Ursula la Guin
Karanlığın Sol Eli

Ursula la Guin

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

27.02.2013


  Editörün Notu: Ursula la Guin Hugo ve Nebula Bilim Kurgu ödüllerini kazandığı Karanlığın Sol Eli adlı eserinde, her türlü kişisel, ulusal ve kozmik düzeyde, bir denge, bütünlük ve ahenk arayışı içindedir. Karşıtlıkların birbirini tamamladığı bu kurgusal düzende, cinsiyet, hem kadın hem erkek olarak aynı bedende toplanır. Artık karşımızda kadın ya da erkek değil, uyum, anlayış ve eşitliğin sağlandığı bir bütün olarak "insan" vardır. Yazar gerçek aşkın, geleneklerin, önyargıların, kavram kargaşalarının dayatmasından kurtularak karşısındakini bütün farklılıklarına rağmen olduğu gibi kabul etmekte olduğunu söyler.

  http://www.angelfire.com/ Kapsamlı bir metinsel analiz

Fantastik Edebiyat:
Kara deliğin içinde; küçük, oyuncu ışık toplarının peşinde...


Oylum Yılmaz 24-05-2010

http://www.sabitfikir.com

Fantastik edebiyata duyduğu ilgiyle Tzvetan Todorov’un “Fantastik” kitabını eline alanlar, kısa süre içinde ciddi bir hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Çünkü Todorov, yapısalcı bir yaklaşımla bu edebi türü incelerken, her şeyden öte onun alegorik ve şiirsel okumaya kapalı olduğunu belirler. Ve türü ortaya koyan ilk eserleri ele alır: Maupassant’ın, Henry James’in, Hoffmann’ın öyküleri, Balzac, Nerval gibi yazarların bu türe giren romanlarıdır bunlar ve günümüzün fantastik anlatılarıyla hiç ilgileri yoktur. Çalışmanın nihayetinde ise fantastik edebiyatın Kafka’yla birlikte bittiğini belirtir Todorov. Çünkü, fantastik anlatılar doğal bir olaydan yola çıkarak doğaüstüne varırken, Kafka (Dönüşüm’ü masaya yatırarak)doğaüstü bir olaydan yola çıkarak anlatı boyunca bu doğaüstü hali doğallaştırmıştır. Yani “türün sorunlaştırdığı karşıtlığı Kafka askıya almış” ve fantastiğe son vermiştir.

Oysa ki malumunuz, fantastik için her şey daha yeni başlıyordur. J.R.R. Tolkien Yüzüklerin Efendisi’nde görkemle ve onun ardından Ursula K. LeGuin Yerdeniz Beşlemesi’nde zarafetle giriş yaparlar fantastik edebiyatın tam içine. Üstelik alegorik (her ne kadar Tolkien bunu reddetse de) ve şiirsel okumanın kapılarını açarlar türe. Yanlarında birisi daha var dır: Mervyn Peake. Bu eksantrik yazar, Gormenghast Üçlemesi’yle fantezi edebiyata onun en lirik-satirik ürününü armağan eder. Fantastik kurgu ile bilimkurgu arasındaki sınırlar bellidir belli olmasına ama fantezinin tarihine göz atarken Frank Herbert’ın Dune serisi ile Asimov’un Vakıf serisi de içimizden geçer ister istemez. Özellikle Dune serisinde fantastik kurgunun izleri çok belirgindir. C.S. Lewis her ne kadar masal türüne daha çok yaklaşsa da “Narnia Günlükleri”yle, Anne McCafreyy ise Pern serisi ile türün temelini atanlar arasında yer alırlar. 80’li yıllara geldiğimizde fantastik edebiyata Tery Prancet adının ve Disk Dünya kitaplarının damgasını vurduğunu görürüz. Son yıllarda ise Fantastik edebiyat okurlarının gönlündeki isim kuşkusuz Robert Jordan olur. Zira kendisi dünya üzerindeki en uzun fantastik seriye imzasını atmıştır: Zaman Çarkı.

Fantastik, ama niçin?

Todorov’un yanılgıları ile yapısal çözümlemelerini bir yana bırakırsak, düşünürün fantastiğe dair belli bazı yargılarının günümüz anlatılarını da kapsayabildiğini görürüz. Ona göre fantastik, yazarın ve edebiyatın bir anlamda elini kolunu bağlayan iki tür sansür biçimini aşmıştır: Yazarın gerçekçi bir dille aşmayı başaramayacağı bazı izlekler doğaüstü anlatı yoluyla aşılır: ensest, eşcinsellik, çoklu birleşme, ölüsevicilik, vampirizm ve aşırı şehvet gibi toplumsal olarak sansürlenmiş sen izlekleridir bunlar. Diğer bir sansür biçimi ise yazarın kendi kendine uyguladığı sansür biçimidir; yani ben izlekleri. Her türlü taşkınlık biçimi, şeytanın, karanlık tarafın hesabına yazıldığı sürece dile getirilebilir olur. “Doğaüstünün işlevi, yasanın kıskacından kurtararak metnin yasayı delmesini sağlamaktır”, Todorov’a göre.

Dolayısıyla hiç şüphesiz bir karşı çıkıştır fantastik edebiyat. Edebiyat zaten başlı başına bir muhalefet etme biçimiyse eğer, fantastik anlatı da onun en muhalif kollarından biridir. Hayal kurmak ne kadar özgürleştiriyorsa benliğimizi, fantezi de o ölçüde özgürlüğün peşindedir. Hayal kurmak ne denli uzaklaştırıyorsa bizi gerçeklerden ve hayattan işte fantezi de ancak o denli kaçış edebiyatı yapıyor demektir.

Düşünürün bir başka saptaması ise dile dairdir. Ona göre, “Doğaüstü, dilden kaynaklanır, aynı zamanda hem bir sonucu hem bir kanıtır: Şeytanlar ve vampirler yalnızca sözcüklerden ibaret olmakla kalmaz; dil, aynı zamanda hiçbir zaman olmayanı, “doğaüstü” yü algılamamızı sağlar”. Öyleyse fantastik anlatıya karşı duyduğumuz yoğun ilginin sebeplerinden biri de açık seçik ortada demektir: En başta yarattığımız dilin doğasındadır, doğaüstü. Biz onu kim bilir belki de hiç olmayacak hikayelerimizi anlatabilmek için icat etmişizdir! O zaman fantastik anlatılardan kaçmak, onu kaçmakla suçlamak, edebiyatın kötü çocuğu ilan etmek niye?

Kim korkar ejderhalardan?

Ursula K. LeGuin, “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar” adı altında topladığı seçme yazılarından birinde bu sorunun cevabını incelikle verir. “Amerikalılar Ejderhalardan Niye Korkar?”, diye sorar önce ve sonra bu korkunun sadece Amerikalılara ait olmadığını, teknolojik olarak ilerlemiş tüm toplumların az ya da çok fanteziye karşı olduğunu belirler. Hatta sadece fanteziye değil, kurmacaya da karşıdırlar. LeGuin’e göre bunun temelinde püritenlik, çalışma ahlakı, her şeyden kar etme zihniyeti ve hatta cinsel eğilimlerimiz yatar. Daha doğrusu bugün dünyayı yöneten otuz yaşını geçmiş beyaz-erkeklerin eğilimleri... İş adamlarının dünyasında “Savaş ve Barış”ı da “Yüzüklerin Efendisi”ni de okumak -eğer bu edime bir eğitim ya da kendini geliştirme değeri yakıştırılmıyorsa- “iş” değildir. Ve dolayısıyla da bunları okuyanlar ya kendi içlerine kapanıyorlardır sapkın bir biçimde ya da kaçıyorlardır, tabii eğer bir edebiyat öğretmeni ya da eleştirmen falan değillerse. LeGuin, zamanımızın asıl kaçış edebiyatının “sahte gerçekçilik” olduğunu söyler. Bunun en başarılı örneğininse, “o bütünüyle gerçekdışı şahaseri, günlük borsa raporlarını okumaktır.” Oysa fantezi ile para birbirleriyle ters orantılı olarak gelişirler. Hayat anlayışınız sadece gündelik dertlerden, maddi başarılarınızdan ve iş, para, ev gibi onun türlü göstergelerinden ibaretse, bir hobbitin sihirli bir yüzüğü bir yanardağın derinliklerine atmak için gösterdiği çaba elbette ki sizi ilgilendirmez, tıpkı iktidara ve hırsa karşı gösterilen tüm insani çabaların ilgilendirmediği gibi... “Fantezi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fanteziden korkar. Fantezideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar.” Yerdeniz Beşlemesinin dördüncü kitabı Tehanu, yazarın bu görüşlerinin en etkileyici alegorisidir belki de. Başına kötü, çok kötü şeyler gelmiş bir kız çocuğunun etkileyici bir ejderhaya dönüşümünü anlattığı bu hikayede, ruhumuzdaki özgürlük arayışını, ejderhalar ve dolayısıyla olağanüstü anlatıyı yansılar LeGuin. Dünyanın cümle kötülüklerine karşın, içimizde yaşattığımız ejderhaları uyandırmaya çağırır gibidir bizleri...

Hal böyleyken, tüm bu korkulara ve toplumsal dışlamalara rağmen, fantezi anlatıya karşı çılgınlığa varan toplu ilginin kaynağında ciddi bir karşı çıkış olduğunu görmemek mümkün değil. Kimi eleştirmenler, bu karşı çıkışın temelinde artık tamamen çökmüş olan modernizm projesini görürler. Teorik olarak akıl çağıyla bağdaşan, bilime ve teknolojiye büyük bir inanç ve hayranlık besleyen insan zihni, tüm bunların kültürel karşılığı olan modernizmle uyum sağlayamamış, bu uyumsuzluk postmodernizmi doğurmuş ve bu doğum ise beraberinde kocaman ruhsal kara delikler yaratmıştır gönüllerimizde. Fantezi anlatılar, postmodern yaşamın kara delikleri içinde, gönlümüzü umutla dolduran, küçük, oyuncu ışık toplarıdır öyleyse.

Fantastik edebiyatın başyapıtları

Yüzüklerin Efendisi - En büyük kaçış destanı İngiliz edebiyatı profesörü ve dilbilimci J.R.R. Tolkien’in, çocuklarına güzel bir masal yazmak için kalemi kağıdı ilk eline aldığı an, edebiyat tarihinde yepyeni bir dönemin açıldığı ana denk düşer. Bugün kabul ettiğimiz anlamda fantastik edebiyatın kurucusudur Tolkien ve yine kabul etmek gerekirse henüz onun yapıtını gölgede bırakacak, onu aşacak bir eser verilmemiştir. Ama açılan yol öylesine geniş öylesine zengindir ki, pek çok farklı bakış açısını, türü kucaklar ister istemez. Tolkien’in Hobbit’le başlayıp Yüzüklerin Efendi’siyle süren, Silmarillion ve Güç Yüzüklerine Dair adlı kitaplarıyla derinleşen anlatısının en belirleyici özelliklerinden biri, normal bir dünyada baş gösteren olağanüstülükleri anlatmak yerine tamamen olağanüstü bir dünyaya ve o dünyada geçen olaylara dair olmasıdır. Günümüzde fantastik anlatıları tanımlamak için konulmuş genel geçer bir kural haline gelen bu özellik yine bugün bize pek sıra dışı gelmese de eserin yayımlandığı 1950’li yıllar için kendi çapında bir sansasyon anlamına da gelir. Yapıtın ikinci başat özelliği ise insanı bir “tür” olarak ele alması ve hikaye içinde ona ikincil hatta daha da aşağı sıralarda bir yerlerde yer vermesidir. Yüzüklerin Efendisi’nin başkahramanları tartışmasız hobbitler ve Orta Dünya’yı terk ettikleri için hüzünlendiğimiz elflerdir. Tolkien, insanı, “türlerden, bir tür” olarak ele alırken, varoluşumuzdan bu yana aklımızı ve yüreğimizi kurcalayan, evrendeki başka akıllı varlıklara olan özlemimizi, ihtiyacımızı vurgular. Diğer yandan da “dünya sadece bize ait değil” düşüncesine yönlendirir okurlarını.

Yüzüklerin Efendisi, güce ve iktidara karşı verilen büyük bir savaşımın hikayesidir. Yazarına göre ise başlı başına bir tarih kitabıdır. Yazımı on yedi yıl süren, yazarının ölümüyle yarım kalan Orta Dünya tarihi… Lehçeleriyle birlikte kendine ait dilleri, koskocaman bir tarihi, kendine özgü türleri olan, tıpkı bizim yaşadığımız dünya gibi karmaşık ve zorlu bir yerdir Orta Dünya ve Yüzüklerin Efendisi Orta Dünya’da geçen en dramatik, en görkemli epik hikayedir. Fedakarlık ve dostluk, doğa sevgisi ve barış üzerine yazılmış bir yolculuk, bir büyüme hikayesi. Tolkien, kovuğunda oturan basit bir hobbitin 111’inci yaşgünü kutlamasının hazırlıklarını anlatmaya başladığı daha ilk anda, belki de romanın daha ilk satırında, bize büyük, tahmin edemeyeceğimiz kadar büyük bir hikayenin içinde olduğumuzu sezdirir. Bu sezdiriş, roman ilerledikçe artarak devam eder, heyecanımıza heyecan katar. En şahanesi ise yazarın bizi bir kere bile hayal kırıklığına uğratmayacak olmasıdır. Hikayenin hiçbir yerinden eli boş dönmeyiz ve belki de yüz milyonlarca insan sırf bu sebepten Yüzüklerin Efendisi’ni böylesine çok severiz. Boşluk kelimesi, Tolkien’in literatüründe yok gibidir. Bir büyücünün her zaman tam vaktinde olması gereken yerde olduğunu, her altının parlamadığını ve her gezginin yolunu yitirmediğini çok iyi biliriz.

Narnia Günlükleri - Olmayan ülkede büyüme savaşı C.S.Lewis, Yüzüklerin Efendisi ile aynı yıllarda kaleme alır Narnia Günlükleri’ni. Onun Tolkien’le iyi arkadaş olduğunu ve iki yazarın sık sık bir araya gelerek görüşlerini paylaştıklarını biliyoruz. Narnia Günlükleri, özellikle kahramanlarının çocuk olması ve kurgusu itibariyle fantezi bir hikayeden çok masal türüne yaklaşsa da fantastik kurgu olarak kabul edilir. Kahramanlarımız Narnia’ya gerçek dünyanın içinden geçtikleri gizli bir kapı aracılığıyla girerler. Burası, kötü bir hükümdarın emrinde, halkının tarihini unuttuğu bir ülkedir... Kahramanlarımızın kötülükle yüzleşip, tamamen kurtarmakla yükümlü oldukları büyüleyici, içimizdeki o yok ülke ve bu yok ülkede geçe masalsı, kendin özgü bir büyüme hikayesidir bizleri bekleyen. Yazıldığı dönem ve üslubu göz önüne alındığında Narnia Günlükleri’nin türün temelini atan eserlerden biri olduğu kabul edilir. Bu kabul edişte hikayenin bugün bile hala çok sevilip okunmasının da önemli bir rolü olduğu söylenilebilir.

Yerdeniz - Yeryüzüne bir zarif dokunuş Ursula K.LeGuin, bir üçleme olarak tasarladığı, zaman içinde altı kitaba ulaştırdığı Yerdeniz serisini 1960’lı yılların sonunda yayımlar. Fantezi hikayelerinin hala bir edebiyat türü olup olamayacağının tartışıldığı bu yıllarda Yerdeniz Büyücüsü edebiyat çevrelerine verilmiş, lafı gediğine oturtan etkili bir yanıt olur. Üstelik dili öyle etkileyici bir biçimde kullanmıştır ki yazar, türün saygınlık derecesini o zamana dek görülmemiş bir biçimde yükseltmiştir.

Yerdeniz’in öyküsü fantastik edebiyatın klasik kurgusu olan kahramanın epik yolculuğu temeline oturur. Yazarın deyişiyle yolculuk üzerine uzun helezon biçiminde bir kurgu… Efsanevi kahramanımız genç büyücü Ged’in olgunlaşma yolculuğunun hikayesinde, onun üzerinde yaşadığı adalardan mürekkep Yerdeniz dünyasını ada ada tanımaya başlarız ilkin. Zira tanımak önemlidir çünkü, LeGuin bu fantastik öykünün merkezine isimlendirme dediği şeyi koymuştur. İsimlendirme, Yerdeniz dünyasındaki büyü sanatının temelinde yatan unsurdur. Yerdeniz dünyasının büyücüleri kişilerin, hayvanların, bitkilerin ve nesnelerin gerçek isimlerini bildikleri zaman büyü yapabilirler ancak. Büyü, bir anlamda tanımak, bilmek, daha doğrusunu söylemek gerekirse bilgi demektir. LeGuin anlatısı boyunca bilginin gücünü vurgulamaktan vazgeçmez. Diğer yandan da dil ve gerçeklik ilişkisini, dilin aynı anda hem hapsedici hem de özgürleştirici tavrını sorgular ustalıkla.

Ejderhaların ve büyünün özel bir yeri vardır Yerdeniz serisinde. Ejderhalar, olgun, güçlü, bilge yaratıklar olarak karşımıza çıkarlar ve işte tam da bu nedenle kayıptırlar. Ruhumuzun ta en gerilerine sürgün ettiğimiz, “öteki”leştirdiğimiz yanlarımızın birer temsilcisi gibidirler. Büyücülük ise bir anlamda sanatçılık demektir. Bu bağlamda LeGuin, Yerdeniz serisinin sanat, yani yaratıcı tecrübe ve yaratıcı süreç üzerine olduğunu söyler.

Ancak bu temel izleklerin yanı sıra Yerdeniz’in her kitabı ayrı ayrı izlekler üzerine kuruludur. Yerdeniz Büyücüsü, büyümek üzerinedir; Atuan Mezarları, cinsellik ve cinsel kimliğini bulma savaşına dair yazılmıştır; En Uzak Sahil ölümü, Tehanu, kötülüğü ve o kötülükle yüzleşebilmeyi, Öteki Rüzgar ise, dönüşümü ve yaşamı anlatır.

Gormenghast Üçlemesi - Tartışmasız özgün
Edebiyat dünyasının en gizemli, en eksantrik ve belki de en kadri kıymeti bilinmemiş kalemlerinden biri olan Mervyn Peake’in elinden çıkma Gormenghast Üçlemesi için; kimileri fantastik edebiyatın gelmiş geçmiş en iyi yapıtlarından biri olduğunu, kimileri onun gotik yazın kategorisine sokulması gerektiğini, kimlileri eserin kategori dışı kabul edildiğini, çoğunluk ise fantastik edebiyatın tahtına oturmada Yüzüklerin Efendisi dışındaki tek aday olabileceğini söyler. Hepsi temelde haklıdır aslında. Zira Gormenghast bu yargıların aynı anda hem hepsi hem hiçbiridir çünkü. Ve işte tam bu noktada elimizde ve aklımızda yapıta dair tek bir şey kalacaktır: Yapıtın tartışmasız özgünlüğü.

Üçlemenin iki kahramanı vardır: Steerpike ve Titus. Steerpike, ahçı yamaklığından Gormenghast şatosunu ele geçirmeye dek yükselecek, hırslı, hasis ve bir o kadar şahane bir anti- kahramandır. O Gormenghast’ı içten içe yıkmaya ve fethetmeye koyulduğunda karşımıza Gorgmenhast tarafından yutulmuş nice tuhaf karakter çıkacaktır. Titus ise, binlerce yıldır hüküm süren bir hanedanın tek varisi ve şatodan, tüm o geleneklerden kurtulup dış dünyayı tanımaya can atmaktadır. Bu iki kahramanın, üçleme boyunca sürecek gerilimi arasında gözlerimizin önünde tekrar tekrar tek bir şey yükselir: Gormenghast, “eklemli surların yumrukları arasından parçalanmış bir parmak gibi yükselen ve saygısızca göğe işaret eden” o şato. Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir diyarda var oluşunu sadece ve sadece kendisini bilmekle bulan bir şato... Nereden çıktıkları bile bin yıllar önce unutulmuş gelenekler ve adetlerle ayakta duran; kendini, içinde yaşayan belki de yarı-deli tüm karakterleri, delicesine ciddiye alan...

Anthony Burges’e göre üçlemenin anlatımı, eski pagan hikayelerine yakındır. Ölen ritüel ustası, çıkagelen kahraman, şato, hizmetçiler koridoru, dağ, göl, çarpık ağaçlar, tuhaf yaratıklar, önseziler ve karanlık... Bunların hepsi tarih öncesi bir Avrupa’ya aittir. Üçlemeye hem bu bağlamda, hem de yazarın kullandığı son derece görkemli dilin etkisiyle epik terimini yakıştırabiliriz. Sözün kısası, diğer fantastik serilerden okuyucu kitlesinin azlığıyla da ayrılan Gormenghast Üçlemesi, hem fantastik kurgunun hem de modern edebiyatın tartışmasız klasiklerinden biri. Ayrıca, Dost Körpe tarafından Türkçeleştirilmiş eserin çevirisi de ne mutlu ki Yüzüklerin Efendisi ile Yerdeniz serisinin çevirisi kadar etkileyici.

Diskdünya Serisi - Fantezi bir şaka olsa!
Yaşam ve ölüm, tanrı ve öteki dünya üzerine yazılmış, bu kavramları mizahi bir dille sorgulayan, “komik” yanı ağır basan farklı bir fantastik seridir Tery Pratchett’in Diskdünya’sı. Yazar, komik ve sakar büyücü kahramanıyla asil duruşlu, vakur ve bilge büyücü imgesini bir güzel kırar zihinlerimizde. Ve kimilerine göre, daha önce fantezide görülmemiş bir şekilde, Shakespearevari bir yergi ustalığı gösterir seri boyunca.

Disk dünya, bir kaplumbağanın sırtında uzayda yol alan, dümdüz bir dünyadır. Yazarının deyişiyle “bir dünya ve tüm dünyaların aynası”. Günümüzün mega-metropollerine; hırsızları, fahişeleri, karanlık sokakları, hiç oturmamış altyapısı ve iç bulandırıcı tüm mezbelelikleriyle pek benzeyen, Diskdünya’nın baş mekanı Ankh-Morpork ekseninde etkileyici bir sistem eleştirisi yapar Pratchett. Yazarın keskin dilinden ürün verdiği edebiyat türünün kendisi de nasibini alır. Pratchett, fantastik kurgunun trajedinin ve destanların içinden çekip çıkararak yeniden yarattığı kılıç ve kral mitlerini yerden yere vurmaktadır. Ve bu bağlamda Diskdünya serisi aracılığıyla, fantastik kurgu içinde oldukça farklı bir kapı açmıştır.

Ejderha Mızrağı Destanı - Hiç durmaksızın büyüyen bir destan
“Kahinin Gülü”, “Karakılıç”, “Ölüm Kapısı” serileriyle de tanıdığımız fantastik anlatının efsanevi ikilisi Margaret Weis ve Tracy Hickman’ın en önemli serisidir “Ejderha Mızrağı”. Krynn adlı dünyanın Ansalon kıtasında geçen ve edebi olarak o kadar da güçlü olmayan bu anlatının önemi hiç durmaksızın büyümesinde yatar. Şöyle ki, Weis ve Hickman bu seri için öncelikle üç ana kitap yazmışlardır (Güz Alacakaranlığının Ejderhaları, Kış Gecesi Ejderhaları, İlkbahar Şafağı Ejderhaları), ancak yarattıkları dünya o kadar sevilip benimsenmiştir ki hem kendileri hem de pek çok farklı yazar bu dünyada geçen çeşitli hikayeler kaleme almışlar ve almaya da devam ediyorlar. Ejderha Mızrağı adı altında seriler serileri, tarihçeler tarihçeleri kovalıyor. Ve Ansalon hep yaşıyor.

Ejderha Mızrağı serisinde son durum: İngilizcede basılmış tam 190 kitap!

Zaman Çarkı - Bırakın Ejder bir kez daha zamanın rüzgarlarına binsin
Yazarı Robert Jordan’ın 2007 yılındaki ölümüyle 11. ciltte kalan, dünya üzerindeki en uzun fantastik serilerden biri:Zaman Çarkı. Ama hayranları ve takipçileri zaten biliyordur, Jordan’ın tamamlayamadığı serinin son cildi (ki onun da üç kitaptan oluşacağı ilan edildi), yazarın notları eşliğinde Brandon Sanderson tarafından tamamına erdiriliyor. Bu bağlamda elimizde Zaman Çarkı serisinin 12. Kitabı: Fırtına Toplanıyor var. Mürekkebi kurumadan söyleyelim, Sanderson’un kaleme aldığı kitap Jordan hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak düzeyde. Zaman Çarkı dünyasında Tanrı yoktur. Çark dünyanın ve üzerinde yaşayanların kaderlerini dilediği gibi dokur. Bizler bu olağanüstü dünyayı “Yenidendoğan ejder”in yeniden doğduğu zamandan itibaren tanımaya başlarız. Roman başlar başlamaz anlarız ki İki Nehir adı verilen yerde basit bir çiftçi ailesinin oğlu olarak dünyaya gelen, koyun çobanlığı yapan kahramanımız Rand Al’Thor’un kaderi, çarkın dokuduğu desenler arasında belki de en görkemlisi olacaktır. Zira o Zaman Çarkı dünyasında yüzyıllardır beklenen, kehanetlerde dillendirilen “Yenidendoğan Ejder”in ta kendisidir. Rand’ın ondan önce dünyaya gelen, Karanlık Varlık’la yaptığı savaşın sonucunda gücün eril yarısını lekeleyen ve yeryüzünü kaosa teslim eden bir önceki “ejder”in başarısızlığına uğramaması mümkün müdür? Gücün temiz dişil yanını kullanan Aes Sedailer’den birisi tarafından bulunan ve kaderine yönlendirilen Rand’ın yolculuğuna İki Nehir’den dört arkadaşı daha katılacaktır ve bu beş toy insan Karanlık Varlıkla yapılacak Son Savaş da dahil olmak üzere insanlığın kaderini etkileyen önemli görevlerde bulunacaklardır.

Zaman Çarkı, liderlik, siyaset, savaş, hırs, entrika üzerine yazılmış bir eser, dünya üzerinde hala hüküm süren ataerkil, savaşçı politikaları tıpkı bizimkine benzer bir dünya yaratarak eleştirir Jordan. Anlatının kahramanları iyi bir siyasi mücadele kurguladıkları ölçüde başarılı olurlar. Ancak başarının bedeli kendine ve sevdiklerine yabancılaşmakla ödüllendirilir ne yazık ki. Kişinin kendini tanıması, içindeki zayıflıkla da güçle de yüzleşmesi gerekliliğinin altını çizer gibidir yazarımız. Rand, hem dünyanın kurtarıcısı hem yıkıcısı olarak beklenir. Açık ki, Jordan gücün erkeklikle birleşiminden savaş ve yıkım, kadınlıkla birleşiminden siyaset, entrika ve bir parça da bilgelik öngörmektedir.

Gelelim beklenen o büyük Son Savaş’ın ilk kitabına. Fırtına Toplanıyor’da savaşın bir adım öncesinde saflar sıklaşıyor, taraflar daha da belirginleşiyor ve kahramanlarımız görevlerini tamamen kabulleniyorlar. Hikaye birbirlerini hiç görmeseler de Yenidendoğan Ejderliğiyle barışmaya çalışan Rand ve Beyaz Kule’nin en tepesine Amirlyn Makamına ulaşmaya çalışan Egwene arasında geçiyor, yani gücün dişil ve eril yarısının karanlığa karşı kendilerini tamamen bulma ve güçlendirme süreci işleniyor. Beyaz Kule’nin Seancan baskınına karşı verdiği mücadele ve Egwene’nin kuleyi birleştirmek yolunda attığı adımlara dair yazılmış bölümlerin özellikle etkileyici olduğunu söylemeden geçmeyelim.
 
  Karanlığın Sol Eli – Ursula K. Le Guin

05 Temmuz 2011 01:28 

Okan Akıncı http://www.okanakinci.com

Karanlığın Sol Eli, bir solukta okuyup bitirdiğim ve çok sevdiğim bir Ursula K. Le Guin romanı. Bilinen türden bir bilim-kurgu romanı değil, sıra dışı bir konusu ve tarzı var. Konusu her ne kadar başka bir gezegende geçse de uzay araçları, robotlar, üstün teknolojiler, zamanda yolculuk vs. bu romanın konusunu oluşturmuyor. Romana konu olan şey ise hepsinden daha sıra dışı: Bu gezegenin halkı.

Gethen veya Kış olarak da adlandırılan bir gezegende yaşayan insanlar, cinsel yaşamlarıyla evrenin geri kalanında yaşayan insanlardan çok farklıdırlar. Cinsiyetleri bulunmamaktadır. Ayın 26 günü cinsiyetsiz ve cinsel yaşamsız olarak yaşayan bu insanlar son dört günde ise o zamanki hormonal durumlarına göre kadın veya erkek olup cinsel ilişkiye hazır duruma (kemmere) girerler. Bir kaç çocuğun babası olan bir insan, başka bir zaman kendisi de bir çocuk doğurabilir. Cinsiyetler kalıcı değil, hatta aslında hiç yok. Bu durumun sonucu ise cinsiyetlerin bir sosyal statü olmaması, kadınlar ve erkekler arasında ayrımın olmamasıdır. Tabii bu gezegenin farklılıkları bu kadarla sınırlı değildir.

Gezegenin tarihi boyunca savaş denilen olgu hiç yaşanmamıştır. Her ne kadar farklı uluslar bulunsa da ve hatta birbirleriyle rekabet halinde olsalar da hiç savaşmamışlardır. Tek tek insanların ve hatta bir grup insanın öldürüldüğü görülmüş şeydir ama savaşın ne olduğundan bütün gezegen habersizdir. Bundan dolayı Gethen gezegenindeki bütün dillerde “savaş” sözcüğü bulunmamaktadır. Olmayan bir şeyi tanımlayacak bir sözcük neden var olsun ki?

Gethen’de toplumsal gelişme sıçramalı değil, düz bir çizgi izlemiştir. Bu da insanların geçmiş ve geleceğe önem vermemelerine, sadece şimdiye ve yaşamaya önem vermelerine neden olmuştur. Gethen’de aslında binlerce yıl geçse bile takvimler her zaman Bir yılını gösterir.

İnsan düşüncesini belirleyen dualizm bu gezegende yoktur. Ezen-ezilen, yöneten-yönetilen, erkek-kadın ve benzeri karşıtlıklar bu gezegende bulunmaz. Bütün bunların tek nedeni ise bu gezegendeki insanlarda var olan cinsiyetsizlik ya da tek cinsiyetliliktir. Dolayısıyla tekillik her şeyden önce gelir. Ezen ve ezilen değil, biz. Yöneten ve yönetilen değil biz. Kadın ve erkek değil, biz.

Ta ki bir gün başka bir gezegenden bir erkek gelene kadar. Bu adam çok sayıda gezegenin içinde bulunduğu bir gezegenler birliğinden (ekumen) söz eder. Gethen halkını da bu birliğe davet eder. Bu adam her ne kadar iyi biri olsa da onların gözünde sapıktır. Çünkü bu gezegenin halkı ayda sadece dört gün bir cinsiyete sahipken ve sadece dört gün cinsel ilişkiye hazırken (yani kemmerdeyken) bu adam her zaman böyledir. Her zaman kemmerdedir. Bu insanın gelişiyle birlikte gezegende bütün her şey karşıtını bulur ve yaşamaya başlar.

Ursula, bu romanıyla cinsiyetsiz bir toplum var olsaydı nasıl olurdu, cinsel ayrımcılıklar ve baskı olmasa toplum nasıl bir toplum olurdu buna kendince bir cevap verir. Eğer okumadıysanız ilk fırsatta okumanızı öneririm. Olağanüstü kurgusu ve akıcı diliyle bir solukta bitireceğinizi düşünüyorum. Özellikle gezegendeki halka dair gözlemler, kuzey buzulu seyahati ve insanların birbirlerine yaklaşımları muhteşem yazılmış. Bu kitabı okumanın ve yaşamanın da ötesinde, kendimi bu kitabın içinde hissettim.

KARANLIĞIN SOL ELİ İLE KIŞ'A DOĞRU BİR YOLCULUK: BU GEZEGENDEN VE KENDİNDEN GÖÇME İSTEĞİNE İLİŞKİN İÇ OKUMALAR

Zehra Koç

“Işık karanlığın sol elidir
karanlık da ışığın sağ eli.
ikisi birdir, yaşam ve ölüm, yan yana
yatarlar kemmerdeki sevgililer gibi,
tutuşmuş eller gibi,
sonuçla yol gibi.”
Tormer’in Şarkısı


Gethen, “Kış”. Dondurucu, belki de hiç “bilmediğiniz” bir soğuğun içindesiniz. Ortamın rengi kül renginden, toprak rengine, toprak renginden donuk bir kızıla, kızıldansa beyaza evriliyor. 83 gezegenden ve 3000 devletten oluşan Ekumen Birliği evrene hakim. Amacı, gezegenler arasında ticareti, iletişimi ve uyumu geliştirmek. Ekumen hükmederek değil, işbirliği ilkesiyle işliyor. Hiç bir yasa koymuyor, kararlaremirle değil danışma ve rızayla alınıyor.

Kış... Kirli bir griden beyaza doğru evriliyor gökyüzü. Tenim ve hatta saçlarım soğuktan bembeyaz kesilmiş. Yüreğimin sıcaklığını bile hissedemiyorum artık, hatta atıyor mu onu bile bilmiyorum... Bedenimin kıvrımlarında hissettiğim kırınımlar, bir süre sonra gerçeğe dönüşüyor... Gözlerimin önünde ufalanan parmaklarım, toza dönüşerek benden uzaklaşıyor...

Gethen’de sürekli yarı kutup iklimin yaşandığı bir gezegen. Gethenlilerin en ayırdedici özellikleri çift cinsiyetlilik olan cinsel fizyolojileri. “Somer-kemmer çevrimi” denilen cinsel çevrime göre yaşamlarını sürdürüyorlar. Cinsel çevrim ortalama 26 ila 28 gün sürüyor. 21 veya 22 gün kişi sommer durumunda, yani cinsel bakımdan aktif değil, gizil. 18. güne doğru hipofiz aktivitesiyle hormonal değişimler başlıyor ve 22. veya 23. günde kişi kemmer’e, estrus’a giriyor. Kemmer’in ilk evresinde tümüyle androjen durumdalar. Cinsiyet ve cinsel güç yalıtılmış haldeyken edinilmiyor. Kemmerin ilk evresindeki bir Gethen’li tek başına ya da kemmer devresinde olmayan birileriyle birlikte kaldığı takdirde birleşme yetisini kazanamıyor.

“Kadın olduğunu hissettiğin en sonu anı hatırlıyor musun dedi? Adam. “Bilmem dedi” Kadın... Hızlıca en son seviştiği anı, doğum yaptığı anı, aynanın karşısındaki boyanmış kadını düşündü, ... Belki emzirdiğim zamanlar diye düşündü bir an ama ardından bedeninin örselendiği ve şiddete uğradığı an aklına geldi ve “Hiçbiri” demeyi tercih etti...

Gethen’li eski Başbakan, yeni sürgün Estraven, kadın ve erkek olma niteliklerinin “bir bedende” yarattığı etkinin, geleneklerden, önyargılardan ve toplumda kemikleşmiş kanılardan arındığı takdirde, benliğin ne denli zenginleştirebildiğinin bir kanıtı gibi çıkar karşımıza. Le Guin’in Kış’ındaki “Kadın-Erkek” düşüncesi, gerçek uyumun, bütünleşmenin ve birleşmenin yansıması gibidir.

“Başarılı bir kadın olarak hissediyor musun?” kendini diye sordu Adam. “Neye göre başarıdan söz ediyorsun?” diye sordu Kadın ve devam etti “Erkeklerin dünyasındaki kurallara göre bir başarımı sözünü ettiğin; hırs, iktidar ve saldırganlığın kadında, talebe uygun olarak şekillenmiş biçimindeki başarıdan mı, yoksa yine talebe uygun olarak kadınca özelliklerini, entrikayı, yumuşaklığı ve hatta biraz da işveyi içeren bir başarıdan mı?. Aslına bakarsan bu ikisinin biraz da karışımı ‘Başarılı Kadın’ tanımı biliyor musun? Biraz ondan, biraz bundan... Asla biri diğerinin önüne geçmeden, edilgen ve uzlaşmacı.”

Gethen’deki ikicinsliliği, bugün bildiklerimizle ne kadar anlayabiliriz bilmiyorum. Düşünün, herkes herşeyi yapabilir ve becerebilir durumunda. On yedi ile otuzbeş yaş arasındaki herkes hayatının bir veya belki de bir kaç döneminde çocuk bakımına bağlanabilir, hayatın risklerini, zahmetini ve ayrıcalığını eşit olarak paylaşır, bu nedenle de kitaptaki ifadeyle “ buradaki hiç kimse başka yerlerdeki özgür erkekler kadar özgür” değildir. Çocukların, anne ve babalarıyla hiçbir psiko-seksüel ilişkisi yok, dolayısıyla, Kış’ta ödip mitosu da yok. Karşılıklı istemeyince cinsellik yok, daha da önemlisi tecavüz yok. Güçlü/zayıf, koruyucu/korunan, hükmeden/hükmedilen, sahip olan/olunan, aktif/pasif ayrımları yok. Varoluşunuzu ve düşünüz biçiminizi, cinsiyetinizden bağımsızlaştığını düşünün, Kış’ta yaşanan bu.

“Çocuğunu, doğmadan önce, nerende büyüttün?” diye sordu Adam. Kadın güldü “hep zihnimde başlar sandım ama o rahmimde büyümeye başladı ve her defasında bana bu oyunu oynadı” dedi Kadın. “Peki ya sen” dedi Kadın. “Hiçbiri” dedi Adam. “Onları ne zihnimde, ne de başka yerde büyütmeye cesaretim olmadı çünkü. Ama onlar bana rağmen büyüdüler “dedi Adam.

Ai, Ekumen’in Gethen’deki elçisi. Kendisinden bütünüyle farklı bu insanların arasında bütünüyle “yalnız”. Kış ve dolayısıyla soğuk onun buradaki “yalnızlığını” ve “tek başınalığını” iyiden artırıyor ve ortaya çıkarıyor. İliklerine kadar soğuğu hissetmek onu buraya ne kadar da ait olmadığının başka bir ifadesi ve yansıması sanki ve kendi toplumundan soyutlanmış Gethen’li Estraven’de bu yalnızlık kendini buluyor. Kopmak istediğiniz gerçeğin yüzünüzü çarpması veya aynada yüzünüze yansıması gibi...

“Küçükken bir masal okumuştum” dedi Adama. “Buzdan bir ormandan geçiyorlardı. Kimler hatırlamıyorum. Hep bunun gerçek olduğunu ve ormanı geçenlerin içinde benim de olduğumu düşlerdim” diye sürdürdü sözünü. “Bir masal daha vardı.” Diye devam etti. “Buz gibi ormanın derinliklerinde karların altını eşerek, çilek bulup evdeki üvey anneye götürürlerdi. Dudaklarımda buz gibi şekerli ve kırmızı bir tat hisseder, ısınırdım... Oysa benim yaşadığım kentte hiç kar yağmazdı... Yıllar sonra yaşadığım kentte, kar yağmaya başlayınca bunu ilk kez yaşıyor olmanın heyecanıyla kendimi sokağa atıp, saatlerce yürümüş, yüzdüğümü hissetmiştim.” Adam “sen nereye aitsin peki” diye sormak istedi, ama soramadı.

Ai’nin yolculuğunun en önemli kısmı, Dünya’dan Gethen’e, “Kış”a yaptığı yolculuk değil aslında. Boş, ıssız Buz’da Estraven’le yaptığı yolculuk, en zahmetli ve riskli yolculuğu Ai’nin. Bu, “kendine” ve kendisinin “öteki” ile ilişkisine doğru yaptığı gerçek bir yolculuk. Kitapta, “kendi” ve “öteki” kavramları, aşk ile birlikte, aşka paralel sunulmakta, çünkü sadece aşk, dik bir kanyonu bir araya getiren bir köprü gibi iki yabancıyı bir araya getirebilir ve bu süreç “kendi” ve “öteki”ni, “ben” ve “sen”e dönüştürür.

“Kendinden hiç korktuğun oldu mu?” dedi Kadın. Evet en son senin yanındaki “ben”den korktum dedi Adam. “İçimdeki güçten, bırakıp gitme isteğinden” diye devam etti usulca...

İmkansız aşkların öyküleridir kitaptaki öyküler. Estraven ve kardeşi Arek’in aşkı, Arek’in intiharı ile sonlanır. Ardından “iki yabancının”, Ai ve Estraven’in aşkı da, muhtemelen intihar olan bir ölümle sonuçlanacaktır kitabın sonunda. Dolayısıyla, Gethen’de ve belki de tüm evrende, gerçek aşk, birleştirici, bütünleştirici de olsa, imkansız ve hatta trajiktir.

“Benimle uzun bir yolculuğa çıkmaya ne dersin” dedi Kadın. “Nereye” diye sordu Adam. “‘Nusuth’, ne önemi var” dedi Kadın.

Daha fazlası için sadece okumanız, eğer okuduysanız belki bir daha, sonra bir daha okumanız gerekiyor bu kitabı. Başka söze gerek yok, son söz kitaptan: - Söylesenize Genri, nedir bilinen? Kesin tahmin edilen, kaçınılmaz olan sizin ve benim geleceğimize dair bildiğimiz tek kesin şey nedir?

- İkimizin de öleceği.

- Evet, işte cevabı olan tek soru var, Genri ve o yanıtı da zaten biliyoruz. Hayatı mümkün kılan şey, sürekli, dayanılmaz belirsizliktir; yani bir sonra ne olacağını bilememek..

Yazarın Notu
Yukarıdaki metin, Ursula Le Guin’in Karanlığın Sol Eli adlı kitabının bir incelemesi ve eleştirisi niteliğinde olmayıp, kitabı anlamayı ve bir iç okumayı amaçlar. Bu kitabı okuyan bir başka kişi, farklı bir okuma yapabilir. Bu noktada, kanımca aslolan, kendinize doğru bir yolculuğa çıkmanızın gerekliliğidir. Elbette, sadece bir fantastik edebiyat ürünü olarak metni okumak da sizin tercihiniz olabilir. Aşağıdaki küçük sözlük ise, kitabı hiç tanımayanlar için, minik bir giriş niteliğindedir.

Ursula Le Guin’in Karanlığın Sol Elinde Yarattığı Dil
Ekumen: 83 gezegen üzerinde 3000 devletin oluşturduğu birlik. Amacı, gezegenler arasında ticareti, iletişimi ve uyumu geliştirmek.
Erhengrang: Gethen gezegenindeki iki büyük devletten birisi olan Karhide’nin başkenti.
Fastness: Handdara kültüne ait inziva yeri. İnsanlara orada bir gün ve bir ömür kalabilmektedirler.
Foretellers: Handdara kültünde Öngörünün ustaları.
Gethen: Öykünün geçtiği gezegen. Keskin soğuk ikliminden dolayı bir diğer adı Kış.
Handdara: Karhide Devleti’nin dini veya mitolojik kültü. Le Guin’in modeli, Çin Taoizmi. Prensiplerinden birisi “ coexistence of opposites”.
Hemmens: Kış’daki en yaygın ağaç türü, donuk kızıl renkli ve iğne yapraklı.
Handdara’da Cehalet/Bilgisizlik: Belleğin, zihnin olumlu haldeki durumu. Soyutlamaksızın ve kanılardan bağımsız, bir şeyin/durumun kendisine hakim olma hali.
Karhide: Gethen’deki Kral Argaven yönetimindeki anarşik devlet.
Kemmer: Cinsel aktivitenin yaşandığı kısa ve döngüsel periyot.
Kemmerhouse: İnsanların kemmer evresinde kullanımına açık, uygun eş bulabilecekleri evler.
Kemmering: İki kişi arasında bir ömür birlikte olmaya yönelik bağlılık yemini.
Mishnory: Gethen’in iki devletinden birisi olan Orgareyn’in başkenti.
Nusuth: ‘Fark etmez’ olarak çevrilmiş, tam karşılığı yok. Pek çok durumda hareketsizliğe, umursamazlığa ve müdahalesizliğe denk gelen tipik bir Handdara davranış biçimi.
Orgareyn: Gethen’in totaliter devleti.
Yomesh: Orgareyn’in resmi dini. Yandaşları aydınlığı tercih edip, karanlığı yadsırlar.


Karanlığın Sol Eli, Ursula K. LeGuin

http://www.insanokur.org  24 Ocak 2009

“Işık karanlığın sol elidir
ve karanlıksa ışın sağ eli
ikisi birdir, Yaşam ve ölüm, yatarlar
Birlikte kemmerdeki aşıklar gibi,
İki el birbirine kavuşmuş gibi
Sonuç ve yol gibi.”


“Ursula K. LeGuin?in en sevdiğim romanı olan Karanlığın Sol Eli (The Left Hand of Darkness), ilk kez 1969 yılında yayınlandı. Ve bilimkurgu türünün önemli ödüllerinden sayılan Nebula ve Hugo ödüllerini kazanan bu kitabını LeGuin ?hoş, yakışıklı ve yetişkin? olarak nitelendiriyor. Bu kitapta olayların geçtiği gezegen, LeGuin?in diğer bazı kitaplarında da kullandığı, gelecekte yer alan ve gezegenlerin gevşek bir örgütlenmesi olan Ekumen sistemine sahip bir galaktik uygarlığı anlatan kurmaca Hain evreninde yer alır. Yazarın bu evren kurgusu Rocannon?un Dünyası – 1966 (Metis Yayınları, 1995), Sürgün Gezegeni ? 1966 (İthaki Yayınları, 1999), Hayaller Şehri – 1967 (İmge Kitabevi, 1994) ve Mülksüzler ? 1974 (Metis Yayınları, 1990) romanlarında da kullanılmaktadır. Karanlığın Sol Eli?nde galaksiler arası federasyonun temsilcisi olan Genly Ai, Gethen gezegenini bu topluluğa katmak için çaba göstermektedir.

Gethen (Kış) buzul çağının hüküm sürdüğü, 20.yüzyılda dünyada sahip olduğumuza yakın bir teknolojik düzeye sahip soğuk bir gezegendir. Gethen?de yaşayanlar bazı bilimkurgu romanlarında gördüğümüz gibi geleceği öngörebilmektedir. Bu yeteneği önemli bulan ve Gethen?in beş yıl içinde yıldızlar federasyonuna üye olup olmayacağını soran Genly?e şu söylenir: Yanlış sorunun yanıtını bilmek yararsızdır. Doğru ve yanlış sorular konusunda ise şu söylenebilir: Önemli dönemeç noktalarında birbirinin gerçekten alternatifi olmayan yollardan birini önermek ancak bir kısırdöngü yaratır. Buradan ütopyaların bizi tam anlamıyla özgür kılmayan en önemli açmazına geliriz, ütopyalarımız hep içinde yaşadığımız güne ve topluma odaklı ve tarihsel geçmiş referanslıdır.

Bu roman cinsiyet rollerini, içine tıkılıp kaldığımız, başka türlüsünü düşünmediğimiz mevcut biyolojik referanslardan, zorunlu kadın ve erkek rollerinden ve ikiliğinden kurtardığı için feminist bilim kurgu?nun önemli örneklerinden sayılır. ?Gethen cinselliğinin asıl vurguladığı şey, cinsiyet rollerinin, bizde olduğu gibi, hayatın diğer yönlerine damgasını vurmadığıdır.?1 Gethen?de yaşayanlar ay döngüsünün yalnızca iki gününde cinsel olarak aktif durumdadırlar; bu iki günde duruma göre kadın ve erkek cinsiyetlerinin özelliklerini taşırlar. Bu yüzden hem baba olabilir, hem de çocuk doğurabilirler. Cinsellikle ilgili fizyolojik sorunlar ortadan kalkmıştır, insan sadece insan olarak dikkate alınır, değer taşır. Ama aşk ve kıskançlık var olmaya devam eder? Ursula hanımın kadınlar hakkındaki düşünceleri önemlidir. Odocu düşüncenin hakim olduğu, tartışıldığı Mülksüzleri okuduktan sonra Gülün Günlüğü (Ayrıntı Yayınları, 1992) derlemesi içinde yer alan Devrimden Önceki Gün öyküsünde Odo?nun artık çok yaşlı bir kadın olduğunu okumak insana en azından okşayıcı gelir. Bir başka sevdiğim derleme olan Kadınlar, Rüyalar Ejderhalar?da (Metis Yayınları, 1999) uygarlığı yaratan kahramanlıklar ve öldüren hikâyelerin dışında kalan, evine yiyecek götürmeye çalışan, çuval, sepet, torba, bohça?nın, yani kültürün yaratıcısı olan kadınlardan söz edilir.

1929 doğumlu Ursula K. LeGuin antropolog olan babasından, yazar annesi ve tarihçi eşinden etkilenmiştir. Üslubu özellikle ikinci dünya savaşı sonrası ana akım bilimkurgu romanlarında görüldüğü gibi teknik ayrıntı ve atraksiyonların önemli olmadığı, bunun yerine çerçevesi siyasi ve kültürel antropoloji ile çizilen, sosyolojik arka planın önem kazandığı yumuşak bilim kurgu olarak nitelendiriliyor. LeGuin ?Bizim yaptığımız gibi, her şeyin önce bir ihtiyaç, sonra bir zorunluluk, en nihayetinde de tam bir çöplük haline gelmesine izin vermektense karışık teknolojiden istediğini alıp ihtiyacı olmayanı geri çevirebilecek cesarete ve karakter sağlamlığına sahip bir toplum hayal etmek hoşuma gidiyor.? diyor. Böyle hayal ürünü bir tasarı, militan bir siyasal tutuma dayanak olabilir mi? diye soruyor Jameson. Yanıtı olumsuz: ?Ben şahsen bu tarz ?olmayan yerler?in sadece nefes alacak bir alan, geç kapitalizmin insanı boğan mevcudiyetinden anlık bir kurtuluş sunduğunu söyleme eğilimindeyim.?2

Bilimkurgu?ya edebiyat dünyasında saygın bir yer kazandıran LeGuin en çok 1974 yılında yayınlanan ve anarşist ütopyacı bir roman olan Mülksüzler (İkircikli Bir Ütopya) ile tanınıyor. Karanlığın Sol Eli gerçek bir ütopik eserden çok Mülksüzler yazılana kadar ütopya inşasında kullanılan tekniklere dair yazarın yaptığı denemelerden biri olarak değerlendiriliyor.

Yazarın ayrıca büyümek, kendini bulmak, kendi içindeki kötüyle yüzleşerek iyiyi oluşturmak, kadın ve erkek olmak, bağımsızlığın yükünü taşımak, yaşlanmak ve ölmek gibi kadim temalara değinen Yerdeniz Üçlemesi çevresinde bir dizi roman ve öyküyü kapsayan fantastik eserleri de var. Bu eserlerin tümünde hem fiziksel olarak gerçekleşen hem de insan yaşamının döngüsü olarak yolculuk sembolik bir özelliğe sahip. Bana sorarsanız edebi gücü, ütopyaları, barışçı ve anti-emperyalist siyasi tutumu kadar ele aldığı konulardan geliyor: kendini tanıma yolculuğu, özgürlük, temas kurmaktan ve değişmekten korkmamak…

Alıntılar :
1- Frederic Jameson, "LeGuin" de Dünyanın İndirgenmesi: Ütopik Anlatının Ortaya Çıkışı?, Modernizm İdeolojisi, çev.Kemal Atakay-Tuncay Birkan, Metis yayınları, 2008, s.264.
2- Aynı eser, s.271.

Makalenin Yazarı: E.Zeynep Güler
19/01/2009 Tarihli http://haber.sol.org.tr
Karanlığın Sol Eli, Ursula K. LeGuin
Ayrıntı Yayınları, Çeviren: Ümit Altuğ 246 sayfa, Baskı Tarihi: 2001
 

Valid HTML 4.01 Transitional

 

1960'LI YILLARDA ROMAN
Nurkal KUMSUZ -