Kızıl Darı Tarlaları

Mo Yan

share  

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

23.19.2013


  Editörün Notu:  Kızıl Darı Tarlaları yazarı Çinli Mo Yan 2012 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazandı.  Nobel töreninde ödülün  "fantezi ve gerçekliği, tarihî ve toplumsal perspektifleri iç içe geçirerek, karmaşıklığıyla William Faulkner’ın ve Gabriel García Márquez’in yazdıklarını hatırlatan bir dünya yaratırken, bir yandan da çıkış noktasını kadim Çin edebiyatında ve sözlü geleneğinde bulduğu" için Mo Yan'a verildiği belirtildi.  

  Her şeyin çekirdeğinde çelişki var
Yasemin Çongar:
http://t24.com.tr/

Ölümün içinden hayatı doğurarak...

Romanın sizi, uzaklığı ölçüsünde içinizden kavrayan, kendi gününüze, kendi diyarınıza hem benzeyen hem hiç benzemeyen, tamamen yabancı ve aslında çok tanıdık bir dünyaya doğru götüreceğini yazarın daha ön sayfadaki ithaf cümlelerinden anlıyorsunuz:

“Bu kitapla, doğduğum yerin uçsuz bucaksız kızıl darı tarlalarında gezinen yiğit ve mazlum ruhları hürmetle çağırıyorum. Sizin saygısız evlâdınız olarak, kalbimi oyup çıkarmaya, soya sosunda terbiye etmeye, etini ince ince doğratmaya ve üç ayrı kâseye koyup, onu bir darı tarlasında adak olarak size sunmaya hazırım. Afiyetle yiyiniz!”

Dar dünyamın duvarlarına toslayıp...

Nobel Edebiyat Komitesi bundan üç hafta önce, pek çok kişinin tahmin ettiği gibi, gözünü Uzak Asya’ya çevirmekle birlikte, oradan herkesin bu yıl artık kazanmasını beklediği Japon yazar Haruki Murakami’yi değil de, Çinli Mo Yan’ı seçtiğinde, kıymık gibi bir merak içime yerleşti.

Komite, “Fantezi ve gerçekliği, tarihî ve toplumsal perspektifleri iç içe geçirerek, karmaşıklığıyla William Faulkner’ın ve Gabriel García Márquez’in yazdıklarını hatırlatan bir dünya yaratırken, bir yandan da çıkış noktasını kadim Çin edebiyatında ve sözlü geleneğinde bulduğunu” söylüyordu Mo Yan’ın; bense onu hiç okumamıştım, Hong Gao Liang / Kızıl Darı Tarlaları filminin adını herhalde Berlin Festivali’nde Altın Ayı kazanması sayesinde işitmiş ama filmi görmemiştim; bu filmin Mo Yan’ın romanının ilk iki bölümünden uyarlandığını da bilmiyordum üstelik.

İşin aslı, Red Sorghum (Kızıl Darı Tarlaları) diye bir romanın varlığından haberdar değildim. Dahası, İngilizceye The Garlic Ballads (Sarmısak Türküleri), Big Breasts & Wide Hips (Büyük Memeler ve Geniş Kalçalar), Life and Death Are Wearing Me Out (Hayat ve Ölüm Beni Yoruyor): Fransızcaya Quarante et un coups de canon (Kırk bir pâre top atışı), La Carte au Trésor (Define Haritası): İspanyolcaya La Republica del Vino (Şarap Cumhuriyeti), Cambio (Değişim) gibi adlarla çevrilen diğer romanlarını da duymamış, okumamıştım; en beteri, Mo Yan diye bir yazarın olduğunu bilmiyordum. Bazen sarsılmak iyi geliyor. Dünyevî sandığı hallerinin yerelliğine, geniş sandığı dağarcığının duvarlarına toslayınca şöyle bir silkiniyor insan; o vakit cehaletini kabullenmek istemeyen hırslı bir çocukla, kim bilir belki hayatını değiştirecek kelimelerle buluşmak için üzerine düşeni yapmadığını kavrayan mahçup bir kadın el ele çıkabiliyor içinizden.

Boşluğa yazılan her kelimenin sonsuz bir ümit taşıdığını biliyorum. Ama okuruna kavuşmamış kelimelerin sabırlı sessizliğini, o sessizliğin derin hüznünü de biliyorum. İyi de, o müstakbel okur niye illâ ben olayım ki? Peki, neden ben olmayayım? Varsın Türkçede basılmasın, Mo’nun okuyabildiğim dillere ne çok çevrildiğine bakınca, Mandarince bilmemek; elimdeki kalemden dudağıma götürdüğüm fincana kadar her şeyin ta oradan geldiğini düşününce de haritanın bir ucunda duran Çin’in “uzaklığı,” elverişli bir mazeret değil zira cehaletim için. Ama bana bu yazıyı böyle yazdıran da, Mo’yu, hiç tanımadığım bir yazarın Nobel almasının kamçıladığı hırs ve merakla okumaya başlamış olmam değil.

Ödülün açıklanmasından ancak iki hafta sonra elektronik kitapçılara geldi Red Sorghum, gelir gelmez aldım. Ve Çin’deki baskıcı rejime muhalefet etmediği, hattâ rejimin yanında durmanın imkânlarından yararlandığı için, —bence kesinlikle haklı biçimde— eleştirildiğini artık bildiğim Mo’yla arama “siyasi” mesafe koymuş, dolayısıyla içim epeyce soğumuş olarak romana başladım. Nobel’in serpiştirdiği altın tozundan nispeten âzâde bir yerde durup, tenha ve tekin bir okuma yapabilecektim! Ama ne entelektüel merakımın ne siyasi tepkimin soğuk yüzü Red Sorghum’a dayanabildi; yanarak, yakarak yazan bir adam Mo; her türlü mesafeyi, kelimelerine geç kavuşmanın verdiği pişmanlık duygusu ile nihayet kavuşmuş olmanın hazzında eritebiliyor.

Onun adı 'hiçbir şey söyleme'

Mo, 17 Şubat 1955’te, Çin’in kuzeydoğusundaki Şandong vilayetinde, Dalan kazasının Ping’an köyünde doğmuş. Bir mezra çocuğu o; hayvanları ve ekinleriyle geçinen bir ailenin oğlu. Asıl adı Guan Moye, ancak 1981’de Falling Rain on a Spring Night (Bir Bahar Gecesinde Yağan Yağmur) adlı ilk romanını yayımlamasından itibaren, kitaplarında hep Mo Yan adını kullanıyor; Mandarince, “Sus, konuşma, hiçbir şey söyleme” anlamına gelen bu iki kelimeyi, Çin’de Kültür Devrimi’nin başlangıcına rastlayan ilk gençlik yıllarında anne babasından çok sık işittiğini anlatmış bir mülakatında.

Nobel ödülünün açıklanmasından sonra, sekiz yüz nüfuslu Ping’an köyüne gidip, Mo’nun hâlâ o bölgede yaşayan altmış iki yaşındaki ağabeyi ve doksan yaşındaki babası ile konuşan Guardian muhabiri Jonathan Kaiman, ödülden pek memnun görünen Çin devletinin Nobel’i “turistik bir kazanç kapısı”na dönüştürmek üzere, bu yoksul köyde, yüz milyon doları aşacak bir yatırım yaparak “Mo Yan Kültür Tecrübesi” temalı bir gezi parkı kuracaklarını yazdı. Mo’nun yazarak ölümsüzleştirdiğini artık bildiğim kızıl darı tarlalarını, çoktandır kârsız olduğu için ekmeyen köylülere, 650 hektarlık “turistik bir tarla” için ekim parası verilmesi de planın parçasıymış.

Postmodern hafsalanın bu “çok soğuk” tezahürleri, Çin’in kapitalistleşme düzeyinin hayatımızın her alanına girmiş olan sayısız kanıtına bir yenisini eklemekle kalmıyor haliyle. “ÇKP modeli Nobel turizmi,” Mo’nun rejim tarafından “himaye” edilen edebiyatının “has” bir edebiyat olma ihtimaline son birkaç haftada öğrendiklerinden sonra zaten gayet kuşkulu yaklaşanlarımızın içini büsbütün ekşitiyor.

Söyleyebileceğim tek şey var: Mo’yu okuyun. Bunu, Mandarince veya Mo’nun hâlihazırda çevrilmiş olduğu Batı dillerinde yapamıyorsanız, 2013’ün ortalarından itibaren Can Yayınları’ndan çıkacak Türkçe çevirileri bekleyin. “Hiçbir şey söyleme,” imzasıyla yazan romancının, kurduğu hikâyeler, yarattığı karakterler ve resmettiği diyarların içinden söylediklerine kulak verin; kelimelerinin onu, Nobel’in pırıltısından da ÇKP üyeliğinin gölgesinden de kurtardığını sanırım siz de göreceksiniz.

Her şeyin çekirdeğinde çelişki var

Mo’nun, kitabını değil kalbini ithaf ederek başlattığı Red Sorghum, yazarın doğup büyüdüğü ve romanda “Kuzeydoğu Gaomi Nahiyesi” diye adlandırdığı bölgede yaşayan bir ailenin, geriye dönüş ve ileri sıçramalarla, hakikatin ve hayalin birbirinin içinden süzülmesiyle akan yarım asırlık hikâyesi. Anlatıcımız, “Çin takviminin sekizinci ayının dokuzuncu günü, 1939” diye tarih atarak, on beşinci yaş gününü daha yeni kutlamış olan babasının, Japon işgalcilerin konvoyuna pusu kurmak üzere Yu Zha’nao komutasındaki yerel birliklere katılmasıyla açıyor perdeyi. İkinci Çin- Japon Savaşı’nın (1937-1945) ortasındayız! Roman, arada dönüp 1920’lere de uzanarak 1970’lere kadar taşıyacak bizi; ve önce Çinlilerle Japonlar, ardından da, “milliyetçi” Çinlilerle “komünist” Çinliler arasındaki korkunç savaşların içinden, biteviye ölümü, her seferinde sanki daha fazla ve daha beter olan ölümü göre göre ilerleyeceğimiz bu yolculukta, sanırım her şeyden ziyade şehvet ve vahşet üzerine, ikisinin birbirini nasıl da beslediği üzerine, merhametin içinden zorbalığın, mazlumun içinden zâlimin, ama aynı zamanda korkunun içinden yiğitliğin, kavganın içinden sevginin, sonun içinden başlangıcın nasıl sessizce doğabildiği üzerine düşüneceğiz.

Hayat gibi edebiyatın da çekirdeğinde çelişkinin bulunduğunu her satırında hissettirerek yazan Mo, Red Sorghum’da yer yer destansı bir dille anlattığı memleketinin tasvirlerini de tezattan damıtıyor zaten:

“Baba, kasabamızın kızıl darı tarlalarındaki mezarının üzerine dikecekleri oyulmamış granit parçasına doğru işte böyle hızla gitmişti. Kıçı çıplak küçük bir oğlan bir keresinde beyaz bir tekeyi otların kapladığı o mezara götürmüş ve hayvan telaşsız bir memnuniyetle otlanırken, oğlan öfkeyle mezarın üzerine işeyip, yüksek sesle şarkı söylemiş:

Darılar kırmızı – Japonlar geliyor – Yurttaşlar hazırlanın – Ateşleyin topunuzu tüfeğinizi.

Biri, o keçi çobanının ben olduğumu anlatmıştı ama bilmiyorum. Kuzeydoğu Gaomi Nahiyesi’ni bütün kalbimle sevmeyi ve ondan dizginlenemeyen bir öfkeyle nefret etmeyi öğrenmiştim. Kuzeydoğu Gaomi Nahiyesi’nin kolaylıkla dünyanın en güzel ve en iğrenç, en müstesna ve en mutat, en kutsal ve en namussuz, en yiğit ve en alçak, en çok içen ve en çok sevişen yeri olduğunu, büyüyünceye kadar fark etmemişim. Orada, babamın neslinden insanlar, canları öyle istediği için darı yerler ve olabildiğince çok darı ekerlerdi. Sonbaharın sonlarında, Çin takviminin sekizinci ayı sürerken, ucu bucağı görünmeyen kızıl darı kaplı araziler bir kan denizi gibi ışıltılarla ürperirdi. Uzun boylu ve sıktı darı, ihtişam tüterdi; soğuk ve zarifti, haz vaat ederdi; ihtiraslı ve şefkatliydi, huzur vermezdi.”

Bu manzara, roman boyunca kazınıyor zihnimize. Mo, canlı canlı derisi yüzülen askerleri anlatıyor; kitabın farklı yerlerinde farklı süslemeleri “makbul,” farklı bilgileri “gerçek” kabul etmemizi isteyerek tekrar tekrar geçiyor aynı sonların üzerinden; ölümleri sıradanlaştıran savaşın, her ölüm için yeni bir kahramanlık hikâyesi uydurarak kendine bir mânâ, bir kudsiyet atfetme çabasına tanık oluyoruz; Konfüçyanizmden, Budizmden, Taoizmden feyz alan, hurafeleri ve meselleriyle alabildiğine derin, ama bir yandan da milliyetçilikle zehirlenen, komünizmle kısırlaşan bir kültürün, esasen her kültür gibi, “öteki” zannettikleriyle ilişki kurmayı beceremediği ölçüde kanadığını görüyoruz. Bütün bunlar olurken; Mo’nun insanları âşık olur sevişirken, büyülenir ve delirirken, aile şefkatine sığınıp, sonra o şefkatte boğulurken, ölürken, öldürürken, ve hayatı hep açık bir yara gibi yaşarken, anlatıcının aklında aynı kızıl darı tarlaları tütmekte…

Ama o tarlaların da sonunu getiriyor zaman. Red Sorghum biterken, “melez darı” denen ve anlatıcıya göre, hiçbir zaman tam olgunlaşmayan, gri-yeşil renkteki sinsi bakışlı gözlerini asla tam olarak açmayan meşum bir bitkinin kapladığı arazilere bakıyoruz birlikte. Anlatıcının, “Darı ismini taşıyorlar ama…” diye başlayan cümleleri, beşerî âlemde ismin hem her şey hem hiçbir şey olduğunu düşündürüyor belki bize. O ise, büyükannesinin mezarının üzerinden rengi yitmiş tarlalara bakarken, çocukluğunun kızıl denizini özlüyor: “Melez darıyla çevrelenmiş olmak çok kudretli bir kaybetme hissi veriyor bana” diyor. Gülümsüyoruz.

Gülümsüyoruz, çünkü Red Sorghum gibi bir romanı mümkün kılan kudretin aynı zamanda beşerî âlemin tek çıkış kapısı olduğunu hatırlatarak yazıyor Mo; hakikati değiştirebilecek yegâne şeyin hayalgücümüz olduğunu sezdiriyor bize.

Varsın Çin devleti, köylülere yeniden kızıl darı eksinler diye para versin... Ölümün içinden hayatı doğurabilenler için, grinin içinden kızılı doğurmak ne ki: “Eğer sonbahar yağmurları şiddetli olursa, tarlalar çamur denizine döner ama darılar kırmızı başlarını, çamurlu sarı suyun üzerine çıkarıp, yukarıdaki mavi göğe yakarırlar inatla. Güneş yeniden görününce, bu denizin üzeri ışıltıyla ürperir ve gökyüzüyle yeryüzü fevkalâde zengin, fevkalâde görkemli renklere bürünür. İnsanlığın zirvesi budur ve hasretini çektiğim ve daima çekeceğim güzellik budur.”

(Taraf - 3 Kasım 2012)


İflah olmaz bir sentez: Kızıl darı tarlaları

http://www.evrensel.net/

Ercüment Akdeniz


Çinli yazar Mo Yan’ın ‘Kızıl Darı Tarlaları’ Haziran ayında Can Yayınlarından çıktı. Yan, 2012 Nobel Edebiyat Ödülünü alınca, roman daha piyasaya çıkmadan ünlenmiş oldu.

ÜÇ KUŞAĞIN ÖYKÜSÜ

Roman, 1923-76 yılları arasında Shandong ailesinden üç kuşağın yaşamını anlatıyor. Ne var ki, romanın seyri kronolojik bir sıra izlemiyor. Parçalar halinde sunulan masalsı olayların arasındaki gelgitler özgün bir akıcılık yaratıyor: Çin’de henüz devrim gerçekleşmemiştir. Japon ordularının istilası ile karşılaşan Çin’de direniş savaşı başlar. Romanda mekân olarak Gaomi Güneydoğu Bucağı seçilmiştir. Çünkü Mo Nehri’nin etrafına dağılmış, birbirine uzak ve küçük köylerden oluşan bu arazi, gerilla savaşına en uygun bölgedir. Romanın anlatıcısı Yan’dır ama yaşanan olaylar yazarın büyük dedesine, dedesine ve babasına aittir. Kimi bölümlerde olaylar büyük nine ve nineler etrafında döner. Uğradığı haksızlık karşısında öfkesine teslim olan büyük dede, bir rahibin kanını döker. Bu cinayetin ardından başlayan haydutluk macerası onu nam salmış bir eşkıya yapacaktır. Bölgede güç oluşturmaya çalışan eşkıya grupları arasında ise amansız çatışmalar yaşanır. İmparatoru temsil eden Kaymakamlık bölgede hâkimiyet kurma derdindedir. Bölgede aynı zamanda Çin Komünist Partisi’ne bağlı gerilla birlikleri ile Komintang arasında da sert çatışmalar yaşanır. Kırsalda herkes birbirine diş geçirmeye çalışırken faşist Japon istilası ve onların kuklalarının yaptığı katliamlar, Gaomi’deki tüm güçleri birleştirir. Düşmana karşı savaş sürerken iç çatışmalar da devam edecektir.

‘TÜKENMEYİZ KIRMAK İLE…’

Bütün bu çatışmalar sırasında, insanın kanını donduran büyük katliamlar ve acılar yaşanacaktır. Bu kitabı okumazdan önce, köyün kasabına derisi zorla yüzdürülen bir direnişçinin çektiği acıyı tasavvur etmek mümkün olmasa gerek! Ya kasabın çektikleri? Orasını okurun direncine bırakalım… Başka bir bölümde köpek sürüleriyle insan sürüleri birbirlerinin etrafında ölüm dansına tutuşurlar. Savaş, soğuk ve kıtlık ortamında ayakta kalabilmek; köpekler için insan leşi yemeyi, savaşçılar içinse köpekleri vurarak pişirmeyi gerektirecektir! Romanın en sarsıcı sahnelerinden biri de yazarın ikinci ninesinin başına gelenlerdir. Bir köy baskınında altı Japon askerinin tecavüzüne uğrayan kadın tüm Çinli kadınların çektiği acıyı simgeler. Anlatım olağanüstüdür ve okuru derinden sarsacak niteliktedir.

Yan’a göre direnişin net olarak cesur ya da korkak kahramanları yoktur. Cesurlar korkaklaşabileceği gibi korkaklar da olayların akışına göre cesur bir kahramana dönüşebilir. Nitekim Çopur Cheng ihanet ve korkaklıktan kahramanlığa geçiş yaparken, cesur lider Yo Zhano’a zaaflarına yenilerek yüzlerce savaşçının ölmesine neden olur.

Bütün bu olaylar örgüsü içinde kızıl darı tarlaları, renkten renge resmedilerek; kırmakla tükenmeyen yurtsever Çin halkını temsil eder.

NOBEL İÇİN İLLA DEZENFORMASYON MU GEREKİYOR?

Mo Yan’a Nobel Ödülü verilirken gerekçe şöyle açıklanmıştı: “Halk masallarını tarihi ve günümüz sanrısal gerçeklikle kaynaştırdığı için”… Romanı okuduktan sonra gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki; Mo Yan, doğanın, renklerin, köy insanının ve yurtsever direnişin olağan dışı bir destancısıdır. Eğer Yan burada noktayı koysaydı ona ödülü veren Nobel heyeti alkışlanabilirdi. Ama öyle olmadı!

Toplam 522 sayfalık bu eşsiz romanın içinde, içine ‘sokuşturulmuş’ hissi veren öyle bir 5-6 sayfa var ki, kitabın tüm tılsımı bozuluyor ve gerçeklik altüst ediliyor:

“Ne Komünist Partisi’ndenim ne de Komintang’danım, ikisinden de nefret ediyorum” diyor direnişe katılan kitabın kahramanlarından biri. Olabilir mi, elbette olabilir!

Devrimden sonra, “Komün” olarak adlandırılan Parti Şubesi’nin sekreteri sorumsuz bir kişilik olarak resmediliyor. Ve karnesi bittiği için ekmek vermediği yaşlı savaş gazisi açlıktan donarak ölüyor. Olabilir mi, elbette o da olabilir! Nitekim bizim ne tek tek komünistlerin yanlışlarını ne de Çin Komünist Partisi’nin izlediği sakat sosyalizm anlayışını savunma derdimiz var! Elbette “kültür devrimi”nin yanlışlarını savunmak da işimiz değil. Ama yazar bu diyalogları öylesine cesaretsizce ve ne düşündüğünü gizleyerek veriyor ki, gerçekten kime ne dediği anlaşılmıyor. Ve Mo Yan geriye, sosyalizm düşmanlığı rüzgârını arkasına almış bir şüphecilik hediyesi bırakarak, Nobel’e uzanıyor.

Yan için Çin’de yaşayıp Nobel alan tek insan deniyor. Zaten kapitalizm ve emperyalist bir ülke olma yolunda epeyce mesafe almış bir Çin için, Nobel’i böylesi bir ideolojik dezenformasyon üzerinden almanın nasıl bir sakıncası olabilir ki?

EDEBİYATIN YILDIZLARI İZ BIRAKINCA…

Kızıl Darı Tarlalarına başlayan okur, her bölümde edebiyatın farklı yıldızlarının izini görecektir. Zaten yazar da özellikle kitabın üçüncü bölümü bitirdikten sonra okuduğu Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabından etkilendiğini söyler.

Köy yaşamının zorlukları ve köylü insanın sert mizacının resmedildiği bölümler, okuru, Şolohov’un Ve Durgun Akardı Don eserine götürür. Savaş sahneleri ve acımasız infaz anlatıları Remaque’nin Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok’ eserine yakındır. Zaman makinesiyle yolculuk yapar gibi, tecavüze uğramış ikinci ninesinin yanına giden ve onunla konuşan Mo Yan, Çernişevski gibidir; iğrençliğin yaşandığı köy evinde hem ninesiyle hem de okurla konuşur.

İsterseniz artık bitirelim; Arthur Koestler son olsun…

Koestler’in komünist parti saflarındayken kaleme aldığı ‘Spartacus’ dünyaca ünlüdür. İzleyen yıllarda saf değiştiren Koestler, toplumcu gerçekçi edebiyatın da uzağına düşecektir. İşte Mo Yan’ın ‘Kızıl Darı Tarlaları’; Koestler’in yaşadığı bu iki zıt dönemi alıp bir kitapta yoğurmaya çalışan iflah olmaz bir sentez gibidir.

Ayıklamayı başaranlara okumayı şiddetle öneririz…

www.evrensel.net
  “Kızıl Darı Tarlaları” ile Nobel’in gör dediği
Erdinç Akkoyunlu
http://www.edebiyathaber.net/

Nobel Edebiyat Ödülü’ne sahip olmak, adını tarihe silinmez bir mürekkeple yazmanın en edebi yolu değil mi?

Böyle de olsa, bugün Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazarlar-şairler listesiyle karşılaştığımızda, ödülün sahibi yazarları okumanın çağdaş klasik edebiyat okuru olmakla eş anlam taşıdığı çağın okurları olarak, “Bu isim de mi Nobel almış” diyebileceğimiz pek çok şaşkınlığın yaşandığını gördüm ve bu şaşkınlığı ben de yaşadım. Demek ki Nobel Edebiyat Ödülü’ne sahip olmak, ansiklopedik anlamda adını tarihe yazmanın yolu olsa da edebi beğenide, eserle okur baş başa kaldığında çok anlam ifade etmiyor. Çünkü Nobel Edebiyat Ödülü sahibi belki yarıya yakın orandaki yazar-şair ne Türkiye’de ne de yurtdışında, “okurdan ilgi gören” yazarlar sınıfında bulunuyor. Bu da bize Nobel Edebiyat Ödülü’nün, 20. yüzyılın büyük edebi mit’ine şartlandırıldığımız üzere, ödülün edebiyatın en iyilerine verildiği anlamını taşımadığını gösteriyor. Bunun yanında ödülle ilgili siyasi yorum gerektiren çeşitli değerlendirmeler de var ve bunları yabana atmamakla birlikte; işimizin “edebiyat” olduğunu unutmadan, konunun bizle ilgili sınır çizgisinde durarak, ama tamamen ihlalsiz de kalmayarak 2012 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Çinli yazar Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları adlı romanına bakalım.

İzlek Faulkner’den
Çin’in köylü Shandong ailesinin 1923-1976 yılları arasında Japon saldırıları sırasında yaşadıklarının “torun” tarafından üç kuşağın hikâyesi olarak anlatıldığı Kızıl Darı Tarlaları, Erdem Kurtuldu’nun Çinceden Türkçeye çevirisinde 522 sayfa olarak karşımıza çıkıyor. Roman için temelde ve genelde söylenebilecek iki şey: Roman ilk cümlesinden son cümlesine değin, Gabriel Garcia Marquez’in, görüşlerine değer verilen edebiyat ustalarının dünyanın en iyi 10 romanı arasında saydıkları efsanesi Yüz Yıllık Yalnızlık’ın Çin’de geçen türü olduğu. Bu türün romana uygulanışında ise William Faulkner’in zaman geçişi olarak adlandırabileceğimiz izlekinin kullanıldığıdır.

Ben yazarken Marquez yoktu
Kızıl Darı Tarlaları’na ilişkin Yüz Yıllık Yalnızlık değerlendirmesi, Mo Yan’ın romanı dilimize birkaç ay önce çevrildiği ve roman 1983 yılında yazıldığı için benden çok daha önce ve pek çok kez dile getirilmiş. Bunu da Mo Yan’ın aslında romanın ortasına gelinceye değin okuma konusunda tereddüt gösterdiğim (romanı özetlediğinden ve bunun yapılmasına karşı olduğumdan) Önsöz’ünü okuyunca anlıyorsunuz. Mo Yan’ın “Kızıl Darı Tarlaları’nı neden yazdım” başlıklı önsözünde, “Bazıları hikayelerde Marquez etkisi olduğunu söylüyor, bu konuda söyleyeceğim tek şey, bunun tahminden öte gitmeyeceğidir. Yüz Yıllık Yalnızlık’ı 1985’te okudum, o zamana kadar dilimize çevrilmemişti. Kızıl Darı Tarlaları’nıysa 1984 sonbaharında yazdım, romanın üçüncü bölümü olan Köpek Patikaları’nı bitirdiğimde bu olağanüstü romanı okumaya başladım. Ama böyle bir yöntemin neden daha önce benim aklıma gelmediğine hala üzülürüm. Eğer Marquez’i romanımı yazmaya başlamadan önce okumuş olsaydım Kızıl Darı Tarlaları’nı daha farklı yazardım” diyor. Mo Yan, yazının devamında özetle, Çin’in kapalı bir toplum olduğunu, 1980’lerden sonra çevri eserlerle tanıştıklarını ve Batılı yazarlardan da ister istemez etkilendiklerini anlatıyor. Mo Yan haklı mı

Peki, Mo Yan, Marquez’den etkilenmediği; eserinin özgün olduğu konusunda haklı mı? Kızıl Darı Tarlaları’nın üslubu, Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık’ta (1967), sonra da Salman Rushdie’nin Gece Yarısı Çocukları’nda (1981) en başarılı örneklerini verdiği “büyülü gerçekçilik”ten oluşuyor. Bu edebi üslup, Marquez tarafından tamamen doğal bir yerel anlatının edebiyata uyarlaması sonucu en başarılı örneğini verdi. Burada Rüşti’nin hakkını yememek lazım, ama Gece Yarısı Çocukları’nın mükemmelliğinin altında Rüşti’nin dizayn edebilme ustalığı yatıyor. Gece Yarısı Çocukları doğallığı Hint anlatısının temellerine dayandırarak tam olarak barındırmadığı için ise Yüz Yıllık Yalnızlık’ın doğallığının yanında bir inşa harikası zirvesi olarak yükseliyor. (Ve Rüşti’nin bu inşa çabası, dünyada ve Türk edebiyatında çok taklit edilse de henüz aşmak bir yana yaklaşılamamış bir çaba olarak duruyor.)

Herkesin bir ninesi vardır
Büyülü gerçekçiliğin temelinde, yerel anlatıyı; masalı; hikâye etmeyi romana aktarma eyleyişi olduğu için Mo Yan’ın da, “büyük ninesinden” dinlediği hikâyeleri, büyük ninesinin öyküleştirme tekniğini kullanarak edebileştirmesi, Çin’e Doğu’dan giderseniz Büyük Okyanus, Batı’dan giderseniz Atlas Okyanusu’nun arada kilometreleri binlediği Kolombiya’daki Marquez’in ninesinin anlatı üslubuna çok yakın olması şaşırtıcı olmaz. Çünkü dünyanın bütün yerel hikâyeleri, en basit ifadelerle en büyülü olayları hikâye etmek üzerine kuruludur. Ve edebi kuramları bilmeyen kişinin öyküleştirme üslubu ki bu kişinin başından geçen olay dizisi Yüz Yıllık Yalnızlık ve Kızıl Darı Tarlaları’nda olduğu gibi toplumsal cinnetler, küçük çaplı savaşlar, yoksulluk, zenginlik, terazisi düzelmeyen adalet duygusu ile karmaşık aşk ve seks ilişkilerinden ibaret olursa, birkaç kelimelik cümlelerle masal anlatmak olacaktır. Nobel Edebiyat Komitesi’nin Mo Yan’a ödül gerekçesi, “Halüsinasyonları realist bir üslupla ele aldığı” ve “folklorik masalları, tarihi gerçekler ve günümüz öyküleriyle harmanladığı” olarak açıklandı. Bu gerekçeyi oluşturan unsurların da (Çin edebiyatının bilenlerce dile getirildiği ve Mo Yan’ın önsözündeki bunu destekler ifadelerle roman okuyunca anlaşıldığı gibi) Mo Yan’ın en nitelikli romanı Kızıl Darı Tarlaları’nda görüldüğü aşikar. Mo Yan’ın “Romanı yazarken Yüz Yıllık Yalnızlık’tan haberim yoktu” sözüne de itibar edebileceğimiz için, yazarın sözünü ettiği üçüncü bölümün sonuna değin Yüz Yıllık Yalnızlık’tan habersiz olarak Çin’in Yüz Yıllık Yalnızlığı’nı yazdığını, zaten tüm dünya ninelerinin (ki benim de hayatta olmayan ninemin Büyülü Gerçekçilik’e benzer bir hikâyeleştirme üslubu vardı, o köylü kadın, okuma yazma da bilmiyordu ve ben bu üslubun büyülü gerçekçilik olduğunu Marquez’i okuyunca anlamıştım) büyülü gerçekçilik ustası olduğunu bilelim. Ama Mo Yan’ın açıklamasındaki “Etkilendik” bölümünü de es geçmeyelim. Çünkü Kızıl Darı Tarlaları’nın Mo Yan, Yüz Yıllık Yalnızlık’ı okuduktan sonra yazılan bölümlerinde çok ama çok derin bir Yüz Yıllık Yalnızlık etkisi var.

Romancılara mesaj
Zaten anlaşıldığı üzere Nobel Edebiyat Komitesi’nin de Mo Yan’a ödülü sunmasında dünya edebiyatına verilmiş derin bir mesaj yatıyor. Guan Moe olan gerçek adını “Sakın Konuşma” anlamına gelen Mo Yan olarak değiştiren yazarın bu tercihi ve ülkesinde bol bol sansüre uğraması (ki Çin’de ilkokul çocuklarının derste çizdiği natürmort resimlerin bile sansüre tabi olduğunu unutmayalım), onu Çin edebiyatının Batı için “çekici” yazarı yapmış olsa da, yazarın “Batı’dan etkilendik suç değil ki” itirafıyla beraber, Kızıl Darı Tarlaları’nın referansından belli ki Batı’nın edebi iyi yanlarını Çin’in yerel anlatısıyla Nobel alacak gerekçeyi oluşturacak denli iyi çalışması ona başarıyı getirmiş. Ama Nobel Edebiyat Komitesi, bu tercihiyle Doğulu yazarlara Batı’nın üslubunu tamamen reddetmek, tamamen kendi öyküleme teknikleriyle yazmak yerine Batı ile Doğu’yu buluşturacak (Bu arada Batı denilen Avrupa ve ABD edebiyatı, büyülü gerçekçilik ile baş edemedikleri için kendini pek Batı’dan saymayan Latin Amerika Edebiyatı’nı Batı’ya dahil etmekten çekinmemiştir) Mo Yan türü çalışmaları taktir edeceğinin altını çiziyor. Bu mesajı sadece Doğu’ya vermiyor; hikâyesi, üslupla birlikte akan, niteliği de yüksek yeni Batılı yazarlar çıkmadığı için (Bunda Avrupa’da uzun süredir, savaş, yıkım, gözyaşı olmamasının etkisi var. Edebiyat bu alanlardan besleniyor ne de olsa. Ama Batı -İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, azıcık İspanya- dağılan Çekoslovakya topraklarında yaşananları kendinden saymadığı için, biraz da buna neden olduğunu kabullenmemek adına, elbette iyi, yeni, büyük yazar üretemiyor) bir ültimatom veriyor kendi yazarlarına. “Mo Yan’ı örnek alın. Güçlü üslup, güçlü öykü oluşturun; romanda akışı hızlandırın” diyor. Peki, daha önce Nobel alan yazarlar üzerinden değil de Mo Yan üzerinden böyle bir mesajın verildiğini neden düşünüyoruz. Çünkü Mo Yan, bu anlamları içermeyecek olsa idi, Nobel’ın kıyısına düşmeyecek bir yazardı yeteneğiyle. Kendinden önceki Nobel’e sahip olanlar ise roman sanatına özgünlükleriyle katkıda bulunan isimlerdi. Zaten, ileride Nobel Edebiyat Ödülü listesi okunduğunda “Mo Yan da mı Nobel aldı” denilebilecek isimler arasında yer alabilir kendisi edebiyatıyla. O yüzden Mo Yan’a verilen Nobel hem gerekçesiyle hem de alt metniyle önemli.

Erdinç Akkoyunlu – edebiyathaber.net (3 Temmuz 2013)

Minör Bir Direniş Destanı: Kızıl Darı Tarlaları
Görkem Dağdelen
http://www.insanokur.org/

Nobel ödülleri her yıl açıklandığında, edebiyatçılar ve edebiyat eleştirmenlerine ödülü alan yazar hakkında sorular yöneltilir. Yaptığım internet taramasında, 2012’deki ödül sonrası Türkiyeli edebiyatçıların yorumlarına fazla rastlayamadım. Bunun muhtemelen en önemli nedeni, 2012 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Mo Yan`ın hiçbir kitabının (o an itibariyle) Türkçe`ye çevrilmemiş olmasıydı. Türkiye`de Uzak Doğu Asya edebiyatına ilginin (Afrika edebiyatı gibi) az olmasının Mo Yan hakkındaki bilgi eksikliğinin diğer bir nedeni olduğu söylenebilir. Geçtiğimiz aylarda, bu noksanlık tatmin edici düzeyde olmasa da, Mo Yan`ın eski bir eseri olan Kızıl Darı Tarlalar`ın çevirisinin dilimize kazandırılmasıyla önemli ölçüde azaldı.

Mo Yan’ın Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasının hemen ardından “ödülü hak etti mi?” ya da “politik duruşu ödülü almasında ne kadar etkili oldu?”gibi sorular edebiyat çevrelerinde hararetle tartışılmaya başlandı. Birçok eseri İngilizce`ye çevrilmiş olduğundan, takip edebildiğim İngilizce yazında ödül uzerinde bu minvalde bircok tartışma yazısını görebilmek mümkün. Yine bu kaynaklardan öğrenebildiğim kadarıyla, Mo Yan`ın ödülü Çin`de de büyük tartışmalara yol açmış. Çin’in sürgün veya hapisteki bazı yazarlarının aksine Mo Yan’ın aldığı en ciddi eleştiri, Çin’deki ifade özgürlüğünü yeterince savunmadığı yönünde. Bu tartışmalar bir yana, ben bu yazıda, Türkçe çevirisi geçtiğimiz aylarda yayımlanan kitaptaki sarsıcı “öyküyü” paylasmak istiyorum. Bu uzun romanın okuyucuya muhtemel etkileri neler olabilir sorusu öncelikli yol göstericim olacak.

En baştan söylemem gerek: Romanı bitirdikten sonra aklımda beliren ilk imge, kitabın minör bir destan olduğuydu. Romanın destan türüne yakın olduğunu söylemek iki açıdan mümkün. Öncelikle bu uzun öyküde Çin`in kuzeyindeki (aynı zamanda Mo Yan`ın da doğum yeri olan) Shandong eyaletinde 1930`lardaki Japon işgaline direnen köylüler anlatılıyor. Köylüler yaşam alanlarını Japon ordusundan destansı bir şekilde koruyorlar. Japonların modern silahlarına karşı ellerine geçen her silahla direnişlerini örüyorlar. Roman boyunca bu işgali, ayrıntılarıyla “Gaomi Kuzeydoğu Eyaleti”ndeki bu köyün ileri gelen ailelerinden olan anlatıcının ailesinin (yani yazarın) yaşadıkları üzerinden dinliyoruz. Anlatıcı, özellikle babasının, dedesinin ve ninesinin acımasız savaş koşullarındaki durumlarını ironik ve hüzünlü bir dille anlatıyor. Ayrıca, biçim açısından, romanın anlatım dilinde yer yer beliren çoşkulu ve abartılı tarz da romanı destan özelliklerine yaklaştırıyor.

Peki niçin minör bir destan? Anlatıcının dedesi köylülerin direnişinde büyük role sahip bir figür. Ne var ki, ismini roman boyunca öğrenemediğimiz dedesi sadece kahramanlıklar göstermiyor. Köylülerden oluşan bir birliğin başında, bir yanda komünistler diğer yanda diğer yerel direniş birlikleri arasında yaşadığı bocalamalar onun aynı zamanda hatalar yapmasına da neden oluyor. Zayıflıklar gösteriyor. Kararsızlıklar ve çekinceler yaşıyor. Hataları ölümlere neden oluyor. Bu yönüyle destan, sadece kahramanların değil aynı zamanda korkakların da destanı. Böyle bir anlatım, savaşların bazı anlarında doğru kararların olmadığını düşündürtüyor. Buradaki savaş ve direniş öyküsü, Adorno’nun sözünün farklılaşmış bir halini sanki bize söyletiyor: savaşların doğruları yoktur. Anlatı kurgusu açısından ise, zamansal ve mekânsal kesintiler destanın bütüncüllüğünü bilinçli bir şekilde engelliyor, paralize ediyor. Sonuç olarak roman, bilindik destanlardan farklılaşıyor ve daha mütevazi ve heterojen bir anlatıya dönüşüyor. Minör hale geliyor.

Mo Yan, savaşın vahşetine dair birçok imgelem atmosferi yaratmış roman boyunca. Anlatıcının annesinin kurumuş bir kuyunun içinde bebek yaştaki erkek kardeşiyle geçirdiği üç gün savaşın zalimliğini vurucu bir şekilde özetlemekte. Veya Japon askerlerin Yan Nehri Ağzı’ndaki küçük köye baskınları ve anlatıcının ninesine ve halasına yaptıkları acımasızlıklar da. Savaşta ölenlerin cesetlerini köpekler parçalamasın diye anlatıcının babasının kurduğu bir çetenin verdiği mücadele yine akıllarda kalacak bir diğer alt-öyküsü bu minör destanın.

Savaşla birlikte insanlığın diğer “gizli” yönleri de Mo Yan’ın anlatısının içinde yer buluyor: cinsellik ve açlık. Mo Yan bu temalar üzerinden yalnızda Çin’in kültürel ve gündelik dünyasının içine bizleri taşımakla kalmıyor, aynı zamanda insanın/insanlığın bu öğelerinin onu nereye kadar götürebileceğinin de kurgusal bir tartışmasını yürütüyor. Cinsellik, sarhoşluk, cenazeler, açlık ve şiddet bütün açıklıklarıyla karşımıza çıkıyor. Mo Yan bu gündelik olguları kendine özgü “kara mizah” ile o büyük öykünün içine serpiyor.

2012 Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklanması sonrasında Mo Yan’ın çalışmalarına yönelik çıkan eleştiri yazılarında, onun gerçeklikle kurduğu ilişki sıklıkla “büyülü gerçekçilik” olarak adlandırıldı. Mo Yan’ın edebiyat anlayışına olumsuz bakan yazılarda ise, onun edebiyatının, Mao döneminin edebiyat kanonunun, “ülkeye ve partiye hizmet eden edebiyat” anlayışının çok da dışına çıkamadığı dillendirildi. Başka eleştirmenler ise, Mo Yan’ın gerçeklikten kopuk “halisinasyonel gerçekçiliğe” dayanan bir edebiyat anlayışı olduğu belirtti. Bu eleştirilere rağmen, Mo Yan’ın sosyalist gerçekçi edebiyattan olumlu olarak etkilenmekle kalmadığı, bunun üzerine “büyülü gerçekçilik” akımını ve kendine özgü kara mizahı yaratıcı bir şekilde eklediğini söylebilirim. Son olarak, Türkçe çevirisinin Çince’den duru bir Türkçe’yle, hem de kısa bir sürede yapılmış olmasının Türkiyeli okuyucular için büyük bir şans olduğunu belirtmek isterim. Erdem Kurtuldu’nun Çin edebiyatından yeni çevirileri umarım önümüzdeki yıllarda kitapçıların raflarını süsler.
(BirGün Kitap Eki, 131.sayı)


Nobel ödüllü kitap ilk kez Türkçe!
http://kitap.milliyet.com.tr/

Çin’in Nobel ödüllü yazarı Mo Yan’ın Kızıl Darı Tarlaları, Shandong ailesinden üç kuşağın, 1923-1976 yılları arasındaki öyküsünü aktaran bir roman. Yazar, bir mücevher güzelliğindeki doğa manzaraları fonuna yerleştirdiği ve kronolojik sıra gütmeden kurguladığı romanda, Japon istilasına karşı verilen Direniş Savaşı, Çinlilerin birbirleriyle çatışmaları, Komünist Devrim, Kültür Devrimi gibi Çin tarihindeki önemli halk hareketlerini ve bütün bu yıllar içindeki tutkulu aşkları anlatıyor.

Çin sinemasının önde gelen yönetmenlerinden Yimou Zhang’ın beyaz perdeye aktardığı Kızıl Darı Tarlaları, tarihsel bir anlatımla kara mizahı ustalıkla kaynaştırıyor. Roman, geçmişle bugün, ölüyle diri, iyiyle kötü arasında belirgin bir ayrım yapılmadan sürüyor. Nobel ödül töreninde konuşan Per Wästberg’in dediği gibi, Mo Yan, bireyi kimliksiz insan yığınlarından çekip ortaya çıkaran; alaycı ve iğneleyici bir üslupla tarihe, tarihî çarpıtmalara, yoksunluklara ve siyasal riyakârlıklara karşı çıkan bir yazar!

Mo Yan: Kızıl Darı Tarlaları’nı Neden Yazdım?
“Ben ve benim kuşağımdan romancılar hiç şüphesizdir ki Batı edebiyatından çok etkilendik; seksenlerden önceki dönemde Çin kapalı bir toplumdu, Batı edebiyatındaki değişimlerden, yeni yazarlardan, o olağanüstü eserlerden hiçbirimizin haberi bile yoktu. Ekonomik reformla birlikte dışa açılınca Batı edebiyatının eserleri de dilimize çevrilmeye başladı; kendimizi iki-üç yıllık çılgın bir okuma serüvenine kaptırdık, doğal olarak okuduklarımızdan etkilendik de; böylece etkilendiğimiz yazarların izlerinin farkında olmadan da olsa kendi eserlerimize sızdığını fark ettik.

Tarih ve savaş hakkında yazılan bu romanın büyük bir ilgi uyandırmasını o zamanki Çin halkının ortak tutumunu ifade etmesine bağlıyorum; uzun süre baskı altında kalmış bir toplum, içinde konuşmaya, düşünmeye ve harekete geçmeye cesaret eden özgür bireylerin bulunduğu bir romanı okuyunca elbette ki etkilenmiştir. Başlarda romanın toplum üzerindeki etkisinin farkında değildim açıkçası, ayrıca insanların böyle bir şeye ihtiyacı olabileceğini de hiç düşünmemiştim. Kızıl Darı Tarlaları’nı şimdi yazsam bu kadar etkili olacağını hiç sanmam, bugünün okuyucularının okumadığı bir şey kaldı mı ki? Herkesin kendi kaderi olduğu gibi romanların da kendi kaderleri var işte...”MO YAN

MO YAN
MO YAN, 1955’te Çin’in Shandong eyaletine bağlı Dalan kasabasında doğdu. Kültür Devrimi sırasında 11 yaşındayken okulu bırakıp çiftçi olarak çalışmaya başladı. Ardından bir pamuk fabrikasında çalıştı ve yazmaya başladı. İlk çalışmaları daha çok Mao dönemine özgü toplumcu gerçekçi tarzdaydı. 1976’da Kültür Devrimi hareketi sona erince Mo Yan, Halk Kurtuluş Ordusu’na katıldı ve bir yandan orduda görev yaparken öte yandan yazmayı sürdürdü. Asıl adı Gu n Móyè olan yazar, 1984’ten itibaren Çince “sakın konuşma” anlamına gelen Mo Yan adını kullanmaya başladı. Time dergisinin “Çin’in en ünlü, en sık yasaklanan ve en çok korsan baskısı yapılan yazarlarından biri” tanımladığı Mo Yan’ın başlıca romanları arasında, “Bir İlkbahar Gecesinde Yağan Yağmur”, Kızıl Darı Tarlaları, “Sarmısak Baladı”, “İçki Cumhuriyeti: Bir Roman” bulunuyor. Öyküleri, “Patlamalar ve Diğer Öyküler” ve “Şifu: Bir Kahkaha Uğruna Her Şeyi Yaparsın” adlı derlemelerde toplanmıştır. Mo Yan, 2012 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken Çin’de doğan ve Çin’de yaşamayı sürdüren ilk Çinli Nobel ödüllü yazar oldu.

Kızıl Darı Tarlaları
http://www.agos.com.tr/

Öyle ki, ülke, Mao’nun ölümünden sonra uluslararası camiaya yeniden karışmış ve onunla kenetlenmiş, uzun bir zamandır da ‘Halk Cumhuriyeti’nin ne denli büyük bir dünya gücü olduğunu simgelemesi açısından, Çin’de yaşayan, çalışan, üreten ve orada kendini göstermiş bir ülke vatandaşı için bir Nobel Edebiyat Ödülü bekler olmuştu. Çin’in Nobel ihtirası ülkede öyle bir algı yaratmıştı ki ödül bir kişinin yaratıcılığını onurlandırmak yerine toplumsal bir başarıyı simgeler hale gelmişti.

Komünist Parti üyesi olan ve hükümete bağlı, resmi bir kurum olan Çin Yazarlar Federasyonu’nun ikinci başkanı olan Mo Yan’ın 2012 yılında İsveç Akademisi tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesi, “Çin’in Nobel kompleksine bir nokta koydu” şeklinde yorumlandı.

Mo Yan, Çin’deki sansüre ses çıkarmadığı için eleştiri oklarının hedefi oldu. Ödül konuşmasında muhalif tavır takınıp takınmayacağından tutun Çin’deki pozisyonuna kadar konuşuldu ve ödülün siyasi nedenlerle verildiği söylendi. Akademi de takdim konuşmasında siyasi bir söylem takındı: “Komünizmin afişe ettiği mutluluk tablosu tarih yerine, Mo Yan efsanelerden ve halk öykülerinden mübalağa, parodiler ve türetmelerle ürettiği bir geçmiş tasvir ediyor ve bu 50 yıllık propagandanın ikna edici ve yaralayıcı bir değerlendirmesidir.”

‘Kalbimi üç kaseye koydum’
Bir Mo Yan kitabını, ‘Kızıl Darı Tarlaları’, ilk defa elime aldığımda kafamdaki imaj, ülkede iktidarı elinde bulunduranlarla kamusal bir oyun oynayarak kendine bir yaratıcılık alanı açmış olan ve bu şekilde de o iktidara doğrudan olmasa da bir tür eleştiri getiren bir yazar şeklindeydi. Çin’in Nobel ihtirası, Mo Yan’ın siyaseten suskun bir kişilik ve Komünist Parti üyesi olması ve bütün bunların kafamda oluşturduğu olumsuz bir etkiyle yaklaşmama rağmen ‘Kızıl Darı Tarlaları’ romanının beni etkilediğini söylemeliyim.

‘Kızıl Darı Tarlaları’, Mo Yan’ın doğduğu köye komşu olan bir köyde yaşanan gerçek bir hikâyeye dayanıyor. Köydeki milis birliği Jiaolai Nehri üzerindeki köprüde pusu kurup küçük bir Japon birliğiyle çarpışmış, askeri bir aracı ateşe verip o dönemin koşullarına göre Japonlara karşı büyük bir zafer elde etmişler. Çok geçmeden Japon birlikleri misilleme için geri dönmüş ve vardıklarında köyde milis birliğinden eser bulamayınca köydeki bütün evleri yakıp yıkmış ve köylüleri öldürmüş.

Yan, Japon istilasına karşı verilen ‘Devrim Savaşı’ arka planda, diğer yandan ‘Komünist Devrim’, ‘Kültür Devrimi’ ve tarihteki diğer önemli halk hareketlerini kendine has kurgu yöntemiyle aktarıyor.Sözü ona bırakırsak: “Bu kitapla köyümün uçsuz bucaksız kızıl darı tarlalarında dolaşan kahraman ruhlara ve haksız yere ölenlere sesleniyorum. Ben sizin soyunuzdan gelen bu değersiz, soya sosuna batırılmış kalbimi söküp parçalara ayırdım, üç kâseye koyup darı tarlalarına bıraktım. Sizlere adağımdır bu! Gelin yiyin!”

../valid-html401-blue.png

vcss.gif