Hasan Ali Toptaş
Kuşlar Yasına Gider

Hasan Ali Toptaş


Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

22.02.2016


  Editörün Notu:  "Hasan Ali Toptaş’ın romanında, Abdallığın özünde olan ezilmişlerin yanında ve ona yardım eli uzatan ermiş ahlak, sadece müzikle değil, yaşamdaki haliyle yer alıyor; ve romanda böyle bir kahraman anlatılıyor: Aziz. Aziz, anlatıcının babası. Karlı bir Ankara’ya, oğlunun yanına, bacağındaki protezi düzelttirmek ya da yenisiyle değiştirmek üzere geliyor Aziz. Uzun yol tır şoförlüğü yapan Aziz bir trafik kazasında bacağını kaybetmeden önce de, sonra da, yollara tutkun bir adam. Hareketli bedenine uyan bir protez bulamadığından ama en çok da dertlerini söylemekten, yakınmaktan hoşlanmadığı için, bu “ufak” (üzerinde çok durmak istemez gibidir) sağlık sorununu gidermek için gelir Ankara’ya. " Asuman Kafaoğlu Büke

  Kuşlar Yasına Gider Hasan Ali Toptaş'tan Kuşlar Yasına Gider
Asuman Kafaoğlu Büke
28 Ekim 2016 Cuma, 21:23
"http://www.cumhuriyet.com.tr/"

Hasan Ali Toptaş’ın yeni romanı “Kuşlar Yasına Gider”de, Abdallığın özünde olan ezilmişlerin yanında ve ona yardım eli uzatan ermiş ahlak, sadece müzikle değil, yaşamdaki haliyle yer alıyor ve romanda böyle bir kahraman anlatılıyor.

Yasa gitmek... Ben nerede yaşıyormuşum da Seyit Çevik’in türkülerini hiç dinlememişim, kendimi çok ayıpladım. Hasan Ali Toptaş’ın yeni romanı “Kuşlar Yasına Gider” ile bütün hafta türküler dinleyerek geçirdim. Seyit Çevik’in teyze çocuğu olduğu Hacı Taşan’ı ve daha nicelerini, Kırşehir ve Ege türkülerinde dinledim. Anadolu’nun en güzel geleneklerinin başında gelen Abdallık, hayatını müziğe adamış yaşayan aşıkların sanatı ve ahlakını taşıyan onca isimle tanıştım.

Hasan Ali Toptaş’ın romanında, Abdallığın özünde olan ezilmişlerin yanında ve ona yardım eli uzatan ermiş ahlak, sadece müzikle değil, yaşamdaki haliyle yer alıyor; ve romanda böyle bir kahraman anlatılıyor: Aziz. Aziz, anlatıcının babası. Karlı bir Ankara’ya, oğlunun yanına, bacağındaki protezi düzelttirmek ya da yenisiyle değiştirmek üzere geliyor Aziz. Uzun yol tır şoförlüğü yapan Aziz bir trafik kazasında bacağını kaybetmeden önce de, sonra da, yollara tutkun bir adam. Hareketli bedenine uyan bir protez bulamadığından ama en çok da dertlerini söylemekten, yakınmaktan hoşlanmadığı için, bu “ufak” (üzerinde çok durmak istemez gibidir) sağlık sorununu gidermek için gelir Ankara’ya. Protez için ölçümler, fizyoterapi seansları derken bir süre kalması gerekir oğlunun yanında, fakat sabırsız ruhu ve özellikle oğluna ve gelinine yük olmamak için tez canlı davranıp evine dönmek ister.

İNSAN SEVGİSİ
Aziz ilginç bir karakter. Bir seferinde evden, elden düşme bir minibüs almak için çıkıp, günlerce rüzgara vurulmuş yaprak gibi oradan oraya savrulur. Yollara düştükten günler sonra, hiçbir açıklama yapmadan eve döndüğünde anlıyoruz Aziz’in hep özlenen, beklenen baba olduğunu. “Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü. Bu nedenle çocukluğumda annem, kardeşim ve ben hep yol gözlerdik.”

İşte bu romanı eşsiz kılan şey tam bu noktada görünüyor okura. Aziz, özgür ruhlu bir adam ama asıl ilginç olan, karısı ve çocukları bu özlemi dile getirdiklerinde, ne bir sitem ne de bir şikayet var. Çocuklar hasta olduğunda, karısı yalnız kaldığında, küçük oğlunu kendi başına toprağa verdiğinde, hep beklenmiş Aziz, hep özlenen olmuş, fakat onun özgür ruhuna saygı duyulmuş. Ona özgür alan bırakılmış. Şimdi yaşlı ve hasta günlerinde asla terk edişleri dile getirilmiyor. Aslında bu yol tutkusunun altında yatan kaçışı hissediyoruz ama asla siteme dönüşmüyor bu çevresinde. Bu da sevginin en yüce hali belki: sitemkar olmadan, beklentilerle boğmadan, talepkâr davranmadan sevmek.

Aziz’e ailesinin saygısı hastalığı sırasında da değişmiyor, onun isteklerini temel alıyorlar hep. Ameliyat olmak istemediğinde zorlamıyorlar, iradesine karşı gelmemek için çabalıyorlar. Dirençleri ancak sonlara doğru kırılmaya başlıyor, bunu da Aziz’in bir türlü kestirmediği erik ve asma dallarının kesilmesiyle simgeliyor Toptaş.

Yaşar Kemal’in romanlarında insanın özündeki en yüce ve en soylu duyguların anlatıldığını gördük hep. Hasan Ali Toptaş bu açıdan Yaşar Kemal’e benzetilebilir, onun kahramanları da insanın yüce duygularını gösteriyor bize: Mertlik, şefkat, gelişmiş bir acıma duygusu ve iyiliğe şükran duymak. Beni en çok etkileyen bu oluyor Toptaş’ın kahramanlarında. Yazarın kahramanlarına karşı sevgisini hissetmek ayrı bir tat veriyor.

KAPSÜL ÖYKÜ
Son zamanlarda okuduğum romanlarda özellikle kapsül öykü olarak adlandırılabilecek iç öykülere dikkat etmeye başladım. Yazarlar bazen romanın içine, romanın kurgusundan tamamen bağımsız okunabilecek öykü yerleştirirler; bu öykülerde romanın özüne dair anahtar bulduğumuzda bunu kapsül olarak algılayabiliriz.

Hasan Ali Toptaş da Kuşlar Yasına Gider’in içine böylesi bir kapsül öykü yerleştirmiş. Anlatıcı bir flashback anında, çocukluğunda yaşadığı bir anısını öyküleştiriyor romanın ortalarında bir yerde. Bu öyküde Aziz, yeğeni Necati’ye gelen bir mektubu ona ulaştırmak için çabalıyor. Gelen mektup Necati’nin deniz astsubay okulunu kazandığını bildiriyor ama okuma yazma bilmeyen anne-babası mektubun önemini geç kavradıkları için okul kaydına ancak bir gün kala Aziz durumu fark ediyor. Mektubu yeğenine vaktinde yetiştirmek için yanında oğluyla birlikte hurda minibüsüne atlayıp yola çıkıyor. Tek bildiği Necati’nin Çivril’de bir inşaatta çalıştığı. Elinde adres olmadığı için gece vakti gördükleri her inşaata seslenip Necati’yi arıyorlar, sonunda bulduklarında da yine onu otobüse yetiştirmek ve İstanbul’a yollamak gerektiği için hızla yola koyuluyorlar yine. Gecenin karanlığında başlarına gelen kaza bile durduramıyor onları. Necati’yi sağlam bir şekilde otobüse bindirip, cebine para koyup İstanbul’a gitmesini sağladıktan sonra, Aziz kaza yaptığı yere gidiyor.

“Zıpır Yokuşu’na tırmanmadan önce, içine daldığımız koyun sürüsünün bulunduğu yerde durduk tabii. Yere inerek birkaç defa var gücüyle, hey çobaaan, çobaaan, diye bağırdı babam. Yardım ister gibiydi sesi, yalvarır gibiydi ve hafifçe titriyordu. O böyle bağırınca, çok geçmeden elinde değnek, kara kuru, babam yaşlarında bir adam çıktı geldi karanlığın içinden. Çoban sen misin, bir şeyin yok değil mi, diye sordu babam endişeyle.

Yok, dedi öteki.
On beş, yirmi dakika evvel kazayı yapan bendim, dedi babam; şükür sana bir şey olmamış.
Adam elindeki değneği yere dayamış, bakıyordu öylece.
Kaç koyun ezdik, dedi babam.
Dördü can verdi, dedi öteki; ikisi de yaralı, az ötede yatıyorlar, bacakları kırıldı.
Babam cüzdanını çıkarıp koyunların parasını verdi çobana.
Hakkını helal et, dedi verirken.
Çoban, elindeki değneği koltuğunun altına kıstırıp paraları saydı farların ışığında.
Hakkını helal et, dedi babam yeniden.
Helal olsun, dedi çoban; fakat sen parasını ödediğin o bacakları kırılan iki koyunu alıp götürebilirsin, eve varınca kesersiniz. Yok, dedi babam; yaraları iyileşmeyecek kadar kötüyse onları sen kes, fakir fukaraya dağıt.”

Aziz için yollar sanki araç. İnsanlara yardım eli uzatmasını sağlayan bir araç. Herkesin eşyasını, acil mektubunu, hastasını, hayvanlarını, bir yerden diğerine taşıyor. Ankara’dan apar topar, kaçar gibi gitmek istemesinin nedeni de, kimsenin bir diğerine yardım etmediği, yolda kalan bir arabayı itmek için kimsenin durmadığı bu şehirde kendini yabancı hissetmesi. Romanın başında anlatılan bu ilgisizlik ile romanın sonlarındaki tüm komşuların ve ailenin bir araya gelip, tekerlekli sandalye için birlikte rampa yapıyor olması tam bir tezat taşıyor. Aziz’in görmek istediği insanlığın bu ikinci hali, bundan duygulandığını, can bulduğunu görüyoruz.

Bu bir yol romanı aynı zamanda ama Aziz’in değil, anlatıcının yolu. Her seferinde babasını merak ettiği için Ankara’dan yola çıkıp, Polatlı, Sivrihisar, Gömü, Afyon ve sonrasında Kızılcasöğüt’te Uşak yolundan ayrılıp güneye dönen ve kasabaya ulaşan rotayı defalarca gidip gelişi. Suat’ın Su – At’ının yolda onun peşine düşmesinin hikayesi. Romanı okurken yazının başında dediğim gibi hep saz aşıklarını dinledim. Tam o günlerde bir saz aşığı geleneğinden gelirmiş gibi Bob Dylan’a ödül verilmesi de ayrıca hoş oldu. “Bu yol Pasin’e gider / Döner tersine gider / Şurada bir garip ölmüş de…”


Meydan okuyan bir roman: Kuşlar Yasına Gider
AKİF KURUÇAY
http://www.yenisafak.com


Oturmuş çalışma masamda üst üste duran henüz okunmuş birkaç kitaba kararsız duygularla bakıyor, az önce mürekkebini tazelediğim kalemi, hep böyle anlarda yaptığım gibi, parmaklarımın arasında çeviriyordum. Kalem elimde dairevi devrinin kaçıncısını tamamlamıştı bilmiyorum, telefon çaldı, ahizedeki ses gazetenin kitap eki editörü Ayşe hanımındı. Onunla, romancı Hasan Ali Toptaş'ın “Kuşlar Yasına Gider” adındaki yeni romanı hakkında konuşmaya başladık.

Editör, bu roman hakkında birkaç satır yazıp yazamayacağımı yoklamak için aramıştı beni zahir. İnsanın sevdiği, kendisiyle empati kurabildiği bir edebiyatçı üzerine konuşmasında beis yoktur elbette, ancak kişi için yazınsal bir görev belirdiğinde bu duygudaş ilişki çoğu zaman yaratıcı metne yönelmesi beklenen sorgulayıcı eğilimlerin zayıflamasına, eleştirel hareket alanının daralmasına sebep olabilir. Sakıncayı göze alarak bir cesaret editörün önerisini kabul etmiş bulundum. Cesaret sözcüğünü burada kullanmamın, yazarın son romanı adına oldukça geçerli ve önemli bir nedeni var.

ÇOCUKLUĞUN UTANÇ VERİCİ HATIRASI
Roman adını bir Ardahan türküsünden alıyor. Türkü fonunda akıp giden tertemiz, otantik bir dil... Hikâye, hüzün dolu duygusal anlatımıyla sürüp giderken yazarın önceki romanlarında üslup olarak varlık gösteren biçimci triklere, zamansal ve mekânsal sıçramalara, bilinç akışı gibi okuru uğraştıran unsurlara pek rastlanmıyor. Kanımca romancının huzursuz bir görünürlükle eserlerine çoğu zaman hâkim olan varoluşsal tonlar, avangart iddia, Kuşlar Yasına Gider'de ezilmemek kaydıyla şaşırtıcı bir sadelik ve kimilerince (işgüzâr münekkitler olabilir) tuhaf karşılanacak bir iyimserlikle aşılmış. Meydan okuyor diyebilir miyiz buna?

Burada sadeleşme –iyimserliği irdelemek de cesaret istiyor doğrusu- denmekle oluşabilecek yanlış anlaşılmaların önünü kesmem gerekir: Toptaş'ın sanatçı varoluşunun otonomisi “postmodern daralma”dan vazgeçilmiş olduğunu söylemek elbette doğru değil. Metinlerarasılık, üstkurmaca gibi önemli sacayakları üzerine zaten her yeni eserde edebiyat kamuoyunda birbirine benzer şeyler söylenmekte. Burada yine de hatırlatılması gereken nokta zannımca, açık yapıt olma özelliği de gösteren Toptaş'ın metinlerinin edimsel temrin sağlama bağlamında handiyse okura bağışladığı sınırsızlıktır. Kuşlar Yasına Gider, bu çok sesli ve devingen içeriğin hakkını teslim eden bir roman.

Mesela anakarakterin kült roman Tristram Shandy'yi ısrarlı arayışları, insanoğlunun bir bakıma ölümünü arayan biçareliğine sanki bir atıf gibi. Sterne'deki binbir çeşit meselenin dile getirilişi sebebiyle bir türlü doğmak bilmezlik hâli, Hasan Ali'de gidiş gelişlerle yorulmuş hüzünlü günlerin ardına gizlenmiş, gelmek bilmez bir ölüm imgesine evrilmiştir âdeta. Ölüm gerçekliğinin yazgısallığını en başta, kitabın adında söylemiştir oysa. Bu türkü dizesinin bir öncesinde geçen dizedeki imgelemin -Şurada bir garip (yiğit) ölmüş- üzeri bilinçli olarak kapatılmıştır. Ancak üzeri karartılmış olsa da ölüm, bir atın dört nala yol tutuşu gibi, romandaki söyleme denk düşecek şekilde menziline varacaktır. Yani namluya mermi yerine karanlık sürülmüş bir tüfek “çehovvv” diye mutlaka patlayacaktır.

Kuşlar Yasına Gider'deki anakarakterde Toptaş yazar kimliğiyle, romanın hikâyesinde de öz yaşam öyküsüyle müşahhas biçimde görünmektedir. Her ne kadar, edebiyat erbabında bu türden ileri sürülmüş iddiaları temkinle karşılayıp sonunu inkâra bağlama cihetinde zuhur eden alışıldık tepkiyi kendisi de göstermekten geri durmasa da... Romancının gerçek hayatında, çocukken başının arkasında beliriveren yara hâlen kapanmamıştır mesela. Bizden, Toptaş tarafından açılmış bu türden otobiyografik koyaklar marifetiyle yazarın öz varlığıyla anlatının merkezini işgal ettiği düşüncesine kapılmamız istenircesine çocukluğunun utanç verici acılı bir hatırası olarak romanda tekrar tekrar kanatılır içe kapanıklığının nedeni olan o yara. Adorno'nun söylediği bir şey var: Acılar anı olarak saklanır ve yapıta kaynaklık eder. Gerçi bu görüş yazarların itirazını bir nebze haklı kılmıyor değil.

Aynı şekilde babanın konu edilmesiyle yaşam acısının daha derin kurcalanmakta olduğunu görürüz. Baba motifi, kurmacanın omurgasına dâhil edilmiştir, ancak kurmacadan uzaklaşıldığı ve gerçeğe yaklaşıldığı hissi kaçınılmaz biçimde uyanmaktadır. Burada güvenilir olmayan, duygusal bir yargıda bulunmuş olabilirim tabii, ama hikâyenin seyrine serpiştirilmiş türküleri kim dinleseydi bu kanıya kapılırdı ve evet, romandaki babanın gerçekteki babadan ziyadesiyle rol çalmıştır derdi bence. Ayrıca az önce sözünü ettiğim kimilerinin görüşünü bulandıran şu iyimserlik meselesi de var. Baba motifinin işlendiği diğer romanı Sonsuzluğa Nokta geliyor burada aklıma. Sözünü ettiğim romanı, son romanıyla teknik olarak benzerdir. Dairesel anlatıya rastlanır ikisinde de. Mallarme'ın, “Bir eser ne başlar ne biter, sadece öyle gibi görünür” dediği gibi, Toptaş da has sanatçılara mahsus sürgit tesiri biçimsel anlamda somutlama başarsını elde eder sanki böylece.

HÜZÜNLÜ BİR İMGE OLARAK BABA
Sonsuzluğa Nokta'daki baba motifinin işlenişinden yola çıkarak bir karşılaştırma yaparsak, birbirlerine olan benzer noktalar belirginleşecektir. Ancak sonuncusunda var olup diğerinde olmayan yegâne yenilik iyimserliktir. Öyle ki romanın atmosferine hâkim olan iyimser düşünce, baba motifini pozitif ancak hüzünlü bir imgeye dönüştürmektedir. Haddimi aşmış olmak istemem asla; ama Kuşlar Yasına Gider'deki babanın inşası yazarın kurgucu zihninden bilhassa kaçırılmış gibidir ve sanki evlatlık namusuna muvafık biçimde tüm kurgusal fantazilerden, vehimlerden tıraşlanmış duygusunu uyandırır.

Kafka'nın, “İnsan kendinin en uzak noktasıdır” dediği gibi, tüm sanat yapıtlarında, Toptaş'ın romanındaki arayışın temelinde de kendilik sorunsalı bulunmaktadır. Modernitede varlığı düşünmek ve hissetmek, varlığın aydınlandığı bir uzamda, ancak sanatta mümkün görünüyor. Romancı Thomas Bernhard'ın deyimiyle, yaşamla, yani doğmuş olmanın verdiği o başarısızlıkla baş etmenin yolu kimi yerde romanlardan geçer. Bu boşunalıkla didişmenin Toptaş'ı kendine özgü bir üslup geliştirmeye zorladığı muhakkak. Son romanda bu dilin irdelenmesine karşı, bir karşı koyuş var. Belirsizliklik üzerine inşa edilmiş oyunbaz Toptaş romanlarına tespit hırsıyla destursuz dalıp yazarın kaotik ama bütüncül iç dünyasına, disiplinlerarasılık maskesiyle yanaşanlara karşı humor dozu yüksek bir eleştiri yükseliyor. Sözünü ettiğimiz cesaretin, görülüyor ki Toptaş'ın bu alaycı tenkidinin neticesinde büyük tespitler yapma hevesindeki işgüzâr münekkitlerin şahsında yeniden tekrarlanması gerekecek. Artık ben de bir cesaret, taze mürekkebimle editörümün istediği yazıya başlayabilirim sanırım.

Okuma notları: Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş
http://hikmethukumenoglu.com

1. Nabokov, iyi yazarların büyücü yönünden bahseder ya, bizim edebiyat köyümüzün de bana göre çok özel iki büyücüsü vardır –bize kainatın aydınlık ve karanlık katmanlarına dair öyküler anlatan, sözcükleriyle şifa dağıtan ve göğsümüzü kabartan iki kıymetli yazar: Latife Tekin ve Hasan Ali Toptaş.
Tahmin edersiniz ki, Hasan Ali Toptaş’ın yeni bir roman yayımlayacak olması, bu yıl beni en çok heyecanlandıran haberlerden birisiydi. Hakkında hiçbir şey duymadan, hiçbir şey okumadan koşup Kuşlar Yasına Gider‘i aldım ve alır almaz okumaya başladım. Doğruyu söylemek gerekirse eğer konusunu duysaydım, kapağını belki biraz çekinerek aralardım. Ne de olsa insanın göğsüne en ağırından kaya gibi oturmaya elverişli bir meselesi var. Ve yine doğruyu söylemek gerekirse, bu satırları yazarken henüz romanı okumayanlara bir anlamda haksızlık yaptığımı düşünüyorum, belki şimdi onlar da bir miktar endişelenecekler. Oysa Kuşlar Yasına Gider, anlattığı öykünün tüm ağırlığına rağmen insanın ruhuna bir kuş tüyü kadar yumuşakça dokunuyor. Hatta son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Bence Hasan Ali Toptaş’ın en zarif ve en güzel romanı. Bir yandan, önceki romanlarından –bilhassa Gölgesizler ve Uykuların Doğusu gibi okurların gönlünde apayrı bir yeri olanlardan– çok farklı. Bir yandan da, büyük bir yapbozun tam ortasındaki parça gibi yerli yerine oturuyor.
Bence Hasan Ali Toptaş'ın en zarif ve en güzel romanı. Bir yandan, önceki romanlarından --bilhassa Gölgesizler ve Uykuların Doğusu gibi okurların gönlünde apayrı bir yeri olanlardan-- çok farklı. Bir yandan da, büyük bir yapbozun tam ortasındaki parça gibi yerli yerine oturuyor.

2. Kuşlar Yasına Gider, binlerce yıldır anlatılan ve edebiyatın klasik kalıplarından biri olan “baba-oğul mücadelesi”ni okuyacağımız izlenimini vererek başlıyor. Ancak çok geçmeden anlıyoruz ki, her ne kadar geçmişten kalan ufak tefek kalp kırıklıkları olsa da, bu babayla oğulun arasında öyle öfkeyle dolup taşan derin uçurumlar yoktur. Okuduğumuz, bir baba-oğul hesaplaşması değil, babanın ve oğulun bazen omuz omuza, bazen de tek başlarına ölümle hesaplaşmasıdır. Konusunu anlatmadan ve lafı uzatmadan söyleyecek olursak, Hasan Ali Toptaş’ın romanı, ölüm üzerine yavaş ve çok duru bir meditasyon. Burada meditasyon sözcüğünü hem yazınsal hem de zihinsel anlamıyla kullanıyorum. İnsanın ölümlü olduğunu fark etmesi, bununla yüzleşmesi, isyan etmesi, çaresizliği kabullenmesi ve sonunda teslim olması evrelerini dantel gibi satır satır işliyor yazar. Bir yandan da tekrarlar üzerine kurulu anlatımıyla, okura adeta meditasyon yaparken ulaşılan duruluk ve durgunluk halini yaşatıyor. Başka bir yazarın kaleminden çıksa, 250 sayfa okurken zorlanacağımız, kısa öykü olsa daha iyiydi diyebileceğimiz bir metin, Hasan Ali Toptaş’ın diliyle büyüleyici bir roman halini alıyor.

3. Büyük bir kısmı yollarda geçse de Kuşlar Yasına Gider klasik anlamda bir yol öyküsü değil. Daha ziyade, aynı iki nokta arasında –Ankara ve kasabadaki baba evi– defalarca tekrarlanan, ancak bir yere ulaşamayan yolculukların öyküsü. Arka planda ise bu gidiş dönüşlere çok güçlü bir tezat oluşturacak şekilde ölüme doğru mutlak bir yolculuk yer alıyor. Anlatım tekniği açısından romanın en belirgin özelliği tekrarlar: Sürekli geçilen köyler, kasabalar, mola yerleri, sapaklar, virajlar. Yolda beliren at, bahçede bir görünüp bir kaybolan küçük çocuk. Eve girip çıkarken cümle kapısını örten asma ve erik dallarının altından yan yan yürüyerek geçişler, dayının telefonunun zili, babanın yanağındaki çukur… Tüm bunlar aynı sözcüklerle yinelendikçe, metnin müziğinde bas notaların seslendirdiği ostinato motif gibi güçlü bir ritim oluşturuyor. Biz okurlar da saatin saniye kolunu izler gibi hep aynı noktalardan geçip aynı çemberi defalarca tamamlıyoruz. Elbette akrebin ve yelkovanın zamanı ağır ağır öğütmesini görüp, kaçınılmaz sona yaklaştığımızı da hissediyoruz. Diğer bir deyişle, tıpkı kitapların yeni kapak tasarımlarında fotoğrafları yer alan Nuri Bilge Ceylan’ın kamerasıyla yaptığı gibi, Hasan Ali Toptaş da cümleleriyle yer yer zamanı durduruyor, sonra tek bir cümleyle yeniden hızlandırıyor.

4. Önceki romanlarına kıyasla daha yalın bir kurgu ve daha klasik bir anlatım tekniği seçse de, okuduğumuzun bir Hasan Ali Toptaş romanı olduğundan hiç şüphe duymuyoruz. Öncelikle kurduğu cümlelerin mimarisi o kadar ona has ki, “çünkü”lerle, “tabii”lerle, “hatta”larla ve “işte”lerle bizi eski bir dost gibi karşılıyor. Kurguyu ayakta tutan kehanetler ve rüyalar da öyle. Sonra anlatıcının dertli yolculuklarına eşlik eden türküler var. Geceleri ufuktaki dağlardan gelen sesler ve söyleyecek bir şey kalmadığında sessizce uzaklara bakan karakterler var. Romana anlatıcının yazma eylemiyle başlaması (kaleme mürekkep doldurması) ve sonunda aynı noktaya geri dönmesi (boş bulduğu kaleme yeniden mürekkep doldurması) var ki bu öykü kapsamında yeni anlamlar kazansa da, bana göre Hasan Ali Toptaş edebiyatının omurgasını oluşturan imge sayılabilir. Öykünün merkezinde baba (Aziz Bey) ve oğul (yazar-anlatıcı) yer alsa da bu iki baş karakter hemen hemen hiç yalnız kalmıyorlar. Zaten yalnız kalmak, ya da daha belirli şekliyle “muhatapsız kalmak”, romandaki önemli temalardan birisi. “Öyledir, dedi Zübeyir; bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor.” (s. 167) ya da, “İşte o vakit, sonunda muhatapsız kaldım, muhatapsız kaldım dercesine ellerini iki yana açıyor, boynunu büküp hafifçe içini çekiyor, sonra da başını önüne eğiyordu babam.” (s. 232) Aziz Bey bu açıdan çok şanslı, ailesi onu hiç muhatapsız bırakmıyor. Kocasının tüm bakımını üstlenen güçlü bir eş, kardeşi kadar ilgili bir diğer oğul ve kasabadaki kalabalık akraba topluluğu kitabın kadrosunu oluşturuyor. Belki de romanın zarafeti insanların kötü yüzünden ziyade içlerindeki iyiliği, karşılık beklemeden yapılan iyiliği ön plana çıkarması. Yardımlaşma, yalnız bırakmama, bir anlamda acının ve çaresizliğin paylaşılması o kadar belirgin ki, sanırım biz okurlar da bu sayede üzerimizdeki ağırlığın bir nebze hafiflediğini hissediyoruz.

5.Bir de Kuşlar Yasına Gider‘in otobiyografik bir roman olup olmadığı meselesinden bahsetmek lazım. Açıkçası, niye böyle bir mesele olduğunu ben bilmiyorum, önemsediğimi de söyleyemem. Ancak Hasan Ali Toptaş, sanki çıkabilecek bir tartışmayı daha başlamadan sonlandırmak istermiş gibi yazar-anlatıcının ağzından uzunca bir anekdot aktarıyor bize. “Okudukça, ister istemez yeniden öfkeleniyordum tabii. Kitabı yazan akademisyen, yazarla anlatıcıyı aynı kişi sanıyordu çünkü; bu nedenle de, bilimsel çalışma yapıyorum iddiasıyla, romanlarımdaki kahramanları kollarından yahut yakalarından, paçalarından tutarak sürükleye sürükleye getirip benim hayatımın orasına burasına raptediyordu.” (s. 139) Eğer otobiyografik bir okuma yapmayacaksak (ki niye yapalım?), bir roman karakterinin sitemlerini Hasan Ali Toptaş’a atfetmek ne kadar doğru olur bilemem. Her halükarda ben Kuşlar Yasına Gider‘i o gözle okumamayı tercih ettim; aslında bilinçli bir tercih de değildi bu, kendimi romanın romanın büyüsüne kaptırdığım için öyle oldu. Diğer okurlar nasıl bir beklentiyle okuyacaktır, onu da bilemem. Ancak hangi beklentiyle okurlarsa okusunlar, en iyi büyücülerimizin birinin elinden çıkmış, tam anlamıyla usta işi bir romanla karşılaşacaklar.

"İçimdeki ses uzaklara çekilmişti." (Giriş Cümlesi)
"Konuşmak iyi gelmişti aslında, dağılmamış olsa bile ruhumdaki bulutların rengi biraz değişmişti." (syf.28)
"...yüz hatlarıyla konuşurdu saadece, sessizliğinin gerisinden bakan çukura kaçmış gözleriyle konuşurdu ve kırk yılda bir ağzından çıkan tek kelime bile, hilafsız, tonlarca ağırlığında olurdu." (syf.37)
"Bir vakit, ikimiz de sustuk. Neden sustuğumuzu bilmiyorum ama o an telefondaki sessizlik ikimizden doğmuyormuş gibi geldi bana. Sessizlik kılığına bürünmüş başka bir şey vardı sanki, aramızda, öylece duruyordu." (syf.71)
"Musa'nın rehberliğinde, dünyanın derinliklerine doğru giderken, kendisi kısa, anlamı uzun bir yol açıyorduk." (syf.122)
"İnsanı duygulandırıp ağlamanın eşiğine getirecek kadar derin bir samimiyetle, gözlerimin içine bakarak söz vermişti." (syf.137)
"Siktiret, dedi birden; dava mava açma! Kazansa da kaybetse de fark etmez, her iki sonuç da rahatlatır onu. Çünkü Hesap bu dünyada görülmüş olur." (syf.144)
"Amacı her neyse, onu elde edebilmek için Allah'ı da aldattı yani o şahıs. Bu sebeple sen onu Allah'a havale et! En münasip zamanda, en isabetli silleyi Allah'tan başka kim vurabilir?" (syf.145)
"Demek seni gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum." (syf.145)
"O da bana baktı gözlerini hiç kırpmadan. O an, birbirimize bakışlarımızla sarıldık sanki." (syf.145)
"...bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor." (syf.167)
"Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır." (syf.194)
"Benim gözyaşlarım yine boşandı tabii, kendime bir türlü hakim olamadım. Birisi önümde durup, hüküm Allah'ın, başın sağ olsun, dediğinde babam yeniden ölüyordu çünkü. Sonra bir başkası geliyor yeniden, bir başkası geliyor yeniden, yeniden, yeniden ölüyordu." (syf.246)
  Kuşlar Yasına Gider
SERDAL KESKİN ON
25 EKİM 2016
http://kitapeki.com/

Geçtiğimiz hafta Everest Yayınlarından çıkan Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” kitabı, “İçimdeki ses uzaklara çekilmişti” cümlesiyle başlıyor. Roman yollarla, yolculuklarla, türkülerle ve ölümlerle devam ediyor.

Romanın başkahramanı aynı zamanda romanın anlatıcısı, Ankara da yaşayan bir yazardır. Annesi ve babası Denizli’nin Çal ilçesinde yaşar. Baba Aziz Bey, eve gelmeme pahasına yıllarca şoförlük yapmış ve geçirdiği kaza sonucu bir ayağını kaybetmiştir. Protez bacak taktırmış tedavisi için birkaç yeri denedikten sonra Ankara da tedavi olmak için oğlunun yanına çıkıp gelir. Ankara’da tedavi olduktan sonra Denizli’ye tekrar döner. Bu ilk yolculuktan sonra babanın tedavileri ve ihtiyarlık zamanındaki hastalıkları (lenfoma) için yazar anlatıcı hep yolculuk yapar, onları hastaneye hep oğulları olan yazar anlatıcı götürür. Kahraman, roman boyunca Ankara-Denizli arasında gidip gidip gelir. Ailesiyle haberleşmeyi annesiyle yaptığı telefon konuşmalarıyla sağlar. Babasının tedavileri için sık sık Ankara’dan Denizli’ye yolculuk yapar.

Roman tek katmanlı bir hayat hikâyesidir. Toptaş’ın önceki eserlerinde alışık olduğumuz çok katmanlı yapı, zaman ve mekânda ani sıçramalar son romanı Kuşlar Yasına Gider de kurgulanmamıştır. Basit ve yalın bir dille “düz bir hayat hikâyesini” başka bir ifadeyle “baba ile oğul hikâyesini” anlatır. Bu romanda olaylar, gerçek mekân ve zamanlarda geçer. Okurken Ankara’yı, Eryaman’ı, Konur Sokağı, Güvenpark’ı gezer ve Denizli’ye giden yolda yolculuk yaparız. Taşradaki merhametli saf insanların arasında dolaşır, onlarla sohbet ederiz.

Romana geniş bir çerçeveden bakarsak çok farklı konuları ele aldığını görürüz. Toptaş bu romanında bu konuları ve ele alış şeklini hikâyeye öyle bir eklemiştir ki romanı bitirdiğimizde hepsi birbiriyle uyum içindedir. Bazı bölümlerde kentle taşrayı karşılaştırmıştır. Buna örnek olarak baba Aziz Bey’in Ankara’ya geldiğinde yolda kalmış bir arabaya “Şu arabaya bir el atalım yahu” diyerek koltuk değnekleriyle de olsa yardım etmek istemesi taşra insanını, yine baba Aziz Bey’in buz tutmuş havuza düştükten sonra “Buz tabakalarının arasında can havliyle çırpınırken, yanımdan yöremden bir sürü insan geldi geçti ama hiçbiri, hiçbiri başını çevirip bakmadı oğlum. Anlıyor musun, hiçbiri… Sesime kulak veren de olmadı.” diyerek kent insanını anlatır.

Kahramanın Ankara’dan Denizli’ye yolculuklarında “beyaz bir at” gizemli bir şekilde ona eşlik eder, arabayla yarışırcasına koşar. Bu “beyaz at” ve “beyaz gömlekli çocuk” romanın olağanüstü ve hayali varlıklarıdır. Her yolculukta beyaz at köye daha da yaklaşır, bu at “ecel atıdır.” İlk gördüğünde Hüseyin Dayının atı daha sonra, İzzet Dayı, üçüncü olarak da Gülfem Teyze karakteri ölür. Romanın en son ölümü ise baba Aziz Beyin ölümüdür. Bu ölümlerde Anadolu insanının merhamet ve ince duygulu halleri romanda görülür. Hüseyin Dayısının, atının ölmesi üzerine telefon zil sesini at kişnemesi yapması hayvana duyulan merhameti ve sevgiyi anlatır. Yine canlıya duyulan merhamet ve sevgiye örnek olarak ev kapısının yolunu engellediği halde erik ve asma ağacının Aziz Bey tarafından kesilmemesidir. Romanda ön plandaki merhamet temi ise, evladının babaya, babanın da evlatlarına duyduğu merhamettir. Fakat en dramatik durum ise Aziz Beyin ölen oğlu Suat’ın cenazesinde olamaması, eşine Suat’ı sık sık anlattırıp ağlaması ve annenin ölen oğlunun paltosuna sarılıp sarılıp hasret gidermesidir.

Romanda yolculuklara türküler eşlik eder. Her yolculukta Hacı Taşan’dan Talip Özkan’a, Zaralı Halil’den Kazancı Bedih’e, Fatma Türkan Yamacı’dan Hisarlı Ahmet’e, Erkan Oğur’dan Nida Ateş’e ve onların türkülerine kulak verilir, dörtlüklerle romana katılır. Okurken kelimelerin ritmi ve sesiyle, arabanın sesi bu türkülere eşlik eder. Toptaş romanında bunu yaparak türkülere ses vermiş ve hikayesi olan bu türküleri romanına güzel bir şekilde eklemiştir. Romanda türkülerden ayrı kendisinin diğer eserlerinden de söz eder. “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır” sözü “Yalnızlıklar” kitabından alıntıdır. Romanda “Bin Hüzünlü Haz”, “Gölgesizler” ve “Sonsuzluğa Nokta” kitaplarına değindiği bölümler de vardır. Dostoyevski’ye amca, Cervantes’i dede diyerek selamlar ve Sterne’in Tristram Shandy eserinden bahseder.

Romanda yer alan bir başka bölümde ise, kahraman olan yazar-anlatıcının kendisi hakkında hazırlanmış bir çalışma üzerinden kitaplarının nasıl okunması gerektiğini ortaya koyuyor. Kendisi hakkında hazırlanan bu çalışmayı yapan akademisyene yönelik eleştirileri şöyle anlatıyor romanda: “Kitabı yazan akademisyen, yazarla anlatıcıyı aynı kişi sanıyordu çünkü; bu nedenle de bilimsel çalışma yapıyorum iddiasıyla, romanlarımdaki kahramanları kollarından yahut yakalarından, paçalarından tutarak sürükleye sürükleye getirip benim hayatımın orasına burasına raptediyordu. Dolayısıyla, romanlarımda anlattığım her evlilik benim evliliğimdi ona göre; dayılar benim dayılarım, dedeler benim dedelerim, çocuklar benim çocuklarımdı(…) Sürüklene sürüklene getirilip hayatımı raptedilen zavallı roman kahramanlarına mı, bunu yapana mı, kendime mi yoksa hepimizin içinde bulunduğu zamana mı acıyacağımı da bilemiyordum o sırada.” Toptaş, romanında sanki kendini anlatıyor gibi sesleniyordu okuyucuya ve eleştirmenlere. Fakat romanlarında kendini anlatmadığını ve yazdıklarının sadece bir kurgudan ibaret olduğunu da bu vesileyle anlatıyor.

Roman otobiyografik bir eser gibi görünse de Toptaş’la yapılan söyleşide bir soru üzerine “Ama romandaki baba, babam değil. O romandaki baba. Romandaki oğul da ben değilim. Hem benim hem değilim. ‘Kuşlar yasına gider’ otobiyografik bir roman değil. Zaten yazar ‘otobiyografik bir roman’ demediği sürece hiçbir roman öyle değildir” der. Fakat Hasan Ali Toptaş ile kahraman yazar-anlatıcının hayat hikâyeleri birbirine benzer. İkisi de Denizli’nin Çal ilçesinde doğmuş, Ankara’da yaşayan ve romanlar yazan kişilerdir. Hasan Ali Toptaş’ın kişisel kitaplığından kaybolan Sterne’in eseri romanda görülür. Bir başka örnek ise, kahraman yazar anlatıcının romandaki eserleri (Bin Hüzünlü Haz, Gölgesizler, Yalnızlıklar) Hasan Ali Toptaş’ın kendi eserleridir.

Kuşlar Yasına Gider, baba ile oğulun “uzaklara baktığı”, “babanın eskiyi hatırlayarak ölümü beklediği”, çocukların babaya “sessiz bir merhametle nefes verdiği” insanın içine işleyen bir eserdir. Kahramanları, “bulanık ve uğultular içinde olan dünyada” incitmekten kaçınan, hatır bilen, “aldatmayıp aldatılan”, “kapılarını kilitlemeyen”, yardımsever insanlar olan ‘merhametli bir romandır’ Kuşlar Yasına Gider…

Kelimeleri yutmayı daha iyi öğrendim

Hasan Ali Toptaş ‘Kuşlar Yasına Gider’de babadan kalacak hikâyeleri toplamaya çalışan bir oğul-anlatıcıyla buluşturuyor bizi. Toptaş, romanını yazar Kemal Varol’a anlattı.
25 EKİM 2016

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/kelimeleri-yutmayi-daha-iyi-ogrendim-434784

21.10.2016 06:00 KEMAL VAROL
Kelimeleri yutmayı daha iyi öğrendim Hasan Ali Toptaş Fotoğraf: Sebati Karakurt


Hasan Ali Toptaş’ın yeni romanı ‘Kuşlar Yasına Gider’, bir bakıma babadan geriye kalacak hikâyeleri toparlamaya çalışan bir oğul-anlatıcının romanı. Bir yandan babanın dünyayla bir türlü çözemediği dertlerine odaklanırken diğer yandan da geride kalanların alınlarına yazılan babadan kalma bir yalnızlığı da anlatmaya soyunuyor. ‘Heba’dan itibaren yazarlığında farklı bir dönemin ipuçlarını veren Hasan Ali Toptaş’la, gerçeğe yakın durmasına rağmen yine hayallerle at başı giden yeni romanı ‘Kuşlar Yasına Gider’i konuştuk.

‘Kuşlar Yasına Gider’, önceki Hasan Ali Toptaş metinlerinden biraz farklı. Bir söyleşinizde belirttiğiniz üzere, planlanmış bir roman bu. Kendinizi bu yeni düzende rahat hissettiniz mi?
Evet, eski çalışma şeklimin dışına çıktım ve ilk kez romanımı metnin dışında, baştan planladım. Masaya oturduğumda hangi bölümü nasıl yazacağımı biliyordum. Ne var ki, planladığım gibi olmadı, aşağı yukarı, romanın dörtte biri yazım sürecinde ortaya çıktı. Duguk sahnesi mesela, avuç içine çizilen daire, Bekir’in rüyası, gofretler ve babanın anlattığı bazı hikâyeler... Bunlar planın dışına taşan şeyler. Doğrusu, harfi harfine, planladığım gibi yazsaydım bu beni çok rahatsız ederdi. Romanın aklın menzilinde yapılan bir iş olmadığını düşündüğüm için rahatsız ederdi. Bu nedenle, hesabın dışına taşması iyi oldu. Bu nedenle rahattım yazarken. Her zamanki gibi bazen metnin dediği oluyordu bazen benim dediğim.

‘Heba’ yayımlandıktan sonra, “Derinliği yüzeye çekmek istedim” demiştiniz. Bu istek, ‘Kuşlar Yasına Gider’de daha belirgin gibi. Haksız mıyım?
Derinliği yüzeye çekmeyi layıkıyla yapmaya çalışıyorum hâlâ. Bu romanda da aynı şeyi amaçladım. Dile getirilebilecek türden, dile getirilemeyecek türden başka başka şeyler de amaçladım elbette. Metnin matematiksel işleyişini kurarken, metnin ses ve renk örgüsünü dokurken ya da bir cümlenin kuvvetini artırmak için hangi cümleleri kurban etmeliyim diye düşünürken çeşit çeşit şeyler amaçladım. Amaçladığım başka bir şey de ‘yeni bir acemilik’ inşa etmekti mesela. Romanı yazarken beni fazlasıyla heyecanlandıran, üzerinde fazlasıyla kafa yorduğum şeylerden biri de buydu; tecrübenin şavkında ‘yeni bir acemilik’ inşa etmek. Buna benzer çeşitli heveslerim olur benim, bazen bir işe yaramazlar, metnin etine kemiğine, betine benzine doğrudan bir katkıları yoktur. Beni heyecanlandırmaları, yazma arzumu hararetlendirmeleri, diri tutmaları kâfidir.

‘Kuşlar Yasına Gider’, ‘baba’ odaklı bir roman. ‘Sonsuzluğa Nokta’ romanınızda bu denli olmasa da baba imgesi geniş yer tutuyordu. Neden bu meseleye geri dönme ihtiyacı duydunuz?
Bunun nedenini tam olarak bilmiyorum. Farkında olduğum ya da olmadığım birçok neden vardır hiç kuşkusuz. Belki ‘baba’ imgesine farklı bir köşeden bakmayı istedim.

Yıllar önce yazdığım bir incelemede Türk edebiyatında ‘baba’ meselesine, şiirin bir tür sevgi, romanın ise çatışma sahnesi üzerinden baktığı tespitinde bulunmuştum. Hatta bu ‘çatışma’ tespitinin içinde ‘Sonsuzluğa Nokta’ da vardı. Ancak, benim okuduğum ‘baba’ temalı romanlar içinde ilk kez çatışma değil, aksine sevgiyle anlatılan bir baba imgesi var romanınızda. ‘Kuşlar Yasına Gider’deki baba oğul ilişkisi, alıştığımız türden bir ‘çatışma’ üzerine kurulmuş değil, evet. Babasının son demlerine tanıklık eden, onun hikâyesini derleyip toplamaya, sırlarına vâkıf olmaya çalışan ve bunları sevgiyle yapan bir oğul-anlatıcı var. ‘Yalnızlıklar’daki “Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır” cümlesi bu romanda da geçiyor biliyorsunuz. Anlatıcı eğilip, alnına yazılan bu cümleyi biraz daha yakından okuyor, bu cümlenin önünü ardını yokluyor da diyebiliriz aslında. Başka bir ifadeyle, o güzel Ardahan türküsündeki “Bu yol Pasin’e gider/ Döner tersine gider” gerçekliğine tanıklık ediyor.

Bu romanda daha önce kullanmadığınız farklı kelimeler de var; hıyallamak, deşdivan, pıynar, tavşanak, kebe, dastar, kadirşinas otları, vefagülleri, henge bakmak, hapahap karşılaşmak ya da hembembe sek-mek gibi...
Bunlar benim doğup büyüdüğüm topraklarda hâlâ kullanılan kelimeler. Mesela hıyallamak fiilini tahminimce 200 bin kişi kullanıyor. Belki daha da fazla. Romanı okuyanlar büyük bir ihtimalle sözlüğe bakma ihtiyacı duymadan anlayacaktır bu kelimeleri. Hapahap kelimesi çok hoşuma gider mesela, Hüseyin Rahmi’nin metinlerinde de vardır. Romanı yazarken, Mardin’deki bir arkadaşıma ‘Hembembe sekmek nedir, biliyor musun?’ diye sormuştum bir ara; o da, “Boş boş gezmek” cevabını vermişti. Doğruydu elbette, ‘hembembe sekmek’ bir tür gönüllü avareliktir. Ayrıca, şu ‘hembembe’ kelimesindeki ritme bakar mısınız, inişli çıkışlı, âdeta keklik sekişi gibi; nasıl da m harfinin, b harfinin omuzlarında yükselip yükselip e harfinin yumuşak dizlerine düşüyor... Çocukluğumdan beri bildiğim bu güzel fiili kullanmayıp da ne yapayım ben şimdi, çat diye çatlayayım mı? Sözünü ettiğiniz kelimelerden sadece ikisi yahut üçü uydurma, ben uydurdum. Dediğim gibi, ötekiler hâlâ kullanılan kelimeler. Türkçenin kayıp incileri...

Bu kitabın otobiyografik olmadığına dair kimi ‘önlemleriniz’ var romanda. Ama bir yanıyla sanki otobiyografik bir tarafı da var romanın ya da bile isteye okura böyle hissettiriliyor. Mesut Varlık’ın hazırladığı ‘Efendime Söyleyeyim’ adlı kitapta Canavar Hasan’dan söz etmiştiniz örneğin. Başka otobiyografik öğe var mı bu romanda?

Önlem almadım, önlemmiş gibi görünen şeyler romanın yapısı onu gerektirdiği için, bazı yanılsamaları inşa etmek için var. Dede bahsi de öyle, bir yanılsamayı kuvvetlendirmek için. Haddizatında, biliyorsunuz, bu ve buna benzer olası sorulara romandaki baba peşinen cevap veriyor, anlatıcıya, “‘Noktanın Sonsuzluğu’ diye bir romanın vardı ya hani, vaktiyle, onu biraz okumaya çalışmıştım ben. Orada anlattığın minibüs şoförünü kendime benzettim evvela, derken baktım, onun yanında Bedran diye biri muavinlik ediyor. O zaman anladım ki, benimle alâkası falan yok. Ben yanımda hiç öyle birini çalıştırmadım çünkü” diyor. Bu sözler de bir önlem değil aslında, romandaki kitapla ilişkisini düşünürsek, metin okuma biçimine dair cümle âlemin bildiği yalınkat bir usûl. Aynı zamanda ‘Kuşlar Yasına Gider’in öteki metinlerimle, ‘Sonsuzluğa Nokta’ ile olan bir ilişkisi, bir alışverişi, bir selamlaması, büyük daireye eklemlenişi. Velhasıl, Kemal Tahir’in dediği gibi, evet, romandaki her şey gerçek ama roman gerçeği. Dediğiniz gibi, bile isteye okura otobiyografikmiş gibi hissettiriliyor. Romanın söylediklerine, fısıldadıklarına ya da daha başka yollarla göstermeye, sezdirmeye çalıştığı onca şeye rağmen otobiyografik olduğu iddia edilirse yapılacak bir şey yok tabii. Şunu demeye çalışıyorum, roman kendisinin nasıl okunacağına dair ipuçlarını da içeriyor zaten. Ayrıca, yazarı beyan etmediği sürece hiçbir roman otobiyografik değildir bence.

Diğerlerinden farklı olarak ‘gerçek’e yakın duran bu romanda bile, ‘beyaz at’, ‘beyaz gömlekli çocuk’, Ayperi’nin ‘beyaz sayfa’ rüyası gibi unsurlar, romanın ilk paragrafında yazının başına oturup sayfanın beyazlığına tuttuğu dolma kaleme bakan yazar-anlatıcıyı hatırlatıyor. Acaba, yazar-anlatıcının yazarı da dünyayı, yazılmayı bekleyen ya da yazılagelen ya da yazılmakta olan bir beyaz sayfa olarak mı görüyor?

Evet, aynen öyle görüyorum, kelimelerin dışındaki dünya koca bir yalan benim için. Kelimelere döktükçe, yazıya geçirdikçe inanıyorum ona. Yok, inanmıyorum aslında, yıllardır inanmaya gayret ediyorum. Doğrusu, bu. Ayperi’nin rüyasındaki o devasa kalem anlatıcının üstüne düştü de onun ağırlığı altında ezildi mi bilemiyorum. Hiç kuşkusuz, ezilip ezilmediğini zaman gösterecek.

Her yazarın içindeki değişim arzusunun farkındayım ve bu yeni durumdan memnunum ama yine de sormak zorundayım. HAT romanları hat mı değiştiriyor, HAT mı değişiyor? Şu nedenle soruyorum: ‘Kuşlar Yasına Gider’e kadarki romanlarınızda ‘belirsizlik’ esastı. Artık nedenselliği esas alan romanlar mı okuyacağız sizin kaleminizden, diye merak ediyorum. Yoksa bu, ‘Kuşlar Yasına Gider’e has bir durum mu?

HAT da romanları da değişiyordur hiç kuşkusuz. Fakat belirsizlikten uzaklaştığımı düşünmüyorum, roman sanatı hakkında Kundera’nın yaptığı ‘belirsizliğin bilgeliği’ tanımına kendini yakın hisseden biriyim ben. Belki kıvamı değişmiştir belirsizliğin, örtüleri değişmiştir, renk tonu, ses perdesi değişmiştir. ‘Kuşlar Yasına Gider’de okura bırakılmış, ucu açık birçok şey var. Beyaz atı yularından tutup bir yere okur bağlayacak sözgelimi, babanın anlatırken yarım bıraktığı hikâye okurun zihninde tamamlanacak, beyaz gömlekli çocuk okurda aydınlanacak, Ayperi’nin küçükmüş gibi görünen rüyasının şümulünü okur çizecek. Ya da roman boyunca çeşitli kılıklarla gezinen beyazı devşirip okur kendi zihninde yeniden yazacak. Buna benzer daha başka şeyler de var ama romanla okur arasına girmek istemediğim için onlardan söz etmeyeyim. Galiba kelimeleri yutmayı bu romanda daha iyi öğrendim. Öğreneceğim kim bilir neler var daha.

Sırada ne var diye sorayım?
‘Heba’dan önce yazmayı düşündüğüm bir roman var sırada. Bir türlü ona başlayamadım. Başarabilirsem ona başlarım herhalde. Fakat ben iki yıldır western filmi seyretmiyorum. Seyretmediğim western filmi kaldıysa, herhalde birkaç ay onları seyreder, ‘Kuşlar Yasına Gider’in havasından kurtulmaya çalışırım.

Kuşlar Yasına Gider İle Herkesi Hayran Bırakan Hasan Ali Toptaş

http://listekitap.com/

Hasan Ali Toptaş, 1987 yılında edebiyatımıza ilk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği ile girmiş ve geçen onca yılın ardından, edebiyatımıza birbirinden kıymetli eser kazandırmıştır. Bu güne dek şiirsel metinleri ile hayranlığımızı kazanan yazar, son kitabı Kuşlar Yasına Gider'de kullandığı dil ile kaleminin sadeliğini, ozanlığını ve kelimelerin merhametini ortaya koymuştur.

Okuyucuyu alıp hikayenin içine yerleştiren, akan hikayede kendine çok kolay yer bulan okuyucuyu elinden tutup yer yer hayal dünyasına, yer yer gerçek dünyaya götüren, yer yer ozanların türkülerinde, yer yer yolların ıssızlığında yüzdüren, bu yolculukların sonunda, elinden tuttuğu okuyucuyu başlangıç noktasına geri bırakan, bırakan ama derin bir nefes, merhametli bir hüzün, ılık bir dinginlik ile bırakan bir eser olduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Zira kitabın arka kapağında, Andrew Reimer'in dediği gibi; "Toptaş'a yazarlık âdeta bahşedilmiştir." ...

Sözü çok fazla uzatabilirim, eserin içtenliği ve hayatın içindeliği, duyarlılığı hakkında da uzun uzun sözler sarf edebilirim. Ama bunu yapmaktan ziyade sizi alıntılar ile başbaşa bırakmak daha iyi olacaktır. Eseri okuyunca söylediklerimin abartı olmadığını göreceksiniz...

 

Kuşlar Yasına Gider İle Herkesi Hayran Bırakan Hasan Ali Toptaş ve 13 Alıntı5.5b

Hasan Ali Toptaş, 1987 yılında edebiyatımıza ilk öykü kitabı Bir Gülüşün Kimliği ile girmiş ve geçen onca yılın ardından, edebiyatımıza birbirinden kıymetli eser kazandırmıştır. Bu güne dek şiirsel metinleri ile hayranlığımızı kazanan yazar, son kitabı Kuşlar Yasına Gider'de kullandığı dil ile kaleminin sadeliğini, ozanlığını ve kelimelerin merhametini ortaya koymuştur.

Okuyucuyu alıp hikayenin içine yerleştiren, akan hikayede kendine çok kolay yer bulan okuyucuyu elinden tutup yer yer hayal dünyasına, yer yer gerçek dünyaya götüren, yer yer ozanların türkülerinde, yer yer yolların ıssızlığında yüzdüren, bu yolculukların sonunda, elinden tuttuğu okuyucuyu başlangıç noktasına geri bırakan, bırakan ama derin bir nefes, merhametli bir hüzün, ılık bir dinginlik ile bırakan bir eser olduğunu söylemek hiç de abartı olmayacaktır. Zira kitabın arka kapağında, Andrew Reimer'in dediği gibi; "Toptaş'a yazarlık âdeta bahşedilmiştir." ...

 

Sözü çok fazla uzatabilirim, eserin içtenliği ve hayatın içindeliği, duyarlılığı hakkında da uzun uzun sözler sarf edebilirim. Ama bunu yapmaktan ziyade sizi alıntılar ile başbaşa bırakmak daha iyi olacaktır. Eseri okuyunca söylediklerimin abartı olmadığını göreceksiniz...


"İçimdeki ses uzaklara çekilmişti." (Giriş Cümlesi)

 

"Konuşmak iyi gelmişti aslında, dağılmamış olsa bile ruhumdaki bulutların rengi biraz değişmişti." (syf.28)

 

"...yüz hatlarıyla konuşurdu saadece, sessizliğinin gerisinden bakan çukura kaçmış gözleriyle konuşurdu ve kırk yılda bir ağzından çıkan tek kelime bile, hilafsız, tonlarca ağırlığında olurdu." (syf.37)

 

"Bir vakit, ikimiz de sustuk. Neden sustuğumuzu bilmiyorum ama o an telefondaki sessizlik ikimizden doğmuyormuş gibi geldi bana. Sessizlik kılığına bürünmüş başka bir şey vardı sanki, aramızda, öylece duruyordu." (syf.71)
 

"Musa'nın rehberliğinde, dünyanın derinliklerine doğru giderken, kendisi kısa, anlamı uzun bir yol açıyorduk." (syf.122)

 

"İnsanı duygulandırıp ağlamanın eşiğine getirecek kadar derin bir samimiyetle, gözlerimin içine bakarak söz vermişti." (syf.137)

 

"Siktiret, dedi birden; dava mava açma! Kazansa da kaybetse de fark etmez, her iki sonuç da rahatlatır onu. Çünkü Hesap bu dünyada görülmüş olur." (syf.144)

 

"Amacı her neyse, onu elde edebilmek için Allah'ı da aldattı yani o şahıs. Bu sebeple sen onu Allah'a havale et! En münasip zamanda, en isabetli silleyi Allah'tan başka kim vurabilir?" (syf.145)

 

"Demek seni gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum." (syf.145) 

"O da bana baktı gözlerini hiç kırpmadan. O an, birbirimize bakışlarımızla sarıldık sanki." (syf.145)
 

"...bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor." (syf.167)

 

"Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır." (syf.194)

 
"Benim gözyaşlarım yine boşandı tabii, kendime bir türlü hakim olamadım. Birisi önümde durup, hüküm Allah'ın, başın sağ olsun, dediğinde babam yeniden ölüyordu çünkü. Sonra bir başkası geliyor yeniden, bir başkası geliyor yeniden, yeniden, yeniden ölüyordu." (syf.246)

 

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!