KÖY
William Faulkner

 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 


Raşel Rakella ASAL

 

 

Köy’ün dehlizlerinden yankılanan ses:
William Faulkner

Faulkner dedesinin bir yazar olmasının da etkisiyle küçük yaşta edebiyata ilgi duyar.

Güneyli olmanın ‘gururu’ ile büyütülür.  Kısa bir süre Mississippi Üniversitesi’ne devam etse de, okulu bırakmak ve çalışmak zorunda kalır. İyi bir eğitim alamaz ama kendini yetiştirmeyi başarır.  Edebiyata l924’te ‘Marble Faun’ adlı şiir kitabıyla başlayan Faulkner, önemli bir yazar olan Sherwood Anderson’la tanıştıktan sonra romana geçer ve kendini tümüyle edebiyata verir.  1942 yılına kadar on iki roman tamamlayıp Hollywood için senaryolar üretse de, l946’da ‘The Portable Faulkner’ adlı kitabının yayımlanması, yeniden hatırlanmasına ve kitaplarının birbiri ardına yeniden ele alınmasına neden olur.  1949’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülür. Romanlarında işlediği Güney’e karşı sevgisinin yanı sıra yerli halkın cahilliği, tüccarların ve ortada görülmeyen derebeylerinin açgözlülüğüyle Mississippi Eyaleti’nin mahvolmasına duyduğu korku ondan hiç eksilmemiştir. 

Amerikan edebiyatının en önemli yazarları arasında yer alan William Faulkner’ı incelerken , onun her şeyden önce Güney Amerika’da Mississippi Eyaleti’nin New Albany kasabasında doğduğunu göz ardı etmemeliyiz.  O Güneyli’dir ve Güney’i yazmıştır.** Doğduğu, büyüdüğü ve kuşağının öbür yazarlarından ayrılarak hayatını geçirmek üzere seçtiği toprağa karşı bir sevgisi vardır. Köy yaşamının sert ve acımasızlığına tanık olmuştur.  Sınıf farklılıklarının sarsıcılığını çok küçük yaşlardan itibaren fark eder.  Kendi oturduğu evin Mississippi’nin diğer bölgelerinden farklı olduğunu, yaşadığı evin tek başına kurgulanmış bir dünya olduğunu, kapının dışında da başka bir hayat olduğunu anlar.  Yaşadığı ortamı sorgulamaya  ve bu ortamı yaratan koşullarla hesaplaşmaya başlar.

Malcolm Cowley ‘William Faulkner’a Giriş’ adlı denemesinde Faulkner’in bir mit dünyasına benzeyen, ama bütün ayrıntılarıyla yetkin ve canlı bir Mississippi ili yaratmak isteğinin yanı sıra Yoknapatawpha İli hikayesini bütün Güney’in yankısı ve efsanesi haline getirişini  ele alır.  Onu her şeyden önce anlattığı coğrafya bağlamında değerlendirirken   Faulkner’ın ‘Yoknapatawapha İli’nin – tek sahibi William Faulkner’dır diye kendi çizdiği haritalardan birine not düştüğünden söz eder.

  2400 mil karelik alana dağılmış, l5,611 kişilik nüfusu olan Yoknapatawpha İli  Faulkner’ın kurguladığı güneyde bir bölgedir. ‘Köy’ romanın geçtiği Frenchman’s Bend sosyal, kültürel, ekonomik ve ahlaki açıdan güney yöresinin bir kesitidir.  Frenchman’s Bend bir mikrokosmos içinde bir mikro dünyadır; o coğrafyadaki hayatın ve insani koşulların ancak küçük bir temsilcisidir.

Malcolm Cowley’nin yorumuna göre ‘Absalom, Absalom!’ da aşağıdaki şu diyalog Faulkner’ın Güney’e olan bakış açısını özetler gibidir:

‘Güney’i anlat bana,’ der Quentin Compson’un Harvard’daki oda arkadaşı

Shreve McCannon adlı Kanadalı.  Ohio’nun gerisindeki bilinmeyen bölgeyi merak etmektedir.  ‘Nasıldır orası?’ diye sorar.  ‘Ne yaparlar?  Niçin yaşarlar orada?

Ne yaşatır onları?’  Ve temeli biraz Faulkner’ı andıran, bazen onun yerine konuşuyormuş gibi görünen Quentin cevap verir,  ‘Anlayamazsın sen. Orada doğmuş olman gerek.’  Gene de, Güney’in özü saydığı uzun ve ateşli bir hikaye anlatır ona.  Quentin’in zihninde, Güney yalnızca bir bölge değil, efsanemsi geçmişini yeniden yaşamaya çabalayan tamamlanmamış ve engellenmiş bir ulustur.’

1940 da ‘Köy’ romanını yazar.  Daha sonra yazacağı ‘Kasaba’ (1957) ve ‘Malikhane’ (1959) üçlemenin diğer iki kitabıdır.  Bu üçlemede Güney’i her boyutuyla  ele alır.

Her üç kitapta da yeni zenginler arasına katılan, zorbalığı ve vicdansızlığı ile tanınan, başını  Flem Snopes’un  çektiği ailenin yükselişi ile geleneksel değerleri savunan o yöre halkının  mücadelesi anlatılır.

Faulkner ‘ Köy’  romanında güney kasabalarından birindeki yaşamı anlatır.  Ama yerel çerçevenin çok ötesine uzanarak bu kasabanın insanlarını en açıkgözlüsünden en bilinçsizine kadar ele alıp evrensel çağdaş insanın yoğun ve ayrıntılı bir resmini çizer. İktidar, zorbalık ve rüşvetin kol gezdiği adaletsiz bir dünyada cinayetleri, tecavüz ve sapıklıkları anlatır. Vatanı olan güney ülkelerinde siyahlara karşı uygulanan politikaları eleştirmekten ve ırkçılığa karşı olan tavrını ortaya koymaktan çekinmez. 

Faulkner romanlarını, karakterlerini Yoknapatawpha adını verdiği yarı-kurgusal bölgede yaşama geçirir.  Günlük olayları, karakterleri ayrıntılarıyla verirken Güney’in havasını, toprağını, ruh halini, tarihini, kısaca duyumsanabilecek neredeyse tüm varlığını yansıtır.  Snopes ailesi üzerine üçlemesinin ilki olan ‘Köy’ yoğun, ağır aynı zamanda da çarpıcı bir romandır. Olay örgüsü karmaşıktır.   Kurnaz ve entrikacı Flem Snopes, akrabalarıyla birlikte, Frenchman’s Bend köyünü yavaş yavaş ele geçirmeye başlar.  Snopes klanı bir anlamda ABD’de ‘kalın enseli’ tabir edilen taşralı orta sınıfın ortaya çıkışının ve yükselişinin hikâyesidir.**

O l a y    Ö r g ü s ü

Frenchman’s Bend’deki hemen hemen her şeyin sahibi olan Will Varner, son yıllarında işlerinin ve malvarlığının çoğunu otuz yaşındaki oğlu Jody’ye devretmeye başlar.  Bir gün Jody Varner dükkânında otururken, köye yeni gelen Ab Snopes ile karşılaşır.  Ab, Varnerler’in sahibi olduğu çiftliklerden birini kiralamayı kafasına koymuştur.  Jody daha sonra gezginci satıcı Ratliff’ten Ab’in kiracısı olduğu diğer çiftliklerde ahırları ve ambarları yaktığı üzerine  şüpheler çektiğini  öğrenir.  Jody ve babası, Ab’ın üzerindeki bu  kötü şöhretin onlara zarar vermeyeceğine karar verirler.  Onun mallarından bazılarını yakabileceğinden korksalar da  onu kiracı olarak kabul etmekte bir sakınca görmedikleri gibi oğlu Flem Snopes’u da dükkanda tezgahtar olarak işe alırlar.

Yine Ratliff’in ağzından Ab’ın yaşamöyküsünü dinleriz.  Baba Ab Snopes’un iç dünyası nefretle doludur.  Bu nefretin nedenini şöyle açıklamıştı Ratliff.  Ab bir keresinde oldukça ünlü bir tüccar olan Pat Stamper ile bir at alışverişi için anlaşmış.  Ab bir katır ile yaşlı bir atı Stamper’e göstermeden önce hayvanların bakımını yaptırmak için Jefferson’a  götürmüş. Ancak Ab katırları Jefferson’dan çıkarmaya çalıştığında katırlar yığılıp kalmış.  Bu arada Stamper Ab’a sağlıklı ancak oldukça garip görünen bir grup katırı değiş tokuş etmiş.  Ayrıca   Stamper onu siyah renkli besili bir atı satın almasına ikna etmiş.  Eve dönerken, bir fırtına kopar, at siyahtan beyaza, besili halinden cılız, zayıf bir hale döner.  Meğer Ab’nin satın aldığı yeni at, Stamper’in boyayıp bisiklet pompası ile şişirdiği kendi yaşlı atıymış.

Will Varner’in kızı, Eula, erken gelişmiş, tombul, etine dolgun, duygusal bir kızdır. Flem Snopes dükkâna çırak geldiğinde on üç yaşındadır.  On altı çocuğun en sonuncusu, evin bebeğidir.O yörenin gördüğü tek ve ilk bebek arabası onundur, neredeyse köpek arabası kadar büyük , kaba ve pahalı bir şeydir.  Ne bir oyun arkadaşı vardır, ne de bir kız sırdaşı. Sekizine geldiğinde ağabeyi Eula’nın okula gitmesine karar verir. Yeni okul öğretmeni Labove, Eula okula geldiği ilk günden ona aşık olur.  Labove  aynı zamanda hukuk okumaktadır.  Frenchman’s Bend ile hukuk okuduğu üniversite arasında mekik dokur.  Bir gün okuldan sonra Eula’ya tecavüze yeltenir ama başaramaz.  Daha sonra Eula’nın bu davranışını ağabeyi Jody’ye anlatacağından korkar, hiç kimseye söz etmeden bir gece yok olup gider.

Eula büyüdükçe birçok talibi olur. On altı ve on yedi yaşındaki gençler ve okulda olmayan diğerleri, yaban arıları gibi, onun çevresine üşüşürler. Pazar günkü  ayinde onu görmek için kiliseye doluşurlar. Bunlardan en önemlisi yirmi üçünde  Hoake McCarron bu yarışı başta götürür.  Eula’nın hamile olduğunu anlayan McCarron köyü terk eder ve Teksas’a kaçar.  Baba Will Varner devreye girer, Eula’yı Flem Snopes ile evlendirir.

Flem Snopes balayından  Buck Hipps adlı bir Teksaslı ve bir dizi benekli ve ehlileştirilmemiş atla geri döner.  Teksaslı toplamış olduğu bu atları çiftçilere açık arttırma ile satmayı planlamaktadır.  Satışa başlamadan evvel açık arttırma sırasında fiyat teklifi yaparak fiyat arttırması şartıyla atlardan birini Eck Snopes’a vereceğine dair söz verir.  Henry Armstid fiyat teklifinde bulunur.  Henry karısının tüm karşı çıkmasına rağmen beş dolara bir at satın alır.  Karanlık çöktüğünde atların çoğu satılmıştır.  Diğer alıcılar satın aldıkları atları bağlamaya çalıştıklarında, benekli şeytanlar bir ihmalden dolayı açık bırakılmış ahır kapısından dağlık araziye kaçarlar.  Henry Armstid bu karmaşada bacağını kırar. Eck Snopes kendisine verilen atın peşine düşer.  At aşağı yola doğru koşmaya başlar.  At köprüde Vernon Tull’un kullandığı ve içinde Tull’un karısı ve ailesinin bulunduğu arabanın içine dalar.  Arabayı çeken katırlar heyecandan şahlanınca Tull arabadan düşer.  Vernon Tull arabasına verilen hasardan ötürü Eck Snopes’a dava açar.

Bu arada aile içinde sorunlar çıkmaya başlar.  Geri zekalı oğul Isaac ihmal edilir.  Ona kötü davranılır.  Isaac bir ineğe aşık olduğunda, bu davranışı köyde skandal olur.  Flem’in akrabası Mink Snopes, sığırına el koyan Jack Houston’ı öldürmekle suçlanır.  Flem Snopes  Mink Snopes mahkemeye çıkarıldığında  ona yardım edebilecekken, dava boyunca durumu görmezden gelir.  Mink ömür boyu hapse mahkûm edilir.

Bir gün Henry Armstid, gezginci satıcı Ratliff’e Flem Snopes’un her gece Wıll Varner’den aldığı Yaşlı Fransız Adamın yerindeki bahçede kazı yaptığını söyler. Köyde  İç Savaştan beri, evi inşa edenlerin bahçeye para ve mücevher gömdüklerine dair söylentiler vardır.  Henry ve Ratliff, bu paranın peşine takılırlar.  Define arama aleti olan Bookwright adında bir adamı da yanlarına alarak, gizlice bahçeye girerler.  Gömülü olan metalin yerini belirledikten sonra, kazmaya başlarlar.  Her biri gümüş sikkelerin bulunduğu bir kese çıkarır.  Tüm kaynaklarını birleştirip aceleyle araziyi satın almaya karar verirler.  Ratliff Flem Snopes’a fahiş bir fiyat ödemeye karar verir.  Gece biraz daha kürek sallasalar da başka gömü çıkaramazlar.  Ratliff birdenbire hiçbir kesenin veya çuvalın yerin altında, toprakta otuz yıl bozulmadan kalamayacağını idrak eder.  Ratliff ve Bookwright gümüş paraları incelediklerinde, paranın İç Savaş’tan sonra basılmış olduğunu anlarlar. Paraların biri l871, diğeri de l879 tarihlidir.  Armstid , orada hiçbir hazinenin olmadığına inanmayı reddeder.  Gece gündüz kazmaya devam eder.  İnsanlar çevre kasabalardan ve köylerden onun çılgınca kürek sallayışını izlemeye gelirler.  Flem Snopes da Jefferson’a giderken  Henry’yi  izlemek için şöyle bir durur, küçümseyen bir tiksintiyle Henry’ye uzaktan bakar, atları dizginlerinden tutarak yoluna devam eder.

                                                         *            *          *
Faulkner’ın romanları karakter açısından zengindir.  Yaşadıkları koşullar altında yenilmiş, içlerinde kendi alınyazılarının acısını taşıyan çiftçiler, dükkâncılar, dikiş makinesi simsarları, gezginci satıcılar, zenci aşçılar ve ortakçılarla dolu dolu yaşarız Güney’i.  Hepsi de kendi koşulları altında önümüze serilirler. Ne yazık ki bu insanların garip bir boyun eğme duyguları onları ele geçirmiştir.

Faulkner köylüyü ruhsal karmaşıklığı içinde, çatışmalarıyla, çelişkileriyle halkın kendi içinden  farklı farklı karakterlerin bakış açılarıyla yansıtır. Kurguladığı bu küçük coğrafi kesitte Faulkner görüş genişliğine ulaşabilmek için iç içe geçmiş hikâyeleri bir araya getirmiştir.  ‘Köy’ adlı romanında belli bir tutarlılık sağlayabilmek için  karakterler arasındaki ilişkileri , her birinin yaşadığı olayların ve ortak sorunların üzerine eğilerek kendine ait bir teknik geliştirmiştir. Hikâyeden hikâyeye sürüklenirken bu hikâyeleri birbirlerine bağlayan karakterleri de çok iyi kullanır. Ömer Türkeş bu konuda şöyle yorum getirir:

‘Yalnızca olayın merkezindekilerin değil, hikayeye katılan tüm karakterlerin bakış açısını birinci tekil kişi söylemiyle yansıtarak gerçeğin  farklı algı ve yorumlarına ulaşmaya çalışır Faulkner.  Böylelikle zaman kavramı da göreceli olur, çünkü hikayeyi anlatan kişilerin zihinlerindeki zaman algısı farklıdır.  Kimisi bir olayı çocukluğundaki imgelerle birlikte canlandırır,  kimisi geleceğe projeksiyon yapar.  Yaşanan an kimisi için çok kısa, kimisi için çok uzundur.’

 Romandaki devinimi gezici dikiş makinesi satıcısı V: K. Ratliff  sağlar.  Roman onun anlatısıyla ilerler. Konuşma bir kez başladı mı arkası gelir.  Yeni şeyler söylenir, her konuda rastgele söylenen sözler birbirine karışır, erkekler arka arkaya soru sormaya başlayınca o da yanıt verir.  Ayrıca yargıç Gavin Stevens, ikinci ve üçüncü el kitaplar okuyan delikanlı Charles Mallison da,  kısaca yöre halkının büyük bir kısmı  anlatılarıyla romana katılırlar.  Romanın can alıcı bir başka boyutu da köy insanın davranışının sergilenmesidir.  Bu amaçla Jefferson halkı üçüncü tekil şahıs olarak köy toplumunun belleğini oluştururken köy tüm  ayrıntılarıyla belgelenmiş olur.  Böyle bir teknik  kolektif bilincin yansıtılmasında  anlatıya yardımcı olur. Bu bağlamda ‘Köy’ yazılı bir eserden daha çok ‘sözlü’ bir yapıttır.  Faulkner bu tekniği yaratırken karakterlerin birbirlerine  abartılı olarak aktardıkları  sözlü  geleneğe yaslanır. Sözlü kültürden yazılı kültür oluşturulmuş olur.

Konu içinde birliği sağlamak için Faulkner bir ikinci teknik daha kullanır.  Romanda yer alan hikâyeler tekrarlanırlar veya değişik bir şekilde yeniden ve eklenerek tekrar tekrar anlatılırlar.  Genelde roman aynı ana tema üzerinden, değişik davranışlar sergileyen karakterleri karşımıza çıkarır. Örneğin okul öğretmeni Labove’un öğrencisi Eula Varner’a duyduğu uygunsuz ve münasebetsiz tutku, İke Snopes’in bir inek için duyduğu aşk aynı şekilde uygunsuz bir aşk ( ironik ve garip bir versiyonla) olarak tekrarlanarak değişik bir boyuttan karşımıza çıkar.

‘Bir sürü dil döktü ineğe, öğüt verircesine; birlikte üstün bir çaba harcadılar. Ama yine de yeryüzü yukarı doğru kaçtı; bastıkları yer,  kum ve her ne varsa şiddetle altlarından koptu ve yukarı doğru;  hala hafifçe dumanla lekeli uçuk renkli göğe doğru fırladı;  bir kez daha uçurumun dibine,  iç içe ve tepişerek serildiler, oğlan bir kez daha alttaydı, sonra,  o çılgın çırpınışı hiç durmayan inek böğürerek ayağa kalktı, atın yaptığı gibi dörtnala hendekten aşağıya  koşmaya başladı ve oğlan onun peşi sıra gitmek için  ayağa kalkmadan önce yok olup gitti.’ ( s. 174)

Yine tekrarlanan başka bir öğe de Will Varner’in giyim tarzı ve davranışlarıdır.  Will Varner  ekose kasketi, o küçücük boyunbağı ve o ak gömleği ve ağzında sürekli çiğnediği çikletle köyde dolaşır. Altmışlı yaşlarındadır. Bölgenin bir numaralı adamıdır.  Yöredeki en iyi ve en büyük toprakların sahibi odur. Son kırk yıldır elde ettiği dağınık çiftlikleri denetler. Geri kalan toprakların çoğu da onun üstüne ipoteklidir. O bir toprağı satın almışsa, onu herkesten daha ucuza düşürmüştür ve eğer orayı elinde tutuyorsa, bu da orasının çok değerli olduğundandır.  Tefecidir.  Kasabadaki dükkân ve pamuk çırçırı, değirmen ve demirci atölyesi de onundur.  O yörenin insanlarından biri alışverişini yapmaya ya da buğdayını öğütmeye ya da pamuğunu çiğitten ayırmaya  ya da hayvanını nallatmaya başka bir yere gidecek olursa kötü talih peşini bırakmaz diye halk arasında bir söylenti bile dolaşır.  Yöre halkı ona ‘Ne yapmalıyım’ tavrıyla değil de, ‘Ne yapmamı isterdin’ tavrıyla gelirler.

‘Hem hareketli hem de tembeldi;  hiçbir şey yapmazdı (ailenin bütün işlerine oğlu bakardı), bütün zamanını  hiç bir  şey yapmadan geçirirdi.  Oğlu daha kahvaltıya inmeden o evden çıkmış olurdu, ama nereye gittiğini kendinden  ve bindiği yaşlı, semiz, beyaz alından başka kimse bilmezdi.   Atı ve kendisi yörenin on mil kadar dolaylarında her an görülebilirdi...’   (s. 14)

Flem Snopes Will Varner’in Frenchman’s Bend’deki hükmedici, buyurgan rolünü benimser.  Ekonomik gücü de eline geçiren Flem Snopes,  Varner’in davranışları gibi giyim tarzını da benimser.  Artık Will Varner’in bir kopyasıdır.   O da dükkânın önündeki galerideki adama aynı kendini beğenmiş ve ilgisiz bir tarzda konuşur.  Tıptkı Will Varner gibi yapmacık ve samimiyetsizdir. Romanda Will Varner’in yerini alan kişinin onun oğlu Jody değil, halefi Flem Snopes olması da ironiktir.  Aynı şekilde Snopes ailesinin her bir ferdi onun yükselişini gıpta edercesine Flem’in davranışlarını benimserler ve onu taklit etmek için adeta yarış halindedirler. 

Flem Snopes, finansal kazançlara takıntılı ve oldukça maddiyatçıdır. Hiçbir duygusal düşünce onu hesaplarından ve planlarından engelleyemez.  Flem Snopes’un Will Varner’in kızı Eula’nın kocası olması belki de romanın en ironik yanıdır.  Flem’in insani duygulardan bu kadar yoksun olmasının bir nedeni de onun zaten hiçbir duygusunun olmamasıdır.  Diğer tüm erkeklerin aksine, FlemSnopes  fiziksel olarak Eula’dan etkilenmemiştir.  Onun bedenine karşı bir arzu duymamaktadır. Mantık ve duygunun birleşmesinin sembolü olan evlilik, Flem ve Eula’nın evliliği için söz konusu değildir.  Aralarında cinsel bir ilişki de yoktur.  Evlendiklerinde karnında taşıdığı çocuk Flem’den değildir.  Evlilik Flem için maddi bir kazanç ve avantajdır. 

Romanda mantık ön plandadır.  Ticaret hükmetmek için yapılır.  Neredeyse törensel bir nitelik taşıyan pazarlıklar, anlaşmalar, takaslar anlatılır.  Paranın el değiştirmesidir ticaret.  Hangi tarafın diğerinden ‘daha iyisini’ elde etmesi önemli değildir.  Flem Snopes bu koşullar altında zengin olmuştur.  Hoş bu koşulları yaratan kendisi olmamıştır.  Bu düzeni böyle bulmuştur ve bu sistem üzerinden kazanç sağlamıştır.  Flem Snopes’un kurbanlarının zayıflığı mantık ve duyguyu birbirine karıştırmalarından gelir. Will Varner Flem Snopes’tan önceki nesil olarak  bu durumdan yeteri kadar kazanç sağlamıştır. Bu bağlamda ‘Köy’ romanının konusunu Flem Snopes’un yükselişinin hikâyesi olarak ele almak mümkündür.

Ömer Türkeş, Faulkner’ın kahramanlarına şöyle yorum getirir:

‘Faulkner Güney’lidir ve Güney’in yazarıdır.  Bugün zihinlerimizdeki ABD imgesi ile onun romanlarını anlamakta güçlük çekebiliriz.  Çünkü Faulkner’in anlattığı coğrafyada yaşayan insanların ruhsal durumları, açlık sınırına dayanan yoksullukları ve ürkütücü cehaletleri vaaz edilen toplumsal ilerlemeden nasibini bir nebze olsun almamıştır. Bu cahil insanları çeşitli zihinsel saplantılar ve ruhsal bozuklukları ile tarif eder Faulkner.  Toplum içerisinde, ama toplumdan soyutlanmış, ayakta kalmak için geleneklere sarılan, ama bu geleneklerle boğulan, dayanışmadan yoksun, bencil ve çaresiz kişilerdir onun roman kahramanları.  Erdem diye sarıldıkları değerleri süreç içerisinde bir saplantıya ve ardından koyu bir kötülüğe dönüşür.’

Faulkner  Güney Amerikan halkı ile yüzleşmeyi, ona bakmayı, onu görmeyi ve bu halkı anlatmayı bilen bir romancı olarak Amerika’nın  gerçeğini anlatan bir yazar. Amerikalı’ya  Güney’in yoksul insanını  anlatır. Yıllarca köylünün kanını emen ve onu bir posa halinde yere serdikten sonra, ondan tiksinme hakkını kendinde bulan toprak ağalarından söz etmekten çekinmez.  Köy halkının yoksunluğu ve cehaleti ile baş başa kalışını gözler önüne sererken politik tavrı da ortaya çıkar.  Romanlarında kurduğu anlamla okuru hikâyelerinin serüvenine sürükler ve bu sürükleyicilik, okuru aydınlatmak içindir.  Faulkner’ın başarısı sanatı bir duygu aracına çevirmeden, acıma ve öfke gibi patetik duygulanımı bir kenara bırakarak köy yaşamını yaşayan ve tanıyan biri olarak bize bu yaşamı bir sanat yapıtına dönüştürerek dünya belleğine aktarmasında yatar.

Dünya edebiyatında köyü/köylüyü konu eden pek çok başyapıt vardır.  Balzac’ın ‘Köylüler’i, ve ‘Köy Hekimi’, Tolstoy’un ‘Kazaklar’ı, Charles-Ferdinand Ramuz’un ‘Göksel Mutluluk’u, Yaşar Kemal ‘İnce Mehmet’i, Sabahattin Ali’nin ‘Kuyucaklı Yusuf’u, Kemal Tahir’in ‘Köyün Kamburu’ve  Sağırdere’si, Orhan Kemal’in ‘Bereketli Topraklar Üzerine’ , gibi ünlü yazarlar köyü işlemekten kaçınmamışlar,  bu eserleriyle köy ve köy yaşamı konusunda gerçekçi yaklaşımlar ve başarılı örnekler vermişlerdir.

Örneğin ‘Köy’ romanındaki şu pasaja bir göz atalım.  Bakın Faulkner nasıl anlatmış pamuk emekçilerini:

‘Şimdi eylüldü.  Pamuk patlamış, tarlalara dökülüyordu, havada hep onun kokusu vardı.  Birbiri ardına sıralanmış tarlalar boyunca giderken, köpüklü dalga yığınları gibi patlayan pamuk kabukları arasında çakılmış, eğilmiş biçimlerde kalakalmış gibi duran toplayıcıları gördü; o uzun, yarı dolmuş torbalar, donmuş bayraklar gibi dimdik sallanıyordu arkalarında.’(s. 150)

Sizce Yaşar Kemal’in anlatımından farklı mı?

Şimdi isterseniz bir de,  Henry Armstid’in karısına  kulak verelim.

‘Ben o beş doları görsem tanırdım.  Ben kendim kazandım onu. Geceleri Henry ve çocuklar uyuduktan sonra iş işledim hep. Jefferson’da bazı hanımlar ip ya da onun gibi şeyler biriktirip bana verirler,  ben de bir şeyler işler, satardım onları.  Ben o parayı azar azar kazandım ve onu görsem tanırdım, çünkü kutuyu bacadan çıkarır sayardım arasıra. Çocuklarıma gelecek kış için ayakkabı almaya yetecek kadar oldu mu diye bakardım.Parayı tekrar görsem tanırdım. Mr. Snopes bir izin verse-‘(s. 323)

 Sizce Mrs. Armstid’in  anlatısı  Anadolu’nun herhangi bir köyündeki Ayşe’den, Fatma’dan veya  Emine’nin yakınmalarından farklı mı?

 Bize düşen görev köylülerin yaşamları günü gününe yaşanan küçük bir yaşamdır diyerek küçümsememek, doğaya, erdeme, insana, hayata ve halkın tarihsel ve geleneksel birikimine yönelen bu eserleri okumaktır. Bu eserleri hayatımıza kattıkça bakış açımızın boyutlanacağına, derinleşeceğine hiç kuşku yok.


İzmir. 9 Mart 2008

Kaynakça:

    *         William Faulkner’a Giriş – Malcolm Cowley, Yeni Dergi Ocak 1966
    * *      İnternetten – Sahaf@ Pandoracom.tr. Eski Kitaplar -  A. Ömer Türkeş
    * * *   İnternetten – The Faulkner Journal, No 7, Sept 2005 -  The Concept and                Representations of ‘the people’ in the ‘Hamlet’ by Mutsubara Yoko 



 

KÖY / SNOPES AİLESİNİN ÖYKÜSÜ
William Faulkner | Roman / Amerikan Edebiyatı

Missisippi yöresinin kuzey-güney savaşı anılarıyla dolu ikliminde büyüyen Faulkner, güney kökenli büyük bir ailenin oğludur. Yapıtlarında genellikle bölge insanını ve olaylarını anlatmasının yanı sıra, çağdaş dünyanın maddeci ve toplumcu zorlamalarını insanın baş düşmanı olarak görmüş ve bu zorlamaların insanı neye çevirdiğini göstermeye çalışmıştır. Bir şiir gibi okunması gereken bu romanda yazar, Amerika Birleşik Devletleri’nin güney kasabalarından birindeki yaşamı anlatır. Ama yerel çerçevenin çok ötesine uzanarak bu kasabanın insanlarını en açıkgözünden en bilinçsizine kadar ele alıp evrensel çağdaş insanın yoğun ve ayrıntılı bir resmini çizer. Yazar, roman ve öykülerinde özellikle kuzey-güney iç savaşını ve Amerika’da süregelen ırk çatışmasını konu etmesiyle ünlüdür. 1950 Nobel Edebiyat Ödülünü almış olan bu romanı beğeniyle okuyacaksınız.

  http://www.netbul.com/kim_kimdir/kim_kimdirdisp.asp?id=313528

William Faulkner (1897-1962) - Biyografi

İtibarlı fakat fakir düşmüş bir ailenin oğlu olan William Cuthbert Faulkner, New Albany, Mississippi'de 25 Eylül 1897 yılında dünyaya geldi. Tembelliğiyle tanınan Faulkner, 17 yaşındayken öğrenimini yarıda bıraktı ve büyükbabasının bankasında çalışmaya başladı. O yıllarda bir yandan acı dolu, melankolik şiirler yazıyor bir yandan da çocukluk yıllarından kalma alışkanlıkla resim sanatıyla ilgileniyordu. Birinci Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katılmış olmakla birlikte 1,67 metrelik boyu kısa bulunduğu için orduya alınmadı. Ancak bu karar onun askerlik tutkusunu daha da körükledi ve takvimler 1918 yılını gösterdiğinde William Faulkner, hava kuvvetlerinin bir eri olmuştu. Toronto'da, Royal Air Force'da yani dilimizdeki anlamıyla Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde uçma aşkı büsbütün alevlendi.

Her ne kadar yaşamının sonuna kadar bir asker olarak kalmaya kararlı olsa da, babasının isteği üzerine Mississippi'deki Oxford Üniversitesi'nde Avrupa Dilleri bölümüne kaydını yaptırdı. Ama bir yıl sonra buradaki eğitimini de yarıda bırakarak edebiyat dünyasına sahne yazarı sıfatıyla adımını attı. İlk oyunu Kuklalar'ı tamamladıktan sonra New York'a giderek bir kitapçı dükkanı açtı. Ancak başladığı diğer uğraşlar gibi bunu da kısa bir süre devam ettirebildi ve eski üniversitesinin postahanesini yönetmek üzere Mississippi'ye döndü. 1924'te okurun dikkatini pek çekmeyen Mermer Faun adlı bir şiir kitabı yayınlandı. Bunu izleyen iki yılda ise Birinci Dünya Savaşı'nda düşmanlarla çarpışan bir hava kuvvetleri pilotunun öyküsünü anlattığı ilk romanı Askerin Ödülü üzerine çalıştı.

32 yaşına geldiği 1929'da gençlik aşkı Estelle Oldham ile dünyaevine giren William Faulkner'in bu evlilikten bir çocuğu oldu. Aynı yıl Sartoris adlı eseriyle kayda değer bir başarı kazandı. Sartoris'in odak noktası, yazarın hayali olarak yarattığı, Mississippi yakınlarındaki Yoknapatawpha Kasaba özelinde bütün ABD'nin güney devletlerinin sorgulanması yapıldı. Faulkner'in Sartoris'ten sonraki hemen hemen bütün yapıtlarında hayali yöreye yer verdiği görünür. Yazar bu romanda daha sonraki yapıtlarında da olduğu gibi çoğu zaman okuru şaşırtan anlatım perspektiflerinden yararlanarak bilinç akımı tekniğini kullandı. Bir figürün bilinç içeriklerinin tümünün; düşsel ve duygusal anlatımlarına bir sonraki romanı Yatağımda Ölürken'de de yer vermiştir.

Kutsal Sığınak adlı romanında güney ülkesi vatandaşının karakterini, olumsuz yaşam tecrübelerini daha da keskinleştirip güçlendiren William Faulkner, iktidar, zorbalık ve rüşvetin kol gezdiği adaletsiz bir dünyada cinayetleri, tecavüz ve sapıklıkları anlattı. Kutsal Sığınak'ın devamı olarak görünen Bir Rahibeye Ağıt adlı eserinde yazarın aradan geçen 20 yıla rağmen tutumundan vazgeçmediği anlaşılmaktadır. Gerek eleştirmenler gerekse okur tarafından oldukça başarılı bulunan romanı Ağustos Işığı, yıkıcı bir toplumsal eleştirinin ürünü olarak değerlendirilir. Tıpkı Absalom, Absalom'da olduğu gibi Ağustos Işığı da William Faulkner', vatanı olan güney ülkelerinde siyahlara karşı uygulanan politikaları eleştirmekte ve ırkçılığa karşı olan tavrını ortaya koymaktadır. Bu romanın dikkat çekici bir diğer özelliği de okuyucuyu yazarın isteği doğrultusunda şekillendiren anlatım tarzıdır. Böylesi bir anlatım tarzının son yapıtlarını ise Yaban Palmiyeleri adlı iki bölümden oluşan romanı ile altı öykünün bir araya geldiği ve bir nevi Faulkner ailesinin tarihi sayılabilecek kitabı Go Down Moses'tır. Elde ettiği başarılara rağmen basından ve toplum önüne çıkmaktan çekinen biri olarak tanınan William Faulkner, 30'lu ve 40'lı yıllarda zaman zaman Hollywood'ta yaşamış, 1932'de memleket özlemi çeksede ekonomik nedenlerle Metro-Golden-Mayer şirketi için senaryo yazarlığı yapmıştır. Çalışma aralarında sık sık kör kütük sarhoş olana kadar içen yazar bir çok kez tedavi görmüşse de alkol bağımlılığından kurtulamamıştır.

20. yüzyılın ortalarına doğru yazdığı Tozun İçine Giren adlı romanında diğer eserlerinden farklı bir konu ele alarak siyahlara yardım eden bir beyazın öyküsünü anlatır. 50'li yıllardaki çalışmalarının merkezinde tohumlarını 1940'da attığı üçlemesi olmuştur. Üçlemenin ilk kitabı Köy'dür. Snopes ailesinin yaşamından yola çıkarak yazdığı geniş kapsamlı olarak güney ülkelerinin öyküsünü ele aldığı Kasaba ile Malikhane üçlemenin diğer iki kitabıdır. Üçlemede, yeni zenginler arasına katılan, başını zorbalığı ve vicdansızlığı ile tanınan Flem Snopes'in çektiği ailenin yükselişi, geleneksel değerleri savunan ve eskiden beri o kasabada yaşayan insanların mücadelesiyle sona erer. Son romanı Yağmacıların yayınlanmasından kısa bir süre sonra atla çıktığı gezinti sırasında kaza geçiren yazar, üç hafta boyunca yatağa bağımlı bir yaşam sürmüştür. William Faulkner, 6 Temmuz 1962'de Oxford'da kalp krizi nedeniyle yaşamını yitirdi.

Eserleri
Roman: Askerin Ödülü (Soldiers Pay, 1926), Sartoris (1929), Döşeğimde Ölürken (As I Lay Dying, 1930), Kutsal Sığınak (Sanctuary, 1931), Ağustos Işığı (Light in Auguste, 1932), Yaban Palmiyeleri (The Wild Palms, 1939), Bir Rahibeye Ağıt (Requiem for a Nun, 1951), Tozun İçine Giren (Intruder in the Dust, 1948), Köy (The Hamlet, 1940), Kasaba (The Town, 1957), Malikhane (The Mansion, 1959), Yağmacılar (The Reivers)
Öykü: Go Down Moses (1942)
Oyun: Kuklalar (The Marionettes, 1920)
Şiir: Mermer Faun (The Marble Faun, 1924)

William Faulkner: Acı çeken bilinç: William Faulkner
Tarih: 27.11.2006 Saat: 16:03 Gönderen: karakutu

http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=2150


20. yüzyılın şaşırtıcı büyüsü, edebiyat tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş ve görülemeyecek kadar farklı mizaçta onca yazarı bir araya toplamış olmasından geliyor.

Çağın başında henüz kendi temellerini yeni yeni kurmaya başlayan ve Avrupa edebiyatının gölgesini izleyen Amerikan edebiyatının üç çağdaş ve çok farklı yazar (Faulkner, Fitzgerald ve Hemingway) çıkarmış olması bile bu bereketliliği anlamak için yeterlidir.

Bu üç yazar içinden, dönemlerinin ruhunu anlamak ve heyecan verici biyografiler oluşturmak için öteki ikisi kadar bol malzeme vermeyen Faulkner, yüzyılın ilk yarısındaki bu bereketliliğe en iyi örnektir. Önümüzdeki günlerde Türkçede yayımlanacak bir Faulkner kitabı, ‘Faulkner: Güneyin Bilinci’, bunu yeniden hatıra getiriyor.

Peter Nicolaisen’in imzasını taşıyan kitap, Faulkner’ın yapıtları üzerinden kurgulanmış, bir tür izlenimler toplamı. William Faulkner’ın yaşamı boyunca her tür biyografik ilgiye kapılarını sımsıkı kapatması, zaman zaman vahşileşen inzivası zaten kendisi üzerine nitelikli yaşamöyküsü yazılma şansını baştan azaltıyor. Bir Alman olan (neyse ki iyi İngilizce bilen) yazar da bunu baştan kabullenerek yola çıkmış. İngiliz dilini uçlara götüren Faulkner’ı konu edinen bir kitabın Almanca yazılması ve Almanca aslında çevrilmiş olması kafalarda soru işaretleri oluşturabilir. Ne var ki, yapıtın, bir Faulkner okurunun izlenimlerine ve birtakım belgelerin incelemesine dayanan bir ‘ilk adım’ kitabı olduğunu söylersek, herhalde beklentileri azaltmış, fakat soru işaretlerini gidermiş oluruz.

Uyumsuz, münzevi, aylak

Kitapta Faulkner’ın yapıtlarından yola çıkılması, yaşamına ilişkin bazı durumların yer almasını da zorunlu kılıyor. En basitinden, romancının yazıya karşı tuhaf bir biçimde takındığı umursamazlık tavrının daha ilk yazma deneyimlerinden beri var olduğunu öğreniyoruz. Çağdaş edebiyatın kimi soy yazarlarında görülen bu tavır, William Faulkner’ın yaşamı boyunca sadık kaldığı temel felsefesiydi. Başından beri, biraz pervasızca, bir şeyleri tamamlamayı hayal etmişti; ama yeteneğine güveniyordu. Daha da ötesi, dâhilerde görülen kendi yeteneğine inanç, onda işkoliklikle birleşiyordu. Faulkner’da sorun, sık sık kendini yüceltmek ya da tam aksine, yapay bir alçakgönüllülükle bunu inkâr etmek değil, bu yeteneğin kendisine verilmiş olmasından duyulan şaşkınlıktı. Her zaman, gelecekte bir hiç olarak anılmak istediğini söyledi. Mektuplarında ve söyleşilerinde, her an kalemini kırıp yazmayı bırakabilecek, bunu da umursamayacak bir insanın ruh halini buluruz. Bu durumun, Faulkner’a ayrı bir çekicilik kattığına da kuşku yok. Kitapta, Faulkner’ın yapıtlarının yazılış süreçlerine dair ipuçları bulsak da bunlar, yüzeysel kalmaktan kurtulamıyor. Örneğin yazar, evliliğin, Faulkner’ın sanatsal gelişimine darbe vurduğunu söylese de bunu açımlamayı göze alamamış ya da ertelemiş. Her büyük yaşamda mutlaka olan ‘karşılıksız aşk’ın da Faulkner’ın yaşamındaki ve dolayısıyla yapıtlarındaki izine odaklanmamış. William Faulkner’ın özel evreninin psikolojik katmanlarını irdelemenin çok daha farklı bir donanım ve çalışma gerektirmesinden olsa gerek. (Böyle bir irdeleme gerekli midir? Bu da ayrı bir soru.)

Her iyi romancı, başarısız bir şairdir

Faulkner’ın zor ve büyük yapıtları -başta ‘Abşalom, Abşalom!’- lirik olanlar değildi. Fakat bu, kitapta da anılan çok önemli bir noktayı görmezden gelmeyi gerektirmiyor: William Faulkner, gençliğinde uzun süre şiir yazdı ve hep vasatın üstünde bir şair olabilmeyi umdu. Türkçesini henüz okumadığımız bu şiirlerde, Faulkner’ın pek çok şiirini İngilizceye çevirdiği (o çevirileri görmek de heyecan verici olurdu) Verlaine’in etkisinden söz ediliyor. Faulkner, şiir yazmaktaki kısa süreli ısrarının ardından, gençlik yıllarında da şiirdeki başarısızlığını söz konusu etmemiştir. Ne var ki, geç gelen dahi yazar efsanesiyle birlikte yaşamöyküsü hakkındaki efsanevî duvarı yıkan birkaç söyleşiden birinde, şiirdeki başarısızlığını kabul ediyor ve ekliyor: “Her romancı önce şiir yazmak ister, yazamadığını görür ve roman yazmayı dener.” Kitaplık dergisinin geçen yılki sayılarından birinde de yayımlanan bu cümle, şiirin konumunun, düzyazının en yetkin ağızlarından birince onaylanması anlamına geliyor.

William Faulkner, yazdıkça, yaşamın çözümü olmadığına inanıyor ve kendisine acı veren bilincini susturmanın yolunu alkolde buluyordu. Çiftçilik yaparak mutlu olabileceğine inandı. Şaşırtıcı bir iradeyle, Amerikan edebiyat piyasasının o yıllardaki parıltılı cazibesine aldanmadı. Fakat onun yaşadığı, o kuşakta bir yeteneğin uğradığı en büyük trajedi değildir; o paye Scott Fitzgerald’ın hakkı. Faulkner, ısrarla reddedeceğini söylemesine ve hattâ bunu denemesine karşın Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı, törene katılıp smokin bile giydi. Sonraları pek çok kez alıntılanan Nobel konuşmasında umut dağıtmayı da ihmal etmedi. Yine de, Fitzgerald gibi Amerikan hayatının sahte parıltısıyla uğraşmak yerine, ayrıksı karakterleri yazmayı seçti. Faulkner, bir sanatçının, bir kez denediği yeteneğinin sınırları içinde kalıp beklemesi gerektiğini sezmişti. Bunu yaptı ve ödülünü aldı. İşte, geriye kalan her şey, edebiyattır.


Faulkner: Güneyin Bilinci

Peter Nicolaisen

Çev.: Yasemin Bayer

Dünya Kitap




Nobel ödüllü Amerikalı yazar William Faulkner'ın (1897-1962) Snopes ailesi üzerine üçlemesinin ilk olan Köy yoğun, ağır, çarpıcı bir roman. Kurnaz ve entrikacı Flem Snopes, akrabalarıyla birlikte, Frenchman's Bend köyünü yavaş yavaş ele geçirmeye başlar. Snopes klanı bir anlamda ABD'de "kalın enseli" adı verilen taşralı orta sınıfın ortaya çıkışının ve yükselişinin hikayesidir. Geçmişte kalmış bir Avrupalı etkisinin kalıntıları üzerinde kendine özgü bir derinlik kazanmış Güney'in geleneklerine, mirasına ters düşen yeni girişimci ticaret her şeyi etkiler, değiştirir. Köy, insani güdülerin, zaafların, tutkunun, kaybetmenin ve değişimin romanı. Dili ne kadar karmaşık, kalabalık kadrosu ve olay örgüsü ne kadar yöresel olursa olsun; keskin, evrensel ve çağdaş bir okuma...
 
Nobel ödüllü yazar

William Faulkner'ın "Köy" adlı kitabı çıktı.
http://arsiv.sabah.com.tr/2004/08/05/cp/yas102-20040724-101.html

Bir Faulkner klasiği daha

William Faulkner'ın "Köy"ü taşralı orta sınıfın doğuş ve yükselişini anlatan üçlemenin ilk kitabı.

Roman yazma sanatının Türk edebiyatındaki geçmişi pek eski değil.Burada ne romanın tanımından, ne de roman sanatını oluşturan öğelerden bahsetmek istiyorum. Bizim bir huyumuz vardır; entelektüel kavramları, bir içsel durum bizi onlara yönlendirdiği için değil, şık durdukları, moda oldukları için katarız yaşamımıza ve sanatsal yaratımımıza. Örneğin postmodernizm, Türk romanına, Türkiye'deki postmodern durumu yansıtmak niyetiyle değil, moda olduğu için girdi. Aynı şey büyülü gerçekçilik ve birçok başka avangart edebiyat akımları için de az ya da çok geçerli. Elbette, Oğuz Atay gibi, modernizm ya da postmodernizmi gerçekten içeriksel bir durumu yansıtmak için kullanan romancılarımız da var . Yine de postmodern roman dendiğinde, aşırı derecede deneysel, zor anlaşılır, kapalı, karanlık metinler geliyor insanların aklına. Oysa bunlar daha çok modernizme özgü niteliklerdir, postmodernizm ise tam tersine neşeye, mizaha, eğlenceye, hazza ve popüler kültüre açıktır. Şimdi Dünya Edebiyatından bahsetmek istiyorum. Nobel ödüllü Amerikalı yazar William Faulkner'ın "Köy" adlı romanı YKY tarafından yayımlandı. ABD'nin "Avrupalı" yazarı olarak tanımlanan William Faulkner pratik, ekonomik bir dil olarak kullanılmaya alışılmış İngilizce'ye farklı bir yoğunluk sağlamıştır. Romanlarını, karakterlerini Yoknapatawpha adını verdiği yarı-kurgusal bölgede yaşama geçirir. Günlük olayları, karakterleri ayrıntılarıyla verirken Güney'in havasını, toprağını, ruh halini, tarihini, kısaca duyumsanabilecek neredeyse tüm varlığını yansıtır.YKY'de daha önce yayımlanan William Faulkner romanları "O Akşam Güneşi" (1993) ve "Abşalom Abşalom" (2000) çok ilgi görmüştü. Snopes ailesi üzerine üçlemesinin ilki olan "Köy" yoğun, ağır, çarpıcı bir roman. Kurnaz ve entrikacı Flem Snopes, akrabalarıyla birlikte, Frenchman's Bend köyünü yavaş yavaş ele geçirmeye başlar. Snopes klanı bir anlamda ABD'de "kalın enseli" tabir edilen taşralı orta sınıfın ortaya çıkışının ve yükselişinin hikayesi. Geçmişte kalmış bir Avrupalı etkisinin kalıntıları üzerinde kendine özgü bir derinlik kazanmış Güney'in geleneklerine, mirasına ters düşen yeni girişimci ticaret her şeyi etkiler, değiştirir. "Köy" insani güdülerin, zaafların, tutkunun, kaybetmenin ve değişimin romanı. Dili ne kadar karmaşık, kalabalık karakter ve olay örgüsü ne kadar yöresel olursa olsun; keskin, evrensel ve çağdaş bir okuma. Anılarla, öykülerle, kahramanlarla, perilerle dolu. Sevim Ak'ın anı-izlenim türündeki çarpıcı kitabı "Güneşin Çocukları" Ağustos başında piyasaya çıkacak. Çocuk kitapları yazarı Sevim Ak, "Gezici Deneyler" projesinin otuz üç gönüllüsüyle Ankara'dan başlayan bir yolculuğa çıkar. Bu proje kapsamında okullara 500- 700 kitaplık kütüphaneler kurar, oyuncak, bilgisayarlar, ders araç-gereçleri verirler. Her çocuğa bir kitap armağan ederler. "Güneşin Çocukları" bu yolculuğun hikayesi. Almanya'da öğretmenlik yapan yazar Şakir Bilgin'in son kitabı "Bir Daha Susma Yüreğim" An Yayıncılık tarafından yayımlandı. "Bir Daha Susma Yüreğim" yüzleşmeyi, bakmayı, görmeyi, anlatmayı bilen bir gencin dilinden Almanya'da yaşayan Türklerin gerçeği. Bu kitabı okurken; unuttuğunuz bazı gerçeklerle karşılaşacak; Almanya'da Türk olmanın ne demek olduğunu bir de Meryem'den dinleyeceksiniz.

Sayım Çınar

http://www.dilforum.com/forum/archive/index.php/t-25378.html

Modernİzm ve Deneyselcİlİk: 1914-1945

Amerika Birleşik Devletleri'nin savaşa birebir müdahilliğinin oldukça kısa olmasına (1917-1918) ve kayıplarının sayısının Avrupalı müttefiklerine ve düşmanlarına kıyasla çok düşük olmasına rağmen birçok tarihçi iki dünya savaşı arasındaki dönemi Amerika Birleşik Devletleri'nin travmatik "reşit olma " dönemi olarak tanımlar. John Dos Passos Amerika'nın savaş sonrası hayal kırıklığını Three Soldiers (Üç Savaşçı, 1921) adlı romanında anlatmıştı. Uygarlığın "bariz bir utanç yapılanması olduğunu, savaşın da onun tökezlemesi değil, tersine en eksiksiz ve dolgun ifadesi olduğunu" belirtmişti. Şaşkın, sonsuza dek değişmiş Amerikalılar, memleketlerine döndüler ama masumiyetlerine asla eskisi gibi inanamadılar.

Taşralı Amerikan askerleri de kökenlerine pek kolay dönemedi. Artık dünyayı görmüşlerdi, çoğu modern, kentsel bir yaşam tarzını arzuluyordu. Yeni tarım aletleri, tohum serpme makineleri, biçerdöverler, ve biçerbağlarlar işçi ihtiyacını fazlasıyla düşürmüştü. Yine de, üretimdeki artışa karşın çiftçiler yoksullaşıyordu. Ekin fiyatları, tıpkı kentli işçilerin maaşları gibi, borsadaki oynamalara bakan belirsiz piyasa çalkalanmalarına maruzdu. Ortada henüz çiftçiler için hükümet yardımları ya da etkin işçi sendikaları yoktu. 1925'de Başkan Calvin Coolidge şöyle diyordu: “Amerikan halkının başlıca meselesi iştir". Çoğu kişi aynı fikirdeydi.

Savaş sonrası “Big Boom”un (Büyük Patlama'nın) ardından, işler canlandı ve başarıya ulaşanlar hayal dahi edemedikleri bir zenginliğe kavuştular. İlk kez, birçok Amerikalı yüksek öğrenim görmeye başladı, 1920'lerde üniversite öğrenimi görenlerin sayısı ikiye katlandı. Orta sınıf zenginleşti, bu dönemde Amerikanlar dünyanın en yüksek kişi başına düşen gelir ortalamasına ulaşmanın mutluluğunu tattılar ve çoğunluk başlıca statü simgesini satın aldı: Otomobil. Şehirdeki tipik bir Amerikan evi elektrik lambalarıyla pırıl pırıldı, dış dünyadan haberdar olmayı sağlayan bir radyo ile övünüyordu, kimi zaman bir telefon, fotoğraf makinesi, daktilo ya da dikiş makinesi mevcuttu. Tıpkı Sinclair Lewis'in romanı Babbit'in (1922) baş kahramanı olan iş adamı gibi çoğu insan bu aletlerden memnundu çünkü modern olmalarının yanı sıra çoğu Amerikan icadı ve Amerikan yapımıydı.

"Kükreyen Yirmiler"de yaşayan Amerikalılar diğer modern eğlence türlerine de bayıldı. Çoğunluk haftada bir sinemaya gidiyordu. 1919'dan beri Anayasanın 18’inci maddesinden kaynaklanan ve alkollü içkilerin üretilmesini, taşınmasını ve satılmasını yasaklayan içki yasağına rağmen kaçak çalışan barlar ve gece kulüpleri türedi. Bu yerlerde caz, kokteyller ve cüretkar giyim ve dans tarzları vardı. Dans, sinema, araba turları ve radyo ulusal birer çılgınlık halini almıştı. Amerikan kadınları ise özgürleşiyordu. Çoğu, Birinci Dünya Savaşı sırasında cephe gerisi görevler için köy ve çiftliklerden kente göç etmiş ve kararlılıkla modernleşmişlerdi. Saçlarını kısa kesiyorlardı ("bobbed”), kısa "flapper" elbiseler giyiyorlardı ve 1920'den beri oy kullanma haklarını, Anayasanın 19'uncu maddesine dayanarak, kazanmışlardı. Fikirlerini çekinmeden açıklıyor ve kamusal alanda toplumsal işlevler yükleniyorlardı.

Batılı gençler isyan ediyorlardı, acımasız savaşa karşı öfkeliydiler, hayal kırıklığı yaşıyorlardı, kendilerinden yaşlı olan kuşağı savaşın sorumlusu olarak görüyorlardı, ve savaş sonrası zor ekonomik şartların, ironik olarak, yazarlardan F. Scott Fitzgerald, Ernest Hemingway, Gertrude Stein, ve Ezra Pound gibi, dolar sahibi Amerikalıların denizaşırı ülkelerde çok az parayla rahat bir hayat sürmesine olanak sağlamasına içerliyorlardı. Entelektüel akımlar, özellikle Freud psikolojisi ve daha az oranda Marksizm (daha önceki Darwin evrim teorisinde olduğu gibi) “Allahsız” bir dünya görüşünü çağrıştırıyor ve geleneksel değerlerin çözülmesine yol açıyordu. Amerika dışında yaşayan Amerikalılar bu görüşleri benimsediler ve Amerika’ya geri getirdiler. Bu fikirler Amerika’da kök saldı ve genç yazarların ve sanatçıların hayal gücünü tetikledi. Örneğin, 20’nci yüzyıl yazarlarından olan William Faulkner, diğer bütün ciddi Amerikan kurgu yazarlarının Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaptığı gibi, Freud’un fikirlerini bütün eserlerinde kullandı.

Görünüşte var olan eğlence, modernlik ve görülmemiş maddi refaha karşın, 1920’lerin genç Amerikalıları edebi portreci Gertrude Stein onlara taktığı isme göre “kayıp kuşak” idi. Sağlam, geleneksel bir değer yapısı olmadan birey kimlik duygusunu kaybetti. Güvenceli, koruyucu aile hayatı, alışıldık, yerine oturmuş topluluk; bir çiftlikte ekme ve biçme zamanını yöneten doğanın doğal ve ezeli ritmi; ayakta tutan vatan sevgisi; dini inançlar ve gözlemlerle aklına sokulan ahlaksal değerler ... hepsi sanki Birinci dünya Savaşı ve sonuçlarıyla birlikte kökünden sarsılmıştı.

Bir çok roman, özellikle Hemingway’in The Sun Also Rises (Güneş de Doğar, 1926) ve Fitzgerald's This Side of Paradise (Cennetin Bu Yanı, 1920), kayıp kuşağın aşırılıklarını ve hayal kırıklığını anlatır. T. S. Eliot'un etkili uzun şiiri The Waste Land’de (Çorak Ülke, 1922) Batı medeniyeti yağmura (ruhsal yenilenme) şiddetle ihtiyacı olan korunmasız bir çölle simgelenir.

1930’lardaki dünya çapındaki ekonomik kriz Amerika Birleşik Devletleri'ndeki nüfusun çoğunu etkiledi. İşçiler işlerini kaybetti ve fabrikalar kapandı;şirketler ve bankalar battı; ürünlerini hasat yapamayan, nakledemeyen ve satamayan çiftçiler borçlarını ödeyemediler ve çiftliklerini kaybettiler. Orta batıdaki kuraklık Amerikanın “ekmek sepetini” bir toz kasesine çevirdi. John Steinbeck'in The Grapes of Wrath (Gazap Üzümleri, 1939) adlı romanında canlı bir biçimde anlatıldığı gibi, bir çok çiftçi iş bulmak ümidiyle orta batıdan ayrılıp Kaliforniya’ya gitti. Ekonomik krizin en üst noktasında bütün Amerikalıların üçte biri işsizdi. Çorba mutfakları, baraka kentler, ve ordular halinde “hobo” (yük trenlerinde kaçak olarak seyahat eden aylaklar) ulusal yaşamın bir parçası haline geldiler. Bir çokları ekonomik krizi aşırı materyalizm ve gevşek yaşamak gibi günahların cezalandırılması olarak gördü. Onların inancına göre, orta doğunun gökyüzünü karartan toz fırtınaları Eski Ahit'teki bir hükmü yerine getiriyordu. “Gündüz çevrinti ve öğlende karanlık. ”

Ekonomik kriz dünyayı altüst etti. 1920’lerde Amerika Birleşik Devletleri iş konusunda vaaz vermişti; şimdi ise bir çok Amerikalı Başkan Franklin D. Roosevelt’in New Deal (Yeni Anlaşma) programında hükümetin daha aktif olması fikrini destekliyordu. Federal para bayındırlık işlerinde, koruma alanında, ve kırsalın elektriklendirilmesi nde iş olanakları sağladı. Sanatçılara ve aydınlara duvar resimleri ve devlet broşürleri yaratmaları için para ödendi. Bu yardımlar yararlı oldu ama refah ancak İkinci dünya Savaşının sanayi desteklemesiyle yenilendi. Japonya, Amerika Birleşik Devletleri'ne 7 Aralık 1941’de Pearl Harbour’da saldırdıktan sonra kullanılmayan tersaneler ve fabrikalar birden bire canlandılar ve toplu olarak gemiler, uçaklar, cipler ve malzeme üreterek patlama yarattılar. Savaş üretimi ve deneyler atom bombasını da içeren yeni teknolojilere yol açtı. Uluslararası bir nükleer bilim adamları takımının lideri olan Robert Oppenheimer, ilk deneysel nükleer patlamanın ardından bir Hindu şiirinden kehanet gibi bir alıntı yaptı: “Ben Ölüm oldum, dünyaları parçalayan.”

William Faulkner (1897-1962)
Eski bir güneyli ailenin oğlu olan William Harrison Faulkner, Oxford, Mississippi’de yetişmiş ve hayatının büyük bir bölümünü orada geçirmiştir. Faulkner çeşitli romanlarında sözünü ettiği, aralarındaki ilişki kuşaklar öncesine dayanan hayal ürünü birkaç aile ve tamamen hayal ürünü bir peyzajdan oluşan Yoknapatawpha County’i yarattı. Merkezi “Jefferson” olan Yoknapatawpha County, Oxford, Mississippi ve yakın çevresini örnek almıştır. Faulkner yörenin tarihini ve Kızılderililer, Afrikalı-Amerikalılar, Avrupalı-Amerikalılar ve çeşitli karışımlar gibi orada yaşamış olan çeşitli ırkları yeniden canlandırır. Yenilikçi bir yazar olan Faulkner, öykü biçiminde kronoloji, farklı bakış açıları ve değişik sesler (dışlananlar, çocuklar, ve cahiller de dahil), ve zengin ve zor karmaşık alt parçalarla dolu aşırı uzun cümlelerden oluşan barok bir üslupla denemeler yaptı.

Faulkner’in en iyi romanları arasında The Sound and the Fury (Ses ve Öfke, 1929) ve As I Lay Dying (Ben Uzanmış Ölmek Üzereyken, 1930) gibi aileden birini kaybetmeninin stresini yaşayan güneyli aileleri incelerken bakış açısı ve sesle denemeler yapan iki modernist eser; beyaz bir kadınla siyah bir adamın arasındaki karmaşık ve şiddet dolu ilişkiyi anlatan Light in August (Ağustos Işığı, 1932); belki de en iyi eseri olan, kendi kendini yetiştirmiş plantasyon sahibi adamın yükselişi ve ırkçı önyargılar ve sevgideki başarısızlığı nedeniyle trajik düşüşünü anlatan Absalom, Absalom! (Abşalom! Abşalom!, 1936) vardır.

Bu romanların bir çoğu hikayenin bölümlerini anlatmak için farklı karakterler kullanır ve anlamın eldeki konu kadar, hikayeyi anlatma biçimiyle de bağlantılı olduğunu gösterir. Çeşitli bakış açılarını kullanmak, Faulkner’ı Hemingway veya Fitzgerald’dan daha kendine dönük veya “dönüşlü” kılar; her roman kendi üzerinde düşünürken aynı anda evrensel ilgi kaynağı olan bir hikayeyi de açığa çıkartır. Faulkner’ın temaları güneyli gelenekler, aile, toplum, toprak, tarih ve geçmiş, ırk, ve hırs ile aşk tutkularını içerir. Faulkner aynı zamanda yozlaşmış Snopes ailesinin yükselişi üzerinde odaklanan üç roman yazmıştır. Bunlar The Hamlet (Köy, 1940), The Town (Kasaba, 1957), ve The Mansion’dır. (Malikane, 1959)