Kaybın Türküsü
Kiran Desai
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

9 Nisan 2014


  Editörün Notu:Kiran Desai insanın geçmişinin geleceğini formatladığını düşünür. "Yaşadığım bu hayat bir kaza eseri değildir. Benim mirasımdır.” der. Kuşaklar boyu süregelen kaderlerini değiştirmek isteyen üçüncü dünya ülkelerindeki insanlarının düşü batılı ülkelere kapağı atabilmektir. Ama bu düş gerçekleştiğinde küreselleşmenin hengâmesinde kendilerine bir pay düşmediğini görürler. Geçmişin kaybı, geleceğin mirasıdır.

  Himaleya'lardan Harlem'e

http://www.haberdukkani.com

08 Eylül 2010 Çarsamba, 15:50

Man Booker Ödüllü yazar Kiran Desai'nin Batı-Doğu çelişkisini anlattığı romanı 'Kaybın Türküsü' Can Yayınları'ndan çıktı.

Man Booker Ödüllü yazar Kiran Desai, 'Kaybın Türküsü'nde köhnemiş bir düzenden çıkarttığı karakterlerini umulmadık vaatler sunan yepyeni bir dünyaya taşıyarak, Batı-Doğu çelişkisinin aynasında gerçeğin boyutlarını görmek isteyen sorulara yanıt arıyor. Yoksul bir ülkenin insanlarını alıp zengin bir ülkeye götürdüğünüzde değişen duygular ve düşünceler, zaman içinde bireysel ve siyasi boyutta nasıl evrilir? Değişim, yolculuğun neresinde başlar ve ne kadar kabul edilebilir?

Kiran Desai'nin 2006 yılında Man Booker Ödülü'nü ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Çevresi Roman Ödülü'nü kazanan eseri Kaybın Türküsü, 1980'lerin ortasında, kısmen Himalayalar'ın yamaçlarında bir köyde, kısmen de New York'ta geçiyor. Kaybın Türküsü, Doğu ile Batı arasında gidip gelen yaşamların zorluklarını anlatırken, göçmenliğin zaten yeterince güçlükler içeren hayatlara yüklediği hüzün, masumiyetin ve onur çabalarının gerisindeki gönül sızısı, kaybetmenin insana has tadı, Kiran Desai'nin her satırda özgünlüğünü hissettiren betimlemelerinde anlam buluyor.

Hüzün dolu, yaşama sevinci dolu, dopdolu bir roman Kaybın Türküsü. Kuzeydoğu Hindistan'da Himalayalar'daki Kançencunga Dağı'nın eteğinde, eski bir düzenden kalma ve tıpkı o eski düzen gibi köhnemiş Cho Oyu adlı evde yaşananları, yaşayanları anlatıyor... Hindistan'ın sömürge olduğu dönemde inanılmaz bir özveriyle İngiltere'de okutulan ve artık emekliliğini huzur içinde yaşamayı umut eden bir yargıç, yargıcın güzel torunu ve evin aşçısı. Bir de, bölgenin sayısız tehdit altında olduğu yeni düzende kendini kurtarsın, para kazansın diye Amerika'ya gönderilmiş olan aşçının oğlu. Bu kavşakta yaşayanların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini aktarıyor Kaybın Türküsü'nde Kiran Desai.

Dönem ve düzen söz konusu olunca, sömürgecilik anlayışının modern dünyayla çatışmasından doğan sonuçlar da kitabın konusuna ve akışına yön veriyor; satırlar bazen Hindistan'a bazen New York'a akıyor...


KIRAN DESAİ

Ünlü yazar Anita Desai'nin kızı olan Kiran Desai 1971'de Yeni Delhi'de doğdu. 14 yaşına kadar Hindistan'da yaşadı. Ailesiyle birlikte İngiltere'de geçirdiği bir yılın ardından ABD'ye yerleşti ve Bennington College, Hollins Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık öğrenimi gördü. 1998'de yayımlanan ilk romanı Hullabaloo in the Guava Orchard (Guava Bahçesinde Şamata), başta Salman Rushdie olmak üzere edebiyat dünyasının önemli temsilcileri tarafından beğeniyle karşılandı; Desai, Yazarlar Derneği'nin 35 yaş altındaki Commonwealth yazarlarına verdiği Betty Trask Ödülü'nü kazandı. Yazarın bütün dünyada eleştirmenlerin övgülerine konu olan ikinci kitabı Kaybın Türküsü, Man Booker Ödülü'nü ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Çevresi Roman Ödülü'nü aldı.
 


 Gidenler ve Kalanlar – Kaybın Türküsü

http://www.erhanekici.com/

Bernard Shaw

İrlandalı yazar Bernard Shaw kendisinin Dublin’den İngiltere’ye gidişini zamanında şu sözlerle açıklamış: “İngilizler İrlanda’yı fethetmişti. Yapılacak tek şey gelip İngiltere’yi fethetmekti.” Ve dediğini de yaptı. Bir göçmen olarak geldiği İngiltere’yi hem fethedip hem de kendini hiçbir zaman İngiliz olarak görmedi, görmek de istemedi. Şüphesiz bunda doğu’dan batıya değil de batının kendi içine göç etmesinin de payı vardı. Kim bilir…

Bernard Shaw’a dair bu kısa anekdotun aklıma gelmesi ise bir başka romandan kaynaklı. İngiliz sömürgesi Hindistan’dan kalkıp İngiltere okumaya giden, gider gitmez de göçmenlik kavramının acı yüzüyle tanışan, sömürge kültürünün ve sömürülen bir ülkenin insanı olarak onlara benzemek isteyen, benzeyemedikçe de kendine ve kendi toplumuna yabancılaşan ve sonunda da ne onlardan olabilen ne de kendi kalabilen bir yargıç, yargıcın aşcısı, torunu ve diğerlerinin öyküsü.

Sözünü ettiğim öykü Hintli yazar Kiran Desai‘nin 2006 yılında yayınladığı -ve 2006 Man Booker ödülünü alan- ama dilimize yeni çevrilen ve 7 Eylül 2010 da Can Yayınları’ndan çıkan ikinci romanı “The Inheretance of Loss”* (türkçeye çevrilmiş adıyla “Kaybın Türküsü”). Himalayalardaki bir dağın eteğinde kurulu bir kasabada, sömürge kültürü, küreselleşme, çok kültürlülük, göçmenlik ve eşitsizlik gibi çağımızın temel sorunlarına, fonda Hindistan’ın etnopolitik olayları, köhne bir malikane merkezinde geçen bir aile öyküsüyle değiniyor.

Romanın Can Yayınları’ndan resmi tanıtım yazısı ise şöyle:

Himalayalarda, Kançencunga Dağının eteğinde, eski bir düzenden kalma ve o eski düzen gibi köhnemiş bir ev. Hindistanın sömürge olduğu dönemde büyük adam olsun diye inanılmaz özverilerle İngilterede okutulan ve artık emekliliğini huzur içinde yaşamayı umut eden bir yargıç, yargıcın güzel torunu, evin aşçısı, bağımsızlığın ayrılıkçılarca tehdit edildiği yeni düzende çok para kazansın diye gene büyük zorluklarla Amerikaya gönderilen aşçının oğlu… Onların birbirleriyle ve çevreleriyle ilişkilerini, umutları ve umutsuzlukları, sevgiyi ve karamsarlıkları anlatıyor roman. Sömürgecilik anlayışının modern dünyayla çatışmasından doğan sonuçları görkemli bir anlatımla yansıtan Kiran Desai’nin ustalıkla betimlediği karakterler, çeşitli yol ayrımlarında tekrar tekrar sınanıyor. Dünyanın bu köşesinin, bütün zamanlara ve hep insanlara özgü hüzünlerin ve sevinçlerin öyküsü….

Kiran Desai romanda göçmenlikten küreselleşmeye, eşitsizlikten sömürgeye, aşktan politikaya bir çok konuyu işliyor. Birçok konunun işlenmesinden dolayı da tüm bu kavramların politik zeminlerine değin(e)meden ama toptan da es geçmeden anlatıyor. Bazı karakterler için daha detaylı bir çalışma ve örgü kurabilecekken derine inmeden yüzeylerde dolaşıyor. Ama yazarın yakaladığı nokta güzel, özellikle yargıç karakterinde ifadesini bulan sömürenin sömürülen üzerinde kurduğu manevi tahakküm ve bu tahakkümün sonucu olarak, sömürülenin “kendi varlığını, kendi kültürünü ve kendi toplumunu başka ülkelerin -batılı sömürge ülkelerinin- gözleriyle değerlendirmeye ve onlar gibi olmaya çalışması; Ten renginden utanıp pudra kullanmak, gülünce diş etlerini sürekli gizlemek zorunda hissetmek vs. Ve tüm bunların sonunda, kendine de toplumuna da yabancılaşmış garip bir canlı olmak. Bu yabancılaşmanın dışında göçmenlik konusunun diğer boyutu romanda başarılı bir şekilde karşılık bulmuş. Göçmen olarak bir yerlere kapak atmak zorunda kalanların, “kapak atmaya” çalışanların, gidenlere hayranlık duyanların ve toplumsal düzlemde bu hayranlığın gerçek öykülerin yerini alması ve kimsenin de bu sahte oyunu bozmak istememesi.

Kiran Desai, göçmenlik konusunda verdiği bir röportajda, göçmenlerin ilk olarak “masumiyetlerini kaybettiğini” söylüyor. Aynı fikirde değilim; onlar ilk olarak umutlarını kaybediyor, umudunu kaybeden herkes gibi “umut kaybı” onları “masumiyet kaybına” götürüyor. Göçmenlik, küresel cangıl, çok-kültürlülük, eşitsizlik, sömürge ve diğerleri. Asri zamanların tüm bu sorunlarıyla oluşmuş ve yine çağımızın temel sorunlarının biçimlendirdiği, birbirine bağlı hayat kesitlerinin anlatıldığı “The Inheritance of Loss“, aslında, bir yönüyle ne deniz olabilenlerin ne de nehir kalabilenlerin öyküsüyken, diğer yönüyle de ne deniz yapılanların ne de nehir bırakılanların öyküsü.

Ana Kız Desai’ler

http://blog.kavrakoglu.com

Anita Desai (1937) Alman anne, Bengalli babadan Delhi’de doğmuş. “Hindistan’ı annemin gözleriyle gördüm ama babamın hisleriyle sevdim”, demiş. Almanca, Bengalce, Urduca, Hindi ve İngilizce biliyor. Doğal olarak Batı edebiyatı ve müziğine, Doğu kültür ve adetlerine aşina olarak büyümüş. 21 yaşında evlenmiş, dört çocuğunu yetiştirirken yazmaya devam etmiş, ilk kitabı 1963 yılında İngiltere’de yayımlanmış. Yedi yaşından itibaren tüm yazdıklarını İngilizce yazmış. En küçük çocuğu Kiran 14 yaşındayken boşanmış ve kızı ile önce İngiltere’ye sonra ABD’ye yerleşmiş.

İstanbul’da.

Yazdığı psikolojik romanlardan dolayı Hindistan’ın Virginia Woolf’u diye anılıyormuş. Kadınlarla ilgili sorunları konu alan eserleri ile ülkesinde öncü rol oynamış ama ülkesinde feminist sayılmıyor. Hindistan’da feminizm oldukça taze bir konu ve Hintli feministler Anita Desai’nin eserlerindeki kadın karakterlerin neden karşı koymadıklarını, direnmediklerini anlamkta zorluk çekiyorlarmış. Kendisi bu yorumlara katılmıyor, gerçekçi bir yazar olduğunu vurguluyor. Ülkesinde pek çok kadının kendi hayatını yönetmesine hala izin verilmediğini söylüyor. Ülkesinin çok kültürlülüğünü koruyabilmesini çok önemsiyor. Kendisi uzun yıllar ABD’de ders verip emekli olmuş. Önce kız okulu Mount Holyoke College’da, sonra MIT’de. Hindistan’dan başka yerde kendini evinde hissetmediğini ve uzaktayken ülkesi hakkında yazmakta zorlandığını belirtiyor. Goa’dan çıkan Zikzaklı Yol galiba en iyi eserlerinden biri değildi. Çünkü ödülleri olan, en iyi İngiliz dili romancılarından biri sayılan, üç kez Booker ödülüne aday gösterilen, üniversitelerde yaratıcı yazarlık dersleri veren birinin kitabı daha etkileyici olmalıydı diye düşündüm.

Costa Rica’da.

1971 Delhi doğumlu Kiran Desai ülkemizde adından bir ara çok bahsettirdi. ABD’de yaratıcı yazarlık eğitimi alan, bilgisayarın başına geçip bir sonraki adımı hiç tasarlamadan ve genellikle mutfakta yazan bir genç.”Yazı yalnızlık demek, mutfak ise sıcak, aile kavramını anımsatan bir ortam olduğu için yalnızlığı mutfakta dengeleyebiliyorum, ayrıca yemeğe tutkuyla bağlıyım” diye açıklıyor hislerini. Çok yakın dostu Salman Rüştü’nün ve annesinin onu çok desteklediğini, eleştirmeyip kendi sesini duymasına izin verdiğini anlatıyor. Annesiyle ortak noktalarının ikisinin de romanlarında mutlaka münzevi bir karakter olduğunu, bunun belki de annesinin ve teyzesinin münzevi hayat tarzlarının bir yansıması olduğunu söylüyor. Aldığı ödüllere 2006 yılında ikinci kitabı Kaybın Türküsü ile Man Booker Ödülünü de ekleyen Kiran Desai, kitabında göçmenlikle beraber gelen ve kuşaktan kuşağa aktarılan kayıp duygusunu anlatıyor. Göç edenlerin sömürge olmuş bir ülkeden gelmesinin onları utandırdığını, göçmenlerin kendini egemen ülkenin bakışıyla değerlendirmeye başladığını, renk farklarının, şivelerinin sorun yarattığını, ciddi bir kimlik bunalımı yaşandığını, kendisinin de İngiltere’deki okulda dışlandığını söylüyor. Toplumsal sevinç ve üzüntülerden ayrı kalmanın izolasyona yol açtığını, duygusal anlamda yaşanan değişimin sonucu olarak özgüven kaybı, masumiyet kaybı ile göçmenin çocuksu yanının kaybolduğunu belirterek kitabın adını da izah etmiş oluyor. Kaybın Türküsü çok severek okuduğum bir kitap olmuştu.

  Kaybın Türküsü üzerine bir not...
Bahar Vardarlı - Dipnot Kitap Kulübü Üyesi

Biz insanlar bir anda doğuyor ve dünyaya geliyoruz ama arkamızda büyük bir insanlık mirası var. Bu mirasın şimdiyi ve geleceğimizi etkilemesi kaçınılmaz. içine doğduğumuz zaman dilimi, bölge, bölgenin coğrafi yapısı, toplum, sosyal ve ekonomik koşullar, ailemiz, ailemizin içinde bulunduğu şartlar hepsi mirasımızı oluşturmakta.

Kaybın Mirası olarak adlandırmamız gerek bu kitabı.

Kitap tümüyle kayıbedenlerin öyküleri üzerine yazılmış. Kaybeden uluslar, kaybeden insanlar, kaybeden göçmenler.. Kaybedenler genelde zayıf, güçsüz, yoksul olanlar. Tutunamayanlar da diyebiliriz. Kayıp burada bir kader değil asla. İnsanların veya devletlerin sömürüsü temel etken. İnsana değer verilmemesi, insanın sayılmaması, insana yatırım yapılmaması ezilmelerinin asıl nedeni. İnsanın birbirinin kurdu olduğu özellikle göçmenler üzerinden çok güzel ifade ediliyor kitapta. İnsanın insanı sömürüsü...

İnsanlar özgürlüklerinin bilincinde değil ve bu bilinç gelişmediği için de özgürlükleri için mücadele etmiyorlar. (Gösterilere katılma konusunda isteksizlikleri örneğin. ) Kaybeden insanların diğer lider uluslara benzemek istemeleri ve bunu bir türlü başaramamalarının nedeni hiçbir altyapı ve birikimlerinin olmaması. Genelde eğitim eksikliği, din saplantıları, geleneklerin olumsuz yanları ve boş inançlar hepsinde baş sorun. Sık sık bahsedilen dağ, kanımca adaletin, özgürlüğün, yüce amaçların temsilcisi, simgesel bir ifadesi. Kitabın sonunda dağdan altın gibi ışık parlıyor. Kitap gene de tüm kayıplara rağmen umut ışığıyla bitiyor.

 

Kiran Desai ile Söyleşi

Irmak Zileli

Radikal Kitap, 27.08.2010

Kiran Desai’nin Kaybın Türküsü romanında karşımıza çıkan, Atlantik’in ötesine göç etmiş olan bir üçüncü dünyalının, kendine, kültürüne ve kimliğine yabancılaşmasını en iyi yansıtan, ‘göçmenliğin yarattığı ruh hali’ni en iyi anlatan cümle şu belki de: “Jemubhai’nin aklı böylece çarpılmaya başladı; kendine, çevresindekilerden daha çok yabancılaşır, tenini acayip renkli, aksanını tuhaf bulur oldu. Gülmesini unuttu; dudaklarını gülümseyecek kadar kaldırmayı bile güçlükle başarıyor, başardığında da eliyle ağzını örtüyordu, çünkü kimsenin dişetlerini, dişlerini görmesine tahammül edemiyordu.”

Kaybın Türküsü’nde karşımıza çıkan bu gibi cümleler şunu düşündürüyor: ‘Birinci dünya ülkeleri’ psikolojik üstünlük sağlayarak başlıyorlar hegamonyalarını kurmaya. Bir üçüncü dünyalının zihnini ele geçirmenin ilk adımı, kendini egemen ülkenin bakışıyla değerlendirmesinin yolunu açmak. Böylece ten rengi başkalarından da önce onun sorunu haline geliyor. Kendinden tiksiniyor, tenini ‘acayip renkli’, aksanını ‘tuhaf’ buluyor. Kendi ülkesinde kalsa, ‘acayip’ ya da ‘tuhaf’ bir şey görmeyecek, ama sınırın çok ötesine geçtiğinde, ak pak beyazlarla aynı sokaklarda yürüdükçe kendisine onların gözüyle bakmaya başlıyor. Galiba göçmenliğin yarattığı en keskin ve acıtıcı ruh hali bu: Önce yabancılaşıyorsun, sonra da egemen olan ırkçı bakış açısını farkında olmadan benimsiyorsun.

Kiran Desai’nin romanı ‘Kaybın Türküsü’ olarak çevrilmiş dilimize. Orijinal ismi The Inheritance of Loss. Yani ‘Miras Kalan Kayıp’; ‘Kaybın Mirası’ da denilebilir. Demek kuşaktan kuşağa aktarılan bir kayıp duygusunu anlatıyor yazar. Göçmenlikle beraber gelen. Söyleşimizde, kaybedilen şeyi ‘çocuksuluk’ olarak niteledi ama romandaki kahramanların yaşadığı kayıplarda daha fazlası var. İşte demin yaptığımız alıntı, aidiyetinden utanma, seni sen yapan şeylerden tiksinme… bir kayıp. Varoluşunuzun tümden inkârına götürebilir sizi. Sonra, göç ettiğin ülkenin ‘has’ vatandaşı olmamanın yarattığı korkaklık ve ‘has’ vatandaşlara karşı, bu korkudan beslenen bir saygı var. Alın size bir kayıp daha: Özgüven kaybı.

Kaybın Türküsü’nde karşımıza çıkan karakterlerin bir kısmı Hindistan’daki yaşamlarını sürdürüyor; gitme olanağı bulamayanlar, gidip geri dönmüş olanlar ve gitmeyi değil de yakınlarını göndermeyi seçenler. Ötekiler ise gidenler. ABD’deyeni bir hayat kurmak için mücadele edenler. Geride kalanlar, gidenlere büyük hayranlık duyuyor. İyi bir işe, mevkiye sahip olduklarını, Hindistan’dakinden farklı, zengin semtlerde yaşadıklarını hayal ediyorlar. Bu hayal, hayranlığı besleyip büyütüyor. Gidenler ise, işin aslı hiç öyle olmadığı halde, o algıyı bozmaktan kaçınıyorlar. Koca bir yalan böylece yaşatılıyor. Giden de o algıyla duruyor ayakta. Ülkesinde ‘kahraman’ olarak algılanmasa, karşı karşıya kaldığı onca sefalete katlanmak mümkün mü?

Kalan o algıya sarılıyor, oğlunun, kızının, torununun ‘kendini kurtarmış olmasıyla’ avunuyor. Bu kendini kurtarma hali, giderek bir ulusal kahramanlığa dönüşüyor. ABD’de iş tutanlar ülkenin medarı iftiharı sayılıyorlar. Ne ironi ama! Aidiyetlerinden utanan birer ulusal kahraman… Toplumca bir yalana inanmak ve onun peşinden gitmek… Başka bir kayıp aramaya gerek var mı? Kiran Desai, işte bu gidenler ile kalanların dünyalarına, yaşadıkları çelişkilere bakıyor, anlamaya, anlatmaya çalışıyor. Bu yanıyla Kaybın Türküsü’nün göçmenliğin ruh halini olduğu kadar, toplumsal planda yol açtığı değişmeleri yansıttığını da söyleyebiliriz.

Kuşaktan kuşağa aktarılan göç geleneğinin yarattığı en can yakıcı sonuç ise roman kahramanı ‘Hintli’ Lola’nın, içinde yargıyı da barındıran sorusunda gösteriyor kendini: “Ülke dediğin bir kavramdan başka nedir ki?”

‘Giderken masumiyeti de arkanızda bırakırsınız’

Kiran Desai: ‘Bir yeri bırakıp yeni bir yerde yaşamaya başladığınızda, ki bu zor bir şeydir, bazı şeyler ister istemez kaybolur, sözgelimi masumiyetiniz… Çünkü yeni koşullarda her zaman daha fazla çaba sarf etmeniz gerekir ve kaybettiğiniz şeyler sizin aslında o çocuksu yanınızdır’

Kitabınızda kimi ABD’ye göç etmiş, kimi göç etmeyi istiyor, bekliyor, kimi ise göç eden bir yakınının “başarılarıyla avunuyor”. Kitabın ismi Türkçeye Kaybın Türküsü olarak çevrildi. ‘Kaybın Mirası’ da denilebilirdi. Nedir Hindistan’da miras kalan bu kayıp?

Karakterlerin kaybettikleri şey daha çok göçmenliğin insanlarda yarattığı ruh haliyle ilintili. Bir yeri bırakıp yeni bir yerde yaşamaya başladığınızda, ki bu zor bir şeydir, bazı şeyler ister istemez kaybolur, sözgelimi masumiyetiniz… Çünkü içine girdiğiniz yeni koşullarda her zaman başınız dik olmak zorundadır, daha fazla çaba sarf etmeniz gerekir ve bu yolculuk süresince kaybettiğiniz şeyler sizin aslında o çocuksu yanınızdır.

Göçmenliğin yarattığı ruh hali dediniz, bunu biraz derinleştirebilir misiniz?

Bir köyden büyük bir şehre taşındığınızda ya da bir şehirde yaşıyor olup dünyanın başka bir yerinde daha büyük bir şehre gittiğinizde zaten duygusal anlamda yaşadığınız o değişim sizde bir kayba yol açar. Daha da önemlisi ülkenizden ayrıldığınızda, ülkenizi bambaşka bir şekilde hayal etmeye başlarsınız. Hep iyi taraflarını hatırlarsınız. Ülkenizle bağlarınızı güçlü tutmak istersiniz ama orada yaşadığınız duygu yoğunluğunu yeni bir yerde bulamazsınız. Çünkü ülkenizde ulusça kutlanan bayramlar vardır, olaylara gösterdiğiniz tepkiler aynıdır. Ama uzaktayken bunlardan yavaş yavaş koptuğunuzu hissedersiniz. Örneğin, benim ailem çok fazla dindar bir aile değildir. Ama ulusal çapta aynı bayramları kutlarken biz de o coşkuyu hissederdik. Bu toplumsal sevinç ve üzüntülerden ayrı kalmak insanlarda bir izolasyona yol açar ve bu da yaşanılan en büyük duygusal değişimdir.

O halde kitaptaki kahramanlardan biri olan Lola’nın “Ülke dediğiniz bir kavramdan başka nedir?” sorusuna, “bir kavramdan başka pek çok şeydir” diye yanıtladığını söyleyebilir miyiz Kiran Desai’nin?

Sorduğunuz şey aslında çok uzun zamandır Hindistan’da tartışması yapılan bir şey. Çünkü geçmişe baktığımızda Hindistan’ın devamlı değiştiğini görüyoruz. Hindistan pek çok farklı dilin, dinin bir arada yaşandığı bir yer. Hatta bazı diller kendi içinde bile farklılıklar gösterebiliyor; kimi bölgelerde bir lehçe hâkimken bir başkasında başka bir lehçeyle konuşuluyor. Sınırlara baktığımız zaman, birçok sınırın İngiltere tarafından çizildiğini görüyoruz. Bu da bir insanın kendi aidiyetlik duygusunu kendisinin yaratmasına yol açıyor. Bu bakımdan ülkeyi bir kavram olarak düşünmek konusu Hindistan’daki insanların kafasını karıştıran bir şey. Hintli olma bilinci aslında okullarda öğretiliyor fakat Hindistan’daki insanları birleştiren asıl şey bağımsızlıklarına sahip çıkma duygusu. Ülke söz konusu olduğu zaman çok farklı kesimlerden insanlar bir araya gelebiliyorlar. İçeride ise her ülkede olduğu gibi tabii ki sorunlar var. Ortak bilinçte ülkenin selameti ve özgürlüğü konusunda bütün görüşler bir araya gelebiliyor.

Bir röportajınızda, gazeteci, Türkiye ile Hindistanarasındaki benzerliklerin çok fazla olduğuna dikkat çekiyor ve siz diyorsunuz ki, “ama siz hiç sömürge olmadınız”. Sömürge olmak nasıl bir farklılık yarattı Hindistan’da?

Bu insanların psikolojisini etkileyen bir şey, fark bu. Sömürgeliği yaşamış insanlar bir şekilde o kalıptan kurtulmak istiyorlar, bunun öfkesini her zaman duyumsuyorlar. Büyükbabamı düşünüyorum, o kıyafetlerini, dilini değiştirdiğinde daha başarılı olacağını düşünürdü, fakat bir yandan da suçluluk duyardı. Kendi kimliğini reddettiği duygusuna kapılırdı. Bu bütün göçmenler için geçerli. Hem bir şeyleri değiştirmek istersiniz, hem de bundan suçluluk duyarsınız. Örneğin ‘green card’ almak istersiniz ama bir yandan da Amerika’daki koşullardan şikâyet edersiniz. Bu içinden çıkılamayan bir çelişki. Bir kurban edilmişlik duygusu olduğu için bu çok da sözü edilmeyen bir konu aslında. Daha çok güncel problemler üzerinde yoğunlaşıyor insanlar. Bu suçluluk duygusunu pek de dile getirmiyorlar.

Aslında Türkiye’de de uzun yıllardır “dışarı gitme” hayalini kuruyor insanlar. Bunun sebebi nedir sizce? Orada aradıkları nedir, kendi ülkelerinde bulamadıkları nedir?

Biliyorsunuz Hindistan çok uzun süre İngiltere’nin hâkimiyeti altındaydı. Burada insanlar aslında yaşadıkları ülkenin çağdaş ülkelerin gerisinde olduğu hissini devamlı duyumsadılar. İnsanlar aradıklarını bulamamaktan çok, kendilerini dışarıya itilmiş hissediyorlar. Özellikle ABD’nin kültürüne çok aşina oldukları için bir şekilde kendi varoluşlarını orada sürdürme isteğine kapılıyorlar. Eğitimli ya da eğitimsiz hiç fark etmez, benim eğitimimi almış birçok insan ülkesinde kalmayı da tercih edebiliyor. Babamın İngiltere’den dönüşünü hatırlıyorum da, tekrar ülkesine kavuştuğu zaman arkadaşlarıyla birlikte olduğu zaman kendini evinde hissetmişti. Başka ülkelerde her zaman yabancı hissediyordu.

Romandaki Lola, kızına Hindistan’dan gitmesini salık verirken şöyle diyor: “Hindistan batan bir gemi”… Son yıllarda ise çokça dile getirilen bir şey Hindistan’ın yükselen kuvvet olduğu. Bizim dışarıdan bakınca gördüğümüz, yazılıp çizilenler doğru mudur, bu anlamda Lola’nın sözü geçerli mi?

Hindistan evet bu değişimi yaşadı. Gerçekten büyük bir ilerleme kaydetti. Özellikle 90’larda ekonomik koşullarda dışarıdan gelen yatırımlarla ciddi bir iyileşme oldu. Daha çok para girdi. Yeni seçenekler doğdu genç insanlar için, eğitimde olsun iş yaşamında olsun. Ama beyin göçü hâlâ devam ediyor. Bu önemli bir sorun. Örneğin bilgisayar mühendisleri şimdilerde ülkelerinde iş imkânları olduğunu biliyorlar ama bu her sektör için geçerli değil. Sözgelimi doktorlar, hemşireler eğitiliyorlar, çok donanımlı bir hale geliyorlar ve sonra başka ülkelere gidiyorlar.

Borges’ten bir alıntıyla açılıyor roman: “Benim insanlığım aynı yoksulluğun ortak sesi olduğumuzu hissetmektir.” ABD’ye göç edenler, gelen ‘hemşehrileri’ne yardım etmekten kaçınıyor. Basbayağı kaçıyor, telefonlarına çıkmıyor, evlerinin kapılarını açmıyorlar. Göçmenliğin yarattığı ruh hali, “yoksulluğun ortak sesi” olmayı nasıl etkiliyor?

Göç etme süreci geride kalanlar için bir kahramanlık hikâyesi gibi algılanır. Amerika’ya gitti, orada çok başarılı oldu diye. Aslında göç eden hem bu yolculukta hem orada var olmaya çalışırken kendisiyle ilgili çelişkiler yaşamaktadır. Birtakım adetlerden vazgeçmiştir. Yemek yeme şeklini değiştirmiş, ismini Amerikan ismine benzetmiştir. Sonra ülkesinden akrabaları ve ailesi geldiği zaman bir anda bir yalanı yaşıyormuş gibi hisseder. Çünkü arkasından gelenler onu iyi tanıyorlardır. Kendisiyle yüzleştiği için bu durumdan çok hoşlanmaz. Aynı zamanda bu, insanı çok bencil yapar. Geçmişinizin, geleceğinizin, her şeyinizin sizin kontrolünüzde olmasını istersiniz ve buna müdahale edebilecek kimsenin olmasını istemeyip yüzlerine kapıyı kapatabilirsiniz.

>

../valid-html401-blue.png