Nezihe Meriç


Korsan Çıkmazı

Nezihe Meriç


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

03.08.2011

 


 

Editörün Notu : Meriç'in Türk öykücülüğünün geleneksel çizgisi ile yenilikçi yönelişleri arasında sağlam bir köprü kurduğu kabul edildi.   İç yalnızlığından kurtulamayan kadınları anlatmadaki başarısı ve şiirli havasıyla 1950 kuşağının öykücüleri arasında belli bir çizgi oluşturdu. Öykülerinde iç ve dış gerçekler iç içe verilirken duygu ve düşünceler çağrışımlarla sürekli beslenerek gelişir; Özellikle ilk yapıtlarında alttan alta sevgiye, iyimserliğe ve umuda yöneliş sezilir


 

Nezihe Meriç


http://www.ykykultur.com.tr/

28 Şubat 1924'te Bursa'da doğan yazarın tam adı Nezihe Şükran Meriç'tir. Babası Karayolları mühendisi olduğundan çocukluğu Anadolu'nun çeşitli illerinde geçti. Eskişehir'de başladığı ilkokulu Karaköse'de (Ağrı) (1936), ortaokulu Kırşehir'de (1959) tamamladı. Eskişehir Lisesi'nden (1943) sonra İÜEF Türk Dili ve Edebiyatı ile aynı üniversitenin felsefe bölümlerine devam ettiyse de öğrenimini tamamlamadan ayrıldı (1945). Bir süre Heybeliada İlkokulu'nda müzik öğretmenliği yaptı (1946-54). Eşinin kurucusu olduğu Dost Yayınları ve Dost dergisinin yönetiminde çalıştı (1957-73). İlk yazısı ("Ümit", bir yanlışlık sonucu N. Ufuk imzasıyla) İstanbul dergisinde (15 Şubat 1945), ilk öyküsü ("Bir Şey") 1950'de Seçilmiş Hikâyeler dergisinde çıktı. Özellikle bu dergide yayımladığı öyküleri ve ilk kitabı Bozbulanık ile adını duyurdu.

"İşlediği konulara bir iç zenginliği, dinlendirilmiş dikkatler, boyutlar ekleyen yazar değerini daha bu ilk kitabıyla kabul ettirdi" (B. Necatigil). İç yalnızlığından kurtulamayan kadınları anlatmadaki başarısı ve şiirli havasıyla 1950 kuşağının öykücüleri arasında belli bir çizgi oluşturdu. Öykülerinde iç ve dış gerçekler iç içe verilirken duygu ve düşünceler çağrışımlarla sürekli beslenerek gelişir; özellikle ilk yapıtlarında alttan alta sevgiye, iyimserliğe ve umuda yöneliş sezilir (son öykü kitaplarından biri olan Bir Kara Derin Kuyu'da ise olabildiğince karamsar bir tablo ortaya çıkar).

Düşle gerçeği aynı anda kotarırken yer yer halk deyimlerine ve konuşma diline yaklaşan rahat, samimi ve incelikli bir dili vardır. Örneğin Dumanaltı adlı öykü kitabında yerel ve türetme sözcükler de göze çarpar. Meriç'in Türk öykücülüğünün geleneksel çizgisi ile yenilikçi yönelişleri arasında sağlam bir köprü kurduğu kabul edildi. İlk kitabı Bozbulanık'ta bazıları yalnızlığın ve hayal kırıklıklarının bunalımını, bazıları yoksulluğun acılarını yaşayan, bazıları da düşler ardında koşan daha çok genç kız ve kadınların öykülerini anlattı. Ayrıntılarla beslenen iç gözlemlerini yalın, duru bir dille anlatırken "olayın geriye itilmesine, buna karşılık olaydan göveren duygulanımın öne geçmesine" dikkat ettiği görüldü (S. İleri). "Öz Suyu" öyküsündeki Hayriye'yi de sonradan Sular Aydınlanıyordu adlı oyununda yeniden canlandırdı. Daha sonraki yapıtlarında dilin olanaklarını zorlayan, soyut ve samimi bir anlatım biçimiyle kendine özgü bir öykü dünyası kurdu.

 İkinci kitabı "Topal Koşma" daki “Susuzluk” başlıklı on öykü simgesel olarak bir çeşit “yakınmalar demeti”dir. Bu kitabında çoğu kadın ve öğretmen olan sıkıntılı kişilerin bir türlü uyum sağlayamadıkları toplumun eskimiş değer yargılarından kaynaklanan tedirginliklerini dile getirdi. V. Günyol’a göre, “sanatçının, insanların mutsuz ve yalnız göçüp gittiklerini görüp, eskimiş, anlamını yitirmiş törelere baş kaldırarak nasıl yürüyebileceğine güzel bir örnek vermiş” tir. Bu kitabındaki “Susuz VII” öyküsünden hareketle Korsan Çıkmazı adlı romanını yazdı. Anılara, çağrışımlara, duygulara ve iç konuşmalara dayanan ve adını Beyoğlu’ndaki bir sokaktan alan bu roman, anlatım ustalığı ve ifade yenilikleriyle, yayımlandığı yıl büyük bir ilgi gördü.

Dördüncü öykü kitabı Dumanaltı ile birlikte öykücülüğünün ikinci döneminin başladığını belirten N. Meriç, kadın duyarlılığına ve bakış açısına sahip bir yazar olarak, gerek öykülerinde, gerekse romanlarında değişik tipteki insanları ve konuları işledi; bu çabasında yapaylığa düşmemesi başarısını sağlayan özelliklerin başında geldi. Kadınların yaşamakta olduğu sorunlara karşı bazen öfkeli ve hatta hırçın ve başkaldırıcı bir tutum sergilerken de içtenliğiyle birlikte estetik kaygılarını da yitirmedi. Öyküyü “İnsanın bir ruh halinin, herhangi bir olay karşısındaki durumunun, kısmetine düşen zaman içinde, bir gülüşün, bir davranışın makaslanıverişidir” şeklinde tanımlayan N. Meriç inceliklerle dolu yeni anlatım biçimleri geliştirdiği "Yandırma" adlı öykü kitabıyla tekrar gündeme geldi. Bu arada çocuklar için yazdığı kitaplarla da “çocuk edebiyatı”nın önemli isimleri arasında yer aldı. Üç oyunu yurt içi ve dışında sahnelendi. A. Bezirci, yaşamı ve yazarlığı hakkında bir monografi kitabı hazırlamıştır.

Ödülerl: Korsan Çıkmazı ile 1962 TDK Roman Ödülü; Bir Kara Derin Kuyu 1990 Sait Faik Hikâye Armağanı; Yandırma ile 1998 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü; 2007 Mersin Kenti Edebiyat Ödülü."

(Yapı Kredi Yayınları)
 


Kendi kaleminden Nezihe Meriç:
'Hiç ağırbaşlı olamadım'



19/08/2009 1:22

http://www.radikal.com.tr

“Çocuk ruhlu denilenlerden, çocuksu bir yapıda olduğum için, hiçbir zaman ağırbaşlı, ciddi, okkalı bir kadın olamadım. Ama bu yapı, sorumluluklar, insan ilişkilerinde saygı, hoşgörü, anlayış, efendi insan olmanın koşulları içinde düşünülecek olursa, evet, ağırbaşlı, güvenilir, dost, adam gibi biri oldum her zaman. Ve, çok sevildim. Buna çok alışkınımdır. Sevilmemeyi bilmem.

Çocukluğumdan bu yana, aşırı sinirli biriyim. Sevgi dolu, sevinçli, şenlikli, deli dolu, heyecanlı, art niyetsiz, saf yürekli, ama sinirli. Çok küçük yaşlarımda bile hoşgörülü olmayı biliyordum. İnsanlara önce severek yaklaşırım. Duygularıma kapılırım. Hoşuma gitmişse ilk görüşte fazla ince elemem. Açarım kapılarımı. Yanıldığım olur, ama sabırlıyımdır. Çok uzun zaman yıllarca sabrederim. Birçok sorunu içimde halletmeye çalışırım. İyi niyetimi, anlayışımı, aklımı, fikrimi, usumu kullanırım. Karşımdakini ne olursa olsun kırmamaya çalışırım. İçime atma huyum kötüdür. Beni hasta eder. Sinirimden çatlarım... Ev halkına yakın bildiklerime durmadan dert yanarım... Eskilerin deli saraylı dedikleri tiptenim. Temizliği titizliğe varanlardan. Kendimi çok düzelttim ama, gene de huysuzluğa varan titizliklerim var...

Güzel sofra kurmayı çok severim. Çok iştahlı biri değilsem de, iştahsız mıszırtı da değilim. Ağzımın tadına düşkünümdür. Her şeyi yemem. Ağzımın tadına uygun bersani pirinci buluncaya dek bersani pirinci buluncaya dek, kentin yedi bucağını dolaşabilirim...
Sabah uyandığım andan başlayarak hep sanatla yaşarım. Bunu böyle bir cümle kuruluşuyla söylemek komik oluyor ama, değil. Bu şu demek: Uyandığım an gördüğüm düşle karışık günlük yaşamım başlar. Yalnız bu yaşayış, evin sesi, kokusu, çalan kapı, telefonların başlamasıyla birlikte, arkadaşlar, bir takım ilişkiler, programlar içinde dış dünyadan yansımalar, caddedeki devinim, denizin rengi, o gün yapılacak işler, postayla gelenler hepsi benim kafamda kurduğum ya da yazmakta olduğum metinlerle bir aradadır. Okuduğum gazeteler, akşamdan kalan yazılar, okumakta olduğum kitapların hepsi bunun içindedir. Evet, tek kitap okuyamam. Daima üç beş kitabı bir arada yürütürüm. Evin her zaman oturduğum köşesinde bir roman vardır. Yün sepetimle yan yana. Yün örmeye bayılırım.”

Asım Bezirci’nin 1999’da hazırladığı Evrensel Kültür yayını ‘Nezihe Meriç’ monografisinden alınmıştır.


Nezihe Meriç yaşamı savunur


22/02/2008

http://www.radikal.com.tr

Sabahın ilk ışığı uyandı uyanacakken kuşlar birden türkülenirler. Kim duyar? Önce şairler mi, öykücüler mi? Bilemediniz, Nezim duyar. Yani Nezihe Meriç. Yakınları onu "Nezim" diye çağırır ya... Okurları da iyi izleyip Ekşi Sözlük'e onu şöyle tanımlamışlar: "Nezihe Meriç, kendisine Nezim diye hitap edilmesinden hoşlanan...

SENNUR SEZER Arşivi

Sabahın ilk ışığı uyandı uyanacakken kuşlar birden türkülenirler. Kim duyar? Önce şairler mi, öykücüler mi? Bilemediniz, Nezim duyar. Yani Nezihe Meriç. Yakınları onu "Nezim" diye çağırır ya... Okurları da iyi izleyip Ekşi Sözlük'e onu şöyle tanımlamışlar: "Nezihe Meriç, kendisine Nezim diye hitap edilmesinden hoşlanan, neredeyse her yürüyüşünden yeni bir öyküyle dönen yazı makinesi, çağdaş Türk edebiyatının ilk kadın öykücüsü. Leziz anlatımı, üretkenliği ve yaşam sevinciyle örnek alınası insan."

Öykü yazarıdır, öyle bellemişiz ama biraz okudunuz mu, dalar gidersiniz. Bu öyküde kaç şiir saklı, diye sorarsınız kendinize. Sözcükleri böyle ölçe biçe, ölçülüp hesaplandığını belli etmeden bir anlatıya yerleştirmek şair işidir diyebiliriz biz. Hem de hangi sözcükleri... Kullanılmaya kullanılmaya 'yakası açılmamış'lık kazanmış sözcüklerin yanına 'işte bu buraya sesiyle tınısıyla yakıştı' diye orada uyduruluvermiş sözcükleri. O sözcükleri yan yana ancak Nezihe Meriç yakıştırır. Yaşamın, burun direğimizi sızlatan ama kimseler bu sızıyı duymasın diye burun büktüğümüz ayrıntılarından öykü anlatmayı o başlatmıştır çünkü. Bir duyguyu, bu duyguyu anlatan sözcüğün harflerine bölerek anlatmayı denemeyi de biz şairler ondan mı öğrenmeliydik:

"(...)
Keder.
'R', dilimle damağım arasında çoğalıp yoğunlaşıp kalıyor.
Kimse anlamıyor bu kalıntıyı.
"Kederliyim kederli" dediğim zaman da, kendime usulca, 'i'nin uzayıp gidişini, değişip çığlık oluşunu da.
Çavlanın içinde, tek başıma, eli kolu bomboş kalmış, kendime yumulmuş oturuyorum.
Gece. Gece de kederli.
Karanlık.
Karanlık da kederli.
Işığı yanmayan lambalar da, ufaklı büyüklü lekeler halindeler; orada burada. Keder içindeler. Işıklarını kaybettiler. (Ben de. Ben de sevincimi, yürüyüşümün ahengini, sesimi, sonunda da gözyaşlarımı kaybettim.)
()
Ağlanmamalı/ymış. Çoluk çocuk düşünülmeliy/miş.
Ben 'G'yim. 'Ç' çoluğum çocuğum.
Çünkü...
Ne?
Çünkü 'g'ler sessiz, boğuntulu.
Nasıl yani?
İğde gibi.
'Ç'ler?
Ç'ler de çocukların tasasız, ne olursa olsun bir yerlerden bulup çıkardıkları sevinçleri, oyunları, gülmeleri."

Nezihe Meriç'in yeni kitabı Gülün İçinde Bülbül Sesi Var'ın ilk öyküsü Yanmışım Dumanım Tüter'den yaptım bu alıntıyı. Bu öyküde bir film karesi gibi belleğime kazınan bir bölüm var. Gece balkona gelip içeri bakan bir kedi. Ölmüş sahibini arayan. Sahibinin karısının yalnız olduğuna kendince şaşan bir kedi. Hayır hayır o da değil, evi saran kederi algılayan kedinin kederli kadını göremeyişi:

"Kedi burnunu cama dayadı.
Beni göremiyor, ama orada olduğumu biliyor.
Beni göremeyişine şaşıyor.
Tedirgin. Kıvrılıp gönül rahatlığıyla uykuya dalamıyor.
Beni göremiyor. Çünkü ben yokum. Ben artık bittim. Yokum.
Bu ne demek şimdi?
Kendimi algılayamıyorum demek; galiba."

Bu bölümle eşlerini yitiren arkadaş evlerinin balkon kapılarını anımsıyorum hep. Nezim bütün bu kapılardan bir göz atıp geçmiş sanki. Kendi kederini bütün yaslara ayna etmiş...
Nezihe Meriç'i iyi tanımak için yapılması gereken, bence, Asım Bezirci'nin Nezihe Meriç monografisini (Evrensel Basım Yayın) okumak. İlk kez 1999'da, Bezirci'nin öldürülüşünden sonra, yayımlanabilen bu çalışma; öykü, roman ve oyun yazarı Nezihe Meriç'i tüm yönleriyle ele alıyor. Birinci bölümde Asım Bezirci'nin yazarla, yaşamı ve yazarlığı üzerine yaptığı uzun söyleşi yer alıyor. Bezirci, çalışmasının devamında Nezihe Meriç'in öykücülüğünü, romancılığını, oyun yazarlığını irdeliyor, örnekliyor, bu konularda yapılmış değerlendirmelere yer veriyor.

Betonu delen çiçek

Nezihe Meriç, aslında yaşama sevincinin, tutkusunun yazarıdır.
"Şu karmaşık, anlaşılması, anlatılması olanaksız, tılsımlı, gizemli yaşam denen şey var ya, bence bunun özü şu: Doğmak, yaşamak, ölmek. Bu gerçek, dünyanın her yerinde böyle. Kim aksini söyleyebilir. Bu böyle ama, dünya dünya olduğundan, yeryüzü yeryüzü olduğundan, insan insan olarak var olduğundan bu yana (tarih denen çılgınlık süredursun), oluşan, onu üreten, yücelten bir başka cevher var.

Olmazsa olmaz, bir şey; aşk. Tıpkı yaşam gibi gizemli, karmaşık, tıpkı yaşam gibi, anlaşılması da, anlatılması da zor bir şey bu aşk.

Yaşama aşkı.

Karanlıkların içinde, ince ayrıntılarla var olan insanı bilmek, insanın, yaşamın, aşkın sesini duymak ne denli zorsa, aşk da öyle. Zor. Çok zor. En zor olan da, bu zoru yaşamak, onunla baş edebilmek.
Bu sesi duymanın, onu elde edebilmenin, bunu kolaylar gibi olmanın bir yolu var. Bu yol öyküden geçer." (2007 Dünya Öykü Günü bildirisi, Nezihe Meriç)

Yaşamla baş etmek ister gibi seçer sevinçleri, üzüntüleri... Bir bacanın tütmesinin arkasında bir çocukluk anısının kıpırtılarını bulmak onun işidir. Öyledir. Hepimiz gibi bakar, görür, düşünür, konuşur, dinler sonra, yaşamın bir ucundan tutup, en aykırı görüntüyü/ayrıntıyı arar: "Kapının önündeki beton girişin bir yeri, incecik çatlayacak olsun, oradan bir sarı çiçek, sızan suyla beslenip günün birinde boynunun uzatıver"se, Nezim, onu alıp bir öyküsünün uygun bir yerine yerleştiriverir. Biz içimizin betonlaşmış bir yerinin çıt diye kırıldığını duyarız. Bir göz göze gelişin, "dön baba dönelim" tekdüzeliğindeki yaşamı değiştirişini duyarız. Onun öyküsünde ayrıntılar sıradandır: "Kuş sesleri,ağaçların belli belirsiz hışırtısı, kentin uğultusu, bakkalın radyosunda haberleri okuyan spikerin yumuşak sesi, vb..." ama denizin içindeki çakıl taşları gibi ışıldar. Çünkü "Öykü bu ayrıntıları istiyor. Bir çeşit giyinmek bu onun için."

Nezihe Meriç'in yaşam tutkusu, onu boyun eğer bir tavra sokar sanmayın. O bütün eşik betonlarını kırabilir yüreğimizdeki "tasa kuşu"nu kışkışlamak için. Uzak şenliklerin havai fişekleriyle yürek soğutan yoksulların akşamlarının tüm eksiklikleri yenen "dört başı mamur" dayanışma duygusunu aktarmayı bilir. Ama sesini yükseltmeden edemez. Yaşam tutkusu adına hırsla, nefrete benzeyen bir sinirlilikle haykırır, "örtülüp bastırılmış bütün sıkıntıları, bütün acıları, hayalleri, düşleri altüst" ederek: "Bak savaş var savaş. Savaş be! Siz burada böyle çay içip oturuyorsunuz, ama savaşta herkes ölüyor. İnsanlar ölüyor, bebeler ölüyor. Bomba atıyorlar, evler ölüyor, ağaçlar ölüyor." (Benim Acım Acıların Beyidir)

"Ali'leri kurşunladılar, Ali'leri zindanlara attılar. Ali'leri işsiz koydular... Hiç kimse sesini çıkarmadı. Bu tümce var ya bu tümce tek başına yeter! Ünlem! Hiç kimse sesini çıkarmadı. Ünlem! Ses çığlık bile olamadan ağıtlara karıştı, gözyaşı olup kayboldu." (Uğurlar Olsun, Uğurlar Olsun/ Hüzünlü Bulutlar Yoldaşın Olsun)

Ayrıntıları gözden kaçırmayan bir öykü yazarı, bir de yaşam tutkusunu savunuyorsa razı olur mu yaşamı savunan sesin yalnız kalışına? Hiç görülmüş mü böyle bir vazgeçme Nezihe Meriç'te? O, ya "Ben varım ya ben, bağırmak istiyorum avazım çıktığı kadar" deyiverir öyküsünün sonunda. Ya da okurlarını çağırır haksızlıklara karşı çıkmaya, kışkırtır: "Ama, şunu da hesaba katmak gerekir, bu öyküyü, öykünün sesini duyarak okuyanlar, zaten o eksikmiş gibi görünenin sesini de algılayıp katacaklardır öyküye." Bu çağrıya karşı komak olanaksızdır.

GÜLÜN İÇİNDE BÜLBÜL SESİ VAR
Nezihe Meriç, Yapı Kredi Yayınları, 2008, 114 sayfa, 6 YTL.


İncelikli öyküler yazdı

19/08/2009 1:23

Nezihe Meriç, toplumsal hayat içinde bile kendi duyarlıklarını koruyan kadın kişilikleri yetkin biçimde anlatan bir öykücü olarak öne çıkmıştı

SEMİH GÜMÜŞ Arşivi

http://www.radikal.com.tr/

Nezihe Meriç’in öykücülüğümüzün en önemli adlarından olduğuna kuşku yok. İlkin, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nde 1950’lerin hemen başında çıkan öyküleriyle tanındı ve büyük ilgiyle karşılandı. Edebiyatımızda en köktenci değişikliklerden birini gerçekleştiren 1950 Kuşağı’nın belirgin biçimde ortaya çıkmasından önce gelen yazarar arasında, özel bir yeri var Nezihe Meriç’in.

Onu doğrudan 50 Kuşağı’na bağlayamayız, ama ondan büsbütün de kopuk değildir. En önemli köprülerdendir. Öykücülüğümüzün geleneksel birikimine bağlanma düşüncesi öykü anlayışını belirlemişti. Sait Faik, Esendal, Sabahattin Ali gibi yazarların ardılı olmayı da amaçlamıştı kuşkusuz, ama aynı zamanda öykülerinin yepyeni olduğunu da saptamalıyız. Dolayısıyla, 1950 Kuşağı’nın modern öykü anlayışının öncüllerinden sayılır.

Bu arada kadınları anlattı elbette. Toplumsal hayat içinde bile kendi duyarlıklarını koruyan kadın kişilikleri anlatma yetkinliği özellikle öne çıktı. Erkek egemenliğine dayalı bir toplum içinde, ezilen, iç dünyaları örselenmiş, geleneklerin kıskacı içinde bunalan kadınları bazen yenik, bazen başkaldırıcı kimlikleriyle yansıttı. Kadın bakış açısının getirdiği konuları ve kişileri yakın gözlemleri ve titiz ayrıntıcılığıyla anlattı. Ayrıntı, deyip geçmemeli; özellikle Bozbulanık’tan Dumanaltı’na, onun yazdıklarını özellikle ayrıntıların tadına vararak okumak gerekir.

On yakından tanıyanlar içinse, Nezihe Meriç gerçekten unutulmazdır.


BİR ROMAN: KORSAN ÇIKMAZI
 (Nezihe Meriç) ve İMGELER


http://www.anafilya.org

M. Halit UMAR

Korsan Çıkmazı, Nezihe Meriç’in 1960 yılında yazdığı bir romanıdır. Bu yapıtı (YKY 3. Baskı*) bu kez başka bir bakış açısından okudum. Amacım, Türk yazın sanatına elli yılın üzerinde emek veren Nezihe Meriç’in değişik yapıtlarını karşılaştırmak, yazım tekniğinde, sözcük seçiminde, dil kullanımındaki evrimini daha iyi anlamaktı. Böyle bir yanaşımla okuduğum, ilginç bulduğum saptamaları sizlerle paylaşacağım.

Bu yapıtta, 44 yıl önce, yazarın kullandığı dil, bu yıl yayınlanan yazıların- dakinden farklı değil. Sözcük ekonomisi yazarın sanatında öne çıkan bir özellik: Gereksiz bir hece, harf bile olmamalı. Virgülün yeri çok önemli; bunu bütün yazılarında görüyoruz. Nereye virgül koymalı? Bu konuda yeterince deneyimi olmayanlar için Nezihe Meriç’in yapıtları eğitsel değerde bir kaynak.

Korsan Çıkmazı’nda öne çıkan bir başka özellik imgesel zenginliktir. Korsan Çıkmazı’nda imgelerle yoğunlaşan anlatım düz yazıya şiirsel bir özellik getirmiştir. Aşağıda sözünü ettiğim bu kitaptan alıntılar yapıyorum. Yazarın son romanı olan Alacaceren (2003, YKY) daha değişik bir yazım örneğidir. Süzülmüş bal, ya da yıllanmış bir şarap mı demeli? Çok ilginçtir, Alacaceren’de, Korsan Çıkmazı’nda gördüğümüz imgelerle süslenmiş bir anlatım bulunma- maktadır. Neden Alacaceren sözcüklerin düz anlamlarıyla, imgeleme güçlerine gereksinim duyulmadan yazılmış? Bu, yazarın bilinçli bir seçimi olabilir. Yoksa, sözcüklere ve dile hakimiyet imge kullanımını azaltıyor mu?

Sonuç: Nezihe Meriç’in son romanı olan Alacaceren’in tam aksine, 1960 yılında yazdığı Korsan Çıkmazı çok sayıda birbirinden güzel imgeler taşımaktadır.

KORSAN ÇIKMAZI romanında saptadığım imgeler:

“...Yeni dostluklar kuracak yürek kalmadı artık bizde. İşimiz çok üstelik; yorgunuz.” S.7

“...İşime öyle dalmışım ki, bir ara baktım, şaşılaştırdığım gözlerimle, sarkıttığım dudaklarımdan çocukluğum çıkmış gelmiş, yanıma oturmuş.” S.8

“...Bunların üzerine, bir de tütün tavı yağmur gelince, aldı beni bir dalgalanma, o lo ho. Ya! Gayret etsen, beni ağlatabilirsin. Sarp kayaların denize indiği yerlerde, beyaz çiçekler açar mı bilmem. Hiç denize inen sarp kaya görmedim ki. 1959 yılı Türkiye’sinde yıkılan bir İstanbul’a karşı durmuş, topuklarımın ağrısını dinliyorum.” S. 8

“...Sorma, uzun iş. Yo, konservatuvarı bitirdi. Bitirdi ama, müzik şimdi onun için yoğunlaşmış bir ağrı.” S. 9

“...Bir yeşili belli olmayan toprak görünür, iyi bakınca, ilk bakışta belli olmayan, toprak rengi bir eski ateş görünür.” S. 9

“...Berni bir zaman gülümseyerek durdu. O lo ho, yavaş yavaş, kış ortalarında ayaza çekmiş bir bahar kokusunun kendini duyuruşu gibi, anıların arasında duyulmaya başladı.” S. 13

“...Ha şöyle canım! Uzatıp bacaklarınızı oturun şimdi. “Aman usta bana bir şeyler getir. Kuzum. Ne getirirsen getir. Bir şiir getir, biraz deminki sevinçten getir, getir işte. Ve demli bir çay!” ” S. 15

“Bu içi dışı parlatılmış fındık kabuğunda sessizce dolaşırken, kendi kendimle konuşur dururum.” S. 18

“...Sesi, pişmiş ayva renginde esmer, duru bir sesti.” S. 69

“...Hava soğuktu; ıslak, üşük, çamurlu bir hava. Bozuma uğramış bir yağmur, yağıp yağmamayı düşünüp duruyordu.” S. 71

“...Kadın, bir dağ yamacında tüten, mavisi solmuş duman değildi.” S. 73

“...Adam beni her zaman ilgilendirir. Uzak, “derin mavi deniz” gözlü bir adam.” S. 74

“...Abajur onu safkan bir ışıkla aydınlatıyordu.” S. 75

“...Hepsi buğday gibi çocuklardı. Kuvvetli, sağlam çocuklar.” S. 76

“Yolculuk onlar için sonu gelmez, buz gibi bulantılar içinde, midelerine oturmuş bir uyku oldu.” S. 77

“Raflardan çıngır çıngırdak, mıngır mıngırdak çay bardakları indi, masanın üstüne sıralandı. Küçük beyaz tabaklar hemen çiçek açtılar. Çörekler ısındıkça gevredi.” S. 78

“...Kızaran ekmeklerin kokusu insanı ağlatacak gibi oluyordu.” S. 81

“... Şu eve bak, uçuk yeşil, ayva pişmişi, solmuş pembe gülrengi, saman sarısı... Kırmızılar avaz avaz, pembeler cırlak, acı sarılar, türbe yeşilleri, zehir taşı maviler... Uvvv! Evlere şenlik!” S. 95

“... Dudağının kenarını ısırır, susmak ister gelgelelim, Berni’nin rengi uçmuş suratında, bembeyaz bir yabancılık vardır.” S. 95

“Kararmış, boncuk mavisi bir acı gelir, Meli’yle onun arasında durur.” S. 102

“...Düşlerimizde bir mavi deniz vardı ki... Tanrım, bir mavi denizdi işte kocaman. Büyük büyük, güneşli papatyalar, beyaz deniz kuşları... ” S. 115

“...Yaşlı koca, genç karı. Köpürmeden kesilmiş çamaşır suyuna benziyor kadın. ...Kadında insanın rahatını kaçıran bir kıpır kıpırlık var. Bozuk floresan lambaları gibi. Ona bakınca kalaylı kap yalamış gibi oluyorum. ...Zaten bacak bacak üstüne atış biçimiyle, az önceki sırtını kaşıyış biçiminde, kenar semtte bir evin, avluya bakan taşlık penceresi, açıkça görünüyor.” S. 122

“Bana gelince, ben onu eski şarap gibi tutuyordum. İnat ediyordum ben.” S.”34

“ (Neyyire halayla Mahir amcaya gelince, onlar bizim dünyamızdı. Onlar başka iklimlerin, özsuyu dolu büyük mavileri, büyük anlamlarıydı bizim için.) ” S. 136

“... Korsan Çıkmazı’ndan ayrılmamalıyım artık.
Sabahı burada bekleyeceğim.” S. 154

 

 

"Nezihe Meriç: Hayatı ve Öykücülüğü"


Derya Devrimsel

http://mavimelek.com

KENDİNİ ÇOK SEVEN BİRİYİM…KUSURLARIMI BİLE;

1925'te Gemlik'te doğdu. Karayolları mühendisi olan babasının görevi nedeniyle doğudan batıya doğru Anadolu'nun çeşitli illerinde gezdi. Göç konusunu işlediği hikâyeleri bu yüzden bu kadar etkileyicidir ve Nezihe Meriç bir yere ait olma hissini pek yaşayamamış diye düşünüyorum.

1943'te Eskişehir Lisesi'nden mezun oldu. Üniversite dönemini Alev Önder tezinde, Asım Bezirci'nin kitabından alıntılamıştır. "1943'te Edebiyat Fakültesi'ne başvuran yazar, önce Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne sonra da aynı fakültenin felsefe bölümüne devam etti. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü morali ve sağlığı bozulduğundan bırakan yazar doktor tavsiyesi üzerine felsefe öğrenimini de bıraktı."(1)

Nezim'in edebiyat öğretmenleri Mehmet Kaplan, Ali Nihat Tarlan gibi kişilerdir. Nezim bu bölümde aradığını bulamadığını İbrahim Yıldırım ve Nalân Barbarosoğlu ile yaptığı bir söyleşide şöyle dile getirir: " Oysa zannediyordum ki, edebiyat fakültesine girildiği zaman edebiyatın A'sından Z'sine her şey öğretilecek; ne nedir, ne değildir, kuramlar, dönemler kavramlar; edebiyatın konusu olan insan ve edebiyata malzeme olacak ne varsa değerlendirilecek… Ancak öyle bir şey yoktu. Arapça öğrendik, Farsçayı gösterdiler, Tevfik Fikret, Mehmet Akif… Tevfik Fikret, Mehmet Akif… Bir hoca girer onu söyler, bir hoca girer öbürünü… Allah rahmet eylesin, hepsini sevgiyle anıyorum, ama gerçek buydu."(2)

1949 sonlarında ilk öyküsü Seçilmiş Hikâyeler dergisinin "Yeni İmzalar" sayısında yayımlanır. Adı: "Bir Şey"dir. Bu öyküsü hiçbir öykü kitabına konulmamış, unutulmuştu.

1955'e kadar Heybeli İlkokulu'nda Mandolin Topluluğu oluşturur, müzik öğretmenliği yapar.

1955'te ilk yazısı "Ümit", İstanbul dergisinde yayımlanır.
1956'da Salim Şengil ile evlenir. Salim Şengil'i, Özdemir İnce'nin yazısından alıntılarla size aktaracağım.

Dergilerin Özgürlük Sığınağında Genç Bir Yazar ve Selim Amca Gerçeği

"Salim Amca'nın nüfus kâğıdındaki adı Salim Şengil'dir. Salim Amca'ya "Salim Amca" adını eşi, "Anamız", yazarlar yazarı Nezihe Meriç taktı. Sonra hepimizin "Salim Amca"sı oldu. Salim Şengil'in Ankara'da yayınladığı Seçilmiş Hikâyeler (1947–1957) ve Dost (1957-1973) adlı dergiler, çağdaş Türk edebiyatının en önemli dergileri arasında yer alır. Bence Varlık ve Yeni Dergi kadar önemli iki dergidir. Ankara'da yayınlandığı için İstanbul vitrinine pek çıkmamıştır. Salim Şengil'in Nezihe Meriç'le birlikte çıkardığı dergiler, Türk edebiyatının özgürlük sığınağı olmuştur. İktidarlar, dergi yönetimleri, yayınevleri tarafından soluğu kesilmek istenen yazarların çoğu Ankara, Ulus, Rüzgârlı Sokak, OVE Han'daki büroda yönetilen dergilerde kendilerine özgürlük sığınağı ve yayınlanma olanağı bulmuşlardır. Salim Şengil'in Dost dergisi ve Dost Yayınevi, Nazım Hikmet yasağını delen ilk dergi ve yayınevi değilse, ikincidir. Ben kendi adıma Salim Şengil'in kendisine, dergi ve yayınevine çok şey borçluyum. Türk edebiyatında, benim durumumda en azından elli yazar ve şair vardır, Salim Amca'ya borçlu olan."(3)
Salim Şengil Seçilmiş Hikâyeler dergisini 1947'de çıkarmaya başlar. İlk sayılarında kendi öykülerine de yer verir.
Salim Amca Nezihe Meriç'in "Bir Şey" adlı öyküsü için, "İşte ilerisi için büyük ümitler beslenecek bir imza daha! Bu, hakikatte bir kadın ismi midir? Yoksa müstear imza mıdır? Bunu bilmiyoruz ama hakikat şudur ki; 'Bir Şey' isimli hikâyesi, benim diyen ustaların başaramayacağı muvaffakiyete ulaşmıştır… 'Bir Şey'de çok şeyler var. Beklemek bizden, çalışmak ondan."(4) şeklinde düşüncelerini dile getirmiştir.

28 Haziran 2005'te Salim Şengil vefat etti.

Nezihe Meriç öykülerini yazmaya devam eder ve derginin 40-41. sayısı Nezihe Meriç Özel Sayısı olur.

Okların Hedefinde Kaçış Günleri ve Kitaplar, Ödüller…
Eleştirmen Ömer Lekesiz Nezihe Meriç'i Öykü İzleri adlı kitabında haksızca eleştirir. "Nezihe Meriç öyküye ne verdi ki? Nahif duyarlılıklar, ucuz merhametler, mutfaktan çevreye ideolojik bakışlar… Öyküleriyle Türk öykücülüğüne ne kazandırmıştır ki? Hep sorar dururum, bir öykü dergisi sahibiyle evlenmeseydi, bunca ünlenebilir miydi?"(5)

1962'de kızı Aslı dünyaya gelir ve aynı yıl Korsan Çıkmazı kitabıyla TDK Roman Ödülü'nü alır.

1968'de Sular Aydınlanıyordu, tek kişilik oyunu İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenir. Aynı yıl Salim Şengil ile Nazım Hikmet yapıtlarını yayımlamak isterler. İlk kitap yayımlandıktan sonra 12 Mart günleri yaşanmaya başlanır ve kitap toplattırılır. Derginin başında gözüken Nezim kaçak yaşamak zorunda kalır. Bir müddet Side, Çeşme ve İstanbul'da kaçak yaşar.

1957-1973 yılları arasında Salim Şengil'in kurucusu olduğu Dost Yayınları'nın ve Dost dergisinin yönetiminde görev alır.

"1985'te Sevdican oyunu Almanca ve Türkçe olarak oynanır. Sevdican Almanya'da bir Türk yazarın yazdığı, bir Türk oyuncunun Almanca oynadığı ilk oyundur."(6)

Bir Kara Derin Kuyu ile 1990 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı alır.
1998'de Yandırma ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır.
2003'te Alacaceren romanı yayımlanır.

2004'te Çavlanın İçinde Sessizce ile Dünya Kitap Yılın Telif Kitabı ödülünü alır.

Anılarıyla ilgili olarak der ki: "Anılarımı yazmalıyım ki, öykülerimi de sırası geldikçe, gönlüme göre açıklayayım. Neden olmasın canım. Olur. Benim kuşağımdan olanlar bile böyle okursa, yeni gelenler ne yapacak bilemem ki! Ben ne düşündüm, nasıl uğraştım, ne çileler çektim bu öyküleri kurgularken, onlarla yaşarken, anlatayım da, isteyen istediği gibi anlasın. Öykülerim benim için çok değerli."(7)
2005 yılında Alacaceren Fransızcaya çevrilir ve Paris'te yayımlanır.
2006'da Çisenti adlı öykü kitabı yayımlanır.

Nezihe Meriç çocukları çok sever ve çocuk kitapları da yazmıştır. Bunlar: Alagün Çocukları, Alacaceren, Dur Dünya Çocukları Bekle, Ahmet Adında Bir Çocuk adlı kitaplardır. Küçük Bir Kız Tanıyorum serisini ise altı yaşından on iki yaşına kadar devam ettirmiştir.

Öykücülüğü

Nezihe Meriç 1950 kuşağı öykücülerinden, cumhuriyetin ilk kadın öykü yazarlarındandır. Nezim ellili yılları şu cümlelerle dile getirir: "Ellili yıllar, kurulan –kurulmasına başlanan yeni düzenin bozulmaya, devrimlerin yozlaşmaya, ödünlerin verilmeye başlandığı yıllardır. Cumhuriyetin getirdiği coşkuyla yetişmiş olan cumhuriyet kuşağı, bu başına gelenleri birden anlayamamış, başkaldırmış, kafa tutmuş, bunlar yapıtlarına yansımış, yasaklar, cezalandırmalar, kaynaşma başlatmıştır. Yazarlar bu karmaşayı, değişmeye başlamış olan toplumu –hem yenilenmeye başlamanın heyecanı, hem bozulmasının, eskiye dönmeye başlamasının getirdiği dayanılmazlıkla toplumsal kaynaşma olarak görsün– dört bir koldan yazmaya başlamışlardır. İşte o altın yıllar, o coşkulu öykücüler, bu başkaldırıdan, bu hırstan doğmuştur. Hem kendini, hem olanı biteni anlamak, bilinçlenmek, bunu çoğunluğa geçirmek, aydınlanmak, bunu çoğunluğa anlatabilmek, gerçekleri yakalamak ve bunları yazmak… Hepsi o yılları altın yapan heyecanlar olmuştur."(8)

Öykü Nezim'e göre hayatın içinden kısa bir anın makaslanıverişidir. " Nezim bir öykü yazma sevdalısıdır. Çıktığı bir yürüyüşten bin öykü ile döner. Onun için öykü yaşamdır, iksirdir ve yazmadan duramaz."(9) Üstelik yazma işi de kolay değildir onun için, bir öyküyü yıllarca bekletebilir.

Dikkatli, Açık Dilli ve Samimi Bir Anlatım

Öykülerine düşkün olduğu kadar okuyucusunun tavrını da önemser. "Yok, böyle olmayacak anlamıyorlar, öykü okumasını bilmiyorlar'a da gelebilir. Gönül indirilip saygılı davranılırsa, hiç öyle değil anlatamamışım"(10) diyecek kadar da açık sözlüdür.
Kendini samimi bir dille anlatır. "Ben bir öykücüyüm. Öykülerimi çok seviyorum. Hem seviyorum hem beğeniyorum. Bu kendini beğeniş benim özelliklerimden biri. Kendiyle barışık, kendini çok seven biriyim çünkü. Kusurlarımı bile."(11)

Dil konusuna da dikkat eder. Bir söyleşide "oysaki" kelimesi üzerine "Ama ölsem oysaki demem. Kanıma dokunuyor. Orta şekerli işte."(12) der. Ancak bazı hikâyelerinde Türkçe olmayan kelimeler kullandığı da görülmektedir. Anı kitabında olayları anlatırken kendinin ve olayları anlatan kişinin üslubunun farklı olduğunu devamlı dile getirir. Onun üslubunda "kocam" kelimesine yer yoktur, hikâyelerinde bu kelimeyi göremezsiniz. Nezim'in hikâyelerinde dualar, beddualar, şiirsel ifadeler, benzetmeler, çeşitli yörelerin dili ve diyaloglar yer alır.(13)

Mekânı iç ve dış olarak ikiye ayırırsak iç mekân olarak ev, karakol, mahkeme salonu, hapishane, meyhane, taşıtlar ve sınıf kullanılmıştır. Dış mekân olarak ise İstanbul, Bodrum Ankara, semtler, caddeler ve yurt dışındaki ülkeleri sıralayabiliriz.(14)

Kişiler olarak her yaştan her sosyal sınıftan insan bulunmaktadır. Nezim'in kadın karakterleri ön planda bulunmasına rağmen erkek karakterler ön planda olduğu hikâyeler de yazmıştır. Kadın meselelerini bir kadın gözüyle yazar ve otobiyografik değildir yazdıkları, sadece kendisinden izler bulunur. Genelde durum hikâyeleri yazar ve "Susuz ІV"te de olan bilinç akışı ve iç monolog yöntemlerini kullanır. Bunları bilinçli kullanmadığını İbrahim Yıldırım ve Nalan Barbarosoğlu ile yaptığı söyleşide şöyle dile getirir: "Yok canım! Bilinçli denemez. Sezgi gibi bir şey. Oğlum, ne diyorum, ben edebiyat dergilerinin çıktığından bile habersiz bir lise mezunu olarak üniversiteye gelmiştim."(15)

Öykü konuları bireysel ve toplumsaldır. Evlilik kadın dünyası, aşk, yalnızlık, özgürlük, yaşama sevinci,12 Mart dönemi öyküleri, kuşak çatışması, yoksulluk ve göç gibi konuları işler.(16)
Nezim, Sait Faik ve Orhan Kemal'e benzetilmemesi gerektiğini iki yazarla da hayatlarının ve birikimlerinin farklı olduğunu dile getirir.
Nezim'in hikâyelerinde mutfaktan gelen kokular, çiçek kokuları gibi kokular ön plandadır.

Necip Tosun, Nezim'in kitaplarını kadın-erkek ilişkilerinin ön plana çıkarıldığı dönem (Bozbulanık, Topal Koşma, Menekşeli Bilinç), siyasal ağırlıklı dönem (Dumanaltı), yüzleşme ve iç hesaplaşmaların yansıdığı son dönem (Bir Kara Derin Kuyu, Yandırma, Çisenti) olarak üç bölüme ayırır.(17)

"SUSUZ ІV"

Topal Koşma adlı öykü kitabındaki on bir öyküden biridir "Susuz ІV". Bu öykü daha önce Eylül-Ekim 1954 tarihli Seçilmiş Hikâyeler dergisinin 11. cildinde "Susuz ІІ" adı ile yayımlanmıştır.(18)
Topal Koşma kitabında birbirini takip eden öyküler yer alır ve ortak kişiler vardır.

Nezihe Meriç öykülerinin ve kitaplarının adları farklıdır. Ahenkli ve ilgi çekicidir. Kadın dünyasını, kadının toplumdaki yerini anlatmaya çalışırken onları "menekşe" diye niteler. Kadın dünyasını anlattığı öykülerinden biri olan "Menekşeli Bilinç" hikâyesinde sineklerden yani toplumun baskısından bahseder, "Susuz" öykülerinde ise menekşelerin susuzluğunu anlatır. Anlatıcı olan karakterin yani Meli'nin* susuzluğunun nedeni edebiyat öğretmeni olan bu aydın kişinin kendini yalnız hissetmesi, duyguları ve düşüncelerinin birbirinden farklı olması ve toplum baskısına karşı kendini sorgulamasından kaynaklanır.

"Susuz ІV" hikâyesi Meli'nin psikolojik durumunu anlatarak başlar. "Yine bozgundayım. Anlayamıyorum. Kuşku içindeyim. Niye tutunacağımı bilmiyorum."(19)

Diğer hikâye kişisinin mutfakta çalıştığı belirtilir. Nezihe Meriç hikâyelerinde iç mekân olarak mutfağı "mutbak" olarak çok kullanır. Fethi Naci bu konuyu "Nezihe Meriç kadar mutfaktan, kadınların ev içi işlerinden söz eden başka hikâyeci yoktur."(20) diyerek eleştirir. Nezim kadın dünyasını yansıtmak için mutfağı mekân olarak seçmiştir. Onun kadınları mutfakta uğraşarak huzur bulurlar ve diğer sıkıntılarını bir kenara bırakırlar. Nitekim Meli bile mutfakta isimsiz kadını iş yaparken izlerken rahatlar ve bunu, "İş yapmasını bilen, düzenli birini izlemek rahatlatıyor insanı."(21) sözleriyle ifade eder. Hikâye boyunca sıkıntılı olan, olanlara anlam veremeyen Meli'nin rahat kelimesini kullandığı ilk cümledir.

Nezim sanırım anlaşılamayacağı korkusuyla yazdıklarını açıklama gereği duyar. Mutfakta çalışan isimsiz kişinin deri kemerli saati ve bir de ayağındaki spor ayakkabılarla farklı olduğunu ev hanımı olmadığını mutlaka belirtir: "Çalışan kadın tipi."(22) Yine aynı paragrafta "Oysa ben, en önce 'Ben' diyorum" diyerek belirttiği bencilliği de tekrar açıklar: "Bencilim. Boğaza duran ham bir bencillik."(23) Hikâyenin ilerleyen kısımlarında "Kalkıp bütün pencereleri açsam" sözleriyle sıkıntılı durumu "Boğuluyorum"(24) diyerek yine belirtir.

Nezim'in öykülerinde giriş, gelişme, sonuç yoktur. "Susuz ІV" hikâyesinin de başlangıcı ve bitişi belli değildir. Zaman ise akroniktir. Anlatıcı üç yıl önceki bir konuşmayı koltukta otururken düşünür. Şimdiden geçmişe atlamalar vardır. Bu hikâye, Meli'nin yaptığı dış ve iç gözlemden, onun duygu ve düşüncelerinden oluşur. Meli'nin hatırladığı konuşmaya dair diyalog kısımları ise isimsiz kadının dünyasını anlamamızı sağlar.

İsimsiz kadının bir sorunu olduğunu hikâyenin başında "Çok savaşmış. Kaybetmedim diyor"(25) diyen Meli'nin sözlerinden anlarız. Hikâye iki kadının, Meli'nin bakışı ile kıyaslanmasıyla devam eder. Meli ile isimsiz kadın arasındaki ilk kıyaslama "Kendine boş veriyor. Anlayamıyorum. Oysa ben, en önce 'Ben' diyorum" diyerek isimsiz kadın gibi davranmayacağıdır. İkinci kıyaslama ise , "Onun yaşama karşı direnişine göre kendi dayanıksızlığımdan utanıyorum"(26) sözleri ile dile getirilir. Üçüncüsünde Meli isimsiz kadın için "Konuşabiliyor. Susup kalmamış. Epeyce tutar yeri var daha. Konuşacak halim yok. Bir iki sözcükle karşılıyorum sözlerini."(27) diyerek kıyaslar kendisini.

Hikâyenin başında isimsiz kadının "tatlı belalar" diye söz ettiği kişiler, biri kız biri erkek kadının çocuklarıdır ve Suat adında biriyle evli olan bu kadın eşiyle de ilgili biridir.

Meli, "Evde, eşyalarda, ana, baba ve çocuklara değin, hepsi beraberken varolan, ama hepsinden ayrı bir şey var."(28) sözleriyle evdeki çocuk eşyalarının varlığına da dikkat çeker. Annesiz, babasız olarak büyümüş bu kadın çocuklarının mutluluğu için uğraşır ve her şeye katlanır. Öte yandan mutluluk kavramını, "Mutlu olmak ne demek"(29) diye irdelese ve bu ailenin nasıl mutlu olabileceğini anlamaya çalışsa da isimsiz kadının herkesin derdi olduğunu söylemesiyle yine okura fırsat vermeden açıklama gelir: "Dertler olsa bile yine de mutlu olunabilir. Bunu demek istiyor. Anlattıklarından bu çıkıyor."(30)

Hikâyenin 132. sayfada olan kısmını ikiye ayırırsak ilk bölümde bir donanma şenliği diye başlayan ve uzayıp giden cümleden isimsiz kadının çocuklarının hiçbir şeyden geri kalmasın diye uğraştığını anlıyoruz.

Kadının çocuklarını çok sevdiğini aldatılmış olmasına rağmen evliliğini sürdürmeye çalışmasından anlasak da Nezim'in açıklayıcı cümleleriyle bunu pekiştiririz. İkinci bölümde ise kadının yaptığı fedakârlıklar ve sahip olamayacağı şeyler listesi uzar gider. Yapılan fedakârlıklar oldukça fazladır ve Nezim'in yaptığı kişilikli mantosu yoktur benzetmesi ilgi çekicidir. Oğuz Atay'ın "Beyaz Mantolu Adam" hikâyesi de bir adamın beyaz bir mantoya sahip olması yönünden farklıyken burada mantoya yakıştırılan kişilikli sıfatı Meli'nin bakış açısıyla isimsiz kadını bize anlatmak için uygun görülmüştür. Nezihe Meriç'in kelimelerle oyunu onlardan çıkarılabilecek anlamlara dayalıdır. "…kadınlığına, onuruna aldırmamış, ama yenilmemiş de"(31) sözleri isimsiz kadının aslında toplum karşısında ezildiğini gösterir.

"Susuz IV"te Renkler ve Üslupçuluk

Nezim için hikâyede üslup önemlidir ve toplumun yapısını doğrudan açıklamaya kalkmadan halk deyişleriyle bunu yansıtır okuyucusuna. Bu hikâyede ise " Yuvayı yapan dişi kuştur, erkeğin elinin kınası, testi kadar kocası olanın kulpu kadar rağbeti olur."(32) deyişlerine yer vermiştir. İsimsiz kadının kaderci olduğunu halk arasında çok kullanılan, " Dünya bu işte, neylersin"(33) "Dünya işte ne diyeceksin."(34) sözleriyle anlatılır okuyucuya.

Renklidir onun hikâyeleri ama siyahlar çok azdır, genelde mavilerle örülüdür. "Susuz ІV"te turuncuyu, maviyi, siyahı yan yana bulursunuz. Turuncu mutfak rengidir ve iç açıcıdır. Mavi çocuk eşyalarının rengidir. Mutfağın üstünün mavi, altının siyah olması dışardan bakıldığında her şey yolunda gibi görünen bir evliliğin gerçekte derine inildiğinde hiç de öyle olmadığını anlatmak için kullanılmış olabilir. Konuşmalar sırasında mutfaktan geçen mavi siyah çizgilerle ise çocuklar söz konusu olunca mutluluk maviyle, evlilik ve sıkıntılar ise siyahla anlatılmak istenmiş olabilir. Çocukların dünyasını anlatırken renkler ve benzetmelere yer verir: " Güneşin yedi renginden sıçramış yedi bin çeşit sevinç dolu bir dünya sarıyor çevresini insanın ."(35)

Hikâyenin sonuna doğru isimsiz kadın aldatıldığını, ayrılmadığını, halasının da aynı şeyleri yaşadığını belirtir. Meli bu olanları anlamaya çalıştıysa da olmuyordur. İsimsiz kadın Meli'nin bu durumu anlamasını zaten beklemez. "Çok gençsin" sözleri öğüt gibi gözükse de aslında kadının, Meli'nin yaşı nedeniyle olanları anlamadığını düşündüğünü gösterir. Meli ise sorunun yaş olmadığını, "Öyle mi? Yoksa ana sorun başka mı diyerek?"(36) sorunun yaş değil anlayış sorunu olduğunu vurgular.

Toplum Karşısında Yenik, İsimsiz Kadınlar

Nezim'in isimsiz kadını toplum karşısında yenilmiştir. Toplumun yüklediği tüm vasıfları hikâye içinde yüklenen kadın anne, eş, çalışan kadın olmasına rağmen Meli ya da Suat gibi bir isme sahip değildir. O toplumun içindeki herhangi bir kadındır ve bu yüzden ismi yoktur, kişilikli mantosunun olmaması gibi.

Kadınlar için söylenmiş, toplumun yapısını açıklayan ve kadınlara benimsetilen bu sözlerin doğruluğu yanlışlığı adına bir yargı yoktur. Nezim, hikâyede bunları vererek okuyucuya bu konuda düşünme fırsatı verir. Yuvayı yapan dişi kuşumuz, isimsiz kadın ne kadar çabalarsa çabalasın aile bireyselliklerin olduğu bir bütündür ve baba bu bütünden çıkmış bir bireydir. Baba olmasına rağmen bireyliğini koruyabilmiştir.

Kına gecelerinde yavrularına kurban olsun anlayışıyla kına yakılan bir zihniyetten farklı düşünüyordur Meli. O, aydındır ve çalışan, okumuş bir kadının isimsiz kalmasını, kadına bu kadar yüklenilmesini ve kadının olanları alttan alarak tepki vermemesini anlayamaz. Meli toplumun içinde bireyliğini kaybetmek istemez, Meli'nin bu tutumu varoluşçu bir anlayışla da açıklanabilir.

Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde "kadının yüzünün karası, erkeğin elinin kınası" deyiminin anlamı yolsuz olan ilişkiler, kadınlar için hoş karşılanmadığı halde erkekler bu gibi ilişkilerden övünme payı çıkarırlar şeklinde verilmiştir. Toplumun kadın ve erkek davranışlarını nasıl yorumladığını gösteren bir başka sözdür bu. Toplumda erkeklerin daha rahat oldukları, istedikleri gibi hareket edip ailelerini bırakıp gidebileceklerinin, hatta aldatmalarının bile hoş görülebileceği anlayışına bir eleştiridir.

"Menekşeli Bilinç"te "Kendinden öncekilerin koydukları törelere aptalca boyun eğiş. Onların hayat anlayışlarına karşı koyamamak. Ben hayatı, kendime göre olan bir hayatı istiyorum… Kendimizi aldatmayalım. Ben hayatı, gereksiz törelerle yitiremem. Biz artık kendi hayatımızın törelerini koymalıyız."(37) diyerek kadınların toplumda birey olmalarını ve nasıl yaşamaları gerektiğini dile getirir. Kıyaslanan birbirine zıt iki kadın kahramanın da sonları aynıdır. Toplumla çatışan ve topluma boyun eğen bu kadınlar topluma karşı yenilirler. Bu hikâye isimsiz kadının yenilişini anlatır, Topal Koşma'nın diğer hikâyelerine bakarsanız Meli'nin de nasıl yenildiğini öğrenebilirsiniz.

* Meliha isminin kısaltması.
~~~
Kaynakça:
(1) Asım Bezirci, Nezihe Meriç, Evrensel Basım Yayın, İstanbul 1999, s. 29
(2) İbrahim Yıldırım-Nalan Barbarosoğlu, "Nezihe Meriç: Dil De Bizimle Aynı Yolu İzliyor", Kitap-lık, S: 92, s. 51
(3) Özdemir İnce, "Böyle Nereye Salim Amca", Hürriyet Gazetesi, 3 Temmuz 2005
(4) M. Hakkı Yazıcı, "Seçilmiş Hikâyeler-Salim Şengil'in Dergiciliği" (* Bu yazı, 1 Haziran 2006 tarihinde 10. Uluslararası Ankara Öykü Günleri'nde yapılan panel konuşmasının notlarıdır.)
(5) Ömer Lekesiz, Öykü İzleri, Hece Yayınları, 2000
(6) Sanat Olayı dergisi, "Sevdican İstanbul Festivalinde", S: 37, Haziran 1985, s. 16–19
(7) Nezihe Meriç, Çavlanın İçinde Sessizce, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Şubat 2007, s. 12
(8) N. Meriç, "Yaşadığımız Sürece Sözümüz Hep Aynı Biçimde Söylenmelidir. Öykümüzde", Üçüncü Öyküler, s. 10, güz 2000, s. 7
(9) Pen Kadın Yazarlar Derneği, "Edebiyattan Hayata Nezihe Meriç" etkinliği
(10) Nezihe Meriç, Çavlanın İçinde Sessizce, s. 9
(11) A.g. e., s. 12
(12) Nezihe Meriç, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Ocak 1953
(13) Alev Önder, Nezihe Meriç Öykücülüğü (yüksek lisans tezi), Adana, 2006, s. 231-271
(14) A.g.e., s. 136-162
(15) İbrahim Yıldırım-Nalan Barbarosoğlu, "Nezihe Meriç: Dil De Bizimle Aynı Yolu İzliyor" s. 50
(16) Alev Önder, "Nezihe Meriç Öykücülüğü", s. 83-31
(17) http://tosunnecip.blogcu.com/2952400/ adresinden alıntılandı.
(18) Alev Önder, "Nezihe Meriç Öykücülüğü" (yüksek lisans tezi), s. 7
(19) Nezihe Meriç, Toplu Öyküleri І, Topal Koşma, Susuz ІV, İstanbul, Şubat 2005, s. 130
(20) Fethi Naci, "Eleştiri Günlüğü", Adam Sanat, S: 68, Temmuz 1991, s. 26
(21) Nezihe Meriç, Toplu Öyküleri І, Topal Koşma, Susuz ІV, s. 131
(22) A.g.e., s. 130
(23) A.g.e., s. 130
(24) A.g.e., s. 133
(25) A.g.e., s. 130
(26) A.g.e., s. 131
(27) A.g.e., s. 131
(28) A.g.e., s. 131
(29) A.g.e., s. 131-132
(30) A.g.e., s. 132
(31) A.g.e., s. 132-133
(32) A.g.e., s. 133
(33) A.g.e., s. 133
(34) A.g.e., s. 134
(35) A.g.e., s. 132
(36) A.g.e., s. 133
(37) Nezihe Meriç, Toplu Öyküleri І, Menekşeli Bilinç, "Menekşeli Bilinç", s. 229
~~~
Sayı: 36, Yayın tarihi: 29/03/2009


http://www.ykykultur.com

TADIMLIK

Otobüs biraz daha gecikirse, ben bir yerlere oturmalıyım. Dikilmekten topuklarım ağrıdı. Tam kırk beş dakikadır, binlerce anayolun ortasında otobüs bekliyorum. İstanbul yıkılıyor. Bu yıkılış ilk gençlik anılarımızın da yıkılması demek oluyor. Sevdiğimiz eski İstanbul yokuşları, yüzümüzü yıkadığımız hayrat çeşmeler yok artık. “Elma ağacının pembe çiçeklerini görür görmez, yokuşu da göreceksin. Bu, taşlarının arasından şırıl şırıl sular akan, yeşermiş bir eski zaman yokuşudur. İki yanında yüksek, sağlam taş duvarlar vardır…” diye anlatamayacağız evimizin yolunu. Artık böyle hikâyeler yazamadığımız gibi. Yeni açılan geniş asfalt yollar, göz alabildiğince dört bir yana çekip gidiyorlar. Onlarla pek tanışamayacağız. Yeni dostluklar kuracak yürek kalmadı artık bizde. İşimiz çok üstelik; yorgunuz. Çok yorgunum. Hele bugün hiç iyi değilim. On beşyirmi dakika önce tanımadığım bir akşam güneşi açtı burada. Birden bütün camlar, çatılar, tramvay rayları ve kuşlar, portakal rengi bir ışık içinde kaldılar. Sonra hava yavaş yavaş yağmurumsu bir renk aldı. Şu önümdeki yamru yumru kavruk işçi, havaya bakıp, “Tütün tavı” dedi. “Tam tütün tavı bir yağmur.” Bunu hiç unutamayacağım. Yok, daha duygulara yer var yüreğimizin aydınlık köşesinde. Tütün tavı bir yağmur ha! İşte bu.

>

Valid HTML 4.01 Transitional