John Fowles

Koleksiyoncu

John Fowles


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

11.05.2011

 


  Editörün Notu :: Soğuk, sığ, duyarsız,  suçunun bilincinde olmayan  psikopat  Clegg büyük ikramiyeyi kazandığında sanat okulu öğrencisi hayat dolu,. entellektütel Miranda'yı kaçırarak mahzenine hapseder.  Aynı olayların Clegg ve esiri Miranda'nın gözünden verildiği iki katmanlı romanda cahil ile aydının hayata bakışı sergilenmektedir.  Fowles' a göre kitap, hem iktidarın ve hem de parasal servetin, bu güçleri adil olarak kullanma yetisine sahip olmayanların  eline geçmesinin tehlikelerini vurgulamaktadır. 
 
 

Koleksiyoncu - John Fowles

http://www.alkim.com.tr

Koleksiyoncu, İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından John Fowles´un, birçok yayınevinden geri çevrilme talihsizliğini yaşayan; ama yayımlandığında kendisine bugünkü ününü getiren ilk romanı. Fransız Teğmenin Kadını, Yaratık, Mantissa ve Büyücü gibi başyapıtların habercisi...

Koleksiyoncu, bir kelebek koleksiyoncusuyla, aşık olarak kaçırıp zindana kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki "mecburi" ilişkinin romanıdır görünürde. Ama Fowles´un olağanüstü üslubu ve ustalığıyla, bu ilişki, başka birçok ilişkiye de gönderme yapmakta, ahlaki kaygılarla baskı altına aldığımız yabanıl doğallığımız içinde, aslında neyi nereye kadar haklı ve geçerli bulabileceğimiz gerçekliğiyle bizi yüzleştirmektedir.

Farklı yolculuklara açık bir kurgusu olan bu roman, sadece kendimize göre haklı olan bir tutku adına yapabileceklerimizin ikna edici ve masum bir anlatısı olarak okunabileceği gibi, içimizdeki "iktidar" ve "teslim olma" isteğinin hangi şartlarda ortaya çıkabileceğinin anlatısı olarak da okunabilir. Ya da iki ayrı sosyal tabakanın birbirine yakınlaşma çabalarının, aslında alt sınıfın üst sınıfa yaranma, üst sınıfın ise öğretmenlik kisvesine bürünerek "yığınları" mümkün olduğunda kendisinden uzak tutma kaygısından başka bir şey olmadığının çarpıcı bir anlatısı olarak da yorumlanabilir.

Sadece bir psikolojik gerilim romanı olarak okunduğunda bile inanılmaz tatlar alacağınız Koleksiyoncu, bunun ötesine geçmekten ve kendi karanlıklarıyla yüzleşmekten korkmayanlara... Ya da Fowles´un dediği gibi "Her insan kendisi için bir giz olmalıdır" sözüne inananlar için.

"Bu bir işkence öyküsü değil; Heyecan verici aşkın en güzel kanıtının ötekine ve onun arzusuna saygı göstermek olduğunu kim söyleyebilir? - Jean Baudrillard, Baştan Çıkarma Üzerine

"Dehşet verici güzellikte bir ilk roman; son derece kendinden emin ve sıkı... Acımasız, marazi ve kesinlikle ikna edici." - Richard Lister, London Standard


http://www.kelebekforum.com

Random House Yayınevi 7 Kasım günü Fowles’un hayatını kaybettiğini duyurdu. Sinemaya da uyarlanan Fransız Teğmenin Kadını ve bir kült haline gelen Büyücü adlı romanlarıyla tanınan John Fowles, “çok katlı öykülemenin, yanılsama ve kendini aldatma temalarının ve belirsiz bırakılmış sonların ustası” olarak nitelendiriliyordu.

“‘Gerçeği bilmek zorundayım,büyünün ötesindeki gerçeği.” ‘Büyünün ötesinde gerçek yoktur,’ dedi kral” (Büyücü ’den, 1965)

John Fowles 1926’da Güneydoğu İngiltere’nin Leigh-on-Sea şehrinde, varlıklı bir puro tacirinin oğlu olarak doğdu. Hayatının ilk dönemleri hakkında “Saygıdeğer küçük evlerde oturan saygıdeğer insanların gürültüleri bende erkenden bunaltıcı bir etki yarattı”, diye yazacaktı. Mezun olduğu Bedford Okulu’nda, bir öğrenci lideri olarak daha küçük öğrencilere uyguladığı baskı ve şiddetten ötürü sonraları çok pişman olmuştur. “Çocukların başı olmak çok tuhaf bir deneyimdi,” diye yazar. “Sanırım günde üç-dört çocuk döverdim... Çok kötü, korkunç bir sistem.” 2. Dünya Savaşı sırasında ailesi Devonshire’da bir köye taşınmıştı. 1944’te Edinburgh Üniversitesi’ne girdi. 1945-1946 yılları arasında Kraliyet Donanması’nda askerlik görevini yaptı. Daha sonra Oxford New College’de Fransız ve Alman filolojisi okudu. Burada geçirdiği yıllarda, dönemin popüler felsefi hareketi olan Fransız varoluşçuluğundan derin biçimde etkilendi.

1950’de yüksek lisansını tamamladıktan sonra Fransa’da Poitiers Üniversitesi’nde öğretim görevlisi ve Yunan Adası Spetsai’de bir erkekler okulunda öğretmen olarak çalıştı. Spetsai’de, 1956’da evleneceği Elisabeth Whitton’la tanıştı. Fowles öğretmen olarak kariyerine İngiltere’de Ashridge Koleji ve St. Godric’s Koleji’nde devam etti. Bu arada birçok roman tasarlamaya ve bunların üzerinde çalışmaya başladı. Bunlardan biri, on üç yıl boyunca uğraştığı ve 1965’te yayımlanan Büyücü’ydü.

“Romanlar, onlarla ilgili düşünceler, olay örgüleri ya da karakterler hakkında hiç anım yok. Buna zorlansaydım, kendimi bile tam olarak hatırlayamazdım. Sanırım yazdığım gibi okuyorum. Doğrudan ve şimdiki ana ait deneyimleri çok yoğun yaşıyorum; ama bittiklerinde hızla görünmez oluyorlar.”

1963’te Fowles, gerilim öğeleriyle sınıf çatışması analizini bir araya getiren ilk romanı Koleksiyoncu’yu yayımladı. Televizyon filmleri için senaryolar hazırlayan Jud Kinberg ve John Kohn daha kitap basılmadan kitabın görselleştirme haklarını satın almışlardı. Kitabı elinden bırakamadığını söyleyen William Wyler filmi yönetmeyi kabul etti.

Koleksioncu, basılır basılmaz büyük bir başarı elde etti ve kitabın yayımlanmasından sonra Fowles kendisini tümüyle yazmaya adadı. Kitabın anlatıcısı Freddie Clegg yirmilerinin ortasında yetim büyümüş bir gençtir ve kelebek koleksiyonu yapmaktadır. Bir şans oyununda yüklü miktarda para kazandıktan sonra kale gibi bir mahzeni olan bir Tudor malikanesine kapanır. Miranda Grey adında hayat dolu bir sanat öğrencisini kaçırır ve hapseder. Güçlü bir iradeye sahip genç kadın bir günlük tutar, konuşmalarını kaydeder ve Clegg onun saygısını kazanmaya çalışırken o kaçma planları yapar. Miranda küçük zaferler kazansa da sonunda zatürreeden ölür. Romanın sonunda koleksiyoncu deneyimini tekrarlamak düşüncesine takılıp kalmıştır. Fowles, kitabı yazarken Bartok’un Mavi Sakal’ın Sarayı operasından ve Londralı genç bir adamın bir genç kızı savaştan kalma bir sığınağa hapsettiği gerçek bir öyküden esinlenmiştir. Clegg’in öyküsü romanın ana çizgilerini oluştursa da, Fowles Miranda’nın güncesi aracılığıyla genç kadının bakışını da anlatıya sokar.

Fowles’un ikinci romanı Büyücü, Shakespeare oyunu Fırtına’dan çeşitli öğeleri işler. Öykü, Yunan Adası Phraxos’ta bir aşk macerasından kurtulmaya çalışan Nicholas Urfe hakkındadır. Urfe, adada bu öykünün Prospero’su olan şeytani milyoner Maurice Conchis’le tanışır ve Conchis’in ölü nişanlısına ya da onu canlandıran bir oyuncu olan Lily’e aşık olur. Conchis, “Tanrı Oyunu”nda Urfe’nin kendisini daha derinden kavramasını ve yeniden doğmasını sağlayacak büyü ve sanrıların ustasıdır. “Ömrüm boyunca gerçeği uzakta tutmak için hayatı kurmacaya çevirdim,” diyerek durumunu ifade eder Urfe. Son derece parlak olan öyküde Fowles Yunan mitlerini, psikanalizi, faşizm hakkındaki yorumlarını ve gizemli olayların değişen açıklamalarını birbirlerine örer. Sonunda Urfe Conchis’in güçlerinden kurtulur. Fowles, kitabın 1977’deki yeni baskısında romanının sonunu değiştirerek belirsizleştirmiştir. Kitabın taslaklarında Fowles kitap için “Tanrı Oyunu” adını öngörmüştü. Fowles, kitabı yazarken Carl Jung’un düşüncelerinden ve Henry James’in Yürek Burgusu ile Charels Dickens’ın Büyük Umutlar romanlarındaki edebi havadan etkilendiğini kabul eder.

“Zamanımızın büyük yanılgılarından biri Nazilerin kaosu düzene girmeye zorladıkları için iktidara geldikleri düşüncesidir. Gerçek tamamen tersidir. Başarılı oldular çünkü düzeni kaosa girmeye zorladılar. On Emir’i yırtıp attılar; üst beni, iradeyi reddettiler. ‘Azınlığa zulmedebilirsiniz; öldürebilirsiniz; işkence edebilirsiniz; aşksız çiftleşip çoğalabilirsiniz,’ dediler. İnsanlığa, onun bütün büyük ayartıcılarını önerdiler. Hiçbir şey gerçek değil, her şeye izin var.” (Büyücü’den)

Fransız Teğmenin Kadını’nın esini Fowles’un rüyasında gördüğü, rıhtımdan denize doğru bakan bir kadın imgesidir. Romanın olayları büyük ölçüde 1860’larda, Lyme Regis’te geçer. Fowles, Thomas Hardy’nin dünyasını canlandırarak Viktoryen bir aşk öyküsü anlatır. Darwin’in evrim kuramının ateşli bir destekçisi olan Charles Smithson bir Fransız bahriye teğmeninin yüzüstü bırakarak gittiğine inanılan tutkulu ve yaratıcı mürebbiye Sarah Woodruff’a aşık olur. Önceki aşk macerası, genç kadının toplumdan soyutlanmasına neden olmuştur. Charles’ın hayatındaki bir başka kadın, uyumluluğu Sarah’nın asiliğiyle tezat oluşturan Ernestina Freeman’dır. Romanda Fowles geçmişle şimdiki zaman arasında gidip gelir; dipnotlar kullanır; Darwin’den, Marx’tan ve büyük Viktoryen şairlerden alıntılar yapar ve Viktoryen siyaseti ve adetleri yorumlar. Bu deneysel romanın biri son derece yumuşak, diğeri keskin ve rahatsız edici iki ayrı sonu vardır. “Bir şekilde mutsuz sonlar yazarları memnun eder. Bir yolculuğa çıktı ve ‘Beceremedim ve yine yola çıkmam gerek’ dedi. Mutlu bir son yaratırsanız, hayatın sorunlarının çözüldüğü havası oluşuyor”

1977’de basılan Daniel Martin kendisini geçmişte arayan bir senaryo yazarı hakkındadır; bununla birlikte yapıt estetik, felsefe, kültürel tarih, İngiltere ve ABD arasındaki farklar, arkeoloji ve mitler üzerine birçok gözlemlerle doludur. Fowles, Daniel Martin’i “İngilizlik hakkında çok uzun bir roman” olarak değerlendirir. Bir yerde anlatıcı yazılı sözle filmler arasında karşılaştırma yapar: “Görüntülerde doğalarından gelen faşistçe bir şey vardır çünkü gerçeği sönük ve bulanık da olsa gerçek geçmiş tecrübesiyle damgalarlar; sanki bir harabe bulsak arkeologlara değil, mimarlara başvururmamız gerekirmiş gibi. Sözcük işaretlerin en belirsizidir. Yalnızca bilim takıntısı olan bir çağ bunun bir kusur değil, bir erdem olduğunu kavramaktan aciz olabilir.”

Bir cinayet muamması olan Yaratık’ta Fowles, Büyücü’nün katmanlı yapısına geri döner. Romanda beş kişilik bir grubun 1736’da Devon’da yaptıkları bir yolculuk anlatılır. Bir gecelik bir konaklamadan sonra yolculuklarına devam eder ve yiterler. Bir arama yapılır, grubun üyelerinden üçü bulunur. Ancak anlattıkları kaygı veren bir biçimde, bir mucizeye ve gelecekten gelen birtakım yolcularla temas kurduklarına işaret etmektedir. Fowles bir tanrıtanımaz olarak bilinse de, bu öyküde gizemli olayların dinsel yorumlarına yer vermektedir.

1966’da Fowles eşiyle birlikte Dorset’e taşındı. Önce Unerhill Çiftliği’nde yaşadılar; bir süre sonra da Lyme Regis’te, denize bakan bir uçurumun kıyısında yer alan evlerine yerleştiler. Fowles 1978’de Lyme Regis Müzesi’nin fahri yöneticiliğine atandı ve 1988’e kadar bu görevi yürüttü. Kanser olan eşini 1990’da yitirdi.

Fowles, Lyme Regis hakkında inceleme kitapları da yazdı. Öyküleri, şiirleri ve denemeleri yayımlandı. Ağaç ve Doğanın Doğası adlı kitabında çocukluk anılarını aktardı ve doğanın hayatı ve yapıtları üzerindeki etkisini anlattı. Fowles’un tüm yapıtlarını etkileyen düşünce çekirdeği, yazarlık serüveninin henüz başında kaleme aldığı Aristos: Yaşam Üzerine Notlar’da sezilebilir. Beğenmediği bu kitabı hakkında yaptığı bir yorumda Fowles şöyle konuşur: “Eğer yazmamış olsaydım romanlarıma girebilecek olan o kötü felsefenin korkunç sayfalarını hatırlamaktan nefret ediyorum”

John Fowles, 6 Kasım 2005 günü hayata veda etti.

"Koleksiyoncu´nun muhteşem, alışılmadık bir teması var. Psikolojik ve sosyal izler taşıyan kısa, dolaysız ve zekice yazılmış bir gerilim romanı." - Alain Brien, Sunday Times-


Korkunç Kolleksiyoncu (roman)

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Korkunç Kolleksiyoncu, İngiliz yazar ve şair John Fowles'ın 1963 yılında yayımladığı ilk romanıdır. Özgün adı The Collector olan bu psikolojik gerilim romanı, Türkiye'de ilk defa 1973 yılında Canset Işık'ın Türkçe çevirisiyle İnkılap ve Aka Kitabevi tarafından yayımlanmıştır (Koleksiyon kelimesi çift "L" ile yazılmıştır). Daha sonra roman 1992 yılında Afa Yayınları'ndan ve 2001'de Ayrıntı Yayınları'ndan birer kez daha basıldı. Her ikisi de Münir H. Göle'nin Türkçesiyle ve Koleksiyoncu adlarıyla yayımlandı.[1](ISBN 975-539-308-0) Aynı zamanda bir hikâyeci, şair, senarist ve denemeci olan İngiliz romancı John Fowles (1926-2005)'un bu ilk romanı başlarda birçok yayınevi tarafından geri çevrilmişti. Ancak yayımlandıktan sonra kendisine bugünkü ününü sağlayan eseri oldu. Fowles, mit ve gizemi gerçekçilik ve varoluşçu düşünce ile birleştiren romanlarıyla yüzyılın önemli yazarları arasında sayılmaktadır. Daha sonra yazacağı "Fransız Teğmenin Kadını" (The French Lieutenant's Woman) ve "Büyücü" (Magus) ile birlikte "The Collector" da sinemaya aktarılmıştır.

Konusu

Frederick Clegg belediyede çalışan silik kişilikli, içine kapanık ve kendine güven sorunları olan küçük bir memurdur. Boş zamanlarını kelebek koleksiyonu yaparak geçirir, bu hobisi belki de onu hayata bağlayan tek olgudur. Clegg, Miranda Grey adında üst sınıftan bir güzel sanatlar öğrencisine uzaktan uzağa tutkundur, ancak ona açılamayacak kadar da antisosyal bir kişiliğe sahiptir. Haliyle Miranda'nın Gregg'in varlığından haberi bile olmaz.

Birgün piyangodan yüklüce bir miktar para kazanan Clegg, işinden ayrılarak taşrada gözlerden uzak görkemli bir ev satın alır ve burada yaşamaya başlar. Evin mahzenini dayayıp döşeyerek evin içinde gizli bir bölme oluşturur ve burayı da her türlü konforla donatır. Sonra da gizlice takip ettiği Miranda'yı kloroformla uyutup kaçırarak buraya kapatır. Clegg onu cinsel açıdan taciz etmez, işkence yapmaz, hatta aksine çok nazik davranır. Miranda bir bakıma onun kelebek koleksiyonunun bir parçası gibidir. Clegg zamanla Miranda'nın kendisini sevmeye başlayacağını umud etmektedir.

Romanın ikinci bölümü Miranda'nın ağzından ve onun esareti sırasında tuttuğu günlüklerden bölümler halinde anlatılır. Miranda başlarda Clegg'i anlamaz ve ondan çok korkar. Ama sonra ona acımaya başlar. Hatta kendisine karşı beslediği umutsuz ve karşılıksız tutkusunu Shakespeare'in Fırtına adlı eserindeki kötü karakter Caliban'a benzetir (O eserde Miranda adlı bir karakter de vardır). Buna karşılık olarak Clegg de ilk adının Ferdinand olduğunu söyler (O oyunda Miranda'nın kalbini kazanan Ferdinand adlı bir karakter de vardır) Miranda birkaç kez kaçmayı dener ama her seferinde Clegg tarafından engellenir. Clegg'i baştan çıkararak dikkatini dağıtma girişimleri de başarısız olur. Bir ara onu öldürmeyi de düşünür ama bu fikrinden çabucak vazgeçer, çünkü bunu yaparsa onun seviyesine inecektir. Bir süre sonra Miranda zatürree nedeniyle ölür. Romanın üçüncü bölümü tekrar Clegg'in ağzından anlatılır. Miranda'nın ölümüyle çok sarsılan Clegg önce intihar etmek ister, ama kızın anılarını okuyup kendisini hiçbir zaman sevmemiş olduğunu öğrenince bundan vazgeçer ve Miranda'nın ölümünden sorumlu olmadığı kanaatine varır. Sonunda başka bir kızı daha kaçırıp 'koleksiyonuna' katma planları yapmaya başlar.

Türkçe baskıları

John Fowles'ın 1963 yılında yazdığı The Collector, 1965 yılında William Wyler tarafından aynı adla (The Collector) sinemaya da aktarıldı. Başrollerinde Terence Stamp ve Samantha Eggar'ın oynadıkları film Cannes Film Festivali'nde "En iyi erkek oyuncu" ve "En iyi kadın oyuncu" dallarında 2 ödül aldı, ayrıca 3 dalda da Oscar ödüllerine aday gösterildi. Film Türkiye'de Korkunç Koleksiyoncu adıyla gösterime girdi.


The Collector - John Fowles : style analysis
 

http://www.cyberdelix.net/
June 21, 1989

The Collector is a rather curious book, in that it contains two parts which tell exactly the same story. Yet, it is interesting to read; this is because of what the book is about, and the way the two parts complement each other into providing a balanced overall picture. The parts, considered as a whole, make a very interesting, and thought provoking, book.

There is also a third part, in which the reader finds out what happens to Miranda and what Fred does after her death. However, this part is purely informative, and does not contribute or alter the meaning of the other two parts, and since the first two are both much more significant, I'll leave out the third part for the moment.

The first part, written by the character Fowles calls Frederick Clegg, tells the reader, in his stunted, tangled English, what happened, how, and when. It is all very matter-of- fact and there is very little personal comment within it. It is almost like a newspaper article in that it is so neutral.

The second part, by Miranda Grey, is very informative, and actually contains more about her feelings and thoughts than it does about what is happening to her. There is a great deal of personal insights in the second part, and consequently we get to know Miranda rather well.

The two parts work together to make up the book. In part I, we learn the "whys and wherefores", and in Part II, we discover the background, and the emotions, behind the facts. Fred gives the facts, and Miranda gives the feelings.

Fowles pitches the two people (and parts) against one another in our minds. We read one account, and then the other. Are we to believe that everything was as staid and laid out as Fred depicts it, or are we to believe that Miranda was feeling emotion, as SHE depicts it? The two parts present both sides of the story, and the reader comes up with a mixed up version, one that contains all the facts and most of the emotion. Neither of the parts on the book are correct, but they are not incorrect either, they are just incomplete. It is the reader, and ONLY the reader, that gets to see the whole picture, and it is this that makes the parts so effective; with the full story, we can make decisions and judgements that the characters themselves cannot make. So the purpose of the two parts is to let the reader come to conclusions about the characters, without being influenced by the entire story being written from one viewpoint, and they are very successful in doing so.

Considering the structure of each part, the form of each, and the significance of this, stands out. Part I - Fred's part - is written in retrospective first person, meaning that he is relating what happened in the story to us (the readers) directly, and in arrears. It is virtually devoid of all emotion, and presents the world as a drab place where things happen. This form is less personal and, because of its lack of emotions, thoughts and feelings, it is more "removed" from us than ever. When we get to know Fred properly, we realise that his personality is rather similar to this. For example, he is rather emotionless most of the time, and he is definitely removed from everybody else. So, the structure and style of his part mirror his personality, and in doing so they underline, emphasise, the way he is.

Miranda's part, on the other hand, is full of references to herself, she shares her emotions with us, she talks about her past and her friends without shame or inhibition. It is written in immediate first person, that is, she writes it as it happens. It is also a diary, which is why she writes what she does - in a diary, you can write what you want, you can express yourself fully and without fear of embarrassing yourself, because you don't expect anyone else to read it. In this way we get to know Miranda intimately, and because of this we can feel much more sympathy for her than we can feel for Fred. This personal knowledge also makes us trust Miranda's views more than Fred's. The structure of Miranda's part, rather than emphasising her personality, lets us SEE her personality, and, through this, understand her. The only thing we know about Fred's personality is that he doesn't have one, and we can't really understand him because he never talks about himself. And through understanding comes trust and sympathy.

Parts III and IV of the book are there to tie off any loose ends and wrap up the plot. We discover what happens to Miranda, and what Fred does (or doesn't!) do about it, and then how Fred puts it all behind him and starts again. (note that there is no mention of his feelings towards Miranda's horrible death). In Part III there are quite a few paragraphs where Fred is reflecting, and we start to think that he has learnt his lesson and is actually regretting what has happened. He is shoeing some emotion and this is a breakthrough in itself. However, the part ends, and the opening line of the next shatters all hopes - "As is happened, things turned out rather different". Part IV is where we discover that Fred will never change, that he is a "lost cause"; he hasn't learnt anything from his experience with Miranda, nothing at all. Because of this, we end up hating him.

The Collector is successful at entertaining its readers. There are several reasons for this, most of them revolving around what actually happens in the story.

First off, it has an interesting plot, and we are hooked from page one to discover what Fred does; he seems so WEIRD at the start (and doesn't change!). After getting into the plot further, and discovering some of Fred's background, we become intrigued with him, because he is so different. His values, thoughts and ideas are so radical that is is very unlikely that a reader will have come across them before, and because of this we are interested to find out what happens to him. We want to see how he turns out. The Collector also contains elements of a Thriller novel, and these elements appeal to the reader's morbidity; what will the menacing villain do to the beautiful innocent victim? What will ultimately happen to the victim? Will the villain get caught? This sort of question is asked by both the reader and the novel itself throughout, and it is these that contribute to the story's entertaining capability.

Entertainment is further heightened by the form of Miranda's part. It is almost like "The Diary of Anne Frank" in that it is a first-hand account describing an event, as it happens, where it happens, by someone in the middle of it. This sort of writing is spectacular because of its immediacy.

On top of all of this, it is written in such a way as to entice the reader to read further - there is mini-crisis after mini-crisis, all leading up to the final climax. The reader just gets one over with, and likes it, and decided to read a little more... they get hooked into THAT "little high point". It is compelling. This is also an element, or rather a feature, of the thriller genre.

In summary, The Collector has been deliberately structured to contrast the characters, to expose their traits, faults and favourable characteristics fully. Fowles puts the two side by side, and lets the reader play them off against one another, to draw their own conclusions and come to their own opinions. This results in a balanced "weighing up" of the story, which in turn lets the reader appreciate the whole work. The structure emphasises those points that need to be emphasised (like Fred's lack of emotion, or Miranda's "human-ness") but also provides a measuring stick for the reader to use against the item being emphasised. In this way, the power of the novel is exposed, but only as far as the reader wants to take it.

The Collector is also of considerable entertainment quality. One of the reasons for this is that we want to see what happens to Fred, we want to see how he grows, matures, turns out. And when he kidnaps Miranda, we want to see what happens to her. The form of Miranda's section is enticing; (apart from getting read someone else's diary!) we find the immediacy stimulating. And finally, the series of crises make the book compelling, because on thing happens after another and the climax starts to rise - what will happen? This is a principal part of the book's entertainment value, and makes is successful in entertaining its readers.

 

John Fowles

http://www.fikiral.net/

John Fowles (1926 - 2005)

Hikayeci, şair ve denemeci olan İngiliz romancı 1926'da doğdu. Fowles, mit ve gizemi gerçekçilik ve varoluşçu düşünce ile birleştiren romanlarıyla yüzyılın önemli yazarları arasına girmiştir. adı

Gerilim romanı, Viktoryen romanı, ortaçağ öyküsü ve otobiyografi gibi geleneksel düzyazı biçimleriyle deneyler yapmış, bu biçimler aracılığıyla yirminci yüzyıl sanatını ve toplumunu yorumlamıştır. Fowles, karmaşık durumlar ve efsane, sanat ve tarihten alınma unsurlarla dolu sahneler yaratan, anıştırma ve betimleme tekniklerini sık kullanan bir yazardır. Romanların anlatı yapısı güçlü, karakterleri canlı, inandırıcıdır. Bu karakterlerin çoğu toplumun genel geçer kurallarının dışında yaşar; romanların dramatik gerilimi bu karakterlerin kendilerini yeniden değerlendirmelerini gerektiren can alıcı dönüm noktalarına ulaşmalarıyla sağlanır. Fowles'ın kadın kahramanları zeki ve bağımsızdır; erkek kahramanlar ise hayatlarındaki bulmacalara yanıt arayan genellikle kararsız ve yalıtılmış durumdadırlar. Çoğu zaman aradıkları basit çözümleri bulamadıkları gibi arayışları esrarın daha da artması ile sonuçlanır. Fowles, her şeyi bilen Tanrı yazar rolünü rededer; bu tavrı, romanlarına okuru tatmin edecek sonuçlar yazmayı reddetmeyi de içerdiği gibi, bazı okurlarını da kızdırmıştır. Oysa Fowles, yarattığı kahramanları kendi sınırları içinde seçme ve davranma özgürlüğü tanımanın yazar sorumluluğunun gereği olduğuna inanır. Bu uygulama, Fowles'ın iradesini ve bağımsız düşüncelerini kullanarak topluma uyum göstermeye direnen ve böylece şansın hayatı üzerindeki etkisini sınırlayan "sahici" insan anlayışına koşuttur. adı 1968 yılından bu yana Fowles, İngiltere'nin güneyinde, küçük bir liman kasabası olan Lyme Regis'te yaşamaktadır. Yaşadığı yerin yerel tarihine duyduğu ilgiden dolayı 1979'da Lyme Regis Müzesi'nin kuratörlüğüne atanmıştır.adı.

ABANOZ KULE

Çağdaş İngiliz edebiyatının en tartışmalı adlarından Fowles'u, varoluşçu deneyim ve aşk üçgeninin damıttığı yoğun bir uzun hikayesiyle sunuyoruz. Kitap, cinsel tutku ve sosyal görev, kutsal ve lanetli, soyutlama ve empati, romans ve gerçek gibi karşıt ve tamamlayıcı duyguların karmaşası, imgelerin yoğunluğu ve büyüleyiciliği ile yüreğe dokunan bir baş eser. Çeviri : Münir H. Göle İletişim Yayınları

FRANSIZ TEĞMENİN KADINI

İngiliz edebiyatının yaşayan belki de en büyük ustası olan John Fowles, anlatı kurmaktaki mahreti, çarpıcı üslubu ve deneyciliğiyle dikkati çeken bir yazar. Hiç abartmadan yüzyılın en iyi romanları arasında sayabileceğimiz Fransız Teğmenin Kadını'nda bu özellikler mükemmel bir bileşime ulaşıyor. Bir kere olağanüstü başarılı bir atmosfer yaratıyor yazar, Viktorya döneminde yaşamının en anlama geldiğini bütün netliğiyle ortaya seriyor. Sonra eşine az rastlanır bir gizem yaratıyor, kitap bittiğinde bile gizeminden bir şey kaybetmeyen bir gizem bu. Ve nihayet bilgeliğine sizi hemen ikna eden bilge ve son derece zeki bir denemeci üslubuyla varoluşculuğun "sahicilik" ve özgürlük arayan insan soyutlanmasını ete kemiğe büründürüyor, ama tanrı anlatıcı rolünü de sorgulamaktan geri kalmıyor.

Fowles dünya tarihinin en tutucu dönemlerinden biri olan, her şeyin ve özellikle de edebiyatın sıkı kurallara ve "görev" bilincine bağlı olduğu Viktorya çağından aykırı bir aşk öyküsüyle sesleniyor okura. Roman başarısını büyük ölçüde nefis diyaloglarına ve iki karakter arasındaki gerilime borçlu. Kadınların "görev"lerinin boyun eğme ve çocuk yapmayla sınırlı olduğu bir dönemde, romanın kadın kahramanı Sarah, inanılmaz sezgi gücü, özgürlüğe olan tutkusu ve estetik olana duyduğu sevgiyle hemen romanın çekim merkezine yerleşiyor. Toplumsal kodları umursamaksızın sevmek neyi gerektiriyorsa onu yapmaktan kaçınmayan özgür bir kadın Sarah. Erkek kahraman Charles ise görmüş geçirmiş bir aristokrat, ama görmüş geçirmişlikte bir aristoktrattan beklenenler arasıdnaki dengeyi tutturmakta zorlanan biri. Sarah'yla tanıştıktan sonr bu bıçak sırtındaki denge darmadağın olur. Charles, çağının toplumsal statüsünün, eş dost çevresinin talepleri ile yolu aşktan geçen Aşkınlık ve Sahicilik, tek kelimeyle Özgürlük arayışı arasında bir seçim yapmak zorunda kalır...

Roman okumanın benzersiz hazzından haberdar olanlar, Nabokov'un deyimiyle "belkemiğini titreten" kitaplar okumayı özleyenler ve sahici bir aşk yolculuğuna çıkmak isteyenler için... Çeviri : Aslı Biçen Ayrıntı Yayınları

ARISTOS YAŞAM ÜZERİNE NOTLAR

Aristos başlığını taşıyan deneme kitabında "yaşam" üzerine tuttuğu notları bir araya getiriyor. Kitabın temel esin kaynağı, MÖ 5. yüzyılda, kendi ülkemizin topraklarında, Efes'te yaşamış olan filozof Herakleitos'un günümüze ulaşan notları. Kitaba ana başlığını veren "aristos" sözcüğü, Yunancada "en yüksek derecede iyi, türünün en iyi ya da en mükemmeli olan bir insan ya da nesne", anlamına geliyor. Fowles'a göre, aristos'u tümüyle barındıran hiçbir kurum yoktur; hiçbir ülke, hiçbir sınıf, hiçbir kilise, hiçbir siyasal parti. Fowles, kitabında insan özgürlüğünün kendini ortaya koyduğu çeşitli biçimleri irdeliyor ve bu arada, sözgelimi "nemo" gibi, Freud kökenli gölgede kalmış kimi kavramları da, yeni bir boyut -siyasal boyut- katarak geliştiriyor. Fowles'a göre, sanatın kılgısı ve deneyimi, insan için özel değeri onun gerçekliğe bilimden daha yakın olmasıdır. Sanatın en iyi ele geçirdiği şey zamandır. Bir başka deyişle, insan hayatının boşunalığının, gelip geçiciliğinin asli duygusu olan nemo en iyi "sanat" aracılığıyla ortadan kaldırılmış olur. Fowles bu temel kavramlar çerçevesi içinde; Hıristiyanlık, Lamacılık gibi dinlerin; hümanizm, varoluşçuluk, sosyalizm gibi önemli düşünce akımlarının ya da faşizm gibi bir sosyal hareketin temel görüşlerine tekrar tekrar değinerek günümüze damgasını vurmuş olan materyalist kültürle derinlikli bir hesaplaşmaya girişiyor ve kültürümüzün temellerini enine boyuna sorguluyor. İlk bakışta belki biraz kötümser, ama son derece çarpıcı ve güçlü bir sorgulama bu.

Aristos, bizlere büyük romancı Fowles'ın düşünce dünyasının derinliğini göstermekle kalmayıp geniş hayal dünyasına ilişkin kimi ipuçlarını da veriyor; sırf bu nedenle bile Fowles'ın kurmaca yapıtlarıyla tanışık olanların asla kayıtsız kalmamaları gereken bir yapıt...

Çeviri : Serdar Rifat Kırkoğlu Ayrıntı Yayınları

KOLEKSİYONCU

Koleksiyoncu, İngiliz edebiyatının önde gelen yazarlarından John Fowles'un, birçok yayınevinden geri çevrilme talihsizliğini yaşayan; ama yayımlandığında kendisine bugünkü ününü getiren ilk romanı. Fransız Teğmenin Kadını, Yaratık, Mantissa ve Büyücü gibi başyapıtların habercisi...

Koleksiyoncu, bir kelebek koleksiyoncusuyla, aşık olarak kaçırıp zindana kapattığı bir resim öğrencisi arasındaki "mecburi" ilişkinin romanıdır görünürde. Ama Fowles'un olağanüstü üslubu ve ustalığıyla, bu ilişki, başka birçok ilişkiye de gönderme yapmakta, ahlaki kaygılarla baskı altına aldığımız yabanıl doğallığımız içinde, aslında neyi nereye kadar haklı ve geçerli bulabileceğimiz gerçekliğiyle bizi yüzleştirmektedir.

Farklı yolculuklara açık bir kurgusu olan bu roman, sadece kendimize göre haklı olan bir tutku adına yapabileceklerimizin ikna edici ve masum bir anlatısı olarak okunabileceği gibi, içimizdeki "iktidar" ve "teslim olma" isteğinin hangi şartlarda ortaya çıkabileceğinin anlatısı olarak da okunabilir. Ya da iki ayrı sosyal tabakanın birbirine yakınlaşma çabalarının, aslında alt sınıfın üst sınıfa yaranma, üst sınıfın ise öğretmenlik kisvesine bürünerek "yığınları" mümkün olduğunda kendisinden uzak tutma kaygısından başka bir şey olmadığının çarpıcı bir anlatısı olarak da yorumlanabilir.

Sadece bir psikolojik gerilim romanı olarak okunduğunda bile inanılmaz tatlar alacağınız Koleksiyoncu, bunun ötesine geçmekten ve kendi karanlıklarıyla yüzleşmekten korkmayanlara... Ya da Fowles'un dediği gibi "Her insan kendisi için bir giz olmalıdır" sözüne inananlar için.

Çeviri : Münir H. Göle Ayrıntı Yayınları

MANTISSA

Yazar ile esin perisi arasındaki çapraşık ama aynı zamanda şiddet ve sevecenlik dolu o kadim ilişkiyi anlatıyor Mantissa'da Fowles. Perinin sanatçıyla ilişkisi yoğun bir tensellikle donanmış olsa da, var olan yaşantı çok daha karmaşık bir duygusal gelgite dönüşüyor. Fransız Teğmenin Kadını, Yaratık ve Büyücü gibi başyapıtları arasında sayılabilecek bu romanında Fowles alaycı ve acımasız bakışını bir fener gibi okurun gözüne tutarken sorular soruyor, sorduruyor. Yazar esinini alıp edebi bir forma dönüştürürken periye ödenen bedel nedir gerçekte?

John Fowles, Mantissa'da ördüğü "ince ama güçlü ağ"da edebiyat, aşk ve erotizmi farklı düzlemlerde karşı karşıya getirirken okuru düşündürdğü gibi, eğlendirmeyi de elden bırakmıyor.

Bir hastane odasında yatan romancı Miles Green hafızasını yitirmiştir. Esin perisi Erato ise sırayla sevecen bir doktor; onu anti-feminist, burjuva elitisti olmakla eleştirip "edebi suçları"nı sayan bir punk; bir geyşa; otoriter bir roman perisi olarak sahneye çıkar Green'in yarı bulanık dünyasında. Tenin ve sözün çarpıcı diyaloglarının egemen olduğu bu fantastik kurguda gerçekliğin ve yaratıcılığın doğasını, sanatın yabancılaşmasını, günümüzde edebiyatın giderek kendine dönük bir üsluba geçişini, kadın-erkek ilişkilerini ve yaşam-sanat ekseninin bileşik kaplarında değişen dengeyi, Fowles'in zekice gözlemleriyle izleriz. Miles Green sonunda, kendine şu soruyu sorar: "Kadınlarla, gerçeklik batağında mücadele edersen, başka bir deyişle laf yarışına girersen, her zaman kaybedersin. (...) Acaba kadınlar, sırf intikam almak, kendilerinden daha iyi olan erkeklerin kafasını karıştırmak, dikkatini dağıtmak, hayati önem taşıyan entelektüel istek ve özlerini mantissalar için boşa harcatmak amacıyla mı edebiyatı icat ettiler?" Ne dersiniz?

Çeviri : Aysun Babacan Ayrıntı Yayınları

BÜYÜCÜ

Nicholas'ın dertleri, kız arkadaşı Alison'u terk edip bir Yunan adasında İngilizce öğretmenliği görevini kabul etmesiyle başlar. Orada Büyücü'nün, Conchis'in ağına düşer. Böylece başlayan olağandışı tanrı oyunu, sorumsuz delikanlıya ahlaksız geçmişinin sonuçlarını öğretmek için hazırlanmıştır. Conchis öğrencisini bir gerçek yaşam oyununda düğümler ve duygularını çok çekici ikiz kardeşler June ve Julie aracılığıyla karıştırarak büyüsüne kaptırdığında, Büyücü onu yaşamını yeniden kurmaya zorlar. Oyun, insan bilinçaltına olağanüstü bir yolculuğa dönüşür. Nicholas'ın oyundan kurtulabilmesi için kendi taktığı maskeleri dış dünyaya yansıttığının bilincine varması, gerçekle kurguyu birbirlerinden ayırabilmesi, yanılsamalarını yıkıp gerçeği bulgulaması, aşkı ve cinselliği öğrenmesi, özgürlüğünü anlaması gerekmektedir. Bunun için de yolunu yitirmeli, yeniden, yeni bir dünyada bulmalıdır.

Çeviri: Münir H. Göle Afa Yayınları

YARATIK

Yaratık, günümüz İngiliz edebiyatının en ilginç ve en çarpıcı gerilim romanlarından biri. Tıpkı Dostoyevski'nin romanlarında olduğu gibi, insanı saran paradokslarla dolu etki bir derinliğe, ama aynı zamanda da, Fowles'ın virtüözlük düzeyindeki hikaye anlatma tekniğinden kaynaklanan soluk kesici bir sürükleyicilğe sahip. Yazarın zihninde aralıklarla beliren ve gitgide vücut kazanan, tuhaf bir imgedir anlatılan. Soğuk, karanlık bir ilkbahar gününde, sonsuz kıraç toprakların ufuk çizgisinde yol alan küçük bir atlı kafile imgesi.. gizemli bir kadının da dahil olduğu yolculuğu.. ve yolun sonundaki beklenmedik ölümün ardından gelen sorgulama... Sıradan bir polisiye olayın ötesine uzanıp metafizik boyutlara erişen ve bilimkurgusal tınılar da taşıyan girift bir anlatı.


>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid C