Kuşlar
Tarjei Vesaas






Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

05.04.2016

  Editörün Notu:  Norveç'in ücra bir köyünde abla Hege ile yarım akıllı kardeşi Mattis tekdüze dünyalarınde yaşayıp gitmektedirler. Mattis etrafındaki herkesin kendisinden daha güçlü daha akıllı olmasının çaresizliği içindedir. Bir gün dağdan gelen bir oduncu iki kardeşin durağan dünyalarına girer. Doğa gereği oduncu ile Hege yakınlaşırlar. Mattis'in güvenli dünyası allak bullak olur. Ablası tabii ki önüne çıkan bu mutluluğa layıktır ama ya Mattis'e ne olacaktır şimdi...

  NEDEN HER ŞEY BÖYLE ?
Şule Bölükoğlu

Dipnot Kitap Kulübü

Norveç ormanlarında münzevi bir hayat süren Tarjei Vesaas romanında yalnızlık ve doğanın hakimiyetini öyle güzel kaleme almış ki edebiyat dünyasında bir mücevher olarak değerlendiriliyor. Yazar 1897 Norveç doğumlu hem şair hem romancı. 20. yüzyılın en önemli yazarları arasında kabul edilmiş ve 30 kez Nobel'e aday gösterilmiş. 1970’de hayatını kaybetmiş. Kuşlar isimli bu romanı 1957'de yayınlanmış.

Aynı zamanda bir diğer şaheser olan 'Buz Sarayı' nın da yazarı olan Vesaas, ‘Kuşlar’ romanında ablasının bakım ve koruması altındaki saf Mattis’ in hikayesini anlatır. Romanın ana kurgusu abla kardeşin monoton ve yapayalnız yaşamlarının kulübelerine çıkagelen oduncuya Hege’nin aşık olması üzerine yaşanan değişime dayanmaktadır.. Mattis saflığı nedeniyle bir baltaya sap olamazken, Hege para kazanmak için durup dinlenmeden hırka örmektedir. Hırkaların deseninin altı köşeli yıldız olması romanın 1940-45 Alman işgali döneminde konu edildiğini düşündürmektedir.

Romanda baştan sona odağımız Mattis dir.   Mattis’ in deliliği bu eserin ana eksenini oluştururken cümleler ve satırlar bu karakteri sürekli olarak daha iyi anlamaya, çözümlemeye yönelik tasarlanmış. Yazar, ana karakterinde deliliği en naif, en duyarlı, en insancıl ifadelerle ve şiirsel bir üslupla, isabetli sembollerle sorgularken "normalliği" de mercek altına almayı başarmış.

Aklıselimin ve yazılmamış sosyal kuralların baskısı altındaki genç adamın kişisel varoluş fedakarlığına işaret etmeye çalışmış. Aklımızı kaybetmeden önce gerçekliğe daha ne kadar dayanabilirizi sorgulamış.

Roman üç ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde yaşanan olaylar, aktarılan duygu ve düşüncelerle Mattis’ i tanıyoruz. Çocuksu, saf ve sevgi dolu bir karakter. Ormanın derinliklerinde, bir gölün kenarında çiftliklerle bezenmiş, insanların kendi halinde yaşadığı güzel bir köyün hemen dışında yaşıyor. “Köyün delisi” olarak tanınmasına rağmen iç dünyasında yaşattığı, yazarın ise satır satır işlediği görsellik en az normal bir insanın iç dünyası kadar karışık.

Mattis ablasının geçim yükünü hafifletmek istiyor. Ancak üstesinden gelemediği muazzam kafa karışıklığı ve sürekli maruz kaldığı düşünce yağmuru ile el attığı hiç bir işte başarılı olamıyor. Asla kontrol edemediği ‘düşünceler bombardımanı’ altındayken yapabildiği yegane iş göle çakıl taşı fırlatarak saatlerce oturmak ya da her tarafından su alan kayığı ile gölde kürek çekmek. Tecrübelerine dayanarak bulamayacağından emin olsa da Hege'yi üzmemek için iyi niyetli iş arayışlarına çıkıyor. Köyde herkes onu tanıyor. Ne yapıp ne yapamayacağını biliyor. Arkasından fısıl fısıl konuşup, bazen 'deli' bazen 'alık' diyorlar. Mattis her cümleyi duyuyor. Ötesini de hissediyor. Hoşuna gitmiyor. Yine de kulak kabartıyor. Duymazdan, görmezden geliyor. O iyi bir insan. Üstesinden gelemediği düşünceleri ile mücadele içinde. Doğanın kucağında her an iç içe olduğu tecrübelerini insanlarla paylaşmak, "Niye her şey böyle" sorusuna yanıt alabilmek, öğrenmek, anlamak ve anlatmak isteği ile yanıp tutuşuyor. Ancak iletişim engeli ile bunu bir türlü başaramıyor.

Bu bölümde çitlerin az ötesinde boy gösteren iki kuru titrek kavağı köylülerin Mattis ve Hege olarak adlandırdıklarını öğrenen Mattis’ in hüzünlü bir o kadar insancıl düşüncelerini paylaşıyor yazar. Bir çiftçinin sobasında yanacak odun olacağı endişesi ile sabah akşam takıntı halde o iki ağaça bakıp onları kesilmemiş olduklarını gördükçe huzur duyuyor. Hege’ ye o kadar değer veriyor onun üzülmesini öylesine istemiyor ki ağaçlara takılan isimlerden ona bahsedemiyor. Endişesini için için yaşıyor. Elinde olmadan bakışlarını ablasından ayıramıyor, düşünceler içinde kıvranıyor. Anlaşılmaz gözler, anlaşılmaz bakışlar, sürekli ve umarsız. Kuş gibi ürkek. Bu ifadeler yazarın Mattis karakterinde varolan derin algının da ipuçlarını veriyor. Bu bakışlar normal dünyaya göre deli bakışı ama esasında Hege’ nin kuru titrek bir kavak ağacına benzetilmesinin derin endişesi, bir kuş ürkekliği.

Yine bölümde evin üzerinde uçuşa geçen çulluk ile Mattis’ in dünyası değişiyor. Çulluğun tekrar tekrar gelmesi, bataklık alanda ayak izleri ile Mattis’ e mesajlar bıraktığı düşüncesi bunlar her şeyin iyi olacağının müjdecisi. Çulluk'un üçüncü kez evin üzerinde uçuşu ve aynı gece gördüğü rüya: güzel kızlar, adaleli güçlü kollar ve yepyeni bir ev ile eksikliklerinin tamamlandığı düşün sabahında Mattis yeniden doğmuş gibi hissediyor. Buna rağmen beceriksizliği nedeniyle utanılacak anılarla dolu çiftliklerde iş istemeye gitmek zorunda. "Artık bir çulluk var burada," diyor ama Hege zorluyor onu, "Kuşlar, çulluklar bir işe yaramıyor burada." Mattis ise çulluğun müjdelediğine inandığı değişimi bekliyor.

Cesaretle adım attığı çiftliklerden birinde turp seyreltme işine kabul edilince, bunun çulluk uçuşunun bir işareti olduğuna inanıyor. Rüyasında gördüğü üç değişim nihayet doğrulanıyor mu yoksa? Zavallı Mattis'in eksikliği olan güç, güzellik ve bilgelik üzerine hissettiği türlü baskı birer birer yok olacak. Ancak tarlada çalışma sırasında düşünceleri karışmaya başlayınca değişen bir şey olmadığını hissediyor Mattis. Çalışmaya kalkışınca hep böyle oluyor.

Tarla da pek de işe yaramayınca çiftçinin eşi ile başlayan mutfak sohbeti Mattis'in yapayalnız varoluşuna ışık tutan bölümlerden biri olarak dikkat çekiyor. (Sayfa 60-61). Yaşama dair düşüncelerini, endişelerini ona kahve ikram eden bu iyi kadına güçlükle toparladığı bir cümle içinde, tüm içtenliği ve biraz da çekinerek soruyor : "Niye her şey böyle?"  İçimiz sızlıyor. Yaşama dair ne çok sorusu var bu saf adamın. Keskin duyusal algısı ile ablanın kendisine bakmak zorunda kalarak yıprandığının, durgun, ruhsuz ve mutsuz olduğunun farkında. En fenası ise onun saçlarının ağardığını görmek. Mattis endişeleniyor. Hege’ ye yük olmaktan nasıl kurtulacağını bilemiyor. Dillendiremese de derinlerde bir yerde onu kaybetmekten korkuyor. Doğanın her an buna dair bir işaret vereceğinden endişeli.

Niye her şey böyle sorusuyla içini bu iyi kadına açacak, sorunlarını konuşmak için bu güzel bir fırsatı kaçırmayacak. Kadın ise onu konuşturmadığı gibi tersliyor da. Yanıt vermeyecek belli ki. Zavallı Mattis bu sıradan kadının duymak ve bilmek istemeyeceği yasak alana adım attığını nereden bilsin, yaşamsal sorularıyla onun da varoluş sancısına dokunmak üzere olduğunu. Günlük ev rutininde devinen, yaşamı derinlemesine düşünmeden sadece tüketmek isteğinde olduğunu nereden bilsin. Ne yazık ki bu zavallı kadın bilmeden Mattis'in karışık kafasında çözemediği sorular yağmuruna bir soru daha ekliyor. Terslendiği an için " Mattis bulmacalar uçurumundan aşağı bakıyor" cümlesi ile Mattis'in çaresizliği yüreğe dokunuyor. Konuyu değiştirmesi gerektiğini anlayabiliyor Mattis ve hemen evinin üzerinde uçan çulluktan bahsediyor. Kadın rahat bir nefes alıyor. Ne de olsa yaşamın rutini dahilinde kuşların uçması, bir gariplik yok…

İkinci bölüm de fırtına çıkacak duyumu üzerine bakkaldan apar topar kaçarken altında kalma tehlikesi atlattığı arabanın içindeki insanların, "Ucuz atlattınız. Böyle giderseniz sizi yerden kazırlar" diye korkuyla bağırdıkları olaya Mattis'in bakış açısı yine olağandışı - “arabadaki bir yabancıydı, kimle konuştuğunu bilmiyordu.” Mattis bunu kendine söyleyip dururken onu tanımayan yüzlerce milyon kişiden korunduğunu anladı birdenbire. Onlarla kendisi arasında arkadaş canlısı bir sis var gibiydi. Yatıştırıcı bir düşünceydi : onun deliliğini bilmeyen onu yargılamayan sayısız insan. Ne güzel ! İşte Mattis normal olmaya öykünen bir adam bir yandan da.

Aynı bölümde köylüler tarafından Hege ve Mattis olarak isimlendirilen iki kuru kavaktan biri fırtınalı bir gecede düşen yıldırım ile yok oluyor. Mattis’ in felaket habercisi olarak yorumladığı bu olay onun dünyasında iki kardeşin canlarına bir tehdit olarak sembolleşiyor. Birisi ölecek ama kim? Yüreğinde ölüm büyük bir yük, Mattis' i düşünceleri yine bölüm boyunca esir alıyor. Bu bölümde yer alan bakkal sahnesi onun iç dünyası ve ters yüz evreninin başarıyla okuyucuya aktarıldığı en naif, en hassas örneklerden biri.

Bakkala Hege'nin siparişlerini bahane ederek sık sık uğramaya çalışır. Asıl amacı iki titrek kuru kavağa zamanında kardeşlerin ismini veren köylülerden bir ipucu alabilmektir. Yıldırım düşen ağacın ismi nedir. Ölüm mesajı Hege mi yoksa Mattis için mi gelmiştir. Bu kadar önemli bir araştırma içindeyken her zaman çocuksu bir tavırla aldığı kafur şekerlemesi ile artık ilgilenmez Mattis.

 

  Daha önemli meseleler vardır. Bakkal kendiliğinden birkaç şekerleme atıverir torbaya. Mattis şaşkınlık içinde farkeder. Bu sadece çocuklara yapılacak bir davranıştır. Mattis ki yerle bir olan ağaçları,   şimşekleri, doğanın ölüm habercilerini bilmektedir. Nasıl olabilir. Armağanı yine de alır ve kendisini küçülmüş görür. Lafı çevirir ve " anlıyorum" der, "sanırım elinden gelmiyor ”, “Ne olacak böyle olmamak!”

Bu küçümseyici ve kendini üstünleştiren yanıt bir yandan da çiftçinin karısına sorduğu o derinlikli soruya bu kez kendi cevabıdır, "Niye her şey böyle ?" Çünkü olduğu gibi olmaktan başka çare yok!! Bu sevgi dolu, çocuksu ve saf adam aradığı cevabı ne kadar huzursuz edici olursa olsun yine kendi önsezilerinde buluyor. Bu noktada normallik ve delilik ayrımını bir kez daha sorgulamak isterken Nazım Hikmet’ in bir dörtlüğü düşüyor önümüze; “Biz kuşlara emanet ettik yüreğimizi Kendi vicdanında özgür, Kendi gökyüzünde göçebe, Kendi vatanında sürgün..” Mattis de kendi gökyüzünde düşünceden düşünceye koşan bir göçebe, kendi vicdanında özgür ve aklıselimin dünyasında ise sürgün değil mi?

Muazzam genişlikte iç dünyası ile Mattis meraklı, çocuksu bir masumiyet içinde ve dürüst bir adam. Kusuru diğerlerine benzememek. Ve yazar böyle etkileyici bir karakter üzerinden tekrar tekrar kullandığı sembollerle eserini bir rüya alemine dönüştürüyor. Doğanın barındırdığı gizli işaretlerle hayatı anlamlandırmaya çalışan Mattis'in gaga işaretleri ve kuş ayak izlerini artık göremediği gün içine bu kez de bir gün çulluk da olmayacak korkusu doluyor. Doğa ölümün işaretini vermiştir. Nitekim çulluk avcı tarafından vuruluyor. Mattis için korkunç bir travma. Kuşun kara gözlerine bakıyor. Kuş da ona. Avcı kuşu alıp gitmek için sabırsızlanırken Mattis sessiz ve sadece kuşun kara gözleri hakkında konuşmak istiyor. Sessiz deli avcıyı ürkütüyor. Gücü ve kuvvetine rağmen kuşu almadan uzaklaşıyor.

Kuş gözleri kapalı kuş görünmez kurşunlarla ağırlaşmış yatıyor. Evde Hege'nin konuyu sıradanlaştırmaya çalışması Mattis'in üzüntüsü ve tanımlayamadığı vicdan azabını tetikliyor. Kuşun ona bakıp sonra gözlerini kapatmasını anlamlandırmaya çalışıyor. Kuşu taşın altına koyma önerisini kabul ederken, bir yandan da Hege' nin " böyle olayların önünü alamazsın katlanmak zorundasın" cümlesi Mattis'in " niye her şey böyle?" sorusunu akla getiriyor. Hege sabırsızlanıp, "Uzatma Mattis, böyle işte!" dediği anda Mattis aradığı cevabı zaten artık önsezileriyle biliyor. "Bunu kendim de söyleyebilirdim" diyor. Çünkü biliyor ki bu dünyada olanların olduğu gibi olmasından başka çare yok ! Gerçekten yetişkinlerin hakim olduğu şu dünyada onlar gibi davranmadan özgürce ve sonsuza kadar çocuk masumiyeti içinde kalabilmek ne mümkün. Olanların olduğu gibi olmasından başka çare bu durumda maalesef yok.

Üçüncü bölümde yörenin yabancısı Jörgen, odunculuk yapmaya gelir. Mattis tesadüfen Jörgen'i bulur. Kayıkçılık yaparak onu gölün bir kıyısından karşıya geçirmiş, üstelik eve de bir pansiyoner kazandırmıştır. Bunu iyi bir arkadaşlığın başlangıcı zannederken kendi elleriyle getirdiği adam yüzünden hayatı alt üst olur. Ablası ve Jörgen yakınlaşırlar. Mattis Hege’yi yitirdiğini fark eder. Hege’ nin Jörgen ile mutlu olduğunu, bakışlarının değiştiğini, güzelleştiğini görür, sevinecek gibi olur. Ama diğer tarafta Hege’ yi yitirme korkusu sarar benliğini. Hege ona yetişkin gibi olmasını söyler durur ama Mattis çocuksu ve masum dünyasında bunu anlayamaz. Neden her zaman yetişkin olmak gerekiyor ki? Jörgen' den korkuyor mu yoksa ona yakınlık mı duyuyor ? Bir türlü emin olamaz. Hege ve Jörgen güçlü uyanık kişiler. Hem güçlü hem bilge. Onlarla başedemezdi. Bana ne olacak korkusu ile dolup taştı zavallı Mattis. Hege artık Jörgen’ in bir parçasıydı.

Bu bölüm yine Küçük Prensin yazarı Saint Exupery’ i anımsatıyor. Ne kadar zor olsa da bazen sevdiklerimizi özgür bırakmalı, bizimle kalıp acı çekmelerini izlemektense gitmelerine izin vermeliyiz. Mattis ise ürkek bir kuş, Hege olmazsa bana ne olacak endişesi içinde kendini yiyip bitiren bir çocuk. Hege’ yi kazanmak için son kozunu oynamaya karar veriyor. Havanın en sakin gününde göle açılıyor. Ancak hava bozunca Mattis’ in hesapları da alt üst oluyor. Bencilliği nedeniyle yaşama veda ediyor.

KUŞ DİLİ

Diğer tarafta eser boyunca yazar şiirsel cümleleri ile Mattis'in çocuksu naif dünyasını oya gibi işliyor. Bir yandan da normallik ve delilik karşılaştırmasının yapıldığı şahane bir metafor.

"Mattis şarkılarla dolup taşıyordu : Çullukla birlikte. Gökyüzündeki görünmez izlerin altında, küçük koruya yürüme isteğine kapıldı.sevinç dolu bu yol onun yoluydu. Bu kez düş kırıklığı da yaşamamıştı. Bir süre sonra durmak zorunda kaldı. Sen sensin diyor gibiydi içinden bir ses, en azından Mattis'e öyle gelmişti. Kuş dilinde söylenmişti bu sözler. Kuş dilinde yazılmıştı.

Kuş dilinde kendini anlatması ne kolaydı. Ne çok söyleyecekleri vardı birbirlerine. "Kuşun güzelim dili" diyor, kuş ile ölümsüz arkadaşlık kurduğuna inanıyordu. Sıradan insan dilinin ne kadar kaba ve bayağı olduğunu düşünüyor, artık kuş diline geçmeli diyor. Ablanın yanına dönmeli ve yalnızca bu dilde konuşmalı. Böylece abla da görünmeyen durumları anlayabilir. Derken bir delinin mantık yürütemeyeceği kadar akıllı bir cümle sarfediyor, " büyük olasılıkla beni bir yere kapatırlar. Dillerin en güzelini duymaya yanaşmadıkları gibi kınarlar da" diyebiliyor. Bunların anlatıldığı düşesel bir dünyadan süzülen incelikli cümleler okuyoruz.

HAYATA BAKIŞ

Mattis genel kabul görecek bir mantık yürütme becerisinden yoksun . Kendi davranışları ve karışık düşüncelerinin içinde kaybolmamak, hayatını bir anlam ve düzene oturtabilmek için doğaya kucak açıyor. Doğa olduğu zaman kavrayışı da bir başkalaşıyor.   Doğayı izliyor, yüreği doğanın nabzı ile atıyor, küçük değişimleri fark edebiliyor. Ormanın, gölün, rüzgarın enerjisini hissediyor, kuşları, kuğuları, çullukları anlıyor. Doğanın devinimi ona derin anlamlar ifade ederken diğerlerinin bunu fark edemiyor olmasından dolayı büyük hayal kırıklığı yaşıyor. Mattis'in düşünce sistemi ağır aksak olsa da duyguları keskin dolayısıyla eser boyunca başta Hege olmak üzere diğerlerinin duygularına karşı algısı çok açık. Mattis çulluk ile ilgili heyecanını paylaşmaya çalışırken Hege diyor ki, "Çevreni böyle görebilmen ne güzel. Ben göremiyorum bunu bilmeni isterim.”

Hege' nin bir anlık itirafı çok anlamlı. Bugün Hege’ den farklı mı yaşıyor insanoğlu? Bir kısır döngü içinde kendimize göre anlam yüklediğimiz faaliyetler içindeyiz. Bunları yaparken yaşamın özünü gözden kaçırıyoruz ; bakmayı, görmeyi, sevmeyi, düş kurmayı, değer vermeyi, sahiplenmeyi. Küçücük dünyalarımızda öyle yalnız öyle mutsuz hissediyoruz ki kendimizi. Mattis'in çulluğa olan bağlılığına, onunla muhteşem diyaloğuna bakınca Hege gibi, belki biraz da imreniyoruz. Ama buna rağmen uzun sürmüyor, derhal ciddi meselelerimize geri dönüyoruz. Çözülecek problemler, kotarılacak işler, arşınlanacak yollar bizi bekler. Yazar eser boyunca normal olmayı sorguluyor, okura sorgulatıyor. Bu sorgulama her vesile ile bir çoğumuzun için de geçerli. Feridun Andaç’ ın iyileştirici yaralar başlıklı makalesinde şu cümleleri okudum. “Beni bu zor ve kötü dünyanın kolay ve güzel olduğuna inandıran şey, ata binmemdir. Delilerin dünyasında beni daha az deli yapan, herkesin aynı olması istenilen dünyada bana kendi kimliğimi hatırlatan sadece ve sadece ata binmemdir.” Dayatılan gerçekliğine rağmen yaşama direnebilmek biri için bir kuş, diğeri için bir at ile mümkün olabiliyor.

Mattis’ i tanıdıkça Tarjei Vesaas ile aynı dönem yazarlardan Antoine Saint Exupery’ in Küçük Prens karakteri akla geliyor, “Bir gezegen biliyorum, dedi Küçük Prens, orada kırmızı yüzlü bir adam vardır. Ömründe bir kez bile çiçek koklamamıştır, bir kerecik bile bir yıldıza bakmamıştır. Bir defa bile kimseyi sevmemiştir. Bütün ömrünü toplama yapmakla geçirir. Bütün gün de senin gibi söylenir durur. ’Ben ciddi bir adamım, ciddi bir adamım ben!’ Gururdan göğsü kabarır. Ama o insan değildir ki, mantardır!”

Küçük Prens mantara dönüşmemek için çocukluğumuzun saflığına, masumiyetine dönmeyi hatırlatırken, Vesaas ise benzer şekilde Mattis üzerinden normal tanımına dair düşünmeye teşvik ediyor okuru. Hayal kurmak, rüyalar görmek, bir kuşun peşine takılıp yaşamda anlamlar aramak, normal olarak tanımlanan insanların uğraşılarından daha az değerli olmamalı.

Nitekim Charles Addams’ ın dediği gibi “bir örümcek için normal olan bir sinek için kaos ise” o halde normallik kavramı da bir illüzyondan ibaret olsa gerek. (ŞB Nisan 2017)

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!