Yaşar Kemal


Karıncanın Su İçtiği

Yaşar Kemal

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Editörün Notu:
Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut dörtlemenin baş kahramanıdır.

 

 

”Beklemenin ve sabrın romanı" Karıncanın Su İçtiği / Bir Ada Hikayesi 2 – Yaşar Kemal

www.insanokur.org/?p=12360 Tarih: Eki 19th, 2009

“Ben bir süre kitaplarımı Şile’de yazdım. ‘Karıncanın Su İçtiği’ de Şile’de bir balıkçı deyimi. Anlamı ise; ‘Deniz o kadar durgun, o kadar durgundu ki karıncalar su içerdi. Azıcık sallansa deniz, alır götürürdü karıncayı.’

Bu deyim, sonsuz bir durgun deniz anlatımı. Ben de bu kitapta böyle bir denizi anlatıyorum.” Yaşar Kemal

Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut dörtlemenin baş kahramanıdır.

Bir Ada Hikayesi’nin ikinci kitabı olan, Karıncanın Su İçtiği, Lozan anlaşmasının ardından Türkiye ve Yunanistan arasında gerçekleşen mübadeleyi anlatıyor. Savaştan dönmeyen yakınlarını bekleyen kadınların, yurduna dönmeyi bekleyen sürgünlerin, denizi bekleyen balıkçıların, aşkı bekleyen yüreklerin sonsuz bir sabırla hayata duydukları inanç, adanın doğasına, insanlarına duyulan sevgiyle aydınlanır. “

Yaşar Kemal, “Bir Ada Hikayesi” adlı dörtlemesinin ikincisi olan “Karıncanın Su İçtiği” adlı kitabını, eşi Thilda’nın ölümünden sonra evden hiç çıkmadan bitirdiğini belirterek, “Thilda, bu kitabı çok sevmişti. Öldükten sonra bu bana bir çeşit vasiyet gibi oldu” dedi.

Kemal, yaptığı açıklamada, “Bir Ada Hikayesi” adlı dörtlemesinin “mübadele öyküsü” olduğunu anlatarak, Lozan Anlaşması’nın ardından Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleşen mübadeleye ilişkin kitap yazmayı 1973 yılında düşündüğünü söyledi. “Ben böyle çalışırım. Önce romanın konusu gelir aklıma. Bu romanın konusunu da, 1973’te Abidin Dino’ya anlattım. 1977’de de Zülfü Livaneli’ye…” diyen Kemal, “Bir Ada Hikayesi” adlı dörtlemenin ilk kitabının “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” olduğunu hatırlattı.

Kemal, dün çıkan ikinci kitabın “Karıncanın Su İçtiği” adını taşıdığını kaydederek, şöyle konuştu: “Ben bir süre kitaplarımı Şile’de yazdım. ‘Karıncanın Su İçtiği’ de Şile’de bir balıkçı deyimi. Anlamı ise; ‘Deniz o kadar durgun, o kadar durgundu ki karıncalar su içerdi. Azıcık sallansa deniz, alır götürürdü karıncayı.’

Bu deyim, sonsuz bir durgun deniz anlatımı. Ben de bu kitapta böyle bir denizi anlatıyorum.” Dörtlemenin 3’üncü kitabının “Tanyeri Horozları”nın da bitmek üzere olduğunu ve son 15-20 sayfayı yazdığını ifade eden Kemal, bu kitabın da sonbaharda yayınlanacağını bildirdi.

Yaşar Kemal, “Çıplak Deniz, Çıplak Ada” adını taşıyan dördüncü kitaba ise önümüzdeki günlerde başlayacağını söyledi. “Karıncanın Su İçtiği” adlı kitabını, “Sevdiğim Thilda Kemal’e özlemle” yazısıyla geçtiğimiz yıl kaybettiği eşine ithaf eden Yaşar Kemal, şunları kaydetti: “Thilda, bu kitabı yarıya kadar okumuştu. Çok sevdiği yerler vardı. Kitaplarım hakkında çok konuşmazdı, methetmezdi. Seneler sonra bir gün bana, ‘En iyi kitabın Binboğalar Efsanesi’ dedi. Ben de ‘Haklısın bana da öyle geliyor’ dedim. Thilda, bu kitabı çok sevmişti. Öldükten sonra bu bana bir çeşit vasiyet gibi oldu. Evden hiç çıkmadan hemen bitirdim.”

Yazar Yaşar Kemal, mübadeleye ilişkin görüşlerini ise şöyle anlattı: “Mübadele bana çok dokunmuştu. Buradan 1.5 milyon insan Yunanistan’a, ‘Gidiyor musun, gitmiyor musun?’ diye sormadan sürgün ediliyor. Oradan da 510 bin Türk’ü sürgün ediyorlar. Türkiye ile Yunanistan arasındaki bu mübadeleye, ‘tarihin en büyük sürgünü’ diyorlar. Ben de toprağından ayrılmış bir ailenin çocuğuyum. Sürgün bir ailenin çocuğuyum. Ruslar Van’a doğru geldiklerinde, babamın köyü Van gölü kıyısında, oradan 1.5 senede Adana’ya geliyorlar. Ben de Adana’da doğuyorum.”

Yazar Yaşar Kemal, mübadeleye ilişkin görüşlerini ise şöyle anlattı: “Mübadele bana çok dokunmuştu. Buradan 1.5 milyon insan Yunanistan’a, ‘Gidiyor musun, gitmiyor musun?’ diye sormadan sürgün ediliyor. Oradan da 510 bin Türk’ü sürgün ediyorlar. Türkiye ile Yunanistan arasındaki bu mübadeleye, ‘tarihin en büyük sürgünü’ diyorlar. Ben de toprağından ayrılmış bir ailenin çocuğuyum. Sürgün bir ailenin çocuğuyum. Ruslar Van’a doğru geldiklerinde, babamın köyü Van gölü kıyısında, oradan 1.5 senede Adana’ya geliyorlar. Ben de Adana’da doğuyorum.”

Yaşar Kemal’in romanı vahşi ve muhteşem bir türküye benziyor. Güçlü, yalın ve insanı deli eden…”
Die Weltwoche, (İsviçre)

“Yaşar Kemal büyük bir yazardır. Onun eserlerini okumak, zengin kazanımlar sağlayan büyük bir serüvendir.”
Fönstet, (İsveç)

“Yaşar Kemal’in eseri, büyük bir tuval üzerinde her santimine ayrı titizlik gösterilerek hazırlanmış bir tablo gibidir.”
Paul Theroux, The New York Times, (A.B.D.)

“Çok büyük bir yazar.. Eserlerinin güzelliğine kapılıveriyor okur, bitirince şaşkınlık ve mutlulukla doluyor.”
Femme d’Aujourd’hui, (Fransa)

“Almanlar ister koşuklu yazsın ister düzyazıyla, yapıtları yüzeyin çok diplerinde katmanlar taşıyan derinlikli yazarlara ‘Dichter’ derler…. hiç kuşkusuz ‘Dichter’dir Yaşar Kemal.”
Güven Turan

Kitabın Künyesi
Karıncanın Su İçtiği / Bir Ada Hikayesi 2
Yazar: Yaşar Kemal
Yapı Kredi Yayınları
1. Baskı: 2004
Sayfa: 508


 

Soylu insanlar, mecbur insanlar

19/05/2002 http://www.radikal.com.tr/

Yaşar Kemal, Karıncanın Su İçtiği'nin ana kahramanı Poyraz Musa'nın dinmeyen tedirginliğini şöyle anlatıyor...

ÖZDEMİR İNCE Özdemir İnce Arşivi

Yaşar Kemal, Karıncanın Su İçtiği'nin ana kahramanı Poyraz Musa'nın dinmeyen tedirginliğini şöyle anlatıyor: İnsan, insan olduğundan beri hep korkular içinde yaşamıştır. İnsanın güzel yanı da korkularının üstüne yürümesidir.

"Kayık gecenin içinden yavaş yavaş çıktı. Deniz süt beyazdı. Ağzının tadını bilen okur daha ilk satırdan itibaren efsunlanmaya başlıyor. Ama öyle sanıyorum ki yazarken sen kendi kendini de efsunluyorsun...

Şu efsunlanma işi önemli bir iştir. Romanda Nişancı Veli her şeyi efsunluyor, diyorlar. Nişancı Veli de, deniz beni efsunluyor, diyor. Gel de çık işin içinden. Bu roman beni efsunlamış olmasın? Vallaha, kim kimi efsunluyor bu belli değil, bırakalım böylece. Bu efsun işinden ürkerim.

Yılan gibi nar ağacı, nar çiçeği de hemen hemen bütün romanlarında var. Bu romanda da narı çok sevdiğini, onu güzellik kraliçesi yaptığını duyumsuyorum. 'Nar'ın senin için mitossal bir anlamı mı var?

Daha önce de söyledim ya Kadirli, Kozan, Osmaniye, Çukurova pamuk bölgesi olduğu kadar da nar bölgesidir. Çukurova'dan çıkan nar ekşisi bütün Akdeniz'e dağıtılırdı. Bir de çıkarılan günnükler Çukurova'dan bütün Akdeniz ülkelerine gönderilirdi. Nar bahçelerine karayılanlar gelirdi. Karayılan bir de mitoslardadır. Bak arkadaş, kafamı kızdırma, bir de günnük hikâyesine başlarsam, Radikal gazetesinin bütün sayfaları ona yetmez. Bırakalım da günnük konusu da Ahmet Cevdet Paşanın Maruzat'ında kalsın.

190. sayfada atlardan söz ederken, Girit göçmeni Kazım Ağaefendi 'Çok mu güzel atlardı, hepsi soylu muydu?' diye sorar. Ben soylu atlardan söz ederken, Ülker de 'Bir sor bakalım' dedi, 'romanlarındaki kahramanların 'soylu adam' düşkünlüğü nereden kaynaklanıyor?' Soylu, yakışıklı, cesur, yiğit... en çok sevdiğin sıfatlar.

Soylu derken soy güden beylerden, paşalardan,
padişahlardan söz etmiyor inşallah Ülker. Dünyamızda su katılmamış, benim İnce Memed'lerde mecbur diye söz ettiğim insanlar var. Bu mecbur insanlardan birkaçını sayayım.
Bu insanlardan geçmişte çok görürüz.  Örneğin Hallacı Mansur, İsa, Mustafa Kemal, Nâzım Hikmet, Guevara...

Dünya öküzün boynuzları üstünde durmuyor, dünya mecbur insanların sırtında duruyor. Bunlar her zaman insanlığın mutluluğu, daha iyi günlere kavuşabilmesi için huruç etmeye mecbur değiller miydi?

Bugünkü dünyayı var eden de bunlardır. İşte bunlar var iken, her zaman da var olacaklardır, insanlar doğayı yeniden yaratacaklar, soylarının tükenmesinin önüne geçeceklerdir. Mecbur insanları saymakla bitiremeyeceğiz. İnce Memed dörtlüsü uzun yıllarımı aldı, bundan dolayı da memnunum. Mecbur insanı yazdım ya... Mecbur insan huruç etmeye mecburdur, Sakarya şeyhi gibi. İşkenceyle öldürüleceğini, yenileceğini bilerek, huruç etmeye mecbur olduğunu da bilerek huruç etti. Guevara da hurucu biliyordu.

Yazdığım atlar, soylu atlardı. Her ev bir at yetiştirebilir. Her evin buzağıları olduğu gibi tayları da olur. Yalnız at yetiştiriciliği ayrı bir iş, ayrı bir tutkudur. Soylu atların epey zamanlardan beri soy kağıtları da vardır. Haralarda da soylu atlar yetiştirilir. Her birinin de soyağacı olur. Ama onlar soylu insanlar gibi öyle uydurma soylu değillerdir. Karacaoğlan soylu atlar için diyor ki, 'Attır yiğidin kardaşı,'. Benim soylu insanlarımın soyluluğu, kökenlerinden ötürü değildir. Yani onlar atlar gibi kökenli değillerdir. Musa Kazım Ağaefendi'nin atı onunla bütünleşmiş bir attır. Ağaefendi, atını yaşlı, bitkin görmemek için yılkıya bırakır. Sonra pişman olmuş, aramış bulamamıştır. Ben de atı yazarken, Ağa kadar olmasa da, acı çektim. Atla uğraşmak çok zor bir iştir.

İşin içinde ayağı kırılan atları vurmak da var. Dostoyevski'deki araba atlarının hikâyesi de hazin bir hikâyedir. Atların insanlarla çok uzun, eski zamanlardan bu yana maceraları vardır. Bakmayın uygar dünya dedikleri bizim dünyamızın atı oyuncak yaptığına, bir kumar aracı olarak kullandığına. At yarışlarına televolelerde bile bakamıyorum. Yani, at televolelerinde.

'Karıncanın Su İçtiği'nde de korku var. 'Kimsecik'lerde olduğu gibi baş rolde değil, ama Poyraz Musa'nın korkusu da az-buz korku değil. Senin türden bir romancı için 'korku' nedir?

Kimsecik üçlüsü salt korkunun romanı. Elbette korkudan başka derinlikler de var o romanda. İnsan, insan olduğundan beri hep korkular içinde yaşamıştır. İnsanın güzel yanı da korkularının üstüne yürümesidir. Ben Kimsecik üçlüsü gibi bir roman yazdığım için yazarlığımdan çok memnunum. Aya gidenler geriye dönebileceklerini biliyorlar mıydı, bilmelerinin hiçbir olanağı yoktu. Öyleyse niçin gittiler, dünya kurulduğundan bu yana insanların yaptıklarını yaptılar, korkunun üstüne yürüdüler. Poyraz Musa da korkuyor. Korkusunun sebebi, belirtileri var. Gene de yürekli bir adam. Daha doğrusu, girdiği korkunç savaşlara karşın sağlıklı kalmış bir adam. Bir kısım savaşçılar gibi fırttırabilirdi.

İnsanlara durmadan yemek yediriyorsun. Bir sofra daha kalkmadan yenisi serilip - kuruluyor. Karın doyurmak sanki dinsel bir tören. Nedir bu kadınların senden çektiği? Yiyinti - içintiyle ilgili olarak: Senin kahramanlar biraz içince sarhoş oluyorlar...

Yapma bre Özdemir, savaş sonrası bu kadar aç kalmış, nan ekmeğe muhtaç olmuş insanlar yiyecek bir şeyler bulunca yumulmasınlar mı, yapma gözünü seveyim. Hem de bol bolamadı balık bulmuşlarken. Bahçelerde de, az da olsa sebzeler bulunurken... Ne diyorsun sen Allah'ını seversen! Sen şu iki kitabı oku da gene gözlerin kıpkırmızı olaraktan, o zaman görürsün hanyayı konyayı. Sana dünyayı görmedin, yaşamadın demiyorum. Sen de insanla kaynaşan Çukurova'yı yaşadın, ama bu korkunç savaşın sonu daha korkunç. İyi ki benim adalılar yiye yiye yemekten çatlamadılar. Öyle bir şey de yapsaydım, daha gerçekçi olurdu. İnsanlara kıyamadım da yiyecek bulunca yiye yiye çatladıklarını yazmadım. Demek ki durumu kurtarmışım. Bu sefer de adamları yiye yiye çatlattı diyeceklerdi. Daha ileride onu da diyecekler ya, sen demezsin.

Poyraz Musa, Nişancı'ya 'insan düşleri öldüğü gün ölür' (s.205) diyor. Bu hem sıradan hem olağanüstü bir saptama. Hayal ile bedenin ilişkisi bu denli güçlü ve hayati mi?

İnsan, düşleri kadar ölür. Bence Poyraz gibi belalardan geçmiş adam böyle konuşursa doğrudur. Gencecik bir adam, Sarıkamış belasından geriye kalmış ve düşleri ölmemiş. Göreceksin, aşkı da ölmeyecek. Poyraz her şeye karşın yavaş yavaş kendine geliyor. Belki onu, onun düşlerini içine düştüğü bu aşk kurtaracak. Durun bakalım. Hayal ile bedenin ilişkisi uzun zamanlardan bu yana saptanmıştır. Bu işte çok da mesafe alınmıştır. Hayalle, düşle, umutla bedenin ilişkisinin gücünü insanlık gittikçe daha derinlemesine anlıyor. Gittikçe daha çok, daha çok yönlü olacağız.

Gene aynı sayfada (s.205) 'Yurt' kavramına kısaca, bir kibrit çakımı uğranıyor. Nişancı Veli ile Poyraz Musa konuşurken, yurt ve ölüm arasında ilişki kuruyorlar. Anladığım kadarıyla, bir 'olduğu yerde kalan' yurt var. Bir de yanında taşıdığın. Benim de bir dizem var: 'Benim Kıblem hep yanımdadır' gibi bir şey...

'Sen bulmadın, yurdundaydın. O köyde, dağın doruğuna çıksaydın denizi görürdün.''Gördüm.' dedi gözleri parlayarak Nişancı Veli. 'Öteki yurdum da yanımda. Benim yurdum denizimdi, ben onun için denizimi hiç bırakmadım.' Ben hiçbir yerde bu denli güzel bir diyalog okumadım.  İnsanların yurdu hep yanındadır sanıyorum. Benim Van'dan gelen ailemin yurdu hep yanındaydı. Yanlarında olmadığını bildikleri halde. Paris'te karşılaştığım Nâzım Hikmet'in yurdu hep yanındaydı. Karşılaştığım değil de buluştuğumuz Nâzım Hikmet'in... Yurdu yanında olmasaydı, bir boşlukta kalacaktı. Nâzım Hikmet çok sağlıklı bir adamdı. Beden sağlığından söz etmiyorum. Bu kadar hapis yatmasına karşın sevgi dolu, yaşama sarılmış, gümbür gümbür bir adamdı. Ben de Çukurova'yı yanımda taşıyorum. Yoksa, başıma gelen bunca beladan sonra gençliğimin, çocukluğumun Çukurovası yanımda olmasa boşlukta kalmaz mıydım? Başıma kötü işler gelmez miydi? Seni de biliyorum, senin de Çukurovan, ne kadar az yaşamış olursan ol, yanında değil mi?

Sevgili Özdemir, gözünün kıpkırmızı olması işine yaramış. Benim de işime yarayacak öyle güzel sorular bulmuşsun ki, romanı okuyucular daha iyi anlayacaklar.

'Karıncanın Su İçtiği'nde ete-kemiğe bürünmüş
bir kötü insan yok gibi. Bir 'onlar' zamiriyle tanımlanan kitle, bir de Arap şeyhlerinin fedaileri. Ama neredeyse bu fedailere de övgü düzeceksin. Muhtemel kötü olarak 272. sayfadan itibaren Kavlakzade Hacı Remzi çıkıyor sahneye. Sanki Ada'yı bir kurtuluş limanına dönüştüreyim derken, 'Mutluluğun resmi'ni yapmak istiyor gibisin bu romanda.


Belki dünyamızda da, derinden bakarsak, ete kemiğe bürünmüş kötü insanlar yok. İnsanları kötü ya da iyi eden koşullardır, diyor büyük düşünce ustaları. Ben de buna inanıyorum. Bir de insanları iyi eden insanların akılları, bilinçleridir. Roman ilerledikçe daha kötü insanlar da göreceksin. Adanın bugünkü koşullarında kötü adam görmek zorca, bana göre. Benim karakterlerimden biri de ada ve deniz. Bunların ikisi de şimdilik iyi. Bir de sonrasına bakmalı...

Bak arkadaş, insanlar doğa kırımına karşı bir bilinçlensin. Doğa yokolunca soyumuzun da biteceğini bir bilsin, buna inansın, sen bendeki sevinci gör. O zaman mutluluğun resmi de yapılır, romanı da yazılır, türküleri de söylenir, pırıl pırıl umut, güzellik senfonileri de çalınır mutluluk üstüne. Yeter ki, şimdiki doğanın üstüne ağıtlar söylensin. Ağıtlar bile bir bilinçtir. Yeter ki ağıtlarımızı söyleyelim. Bundan sonra ben hemen ağıt söylemeye başlayabilirim. Hepimiz birden kırıma ağıt yaksak, siz görün insanların telaşını, siz görün doğa kırımına karşı el ele verişimizi. Dünya mutluluk resimleriyle dolar. Bu bilinç, insan olmanın bilincidir.

* * *
Yaşar Kemal'le yaptığımız, neredeyse bir hafta süren ve bir gece Kalyon Otel'de tamamlanan söyleşi burada sona eriyor. Ben kendi adıma bu söyleşiden hoşnut kaldım. En azından 'Bir Ada Hikâyesi'nin yazılacak bölümlerine ilişkin bazı ipuçları yakaladım. Cennet ada galiba cehenneme dönecek, insanoğlu kendi yarattığı cenneti cehennem ateşine atacak.

Şimdi düşünüyorum da, Yaşar Kemal'e 'ütopya' ve 'tarihsel romanı' da sormam gerekirmiş. Bu eksik kalmış...

'Kimsecik' üçlemesi bana 1986'da Paris'te bir düzineye yakın şiir yazdırmıştı. Bakalım 'Bir Ada Hikâyesi'nin hasadı kaç şiir olacak.


Yaşar Kemal'in savaşı doğa için http://www.radikal.com.tr/ 16/05/2002 '.

Karıncanın Su İçtiği' adlı romanında salt iyi insanların yaşadığı, cennet gibi bir adayı anlatan Yaşar Kemal, dünyanın, tüm insanlığın doğa kırımına karşı bilinçlenmesi...

İSTANBUL - 'Karıncanın Su İçtiği' adlı romanında salt iyi insanların yaşadığı, cennet gibi bir adayı anlatan Yaşar Kemal, dünyanın, tüm insanlığın doğa kırımına karşı bilinçlenmesi gerektiğini söylüyor:

"İnsanlar doğa kırımına karşı bir bilinçlensin. Doğa yok olunca soyumuzun da biteceğini bir bilsin, buna inansın, sen bendeki sevinci gör. O zaman mutluluğun resmi de yapılır, romanı da yazılır, türküleri de söylenir."

'Bir Ada Hikâyesi' adlı dörtlemenin ikinci kitabı Karıncanın Su İçtiği'ni yayımlayan Yaşar Kemal'le bu kitabı üzerine en kapsamlı söyleşiyi Özdemir İnce yaptı. İlk bölümü yarın Radikal Kitap'ta, devamı ise pazar günü Radikal İki'de yayımlanacak söyleşide Yaşar Kemal, yeni romanını ve kendi edebiyatının altyapısını anlatıyor. İnsanlık soyunun, önlem alınmadığı takdirde yok olacağını, bunun sınıf sömürüsünden bile tehlikeli bir boyuta ulaştığını söyleyen Yaşar Kemal, bu sorunlar karşısında 'ıvır zıvırla uğraşan ortadaki yazarları' anlamadığını söylüyor.

Romanlarının temelinde sözlü edebiyatın, âşıkların, dengbejlerin, destan ve ağıtların yattığını söyleyen Yaşar Kemal, Özdemir İnce'ye hâlâ içinde yaşayan bir ikilemi de anlatıyor. Çocukluğunda tanıştığı, kendisine çıraklık teklif eden Âşık Rahmi'yi reddettiği için bazen pişman olduğunu söylüyor: "Âşık Kemal olarak kalsaydım, Hak âşığı olurdum. Mutlu yaşar, mutlu ölürdüm. Bu kadar da acı çekmez, zulüm görmezdim. Acaba ters bir iş mi yaptım, bilemiyorum. Hiç olmazsa yaşamım bu kadar dikenli geçmezdi. İşin başı sonu mutlu yaşamak değil mi?"

 (Kültür Sanat)

 

BENİM DERDİM İNSAN’

http://www.milliyet.com.tr

 Yaşar Kemal’in "Bir Ada Hikâyesi" adlı dörtlemesinin ikinci kitabı "Karıncanın Su İçtiği" Adam Yayınları’ndan çıktı. Yaşar Kemal ile kitabı konuşmak üzere başladık söze ama tabii ki onunla sınırlı kalamadık. Büyük bir edebiyatçıyı tek bir konuya hapsetmek ne mümkün?

FİLİZ AYGÜNDÜZ

"FIRAT Suyu Kan Akıyor Baksana", "Bir Ada Hikâyesi" olarak tanımladığınız dörtlemenin ilk kitabıydı. İkinci kitap çıktı...
     Evet. İkinci kitabın adı "Karıncanın Su İçtiği". Bu bir Karadeniz deyimi. ‘Deniz, o kadar durgundu ki karıncalar su içerdi’ anlamına geliyor.

     Diğer iki kitap?
     Üçüncü kitabı da bitirdim, sadece dördüncü kaldı. Üçüncü, sonbaharda çıkacak. Önümüzdeki bahara kadar da dördüncüyü bitiririm.

     Ne zaman başladınız bu dörtlemeyi yazmaya?
     11 Nisan 1996’da başladım. Birinci 360 sayfa, ikinci 495, üçüncü 400, dördüncü de 350 - 400 sayfa kadar. Toplam 1500 - 1600 sayfa...

     Yazmaya başlarken bu çapta bir dörtleme olacağını tahmin etmiş miydiniz?
     Tahmin ediyordum. Başlangıçta ekolojik bir roman diye düşünmüştüm. Ada’daki Grekler Yunanistan’a gönderilmiş, oradaki Türkler de buraya... Bu, 1922’de Lozan’da Avrupa’nın verdiği inanılmayacak kadar kötü, insanlığa yakışmayan bir karar. I. ve II. Dünya Savaşı’nı çıkaran Avrupa bunu da yapar diyeceksiniz ama mübadele hoş bir şey değil.

     Adada kimseye sormuyorlar, gitmek istiyor musun diye...
     Yunanistan’daki Türklere de sormuyorlar. İnsanların yüzlerce yıllık yurdu... Bilmem kaç kuşak doğup büyümüş oralarda. Onun için buna aydın Batılılar "tarihin en büyük sürgünü" diyorlar. İki yıl içinde iki milyon kişi karşılıklı olarak yer değiştiriyor.

      Bu, aynı zamanda benim ailemin de hikâyesi demiştiniz.
     Bizim köyümüz Van Gölü kıyısındaydı. Köye Rus orduları geliyor. Köyün beyi babamın amcası oluyor. İstanbul’da okumuş, Paris’e gitmiş, kültürlü bir adam. Rus orduları geliyor, korkunç bir akın var köyün içine. Bizimkiler önce aldırmıyorlar. Ama bütün millet gidiyor batı güneye doğru, Diyarbakır’dan, Urfa’dan, Adana’ya hatta İzmir’e kadar... 1914 - 1915 yılları... Top sesleri geliyor, herkes gidiyor, bizimkiler gene gitmiyor. Sonra köyün içine bir top güllesi düşüyor. Müthiş bir su çıkıyor güllenin düştüğü yerden. 1951’de gazeteci olarak gittim oraya. Kar vardı, eksinin altında 20 derece. O suya elimi soktum, sıcacık, meğer o zaman maden suyu çıkmış, güllenin düştüğü yerden. Neyse... Su da çıkınca bizimkiler gitmeye karar veriyorlar. Amcamın karısı Zübeyde ve akraba bir kadın el ele tutuşmuş yürüyorlar. Köyden çıkarken bir şarapnel parçası ellerine düşüyor, parmaklarını koparıyor. Sonunda Çukurova’ya geliyorlar. Çukurova’da korkunç bir hasretle yaşadık, inanılmaz türküler: Turnalar gidin memlekete bir ağaç dikmiştim, oraya Van Gölü’nün kıyısına, duruyor mu o ağaca bakın...

     "Roman okumasını bilmiyorlar"

     Aynı durum... Önce gitmemek adına gösterilen direnç sonra hasret...
     Topraklarından vazgeçmek istemiyorlar çünkü. Yaşadığı yerden çıkmak zorunda bırakıldığında yüreği kopmuş gibi oluyor insanın. O kadar büyük bir acı! Ama işte böyle bir karar veriyor Avrupa, Lozan Konferansı’nda.

     Mustafa Kemal ve Venizelos da onaylıyor.
     Onlar bunu isteyebilir ama suç Avrupalıların. Belki çıkarları vardı bu işte. Belki de daha çok Yunanlıların çıkarı vardı. Bizim çıkarımız yoktu, hatta zararımıza oldu.

     O zaman ailenizin yaşadığı sürgün de etkili oldu bu kitabı yazmanızda.
     Nasıl yazar, bir yazar? Elbette yazdıklarının bir gerçek tarafı olmalı. Ben o acıyı o kadar benimsemişim ki, böyle bir dörtleme çıktı ortaya.

     Hikâye Ege’nin bir adasında geçiyor. Oysa Yaşar Kemal denince akla hep Çukurova, Toroslar, oradaki insanlar, ağalık sorunları, kan davası gelir.
     Çukurova’da da olsa, Ege’nin bir adasında da, benim derdim insanoğlunun psikolojik durumu.

     Tamam ama neden Ege?
     İlk roman düşüncem bir suyun trajedisiydi. Toroslar’dan akan su 60 - 70 km. geliyor, sonra Ceyhan Irmağı’na karışıyor. Böyle 20 tane su var. O suyu kesiyorlar bir yerden, bend yapıyorlar, çeltik ekmek için. Suyun bir trajedisi var ovaya gidinceye kadar. Balıkların durumu müthiş. Toprak yarılıyor. Bunları yazmak istedim. Bir doğa hikâyesi... Ege’de bir adanın yok olması benim için daha somut bir olaydı. Çünkü gördüm. Buradaki adaların hepsini yok etmişler. Ne bağ kalmış ne ağaç. Rumlar gittikten sonra adalar çırılçıplak. Bilmediğim, gitmediğim ada yok. Nasıl boşaltıldıklarını, üstündeki yüzörtüsünün nasıl yok olduğunu, denizin nasıl kuruduğunu biliyorum.

     İnsan psikolojisini de biliyorsunuz. Karakterlerin ruh durumlarındaki değişkenliği de bütün ayrıntılarıyla veriyorsunuz bu kitapta, kitaplarınızda...
     İnsanoğlu aynı çizgide gitmez hep. Çelişkileri vardır, güldüğü, ağladığı zamanlar, korktuğu, cesur davrandığı anlar... Deniz anası gibi, eline alıp tutamıyorsun. Benim romanlarımda da böyle. Bu çağın romanı da biraz böyle.

     Bu çağın romanı?
     İnsanoğlunun gerçeğine varmaya çalışan bir roman... İnsanoğlunun gerçeğine ne kadar varılabilir? Benim bu derdim hiçbir zaman anlaşılmadı Türkiye’de. Ne Türkiye’de ne dışarıda romanımda ne yapmak istediğimi anlayabildi insanlar. İnsanın gerçeğine ait yeni şeyler bulmak... Başka ne işi var ki romanın? Roman, insan psikolojisini, değişen insanı vermek zorundadır. Görebiliyorsa tabii...

     Okurun da bunu fark etmesi gerekiyor.
     Türkiye’de çoğu insan roman okumasını bilmiyor. Vasili karakteri için deli diyenler çıktı. Adam adada tek başına kalmış, insan yüzü görmeye hasret. Bu arada da adaya ilk ayak basanı öldürecek. Bir kamışlığın içine giriyor. Titremeye başlıyor, gelen adamı bir türlü öldüremiyor. Sineği bile öldüremem ben. Ama insan kızıyor bazen, o psikolojiyi biliyorum.

     Ecevit’in milletvekilliği teklifi

     Bu kitapla ilgili eleştirel anlamda yazı da çıkmadı fazla.
     İki yazı çıktı. Biri Zülfü Livaneli’nin diğeri Memed Fuat’ın...

     Niye? Çekindiklerinden, korktuklarından mı?
     Bilmiyorum. Ciddiye almadılar herhalde. "İnce Memed" 43 dile çevrildi. Fransa’da 100 - 150 yazı çıkmış. Türkiye’de 1 milyondan fazla sattı. Saysak onunla ilgili çıkan yazı tahmin edemeyeceğiniz kadar az. Niye benim ülkemde benim kitaplarım hakkında yazılmıyor bilmiyorum. Belki başka yazarlar hakkında da çıkmıyordur. Nâzım Hikmet dünya çapında bir şiir yazmış. Türk dilinde bir şiir dili yaratmış ve hepimizi etkilemiş Türkçesiyle. Başka bir ülkede olsa Nâzım Hikmet şiiriyle ilgili en az 50 araştırma 50 de eleştiri kitabı çıkardı. Ama bizde ağırlık onun kaç kadına âşık olduğu. Kimseyi de suçlayamıyorum, bu ülke böyle n’apalım...

     Kitaplarınızdan çok siyasi kimliğinizle ilgilenmeyi tercih ettiklerini söyleyebilir miyiz? Nâzım’ın kadınları, Yaşar Kemal’in siyasası...
     Siyasi kimliğimle ilgilenmeyi de tercih etmediler. Türkiye İşçi Partisi bağımsız sosyalistti. O bir marksist partide ilk defa oluyordu bütün dünyada. Yani Sovyetler Birliği’ne bağlı olmayan bir partiydi. Bunu ilan ettik. Benim o tarafımı da kimse bilmez. Bana beş defa milletvekilliği teklif edildiğini, benim kabul etmediğimi siz biliyor musunuz? İşçi Partisi’nin ikinci adamıydım. Beş milletvekili çıkarıldı, İşçi partililer tarafından ikinci seçilmiştim, Mehmet Ali Aybar birinciydi, ben kendimi zorla altıncı sıraya aldırdım. Sonradan 1973’te Ecevit bana Yekta Güngör Özden ile selam gönderdi, ben o sırada roman yazıyordum. Milletvekilliği teklif etti. Kabul edemeyeceğimi söyledim. Hiçbirini bilmezler. Ama ben de söylemedim. Neyse geçti gitti zaten... Ayrıca yaşamım hakkında da çok şey bilmiyorlar. Mesela "Yaşar Kemal bu yıl da Nobel adayı," diyorlar. Hayır, Nobel adayı bir defa gösterilir. Ben 1973’te gösterildim. Nobel’e giden yolda bir aşamadır aday olmak. Bu adaylığı da iki yer gösterebilir. Bir tanesi İsveç

     Bu yıl Leyla Erbil de aday gösterildi.
     Adayları sözünü ettiğim iki yer gösterir. Ama onlar ülkelerin PEN kulüplerine sorarlar, siz ne diyorsunuz diye. Onlar da Leyla Erbil ile Yaşar Kemal’i aday gösteriyorlar, adaylık da değil, öneri... O iki kurum tarafından aday gösterilmek öyle kolay iş değil.

     Milletvekilliklerini neden kabul etmediniz?
     Türkiye İşçi Partisi’nin sekiz yıl boyunca yönetim kurulundaydım. Ondan sonra 12 kişilik Yürütme Kurulu üyesiydim. Daha sonra birtakım seçimlerde propaganda komitesi başkanlığı yaptım. Onu merkez yürütme kurulu seçiyordu, orada ben de oldum. Boş olduğu yerlere gidiyordum. Pazarlıkla girdim, hiçbir şey teklif etmeyeceksiniz bana, dedim. Milletvekilliği falan... Aybar da çok sevdiğim bir adamdı, adın bulunsun, nasıl olsa aşağı düşersin dediler. Neredeyse Aybar’dan çok oy alacaktım. İkinci olunca şaşırdı herkes. Beni indirmek istemediler ortaya. İstifamı vermeye kalktım milletvekilliği adaylığından ve parti üyeliğinden. Sonunda kabul edip beni altıncı sıraya çektiler.

     Ecevit’i neden reddettiniz?
     Ben milletvekili olmak istemiyordum. Çünkü ben bir yazarım. Milletvekilliği vaktimi alırdı, yoksa korktuğumdan değil. Roman yazamazdım o durumda. Sekiz sene İşçi Partisi’nde çalıştım, bana pahalıya mal oldu. Milletvekili olsaydım, o zaman her şey bitmişti. Politik kimliğim romanımın önüne geçerdi, bunu istemedim.

     "Türkiye’nin ne ilkokulu ilkokul..."

     Kitaplarınızın eleştirilerine dönelim tekrar.
     Fethi Naci, gelmiş geçmiş en büyük eleştirmenimiz. Onun da değerini bilemediler, doğru düzgün. Sonra Murat Belge var. Mayısta Bilkent’te bir sempozyum yapılacak benimle ilgili. Özdemir İnce’nin orada okuyacağı yazı elime geçti, değerlendirmesi çok doğru.

     Bilkent’teki sempozyumdan söz açılmışken, akademik çevrelerin değerlendirmelerine ne diyeceksiniz?
     Üniversitelerden Türk edebiyatını insanlara anlatacak adamlar çıkmadı. Ahmet Hamdi Tanpınar bir kitap yazdı. Bir Mehmet Kaplan vardı, sağcıydı. Hikâyecilik üzerine birtakım yazılar kaleme aldı, zannetmiyorum yazdıkların hepsinin doğru olduğunu. Daha, çok kitaplar yazılması gerekiyor, Ahmet Haşim için, Halit Ziya için, Reşat Nuri için, Sait Faik için... Bu konuda çok fukara Türkiye. Böyle iyi bir edebiyatı olan bir ülkenin, bir Orhan Kemal’i, Sait Faik’i, Fakir Baykurt’u, Talip Apaydın’ı olan bir ülkenin eleştiri, inceleme, araştırma düzeyi farklı olmalıydı.

     Niye olmadı?
     Bugünkü eğitim sisteminin sonuna kadar aleyhindeyim. Bu eğitim sisteminde insanoğlu adam olamaz, barışa kavuşamaz. Çünkü kötü bir eğitim sistemi.

     Bu hep böyle miydi? Hasan Âli Yücel zamanında mesela?
     Hayır. İlk defa Türkiye’de bir mucize yaratıldı. Köy Enstitüleri mucizesi. O mucize başlangıçtır. Bütün eğitim, üreterek ve yaratarak eğitime dönüşmezse yeryüzünde, barışa kavuşamaz insanoğlu, bundan kötü olur, birbirini sömürür, birbirinin gözünü oyar, zulmeder. Bu, okullardan çıktı.

     Ama köy enstitüleri farklıydı diyorsunuz.
     Dünyada ilk defaydı çünkü. Emperyalistleri yendik Dumlupınar’da, bu yeni bir şeydi. Ondan sonra köy enstitüleri ve halk evleri geldi, Türk milletinin yapıp da başkalarının yapmadığı... Birgün Mitterand ile konuşuyorduk. Ona yaşayarak ve üreterek uygulanacak eğitim sistemini anlattım. Bugünkü sistemi de anlattım. Onların eğitim sistemi de kötünün kötüsü. Deneysel eğitim, bir tek, Amerika’da yapılıyor, o da biraz. Mitterand bana dedi ki: "Güneyde 1927’de buna benzer 30 kadar okul kuruldu, Fransa bile kaldıramadı bunu..."

     Türkiye nasıl kaldıracak?
     Ama kaldırdı, on sene sürdü. Üreterek ve yaşayarak eğitimle ilgili belki bir de roman yazacağım. Bugün Türkiye’nin ne ilkokulu ilkokul ne üniversitesi üniversite... Ama yine de elimden gelseydi, hem kitap okuyarak hem de okula devam ederek, bu kötü okullarda bile üniversiteye gitmek isterdim ve folklorist olurdum herhalde. Yani gene de çocuklar üniversiteyi bitirsinler.

     "Ermeni kırımına inansaydım..."

     İkinci kitaba dönelim tekrar. "Karıncanın Su İçtiği", özetle neyi anlatıyor?
     Savaştan, yerinden yurdundan atılmadan dolayı insanların çektiklerini... Ve oraya sığınan insanların birbirlerine bağlanmalarını, dostlukları, sevgileri... İçlerinde Türkü var, Kürdü, Alevisi, Çerkezi, Arabı...

     Bu arada ilk kitapta aslında yoğun olarak savaşı da anlatıyorsunuz.
     İşte benim derdim o. Üçüncü ciltte Sarıkamış giriyor kitaba. O korkunç bir savaş. Romanın o bölümü Türk halkının İttihat ve Terakki’den aldığı intikamdır. Lanetleme intikamı...

     Bu savaşları yazarken hayattaki savaşlar da devam ediyor. Afganistan, İsrail - Filistin...
     Bana bunları yazdıran da o devam eden savaşlar zaten. Sürmesin diye yazılıyor. İkinci ciltte insanoğlunu toptan suçluyorum. Savaşı yaptıranlar var. Almanya’da, yazdığım roman için çevirmenim doğa kırımı ve insan kırımı dedi. Doğrusu da o. Kırım toptan öldürmek demek... Kitabın tümü için "kırım" sözü tutuyor. Birinci Dünya Savaşı kırımı. Hem insanların hem doğanın kırımı...

     Ermeni kırımı?
     O tüm dünyada tartışmalı. Böyle bir kırımın gerçekten olduğuna inansaydım onu da yazardım. Yazdırmazlardı belki. O zaman da Türkiye’de kalmazdım. Zor benim için Türkiye’den ayrılmak ama onu da yapardım. Ermenilerin öldürüldüğünü biliyorum, bu soykırım mı bilmiyorum. Türkler ve Kürtler de öldürülüyor. Bu bir çeşit savaş oluyor. Hitler’in Yahudileri öldürdüğü gibi elleri bağlı öldürülmediler. Belki de öldürüldüler aslında onu da bilmiyorum. Benim ailemin yaşadığı yerlerin bir tanesi Van tarafı, Ermenilerin çok olduğu yer. Diğeri Çukurova Ermeni Prensliği’nin kurulduğu yer. Ben çıkamadım işin içinden.

     Korsan kitap

     80 yaşınıza geldiniz, yeni bir kitabınız daha çıkıyor. Bu yaşta, bu büyük bir heyecan mı?
     Bir kere 80 yaşında değilim. Nüfus cüzdanımda 1926 yazıyor. "İnce Memed"i bitirdiğim zaman müthiş bir heyecan duydum. Bir daha da öyle göklere uçacak kadar heyecanlanmadım. Şimdi romanın bittiğine seviniyorum tabii. Ben romanlarımda iki kez ağladım. İlkinde İnce Memed kitabın sonunda "Hürü Ana hakkını helal et," dediğinde... Thilda dışarıdaydı, geldi "Niye ağlıyorsun, birini mi öldürdün?" diye sordu, "Yok" dedim, "İnce Memed Abdi Ağa’yı öldürmeye gitti, ona ağladım." Bir de "Binboğalar Efsanesi"nde kadınların kolkola girip jandarmaları derim evine, kutsal bir çadırdır o ve jandarmalar yörük çadırlarını yıkmak ister, sokmadıkları bölümde... Bu çıkacak olan kitapta da bir atın yaşlanınca kendi kendine bırakıldığı bir bölüm vardı, Thilda ona ağlamıştı, ben de biraz ağladım. Sonuç olarak ben bu kitaptan memnunum. Böyle bir kitap, böyle bir Türkçe yazdığım için mutluyum.

     Son yıllarda yeni kitaplar için tanıtım kampanyaları başlıyor biliyorsunuz.
     Ben karışmıyorum bu işlere. Geçen gün yayınevinden arayıp bir reklam yapacaklarını söylediler. "Ne diyorsun?" dediler. "Ben kimsenin işine karışmam, kimseyi de işime karıştırmam," dedim.

     Bu yayınevinin işi yani... Peki sizi bilboardlara çıkarmak isterlerse?
     Belki biraz itiraz ederim ama gene karışmam. Zamanında Orhan Kemal’in kitabı için de benzer kapmanyalar yapıldı ve bütün İstanbul’u bunlarla donattılar. "Orhan ne oluyor?" dedim, "Valla anlamadım arkadaş," dedi, şaşkınlık içindeydi. Böyle bir şey olursa ben de şaşırırım. İtiraz edecek zamanım da var itiraz etmeyecek zamanım da...

     Genel anlamda karşı mısınız bunlara?
     Hayır. Ben korsanlara bile karşı değilim ki kampanyaya karşı çıkayım. Korsan bir kitapçı geldi, "Abi inanmazsın senin yüzünden zengin oldum," dedi.

     Oysa yazarlar son derece tepkili korsanlara...
     Ben okunayım da ne yaparlarsa yapsınlar. Ben karışmam. Hiçbir zaman korsanların aleyhinde konuşmadım.

     Bu, korsanların psikolojisini anlamakla ilgili bir şey mi?
     Bir hırsızlık yapıyorlar. En iyi hırsızlık da kitap hırsızlığı herhalde. Ayrıca benim tuzum biraz kuru. Paraya ihtiyacım yok. Batı’dan gelen paralar bana yetiyor, hatta bir tek kitapçıdan gelen para bile... İçkiyi bıraktım 7 sene önce. Ona az çok para harcıyordum. Şimdi o da yok. Sigaraya para harcıyordum, onu da bıraktım. Güllü Hanım’ın, bahçıvanın ve sekreterimin maaşlarıyla yemek harcamalarım var, o kadar.

     Her yazarın tuzu kuru değil ki? İhtiyacı olanlar ne yapsın?
     İstediklerini yapsınlar. Onlar zaten mücadele veriyor. Ben onlar için mücadele edecek değilim. Onlar çoğunluk.

     Kürtlerin dili

     Ertelenen cezanıza gelelim...
     Biraz zoruma gitti ama ben ülkemin durumunu biliyorum. Erteleme değil hapis de olabilirdi. Yaptığım işi kimse bana teklif etmedi. Sana kim teklif etti bu kârı diye bir söz vardır. Kimse teklif etmedi bu kârı. Ben girdim bu işe. Ve bu koşulları bilerek girdim. Bedelleri neyse de öderim. Biraz da tabii Türkiye adına çok üzülüyorum. "Onurumuzu kıran Avrupalıların her istediğini yapacak mıyız," diyorlar. Peki AB’ye girerken İngiltere yasalarını değiştirmedi mi, AB yasalarına uydurmak için? Almanya değiştirmedi mi, Fransa, İtalya? Hepsi değiştirdi. Demokrasiye geçmek onursuzluk mu? Bunun tam aksi onursuzluktur. Onursuzluk olan diktatoryadır. Dünyanın her yerinde. Hele Türkiye’deki uydurma demokrasi gibi bir demokrasi en büyük onursuzluktur. Türkiye halkı demokrasiye yatkın, kültürlü bir halk. Çünkü çokkültürlü bir toprak buradaki. Kültürler birbirlerini her zaman beslemişlerdir. Bu kültürler emperyalizme kadar birbirlerini öldürmemişlerdir. Bugünkü dünya uygarlığı da Akdeniz’den doğmuştur. Çünkü Akdeniz dünyanın en çok kültürlü bölgesidir.

     Bu kültürün bir parçası da Kürtler olduğuna göre...
     Kürtlere dillerini vermeliler demiyorum, vermek zorundalar. Verilmezse de alırlar. Ya şöyle ya böyle... Bir gün alırlar. Çaresi yok bunun. Bu çağda alırlar. İstedikleri kadar tartışsınlar. İnsanlığın bir gerçeği var. Senin, Avrupa’nın kıyıcığında bir diktatoryayla, uydurma bir demokrasiyle yaşaman mümkün değil. Senin gibi düşünenlerle yahut da sana uşaklık edenlerle kandıramazsın 20 milyona yakın bir halkı. Hakkını bir şekilde alır.

     Ya PKK?
     Çok zarar verdi bize. Ben onun için, bu savaş dursun diye o yazıları yazdım. Başıma geleceği de biliyordum. Mitterand 4 kez tanığım olmak istedi. Ben Anadolu’nun bölünmesini hiçbir zaman istemedim. Misak-ı Milli sınırlarının devam etmesinden yanayım. Ama Kürtlerin dillerini vereceksin, eğitimini vereceksin. Mustafa Kemal Türkiye’yi yalnız esaretten kurtarmadı. Mustafa Kemal Türkiye’nin kültürünü ve dilini de kurtardı. Parasıyla Türk Dil Kurumu kurdu. Kenan Evren’i Türk halkı kıyamete kadar unutmayacak. Türkiye’nin o devrinin alnında bir leke olarak kalacak. Bu adam Mustafa Kemal Paşa’nın parasıyla kurduğu TDK’nun mülkiyetini aldı, başka bir yere verdi.

     Mahkûm olduktan sonra da yazmaya, konuşmaya devam ettiniz.
     Mahkûm olduktan sonra Siyaset Meydanı’nda konuştum. Yazdığım yazıdan farklı değildi hatta daha ağır şeyler vardı o konuşmada. Ama bir şey yapmadılar. Ondan sonra dört yazı daha yazdım. Gene bir şey yapmadılar.

     Yazmaya da devam edeceksiniz...
     Hiçbir şey olmaz bana. Çok çok da hapishanede ölürüm, o kadar. Nasılsa öleceğim. Hapishanede ölmeye tercih ederim doğrusu. Orada ölmek zor bir şey ama sözümü de geri almam.

     "Sistem genç yazarları çürütebilir!"

     Yeni yazarları takip ediyor musunuz?
     Evet. Bazıları çok hoşuma gidiyor. İsim vermem tabii... Gençleri de okuyorum. Türk edebiyatı daha çeşitli oldu. Bir grup realist çıktı. Köy edebiyatını yazan bir başka grup yetişti. Ötekilere hiç değer verilmedi. Halbuki şimdi iyi kötü her yazar edebiyata yeni bir dil, yeni anlatım getirmeye çalışıyor. Gençlere saygı duyuyorum. Ancak uydurma demokraside diktatorya bir kısırlıktır. Onun için Türkiye’de bugünkü ne olduğu belirsiz sistem, düzen, bu gençleri bile çürütebilir. Zaten Türk halkını çürütmeye başladı. Bu televizyonlar mesela... Geçen gün üç ayrı kanaldan geldiler. Siz nereden geldiniz böyle de benimle röportaj yapıyorsunuz? Bugünkü Türkiye’de benimle röportaj yapılmamalıydı. Bu kitapları yazan adamla... Çok şaşırıyorum.

     Niye, ne var bunda şaşacak?
     Bugünkü bu televole televizyonlarıyla gazetelerinin beni kuraldışı alması lazım. Ben onların romancıları olamam. Ama gene de geliyorlar. Niye bilmiyorum. Ya acıyorlar bana... Ya da bilmiyorum.

     "Thilda’ya kitabı bitirdiğimi söyledim!" 

     Gene de bu sistemin içinde yetişen genç yazarları destekliyorsunuz.
     Evet. Bugün Türkiye’de canlı bir taraf, bir çarpışma var. Edebiyatta da böyle politikada da. Bir tarafta adam şeriat istiyorum diyor, ötekiler de sana bunu yaptırmam diyorlar. Ama bunu güç kullanarak yaptırmam şeklinde söylüyor. Halbuki akılla söylense, çok daha etkili olur. Batı’da hep akıl önde olmuştur. Ben güçle Hristiyanlığın önüne geçerim denmemiş. Ama başka türlü, Hristiyanlık politikada ikinci dereceye düşmüş. Bütün dünyada şimdi birinci derecede Hristiyanlık var ama politikada yok. Devletle dini ayırmışlar. Mustafa Kemal yeni bir Türkiye yaratmak için devletle dini, devletle askeriyeyi ayırmış. Politikaya din de askeriye de girmemeli. Politikaya girdiği zaman onu da yozlaştırırlar. Türk askerliği şu anda politikaya girerse yeniden bir darbe daha yapılır. Televole olur. Evren Paşa, öyle resim yapmaya başlar bütün Türkiye’ye... Beni mahkemeye verirse bilirim ne söyleyeceğimi...

     İkinci kitabın bir kısmını ve üçüncü kitabı Thilda Hanım’ın ölümünden sonra yazdınız. Onu kaybettikten sonra yazmakta zorlandınız mı?
     Zorlandım tabii... Bu roman olmasaydı, bu romanı yazmamı o kadar çok istemeseydi daha da zorlaşacaktı her şey... Romanı bitirmem Thilda’nın bir çeşit vasiyetiydi. Söyleşiden önce Thilda’ya uğradım. Her ayın 19’unda giderim mezarına.

     Konuşuyor musunuz onunla?
     Evet. Kitabı bitirdiğimi, matbaaya verildiğini söyledim. Edebiyat konuşuyoruz. İyi olduğumu söylüyorum.

     Çiçek götürüyor musunuz?
     Bütün mezarı çiçekledik şimdi. Her yanına beyaz ve pembe çiçekler diktik.

     Aşk Thilda’ydı, o gitti, aşk da kadın da bitti diye düşünüyor musunuz?
     Aşk meselesi, karı kocalık Thilda ile aramızda ikinci derecedeydi. Müthiş bir arkadaşlıktı bizimkisi. Onunla arkadaşlığımız her şeyden daha üstündü. Anlayarak, düşünerek, yeni bir hayat kurarak sevdik birbirimizi. Ölümüne yakın doktorlar, ne söylerseniz anlar demişti. Ona "Biz namuslu yaşadık Thilda," dedim. Anladı.

     Kıskanç bir kadın mıydı Thilda Hanım?
     Ben istediğim kadar âşık olabilirdim, istediğim kadar kadın arkadaşım olabilirdi. Thilda’nın öyle kıskançlıkları yoktu. Acırdı üstelik bana.

     Onu aldattınız mı hiç?
     Bilemem, onu söyleyemem. Vardı ya da yoktu demem. Ama Thilda bana ömrüm boyunca kıskançlık göstermedi. Bir sürü kadın arkadaşım vardı, başka türlü de olsa Thilda bir şey demezdi.

     Yeniden bir kadına âşık olabilir misiniz?
     Olabilir, niye olmasın. Bunlar söylenmez ki... Nâzım söylerdi, çocuktu çünkü.

     Onca yıl birlikte olduktan sonra o boşluk nasıl doldurulur?
     Hâlâ doldurmuş değilim. Güllü Hanım’a bir anda Thilda diyorum. Bir kadın görsem, Thilda diyorum bazen. Hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Ama gittikçe insanın sinirleri düzeliyor. Önceleri öleceğimi zannediyordum. Ölmedim.

     Ölüm düşüncesiyle aranız nasıl?
     Her zaman kötüydü, hayatım boyunca kabul etmedim. Ama Thilda’nın ölümünden sonra biraz daha alıştım. Bugün mezarda "Yakında gelirim," dedim. Ona "Sen öldükten sonra yaşayamam," derdim. O da bana "Yaşarsın, sen inatçı adamsın," derdi.

     Yakında gelirim de ne oluyor?
     E çok uzak değil tabii... En az 75 yaşındayım.

     İlk kitapta kadın kokusuna sıkça değiniyorsunuz ama yoğun bir cinsellik yok...
     Hayır var. Bana göre o kokudan daha müthiş bir cinsellik olamaz. Kimse de yazmadı. Ben de ilk defa yazıyorum böyle çıldırtan bir kokuyu, ki adamı da çıldırtıyor zaten. İkinci kitapta o koku yerini başka bir şeye bırakıyor. Adaya çok güzel bir kız geliyor. Poyraz Musa ona âşık oluyor. Ama bir türlü yaklaşamıyor. Memelerini gördüğü an kızdan kaçıyor.

     Niye?

     Söylemem. Okuyun.

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!