez dışında herkesin ölmesi bir süprizmidir? Hayır. Yozlaşmış insnaların
hepsi şehirde ölmüştür ve Muazzez direnerek temiz olan doğada hayatını
yitirmiştir. Kitabın sonunun böyle biteceğini Salahattin Bey’in ölümünden sonra
sezmek çok kolaydır. İkinci bir seçenek olarak Yusuf ölebilirdi, ama Yusuf insan
üstü bir kişiliğe bürünmüş bir karakterdir kitapta ve onu oğlu gibi seven
yazarın asla onu öldürmüyeceği bellidir.
Roman bunun gibi önceden kısmen tahmin edilebilcek birçok olay içeriyor. Mesela
Ali’nin de bir şekilde hikayeden silineceği hissedilebiliniyor. Bu yüzden bir
süre sonra monotonlaşıyor ve sadece ahlak dersi veren bir romana dönüşüyor.
Özellikle bir insanın görüş açısından bakması da romanı bir süre sonra
sınırlayan özelliklerden. Yusuf’a göre iyi olan herşey mutlak iyi, gerı kalan
her şey ise mutlak kötü olarak gösteriliyor. Bu yüzden kitapta sürekli iyi-kötü,
yozlaşmış-doğal çatışması var. Olaylar sanki Yusuf’un içinde verdiği kavgayı
okuyucuya anlatmak için gelişiyorlar. Eğer başka bakış açıları da olsaydı o
günki toplumu daha nesnel inceleyebilirdik.
Dil ve anlatım olarak başarılı bir eser. 1937 yılında yazıldığı düşünüldüğünde
dilin böyle sade olmasının gerekliliği daha iyi anlaşılabilinir. Anlatımda araya
girmeler olsa da hikayenin anlatımı başarılı. Araya girmeler büyük olasılıkla
yazar kendini hikayeye kaptırdığı için olmuş. Romanın genelinde Sabahattin
Ali’nin bu heyecanını hissetmek mümkün. Yazar Şahinde ve Şakir’i öyle bir
anlatmış ki okuyucu böyle insanların yazarın hayatında gerçekten varolduğuna ve
yazarın o insanları kitap vesilesiyle kötülediği hissine kapılıyor.
Romanda ele alınan konu işlenmesi gereken bir konu. Olaylar Osmanlı döneminde
geçiyor olabilir; ama yazarın kendi yaşadığı zamanın toplumundan esinlendiği
biliniyor. Yazar sermaye gruplarının halkı hem maddi hem de manevi olarak
sömürmesini ve devletin buna karışmaması, hatta desteklemesini eleştiriyor. Bu
eleştirilerin böyle bir hikayede gizlenmesinin nedeni yazarın düşünceleri
yüzünden birçok kez tutuklanması olabilir. O zamanlar yaşanan sorunları
günümüzde de yaşıyoruz. Hala aynı sorunlar aynı tip insanlar tartışılıyor bu
yüzden kitap güncelliğini yitirmemiş.
Kuyucaklı Yusuf önemli toplumsal sorunlara değinen ve bunların birey üzerindeki
baskısını anlatan bir kitap. Sağlam bir kurguyla ve güçlü betimlemelerle
desteklenen bir roman. Anlatımda küçük eksiklikleri olsa da edebiyatımızda
klasikleşmiş bir eser. Zevkle okunan ve okunması gereken bir kitap |