Kuyucaklı Yusuf

Sabahattin Ali


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Linkler
http://www.milliyet.com.tr/  Şiirlerinden Seçmeler

Erken Dönem Türk Romanında Köylüler


 http://www.biyografi.info/kisi/sabahattin-ali... 

Sabahattin Ali, 1907 doğumlu yazar. Türk Edebiyatı'na birçok önemli öykü, roman ve şiir veren Ali, eserlerinde Anadolu insanına farklı bir bakış açısıyla yaklaşmış, onların acılarını, üzüntülerini anlatmaya çalışmıştır. 1937 tarihli "Kuyucaklı Yusuf", yazarın en önemli eserlerinden biridir.

Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Gümülcine'de doğdu. Babası Ali Sabahattin Bey, bir piyade yüzbaşısıydı bu yüzden görev yeri sık sık değişiyordu ve Ali, çocukluk yıllarında çeşitli şehirlerde yaşadı ve çeşitli okullarda okudu. Ortaokulu önce Balıkesir Öğretmen Okulu’nda sonra İstanbul İlköğretmen Okulu’nda okudu ve 1926’da bu okuldan mezun oldu. İlk yazıları 1925’te Balıkesir’de yayınlanan “Irmak” adlı dergide çıktı. Ali, bir süre ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra 1928’de Milli Eğitim Bakanlığı’nca Almanya’ya gönderildi. Postdam ve Berlin’de öğrenim gördü. 1930’da geri döndü ve Ankara, Aydın ve Konya’daki ortaokullarda Almanca öğretmenliği yaptı. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde ve Devlet Konservatuarı’nda da çalıştı. İlk öyküsü “Bir Orman Hikayesi” 30 Eylül 1930’da “Resimli Ay”da yayınlandı.

1932 yılında, bir arkadaş ortamında okuduğu bir şiirin Atatürk’e hakaret ettiği iddiasıyla tutuklandı. 1933’te çıkan afla, 1 yıl yattığı cezaevinden çıktı ve 15 Ocak 1934’te Varlık Dergisi’nde “Benim Aşkım” adlı şiirini yayınlayarak Atatürk’e olan bağlılığını göstermeye çalıştı. Aynı zamanda bu bağlılık göstergesini ondan o dönemde bakan olan Hikmet Bayur, değiştiğinin bir ispatı olarak istemişti. Yine 1934’te Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’nde işe girdi. 16 Mayıs 1935’te evlendi. 1936’da askere gitti. Eşi Aliye Hanım, Eylül 1937’de Filiz Ali adlı bir kız dünyaya getirdi. 1938’de Musiki Muallim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliğine başladı ancak bu göreve 1940 yılında tekrar askere alınıncaya kadar devam edebildi. 1941 yılında askerden dönünce Ankara Devlet Konservatuarı’nda Almanca öğretmenliği yapmaya başladı ve 1945 yılında bu görevden alındı.

Yazar, 1937’de “Kuyucaklı Yusuf”, 1940’ta “İçimizdeki Şeytan” ve 1943’te “Kürk Mantolu Madonna” olmak üzere 3 roman yazdı. “İçimizdeki Şeytan”, Ali’nin Nihal Atsız ve milliyetçi kesimle büyük bir çatışmaya girmesine yol açtı. Nihal Atsız’a açtığı davayı kazadığı halde tepkiler hiç dinmedi ve Ankara Devlet Konservatuarı’ndaki görevinden alındı. Bu sırada yazı yazdığı gazeteler dönemin olayları sonucunda kapandı.

Tüm bu olaylar üstüne İstanbul’da gazetecilik yapmaya karar veren Ali, 1945 yılında Markopaşa adlı bir mizah gazetesi çıkarmaya başladı. Bu gazetenin çıkarılması sırasında Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la birlikte çalışıyordu. Malum Paşa, Öküz Paşa ve Merhum Paşa adlı siyasal mizah gazetelerini de 1946 ve 1947 yıllarında çıkardılar. 1948’de Sabahattin Ali bu dergilerdeki yazılarından biri yüzünden tutuklandı ve 3 ay hapis yattı.

Ali, 1934’te, halk şiirinden esinlenerek yazdığı şiirlerini “Dağlar ve Rüzgar” adlı kitabında topladı, bu kitap 1943’te derlenerek tekrar piyasaya sürüldü. Öykü kitapları; Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Kağnı-Ses (1943 – 2 kitap birlikte), Yeni Dünya (1943) ve Sırça Köşk (1947) idi. Yazarın çevirileri; Max Memmerich’in “Tarihte Garip Vakalar” (1941), Sofokles’in “Antigone” (1942), H. Von Kleist, A. V. Chamisso ve E. T. A. Hoffman’ın “Üç Romantik Hikaye” (1944), Ignazio Silone’nin “Fontamara” (1944), Fr. Hebbel’in “Gyges ve Yüzüğü” (1944) ve A.S Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” (1944) adlı eserleriydi.

Sabahattin Ali üzerine birçok eser yazıldı; Kemal Sülker’in 1968 tarihli “Sabahattin Ali Dosyası”, Asım Bezirci’nin 1974 tarihli “Sabahattin Ali; Hayatı, Hikayeleri, Romanları”, Kemal Bayram’ın 1978 tarihli “Sabahattin Ali Olayı”, Filiz Ali Laslo ve Atilla Özkırımlı’nın 1979 tarihli “Sabahattin Ali”, Reşit Ertüzün’ün 1985 tarihli “Sabahattin Ali Olayının Gerçeği”, Hikmet Altınkaynak’ın 1987 tarihli “Sabahattin Ali – Markopaşa Yazılar ve Ötekiler”, Filiz Ali’nin 1996 tarihli “Filiz Hiç Üzülmesin”, Ramazan Korkmaz’ın 1997 tarihli “Sabahattin Ali” ve Elisabeth Siedel’in Almanya’da yayınlanan “Sabahattin Ali Mystiker und Sozialist” adlı eserleri bu çalışmalardı.

Sabahattin Ali, yaşadığı onca zorluktan ve sürekli olarak izlenmesinden dolayı yurtdışına kaçmak istedi. Yazar, 2 Nisan 1948’de Bulgaristan’a kaçmaya çalışırken, bu kaçış sırasında kendisine yardım etmesi için anlaştığı, Milli Emniyet’le bağlantılı bir kaçakçı olan Ali Ertekin tarafından Bulgaristan sınırında öldürüldü.

Sabahattin Ali, romanlarında insanın ruhunu en iyi şekilde kullanmış ve onu ortaya çıkarmıştır. Daha gerçekçi ve yepyeni öykü anlayışıyla tarifi zor hisleri başarıyla dile getirmiştir. İnsanın zayıflıklarını yansıtmaktan çekinmemiş ve yanıtlanması zor sorular sormuştur. Tutkuyu anlatışındaki ustalıkla Ali, döneminin yazarları arasında çok önemli bir yere sahiptir. Talihsizliklerle dolu yaşamı, ölümü, insan ruhunun derinliklerine inen incelemeleri ile günümüzde hala incelenmeye ve anlamaya değer bir kişidir. “Leylim Ley”, “Aldırma Gönül” gibi günümüzde de yaygın olarak bilinen şiirler Sabahattin Ali’nin eserleridir.


http://www.amatorceedebiyat.com/eser.asp?id=859

Sabahattin Ali

25 Şubat 1907 yılında Gümülcine'de İğridere ilçesinde doğdu. Babası piyade yüzbaşısı Cihangirli Ali Sabahattin, annesi Hüsniye'dir. Babası Ali Sabahattin, edebiyatı seven; Jön Türkleri tutan, o günün deyimiyle "hürriyetçi" birisidir. Tevfik Fikret'le de arkadaş olan babası, zamanın bir çok dergisini de takip edermiş. Annesi Hüsniye Hanım, Edremitli, ilkokulu bitirmiş ve roman okumayı seven birisiymiş.

Sabahattin Ali, yedi yaşına basınca İstanbul'a Füyuzat-ı Osmaniye Mektebi'ne gönderildi. Ailesi Çanakkale'ye yerleşince, ailesinin yanına döndü. Çanakkale İptidai Mektebi'ne devam etmeye başladı. Savaş sırasında korkulu günler yaşadılar. 1918 yılının sonlarına doğru babası ailesini İzmir'e götürdü. İzmir'in de işgal edilmesi üzerine Edremit'e taşındılar. Ordudan ayrılan babası ile geçim sıkıntısı yüzünden seyyar satıcılık yapmaya başladılar. Tanıdıklara görünmemek için Rum mahallelerinde satış yapıyorlardı. Sabahattin Ali, bu arada Edremit İptidai'sini bitirdi.

Okul arkadaşlarından Naci (Erçevik)'nin anlattıklarına göre; Sabahattin Ali, Dar-ül Muallimat'ın (Kız Öğretmen Okulu) gizlice bir müsameresini izleyebilmek için kız kıyafeti giyerek okuldan kaçar. Bazı arkadaşları öğretmenlere ispiyon ederler. Sabahattin Ali, inzibat meclisine verilir. Sabahattin Ali, korkmuştur ve arkadaşı Naci'ye sonra açarsın diyerek bir mektup verir. Durumdan kuşkulanan Naci, mektubu açar; Mektupta bir şiir yazılıdır:

Kardeşim Naci beni
Kovacaklar mektepten
Ya kovsalardı seni
Ne yapardın acep sen

İşte ben karar verdim
Bu gece öleceğim
Üzülme sen çünkü ben
Göklerde gezeceğim.

Nöbetçi öğretmene haber verir Naci; Sabahattin Ali'yi bahçede bir ağacın altında bulurlar; öğretmen küçük bir ihtarla kurtulacağını, okuldan atılmayacağını Sabahattin Ali'ye anlatır ve düşüncesinden vazgeçirir.

Okuldan soğuyan Sabahattin Ali, İstanbul'a Muallim Mektebi'ne gitti ve son sınıfı orada bitirdi. Babası 1926 yılında Ayvalık'ta öldü. Babası için yazdığı şiir, 15 Ocak 1927 tarihli "Güneş" dergisinde yayımlandı.

Babam İçin

Allahım!.. İşte bugün,
Şu zavallı ömrümün
En matemli bir günü

Elim böğrümde kaldım,
Ben bugün haber aldım:
Babamın öldüğünü.

Bitti hayatın tadı,
Bu haber bırakmadı
Dudağımdan tebessüm.

Kalbim oyuldu yer yer,
Aman yarabbi, meğer
Ne acıklı imiş ölüm.

Daha birkaç gün evel,
Yüzümü okşayan el,
Şimdi toprak oluyor.

Kendi vücudum kadar,
Bana yakın olanlar,
Birden, uzak oluyor.

Ah baba!.. Daha düne
Kadar senin göğsüne
Saklıyordum başımı.

İnan babacığım, inan,
Bu ateş menbaından
Kuruttu gözyaşımı...

Bu dönemde Sabahattin Ali, Balıkesir "Çağlayan", "Serveti Fünun", "Akbaba", "Güneş", "Hayat", "Meşale", "Irmak" dergilerinde öykü ve şiirlerini yayınlatıyordu.

21 Ağustos 1927 yılında İstanbul Muallim Mektebi'ni bitirdikten sonra Yozgat'a Cumhuriyet Mektebi'ne öğretmen olarak tayin edildi. Sabahattin Ali, Yozgat'tı sevmemiştir; arkadaşı Nahit Hanıma gönderdiği 24 Kasım 1927 tarihli bir mektupta şunları yazar:

(........)
Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi... Düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok... hepsi alelade, hepsi dümdüz.... Memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor... yalnız Yozgat'ın tam karşısında bir çam ormanı var... ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor... Adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor. (.......) Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim. Kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum. (.........) Ah Nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor...
(......)

Yaz tatili için İstanbul'a döndüğü zaman, Maarif Vekaletinin açtığı sınavı kazandı. Ve yabancı dil öğretmeni olarak yetiştirilmek üzere Almanya'ya gönderildi.

Burada bir çok ünlü yazarın eserlerini okuma olanağını bulmuştu. Ancak, Almanya'da fazla dayanamadı ve 1930 yılı baharında yurda geri döndü. Geri dönüş nedenini Nihal Atsız'a şöyle anlatmıştır:

"Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerden biri 'bu parazit Türkleri buradan kovmalı' demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış: 'Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri al' demiş. Talebe sözünü geri almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle talebe istemediğini söyliyerek onu geri yollamış."

Yurda döndükten sonra bir süre Muallim Mektebi'nde kaldı. Mektebin müdürü Hamit Ongunsu'nun yardımı ile Osmancık İlkokuluna öğretmen olarak atandı. Yaz tatili maaşlarını alarak maddi sıkıntıdan biraz kurtulmuştu. Gazi Terbiye Enstitüsü'nde açılan yabancı dil sınavını kazanarak 1930/1931 ders yılı başında Aydın Orta Mektebi'ne Almanca öğretmeni olarak atandı.

Aynı yıl "Bir Orman Hikayesi" ile "Bir Gemicinin Hikayesi" adlı ilk toplumsal gerçekçi denemelerini yazdı ve "Resimli Ay" dergisinde yayınlandı. Nazım Hikmet o sıra "Resimli Ay"da düzeltici ve sekreter olarak çalışıyordu. Sabahattin Ali ile ilk karşılaşmalarını şöyle anlatır:

"Bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikayeler yazdığını ve isminin Sabahattin Ali olduğunu söyledi. Hikayelerden birini bıraktı çıktı. Bu orman sanayiinde çalışan işçilerin hayatına aitti. Alman romantizminin tesiri altında yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından Türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. Genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. Hikaye basıldı. Sabahattin Ali ile tanışmamız böyle başladı."

Sabiha Sertel'e göre,

"Sabahattin Ali Almanya'da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. Nazım onu yalnız realist sanata değil, sosyalizme de çekmeğe çalışıyordu. Sabahattin'i roman yazmaya teşvik eden Nazım oldu."

Yaz tatili için İstanbul'a gelmesinden kısa bir süre sonra tutuklanarak Aydın'a geri gönderildi. Okulda öğrencilerin dolaplarında Türkiye Komünist Partisi'nin Kızıl İstanbul gazetesi bulunmuştu. Ayrıca bazı öğrenciler de Sabahattin Ali hakkında yıkıcı propaganda yaptığı ihbarında bulunmuşlardı. Hapis yattığı süre boyunca çevresindeki kişileri inceledi; Kuyucaklı Yusuf ve Jandarma Bekir ile tanıştı. Üç ay kadar tutuklu kaldıktan sonra beraat etti. Ve Konya'ya tayin edildi. Sabahattin Ali, burada yazmaya devam etti. Bu dönemin en önemli eseri "Kuyucaklı Yusuf" olmuştur. Üç kitap olarak düşündüğü bu romanının devamını yazamamıştır.

Burada, Cumhurbaşkanına hakaret ettiği suçlaması ile bir yıla hüküm giydi. 26 aralık 1932 de tutuklandı. Konya ve Sinop hapishanelerinde on ay kadar yattıktan sonra, Cumhuriyetin onuncu yılı dolayısı ile çıkarılan aftan yararlanarak serbest kaldı.

Konya hapishanesinden şunları anlatır Sabahattin Ali:

(......)
Gaz lambalarının asılı durduğu duvarların kenarlarındaki minderlere oturarak yavaş yavaş konuşan, mangalları karıştıran, fasulya ayıklayan, Kuran okuyan mahpusların arasından geçerken hepsi sür'atle yerlerinden kalkıyorlar, 'geçmiş olsun beyim' diye mırıldanıyorlardı.
(......)

Sinop hapishanesi için de şunları yazmıştır:

(......)
Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.

Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözlerini dikerek bakmağa, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?
(......)

Serbest kalınca önce İstanbul'a gitti, oradan Ankara'ya geçti. Bir an önce işe girmek istiyordu. Memurluk kaydı silinmişti. Tekrar memur olabilmek için dilekçe verdi. Yedi ay süren araştırma ve bekleme süresinden sonra dilekçesine yanıt alabildi. Dönemin Maarif Vekili Hikmet Bayur "eski kanaatlerini değiştirdiğini isbat etmesini" istedi. Bunun üzerine Sabahattin Ali, "Varlık" dergisinin 15 Ocak 1934 tarihli sayısında Atatürk'e sevgisini belirten 'Benim Aşkım' adlı şiiri yazdı. Önce Neşriyat Müdürlüğü Büro Şefliği'ne atandı. Ardından Talim ve Terbiye Dairesi ikinci sınıf mümeyyizliğine verildi.

16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlendi. 1936 da askere alındı. 1937 Eylülünde kızı Filiz dünyaya gelmişti. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamladı. 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başladı. 1940 yılında tekrar askere alındı.

"İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki topladı. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açtı. Dava sırasında çok sıkıntı çekti. 1944 yılında mahkemeyi kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamadı. 1945 yılında Konservatuardaki işinden ayrılarak İstanbul'a geldi. Yaşamını yazarlık yaparak sürdürmeye çalıştı. Bir çok gazete ve dergide çalıştı. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile beraber "Marko Paşa" dergisini çıkardılar. Dergi kapatılınca başka adlarla devam ettirmeye çalıştılarsa da hepsi kapatıldı. 1947 yılında yazılarından dolayı hakkında açılan davalardan birinden dört ay, bir başkasından üç aya mahkum oldu; ancak bu kararlar temyiz edildi. Bir başka dava nedeni ile 1948 de Paşakapısı cezaevinde üç ay yattı. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başladı. İşsizdi, yazacak yer bulamıyordu. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istedi, alamadı. Baskılara dayanamıyordu. Bu yüzden yurt dışına kaçmaya karar verdi. Hapishane arkadaşlarının yardımı ile kaçmayı planladı; ne var ki kaçarken öldürüldü. Cesedi, Kırklareli'nin Üsküp Nahiyesine bağlı Sazara köyü civarında bir çoban tarafından bulundu. (1948) Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden Ali Ertekin, dört yıla hüküm giydi; aynı yıl çıkan aftan yararlanarak serbest kaldı.

Sabahattin Ali için dil, anlatım, ne soyut bir amaç, ne de yararlanılacak, öykünün özünü kuvvetlendirecek bir araçtır. Büyük bir ustalıkla, rahatlıkla, özentisiz kullanır dili. Okuyucu farkına varmaz bu rahatlığın, kolaylığın. Sabahattin Ali, öykücülüğümüze kan vermiş kalın damarlardan birisidir. Gerek dili, anlatımı, gerek insanlara, dünyaya, olaylara bakışıyla....

 


 Başın Öne Eğilmesin

Hıfzı Topuz bu romanda, belgelere dayanan özgün kurguyla Sabahattin Ali’nin Nâzım Hikmet’ten Bedri Rahmi Eyuboğlu, Orhan Veli ve Asaf Halat Çelebi’ye; Sabiha Sertel’den Vâlâ Nurettin, Rasih Nuri İleri, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’a yayılan dostluğuna ve 41 yaşında karanlık güçler tarafından katledilmesine uzanan trajik yaşamına ayna tutuyor. Sabahattin Ali, 41 yıllık yaşamı boyunca Türk edebiyatının dünya dillerine çevrilen seçkin örneklerini vermekle kalmadı, yalnızca yurdu için bağımsızlık istedi, özgürlük istedi, çağdaşlaşma istedi… Bu değerlerin düşleriyle yaşadı. Bu düşlerin bedeli sürgünler, hapishaneler ve sonunda Istranca ormanlarında tutuklanıp katledilişle ödenecekti.

 

http://romanyazilari.blogcu.com/1217560/

Türk Romanında Destan Etkisi

A. Şebnem BİRKAN

Son yıllarda Türk romanının gelişimiyle ilgili, sayıca yeterli olmasa da, çeşitli inceleme ve araştırmalar yapılıyor. Hem kaynakça hem de bilgilendirme amaçlı olarak, bu tip kitapların çoğalması Türk edebiyatına büyük katkılar sağlıyor. Mimar Sinan Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Yard. Doç. Muharrem Kaya bu araştırmalara bir yenisini daha ekledi. Kitabının başında, mitolojiden başlayarak anlatıma dayalı birçok edebiyat türüne yer veriyor, daha sonra da romanlara geçiyor. Kitabı, Türk romanlarında, konu olarak destanları seçen ve işleyen romancılarımızla ilgili geniş bir araştırma ve incelemeyi kapsıyor. Bilindiği üzere roman Batı'dan gelen bir edebiyat türüdür ve 19. yy'da Osmanlı'daki Batılılaşma çerçevesinde roman yazılmaya başlanmış ve Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat (1892) adlı romanı ilk romanlardan biri olarak Türk edebiyatına girmiştir. O günden bugüne Türk romanları Kurtuluş Savaşı, siyasi olaylar, tarihi gerçekler, kırsal kesim yaşamı vs. gibi konuları işlerken, destanlardan da etkilenmiş ve edebiyatımız, Ömer Seyfettin, Yaşar Kemal, Kemal Tahir gibi değerli yazarlarımız tarafından unutulmaz romanlara kavuşmuştur. 'Türk Romanında Batı Etkisi' adından da açıkça anlaşılacağı gibi Türk destanlarını konu almış ve bunların Türk romancıları tarafından nasıl kullanıldığını ve etkilerinin neler olduğunu inceliyor. Destanlar meydana gelen olayların olağanüstü öğelerle bezenerek dilden dile halk arasında anlatılması esasına dayanır. Kaya araştırmasında, bu olayları temel alarak , roman yazan yazarlarımızı ve onların romanlaştırdıkları destanları araştırıyor. Halk edebiyatı unsurlarını, geleneklerden nasıl ve ne kadar yararlandıklarını irdeliyor. İncelemesinde mitten başlayıp masal, efsane, halk hikâyesi gibi türleri göz önünde bulunduruyor, halk edebiyatıyla kesiştikleri noktaları ortaya koyuyor. Bunu yaparken Kemalettin Şükrü Orbay'dan başlamış Oğuz Özdeş, Yılmaz Gürbüz, Abdullah ( Turhan Bey, bu isim kitapta Aptullah olarak geçiyor) Ziya Kozanoğlu, Peyami Safa, Halide Edip, Ziya Şakir, Murat Sertoğlu, Füruzan Gediz, Yaşar Kemal, Ömer Seyfettin, Zeynel Besim, Hüseyin Rahmi, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Kemal Bilbaşar, Hasan Kıyafet, Timur Karabulut, Ömer Polat, Namılk Kemal, A.Hikmet Müftüoğlu, Nihal Adsız, M.N. Sepetçioğlu ve Sevinç Çokum'a kadar bütün yazarları inceliyor. Romancılarımızın halk edebiyatından hangi kültür öğelerini aldıklarına değiniyor. Oğuz Kağan, Atilla, Battal Gazi, Köroğlu destanlarını ve bunların çeşitli yazarlar tarafından nasıl romanlaştırıldıklarını gösteriyor. Bunlara ek olarak da 'Eşkıya Destanları' ve 'Destanlarla Bağlantılı Diğer Romanlar' adlı bölümlerde de diğer destanlara yer veriyor.Araştırmasında Kaya, kitabında destandan romana giden uzun yolda mitolojiden, destandan, masaldan, efsaneden, halk hikâyesinden, meddah metinlerinden faydalanıp, bunların birbirleriyle ilişkilerini de araştırıp ortaya koyuyor. "Mitolojinin tabiatüstü ve fizikötesi kuvvetlerin yanı sıra, tabiat kuvvetleriyle savaşan yiğitleri belirtmesi, destanları oluşturur. Mitolojide, tabiat kuvvetleri, canlı varlıklar veya ölümsüz tanrılar şeklinde belirir. Destanlar, tarih öncesi insan topluluklarının tarihleri olması bakımından mitolojiyle ortaklık gösterir. Zira destan kahramanları mitolojideki tanrılarla, dünyadaki insanlar arasında bağlar kuranlardır. Mitolojiye göre destanlarda gökle ilgili olaylar ve motifler azalmış insani özellikler artmıştır.""Destanlarda halkın bütününü ilgilendiren meseleler konu edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında destan, onu meydana getiren zümreler için tarihtir, günümüz insanı içinse romanın eski devirlerdeki işlevini görmektedir." Kaya incelemesinde halk edebiyatının kullandığı aşamaları üç bölümde dile getiriyor. İlk bölüm "Halk edebiyatı geleneğinin besleyici bir kaynak olarak fark edilmesi Tanzimat döneminde başlar. Bu maddede kaşif meselesi ön plana çıkar. Zira yeni medeniyet anlayışıyla birlikte milletin kültürünün kökeni inceleme çalışmaları dikkati çeker.""Türk destanlarının sistemleşmesi Ziya Gökalp, Fuad Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan, Hüseyin Namık Orkun'un çalışmalarıyla olmuştur. Bunlar Türkoloji çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır." İkinci bölüm; "Halk edebiyatı malzemesinin ve tekniğinin Türk edebiyatçıları tarafından başarıyla kullanıldığı dönem."Milli edebiyat akımına mensup olan yazarlar Tanzimat'tan önceki ve sonraki edebiyatımızın taklide dayandığını belirterek bizim milli edebiyatımızı oluşturabilmemiz için halk edebiyatının asıl kaynak olarak alınması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. ( ...) Ziya Gökalp, öncelikle yapılması gerekenin Türk kültürünün gelişiminin, tarihinin incelenmesi olduğunu belirtir, halk edebiyatının, masalların, destanların bu gözle ele alınması gerektiğini tavsiye eder." Bu düşünceyle hareket eden Ziya Gökalp, Oğuz Kağan Destanı'nı ve "Diğer menkıbeleri de (...) bunlardan aldığı motifleri şiirlerinde kullanmış, diğer yazar ve şairlerin de bunları işlemelerini tavsiye eder." "Rıza Tevfik, Servet-i Fünun döneminden başlayarak hece vezni ile halk şiir tarzında özellikle tekke edebiyatı ürünlerine uygun şiirler, halk şiirinin taklidi denebilecek nefesler, koşmalar yazar. Bunlar (...) folklardan bahseden, halk edebiyatı ürünlerini ilmi açıdan ele alan ilk şahıslardır." "Hüseyin Rahmi, özellikle Meşrutiyet döneminden başlayarak ölümüne dek yazdığı romanlarda İstanbul folkloruyla ilgili pek çok unsuru kullanmıştır." "Ömer Seyfettin, büyük bir Türk destanı yazmak ister."Üçüncü bölümde destanlardan yararlanma dönemi sona eriyor ve köy ve köyün, köylünün konuları ön plana çıkıyor. "Halk edebiyatının tek kaynak olarak yüceltilmesi Nurullah Ataç'ın tepkisini çeker."Türk romanlarında en çok yer alan destanlar, Oğuz Kağan Destanı, Atilla ve Köroğlu destanlarıdır. Bunlardan başka eşkıya destanları ve bir de destanlarla bağlantılı yazılmış romanlar var. "Oğuz Kağan Destanı yazma parçalar ve rivayetler şeklinde günümüze kadar gelmiştir. Bilinen bu metin ve rivayetler yedi tanedir." Kemalettin Şükrü Orbay, Oğuz Han ve Bozkurt'un okulda derslere yardımcı olması için kaleme almış. "Oğuz Özdeş, Oğuz Han adlı romanının konusunu Oğuz Kağan Destanı'ndan almasına rağmen, işlenişi, olayları ve ayrıntıları ile eseri bir macera romanına dönüştürmüştür." "Yılmaz Gürbüz'ün 'Acılar Masal Oldu' adlı romanında Mustafa Kemal'in doğuşu, Oğuz Kağan Destanından alınan öğelerle destanlaştırıldığı görülür." "Bu da Atatürk'ün, edebiyatta, kahramanların destani boyutta gösterilmesini tercih eden anlayışıyla birleşir." Kaya, Ergenekon Destanı'nın kazandığı simgesel anlamlara dikkati çekerek Türkiye'deki Gladio türü örgütlenmenin adının neden Ergenekon olduğunu da belirtiyor.Atilla da Türk romanlarında kullanılan başka bir destan. Abdullah Ziya Kozanoğlu, 'Atlı Han'ı, Peyami Safa, 'Atillla'yı, "maceranın ön planda tutulduğu bir tarihi roman haline dönüştürmüştür". Battal Gazi Destanı ise Halide Edip, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Ziya Şakir, Murat Sertoğlu, Füruzan Gediz tarafından romanlarda konu edilmiş. "Köroğlu anlatmaları destan ile halk hikâyesi arasındaki türlerdendir." Köroğlu'nu Yaşar Kemal, 'Üç Anadolu Efsanesi'nde konu etmiş. Zaten "çocukluğunun ve gençliğinin halkbilimi malzemelerinin bol bulunduğu Çukurova'da geçmesi bunların eserlerine yansımasına yol açmıştır." "Mehmet Seyda'nın 'Köroğlu' adlı eseri 1960'lı yıllarda, TRT'nin Arkası Yarın programlarında uzun süre radyoda canlandırılmıştır."Eşkıya destanlarını işleyen romancılarımız ise Ömer Seyfettin'le başlar ve Ömer Polat'a kadar sürer."Erdemli eşkıya tipini ele alan eserlerden biri Ömer Seyfettin'in önce hikâye sonra da roman olarak yazdığı 'Yalnız Efe'dir."Çakırcalı Mehmet Efe, Zeynel Besim Sun'un 'Çakır Efe' adlı romanına konu olurken, Hüseyin Rahmi , 'Eşkıya İninde' adlı romanında "(...) eşkıyaların hayatını gerçekçi bir şekilde anlatması ile dikkati çekiyor. (...) Hüseyin Rahmi, eşkıyalığı ve sebeplerini adeta röportaj şeklinde romanında işliyor." Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali'nin romanına konu olmuştur." Kuyucaklı Yusuf'un ana ekseni aşk üzerine kuruludur. Bunun yanında Meşrutiyet döneminde Edremit'in toplu yapısı, memurun yaşayışı, eşrafla yöneticilerin ilişkileri ele alınır. Bunlara bağlı olarak evlilikte çiftler arasında anlaşma, aralarında eşitlik bulunmayan çiftlerin evliliklerinin çürüklüğü, sağlam bir ekonomik temele dayanmayan evliliklerin çöküşü işlenir." İnce Memed, Yaşar Kemal'in dört ciltlik romanıdır: "Dört cilt de İnce Memed'in ağaları öldürmesi ve ortadan kaybolması ile sona erer." Kemal Tahir, 'Rahmet Yolları Kesti' adlı romanda "Romanda eşkıyalık bir toplum hastalığı olarak sergilendiği için, eşkıyalığın safhaları, destekleyen çevreler, eşkıya mekânları belirtilir. Toplumun eşkıyalığı benimsemesinin, eğitim, düzenli askerlik, sürekli barış, sosyal yapıda denge, güçlü ve güvenlik sağlayıcı bir rejim sayesinde engelleneceğinin altı çizilir." Kemal Bilbaşar'ın 'Cemo' adlı romanında da "Doğu Anadolu'da az sayıdaki köylünün ağalıktan kurtulma çabaları anlatılır." "Memo'nun ana unsuru bir aşk hikâyesidir." Hasan Kıyafet,'Gominis İmam'da "Ağalığı yok edecek olan, kendi öcünü almak için dağa çıkan, okumuş eşkıyadır. (...) eşkıyayı, bu romanda, sosyalist amaçlarla dağa çıkan bir gerilla örneği olarak yorumlar. Hasan Kıyafet'e göre ağalık sistemi ve ağalar, halkın ileriye gitmesindeki en büyük engeldir." 'Cepel Dünya'da, Timur Karabulut, " (...) ağanın zulmüne uğrayan Alo adlı çobanın eşkıyalığını anlatır. Orta Anadolu'nun bir köyü olan Sapadere'de geçen olaylar, ağa-köylü çatışması üzerine kuruludur." "Mahmudo ile Hazel'de Doğu Anadolu'da eşkıyalığın oluşma sebeplerini işleyen Ömer Polat, geçim şartlarının zorluğundan dolayı tütün kaçakçılığı yaparken girdiği bir silahlı çatışmada jandarmanın vurulması üzerine suçlu duruma düşen, çareyi eşkıya olmakta gören Mahmudo ile karısının maceralarını anlatır." Kaya, 'Türk Romanında Destan Etkisi'ni yazarken romanlarla ilgili inceleme ve tespitlerde de bulunuyor ve adı geçen romanlara ışık tutacak araştırmaların da kapısını açıyor. 'Destanlarla Bağlantılı Diğer Romanlar' başlığı altında, Namık Kemal'in 1880'de yazılan 'Cezmi' adlı romandan başlayarak günümüze kadar gelen ve Yaşar Kemal'in pek çok romanlarına konu ettiği destanlardan da bahsetmiş. Destanların romanlarda kullanılmasının sebeplerine yer vermiş. Bu bölümde destanların kültürümüze yaptığı katkılar ve daha birçok değerli noktayı kapsayan bilgileri bize sunmuş.'Türk Romanında Destan Etkisi', Türk edebiyatı araştırmaları çerçevesinde son derece önemli bir noktaya parmak basıyor. Destanların romanlarımıza nasıl girdiği ve ne şekilde kullanıldığı kronolojik olarak ve kapsamlı bir şekilde anlatılıyor. Günümüzde hem nitelikli, hem de kapsamlı Türk edebiyatıyla ilgili incelemelere ihtiyaç var. Kaya da böyle bir boşluğu doldururken hem öğrencilere hem de Türk romanına çok büyük bir katkıda bulunuyor. Kitap birçok romana da değindiği için, kaynak kitap niteliğinde. Türk romanının sadece Batı'dan etkilenmediğini, kendi öz kaynaklarından da etkilendiğini gösteriyor. Ulusal değerlerimize ve kültürümüze katkıda bulunmak için bu inceleme ve araştırmayı gerçekleştirmiş. Kitabını çok önemli bir yere dikkat çekerek bitiriyor: "Dikkat edilmesi gereken bir nokta da günümüzde destanlaştırmadan ziyade masallaştırmaya gidişin varlığıdır. Çizgi filmlerde ve bilimkurgu filmlerde artık uzay canavarlarına karşı savaşılmaktadır. Destan canavarlarına karşı savaşılmaktadır. Destan canavarları değişmiştir. Bu filmlerdeki kahramanların kötülere karşı üstün güçleri vardır. Bu tür filmlerde bilinmeze karşı korku dikkati çeker. Ama, kahramanların, canavarlara karşı savaştıkça kendilerine güvenleri de artmaktadır.Bilgisi olan insanlar uzayın canavarlarıyla savaşırlar, hiç değilse kaçırırlar. Batı eski destanlarını değiştirir, yeni tipler oluşturur. Batman, Voltron vs. Hatta imaj belirlemede de antik mitlere dayalı göndermeler yapmaktadır. Bizim kültürümüzde ise üretken olamamaktan, fikir şablonlarına bağlanmaktan dolayı eşkıyayı yüceltmek söz konusudur." Türk Romanında Destan Etkisi/ Muharrem Kaya/ TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları/ 384 s.


KUYUCAKLI YUSUF

Romanın özeti:  1903 sonbaharında, bir gece eşkiyalar tarafindan basılan Kuyucak köyünü teftişe gelen kaymakam ve yardımcıları iki kişinin öldürüldüğü evde yalnız bir çocuk bulurlar. Çocuğun adı Yusuf’tur ve ölenler onun anne ve babasıdır. Kaymakam Yusuf’un soğuk kanlılığına hayran kalır ve onu evlat edinir.Yusuf, sessiz ve içine kapanık bir çocuktur. Kaymakamın karısı olan Şahinde’nin yüzsüzce Yusuf’u aşağılaması bile onu etkilemez. Yusuf’un kasabada ilgilendiği tek kişi kaymakamın kızı Muazzez dir.
Kaymakam Salahattin Bey’in Edremit’e tayininden sonra Yusuf okula başlar; ama okumayı öğrendikten sonra okula olan ilgisini kaybeder ve okulu bırakır. Seneler sonra Muazzez 13 yasındayken bir bayram günü, Yusuf, Muazzez ve arkadaşları Ali, bayram yerine giderler. Ali ve Muazzez salıncakta sallanırken, kasabanın eşrafından Şakir Muazzez’e sarktığı için Yusuf Şakir’i döver. Şakir bunun üzerine intikam yemini eder. Babası Hilmi Bey’le işbirliği yapar ve Hilmi Bey, Salahattin Bey’e kumar oynatarak Salahattin Bey’i kendine borçlandırır. Borcunu ödeyemeyen Salahattin Bey, Muazzez’i Şakir’e isteyen Hilmi Bey’e boyun eğmek zorunda kalır. Ancak Yusuf’un arkadaşı Ali’nin borcu ödemesiyle evlilik planları iptal olur. Yaptığı iyilikten dolayı Muazzez’in Ali ile evlendirilmesine karar verilir. Bunun üstüne, Muazzez, Yusuf’a onu sevdiğini söyler. Yusuf da aslında Muazzez’i seviyodur, ama ellerinden bir şey gelmez. Ali’nin Muazzez ile evlenmesinden hoşnut olmayan Şakir, bir düğünde Ali’yi vurup öldürür; ama arkadaşı Hacı Ethem’in düzenlediği çeşitli dolapların sonucunda serbest kalır. Bu sırada Yusuf Kübra adında, Şakir ile Hilmi Bey’in tecavüzüne uğramış bir kızla tanışır ve bu sayede hem Yusuf hem de Salahattin Bey, Hilmi Bey ve Şakir’in gerçek yüzünü görürler. Şahinde, zenginler arasında bir yer edinme isteğiyle kızını gizlice Hilmi Bey’lere götürür, onu Şakir ile evlendirme niyetindedir. Yusuf kesinlikle böyle bir evliliğe karşıdır. Bir arabayla Muazzez’i çevredeki bir köye kaçırır ve orada evlenirler. Salahattin Bey onları bulur ve Edremit’e dönmeye ikna eder. Salahattin Bey, işsiz olan Yusuf’a kaymakamlıkta katiplik işi verir;ama Yusuf masabaşı işler için yaratılmış bir insan değildir. Salahattin Bey’in ölümüyle ailenin düzeni bozulur. Yeni kaymakam Yusuf’u Edremit’ten uzaklaştırmak için ona vergi toplama işi verir. Yusuf ve Salahattin Bey olmadan Şahinde sonunda istediği gibi davranmya başlar. Şehrin önde gelenlerinin katıldığı yemekler düzenler. Muazzez bu yemeklerden ilk başlarda uzak dursa da bir süre sonra karşı koyamaz ve alkolün de etkisiyle kendini iyice bırakır. Bu çöküşü gören Yusuf, Şahinde’yi uyarır; ancak Şahinde onu dinlemez. Bir gece Yusuf böyle bir yemeği basar ve rastgele ateş eder karanlık odaya. Muazzez dışında odadaki herkes olur. Yusuf yaralanmış olan Muazzezi alıp kasabayı terk eder, ama Muazzez yolda ölür. Yusuf onu bir ağacın altına gömer ve uzaklara gider.

Konu ve Konular Arasindaki İlişki:

Romandaki bütün konular kent yaşamının getirdiği yozlaşma ve buna karsı Yusuf tarafından verilen mücadele ile ilgiliir. Yusuf ile Şakir arasındaki sürtüşme yozlaşma ile iyilik arasındaki savaşı temsil ediyor. Şahinde’nin gözünü kızını harcıyacak kadar hırs bürümesi, kent yasaminin basit bi kadini nasil bir canavara dönüştürebilceğini gösteriyor. Salahattin Bey’in kendini içkiye ve kumara vermesi, Kübra ile annesinin başından geçenler, vs. Bu konuların hepsi adeta yozlaşmışlığı vurgulamak için romanda işlenmiş ve hepsine karşı Yusuf’un aldığı bir tavır var. Kent-doğa, yapay insan-doğal insan, yozlaşmışlık-masumiyet, ikilemleri kitap boyunca gelişen olaylarla birbirlerine baglanmışlar.

Ana Olaylar ve Yan Olaylar:

Ana olay Şakir’in Muazzez’e sarkması ve sonra da onunla evlenmeye çalışması olarak kabul edilebilir. Kübra’ya yapılan tecavüzün açığa çıkması, Salahattin Bey’in kumarla borçlandırılması ve Ali’nin olumu hep bu olaydan sonra yaşanır. Muazzez ve Yusufun evliliğine giden yolu açan da bu olaylardır. Bir başka ana olay Salahattin Bey’in ölümüdür. Salahattin Bey etkisiz bir karakter gibi gözükse de, aslında aile içinde dengeyi sağlayanın o oldugu ölümünden sonra ortaya çıkar. Şahinde’nin tamamen kontrolden çıkıp kendiyle birlikte kızını yozlaşmayı temsil eden insanların kucağına atması, Yusuf’un Muazzez’den iyice uzaklaşması, bu ölümden sonra gerçekleşir.

Yapıttan Birtakım Örnekler:

Şakire ve onun yandaşlarına hiçbir kanun kuruluşunun dokunamaması ilgi çekici bir olay. Adam öldürseler bile başlarına bir şey gelmiyor. Bugünün sorunlarına büyük benzerlik taşıyan bır durum. Osmanlı’nın son dönemlerinde ne derecede sosyal bir çöküş yaşadığınında açık bir örneği.
Muazzez adeta bir eşya gibi kullanılıyor. O zamanlar belki bir medeni kanun yoktu, ama eğitimli aileleri kızlarını böyle kullanmadıkları biliniyor. Salahattin Bey gibi eğitimli bir insanın, borçları karşılığnda kızını vermesi bir türlü doğal gelmiyor.
Kitapta doğa ve kasaba arasında keskin bir fark vardır. “Salahattin Bey başının dönmeye başladığını fark etti. Bu kadar geniş ve güzel bir tabiatın ortasında kendini şaşırmış gibiydi. Fakat gözlerini tekrar etrafta dolaştırırken, aşağıda mor bir duman tabakasıyla örtülmeye başlayan kasabayı gördü ve irkildi.” (s.142). Bunun gibi betimlemeler üstüste bu farkı vurgulamaktadır.Yazarın bu denli keskin bir ayrıma gitmesi ilgiçtir.
Yusuf okuyucuya kitabın başında Dede Korkut hikayelerindeki yiğitler gibi takdim edilmiş. Yusuf: “Bir şey değil Doktor Bey, bir parmaktan ne çıkar?” (s.10). Bir çocuğun anne ve babası öldürülüp parmağı kesildikten sonra böyle bir laf etmesi pek alışılagelmiş bir olay değildir. Erişkin bir insan bile bu kadar soğuk kanlı olamaz. Gerçekçi bir romanın böyle başlaması bir çelişki gibi gözükse de, ileride yaşanan olayların üstesinden ancak Yusuf gibi güçlü bir kişilik gelebilir.
Yapıtta olmayan ilginç bir unsur olarak kasaba da hiç Rum olmaması gösterilebilinir. Hikaye mübadeleden önce Ege bölgesinde geçiyor, ama karakter olarak sadece Türkler var.

Sosyal Çevre,Yer, Zaman,Dönem,Kişiler:

Roman Kuyucakta başlar. Kuyucak Aydın’ın Nazilli kazasına yakın bir köydür ve eşkiyaların basmasından anlaşılcağı kadarıyla, tecrit edilmiş bir yerdedir. Romanın büyük bir kısmı bir şehir ortamı olan Edremit kasabasında devam eder. Edremit’te sosyal çevre geniştir, ama insanların içten olmayışı yüzünden buradaki çevre Yusuf icin köyde olduğundan daha da küçüktür.
1903 yılı sonbaharında başlayan romanın tam bitiş tarihi belli değildir,ancak sonu Birinci Dünya Savaşı dönemlerine denk gelmektedir. Roman 2.Meşrutiyet döneminide kapsar, ancak ne savaşın ne de yeni yönetim biçiminin kasaba yaşamı üzerinde etkisi vardir. Roman boyunca tarihler açık bir şekilde belli edilmemiştir. Bu da okuyuca bu olayların tarihten bağımsız olarak her zaman gerçeklestiği hissini verir.
Romanın ana kişisi Yusuf’tur. Yusuf mert, durust ve saf kalmış insanı temsil eder. Köylü olması onun bu vasıflarinin kaynağıymış gibi gösterilir. Yusuf’un bu örnek kişiliğine en yakın kişi Muazzez’dir ve Muazzez hikayenin sonlarına kadar kente karsı direnmeyi başarır. Salahattin Bey’in kızı Muazzez’de aynen Yusuf gibi temizliği ve içtenliği temsil eder. Kentlilerin içinde de iyi kalmiş insanların olabilceğini gösterir. Kentte temiz olarak kalmış bir başka insan da Ali’dir. Onun erken gelen ölümü kent düzenine ayak uydurmamasının cezasıdır.
Hilmi Bey ve oğlu Şakir tecavüz eden, adam olduren, rüşvet veren, ahlaksız, kanun tanımaz karkaterlerdir. İkisi romandaki en kötü kişiliklerdir ve kent yaşamını temsil ederler. Hacı Ethem bu insanların sırtından geçinen ve onların pis işlerini gören bir insanıdır. Güya Şakirin arkadaşıdır, ama aralarında çıkara dayanan bir ilişki vardır. Salahattin Bey’in karısı Şahinde bu kötü insanların oluşturduğu şehirli grubunun üyesi olmak için can atan bir kadındır. Yusuf’un köylülüğünü ilk geldiği günden itibaren aşağılar. Şahinde görgüsüz, şirret, eğlence ve çıkar düşkünü bir kadındır. Hırsı sayesinde Salahattin Bey’in ölümünden sonra bu gruba kendini katar. Maalesef kendiyle birlikte Muazzez’i de sürükler.
Salahattin Bey ise iyi ve kötülerin ortasında bir çizgidedir. Fazla olaylara karışmayan, karısına karşı sesini çıkaramayan, fazla etkisini gösteremeyen bir karakterdir. İçinde iyilik olsa da çevresindeki kötüler yüzünden bir türlü istediği yaşamı yaşıyamayan bir insandır.
Kitaptaki kötü karakterler mutlak kötüler, iyi karakterler de mutlak iyiler. İyi ile kastedilen insanlar saf,içten insanlar. Kötüler ise iki yüzlü,ahlaksız insanlar. Yusuf’un sevdiği her karakterin iyi olması da ilginç bir ayrıntı. Okuyucu çoğu kez Yusuf’u bu yüzden Sabahattin Ali’nin kitap içindeki kuklası gibi görebilir.

Yapıta ait Tanıtma ve Eleştiri Yazıları:

Naci, Fethi. 50 Türk Romanı. Kuyucaklı Yusuf:
“Şakir’in Muazzez’e gösterdiği bu ani ilgi, fabrikatör Hilmi Bey’in oğluna atılan bu yumruk, bu iki tekme Yusuf’un yazgısını çizmiştir artık. Bundan sonra, kendisini bekleyen sona doğru, kaçınılmaz bir biçimde ağır ağır yaklaşır. Tıpkı bir trajedya kahramanı gibi.
G. Wicham, trajedyadan söz ederken, “Eğer bir insan, kurulu bir doğa veya töre yasasını herhangi bir sebeple bozarsa, arkasından zorunlulukla bu karşı gelişin sonucu doğacaktır. Sonuç, tanrıların isteğidir...”der. Dr. W. H. Werkmeister de şöyle diyor: “Bütün değerlendirmelerden uzak bir dünyada hiçbir trajedi yer alamaz. Ancak değerlendirmelerin işe karıştığı, ahlak sözleşmelerinin tehlikede olduğu daha yüksek bir yapılması gerekenle daha aşağı bir yapılması gereken arasında, soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde trajedi olabilir.”
1910’ların Anadolu kasabaları tragedyalar için en elverişli mekanlardır. Kasaba eşrafı ve mütegallibesi öylesine ezici bir güce sahiptir ki bu güce herhangi bir karşı geliş, “doğa veya töre yasasını” bozmuşçasına, zorunlu olarak, buna karşı gelişin sonucunu doğurur. Sonuç, eski Yunan’da tanrıların isteği ise, Anadolu kasabasında da eski Yunan Tanrılarının gücüne sahip eşrafın isteğidir.
Roman “soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde”, “bayağı” ama güçlü olanın isteğine göre gelişir. Kasabanın Tanrılarını kızdıran Yusuf yıkılır,yenilir, ezilir.”(s.180,181)

Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2. Soylu Vahşi Olarak Kuyucaklı Yusuf: “Kuyucaklı Yusuf’un önemi yalnızca başarılı bir roman olmasından ileri gelmez, öncü bir yapıt olması da ona tarihsel açıdan bir önem kazandırır; çünkü bu yapıt daha önceki Türk romanından iki bakımdan ayrılır ve yeni bir yol açar. Bir kere Sabahattin Ali’nin Türkiye sorunsalına bakışı farklıdır. Tanzimat’tan 1950’lere kadarki Türk romanının ana sorunsalını Batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız toplumsal yapının kendine yönelmiyor, mevcut düzeni sorgulamıyorlardı. Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği 1937’de yayımlanan “Kuyucaklı Yusuf”tur. Ayrıca romana Anadolu’yu da bu sorunsalla birlikte getirmiş olması “Kuyucaklı Yusuf”u başka bir yönden daha öncü yapar.(...) Sabahattin Ali’nin gördüğü çatışma toplumsal yapıdan kaynaklanır; bir yanda bürokrasi ve eşraf vardır bir yanda da ezilen halk.” (s.21,22)
“Oysa “Kuyucaklı Yusuf”taki gerçekçilik ile romantizm, birbirinden sanıldığı kadar bağımsız değildir, çünkü gerçekçi yönü oluşturan kasaba yaşamına ya da kasaba gerçeğine de romantizmden kaynaklanan bir dünya görüşünün açısından bakılmaktadır. İkincisi, gerçek kasaba yaşamı Yusuf ile Muazzez’in romantik serüvenine bir fon teşkil etmez. Romanın bu iki yönü birbirlerinin özelliklerini belirginleştiren karşıt değerlerin alanıdır. Metnin derin yapısına doğru inecek olursak görürüz ki metin, birbirinin anlamını pekiştiren birtakım karşıtlıklarla örülmüştür: Şehir/doğa, yapay insan/doğal insan, yozlaşmışlık/masumiyet, şehvet/aşk. Yusuf ile çevresi arasındaki uyumsuzluğu bu karşıtlıkların ışığında incelersek romanın gerçekçi ve romantik yönlerinin bir bütün oluşturduklarını görürüz.” (s.23)

Günyol, Vedat. Dile Gelseler (Eleştiriler). Sabahattin Ali’nin Hikayeciliği ve Romancılığı:
“Sabahattin Ali’nin romanlarına gelince: Sayıca az ama, değerce ağır basan romanlar. Kuyucaklı Yusuf olsun, İçimizdeki Şeytan olsun, en başarılı romanlarımız arasında yer alır. Bu romanların birleştiği nokta şu: İkisi de hem çevrece hem ruhça katıksız yerli birer roman; ikisi de çevre, töre romanı. Biri bir Anadolu kasabasını bütün ruhu ve yaşantısıyla veriyor...
S. Ali hikayelerinde her zaman veremediği içi romanlarında verebiliyor. Kuyucaklı Yusuf’ta ruh incelemeleri yok ama, davranışlardan çevrenin, bir bakıma da kişilerin psikolojilerine girebiliyor. Olaylar öylesine ustalıkla seçilmiş, ayrıntılar sanki üzerlerinde hiç işlenmemiş gibi öylesine tabii tertiplenmiş ki, insan pek farkına varmadan kendini çevrenin ortasında buluveriyor. Romancı, işlediği ayrıntıları belli etmeden bütüne gerçeklik vermesini biliyor.” (s.35)

Diğer Yapıtlara Göre Durumu, Edebi Ekol:

Yazarın diğer yapıtlarında da benzer şekilde Anadolu insanı ve Anadolu insanının yaşamı işlenmiştir. Verdiği eserler edebi ekol olarak realist bir çizgi izlemiştir ve Kuyucaklı Yusuf’ta bunların bir örneğidir.

Dil ve Anlatım Özellikleri:

Romanda yalın bir dil kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan dilimizi sadeleştirme, edebiyatı herkese yayma egiliminden etkilenmiştir. Ne cümleler nede kelimeler karışıktır. Kelimeler olabildiğince basit, cümleler de genelde kisa ve kurallıdır.
Romanda geçen konuşmalar basit bir dil içerir. İnsanların gündelik konuşmalarını yansıtır. Bu, romana gerçekçi bi hava katar
“E!Nasıl gidiyor işler?...”
“Hangi işler?”
“Dairedeki işler tabii!..”
“Dairede ne iş var?”...(s. 157)
Bu diyaloglar bize karkaterlerin kişilikleri hakkında da bilgi verir. Salahattin Bey babacan sözler ederken, Şahinde mahalle karısı tabirine uygun sözlerlerle konuşur: “Sen bilirsin. Fakat bu ahlaksız mahalle piçi(Yusuf’u kastederek) hep böyle kopuklukta devam ederse...”(s.17). Benzer şekilde Şakir de argo sözleri çok kullanır, bu da bize onun çakal takımından olduğunu söyler.
Kitapta kuvvetli betimlemeler vardır: “Bu ağaç, minare ve kiremit kümesinin etrafını ayva ve diğer meyve ağaçlarından ve ova tarafinda bağlardan ibaret açık yeşil bir çember sarıyor; onun etrafinıda da siyah yapraklı zeytinlerin daima kıpırdayan halısı göz alabilidiğince uzanıyordu.” (s.37). Betimlemeler ortamı anlatmaktan öteye geçerek okuyucuya farklı bilgiler de verir. Mesela bu betimlemede doğanın şehrin kötülüğünü bir çember içine aldığı ve yayılmasını engellediği yorumu çıkarılabilinir.
Roman edebiyatımızda öncü bir eserdir. Bu yüzden eksiklikleri vardır. Bu eksikliklerin en başında Sabahattin Ali’nin romanın akışını keserek söze karışması gösterilebilinir. “Söylediğimiz gibi” (s.174), “bundan sonra anlatacağımız” (s.222) gibi araya girişler romanın anlatımını zedemektedirler. Benzer şekilde yazarın hislerininde anlatımla karıştığı anlar olur. Yusuf bir tanrı gibi yüceltilirken Şakir bir zebani olarak tasvir edilir. Okuyucu ister istemez yazarın belli kesimlere duyduğu sempati ve kinden nasibini alıyor. Bu açıdan da anlatım nesnelligini yitiriyor.

Birey ve Topluma Kazandırdıkları:

Roman bireye ve topluma ahlak dersi veriyor. Sırf paranın peşinde koşarsak eninde sonunda yozlaşacağımızı vurguluyor. Sabahattin Ali solcu bir insandi. Bu yüzden iyiliği köylülükle kötülüğü kentlilikle temsil etmesi gayet doğal karşılanabilinir. Roman insana bir köylü gibi saf ve iyi yürekli olmayı tembih ediyor. Hırsın ve kötülüklerin bizi eninde sonunda çöküşe götüreceğini söylüyor.
Ahlaki değerler dışında roman o günün sıradan Anadolu yaşamına bir pencere açıyor. Bu sayede o gün ki aile yapısını, toplumsal yapıyı gözlemleyebiliyoruz.

Roman Eleştirisi:

Kuyucaklı Yusuf’ un çarpıcı bir öyküsü var. Ancak okuyucu öykünün hep bir adım önünde gidebiliyor; çünkü yazarın ahlaki değerlerini anladıktan sonra romandaki kişilerin başına ne geleceği tahmin edilebiliyor. Örneğin kitabın sonlarında Muazzez dışında herkesin ölmesi bir süprizmidir? Hayır. Yozlaşmış insnaların hepsi şehirde ölmüştür ve Muazzez direnerek temiz olan doğada hayatını yitirmiştir. Kitabın sonunun böyle biteceğini Salahattin Bey’in ölümünden sonra sezmek çok kolaydır. İkinci bir seçenek olarak Yusuf ölebilirdi, ama Yusuf insan üstü bir kişiliğe bürünmüş bir karakterdir kitapta ve onu oğlu gibi seven yazarın asla onu öldürmüyeceği bellidir.
Roman bunun gibi önceden kısmen tahmin edilebilcek birçok olay içeriyor. Mesela Ali’nin de bir şekilde hikayeden silineceği hissedilebiliniyor. Bu yüzden bir süre sonra monotonlaşıyor ve sadece ahlak dersi veren bir romana dönüşüyor. Özellikle bir insanın görüş açısından bakması da romanı bir süre sonra sınırlayan özelliklerden. Yusuf’a göre iyi olan herşey mutlak iyi, gerı kalan her şey ise mutlak kötü olarak gösteriliyor. Bu yüzden kitapta sürekli iyi-kötü, yozlaşmış-doğal çatışması var. Olaylar sanki Yusuf’un içinde verdiği kavgayı okuyucuya anlatmak için gelişiyorlar. Eğer başka bakış açıları da olsaydı o günki toplumu daha nesnel inceleyebilirdik.
Dil ve anlatım olarak başarılı bir eser. 1937 yılında yazıldığı düşünüldüğünde dilin böyle sade olmasının gerekliliği daha iyi anlaşılabilinir. Anlatımda araya girmeler olsa da hikayenin anlatımı başarılı. Araya girmeler büyük olasılıkla yazar kendini hikayeye kaptırdığı için olmuş. Romanın genelinde Sabahattin Ali’nin bu heyecanını hissetmek mümkün. Yazar Şahinde ve Şakir’i öyle bir anlatmış ki okuyucu böyle insanların yazarın hayatında gerçekten varolduğuna ve yazarın o insanları kitap vesilesiyle kötülediği hissine kapılıyor.
Romanda ele alınan konu işlenmesi gereken bir konu. Olaylar Osmanlı döneminde geçiyor olabilir; ama yazarın kendi yaşadığı zamanın toplumundan esinlendiği biliniyor. Yazar sermaye gruplarının halkı hem maddi hem de manevi olarak sömürmesini ve devletin buna karışmaması, hatta desteklemesini eleştiriyor. Bu eleştirilerin böyle bir hikayede gizlenmesinin nedeni yazarın düşünceleri yüzünden birçok kez tutuklanması olabilir. O zamanlar yaşanan sorunları günümüzde de yaşıyoruz. Hala aynı sorunlar aynı tip insanlar tartışılıyor bu yüzden kitap güncelliğini yitirmemiş.
Kuyucaklı Yusuf önemli toplumsal sorunlara değinen ve bunların birey üzerindeki baskısını anlatan bir kitap. Sağlam bir kurguyla ve güçlü betimlemelerle desteklenen bir roman. Anlatımda küçük eksiklikleri olsa da edebiyatımızda klasikleşmiş bir eser. Zevkle okunan ve okunması gereken bir kitap