Jorje Volpi


Klingsor'un İzinde


Jorge Volpi

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

18.05.2004


  Editörün Notu :
İkinci Dünya Savaşında Alman bilim adamlarının atom bombasını elde etmek için müthiş bir saplantıyla, insanî değerleri bir kenara bırakarak, sadece bilim adına sonuca ulaşmak için uğraş vermeleri olarak özetlenebilen Jorge Volpi’nin “Klingsor’un İzinde” çok katmanlı bir roman. Tarih, bilim, aşk hatta opera konuları kitabın kurgusunda yer almış ve her biri, teker teker kitabın temel taşı niteliğinde.
 

 

http://www.pegem.net/

İngiliz Felsefeci Francis Bacon'un adaşı olan genç bir fizikçi, Princeton'da, Einstein, Gödel ve John von Neumann gibi yüzyılın en parlak beyinlerinin yuvası olan Yüksek Araştırmalar Enstitüsü'nde çalışmaktadır. Özel sorunları nedeniyle görevinden uzaklaştırılmak zorunda kalınca, gelen bir teklifi kabul ederek Amerikan gizli servisleri adına Avrupa'ya gider. İkinci Dünya Savaşı biteli çok olmmıştır. Genç fizikçiden beklenense Nazilerin bilimsel araştırmalarının başında bulunduğu söylenen Klingsor kod adlı kişinin gerçek kimliğini ortaya çıkarmaktır. Mutlak kötülüğün temsilcisi olan ve adını Hitler'in çok sevdiği Parsifal operasındaki bir karakterden alan Klingsor, gerçekten varolmuş mudur? Kitabında, fizikteki 'kuvantum kuramı' gibi çok konuşulan bir konuyu kurguya başarıyla katan, öte yandan bilimsel ahlaki tartışan Jorge Volpi için ünlü yazar Carlos Fuentes, 'Arkamda koca bir edebiyat yaşamıyla, yaşım yetmişi bulmuşken, Jorge Volpi'nin edebiyatımızın devamcısı olduğunu görmekten ayrı bir gurur duyuyorum.' demiştir. Klingsor'un İzinde, okuruyla metafizik bir oyun oynuyor. 1999 yılında Biblioteca Breve Ödülü'nü, Fransa'da ise Deux Oceans Grinzane Cavour Ödülü'nü kazanan roman, ihanet ve belirsizlik çağında gerçeğin ne olduğunu gösteriyor... ya da ne olmadığını.


Atomun kalbinde...

09/01/2004
MUSTAFA İRİArşivi

İçerik ve hacmi azımsanmayacak ölçütlerde geniş bir son dönem kitabı olan 'Klingsor'un İzinde'; öncelikle Klingsor'un ne ya da kim olduğunu aramakla işe koyulur.

KLİNGSOR'UN İZİNDE


Jorge Volpi,
çeviren: Aykut Derman,
Can Yayınları, 2003, 572 sayfa,

İçerik ve hacmi azımsanmayacak ölçütlerde geniş bir son dönem kitabı olan 'Klingsor'un İzinde'; öncelikle Klingsor'un ne ya da kim olduğunu aramakla işe koyulur. Okur için bu bir sır değil çünkü arka kapak yazısında O'nun kim olduğu yazılıdır. Klingsor basit anlamıyla; mutlak kötülüğün temsilcisidir. Adını Hitler'in çok sevdiği Parsifal operasındaki bir karakterden alır. Hitler'in taparcasına sevdiği ama Woody Allen'in plaklarını balyozla parçalamak istercesine nefret ettiği Wagner'e ait bir opera olan Parsifal, kitabın kurgusundaki çekirdek öznedir.

Günümüz Latin Amerika edebiyatçılar kuşağının önde gelen adlarından olan Jorge Volpi, kendisine 1999 yılında Biblioteca Breve Ödülü ile Fransa'dan Deux Oceans Grinzane Cavour Ödülü'nü kazandırarak büyük ses getiren yapıtında, meşhur Wagner operasındaki iki önemli karakter olan Parsifal ve Klingsor'un efsanevi çatışmasını temel alır. Yazarın tarihe tuttuğu objektifte, basit bir operayı mistik bir düelloya dönüştüren özgün bakışında sakladığı asıl niyet ise, çok daha karmaşık bir dönemin içine süzülerek evrenin merkezine; oradan da en küçük yapı taşları olan atomun kalbine inmektir.

Bu nedenle 'Klingsor'un İzinde', yöneldiği amaca ancak somut ve soyut evrenlerin ortak yardımlarıyla ulaşabilecek bir fikrin ürünü olarak dünyaya gözlerini açar. Az önce sözünü ettiğim karışık dönem; II. Dünya Savaşı yıllarındaki Avrupa; özellikle de Nazi Almanyası dönemidir. İngiliz Felsefeci Francis Bacon'un adaşı olan genç bir fizikçi, Princeton'da, Einstein, Gödel ve John von Neumann gibi yüzyılın en parlak beyinlerinin yuvası olan Yüksek Araştırmalar Enstitüsünde çalışmaktadır. Kadınlarla olan ilişkilerindeki tekinsizliği nedeniyle görevinden uzaklaştırılınca, bir teklif karşısında Amerikan gizli servisi adına Avrupa'ya gitmeye karar verir. Genç fizikçinin görevi, Klingsor kod adlı kişinin gerçek kimliğini ortaya çıkarmaktır.

Farkedildiği üzere Volpi'nin yapıtı biraz 'Mission: Impossible' (Görevimiz Tehlike), biraz da 'Akbaba'nın Üç Günü' gibi kült CIA filmlerindeki estet Amerikanvari tadlarla harmanlanmış. Kitapta çok önemli iki bilimin varlığından söz etmeliyiz: Tarih ve Fizik. Normandiya Çıkarması, Nuremberg Duruşması, Hiroşima gibi olaylar ve dönüm noktaları romanın içindeki zaman boyutunu oluştururken; aynı dönemlerde ayyuka çıkan Einstein'in E=mc2 göreliliği, Bohr'un çekirdek modeli, Planck kuvantumları ve Zeeman'ın tayf çizgileri gibi temel formüller ve ispatlanmamış aksiyomlar, romanın asıl niyeti konusunda fikir verir.

'Klingsor'un İzinde'; lise yıllarında tanıştığımız ve belki de hayatımızda artık yeri olmayan fizik dersi hakkında hatırlatıcı bir özellik taşır. Bununla da kalmaz; etkili bir yöntemle hiç bilmediğimiz konu ve terimleri öğretir. Örneğin; fizikte bir kuram, aynı zamanda bir Alev Alatlı kitabının da adı olan 'Schrödinger'in Kedisi'; Volpi'nin yapıtında önemli bir yer tutar. Roman'ın kahramanı Bacon'un, iki kadın arasında seçim yapma zorunluluğuna bağlı olan psikozu bu dillere destan fizik kuramı ile ilginç biçimde buluşuyor. Faşizmi hatırlamak

Jorge Volpi, karmaşık olduğu kadar sıradışı bir beceriyle inşa ettiği ödül getiren kurgusuna, yıllara meydan okuyan iki güçlü konuyu eklemeyi unutmaz: Yahudi bilimi ve Hitler despotizmi. Bir yanda iyiliğin izdüşümü Parsifal, öte yanda belki de Hitler'in ta kendisi olan Klingsor; roman boyunca Nazi otoritesini hatırlatır ve yargılar. Yarattığı affedilmez kıyımın mantar biçimindeki dumanına uzaktan bakarak büyülenen ve sanki büyük bir zafer kazanmışçasına yapıkları karşısında gururlanan hasta zihinlerin kalıntılarıyla savaşır. Costa Gavras'ın son dönemdeki en başarılı Avrupa filmlerinden sayılan 'Amin'de yaptığı şeyi Volpi de romanında yapar. Faşizmi yeniden hatırlatır. Çünkü o öyle bir hastalıktır ki; ne kadar tedavi edilirse edilsin asla tam olarak iyileşmez.

Hikâyedeki asıl arızayı bilimsel ahlaktan yana destekleyen başarılı yazar, IQ ve ruhu gelişmiş roman kahramanlarının metafizik evrenleriyle tümden bir varoluşçu fantazmanın içine girer. Newton'un gerçek varlığından, Einstein'in Başkan Roosvelt'e yazdığı mektuba kadar yaşanmış ve yadsınamaz bir tarihe yaslanmaktaki çıkarı, hayal ürünü genç fizikçi karakteri olan Bacon'u somutlaştırmaya yeter. Gerçek gücün kimde olduğu sorusu bilimadamlarını da denetleyen daha politik çağrışımlarla açıklanır ve yazarın asıl şikayeti olan Hitler despotizmine karşı saldırıya geçer. Özellikle birinci bölümdeki idam fetişleri, başıbozuk bir siyasetin yarattığı sinirbozucu trajedilerin dünya tarihindeki lanetlenişine öykünür. Yapıt serim bölümünden başlayarak, ari ırkın köklerine inmek, gamalı haç ve o dönmelerin sloganı olan 'Almanya, ayağa kalk!...' gibi huzursuz eden kavramların izleğinde, kuvantum fiziğinin henüz biri tarafından tamamlanmamış boşluklarından çıkışla, Klingsor'un gerçekte kim olduğunu bulmaya yönelir. Finaldeki sürprize kadar da aynı köşe kapmacanın yorgunluğunda okuru hesaplanmış bir harekete zorlar.

Kitaptaki en etkili buluşlardan biri de; insanlar hakkındaki mantık yürütmelerin bir fizik teoremi gibi açımlanmasıdır: Yasa I: Bütün İnsanlar Zayıftır. Yasa II: Bütün İnsanlar Yalancıdır. Yasa III: Bütün İnsanlar Haindir.

Kitabın sonunda tüm örtüleri kaldırıp karşımıza Klingsor'u çıkaran yetenekli yazar için söylenebilecek tek şey, daha önce başka bir yazar tarafından söylenenlerden farklı olmaz. Ünlü Carlos Fuentes şöyle der: "Arkamda koca bir edebiyat yaşamıyla, yaşım yetmişi bulmuşken, Jorge Volpi'nin edebiyatımızın devamcısı olduğunu görmekten ayrı bir gurur duyuyorum."


Schrödinger'in kedisi ve darbecilik mesleği
 

İSMET BERKAN

21/06/2009 tarihli yazısından alındı
....

Kuantum mekaniği veya fiziği, daha kurulma aşamasından itibaren bazı paradoksları da beraberinde getirdi. Bunlar içinde en çok bilineni, ışığın davranışıyla ilgili deneydir. Uzun uzun bu deneyi anlatmayacağım ama ışığın aynı anda hem dalga hem de parçacık gibi davranması herkesin kafasını karıştırdı.

Bu çeşit paradoksları aşmak için yollar aranmaya başlandı. Mesela ünlü Alman fizikçi Heisenberg’in ‘Belirlenemezlik ilkesi’ bu çabalardan biri. Bu ilkeye göre, bir atomun içindeki atomaltı parçacıkların hızını ve yönünü (ya da o an nerede olduğunu) aynı anda bilemeyiz. Hızını bilirsek nerede olduğunu saptayamayız, nerede olduğunu saptarsak hızını bilemeyiz..

Bunun (ve başka pek çok paradoksun) sebebi, gözlemcinin salt gözlem yaparak gözlediği şeyin davranışını değiştirmesi. Bir deneyi gözlemek için kullandığımız araçların (mesela gözümüzün görebilmesi için gereken ışık gibi) o deneyi bozması bir yana, belli durumlarda salt gözlemi yapmak bile bir olayın geçmiş zaman kipi kazanmasına neden oluyor, gelecekte aynı deneysel sonuç elde edilse bile aynı sürecin yaşanacağı kesinleştirilemiyor..

Albert Einstein, kuantum mekaniğindeki bu belirlenemezliğe, kesinliksizliğe karşı hep eleştirel .

oldu, meşhur ‘Tanrı evreni yaratırken zar atmadı’ lafı bu sebeple söylendi. O, tümüyle deterministik bir evrene olan inancını ve bu evreni arayışını hep sürdürdü. Deterministik bir evrende mi yaşıyoruz yoksa hiçbir şeyin önceden belirlenemeyeceği indeterministik bir evrende mi? Bu çok önemli bir felsefi sorudur ve bilinçlice ya da bilinçsizce bu soruya verdiğimiz cevaplar hepimizin kişisel hayatı, siyasi-dini-felsefi görüşleri üzerinde önemli etkiler yaratıyor. Ama şimdilik bu felsefi sorudan uzak duralım, kuantum mekaniğinin paradokslarına yönelik açıklama çabalarına geri dönelim. Kuantum mekaniğiyle ilgili tuhaf durumları açıklama çalışmalarının en ünlüsü, bu fizik dalının kurucu babalarından Niels Bohr’un başını çektiği bir ekibin hazırladığı meşhur ‘Kopenhag yorumları’dır..

‘Kopenhag yorumları’nda söylenen şeylerden biri de, bir gözlemci tarafından izlenmezken atomaltı parçacıkların aynı anda bütün olası durumlarında birden olabileceğini söyler. (superposition).

İşte bu tuhaf durumu sergilemek isteyen Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger, 1935 yılında yazdığı bir makalede bir düşünce deneyi önerdi. .

Deneyde, bir kedi, kapalı bir kutunun içinde çok az bir miktar radyasyon yayan maddeyle birlikte konuyordu. Maddeden atomaltı parçacıklar (radyasyon) yayılacak olursa, kutunun içindeki bir cam tüp kırılacak ve buradan çıkacak zehir kediyi öldürecekti. .

Ama bunun olup olmadığını da kutuyu açmadan, yani kedinin ölü mü yoksa hâlâ hayatta mı olduğunu gözlerimizle görmeden öğrenemeyecektik. Bir başka deyişle kutu kapalıyken kedinin ölü mü yoksa hayatta mı olduğunu bilmemizin bir yolu yoktu. Biz gözlemiyorken kedi, kuantum mekaniğinde sıkça kullanılan olasılık teorisine göre yüzde 50 ihtimalle ölü, yüzde 50 ihtimalle yaşıyordu. Aynı cümleyi şöyle de ifade edebiliriz: Schrödinger’in kedisi, biz ona bakmazken aynı anda hem ölü hem de hayattaydı! Bu deneyden şu sonuç da belki çıkabilirdi: Geçmiş zamanda olan şeyleri belki bilebiliriz (kutuyu açtık mı, o artık geçmiş zaman olur) ama bırakın geleceği bilebilmeyi/ kestirebilmeyi, şimdiki zamanı bile bilemezdik!.

 

 

Klingsor'un İzinde

Eren Arcan

İkinci Dünya Savaşında Alman bilim adamlarının atom bombasını elde etmek için müthiş bir saplantıyla, insanî değerleri bir kenara bırakarak, sadece bilim adına sonuca ulaşmak için uğraş vermeleri olarak özetlenebilen Jorge Volpi’nin “Klingsor’un İzinde” çok katmanlı bir roman. Tarih, bilim, aşk hatta opera konuları kitabın kurgusunda yer almış ve her biri, teker teker kitabın temel taşı niteliğinde.

“Akıl Oyunları”

Ama Klingsor’dan önce biraz, bağlantısı gereği, “Akıl Oyunları” ndan söz edelim.

Klingsor nasıl İkinci Dünya Savaşı öncesinde Alman bilim adamlarını anlatıyorsa, Amerikan Bilim Adamlarının mabedi olan Yüksek Standartlar Enstütüsünün ünlü bilim adamları Einstein, Von Neumann, Nash vb.– Sylvia Nassar’ın “Akıl Oyunları” adlı kitabında ete kemiğe bürünüyorlar.

Akıl Oyunları'nda sözü edilen Oyun Teorisi, sorunları çözmede, önemli bir rol oynar. Bu kuram “Sıfır Toplamlı” yani birinin kaybedip diğerinin kazandığı oyunlardan uzak durarak herkesin kazanabileceği çözümlere ulaşılabileceğini ve esas çözümün böyle olması gerektiğini gösterir.

Klingsor'un İzinde

I. dunya savasi ile II: dunya savasi arasinda gecen donemde, Avrupa'da secimle isbasina gecen iktidarlar, meclis cogunlugu ile her istediklerinin yapabilecekleri gorusunu benimsediler. sonunda Almanya'da secimle isbasina gelen Hitler, parlamentodaki cogunluga dayanarak nazi diktatörlugunu, Italya'da ise Musolini faşist yonetimi kurdu.

Demokrasiye dayanarak demokrasi tahrip edildi . İnsan haklari ayaklar atina alindi, demokrasi ve cogunluk iktidarinın her istedigini yapabilecegi soylemine dayanarak milyonlarca kisi esir kaplarinda, gaz odalarinda yasamlarini yitirdi.Ozellikle Almanya ve Italya deneyleri II. Dunya savasi sonrasinda Avrupa'da yeni anayasalaın yapılmasina neden oldu. Bu anayasalarda iki temel kural yer aldi. Birincisi demokrasinin kendini savunma hakki, ikincisi ise siyasal iktidarin gücünün sıniılandırılarak hukukun ustunlugu ve hukuk devlet ilkesinin kabuludur.

Eger bu iki ilke hice sayilirsa is "Parlamenter Diktatorluge" doner Ayni bugun oldugu gibi) Egemenlik hakkının sadece meclisin olduguna inanan bugunku iktidarin soylemi II. Dunya Savasi oncesi soylemi ile birebir ortusuyor. Kitabi okurken bugun yasadıgimiz YOK yasasi ile II. Dunya savasi oncesi yasanilanlara inanilmaz derecede benzemesi beni dehsete ve umutsuzluga dusurdu. % 25 oy orani ile meclis cogunlugunun 2/3 sini alan iktidar egemenlik hakkinin kendilerinde oldugunu, mutlak iradenin kendilerini oldugunu ifade etmeleri tuylerimi diken diken etti.

Kuvantum’un Hayata Uygulanışı

Klingsor’un en ilginç yanı, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında fiziğe yepyeni bir yön veren Alman Bilim adamlarının öne sürdürdükleri Belirsizlik, Dalga, Kelebek, Sonsuzluk, Kuvantum, gibi teorilerin kanıtlanmaları ve bu fizik teorilerinin kitap içinde hayata uygulanışıdır.

Kuvantum kavramı gözlemde mutlaklık olmadığını, gözlenen ile gözlemcinin bir bütün olduğunu ve sonucun bu birliktelik ile değiştiğini söyler. Kitaptaki söylemden yola çıkarsak “ Gözlem yapan özne ile gözlemi yapılan nesne arasındaki etkileşim, tanımlanması olanaksız bir bileşim oluşturur buysa bizi hiç şaşırtıcı olmayan ‘her akıl pratikte, kendi başına bir evrendir’ sonucuna götürür.

Volpi kitabında şöyle diyor :

“...ölçüm yapılırken, ölçümü yapılan nesnenin etkilendiği keşfedilmişti. Başka bir deyişle, bir bilim adamı gerçekliği incelediğinde. Bu gerçeklik incelendikten sonra değişime uğramış, öncekinden çok farklı bir hale gelmiş oluyordu. Bu durum bazı bilim adamlarının gözünü korkuttu. Bilim adamı artık masum değildi. Görüşü, yaklaşımı evrenin düzenini bozuyordu.” Gerçekten de artık bilim masum değildi. Alman ve Amerikan bilim adamları çılgınca bir yarış içinde atom bombasına ulaşmaya çalışıyorlardı. Bilim, geri dönülmez bir şekilde dünyanın düzenini bozuyordu.

Ayrıca kuvantum kavramı ile birlikte sanatın da yön değiştirdiğini John Berger’in “Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı” kitabında görebiliriz.. Picasso’nun “Avignion’lu Kadınlar” tablosu ile resim sanatı yeni bir dönemeci aşmıştı. Daha önce “bir manzaraya bakar gibi” ve mesafe ile izlenen resimler artık izleyiciyi de bir duygu yoğunluğu ile içine alıyordu. Tabii postmodern kitaplarla da yazar ve okuyucu iç içe girdiler.

Tarih :

Kitabın diğer bir etkili noktası da yazarın tarihe bakış açısıdır. Bunu 227 inci sayfadaki YASA II ile yazar ortaya koymaktadır.

“İşlenen her suç, o suçu işleyen kişinin otoportresidir. Öldürebilen, çalabilen, ihanet edebilen kişi sürekli olarak kendini haklı çıkarmaya, bu amaçla ortaya koyduğu eylemlerdeki kendi gerçeklik ölçütünü saptamaya çalışacaktır. Kendi şiddetini başkasının üzerinde uygulamakla iradesini ve koşullarını ona dayatmış olur. Bu kavrama eşlik eden formülü anımsatmaya gerek yok : Tarihi yenenler yazar ve bunu yaparken suçsuz olduğunu ileri süren caniler gibi davranır.”

Zaman zaman, bu Makyevelist duruşu mutlak olarak gören ve “ama”, “belki” gibi kuşkuculukla ilişkisi olmayan kişilere rastlanır. Sorunları, özellikle politik olanları, memleket meselelerini tek kalemde çözerler. “Sallandırıvereceksin bir kaçını. Bak bir daha yaparlar mı.” gibi çözümler önerirler. Bu tutumu okumuş, yüksek mevkilere erişmiş kişilerde de, görmek mümkün. Bu kişilere göre sonuç araçları haklı gösterir. Bu düşünce sistemi insanı ürpertiyor. Volpi şöyle diyor :

“... işlenen suç aslında suç değil, (onlarca) adaleti sağlayan, zenginlikleri yeniden paylaştıran, iyilik güden, meşru müdafaayı, insan sevgisini gerçekleştiren devrimci bir eylemdir. Cinayetler en saçma, en anlaşılmaz düşünceler adına işlenmiştir : ırk, parti, din, sınırlar...”

Bugün, içinde yaşamakta olduğumuz, “demokrasi” adına yürütülen bu acımasız, bu anlamsız savaş, bu kaos işte bu düşüncenin en şaşırtıcı örneği değil midir ?

Belirsizlik Kuramı :

Kitapta kuvantum fiziğinin hayatlarımıza getirdiği bir bakış açısı da, Heisenberg’in “Belirsizlik Kuramı” ile ortaya konmaktadır. Bu kuram en basit şekilde şöyle özetlenebilir
- Eğer bir parçacığın hızını bulguluyorsak, o parçacığın yerini tam olarak bilmemiz mümkün değildir, çünkü deney sırasında bu nesne yer değişecektir.
- Eğer bu parçacığın yerini bulguluyorsak hızını tam olarak bulgulamamız mümkün değildir.
- Sonuç olarak gözlem, gözlenen nesnenin durumunu değiştirmekte ve sonucu “Belirsizliğe” itmektedir. Kitap ta zaten bu belirsizlik içinde Klingsor’un tam kimliği açığa çıkarılmadan bitmektedir.

Bilim ve Etik

: Kilingsor’un İzinde de insanı etkileyen hatta dehşete düşüren bir başka konu da bilim adamlarının müthiş bir inatla, adanmışlıkla, sabit fkirle hipotezlerini kanıtlamak için etikten yoksun bir biçimde yalnızca sonuca erişmek amacı ile çılgın gibi çalışmaları oldu. Yalnızca bilim için, bulgularını kanıtlamak için, etiği hiç umursamadan çalıştılar. Amerikalıların Hiroşima ve Nagazaki’ye attıkları iki bomba iki ayrı tür bomba yapımının denemesiydi yalnızca. Ve yazar Alman bilim adamlarının Amerikan meslekdaşlarına karşı müthiş bir haset içinde olduklarını söylüyor. Ve bu bilim adamlarının Hiroşima ve Nagazaki’de ölüp giden insanlar için tek damla gözyaşı döktüklerini sanmadıklarını söylüyor.

Dipnot Kitap Grubumuzda kitabı tartışırken arkadaşlarımızdan biri, etiğin bilim adamlarının elinde değil, siyasetin elinde yozlaştığını söyledi.

Diğer taraftan bilim, etik ve duyguları göz önüne alsaydı acaba uygarlıkta bugün varılan noktalara gelinebilir miydi ? İste size başka bir “belirsizlik” saptaması. daha.

Shrödinger'in Kedisi :

Yaptığımız seçimler doğal olarak hayatımızı yönlendirir. Buna göre "insanlar seçimlerinin sonucunu yaşarlar." Ancak yazar bu kitabında seçmediklerimizin de aldığımız sonuçlarda ne kadar etkili olduğunu. anlatıyor. Volpi "seçim yapmanın dayattığı kölelikten" sözeder. Seçim yaparken, pek çok seçenek içinden yalnızca birini seçerek kendimizi sınırlandırdığımızı "seçim yapmanın olası yüzlerce dünyayı reddetmekle eşdeğer" olduğunu söylemektedir. "Shrödinger'in Kedisi" kuramı hakkında Volpi şöyle demektedir : "Karşımıza çıkan kedi ölü bir kediyse zaman içinde geri gitme olanağından yoksun kalırız, gözlediğimiz şey bizi o zavallı kedinin öldüğü dünyada kalmaya mahkum eder. Aşk konusunda da aynı şey geçerlidir. Öyle bir durumda 'Bilseydim...' deriz. İnsan bir şeylerden yoksun kalmış olur... Bu kadar çok dünya varken insan kendini neden bunlardan bir tekiyle sınırlasın."

Kalaydaskop – Çiçek Dürbünü

Çocukken sahip olduğum bir çiçek dürbünü (kalaydaskop) beni büyülemişti. Bir silindirin ucundaki mercek altına yerleştirilen rengarenk parçacıkların en ufak harekette yer değiştirerek, dallanarak bambaşka bir desen, bir format oluşturmalarını hayranlıkla, dakikalarca izlerdim.

Hiçbir mutlaklığın olmadığı bir dünyada kalaydoskopu çeviriyor ve ortaya çıkan yeni dallanmalar arasından yaptığımız seçimlerimizle hayatımıza yepyeni bir düzen/düzensizlik veriyoruz. Dürbünün odak noktasına yerleştirdiğimiz seçimleri bilinçle yaptığımızda, hayatımızın dilediğimiz yönde geliştiğini görebiliyoruz.

"Kelebek teorisine” göre “Atlantik üzerinde kanat çırpan bir kelebek Pasifik’te bir tayfun yaratabilir.” Bir kelebeğin kanat çırpışı gibi küçük, önemsiz bir olay, zaman içinde, büyük değişikliklere neden olabilmektedir. Bu, bazılarınca şans, bazılarınca kader olarak görülebilir. Bazılarınca da bir neden-sonuç ilişkisi. Fırtınayı öngörebilirsek, yaklaştığını sezebilirsek yine yapacağimiz doğru seçimlerle belki de şansımızı, kaderimizi değiştirebiliriz.

18.5.2004
İzmir


Açıklama:

İngiliz felsefeci Francis Bacon'un adaşı olan genç bir fizikçi, Princeton'da, Einstein, Gödel ve John von Neumann gibi yüzyılın en parlak beyinlerinin yuvası olan Yüksek Araştırmalar Enstitüsü'nde çalışmaktadır. Özel sorunları nedeniyle görevinden uzaklaştırılmak zorunda kalınca, gelen bir teklifi kabul ederek Amerikan gizli servisleri adına Avrupa'ya gider. İkinci Dünya Savaşı biteli çok olmamıştır. Genç fizikçiden beklenense Nazilerin bilimsel araştırmalarının başında bulunduğu söylenen Klingsor kod adlı kişinin gerçek kimliğini ortaya çıkarmaktır. Mutlak kötülüğün temsilcisi olan ve adını Hitler'in çok sevdiği Parsifal operasındaki bir karakterden alan Klingsor, gerçekten varolmuş mudur? Hitler'le birlikte ölmüş müdür, yoksa hâlâ insanların arasında mıdır? Kitabında, fizikteki 'kuvantum kuramı' gibi çok konuşulan bir konuyu kurguya başarıyla katan, öte yandan bilimsel ahlakı tartışan Jorge Volpi için ünlü yazar Carlos Fuentes, 'Arkamda koca bir edebiyat yaşamıyla, yaşım yetmişi bulmuşken, Jorge Volpi'nin edebiyatımızın devamcısı olduğunu görmekten ayrı bir gurur duyuyorum,' demiştir. Klingsor'un İzinde, okuruyla metafizik bir oyun oynuyor. 1999 yılında Biblioteca Breve Ödülü'nü, Fransa'da ise Deux Oceans Grinzane Cavour Ödülü'nü kazanan roman, ihanet ve belirsizlik çağında gerçeğin ne olduğunu gösteriyor... ya da ne olmadığını.
(Arka Kapak)

 

 
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!