Karamazov Kardeşler
Fyodor Dostoyevsky


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


TOPLANTI TARİHİ
 :

21 Nisan 2004 Çarşamba..
İRDELENEN KİTAP:  Karamazov Kardeşler - Fyodor Dostoyevsky 
GRUP DEĞERLENDİRMESİ :  5.0   
http://www.derindusunce.org/2009/04/16/karamazov-kardeslerdeki-dostoyevski/

Karamazov Kardeşler’deki Dostoyevski (Derin Düşünce)

Dostoyevski, dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük isimlerinden birisi ve roman sanatının, bence hiçbir başka romancının yanına dahi yaklaşamadığı zirvesidir. Karamazov Kardeşler romanı ise, Dostoyevski romanının bütün unsurlarını içinde barındıran ve Orhan Pamuk’un “bin yılın romanı” olarak değerlendirdiği büyük bir romandır.

Çoğu edebiyat aşığı tarafından Suç ve Ceza en büyük Dostoyevski romanı olarak değerlendirilir. Benim açımdan ise Karamazov Kardeşler ve Budala, Dostoyevski’nin en büyük romanlarıdır. Suç ve Ceza, Delikanlı, Ecinniler ve Yeraltından Notlar onun psikolog ya da düşünür yönünü öne çıkarıyorsa şayet, Budala ve Karamazov Kardeşler, sanatçı yönünü ortaya koyar.

Dostoyevski’nin dünya edebiyatındaki önemi, yazdığı romanlarda (özellikle Budala’dan sonrakilerle), klasik romanın, “tip” yaratmak ve bu tipin benzerliklerinin üzerine yoğunlaşarak o tipi kalıplaştırmak olan yaklaşımının tersine, farklılıkları çoğaltarak bütün çelişkileri ve çatışmalarıyla “tamamlanmamış insan” üzerine odaklanmasıdır. Modern roman bu yüzden Dostoyevski’ye çok şey borçludur. İnsanın kişiliğinin yekpare, tutarlı bir bütün olarak ele alınması yerine, birbiriyle derin çelişkileri olan öğelerine ayrılması Dostoyevski’nin modern roman tekniğine yaptığı en büyük katkıdır.

İlk dönem romanları yine de “tip” romanından çok uzak değildir. Ancak Ecinniler romanı ile birlikte artık Dostoyevski romanları “tip”ten uzaklaşmaya başlar. Gerçi ilk dönem romanları, hatta tip romanı olarak değerlendirilebilecek Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza gibi romanları dahi klasik tip romanlarına benzemez. Çünkü en baştan beri Dostoyevski, insanı ve doğayı dış gözlem yoluyla değil, içgörü ve imgelem yoluyla ele alır. Karakterlerde her zaman uyumdan fazla çelişki ve farklılıkların çatışması hakimdir. Bu anlamda dünya romanının iki devinin; Tolstoy ve Dostoyevski’nin iki karşıt kutbu oluşturduğunu söyleyebiliriz. Tolstoy romanlarında, gözümüzde canlandırabileceğimiz karakterler, doğa tasvirleri falan varken, Dostoyevski ise bu tür tasvirlere neredeyse hiç girmez. Daha çok ruha ve içe odaklanır. Anna Karenina’yı okuyan herkesin aklında bir Anna imgesi uyanırken, Dostoyevski karakterleri ruhsal varlıklar olarak değer kazanır, fiziksel varlıkları neredeyse önemsiz gibidir.

Kimi eleştirmenler, Dostoyevski romanlarını “Romantik” romanın bir devamı olarak görseler de, Dostoyevski romanlarının kişileri Romantik dönem romanlarının kişilerinden ziyade Sheakespeare’nin kişilerine benzerler. Rasyonelizmin roman sanatına yaptığı “sınırlandırıcı” etki, Dostoyevski’de hemen hemen hiç görülmez. Ama Hamlet, Macbeth ya da Othello’nun çektiği acılar ve derin çelişkileri Dostoyevski’nin roman kişiliklerine de hakimdir. Dimitri Karamazov ile Othello arasındaki benzerlik ikisinin de trajedi kahramanları gibi olmasıdır bence.

Dostoyevski romanlarının izleklerinin özgürlük, sorumluluk kavramlarıyla, imanın ve insanın kaderinin ilişkisi üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz. Bu izlekler de genelde dönemin hâkim felsefi görüşleri ile ilişkilidir. Raskolnikov, Nietzsche’nin, sonradan ortaya koyacağı üst-insan fikrine inanan bir karakterdir, kahramanı bir “büyük” kişinin yaşaması için binlerce “basit” insanı öldürmekten çekinmeyecek derecede “güçlü” figürlerdir (Napolyon gibi). Raskolnikov, sonraki romanlarında da ortaya çeşitli biçimlerde çıkacak olan bir nihilist-entelektüel figürdür. Sıradan insanların ahlakının üst-insanlar için geçerli olmadığını iddia eden bir figür! Dostoyevski, neredeyse tüm romanlarında bu tür bir “liberal ahlakın”, insan varlığının “Tanrısal” özü karşısında iflasını ilân eder gibidir.

Raskolnikov ve  Svidrigailov Suç ve Ceza’da; İvan, Rakitin ve Smerdyakov, Karamazov Kardeşler’de aynı tip entelektüelliğin versiyonlarıdır. Üst-insan için bağlanması gerektiği bir ahlakın olmadığı ve “her şeyin hoşgörülebileceği” bu tip bir “ahlak” hem Suç ve Ceza’da, hem de Karamazov Kardeşler’de yıkımla sonuçlanır.

Dostoyevski’nin “günahkâr” karakterleri, toplum ve insanlık için mesela bir İvan, Rakitiç ya da Raskolnikov kadar “kötü” değildirler. Hatta onlar günahları karşısında hissettikleri vicdan azabıyla ve acı çekerek kurtuluşa ererler. Bu anlamda günah ile kefaret ilişkisi, vicdan ekseninde Dostoyevski’de arındırıcı bir işlev görür. Hâlbuki, “her şey mübahtır, her şey hoşgörülebilir” diyerek, her türlü ahlakî kriterden üst-insan olarak kendilerini azade görenlerin tutumu, arınma ve kurtuluşla değil, kesin bir ruhsal yıkımla biter. İvan çıldırır, Smerdyakov kendini asar…

Dostoyevski’nin büyük romanlarından Suç ve Ceza ile Budala, ahlâk sorunsalı üzerine odaklanırken, Ecinniler’de bu sorunsal politik bir kavrayışla birlikte ele alınır. Delikanlı ve Yeraltından Notlar psikolog olarak Dostoyevski’nin dışa vurumları ise, Karamazov Kardeşler, tüm bu unsurların bir  potada eridiği roman sanatının Everesti mahiyetindedir.

Romanlarında tekinsiz bir cangıl içindeymişiz gibi hisseder, tuhafın , fantastiğin ve rüya\kabus benzeri bir ortamın içinde debelenir gibi oluruz. Ancak bu, Dostoyevski romanları için, bu karmaşıklığın içinde ezelî olarak kalma gereğini değil, bundan kurtuluş yolunu imâ eder mahiyettedir (özellikle Budala ve sonraki romanlarında). Dünyayı ve hayatı akıldışı gören Dostoyevski’nin, psikologlarca sahiplenilmesi de bu düşüncesi yüzündendir. Ancak Dostoyevski, bu akıldışılıktan kurtuluşu Tanrı fikrinde ve O’ndan sirayet etmiş vicdan temelli bir ahlâkta bulur. Bu Batı’da anlaşılmaya çalışıldığı gibi ahlâki bir anarşizm değil, bence çok daha saf bir imanın zaferi gibidir. Mişkin, Zosima Dede, Alyoşa…

Dostoyevski, kendi hayatının da gidişatını özetleyen sözleri Ecinniler’in Şatov’u aracılığıyla dile getirmektedir adeta :

    ” Rusya’ya inanıyorum, Ortodoksluğa inanıyorum…İsanın bedenine inanıyorum…İsa’nın Rusya’da yeniden ortaya çıkacağına inanıyorum” “Ya Tanrı’ya, Tanrı’ya inanıyor musun?” “Ben…Ben Tanrı’ya da inanacağım.”

Dostoyevski işte bu sürecin sonunda Karamazov Kardeşler’de bütün görkemiyle ortaya koyacağı bir noktaya gelecektir.

Karamazov Kardeşler, özelde Rus insanının, genelde de insan denen varlığın üzerine büyük bir tefekkür romanı ve edebiyat sanatının zirveye çıktığı bir deneyimdir adeta.

Dimitri Karamazov, günah işlemekten kendisini alıkoyamayan, ama bu günahların kendisinde yarattığı değişimlerle kurtuluşa eren birisidir. İvan ise Tanrı’ya inanmayan, Tanrı’nın olmadığı bir dünyada her şeyin mübah olduğunu düşündüğü için de kimseyi sevmenin bir dayanağı olmadığına inanan, o devirlerde çokça görülen nihilist bir liberaldir. Alyoşa ise Budala’daki Prens Mişkin gibi, bir iman insanıdır (Budala’da dini figür belirgin değildir gerçi ama yine de Mişkin ile Hz. İsa benzerliği bir ahlâki ülkü olarak ele alınır).

Tam anlamıyla şehvetinin peşine takılmış bir düzenbaz ve ahlaksız olan baba Fyodor Pavloviç’in öldürülmesi, aslında romanın genişlemesi için bir zemin hazırlar. Cinayetin kendisi değil, o cinayetin ortaya çıkardığı insanlık hallerinin yansımasıdır roman. Romandaki diğer kişiler; ahlaksız nihilist bir yazar olan Rakitin, İvan’ın (ve elbette Raskolnikov’un) çok daha ahlaksız bir kopyacı versiyonu Smerdyakov, romanda az görülse de Alyoşa karakterinin temelini oluşturan Zosima Dede ( bazı çevirilerde Staretz Zosima ya da Zosima Baba diye de geçer. Staretzlik, son dönem Rus Ortodoks manastırlarında mistik bir eğilimin adıdır ve  romanda manastırdaki rahiplerin bir kısmı tarafından sapkınlık olarak değerlendirilir), amansız bir hastalık sonucu ölen çocuk İlyuşa (İlya)…

Dostoyevski romanları, o romanlardaki kadın karakterleri ile birlikte ele alınmadan eksik kalır. Budala’daki Nastasya Filipovna, Karamazov Kardeşler’de Gruşenka’ya çok yakın bir karakterdir. Çok güçlü karakterli, ama toplumda ahlaksız olarak bilinen bu karakterler, her iki romanda da aşkının arkasında güçlü şekilde durabilmeleriyle dikkat çekerler. Suç ve Ceza’nın “Sonya”sı da Raskolnikov’un vicdani acısını ortaya çıkaran ve bir anlamda onun vicdanını kurtarmak için aracı olan “temiz orospu”dur. Sonya’daki ruhsal olarak tertemizlikle, toplumsal olarak aşağılanmışlık arasındaki bu derin tezat, Dostoyevski’nin insan ruhunun ve kişiliğinin birbiriyle oluşturduğu derin uçurumların ve çatışmaların da bir sembolü gibidir.

Karamazov Kardeşler’in Gruşenka’sı da, baba Fyodor Pavloviç ile oğul Dimitri Karamazov’un birbirine girmesine sebep olan “ahlaksız” kadındır. Ancak Gruşenka aynı zamanda Dimitri Karamazov’un ruhsal kurtuluşuna kefaret olacak; kendi kurtuluşunu da bu kurtuluşu sağlamakta bulacaktır. Onun değişimi ve dönüşümü de Dimitri’nin fedakarlığı ve günahlarının kefareti olan bir acıya karşılık olarak ve paralel olarak gelişir.

Dostoyevski’nin, romanlarında hangi karakterden yana olduğunu bilebilmenin pek imkânı yoktur. Adeta kendi sesini dışarıda, ya da daha doğru bir tabirle tüm seslerin bir bileşiminde tutar gibidir Dostoyevski. Tolstoy romanları gibi bu açık bir şekilde hissettirilmez; çünkü Dostoyevski, bir kişiliği parçalara bölerek onu bütün çelişkileriyle gün yüzüne çıkarır. Romandaki dinle ve Tanrı ile ilgili “şüphelerin” en “akılcı” ve sağlam olanlarının İvan tarafından dillendirilmesi bu açıdan anlamlıdır. İvan, belki de yüreğinde inanmaya yönelik bir dürtü olan, vicdanı devamlı kendisini rahatsız eden, ama diğer taraftan da inanmayan ve bu inanmamayı teorilendiren bir entelektüeldir. Üstelik yazdığı bir makalesinde bunu “dindarların” lehine olabilecek bir tutumla dile getirir. Zosima Dede’ye göre, İvan’ın durumu, inanmak için çektiği acıyla ilgilidir ve acı çekebilen bir insan soylu bir ruha sahiptir ve kurtuluşa hazırdır.

Ruhun ölümsüzlüğüne ve Tanrı’ya inanmayan kimse için sevginin ve iyiliğin olmadığını ileri süren İvan, işte bu yüzden “her şey mübah” diyebilmektedir. Hatta bununla da kalmaz, ruhun ölümsüzlüne inanmayan bir insan için kötülükten başka seçenek olmadığını ileri sürer.

    ” Onsekizinci yüzyılda bir günahkar vardı, şöyle bir laf ortaya attı: ‘Eğer Tanrı olmasaydı, O’nu icat etmek gerekirdi’ dedi. Garip olanı, insanda hayranlık uyandıran, Tanrının gerçekten varolması değildir. Asıl hayranlık uyandıran şey, insan gibi acımak bilmeyen vahşi bir hayvanın içinde ‘Tanrının var olması zorunlu bir şeydir!’ diye bir düşüncenin uyanmasıdır.
    Tanrı’nın varlığını düpedüz ve yapmacıksız kabul ediyorum. Yalnız şunu belirtmem gerekir: Eğer Tanrı gerçekten varsa ve dünyayı yaratmışsa, o halde hepimizin çok iyi bildiği gibi onu Öklid geometrisine göre insan aklını da ancak üç boyutu kavrayabilecek şekilde yaratmıştır…boynumu eğerek şunu açıklıyorum ki, böyle sorunları çözmek için gereken yeteneklerden hiçbirisine sahip değilim. Benim aklım, Öklid prensiplerine göre işleyen, yani yalnız bu dünyayı kavrayabilecek bir akıldır…Varlığını bildiğim halde böyle bir dünyanın nasıl var olabileceğine bir türlü inanamıyorum. Kabul edemediğim şey, Tanrı’nın kendisi değil, bunu anla! Ben, yalnız O’nun yarattığı dünyayı kabul edemiyorum.”

Alyoşa ile konuşmasında bunları söyleyen İvan için sorun, bu kadar büyük kötülüklerin hakim olduğu, bu derece yanlış bir dünyanın kabul edilmesidir. Bu kısımda birkaç örnekle çocukların dahi nasıl “sanatsal” bir işkenceye maruz kalabildiklerini örneklendirir. İvan, romandaki “İsyan” bölümünde “Tanrı’nın yarattığı dünyayı neden kabul edemediğini anlatır.

Romandaki en etkileyici bölümlerden birisi, İvan’ın Alyoşa’ya, yazmış olduğu “Büyük Engizitör” şiirini anlattığı bölümdür. Hz. İsa, engizisyonun en sert olduğu dönemlerde Seville kentine iner. Halk tarafından tanınır ve büyük bir sevgiyle kabul edilir. Ancak Seville Katedralı papazı, Hz. İsa’yı tutuklar ve O’nu sorgular (bu tutuklamaya halktan hiçbir tepki gelmez, tam tersi tutuklama sırasında katedral papazını yerlere kadar eğilerek selamlarlar). Bu bölüm, Hristiyanlık özelinde kurumsallaşmış din üzerine düşünülen önemli bir bölümdür. Hz. İsa hiç konuşmaz; papaz ise konuşur…Papaz Hz. İsa’ya:

    ” Kitaplardan bizlere kadar gelen bilgilere göre, çölde seninle korkunç zeki bir ruh,  varlığın kendi kendisini yok etmesini, yokluğu temsil eden bir ruh, yüce bir ruh konuşmuş, söylediğine göre o ruh gönlünü çelerek seni kötü bir yola itmek istemiş. Gerçekten öyle mi oldu? Ama sana şunu söylemek isterim: O ruhun sana sorduğu o üç sorudan daha gerçeğe uygun bir şey söylemek mümkün müdür? Senin reddettiğin ve kitaplarda ‘kötü yola çekme’ olarak gösterilen o üç sorudan daha gerçek bir şey var mı ki? Şunu da söyleyeyim, eğer dünyada gerçekten insanlığı yıldırımla çarpar gibi meydana gelmiş bir mucize varsa, işte o gün, sana sunulan o üç kötü yolun teklif edildiği gün olmuştur…dünyadaki tüm bilgin, yazar ve entelektüellere ‘bize üç soru bulun, ama bunlar öyle sorular olsun ki, oluşumun bütünlüğünü olduğu gibi kavramaktan başka ayrıca üç sözle, üç cümleyle insanlığın ve dünyanın geleceğini özetlesin’ denilseydi, sanıyor musun ki, dünyanın bir araya getirilen bütün bu bilimi, derinlik ve etki bakımından gerçekten o güçlü ve zeki ruhun sana çölde sorduğu o soruların derinliğine ve gücüne eşit olacak üç soru bulabilir.”

Ve devam eder papaz:

    “Kendin karar ver; hanginiz haklıydınız? Sen mi, yoksa o mu? Birinci soruyu hatırla; harfi harfine hatırlamasan bile, o sorunun anlamı şuydu: ‘Sen dünyaya insanların arasına ellerin çıplak olarak, basit varlıklar oldukları ve doğuştan onurlarını yitirmiş oldukları için kavrayamadıkları, korktukları, hatta içlerinde dehşet uyandıran bir özgürlük vaadiyle inmek istiyorsun. Bu özgürlük onları korkutur, çünkü insan için insanlardan meydana gelen bir toplum için özgürlükten daha ağır bir yük yoktur! Oysa bu çıplak ve güneşten kavrulan taşları görüyor musun? Onları ekmek haline getir! O zaman tüm insanlık daima içi titrediği halde, sana karşı şükran duyan uslu bir sürü gibi arkandan koşar. Elini çektin mi verdiğin ekmek hemen yok olsun.”

Halbuki çöldeki akıllı ruha, Hz. İsa “insan sadece ekmekle yaşayamaz” diye bir bir cevap vermiştir bilindiği gibi. Papaz: “ Karınlarını doyur ve ondan sonra onlardan iyilik bekle!” işte sana karşı dikecekleri ve Senin mabedini yıkacak olan sancağa bunu yazacaklardır!

İnsanlara vicdan özgürlüğünden daha çekici ama bir o kadar da acı veren bir şey yoktur papaza göre. Öyleyken, Hz. İsa, insanların vicdanını sonsuza kadar rahata kavuşturacak sağlam temeller kurmak yerine, ne kadar belirsiz ve onların gücünü ne kadar aşan şey varsa onları ele almıştır.  Katolik kilisesi Hz. İsa’nın eserini “düzeltmiş”; mucizeden, sırdan ibaret bir kurguyla insanlardan özgürlüğü alıp yerine “mutluluğu” vermiştir. Büyük Engizitör artık öfkesinin ve kininin doruk noktasında Hz. İsa’ya:

    “İnsanın güçsüzlüğünü bu kadar olgunlukla kabul eden, sevgiyle onun taşıdığı yükü hafifleten ve o güçsüz varlığın bizim iznimizle de olsa günah işlemesini hoş gören bizler, insanı sevmiyor muyduk acaba? Şimdi neden gelip bize engel oluyorsun? Neden hiç konuşmadan o sevgi dolu gözlerinle içimi okuyormuş gibi bakıyorsun? Kız bana! Sevgini istemiyorum senin! Çünkü ben de seni sevmiyorum…ben mi sırrımızı senden saklayacağım. Belki de bunu bizim ağzımızdan duymak istiyorsun. Dinle o zaman! Biz sana bağlı değiliz, “ona” bağlıyız. İşte bizim sırrımız bu! Çoktandır artık seninle değiliz. Sekiz yüz yıldır artık “onunlayız”. Sen onun sana sunduğu hediyeyi reddettin;bizler ise o reddettiğin şeyi sekiz yüz yıl önce ondan aldık. O sana dünyanın bütün krallıklarını göstermişti, sen reddettin! Biz ondan Roma’yı ve Sezar’ın kılıcın alarak kendimizi dünyanın kralları olarak ilan ettik. “

Büyük Engizitör (ya da bazı çevirilerde Büyük Sorgucu) bölümü, felsefi, teolojik ve edebî olarak dünya edebiyatının en büyük zirvelerinden birisini oluşturur.

İvan, hastalıktan ve sanrılar içinde büyük acı çekerken

    ” Bu gururlu bir adamın verdiği kesin karardan doğan bir acıdan başka bir şey değil. Çok vicdanlı bir insanmış. İnanmadığı Tanrı ve gerçek, artık hâlâ direnen, hâlâ boyun eğmek istemeyen varlığına hakim olmuştu. Alyoşa başını yastığa koyduktan sonra zihninden ‘evet madem Smerdyakov öldü, artık İvan’ın ifadesine kimse inanmaz. Öyleyken gene de gidip açıklamada bulunacak” diye bir düşünce geçti. Hafifçe gülümsedi: ‘Tanrı onu yenecek’diye düşündü. O zaman İvan, ya gerçeğin ışıkları altında yeni bir hayata kavuşacak, ya da…nefret içinde kendisinden de, inanç duymamasına yol açanlardan da intikam ala ala yok olacak”

Dimitri (Mitya) ise günahtan kaçamayan, deli dolu bir kişiliktir. Babasından o da İvan gibi nefret eder ve her fırsatta onu öldürmek istediğini haykırır. Ancak babasının öldürülmesinde suçlu değildir. “Günahlarımdan dolayı, adi bir insan olduğumdan dolayı suçluyum, ama babamın kanını ben dökmedim” diye haykırdığı ve sorgulama sırasında kendisini suçsuz gösterebilecek her türlü delili reddedip bütün yürekliliği ve açıklığıyla konuştuğu uzun sorgu bölümü, Dostoyevski romanlarında daha önce Budala’da Prens Mişkin’de görünen bir durumu imâ eder. Mitya da aynen Mişkin gibi bu dünyaya ait bir insan değil gibidir. Bu yüzden söylediği şeyler karşıda sorgusunu yapan kişilerce anlaşılmaz bulunur. Ama Mitya, karşısındakiler için çok daha anlaşılmaz bir şeyden dolayı büyük acı çekmektedir. İşte bu “suçundan” dolayı gönüllü olarak acı çekmeyi kabul eder. Zaten Dostoyevski’de acı, suçun kendisinden dolayı değil, suçun gerektirdiği cezanın gönüllü kabulü gibidir. Bu yüzden acı, arındırıcı bir işlev görmektedir. Cahil ama şair ruhlu birisidir Dimitri; gururludur, kendisine has bir şeref anlayışı vardır ve onun çiğnenmesi kendisi için ölümden ağırdır.

    “İşte o böcek benim, kardeşim, o şiirde benden özel olarak söz edilmiştir. Hem biz Karamazov’lar hepimiz aynıyız. Senin içinde de, senin gibi bir meleğin içinde dahi böyle bir böcek yaşıyor; damarlarındaki kanın köpürmesi bundandır. Bunlar gerçek fırtınalardır. Şehvet fırtınası basit bir fırtınadan daha şiddetlidir. Güzellik korkunç, feci bir şeydir. Korkunçtur, çünkü tanımlanamaz, tanımlanamaz çünkü Tanrı bize yalnız bilmeceler vermiştir. Şurada kıyılar birbirine bitişir, şurada ayrılıklar bir arada yaşar. Ben çok cahilim ama, bütün bunları çok iyi düşündüm. Korkunç denecek kadar çok sır var…Güzellikmiş! bundan başka herhangi bir insan hatta vicdanı yüksek zekası da parlak olan bir insan dahi, Hazreti Meryem’i kendisi için bir ideal olarak kabul edip başladığı halde sonunda Sodom’u bir ideal haline getirebilir. Ruhunda Sodom’u bir ideal olarak kabul edip de Hazreti Meryem’den de ideal olarak vazgeçmeyen insanın durumu daha da korkunçtur; yüreği yanar durur…Sözün kısası insan çok derin, hatta aşırı derin bir varlıktır, ben olsaydım onu biraz daha sığlaştırırdım”

İvan’ın şüpheciliğine karşılık Dimitri’de daha saf bir kişilik vardır. Bu yüzden Dostoyevski romanlarında İvan gibiler (ki cinayeti işleyen Smerdyakov, İvan’ın her şey hoşgörülebilir türü fikirlerinden ilham alan ve bunu eyleme döken, tam anlamıyla ahlaksız bir nihilisttir) kurtulaşa erişemezken, Mitya gibiler acı çekerek kurtuluşa ererler.

Romanda Rus rahibi bölümü, Zosima Dede’nin din ve Tanrı inancı ile ilgili fikirlerinin, İvan’ın “Büyük Engizitör”de ve öncesindeki fikirlerinin karşısına konulduğu bölümdür. Bu bölümler arasında Dostoyevski’nin Zosima Dede’nin mi, İvan’ın mı yanında olduğunu anlamak mümkün değildir. Çünkü, Dostoyevski, aynen romanlarındaki kahramanlar gibi bütün çelişkileriyle insandır. İvan’ın tezleri bu açıdan bütün kuvvetiyle doğrulanabilir tezlerken, Zosima Dede’ninkiler İvan’ın tezlerinin antitezi gibi olsa da onlar da aynı derecede güçlüdürler.

Dostoyevski romanlarının zirvesi olan Karamazov Kardeşler, aynı zamanda Modern romanın da bütün öncüllerini verir. Hatta sonradan Joyce, Proust, Woolf ya da Faulkner’de hakim olan bilinç akışı tekniği, İvan’ın hasta yatağında “bilinçaltının yarattığı şeytan”la yaptığı konuşmada, Dimitri ve İvan’ın kendileriyle yaptıkları konuşmalarda görünür haldedir.

“Şeytan”la mücadele ederken, ona inanmakla inanmamak arasında yaşadığı derin sancılar sırasında şeytan İvan’a

    ” Daha geçen bahar buraya gelirken; orada yepyeni insanlar vardır, bu insanlar her şeyi yıkmayı ve işe yamyamlıktan başlamayı düşünüyorlar (Ecinniler’in de konusunu oluşturan  nihilist-anarşistlerden bahsediyor sanırım) diye karar vermiştim. Aptalar bana sormadılar! Bence hiçbir şeyi yıkmamalı sadece insanlığın içinde yaşayan Tanrı düşüncesin yok etmeli! İşte işe oradan başlamalı diyordum genç dostum. Bir kez insanlık Tanrı’yı reddettikten sonra o zaman yamyamlığa ihtiyaç duymadan tüm eski dünya görüşleri ve en önemlisi eski ahlak anlayışları kendiliğinden yıkılacak ve yerine yenileri gelecektir. “

Dostoyevski romanlarında, fiziksel olarak güçsüzlük, ruhsal olarak güçlenmeyi ve yücelmeyi getirir. Mişkin, fiziksel olarak çok zayıftır, saralıdır ama hakîkate en çok yaklaştığı anlar sara krizi geçirdiği zamanlardır. İvan da en büyük acılarını hastalığının en ağır anlarında çeker; ancak bu acılarla birlikte yaşadığı vicdan azabı onun mahkemedeki tavrının da sebebidir. Hastalığı sırasında “kendi şeytanı” ile yaptığı kavgalar, İvan’da derin bir inanma isteğinin olduğunu, ama inanmanın gerektirdiği saf gönüle sahip olmakta - entelektüel zihin yapısının türevi olarak - zorlandığını gösterir.

Şeytan ilan vermek istediği bir gazetenin, ilanını reddetmesi üzerine onlara cevaben

    “Sizin çağınızda Tanrı’ya inanmak gericilik olur. Ama ben Tanrı değilim ki! Ben şeytanım ve bana inanılabilir” dedim. “Tabii anlıyoruz şeytana kim inanmaz? Ama gene de bunu yayımlayamayız, gazetemizin yönüne aykırı olur. Ama isterseniz fıkra olarak yayımlayalım olmaz mı? dediler. “

İvan’ın şeytanla diyalogu ve kavgası romanın en güçlü bölümlerinden bir tanesidir. Rakitin, fikir kampı olarak İvan benzeri bir karakterdir; ancak İvan’daki soylu fikir acısı, Rakitin’de yoktur. Aynen Smerdyakov’da olmadığı gibi. İşte bu yüzden romandaki en “kötü” karakterler, şehvet düşkünü Fyodor Pavloviç, baba katili olmakla suçlanan Mitya, “tanrı yoksa her şey hoşgörülebilir” diyerek kötülüğe kendisi için olmasa da fikren zemin hazırlayan İvan, çocukları ananas şarabı içerken duvara çivilemenin zevkinden bahseden Lisa Hohlokova değil, Rakitin ve Smerdyakov’dur.

Alyoşa, aynen Budala’daki Mişkin gibi bir tür Hz.İsa figürüdür. Zosima Dede’nin “insan dünyadaki her türlü günahtan sorumludur” prensibi uyarınca kurtuluşu başkasının günahlarının da acısını çekmekte bulan Alyoşa, romanın sonunda toprağa verilen İlya’nın cenaze töreninde çocuklara söylediği sözlerde bir umut ışığının da habercisi gibidir:

    ” Şunu bilin ki, şu dünyada yaşamak için iyi bir anıdan, özellikle çocuklukta yaşanmış, ana baba ocağıyla ilgili güzel bir anıdan daha yüce, daha güçlü, daha sağlam, daha yararlı bir şey yoktur. Size terbiye konusunda birçok şeyler söyleyeceklerdir. Oysa belki de çocukluktan bu yana içinizde sakladığınız güzel, kutsal bir anı, belki de terbiyenin en güzel şeklidir. Bir insan bu çeşit birçok anıları toplayıp hayata atılırsa ömrünün sonuna dek kurtulmuş olur. Eğer yüreğimizde sadece bir tek güzel anı kalmışsa o bile bir gün bizim için kurtuluş çaresi olacaktır…”

Dostoyevski’nin; insan ruhunun bu büyük sarrafının, bu acı çeken ruhun romanlarını okumak her defasında yeni bir hayatla karşılaşmak demektir. Karamazov Kardeşler, onbeş sene sonraki ikinci - tam - okuyuşumda bana, bir öncekinden çok daha büyük bir eser olduğunu düşündürdü. Adeta devasa bir hazine sandığı! Her açışınızda yeni bir bölmesini fark etmek ve o bölmenin içinde bulduğunuz, daha önce hiç görmediğiniz bir mücevherin seyrine dalmak gibi bir şey. Acı veriyor bakmak, ama baktığımız bizim kendi ruhumuz ve sûretimiz zaten!

   Deniz Şarman          


KARAMAZOV  KARDEŞLER
Deniz ŞARMAN 

En üst kurumlardan en küçük kurum olan aile’ye kadar bir birinin   içine girmiş suç ve günah güruhu.. Bir yerlerde en yukarılarda başlayan çürüme en küçük hücrelere kadar  nüfuz ediyor. Çürüme var ama onun etrafında sağlam hücreler daha da çok.. Çürümenin kendilerine doğru geldiğini gören sağlam hücrelerin çektiği azap, ıztırap… Dini ve resmi kurumların insanlığı etkileyen bozulması…

 Bir de aşağıdan yukarıya bakarsak kişiliğin özünde baş gösteren ruhsal hastalıklar.. Bunların üzerine yeterince gidilmemesi, tanı konulmaması, bir yığın ayrıntı olayla kişiliklerin tamirinin ertelenmesi .. Ve ertelenen bu tamirin onulmaz yaralar açması. Yaraların bazılarının kangrene dönmesi…. Bunları üstün bir farkındalıkla gözlerimizin önüne seren bir yazım dehası… 

Bir yanda da romanımıza yer yer giren henüz bozulmaya başlamamış çocuklar. Saf temiz, acılı başlangıçlar. Kahramanımız  tüm sadeliği ve insan severliğiyle çocuklara sığınıyor zaman zaman. Onu taşlasalar da yanlarında kalıyor, çünkü büyüklerin manevi taşları kadar acıtmıyor canını, onların amacı hedefi belli taşları. Ve bir çocuğun cenazesinde o tertemiz duyguları ile bir  söylev yapıyor.  Dinlediği bunca amansız söylevden sonra bir çocuk cenazede dile getiriyor içindekileri tabii yine çocuklara. Bana bir çağ yangınını anımsattı Karamazof  Kardeşler.

Hepinizin bildiği bir güfteyi okumak geldi içimden. Sizlerle paylaşmak istedim bu bildiğiniz sözleri:

     Kan ter içinde uykularından uyanırsan eğer her gece,
     Boylu boyunca
     Yalnızlık sevgili gibi uzanıyorsa boylu boyunca koynuna,
     Olur olmaz yere ıslanıyorsa kirpiklerin artık her şeye
     Anneni daha sık anımsıyorsan, hatta anlıyorsan,
     Kalbini bir mektup gibi buruşturup fırlatıyorsan,
     Kendini kimsesiz ve erken unutulmuş hissediyorsan,
     İçindeki çocuğa sarıl
     Sana   İNSANI ANLATIR.

    Eller günahkar, diller günahkar,
    Bir çağ yangını bu , bütün dünya günahkar,
    Masum değiliz hiçbirimiz,
    Masum değiliz hiç birimiz…..

                                    Sezen Aksu,  Meral Okay

 

Başa Dön