Alain Robbe-Grillet’nin
‘Nesne’ Odaklı Dünyası
Raşel Rakella
Asal
20.yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuş
edebiyat kuramcısı Alain
Robbe-Grillet
‘Yeni Roman, Yeni İnsan’ adlı makalesinde edebiyata
bakış açısını şöyle dile getirir: ‘Günümüz romanı, bizim yazacağımız
romandır, dünün romanlarının benzerini çıkarmak değil, onları aşmak,
daha ileri gitmektir.’ Böylece edebiyatta kalıplaşmış düşüncelerden
kurtulmaya yönelen herkesi, kendi edebiyat dünyasına davet eder.
Nedir bu edebiyat dünyası?
Alain Robbe-Grillet’
kuramcısı olduğu ‘yeni roman’ın insan odaklı değil,
nesne odaklı olduğunu ilan etmekle edebiyata bakış açısını vermiş olur.
Bu ‘nesne’ler dünyası bize inceden inceye tasvir edilir. Bu nesneleri
gören bir insan gözü, onları hatırlayan bir insan düşüncesi, onların
yerini değiştiren, onları saklayan, onları koruyan bir insan tutkusu
olduğuna göre, Alain
Robbe-Grillet yarattığı bu edebiyat
dünyasına böylece insan öğesini de yerleştirmiş olur. Bu nesneler
günlük yaşamımızın birer parçasıysa, onları nasıl görmezden gelelim
demek ister ‘yeni roman’ın kuramcısı.
Genel anlamıyla, sözlükte ‘nesne’ sözcüğü
için şöyle tanımlarla karşılaşıyoruz. Gözle görülebilen, duyuları
etkileyen, kişi dışında kalan, bir ağırlığı, bir kütlesi olan her türlü
varlık, şey. ‘Nesne’ kelimesini daha geniş anlamda ‘duyuları etkileyen
her şey ‘ diye ele alırsak, bir anıyı, bir tasarıyı ve her türlü iç içe
geçen, havaya fışkıran, yan yana bulunan, bir yok olup bir beliren,
uçucu imgeleri de birer nesne olarak değerlendirebileceğimizin altını
çiziyor Robbe-Grillet.
Bir ’nesne’ bizi geçmiş bir anıya götürebileceği gibi,
gözümüzün önünde ani bir orman imgesinin belirmesi de bizi bir
gezintiye çıkmaya karar almamıza etken olabilir. Bu imge bombardımanları
altında hem geçmişe hem de geleceğe taşınabiliriz. Geçmişin kararsız
imgelerinden, şimdiki zamanın elle tutulur imgeleri arasında gidip
geliriz. ‘Yeni romancı’lar, gözümüzün önünde
durmakta olan bu dünyanın dopdolu, karmaşık ve yoğun gerçeğini dile
getirmek isterler. Yeni romancı’lara göre,
gerçek yaşantılarımız, çoğu zaman, dış dünyanın en önemsiz ve anlamsız
görünen ayrıntılarına bağlanır ki, bunlar bilincimizde anlatımı güç
yankılar yaparlar.’
‘Yeni roman’ın okuyucuya yarattığı dünyada
en önemsiz eşyanın da önemi vardır. Çünkü bu önemsiz eşyada kullanmanın
yarattığı yıpranma, bir insanın yüzünde yaşanmışlıktan doğan yüz
kırışıklıkları gibi bize yaşam ipuçları verirler. Nesneler onların
gerisinde olan yaşam izlerini de beraberlerinde taşırlar. Evin duvar ve
döşemeleri, orada oturan – yoksul ya da
zengin, silik ya da gösterişli- bir kişiyi
hem temsil eder, hem de onunla aynı alınyazısını paylaşır. Hikayeyi bir
an evvel öğrenmeye can atan okur, tasvirleri önemsemez onları atlarsa,
hikayenin bütününü de atlamış olur. Bu yüzden ‘yeni roman’ önem
taşımayan ‘nesne’ lerden söz açmakla ,
onları görmezden gelmememiz gerektiğini bize hatırlatır. Çünkü biz bu
küçük ‘nesne’lerle var oluruz. Onlar da bizim dünyamızın
parçalarıdır.Yeni roman bu bakış açısıyla kendi gerçeğini yaratmaya
yönelir. Önemsiz gördüğümüz ‘nesne’ler her an gözümüzün önünde belirir
ve aynı anda yok olur; böylece durmadan gözümüzün önünde silinen sonsuz
nesneler evreninde yol alırız. Zihnimizde veya gözümüzün önünde tekrar
görünmeye başlayana dek ya silinecekler
ya da var olacaklardır.Varoluşları onu
görenin görme ve duyma süreciyle sınırlıdır. Nesneler onu görenin
kafasından geçer ve onun tarafından tasarlanırsa, bu ‘nesne’ler ona
bakan kişinin dış gerçekliğinin bir tanığı olmaktan çıkar, onun kendine
özgü bir gerçekliğini yansıtır.
Alain Robbe-Grillet’de
betimleme tutkusu, eşyayı, içinde yaşadığı mekanı, bütün boyutlarıyla
yansıtmaya çalışır. Onun betimlemelerinde geometrik bir düzen vardır.
İlk romanı, Les Gommes(Silgiler)
de sayfalar boyu, sokaklar, dükkanlar, alanlar anlatılır. Onun
nesnelere verdiği önem çok açık belirir.
‘Wallas,
önünde duran dağıtıcı makinenin camekanında, şöyle bir düzenlemenin altı
örneğini görür: margarin sürülü bir ekmek içinin üstüne, mavi derisi
gümüş parıltılar saçan geniş bir ringa filetosu yatırılmış; sağ tarafa
beş tane domates çeyreği, sol tarafaysa üç halka katı yumurta; bunların
üstüne de, gayet iyi hesaplanmış notalara, üç tane siyah zeytin
yerleştirilmiş. Bundan başka, her tepside bir çatal, bir de bıçak
bulunmakta. Daire biçimindeki ekmekler kesinlikle özel sipariş edilmiş
olmalı.
Wallas jetonunu yarıktan içeri atar ve bir
düğmeye basar. Tabakların oluşturduğu sütün, elektrik motorundan
yükselen hoş bir harıltıyla aşağı inmeye başlar;
Wallas’ın satın aldığı yemek, alt bölümdeki boş kutucukta belirir
ve hareketsizleşir. Wallas tabağını ve
yemeğine eşlik eden çatal-bıçağı alır, hepsini boş bir masaya bırakır.
Sonra gene aynı ekmek diliminden bir tane daha, ama bu defa
peynirlisini, ardından da bir bira almak için aynı şeyleri yapar, sonra
da yemeğini küp küp kesmeye koyulur:’*
Alain Robbe-Grillet
yalnızca gördüklerini tasvir etmekle kalmaz, aynı zamanda yöresinde yeni
şeyler bulan ve bulduklarını bize anlatan anlatıcıya dönüşür. Küçük
ayrıntılar dünyasında gezinir, bir imgelemeden başka bir imgelemeye
geçer. Anlamsız gibi görünen, (sözgelişi,
‘ Rıhtımın
kenarındaki granit bloklar; topuzun altında, şurada burada siyah, beyaz
ve pembemsi kristaller parlıyor, gri renkli lav taşından yapılan küp,
irtibatı kesilmiş zil, lahana çorbası kokan sokak , paslı tenekelerde
yok olup giden çamurlu yollar, gibi) betimlemeler
metinde belirli bir amaç ya da işlev
taşımasa bile anlatıda yerini alır. Bütünden koparılmış, ayrık
parçacıklar gibi görünen bu görüntüler görenin dünyasını kapsadığına
göre, onları nasıl görmezden gelelim, demeye getirir.
İşte ‘yeni roman’cının görüntü dünyasına
gelen ve onu bütüne ulaştıran bu küçük parçacıklardır. Çünkü bu
nesneler birdenbire ve nedensiz çıkışlarıyla bize kendilerini kabul
ettirirler. Romanın görevi okuyucuya tümüyle boş ve anlamsız olan
şeyleri tasvir ederek, onların arkasında gizlenmiş olan dünyayı
yansıtmaktır. Nesneler artık kendileri için de konuşurlar ve hikayenin
önemli bir yerinde yerlerini alırlar. Onlardan kurtulmak artık söz
konusu değildir. Böylece anlatının parçalanmasına sebep olsalar da
onlar artık bir bütünün parçalarıdır. Metin onlarla bir bütünlüğe
ulaşır.
Alain Robbe-Grillet,
dünyayı ‘saçma’ bir gerçek olarak tanımlayan J:P:Sartre’tan
bir adım ileriye gider ve dünyayı şöyle açıklar: ‘Dünya ne anlamlıdır,
ne de Sartre’ın değişiyle ‘absurde’dür;
sadece vardır ve gözümüzün önünde durmaktadır.’
Yeni romancı var olanı, insanın ona
verdiği herhangi bir anlamdan sıyırarak kendi anlamıyla anlatmaya,
okuyucuya kavratmaya çalışır. Böylece yeni roman gözümüzün önünde
durmakta olan bu dünyanın dopdolu, karmaşık ve yoğun varoluşunu dile
getirir. Dış dünyada var olanla, bunun bilincimizdeki yankıları, başka
bir deyişle, gerçek öğelerle düşsel öğelerin kaynaşmasını vurgulamak
ister. Gözle görünen dünyanın yanı sıra onların iç dünyamızdaki
yankıları, bizde uyandırdıkları gerçekdışı, elle tutulamaz, düşlem
dünyamızın öğeleri olarak önem kazanırlar.
Yeni romancılara göre ‘gerçekle-gerçekdışı öğelerin
kaynaşması kaçınılmazdır.’Robbe-Grıllet,
nesneleri yargılamadan yakalar, onları okuma dünyamıza taşıyarak, bize
bir kez daha bu ‘nesne’ lerle ne kadar
çevrelenmiş olduğumuzun altını çizer.
‘Şöminenin üstündeki
aynada yüzünün farkına varır, tam altında da, mermerin üstüne iki sıra
halinde dizilmiş neneleri görür: heykelcik ile yansısı, bakır şamdan ile
yansısı, tütün kaşesi, küllük, öteki heykelcik – yakışıklı bir güreşçi
bir kertenkeleyi ezmek üzere.
Kertenkeleli
güreşçi, küllük, tütün kasesi, şamdan...elini cebinden çıkartır ve ilk
heykelciğe doğru uzatır; bir çocuğun yol gösterdiği yaşlı kör. Elin
yansısı aynada elle buluşmak üzere ilerler. Her ikisi de bakır şamdanın
üstünde bir an için asılı kalır, kararsızca. Sonra, yansı ile el, ayan
yüzeyine eşit uzaklıkta mermerin kenarıyla mermerin görüntüsünün
kenarına, karşı karşıya, usulca gelip yerleşir.
El, yeniden
bronzdan yapılma kör adama doğru ilerler, elin görüntüsü de kör adamın
görüntüsüne doğru ilerler... iki el, iki kör, iki çocuk, mumsu iki
şamdan, pişmiş toprak iki kase, iki küllük, ikil erkek güzeli, iki
kertenkele...
Bir süre daha
beklemede kalır. Sonra kesin kararını verir, sol taraftaki heykelciği
alıp yerine pişmiş toprak kaseyi koyar; şamdan kasenin yerini alır, kör
de şamdanın yerine geçer.
Tütün kasesi,
çocuklu kör adam, şamdan, küllük, yakışıklı güreşçi.
Eserini seyre
dalar.....’ *
Geleneksel romanda olduğu gibi, belli bir
olayın etrafında dondurulmuş bir dünya değildir bu. Romancı anlık
görüntülerin, anlık değişimlerin peşine düşmüştür. Değişen, yeniden
oluşan, silinen, parçalanan ve tekrar oluşan küçük anı birikintilerini,
bilinç kımıldanışlarını da yakalar. Böylece ‘nesne’
ler dünyası kuru ve ölü bir dekor olmaktan
çıkar, insanla kaynaşan canlı bir öğe halini alır.
‘ .....Wallas
bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama
ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca
bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğununun
içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi.
( ...) Ayrıtları iki
üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe
yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi. Küpün yüzlerinden birinde
üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti;
ortadaki iki harf (‘di’ harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra
da en azından ikişer harf daha olmalıydı.’*
Her imge, her görüntü, her ses, baş
döndürücü anlık bir hızla önümüzden geçer. Her an yanımızdan ‘nesne’ler
akarlar. Ama ne ilginçtir ki, bizimle bu kadar yakın bir ilişkide olan
bu ‘nesne’ler günlük yaşamın dur durak bilmez temposunda gerçekliklerini
öyle yitirirler ki, biz onları görmez oluruz. Hatta giderek görme
duyumuz da zayıflar. Yaşamın hayhuyunda sıkışıp kalışımız, bu akıp
giden ‘nesne’leri ilgisizce süzmemize, onlara sadece bir bakış atmaktan
öteye gitmez. En küçük bir görme kaygısından yoksun, bir an önce hızlı
yaşam temposuna ayak uydurmaya çalışırız. Çünkü günümüz insanının
sorunu zamansızlıktır. Bu zamansızlık bize sığlaştırıcı bir bakış
getirir. Bu bakış altında yaşamın özünü, onun canlı bir süreç olduğunu
unuturuz. Yaşam anlamlı olmaktan çıkıp, tüketilen anlar toplamına
indirgenir. Böylece sürekli yaşanan anları da öldürmüş oluruz. İşte bu
anda Robbe-Grillet
, bize ‘nesne’lere odaklı bir okuma önermekle bize görmenin
derinliklerini anlatmaya çalışır.
‘Her sanat alanında ve her çağda biçimler
yaşarlar ve ölürler.
Onlar durmadan yenilenir’. Bu sanatçının sanata karşı ‘açgözlü bakış
açısından’ kaynaklanır. Bu yüzden ‘sanatçı’ için hiçbir şey önceden
bilinemez. Eserden önce hiçbir şey yoktur. Sanatçı bir ‘yokluk’
alanına adım atar . Bu alanda kesinlik diye bir şey söz konusu
değildir. ‘Bu bilinmeyen gerçek önünde yazar, içinde, onu ilk kendisi
görüyormuş, kendisi seziyormuş gibi bir duygu taşır. Kuşku yer bitirir
yazarı, ona , hiç kimse yol gösteremez, hiç kimse yardımına koşamaz. Bu
kendi gerçeğini ortaya koymak için gereken biçimleri yaratmakta bir
karara varacak olan, yalnızca kendisidir’, der
Tibor Derby , 21 Eylül 1963 deki
Le Monde’daki
makalesinde. Yazarın tasarısını nasıl söyleyeceği, ve söyleyiş biçimi
yazarı ortaya koyar. Eser başlangıçta ‘karanlık’ bir alan gibi belirse
de, usta yazar bu karanlığı kendi üslubunu yaratarak, karanlığını
aydınlığa dönüştürür. İşte ‘yeni roman’ cıların
dünyası bizleri böyle bir aydınlığa davettir.
* Silgiler – Alain
Robbe-Grillet
-
İzmir, 7
Aralık 2006
Kaynakça:
Yeni Roman ve
Nathalie Sarraute – Dr.
Mükerrem Akdeniz, (Bilgi Yayınları , Şubat
1967)Yeni Roman – Alain
Robbe-Grillet,(Ara
Yayıncılık, l989)
Yeni Romana bir Bakış – Ferit
Edgü –( Yeni Dergi, Aralık 1965)
Yeni Roman- Maurice
Nadeau –(Yeni Dergi, Kasım 1965)
Silgiler – Alain
Robbe-Grillet,
(YKY, 2005)
Alain Robbe-Grillet ile Görüşme
http://www.ykykultur.com.tr/kitaplik/79/thomasmcgonigle.html
Kitap-lık
Sayı: 79 Ocak 2005 Thomas Mcgonigle
Alain Robbe-Grillet’nin, avant-garde yazarların hiç de yabancı
olmadığı paradoksal bir konumu var. Hem ünlü, hem de gözlerden saklı;
düşünceleri iyi biliniyor, ama yapıtı pek de öyle değil. Yine de, savaş
sonrası Fransız edebiyatı ve sineması alanından önemli bir kişi olarak
kalmakta devam ediyor. Elli yıl önce Silgiler’i yayımladıktan sonra Yeni
Roman diye bilinegelen türün en ateşli savunucusu oldu. Eleştirel
denemelerinin toplandığı Yeni Bir Roman İçin (1963) adlı kitapta; Yolcu
(1955), Kıskançlık (1957) ve Labirentte (1959) adlı örnek romanlarında,
fiziksel gerçekliğin katkısız, nerdeyse çözümlemeli denebilecek bir
betimlemesi lehine psikolojik güdülemeden sakınan bir romana giden yolu
işaret etti. Düşünceleri Michel Butor, Marguerite Duras, Claude Simon,
Robert Pinge ve Nathalie Sarraute gibi yazarlarca paylaşıldı. Kavgacı
kişiliğiyle birçok yandaş kadar düşman da topladı çevresinde. (Vladimir
Nabokov, en göze çarpan hayranlarından biriydi onun.) 1984’te,
Robbe-Grillet’nin özyaşamöyküsü Aynadaki Hayaletler, II. Dünya Savaşı
sırasındaki yaşamı üzerine açıklamaları ve Yeni Roman’ın bazı ilkelerini
açıktan açığa reddedişi yüzünden yapıtına yeniden ilgi duyulmasını
körükledi.
Altı film yönetmiştir, ayrıca Alain Resnais’nin yönettiği 1961 yılı
sanat-evi klasiği Geçen Yıl Marienbad’da’nın yazarıdır. Yeni romanı, Tekrar,
yirmi yıl aradan sonra İngilizcede ilk kez olmak üzere Birleşik Amerika’da
yayımlanıyor yakında. Daha önceki romanlarının bir seçkisi olarak
değerlendirilen Tekrar, bütün Avrupa’da büyük bir eleştirel ve popüler
başarı kazandı. Paris’in lüks banliyösü Neuilly-sur-Seine’deki iyi döşenmiş
apartmanında buluştuğumuzda, –fotoğraflarının ve eleştirel yazılarındaki
kimi zaman dogmatik çizgiye bakarak yargılanırsa– kişi olarak,
beklenildiğinden çok daha az ürkütücü olan seksen yaşındaki Alain
Robbe-Grillet biraz endişeliydi. Yıllardır birlikte olduğu karısı Catherine
o sabah bir göz ameliyatı olacaktı, ama konuşmamız başlarken kibarca beni
rahat ettirmeye çalıştı. Yazının devamı için
http://www.dipnotkitap.net/ROMAN/Silgiler.htm
http://www.kitapgazetesi.com/konu.asp?id=2068
Sine-romanın yaratıcısı İstanbul'da
Bu yıl İstanbul Film Festivali'nin yaşam boyu başarı ödülünü alan Alain
Robbe Grillet yalnızca usta bir sinemacı değil, aynı zamanda İkinci Dünya
Savaşı'ndan sonra edebiyat dünyasının en önemli akımlarından olan Yeni
Roman'ın da en önemli kuramcılarından ve yazarlarından biridir.
Fransız yazar, edebiyat kuramcısı ve yönetmen Alain Robbe-Grillet'nin
romanlarında dramatik olay örgüsü, zaman tutarlılığı ve kahramanın
psikolojik analizi gibi geleneksel anlatım öğelerine pek az rastlanır.
Romanları, tekrar eden imgelerle, kişisel olmayan bir tarzda anlatılmış
fiziksel nesnelerle ve gündelik hayatın sıradan öğeleriyle kurulur.
Basılan ilk romanı Les Gommes'den (Siliciler) başlayarak Grillet
popüler edebi tarzlarla, özellikle en bildik roman türlerinden geleneksel
gizem romanıyla oynamıştır. Romanlarında detektif ve casus öyküleri gibi
türler başarılı bir biçimde değişen bakış açılarıyla ve fiziksel
nesnelerin sık betimlemeleriyle anlatılır. Kitap 1954'te Fenelon Ödülü'nü
almıştır. Alaine Robbe-Grillet 2004'te Fransız Akademisi üyeliğine
seçilmiştir.
"Ama biliyorsun mükemmel suç diye bir şey yoktur; olmak zorunda olan
o açığı bulmalıyız"
"Nereye bakacaksın? Hata yapmayın, beyefendi: bu uzmanların işi, pek az
şeyi şansa bırakmışlar; ama elimizdeki azıcık ipucunu yararsız kılan
onları herhangi bir şeyle sınamak konusundaki aczimiz." (Siliciler'den)
Robbe-Grillet, 1922'de Fransa'nın kuzeybatısındaki Brest'te, ünlü
bilimadamları ve mühendisler yetiştirmiş bir ailenin üyesi olarak doğdu.
Brest, Buffon ve St. Louis liselerine devam etti. İkinci Dünya Savaşı
boyunca bir Alman tank fabrikasında çalışmak zorunda kaldı. 1944'te Ulusal
Tarlacılık Enstitüsü'nden mezun oldu. 1945-1949 yılları arasında
Paris'teki Ulusal İstatatistik Enstitüsü'nde çalıştı; daha sonra 1949-1951
yılları arasında Sömürge Meyve ve Ürünleri Enstitüsü'nde görev yaptı.
Martinik ve Batı Hint Adaları'nda tarla uzmanı olarak çalıştı. 1955'ten
sonra Minuit Yayınevi'nde edebiyat danışmanlığı yaptı. Aynı yıllarda bu
yayınevi Claude Simon, Nathalie Sarraute, Michel Butor, Jacques Derrida ve
Pierre Bourdieu gibi yazarların kitaplarını da yayınlıyordu. Tüm bu
yazarlar farklı tarzlarda çalışmalarına ve yazmalarına karşın, 19. yüzyıl
romanının bittiği konusunda hemfikirdiler.
İlk romanı Un Regicide'i (Kral Katili) kızkardeşinin bioloji
labaratuvarında yarım zamanlı çalışırken 1949'da yazdı; ancak roman 1978'e
kadar basılamadı. 1951'deki rahatsızlığı sırasında kendisini Yeni Roman
akımının önde gelen adlarından biri yapan Les Gommes'ü yazdı. Onu
1955'te Le Voyer (Dikizci), 1957'de Nabokov'un "yüzyılın en önemli
romanlarından biri" olarak nitelediği Kıskançlık ve 1959'da Dans
Le Labyrinthe (Labirent'te) izledi. Bir edebi tür olarak roman
hakkındaki düşüncelerini Yeni Roman'da dile getirdi.
"İzleyen pasajların birçoğunda Yeni Roman terimini çekinmeden
kullanıyorsam, bu, ne bir ekole ne de aynı doğrultuda çalışan özgül ve
belirli bir yazar grubuna işaret etmek için. Bu ifade, sadece, roman için
yeni biçimler, insanla dünya arasındaki yeni ilişkileri ifade etmeye (ya
da yaratmaya) elverişli biçimler arayan; romanı icat etmeye, başka bir
deyişle, insanı icat etmeye karar vermiş herkese uygun bir etikettir."
Robbe-Grillet yazarın kendisini fiziksel nesnelerin kişisel olmayan
betimlemeleriyle tatmin etmesi gerektiğini savunur. Psikolojik ya da
ideolojik öğeler dışarıda tutulmalıdır; okur, ayrıntıların ve olayların
ardında ne gizlendiğini kendisi tahmin etmelidir. Nesnel gerçekliğe
odaklanmış olmasına karşın Robbe-Grillet Yeni Roman'ın bütünüyle öznel
olduğunda ısrar eder: Romanın dünyası her şeye hakim konumdaki bir
anlatıcının değil, bir roman karakterinin gözünden sunulmaktadır. "Gerçek
yazarın söyleyecek bir şeyi yoktur. Önemli olan söyleme biçimidir."
Yeni Roman'da, romanda eğretileme kullanımına, nesneleri insanbiçimli
hale soktuğu için karşı çıkar. Bu düşünceden yola çıkarak, Jean Paul
Sartre ve Albert Camus'yü dünyayla kararsız bir ilişki tutturmuş olmakla
suçlar. "Tüm çalışmalarım, tamamen, kendi yapılarını gün ışığına çıkarmaya
yöneliktir."
Dikizci'de olduğu gibi, yazarın çalışmalarından birkaçı okurun
"yetkisiz" açıklamaları olmaksızın çözülemeyecek muammalardan oluşur.
Kitabın başlığı, kahramanı gezgin saat satıcısı ve muhtemel bir katil olan
Mathias'a gönderme yapar. Kitap Fransa'da 1955 Eleştirmenler Ödülü'nü
aldıysa jürinin bir kısmı "kitabın bir roman bile olmadığını" iddia etti.
Kıskançlık 1950'lerin en iyi 'yeni roman'larından biri olarak kabul
edilir. Kitabın konusu Tropiklerde bir muz plantasyonudur ve bu kitap da
bir detektiflik öyküsü benzeri bir tarzda yazılmıştır. Olay örgüsü oldukça
basit tutulmuştur ve anlatıcının dışsallığı en uç boyutlara taşınmıştır.
1981 tarihli Djinn'de Robbe-Grillet bir başka popüler türü,
casus öyküsünü dener. Anlatıcı hünsa bir Amerikan casusu için
çalışmaktadır ve bu casusun üye olduğu gizli örgütün -makinelere savaş
açmış modern çağın Ludistleri- ile buluşur. Anlatıcının dış dünyanın
varlığından kuşkuları vardır; ona, kendisine bir rüya gördürüldüğü
söylenir ve bir süre sonra öykü kendi üzerine kapanmaya başlar. Öykünün
harika iç mantığı yaralı ya da belki de ölü bir çocuğun henüz
gerçekleşmemiş olayları hatırlamasında belirginleşmeye başlar.
"Ne bir yanıt ne bir yankı olduğunun bilincinde, anlamdan yoksun
nesneler gibi hecelerim de düşştüler. Ve sessizlik yeniden yanaştı.
Gerçekten konuştum mu? Soğuk, uyuşukluk ve felç kol ve bacaklarıma
yayılmaya başladı"
La Maison de Rendez-vous (Randevuevi) birbirleriyle çelişen
birkaç bakış açısını birlikte kullanır. Bir toplantıya odaklanan öykü
birkaç kez kendi üzerine katlanır. Le Belle Captive (Esir Dilber)
güzel tutsak miti üzerine kurulmuştur ve Fransız sürrealist ressam Rene
Magritte'in resimlerinde alınan temaları işler. 1962'de yayınlanan
Enstantaneler'de, Gizli Oda adlı öyküde Gustave Moreau'nun anısına bir
saygı olarak, ressamın çalışmalarına atıf yapan öğeler bulunur. Öykünün
soğukkanlı bir biçimde anlatılan erotik sahnesi cinsel şiddetle doludur ve
bu tarz sahneler yazarın daha sonraki çalışmalarında sık sık
yinelenecektir.
"Adam bir metre kadar ötede yarı ona eğilmiş bir halde duruyor.
Tepetaklak halde görünerek kadının yüzüne bakıyor. Gözleri onları
çevreleyen makyajıyla daha da büyümüş. Adamın duruşu yüzünün ancak
belirsiz bir profille görünmesine imkan veriyor; sert tavrına,
sessizliğine ve hareketsizliğine rağmen yüzdeki şiddet dolu esriklik
sezilebiliyor." (Gizli Oda'dan)
Robbe-Grillet'nin 1984'te yayınladığı Le Mirror Qui Revient
(Aynadaki Hayaletler) Romanesques adını taşıyan otobiyografik
üçlemenin ilk cildidir. Geç dönem eserlerinde yazar, Claude Simone'un "Her
şey, hatta hayali olan bile, otobiyografiktir" sözüne uygun çalışmalar
ortaya koymuştur. Ona göre hayat bütünüyle anlam dolu ya da anlamsız
değil, daha çok, basittir. Labirent teması Robbe-Grillet'yi Borges'e
bağlar; iki yazar da yorum içinde yorum düşüncesinden büyülenirler.
Labirentler aynı zamanda casus öykülerinin zeminidir; 2001 yılında çıkan
La Reprise 'de kendisi için sado-mazoşistik bir maceraya dönüşecek
bir görevle savaş sonrası Berlin'ine giden bir casusun öyküsünü anlatır.
"Bütün romanlarım komiktir. Belki La Reprise daha çok", der
Robbe-Grillet, bu en çok satan kitabı için.
Robbe-Grillet'nin görsel dünyayla tutkulu ilişkisi onu 1960'larda
senaryo yazmaya ve film yönetmenliğine götürdü. Bazı filmleri sine-roman
olarak nitelenmiştir. Bu çalışmalarda Grillet alışıldık anlatım yapılarına
ve geleneksel gerçekçiliğe meydan okumuştur. Robbe-Grillet'nin temel savı
fiziksel dünyanın tek sahici gerçeklik olduğu ve anılara ulaşabilmenin tek
yolunun fiziksel nesnelerden geçtiğidir. Edebi kuramının sinemadaki en çok
tanınan ifadesi, senaryosunu üstlendiği Alan Resnais filmi Geçen Yıl
Marienbad'da'dır.
Çözümü olmayan bu bulmaca-filmde, görkemli bir köşkte, Marienbad'da ya
da başka bir yerde bir kadınla tanışan ve onunla ilişkiye giren ya da
girmeyen bir yabancı anlatılmaktadır. İzleyici böyle bir karşılaşmanın
gerçekleşip gerçekleşmediğini anlayamaz. Heykellerle dolu sessiz bahçeler,
durağan kamera çalışması ve oyuncuların yer aldığı ayrışık sahneler filme
rüya havası verir. Manzaradaki küçük insanlar gölgeler oluştururken,
biçilmiş fundalıkların gölgeleri yoktur. Öyküdeki gerçek varlıklar
yalnızca insanlar mıdır?
Yönetmenliğini yaptığı Trans-Europe-Express'te (Avrupa Ekspresi)
Hitchcock'tan ve gangster filmlerinden öğeler bulunur. 1971'de çektiği
L'Éden et aprés (Cennet ve Sonrası) ile renkli film üçlemesine
başlamıştır. Topologie D'une Cite Fantome'da (Bir Hayalet Şehrin
Topolojisi) yeni bir teknik kullanarak bir planı donuk bir kareyle
başlatarak harekete geçirmiştir. Filmde bir Fransız polis bir fahişenin
ölümünü araştırmaktadır. Filmin kahramanlarından David bir ya da bir dizi
cinayetin failidir; zaman zaman birinci tekil bir anlatımda David'in sesi
duyulur:
"Yalnızım. Amaçsızca yürüyorum. Amaçsızmışçasına bir zamanların
sarayları, kamu binaları, özel konutları, kumarhaneler ve genelevleri,
tiyatroları, tapınakları ve çeşmelerinin fark edilmez kalıntıları arasında
dolanıyorum. Bir şey arıyorum."
|
|
Yeni
Roman Üzerine
http://ankarasgd.org/showthread.php?t=5554
Aylin
Sayın
Yeni Film
Sayı 9
20. yy romancısı okuyucusunun bir
sinema seyircisi olduğunu bir an bile hatırından çıkarmamalıdır.
Atilla İlhan
Bu yıl İstanbul Film Festivali’nde “yeni roman” akımının
önemli temsilcilerinden Alain Robbe-Grillet’nin filmlerinin toplu
gösterimi yapıldı. Festivalde onun edebiyatçı kimliğiyle yaptığı filmleri
izleme fırsatı bulduk. Yeni roman klasik romanın anlatım tarzına karşı
çıkan ve onu aşmaya çalışan bir akımdır. Alain Robbe Grillet’nin haricinde
en bilinen yazarları, Michel Butor, Claude Simon, Nathalie Sarraute’dir.
Bu akımın yazarları çoğu zaman farklı düşünceler
geliştirmiş ve tam olarak bir fikir birliği yaratamamış olmalarına rağmen
bazı konularda, özellikle romanda kişilerin merkezde olmaması ve klasik
romandaki gibi sürükleyici hikayeler anlatılmaması hususlarında
ortaklaşmışlardır. 20. yy da roman, neden-sonuç ilişkisine dayalı bir
kuruluştan, okurun özdeşleşme kurabileceği karakterlerden çıkmaya, onları
bilim ve teknolojinin gelişmelerine uygun bir yabancılaşmanın içine
çekmeye, “yeni roman”da olduğu gibi kendi hayatlarına benzer hayatların
yaşandığı mekanlardan alıp bu mekanı oluşturan nesnelerin-maddenin
evrenine sokmaya çalışmıştır. “Yeni roman” nesnelere önem verip olayları
en aza indirmeye ve trajediyi romanda yok etmeye çalışırken, diğer yandan
insanı da karakter olmaktan çıkarmaya çalışır. Bunu Robbe-Grillet daha da
uç noktalara götürür, kişiler yerine eşyaları romanın merkezine koyar.
Onun “labirentte” adlı romanından bir paragraf alıntılayarak yazarın ne
yapmaya çalıştığını daha iyi anlayabiliriz.
“Daha ötelerde, masanın sağ köşesinde, bir lamba
yükseliyor: kenarı on beş santim olan dörtgen bir oturmalık, aynı çapta
bir ağırsak, koniği andıran koyu renkte bir abajur taşıyan oluklu bir
sütun. Abajurun üst yuvarlağında sürekli bir hareketle bir sinek ağır ağır
uçuşmakta. Sinek tavana biçimi belli olmayan bir gölge düşürüyor; bu
gölgede sineğin başlangıçtaki biçiminin hiçbir parçası yok: ne kanatlar,
ne vücut, ne de ayaklar. Sineğin bütünü herhangi ipliğimsi bir belirti,
bir elektrik ampulü içindeki akkorlaşmış ince teller gibi bir yanı açık
bir altıgene benzeyen, bir ağzı açık, kırık dökük bir çizgi halini almış.
Bu bir ağzı açık çokgen, lambanın yarattığı büyük ışık yuvarlağına iç
kenarından dokunuyor sadece. Sinek, bu ışık yuvarlağının kenarında, bütün
çevre boyunca, ağır ağır, ama sürekli bir devinimle uçuşuyor. Dikey duvara
geldiği vakit de ağır kırmızı perdenin kıvrımları arasında kayboluyor. (1)
Bu akımdan bazı kişilerin sinemayla haşır neşir olmaları
ve çıkış noktaları olarak sinemayı göstermelerinden dolayı, özellikle
zaman kavramı üzerine bazı yönetmenlerin kafa yormasını sağlamışlardır.
Yeni romancılardan Robbe Grillet sinema yaparken sinemanın edebiyattan
aldığı unsurları, onun hikaye anlatma biçimini terk etmeye yönelmiş,
yazarken de romanın özünden çok biçimine önem vermiştir. “Yeni roman”cılar
Stendhal’dan, Dostoyevski’den sonra onlara anlatacak çok az şey kaldığını
düşünmüş ve yeni bir anlayışa girmişlerdir. Biraz önce de belirtildiği
gibi bunda sinema da etkendir. Çünkü 20.yy romanında uzun tasvirlere
–sinema bunu bir iki dakikada yaptığı için- gerek kalmamıştır (akımın
ortaya çıktığı zamanlarda televizyonun olmadığı hesaba katılmalıdır).
Herkes dünyanın en ücra köşesindeki şeyleri bile sinemanın öncülüğünde
görebilmiştir. Robbe-Grillet’nin söylediği gibi sinemadan, fotoğraftan
önce romancı bir yapıyı, mesela, Beyaz Saray’ı anlatarak (belki
sayfalarca) esas konuya geçer ve kahramanın bu yapıya girdiğini söylerdi.
Halbuki artık buna gerek kalmamıştır zira okurunun gözünde bu yapı hemen
canlanmaktadır. Bu konuda yine Robbe Grillet şöyle der:
“XIX. yüzyıl romanında birbirine paralel iki türlü süre
vardı: Tarihsel süre ve romandaki süre. Otuz yılı kapsayan bir olayı üç
saatte okurdunuz. Bugün artık bir tek süre var: Romanda okuma, filmde
görme süresi (…). Filmin süresi olayın süresine eşit. Filmin sürdüğü bir
buçuk saat dışında bir süre yok. Olayların kronolojisine eşit. Olayların
birbirini izleme düzeni perdede nasılsa öyle.”(2)
Şimdiye kadar bilinen klasik sinemaya karşı Robbe
Grillet, sinemada, zaman kavramı üzerine deneysel filmler yapması
nedeniyle, kendine yakın duran Alain Resnais ile çalışır ve onun Geçen Yıl
Marienbad’da filminin senaryosunu yazar. Filme dair yine bir İstanbul
ziyareti sırasında verdiği konferansta şu açıklamaları yapar:
“Nesneler sözleri edildiğinde vardırlar ancak. K.
(Kafka’nın “Dava”sındaki karakterden bahsediyor) dördüncü bölümde evli,
beşinci bölümde bekardır, çünkü bir anlık bir sözdür onu evli ya da bekar
gösteren. Şimdiki zaman aşıldı mı, tarihsel süreklilik içinde yer almaz,
yok olur modern romanda. L’Année Dernière à Marienbad (Geçen Yıl
Marienbad’da) filmini eski anlayışıyla seyreden kimseler Alain Resnais’yle
bana şöyle sorular yöneltmişlerdi: “Ne olur söyleyin, bu kadınla bu adam
gerçekten geçen yıl Marienbad’da karşılaşmışlar mıydı?” Böyle bir soru
XIX. Yüzyıl romancılarına sorulabilirdi, ama bizler için hiçbir anlamı yok
bu sorunun. Çünkü söz konusu filmde ne gösterilen yerden başka bir yer
vardır, ne de içinde bulunulan zamandan başka bir zaman. Filmin başında
adam kadına kendisini geçen yıl Marienbad’da gördüğünü söyler, ama var
olan yalnız bu sözdür, geçmiş yoktur. Zaten genç kadın da şaşar kalır
adamın sözleri karşısında. Eğer bir geçmişi olduğuna inanmak gerekirse, bu
hiçbir şeyin geçmediği bir geçmiş olabilir ancak. Yoksa bulanık da olsa,
bir anı kalması gerekirdi kadında. Filmin sonunda sanki geçen yıl kadınla
erkek Marienbad’da karşılaşmış gibi olur biter her şey. Ama farkına
varırız ki filmin başından beri Marienbad’dayız ve geçen yıldayız.
Geçmişte yer alan bir aşk hikayesi anlatılmamış bize, aşk hikayesinin
yaratılışını izlemişiz. Bir yıl önce ne olup bittiğini soran seyirciler
filmin sonunda aynı türden başka bir başka soru üstünde kafa yormaktan
kendilerini alamamışlardır: “Peki, ne oluyor sonra?” Günümüzde film ya da
roman bittikten sonra hiçbir şey olmaz. Perdenin dışında bir gerçek
yoktur. Film bitti mi, kişiler de varlıklarını yitirirler. Gördüğünüz gibi
film modern süreyi çok iyi örneklendiriyor.”(3)
Yeni romancılar sinemada var olmak istemişlerdir çünkü
onları sinema, edebiyattan farklı olan bazı özellikleri dolayısıyla
çekmektedir. Öncelikle, sinemada imgelem olanağı daha fazladır. Ayrıca,
yaratıcının yaratısını kuvvetlendirecek olanaklar da fazladır: Işık, ses,
kurgu gibi. Bir de milyonlarca kişiye hızlı bir şekilde ulaşmak ancak
sinemayla mümkündür. “Yeni roman” görüntüyü, yüzeydekini metne aktarır.
Onun sinemadan etkilenmiş olması görüntünün kurmaca içindeki yeri
dolayısıyladır. Geçen Yıl Marienbad’da, Ölümsüz filmlerinde olduğu gibi
görüntüleri üst üste çakıştırarak seyircinin bilinç akımına uğratılmasını
ve varolanın altındakini aramasını sağlarlar. Ayrıca bu akım, edebiyat ve
sinema arasındaki farkı en aza indirmeye çalışır. Sinemada anlatılan çoğu
zaman görülenden ibarettir ve yeni romancılar da nesnelere yükledikleri
anlamı ve zamanı hep şimdiki zaman içinde alma uğraşlarıyla bu ayrışmayı
en aza indirgerler. Zira onlar 20. yy okuyucusunun sinema seyircisi
olduğunu unutmazlar.
“Okuyucu ve seyirci “yeni roman” ve “yeni sinema” önünde
alışkanlıklardan sıyrılmak ve önyargılardan kaçınmak zorunda. Çünkü
“hikaye”nin bürünebileceği bütün biçim ve görünümlerin yığışımını estetik
bir ilke olarak benimsiyor yeni roman ve yeni sinema. Mantık düzleminde
bir gelişim izlemiyor roman, kendi üstüne kapanarak bir çember çiziyor,
kendi kendini siliyor, kendi kendini yiyor adeta. Romanda her paragraf,
filmde her sahne, hatta her plan aynı olayın ayrı bir yorumu kimliğiyle
çıkıyor karşımıza: öbürleri kadar gerçek ve öbürleri kadar uydurma bir
yorum.”(4)
Yeni romancıları sinemaya çeken diğer bir yan da
edebiyatta eksik kaldığını düşündükleri duyuların sinemada daha canlı
olması; insanlara sinemayla hem ses hem görüntü olarak ulaşabileceklerini
bilmeleridir.
“Seyircinin duyduğu ses ile, gördüğü görüntünün temel
özelliği, her ikisinin de “aynı anda” ve “orada” var olmasıdır. Montaj
kopuklukları, sahne tekrarları, çelişkiler, amatör fotoğraflardaki gibi
ansızın donmuş kişiler bu sürekli varlığa bütün gücünü verir. Artık,
görüntülerin niteliği değil, bileşimi, kuruluşu önemlidir. Romancı değişik
bir biçimde de olsa, yazış tasalarını orada yeniden bulabilir.”(5)
“Yeni roman”ın doğuş koşulları sinemada “yeni dalga”nın
doğuş koşullarıyla aynıdır ve neredeyse aynı zamana denk gelir. Bu iki
akım da biri edebiyatta diğeri sinemada klasik anlatıyı bozmak üzerinden
girdikleri mücadelede o dönem için oldukça etkili olmuşlardır.
Yeni roman olgusuna ve onun sinemayla olan ilişkisine
Alain Robbe Grillet’inin açıklamaları doğrultusunda değindikten sonra,
şimdi onun festivale gelmesi vesilesiyle düzenlenen konferanstaki
konuşmasının bir bölümünü, Atilla Dorsay’ın spontane çevirisinden
okuyacaksınız.
Alain Robbe-Grillet Konuşuyor
Yeni Roman Nasıl Ortaya Çıktı?
“Bakış ekolü” (ecole de regard), benim kitaplarıma ilk
başta verilen bir etiket oldu. Buna tamamen karşıyım. Çünkü sonradan “yeni
roman” adını alan bu akımdaki bizler, birbirimize benzemiyorduk; çok
farklı kişilerdik. Dolayısıyla bir ekol yoktu ortada. Ayrıca “le
regard-bakış” kelimesi de yanlış. Çünkü, mesela benim ilk önemli çıkışım
olan romanım “La Jalousie-Kıskançlık” bakıştan daha çok işitmeye yer veren
bir romandır.
Dediğim gibi bu akımda çok faklı kişiler vardı. Bir kere
aynı kuşaktan değildik; yaşlarımız farklıydı. Mesela Nathalie Sarraute
benim annem olacak yaştaydı. Nitekim yüz yaşında öldü. O öldüğünde ben 80
yaşındaydım. Diğer bütün yazarlar Marguerite Duras, Claude Simon, Robert
Pinget hepsi benden yaşlıydı. Ben bu grubun en genç üyesiydim ve hala en
genç üyesiyim. Çünkü, ne yazık ki hepsi öldü. Tek ben kaldım hayatta.
Aslında içimizdeki hiçbir sanatçı, bu ekol etiketinden
hoşlanmadı. Her biri farklı yollarda gitmek istiyordu. Onları birleştiren
kitaplarımızın beyaz ve mavi kapaklarıydı. Bazı yazarlar benden çok önce
yazmaya başlamıştı. Mesela Nathalie Sarraute ilk romanını savaştan önce,
1937 yılında yayınlanmıştı. Gerek onun, gerek diğer yazarların romanları
hep marjinal olarak kaldı ve hiçbir zaman editörler basmak için heves
göstermediler; kitaplar satılmadı, eleştirmenler beğenmedi. Editörler ve
eleştirmenler bu sıra dışı yazarları normal şeyler yazmaya doğru ittiler.
Oysa ben bu yazarları “Les Editions de Minuit” etrafında topladım ve
onlara söylenenlerin tam tersini söyledim. Çılgınlıklarında,
kişiselliklerinde daha da öteye gitmelerini, akıllarından geçen her şeyi
kağıda dökmelerini söyledim. Onlardan genç olmama rağmen birleştirici bir
unsur oldum.
Çünkü 1955 yılında benim ikinci romanım
“Voyeur-Röntgenci”nin yayınlanmasıyla beraber ben “Les Editions de
Minuit”nin edebi danışmanı oldum. Yayınevi bu yazarları çevresinde
toplamak istiyordu ve benim aracımla bu yapıldı. Bir araya gelince güç
kazandık. Çünkü Parisli aydınlar-entelektüeller bir ekol gördükleri zaman
heyecanlanırlar ve hemen onu ciddiye almaya başlarlar. Bize de öyle oldu,
ama ciddiye alınmak göreceli bir şey tabii. Kitapları basıyorduk ama
okuyucumuz yoktu. Eleştiri vardı, eleştirmenler büyük ilgi
gösteriyorlardı. Mesela “Le Monde” gazetesinde, bir yazar benim büyük bir
ihtimalle deli ya da katil olduğumu söyledi, son romanımı okuduktan sonra.
Yani hep marjinal olarak kaldık. Tabii ki bize birbirinden farklı ve
aptalca sıfatlar verilmeye başlandı. Bir tanesi demin sözünü ettiğim bakış
ekoluydu, diğeri de objektiviteydi. Oysa ben her zaman “yeni roman”ın en
büyük özelliğinin olabildiğince sübjektif olması olduğunu söylerim. Bu
kitapların okunulmaz olduğu söyleniyordu. Gallimard’a ilk kitabımı
verdiğimde, biliyorsunuz Fransa’nın en büyük yayınevi, bana söylenen şu
oldu: “Kesinlikle kimse tarafından okunmayacak bir kitap”. Ama tabii, şunu
hep unuttular: Seyirci sanatı yaratmaz, sanat kendi seyircisini, kendi
alıcısını yaratır. Van Gogh örneğinde olduğu gibi. Biliyorsunuz, Van Gogh
resimleri zamanında hiç satılmadı. Ressam yoksulluk içinde öldü. Ama resim
sanatını değiştiren bir sanatçı oldu. Gerçi biz zaman içinde epeyce
sattık. Mesela benim bir şato alacak kadar bile param oldu. Fransa’da
kitle yayıncılığının temellerini Gallimard 1920’li yıllarda attı ve bir
çok kitap yayınladı; başlı başına bir marka oldu. Ama Gallimard zaman
içinde hep bol okuyuculu-okuyucusu hazır romanlar yayınlamaya başladı ki
bu romanların genel özeliği Balzac ekolünü sürdüren gerçekçi romanlar
olmasıdır. Oysa farklı işler yapan insanların gelmesi gerekiyordu.
Ölümsüz ve İstanbul Üzerine
1960 ihtilalinden önce Fransız bir yapımcının,
Türkiye’de bloke olmuş bir parası vardı. O zamanlar Türk parası konvertibl
olmadığı için para burada yatıyordu. Şöyle bir yöntem düşündü. Burada o
parayla bir film çekerse, filmin dışarıdaki kazancıyla parası bir anlamda
dışarı çıkmış olurdu. Benim de kitaplarımın kötü sattığı yıllardı.
1950’lerin sonu. O yüzden sinema gibi çok daha pahalı bir şeye girişmeye
cesaret edemezdim. Ama yapımcı, pahalı olmasının önemi olmadığını söyledi.
O para zaten işe yaramıyor, bari git film çevir dedi. İstanbul’da film
çekmeyi her şeyden çok istiyordum. Çünkü bu olaylardan 10 yıl kadar önce
küçük bir kızla tanışmıştım burada. O, 7 yıl sonra benim karım olacaktı.
İstanbul çok güzel bir şehir ama siz de bilmiyorsunuz, onun eski
güzelliğini. O zamanlar Mimar Sinan Cami’sinin çevresi hep ahşap evlerle
doluydu. Eğer Ölümsüz filmini izlerseniz altmışlı yıllar İstanbul’una ait
bir belgesel izliyor gibi olacaksınız.
Geçen Yıl Marienbad’da
Buraya yerleştim, param vardı ve İstanbul için
özel bir hikaye yazdım. Ne yazık ki ihtilal oldu; Menderes asıldı. Bu
şekilde yaşamayacağım için her şeyi bırakıp Paris’e geldim. O sırada bir
yapımcı Alain Resnais için bir hikaye yazar mısın dedi. Bunu Resnais mi
istedi diye sordum yapımcıya. “Hayır, ilgisi yok” dedi. Resnais, Hiroşima
Sevgilim’in başarısından sonra yeniden bir kadınla işbirliği yapmak
istiyor ve Fransuaza Sagan ve simon de bulvart arasında tereddüt
ediyormuş. Onun hoşuna gidecek bir şey yazarsam onu ikna edebileceğini
söyledi. Resnais ile uzun süre oturup konuştuk. Ben onun eserlerine,
özellikle Hiroşima Sevgilim’e zaten hayrandım. Ama, en azından o dönemde,
o benim kitaplarıma karşı hiçbir ilgi duymamıştı. Benden imkansız bir
aşkın hikayesini yazmamı istedi. Bunu niye istediğini de sonradan anladım.
Çünkü o sıralarda Amerikalı ünlü bir ressamın karısını alıp Paris’e
kaçırmıştı; onunla birlikte yaşıyordu. Hem kadına bir başrol bulmak hem de
bu hikayeyi görselleştirmek için bir film arıyordu. Ben de ona, sana sırf
bir hikaye yazamam çünkü sinematografik düşünen bir beyne sahibim ve kendi
açımdan dekupajıyla, kadrajıyla açıklayan bir senaryo yazarım, dedim. Bazı
yönetmenler senaryocunun bu kadar işin içine karışmasını istemezler. Ama
Resnais çok uyumluydu.
Resnais için bu filmi yazarken onun gözünden de baktım.
Mesela benim sinemamda genelde sabit planlar vardır. Travelling (kaydırma)
hareketini pek kullanmam. Oysa Geçen Yıl Marienbad’da da muhteşem
kaydırmalar vardır. Çünkü o hikayeye o tür kaydırmalar uygundu. Bu yüzden
senaryo yazarken bu tür kaydırmaları da düşündüm.
Resnais ile şöyle bir anlaşmaya varmıştık. Yazdığım
senaryoya karışmayacaktı, ben de çekim aşamasına karışmayacaktım. Şunu da
söylemeliyim: Resnais benim metnime çok saygı gösterdi. Bu yüzden film çok
pahalıya çıktı. Film, dünyanın her yerine gitmesine rağmen kâr etmedi. Tek
bir örnek vermek istiyorum. Senaryoda bir cümle vardı. Senaryoya göre, bu
cümle bir koridor boyunca söylenecek ve cümle bittiğinde travelling de
bitecekti. Bu arada şunu da belirteyim. Filmi gerçek Marienbad kentinde
değil, Münih’te 4 tane şatoda çektik. Hepsi de aynı Fransız mimarın
elinden çıkma ve içlerinde bol bol koridor vardı. Ama şunu fark ettik. En
uzun koridor bile benim cümlemi karşılamıyordu. Travellingi yavaş da
yapsanız hızlı da, koridor bitiyor ama cümlem bitmiyordu. Resnais bana
bunu açıkladığı zaman, ziyanı yok metni ikiye bölerim. Sen koridorun
sonuna geldiğinde sağa dönersin, bir dirsek olur, orda sağa döndüğün anda
metnin ikinci kısmı başlar dedim. “Hayır hayır” dedi. Bu cümlenin tek bir
hareket içinde söylenmesi benim için çok önemli, madem sen böyle yazmışsın
bunu kesinlikle değiştirmeyeceğim, dedi. Bunun üzerine mimarlar şatoların
koridorlarının kalıplarını aldılar ve stüdyoda benim cümlemin uzunluğunda
koridor yapıldı ve filmin o bölümü bu stüdyoda çekildi.
Bir örnek de heykellerden vermek istiyorum. Bu şatolarda
bir sürü, çok büyük heykeller var. Zaten senaryoyu, o şatoları düşünerek
yazmıştım. Ama benim anlattığım, hayali düşsel bir heykeldi: Bir adam, bir
kadın ve bir köpek. Bakıldı etrafa ve bir sürü çeşit heykel var ama bunun
gibi yoktu. Resnais’ye başka bir şey yazayım, dedim. Hayır, bunu çok
beğeniyorum üstelik hoş bir esprisi var dedi. Şöyle ki: Bu heykelin
yanından geçerken filmin erkek kahramanlarından biri diyor ki: Bakın bir
erkek, bir kadın ve bir köpek. Öbürü de “Köpek kaza eseri oradan
geçiyordu” diyor. Bu espriyi aynen korumak istedi. Bu yüzden bu heykeli
yapmak için, oradaki heykellerin kalıpları alındı ve kalıplara göre o
heykel yapıldı.
Son olarak belirtmek isterim ki, yaratıcı sinema yapmak
istiyorsanız pahalıya çıkmayan filmler yapın. Pahalı filmler yaptığınız
anda kendinizi bir anlamda sanayiye teslim etmiş olursunuz. Bakın, Resnais
Hiroşima Sevgilim’i neredeyse parasız çıkarmıştı. Çok güzel bir filmdir.
Ama Geçen Yıl Marienbad’da çok pahalıya çıktı ve Resnais bundan sonra hep
pahalı filmler yaptı. Popüler olmak istiyordu. Kişisel bir sinema yapıyor
olmasına rağmen, popüler olmak istiyordu. Filmlerinin seyirciye ulaşmasını
istiyordu. Bunu da sağladı. Aslında çok iyi bir yönetmendir. Çok iyi bir
teknisyendir. Ne anlatacağını bilir. Bu açıdan bir Amerikan yönetmeni
gibidir. Tekniğe son derece hakimdir. Ama mesela Godard, onun tam
tersidir. O, filmlerini hep ucuza çıkarmayı yeğledi ve bu yüzden sonuna
kadar, yani bugüne kadar, hep istediği filmleri yaptı. Dolayısıyla daha
enteresan filmler yaptı. Resnais gibi sanayiye, sermayeye teslim olmadı.
Bunu söylerken birini yüceltiyor, diğerini alçaltıyor anlamı çıkmasın. Bu
bir tercihtir. Sanatçının tercihidir ama benim tavsiyem şu: Auteur
sineması yapmak istiyorsanız filmlerinizi hep ucuza çıkartın.
Notlar:
1. Alain ROBBE- GRİLLET, Dans Le
Labyrinthe-(Labirentte) Çev: Salah Birsel, Türk Dili Roman Özel Sayısı-154
2. Alain ROBBE-GRİLLET, Alain Robbe-Grillet Konuşuyor, Çev: Berke Vardar,
Cep Dergisi.
3. A.g.m.
4. A.g.m.
5. Alain ROBBE-GRİLLET, Yeni Roman, Çev: Asım Bezirci, 92.
İstanbul’da Bir
Papa: Alain Robbe-Grillet
Kitap-lık Sayı: 83 Mayıs 2005
http://www.ykykultur.com.tr/kitaplik/83/saadet_ozen.html
Bu yıl İstanbul Film Festivali, bütün dünyanın izlediği çok önemli bir
olaya, Papa’nın ölümüne rastladı. Ancak Katolik âlemin ruhani önderinden
mahrum kaldığı günlerde, İstanbul sokakları festival sayesinde bir papayı
ağırlama onuruna erişti; sinemacı ve yazar Alain Robbe-Grillet, festivalin
konuğu olarak İstanbul’daydı.
Robbe-Grillet yazarlığı ve yayıncılığıyla, edebiyat dünyasının
“kardinalleri” tarafından uzun yıllar önce kutsandı: O, “Yeni Roman”ın
papası. Jean Ricardou, Claude Ollier, Nathalie Sarraute, Claude Simon,
Marguerite Duras, Michel Butor, hatta sonradan farklı bir zemine kaysa da
ilk başlarda Samuel Beckett’in dahil olduğu Yeni Roman akımı, her biri
kendi çizgisinde yürüyen yazarları bir araya getiriyordu. Ortak noktaları
ise, geleneksel edebiyata yönelik eleştirel bakış ve yenilikti. Geleneksel
romanın kurgusunu, insana yaklaşımını, gerçeksiliğin değerini masaya
yatıran bu yazarlar ellili yıllarda, Jérôme Lindon’un İkinci Dünya Savaşı
sırasında, illegal olarak kurduğu Editions de Minuit’de kendilerine yer
buldular. Editörleri ise Alain Robbe-Grillet’ydi.
“Yeni Roman” terimini ilk olarak bir gazeteci kullandı, ardından Alain
Robbe-Grillet ve Jean Ricardon da bir kavram olarak bunu benimsediler. Bu
iki yazarın “Yeni Roman”la ilgili denemeleri bağımsız bir ekol manifestosu
değildir, ama romana ilişkin yeni bir kuram ortaya atar. Sarraute’un ilk
olarak 1947’de yayınlanan makalesinin başlığında olduğu gibi, Yeni
Roman’la birlikte edebiyat “kuşku çağına” girmiş oluyordu. Bunun en önemli
sonucu gerçeğe yakınsayanın gerekliliğinin tartışılması, dolayısıyla
tasvirin ve Roland Barthes’ın deyimiyle “gerçeğin etkisi”nin
reddedilmesiydi. Gerçekliğin hegemonyasına yönelik bu eleştiri, Joyce’un
edebiyatıyla aynı çizgide düşünülebilir. Bu yaklaşımla ortaya çıkan
ürünlere zaman zaman Alain Robbe-Grillet’nin deyimiyle “korkunç”
yakıştırmalar da yapıldı, edebiyattan insanı kovmak istedikleri, anlatıyı
kişisizleştirdikleri, yazarın öznelliğinin yerine objektif bir bakış
koymak istedikleri söylendi.
Yeni Roman’ın baş aktörlerinden ve teorisyenlerinden Alain
Robbe-Grillet bugüne dek telifsiz olarak basılmış iki kitabıyla yer
bulabilmişti Türk okurunun karşısında. Festival için geldiği günlerde, ilk
yapıtlarından olan, bütün dünyada tanınan Silgiler yaklaşık elli senelik
bir gecikmeyle Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmak üzereydi.
İstanbul’u ziyareti sırasında programının yoğunluğuna rağmen, kısa bir
süre için de olsa onunla görüşmek, Silgiler’i, Yeni Roman’ı, sinemayı
konuşma imkânı bulduk. Köprülerin altından çok sular akmış, Silgiler’in
yazıldığı dünyadan geriye neredeyse eser kalmamış olsa da Yeni Roman
tartışması güncelliğini yitirmiş değil, çünkü bu aynı zamanda yirminci
yüzyılı, dünya savaşlarının toplumlar ve zihinler üzerinde yarattığı
değişimi, sinema gibi yeni keşiflerin edebiyat dili üzerindeki etkisini
konuşmak anlamına geliyor.
Yeni Roman’ı belli kuralları olan, belli bir anlayışı savunan
bir edebiyat okulu olarak değerlendirebilir miyiz?
Yeni Roman hiçbir zaman bir edebiyat okulu olmadı. Editions de Minuit’de
bir araya getirdiğim bir arkadaş grubuyduk biz. Ben bu yayınevine 1955’te
girdim; Voyeur’ün yayınlanmasından hemen sonra. 53’te Silgiler çıkmıştı.
Editions de Minuit’nin başındaki Jérôme Lindon o zamanlar henüz yirmi iki
– yirmi üç yaşındaydı. Yayınevi, Alman işgali altında doğmuştu, bir bakıma
bir direniş odağıydı, Lindon aynı çizgide yürümeye kararlıydı. Çok cesur
bir adım atıp Beckett’in kimselerin beğenmediği kitaplarını yayınlamaya
karar vermişti. Beckett, o sıralar bugün bildiğimiz bütün kitaplarını
yazmış durumdaydı, ama hiçbir yayıncıya bunları kabul ettirememişti. Bunda
bir tuhaflık var. Gene Yeni Roman’cılar arasında sayabileceğimiz Claude
Simon’un başından da aynı şeyler geçti, ve sonradan ikisi Fransa’ya Nobel
Ödülü’nü getirdiler. Yayınevine girdikten sonra Claude Simon’u,
Sarraute’u, Duras’ı, Robert Pinget’yi oraya topladım. Paris çevrelerinde
doğmuş öbür edebiyat okullarından farklıydık biz. Örneğin sürrealizmden.
Onların yasaları, kuralları vardı. Bana papa diyorlar ama André Breton
gibi birtakım kurallar dikte etmeye, kötü müritleri aforoz etmeye
kalkışmadım hiç. Üstelik birbirinden çok farklı yazarları aynı çatı
altında buluşturdum, onları “hizaya getirmeye” de çalışmadım. Aksine, her
birini kendi yolunda daha ileriye ittim. Bence büyük başarı kazandık. Yeni
Roman yazarlarının kitapları er ya da geç kendi okurunu buldu. Hatta Duras
gibi çok ünlenenler de oldu.
Bu arkadaş grubu Yeni Roman kimliğini nasıl kazandı?
Nathalie Sarraute ile benim kuramsal düşüncelerimiz vardı.
Söylediklerimizi herkes korkunç buluyordu. Ama ses getirdik. Öte yandan,
Michel Butor’dan da bahsetmek gerek. Sonradan roman yazmayı bıraktıysa da,
içimizde geleneğe en yakın duran oydu. Edebiyat çevrelerinin çok önem
verdiği Renaudot Ödülü’nü almasıyla eleştirmenlerin gözü ona çevrildi. O
güne dek çoğunun bizi yerden yere vurduğunu söylemek gereksiz tabii.
Georges Bataille, Maurice Blanchot, Roland Barthes gibi bizi savunanlar da
vardı gerçi, ama onların da adını sanını bilen yoktu. Ödülle birlikte
Butor hümanist eleştirmenlerin dikkatini çekti. Belki de doğrudan Joyce’un
çizgisinde yer aldığından; çünkü Joyce’taki kültürel evrenselcilik
Butor’da devam ediyordu. Bu açıdan Butor ve ödül, Yeni Roman’ın
tanınmasında büyük rol oynadı. Düşünsenize; okunacak gibi olmayan kitaplar
yazmakla, öbür yazarların gerçek hayatın gerisinde kaldığını söylemekle
yetinmiyor, üstelik bir de ödüller alıyorduk! Sinemayla olan
ilişkilerimizin de etkisi oldu tabii. Doğrusu, Marienbad’ı yapıp
bitirdiğimde dağıtımcı, filmi sinema salonlarına teklif etmeyi
reddetmişti. Bu konuda kesin kararlıydı da. Derken, bizim film Venedik
Film Festivali’nde Fransa’yı temsil etmek üzere seçildi. Venedik
Festivali, hangi ülkenin hangi filmle temsil edeceğini kendi belirliyordu.
Bunun arkasında da başka bir hikâye vardı. Fransa, Cezayir Savaşı’yla
ilgili bir İtalyan filmini yasaklamıştı. Buna karşılık onlar da
Marienbad’a Altın Ayı’yı verdiler. Kimsenin beğenmediği film, birdenbire
moda haline gelmişti! Adımızın duyulmasında bu çok etkili oldu.
Pek çok eleştirmen, Yeni Roman’da temelin objektivizm olduğunu
söylüyordu. Oysa siz hep tersini savundunuz.
Objektif sıfatı, bana biraz Roland Barthes’ın yüzünden yapıştırıldı.
Silgiler çıktıktan sonra, “Objektif Edebiyat” diye bir makale yayınladı.
Barthes, kelimeleri yaygın anlamının dışına çıkararak kullanmayı çok
severdi. “Objektif” için, sözlükte şöyle bir tanım bulmuştu: Obje’ye
dönük; bunu makalesine küçük harflerle almıştı hatta. Ama kimse bu şekilde
düşünmedi. Eleştirmenler kendi bildikleri anlamda beni “objektif” bir
yazar olarak değerlendirdiler. Oysa “Yeni Roman, obje’ye yönelen
öznelliktir,” diye yazmıştım, bunu da dikkate almadılar. Kitaplarımı
gerçekten okuyan eleştirmenler, kahramanın hemen her zaman gerçeklik
hakkında yalan söyleyen bir katil ya da deli olduğunu görünce bu sefer de
şöyle söylediler: “Robe-Grillet objektif olmaya çalışan, ama beceremeyen
bir yazar.” Her nedense, sadece sübjektif olduğum akıllarına gelmedi.
Sonra “yazarsız kitap” fantazmasını yarattılar. Oysa Flaubert’in bile
hayalini kurduğu bir şeydi bu. Kahramansız, hikâyesiz kitaplar yazdığımı
söylediler. Şu doğru, bizdeki kitap kahramanı artık Balzac’takilere
benzemiyordu. Ama Sarraute’un dediği gibi, Balzac’ın kahramanları öleli
zaten çok olmuştu. Geleneksel romanda kahraman, bir sosyal statüyle
şekillenir. Eğer bu statüyü ortadan kaldırırsanız, kahramanı da bitirmiş
olursunuz. Yaptığımız buydu, ama insanı edebiyattan kovmuş değildik. Dünya
da, insanın dünyayı algılayışı da kökünden değişmişti.
Ellilerden bugüne baktığımızda, özellikle yirmi senelik bir
aradan sonra yazdığınız La Reprise’i göz önüne aldığımızda, Yeni Roman’ın
sürekli değiştiğini, ama edebiyatın içinde hep farklı bir çizgide
kaldığını görüyoruz. Farkı nerede? Sizin bugün Yeni Roman çizgisinde
saydığınız yazarlar var mı?
Yeni Roman, her zaman yeniydi, onun tek farkı budur. Yetmişli yılların
Yeni Roman’ı, ellilerdekine hiç benzemiyordu. Bence bugün Yeni Roman’ı
devam ettiren çok büyük bir yazar var: Juan José Saer.
Sinemaya nasıl başladınız? Sinemacılığınız ve edebiyatçılığınız
birbirini nasıl etkiledi?
Bu çok eğlenceli bir hikâye. 1960’larda Hiroşima Mon Amour’un yapımcısı
benim yöneteceğim bir film yapmak istiyordu. Henüz Marienbad ortada yoktu
o zaman. Tabii kabul ettim. Aslında bu teklifin bana gelmesi tuhaftı.
Kitaplarım satmıyordu. Sanat çevreleri bizi benimsemiyordu. Filmi
İstanbul’da çevirecektik. Çünkü, yapımcı Belçikalı bir yün tüccarı
bulmuştu. Türkiye’yle iş yapmış ve epey para kazanmış. Ama Türk parasını
dışarı çıkaramıyormuş. Bu parayla İstanbul’da bir film çekmek gelmiş
akıllarına. Parayı değilse de filmi Fransa’ya götürebilirlerdi çünkü. Ne
var ki çalışmalar 27 Mayıs harekâtı nedeniyle yarım kaldı. Paris’e döndüm.
Alain Resnais için Marienbad’ı yazdım. Sonradan Türkiye’ye dönüp
Immortelle’i tamamladım. Dolayısıyla, herkes bilmez ama, Immortelle,
Marienbad’dan önce başladı, sonra bitti. Bunun dışında sinemanın Yeni
Roman’ın diline bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Meseleye şöyle bakalım:
Sinema, daha keşfedilmesinden bile önce romanlar üzerinde etkili olmuştur.
Dickens’ta bile sinema vardır. Bu ayrı bir şey. Ama özellikle Yeni Roman
derseniz, Silgiler ve Kıskançlık film yapıldığında, kitapla hiç ilgisi
olmayan bir şey çıktı ortaya.
İstanbul’a ilk gelişiniz miydi bu?
Hayır, daha önce Silgiler’i yazarken gelmiştim. Bir kitap yazarken
tıkandığım anlar olur. O zaman, mutlaka bir yolculuğa çıkmak isterim.
Silgiler’de de öyle oldu. Galiba Combat dergisinde bir ilan gördüm,
öğrencilere ucuz yolculuk diye. Öğrenci değildim, yaşım otuzdu neredeyse.
Ama gene de aradım. Henüz editörlük yapmaya başlamamıştım, hiç param
yoktu. O zamanlar İstanbul’a gelmek çok zordu. Çünkü Bulgaristan Doğu
Ekspresi’ne geçiş izni vermiyordu. Bu nedenle Zagrep’ten sonra Sofya’ya
gitmek yerine Selanik’e doğru iniliyordu. Dört gün sürüyordu İstanbul’a
gelmek. Trende küçücük bir kız gördüm. On dördünde gösteriyordu, ama
aslında on yedi – on sekiz vardı. İstanbul’a gelince Galatasaray Lisesi’ne
yerleştirdiler bizi. Sonradan o kızla evlendik, o zamandan beri hemen hiç
ayrılmadık.
|
|