Kara Kitap - Orhan Pamuk
AMA, BÜTÜN BUNLARI YAZAN BEN...- Eren Arcan
ORHAN PAMUK’UN “KALEM KAZISI” İLE KEŞFETTİĞİ İNSANLIK HAZİNESİ- Deniz Şarman
ORHAN PAMUK’UN "KARA KİTAP"I ÜZERİNE BİR İNCELEME - Nükhet Erkmen Lisans Tezi
NOBEL,ORG SİTESİNİN ORHAN PAMUK BİYOGRAFİSİ

ÜSTKURMACA OLARAK "KARA KİTAP" - Berna Moran
ORHAN PAMUK  İLE AŞK VE KİMLİK ÜZERİNE SÖYLEŞİ - Nükhet Erkmen
ORHAN PAMUK'UN YAZARLIĞI - Fikret Bila
KARA KİTAP ÜZERİNE TAHSİN YÜCEL ELEŞTİRİSİ
HÜSN-Ü-AŞK VE ŞEYH GALİP ÜZERİNE - Gonca Kuzay

YABANCI GÖZÜYLE KARA KİTAP - İKİ İNGİLİZCE ELEŞTİRİ
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 AMA, BÜTÜN BUNLARI YAZAN BEN...
(Kara Kitap – Orhan Pamuk)

Eren Arcan
İzmir – 20.02.2007

Orhan Pamuk'un doğu ile batı kültürünü  harmanlayan engin bilgi birikimi ve usta anlatımı ile, Kara Kitap'ın labirentlerinde gezinirken, yüzyılların benliğimize kattığı kimliklerimiz ve bu süreç içerisinde oluşan kültür hazinemizin bir kez daha ayrımına varıyoruz.   “Kendin Olmak" olgusu ile başbaşa kalıyoruz.

KARA KİTABI OKUMA BİÇİMLERİ

Pamuk’un başyapıtı olarak kabul edilen Kara Kitap, birkaç katmanı ile bizlere farklı okumalar sunmaktadır.  Kendisini terkeden eşini umarsızca İstanbul sokaklarında arayan bir kocanın gözüyle romana baktığımızda, Kara Kitabı zengin bir kültür birikimi ile yüklü, girift bir polisiye roman olarak görebiliriz.  

Ya da, kaybolan eşini durmaksızın ararken Attar’ın Mantık Al-Tayr eserinde Simurg’u aramaya çıkan bir kuş sürüsünden, bu  zorlu yolculuk sırasında artakalan otuz kuşun Tanrıyı kendi yüreklerinde bulması, veya  Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk mesnevisinde sevgilisi Aşk’a kavuşmak için yollara düşen Hüsn’ün yolculuk sonuda kendi içinde aşkını/tanrıyı bulması olarak ta okunabilir.  Ayrıca kitapta Mevlana’nın Şems-i Tebrizi’yi Şam sokaklarında araması ile Galip’in kendisini terkeden karısı Rüya’yı İstanbul karmaşasında araması bir paralellik sunmaktadır.  Kitapta geçen pek çok hikayenin, alegorinin mistik kökenli olduğu düşünülürse, kitabın bir başka okumasının tasavvuf  açısından olabileceği düşünülebilir.

METAFICTION / ÜSTKURMACA AÇISINDAN KARA KİTAP

Kara kitabın bir üçüncü okuma şekli ise bir “metafiction” – üstkurmaca olarak ta görülebilir,  Meta kendine refere eden, kendine gönderme yapan anlamındadır.  Metafiction- üstkurmaca: yazı hakkında yazı olan,  kendi yapısını, yazının yaratılmasını ve okuyucu ile iletişimini irdeleyen eser olarak tanımlanabilir.  Daha önce okuduğumuz bazı kitapları da örnek olarak gösterirsek :

Yazarın eserini yaratması:  John Fowles’ın Mantissa’sındaki gibi yazarın eserini doğum yapar gibi dünyaya getirmesi,
Roman içinde roman: Sophie’nin Dünyası
Cortazar’ın Seksek adlı kitabındaki Morelli karakteri gibi,  yazarın araya girerek bölümler sunduğu eser
Kitap okumakta olan bir insan - Bir Kış Gecesi Eğer bir Yolcu – Italo Calvino
Yazarın kitabın içindeki kahramanlardan biri olması – Pi’nin Yaşamı
Coetzee’nin son romanı “Yavaş Adam” da olduğu gibi ilhamın yaşlı bir kadın kılığında gelmesi.

Metafiction/üstkurmaca açısından bakılırsa Kara Kitap yazarın  kendi içinde barındırdığı çoklu kimliklerle uzlaşarak kendini bulması olarak ta görülebilir. 

Kitap gevşek yapıda bir kolaj gibi doğu kültürüne has öykülerle ve bu hikayelere paralellik kuran batı edebiyatı örnekleriyle bezenmiştir.  Kitap hikaye içinde hikaye, içinde yine hikaye olarak ilerler.  Galip’in İstanbul sokaklarında karısını ararken girip çıktığı dehlizler, randevu evleri, otel lobileri, kahveler, kumarhanelerde hikaye üstüne hikayelerle anlatılırken kitabın  esas amacının yazın ve yazma edimi olduğu sezdirilir.  Kitabın pek çok yerinde hikayelerin, anlatıldığı zaman, vücut bulduğu, gerçekleştiği söylenir.  Hikaye, ancak yazarın kaleminden çıkınca hayat bulabilecektir. 

KALEMİ ELİNE ALAN ‘GÖZ’

Kitabın başkahramanı Galip karısını İstanbul’un eski, mutsuz, kasvetli sokaklarında ararken kendisini bir “göz” ün takip ettiği hissine kapılır.  Bu gözü Galip/yazar kendisi yaratmıştır, göz de onu.  Her an gözlendiğini bildiği için varoluyordur.  Yazar kendi hayat malzemesinden çıkararak kendisini gözleyen, mercek altında tutan bir başkasını yaratmıştır.  “Kırılgan, zavallı, çaresiz ve kederli bir yaratık olarak gördüğü kişinin “kendisi” olduğunu bilir ve ona şefkatle yaklaşır.  Daha sonra Şehrikalp apartımanındaki Celal’in dairesine geldiğinde “göz” kalemi  eline alıp yazmaya koyulurken Galip/yazar ilhamı diyebileceğimiz bu “göz” ile özdeşleşir. 

“Hemen yanıbaşındaydım; karmakarışık masasının üzerindeydim sanki. Çok yakından seyrediyordum onu.   Çocuksu bir dikkatle, sevdiği bir filmi seyreden birinin huzurlu keyfiyle, ama içe dönmüş bakışlarla yazıyordu. Sevgili oğlunun kendisi için yazdığı ilk mektubun kaleme alınışını bir baba gururla nasıl seyrederse, onu öyle seyrediyordum. Cümlelerin sonuna doğru dudaklarının kenarlarını hafifçe büzüyor, kelimelerle birlikte gözü de kağıdın üzerinde titreyerek ilerliyordu. Bir sayfayı doldurmak üzere olduğunu görünce yazdıklarını oku­dum ve derin bir acıyla irkilldim.

Tanımak için can attığım kendi ruhunun sözlerini değil, be­nim şu okuduğunuz cümlelerimi yazmıştı yalnızca. Bu onun dünyası değil, benim dünyam, onun kelimeleri değil, şimdi her birinin acele acele üzerinden geçtiğiniz (biraz yavaş lüt­fen) benim kelimelerimdi. Karşı koymak, ona, kendi kelimele­rini yazmasını söylemek istedim, ama tıpkı bir rüyadaki gibi onu seyretmekten başka bir şey gelmiyordu elimden: Cümle­ler, kelimeler her biri bana biraz daha acı vererek birbirlerini  izlediler.

Yeni bir paragrafın başında bir an durdu, bir süre.  Bana baktı, sanki beni gördü, sanki gözgöze geldik. Hani eski kitaplar­da, dergilerde ilham perisiyIe yazarın tatıl tatIı sohbet ettikleri sahneler vardır; şakacı ressamlar yazının kenarına kalemi bo­yundaki sevimli küçük ilham periciği ile dalgın yazarın bir­lerine gülümseyen resimlerini çizerler.  İşte öyle gülümsedik birbirimize.  Bu anlayışlı bakıştan sonra her şeyin aydınlanacağını, tabii ki iyimserlikle bekledim.  Gerçeği anlayacak ve o çok  merak ettiğim kendi dünyasının hikâyelerini yazacak. Ben de keyifle onun kendisi olabilmesinin kanıtlarını okuyacaktım.”  

Karlı Gecenin Aşk Hikayeleri’nde Pamuk’un Nobel konuşmasında kendini anlattığına benzer bir yazar çizilir Kara Kitap’ta.  Galip odasına kapanan, kendi içine dönük biri olarak yaşayan, karısı yatağında sessizce uyurken, geceyarıları “şehrin karanlık sokaklarında, lambaları kırık arka mahallelerinde, Bizans’tan kalma yeraltı dehlizlerinde, esrarkeş ve gariban kahvelerinde, meyhane ve pavyonlarında...” gezinen biri olarak çizilir.   Gördükleri ona şehirdeki hayatın hayal edilmiş bir dünya kadar gerçek olduğunu öğretir.  Galip’e göre bu, alemin bir kitap olduğunu tabii ki doğruluyormuş.  Galip’in bir kahvehanede birbirlerine hikayeler anlatan toplulukta anlattığı bu öykü “aşktan çok yalnızlığın, hikayenin kendisinden çok hikaye anlatmanın üzerinde durduğu için yazarın hikayesi sessizlikle karşılanmış”  (164)  

Anlatılanın hikayeden çok hikaye ANLATMA üzerinde durduğunu söylemesi kitabın bir metafiction/üstkurmaca olduğunun diğer bir göstergesi olarak ta gösterilebilir.

İNSAN ASLINDA KENDİSİ MİDİR?

“Bedii Usta’nın Mankenleri” hikayesinde yazar, bizi biz yapan özelliklerimizin; sinemanın, televizyonun, dergilerin, afişlerin  etkisi ile yozlaştığını, vitrin mankenlerinin, giysilerimizin. hareketlerimizin, mimiklerimizin değiştiğini, sıradanlaştığını anlatır.  İstanbul sokaklarındaki renksiz, sıradan kişilerin beyaz perdenin aldatıcılığına kanıp kendi kişiliklerinden uzaklaşıp film kahramanlarının karakterlerine özendiklerini, ülkeyi değiştirmeye sıvanmış devrimci kişilerin aslında  yine başkalarının yapay hayatlarına özendikleri anlatılır. 

Ana meselesi “kendisi olmak”, iç sesine, kendi kokusuna, kendi mutluluk ve huzuruna gömülerek yaratmak olan yazar, kendisi olamazsa başkalarının istediği birine dönüşecek,  ancak kendisi olabilmeyi becerebildiğinde kendisini sevebilecektir.  Bütün hayatı boyunca başkalarının beklentilerini yerine getiren, askerlik arkadaşları öyle olduğuna karar verdikleri için şaka yapmaktan vazgeçmeyen, yılbaşı geceleri tombala oynarken eğleniyormuş gibi yapan, hoşuna giden kadınlar beğensin diye onların istediği gibi görünen... yazar “kendi koltuğuna oturup kendisi olabilmesinin, yıllar süren uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra yolcunun kendi evine dönmesine”  benzediğini söyler.  

HEPSİ AYNI KİŞİ Mİ ?

Kara Kitap’ın ana karakterleri, ustaca yontulmuş bir elmasın farklı yüzeyleri gibi  Galip karakterinin alt kimliklerini oluştururlar. Kitabın önemli kahramanlarından, hurufilik üzerine kitap yazan, Fazlallah üzerine kitap yazan Mehmet Üçüncü’yü Galip/Celal  karakterinin içinde barındırdığı bir çeşitlemesi olarak görebiliriz.  Galip kendini bulma süreci içinde Üçüncü (Celal bir- Galip iki - Mehmet Yılmaz/ Üçüncü ?) ile yaptığı iç tartışmalarında  daha önce de Mehmet Yılmaz kimliğinde görülen ve ülkenin kurtuluşunu Celal’in öncülük edeceği bir askeri darbede gören ve Celal’in bütün yazılarını ezbere bilen ve kendi karısının Celâl’e kaçtığını (kitaptaki motiflerden biri de karısı kaçan koca motifidir.) sanan Üçüncü, Celâl’i o kadar fazla düşünmektedir ki ikisinin arasındaki kişilik çizgisi kaybolmaktadır.  “O kadar çok hayalini kurar, o kadar çok düşünürdüm ki seni, bir noktadan sonra, sanki iki­miz arasındaki kişilik çizgisi hayallerimin sisleri ve dumanları arasında kaybolurdu. ...senin yazdığın o parlak cümlelerin, o ince buluşlann ve düşüncelerin yaratılmasında, tuhaf bir şekilde, ilk anda kanıtlanamayacak kadar karmaşık bir yolla, sanki benim de bir payım varmış gibi gelirdi bana. Sanki ben olmasaydım, sen o harikaları yumurtla­yamayacaktın. .... Anlatmak istediğim, yalnızca aynı şeyi bir­likte düşünmüş olmak duygusudur; senin başarında sanki be­nim bir payım olduğu duygusu. Anlıyor musun?" (369) sözleriyle bize Celâl kişiliğin bir yansıması olduğunu anlatır.  Hatta kendisinin Celâl Salik olduğunu iddia eder.  Celal Salik te zaman zaman Üçüncü takma adını kullanmıştır.

Üçüncü hiç kimsenin kendisi olamıyacağını bu ülkede varolmanın bir başkası olmak anlamına geldiğini, herkesin bir başkası olmaya can attığını, hiç kimsenin kendisi olamadığını ve insanın kendisini bulabilmesi için imrenilen kişilerden kurtulunması gerektiğini söyler.  Bu yüzden Celâl’i öldürecektir. 

Bir başka kişilik bölünmesi de Galip’e tutkun sınıf arkadaşı Belkıs karakterindedir.  Belkıs aslında varolmamaktadır.  Galip’in sınıfında Belkıs diye biri yoktur.  Belkıs Galibin narsis yanını ortaya koyan bir karakter olarak ta görülebilir. 

Kitapta çok yoğun biçimde tesavvuf felsefesine gönderme bulunmaktadır.  Şems-i Tebrizi’yi kim öldürdü bölümünde Mevlana’nın gerçekliğe kavuşmak, kemale ermek üzere yola çıktığı aşamaları anlatılırken, Yüzlerdeki Bilmeceler bölümünde kendilerini anlatamayanların yüzlerinin harflerle kaynaşması ile hurûfiliğin esrarı ele alınır.  Galip bütün bu arayışlardan yorgun düşmüştür.  Sadelik özlemi içindedir. 

“Bir anda dünyada işaretlerin, ipuçlarının, ikinci ve üçüncü anlamların, gizlerin, sırların yeri olmadığına karar verdi.  Bütün işaretler anlamak ve bulmak isteyen kendi aklının ve hayallerinin kuruntularıydı.  Her eşyanın yalnızca o eşya olarak varolduğu bir dünyada huzurla yaşayabilme isteği yükseldi içinde.  “

BAŞA DÖN
 



Kara Kitap

Tahsin Yücel

Kötü bir yazar iyi bir romancı olabilir mi? İlk bakışta olmazmış gibi geliyor insana. Ama bunca yıldır Orhan Pamuk’un yapıtlarını göklere çıkaran ünlü eleştirmenlerimize, özellikle de şu son aylarda aynı yazarın Kara Kitap adlı romanı konusunda yazılanlara biraz olsun değer veriyorsanız, bu soruyu “Evet, bazı bazı”, “Evet, neden olmasın?” ya da “Evet, olabilir; hatta iyi bir romancı olabilmek için önce kötü yazar olmak gerekir!..” biçiminde yanıtlamanız gerekir. Çünkü, kimi yazarlarımızın öve öve bitiremedikleri bu kitabı alıcı bir gözle okumayı denerseniz, tekdüze ve topal tümceleri, günümüz Türkçe’sinin çok gerilerinde kalmış sözcük dağarcığı, sıradan imgeleri karşısında, böyle bir kitabın yazarını “iyi yazar” olarak nitelemenin olanaksız olduğunu görürsünüz.

Yazının devamı için TIKLAYINIZ
BAŞA DÖN
 

ORHAN PAMUK  İLE AŞK VE KİMLİK ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Nükhet Erkmen

16 Mayıs 2002 tarihinde Nükhet Erkmen'in   Orhan Pamuk  ile yaptığı görüşmeden aktarılmıştır.

N.E :    Siz çok fazla eleştirilen bir yazarsınız, haksız yere çok  suçlanan bir yazarsınız ve  çok fazla yanlış anlaşılan bir yazarsınız.Yani çok okurunuz var ama hepsinin  sizi anladığını söyleyemeyiz.

O.P:     Ama şunun ayrımını yapalım ; gazetelerde  kitaplarım  hakkında  yazanlarla  – siz  onları   kastediyorsanız eğer- okurlarım aynı insanlar değil.Yani okurlar  var onlar kendi kendilerine bir şeyler anlıyorlar  .İyi, kötü, derin, daha kitabın içine girmeye ve benimle  kavga etmek istemiyorlar. Sonunda onlar da kavga ediyor ya da bir şeyler diyorlar ama onların kavgaları daha içten  bir yerde.  Gazetelerdeki polemikler hele bu Kar’dan sonra tamamen kötü, yüzeysel...

N.E:   Söyleyemediklerimizi ya da gerçek hayatta anlatmaktan  çekindiğimiz, insanlara göstermediğimiz yüzlerimizi belki de bir şekilde yazarak insanlarla paylaşıyoruz. Hem iletişimimizi koparmamış oluyoruz, hem de bir şekilde gerçekte söyleyemediğimiz   bazı şeyleri yazıyı kullanarak söyleyebiliyoruz.  Peki siz üniversite  eğitiminizi yarıda bırakarak roman yazmaya başladınız.Sizi yazmaya iten şey neydi?

Söyleşinin devamı için TIKLAYINIZ

BAŞA DÖN

BAŞA DÖN


Orhan Pamuk'un yazarlığı
Fikret Bila

Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk Türk yazar olarak Orhan Pamuk'un ve Türkiye'nin edebiyat dünyasında her zaman özel bir yeri olacaktır. Orhan Pamuk bu ödülü, Türkçeye ve Türkiye'ye de kazandırmıştır.
Yazar Orhan Pamuk'un, "1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü" diye özetlenecek sözleri, yargılanması ve bu sözler etrafındaki yürüyen tartışma, gölgelere, kuşkulara, keşkelere neden oldu.
Pamuk'un Ermeni iddiaları ve Kürt sorunu konusunda ne düşündüğü ayrı konu. Tartışma, bu sözlerin Nobel'i almak için söylenip söylenmediği üzerinde yoğunlaştı.
Pamuk'un bu yaklaşımının etken olup olmadığını, etkense, ne derece etkili olduğunu ölçmek mümkün değil.
Nobel almış bir yazar olarak Orhan Pamuk'a bundan sonra da bu konudaki görüşleri sorulacaktır, merak edilecektir.
Bu tartışmalar içinde Orhan Pamuk'un yazarlığı, edebiyatçılığı fazla tartışılamadı.

Yaratıcı yazarlık
Orhan Pamuk nasıl bir yazardır?
Edebiyat eleştirmenleri, Orhan Pamuk'un, doğu anlatım geleneğine, çağdaş öykü ve anlatım teknikleri ekleyerek yeni bir roman türü yarattığını, bu nedenle "yaratıcı yazarlık" açısından büyük başarı sağladığı yorumunda birleşiyorlar.
Pamuk'un, günümüzde geçen olaylarla, mistik dünya ve tasavvuf felsefesi arasında ustaca yaptığı göndermeler yoluyla kurduğu başarılı bağlantı yine edebiyat eleştirmenlerince takdir ediliyor.
Bu bağlamda "Kara Kitap" Pamuk'un başyapıtı olarak gösteriliyor. Kara Kitap'ı anlamak için Mevlana'nın Mesnevi'si ve Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk'ını bilmek gerekiyor. Kara Kitap'taki "Rüya ile Galip" öyküsü, Şeyh Galip'in "Hüsn ü Aşk" öyküsüdür. Bazı edebiyatçılar Kara Kitap'ı, "21. yüzyılın Hüsn ü Aşk"ı olarak tanımlıyorlar.
Kara Kitap'taki Milliyet yazarı "Celal Salik" Mevlana Celaleddin Rumi; avukat Galip, Mevlana'dan 5 yüzyıl sonra Mevlevilik yolunda şeyhlik düzeyine erişmiş Şeyh Galip'tir.
Galip, Hüsn ü Aşk'taki erkek kahraman Aşk'ı; Rüya ise kadın kahraman Hüsn'ü temsil ediyor.

Tasavvufun benlik çözümlemesi
Edebiyat dünyasında, tasavvuf edebiyatını günümüz öykülerine taşıma ustalığı açısından Pamuk'un Kara Kitap'ı çok başarılı bulunuyor.
Orhan Pamuk, tasavvufun "benlik çözülmesi" ve "benlik bütünlemesi" aşamalarını izlemiştir.Tasavvufta aşk, Allah'ı aşkla arayanın sonuçta onu yüreğinde bulmasıdır. Şeyh Galip'te Aşk, sevgilisi Hüsn'ü kendi yüreğinde bulur. Avukat Galip'in de kendisini terk eden karısı Rüya'yı sonuçta bulduğu yer kendi yüreğidir.
Avukat Galip (Şeyh Galip), sonunda "mürşit" gibi gördüğü, özendiği Milliyet yazarı Celal Salik'in yerini alır, onun adına yazmaya başlar, onunla bütünleşir. Bu Mevlana'yla bütünleşmektir.
Bu tasavvufta "kendisi değil başkası olma" isteğinin yarattığı çelişkinin "benlik bütünlemesiyle-başkası olmakla" ortadan kalkması halidir.
Orhan Pamuk'un edebiyatta yüzyıllar öncesiyle kurduğu bu başarılı "köprü" Nobel'in konusu olmalıdır, Ermeni iddiaları veya Kürt sorunu değil...

Rüya kim?
Nobel törenleri sırasında Orhan Pamuk'un kızı Rüya babasına hep eşlik etti. Basının ilgisi Rüya'nın üzerindeydi. Kitabın yayımlanmasından bir yıl sonra (1991) dünyaya gelen Rüya, adını Kara Kitap'tan alıyor. Kara Kitap'taki Rüya, Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk'ındaki "Hüsn"ü temsil ediyor.
İki anlamlı sözcüklerle tasavvuf dilini ustaca kullanan Orhan Pamuk, kızına verdiği Rüya adıyla bu özelliğini gösteriyor. Tasavvufta "hakikat" ile "suret" arasındaki ilişki ve yolculukta da anlam taşıyor Rüya...

BAŞA DÖN
 


 

 

ORHAN PAMUK’UN “KALEM KAZISI” İLE KEŞFETTİĞİ İNSANLIK HAZİNESİ
Deniz Şarman
 

      O. Pamuk’un  ‘Kara Kitap’ını çözümlemek için Mevlana Celaleddin’in kalıplarına oturtmak, o gözle de değerlendirmek gerektiğine inananlar çoğunluktadır. Kendisi de, Mesnevi’yi ve O’nu örnek alan Şeyh Galip ve öğretilerini rehber edinmiş, onları daha iyi anlama yolunda yazmayı kullanmıştır. “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz.. Yazı hariç, yazı hari煔 demiştir. O, kendini örnek aldığı insanlar gibi en iyi yazarak ifade edenler sınıfındandır..Köşe yazarı Celal, Şeyh Galip ve Mevlana da kendini yazarak ifade eden kimselerdir. Ne zaman ki Avukat Galip, kendini köşe yazarı Celal, (dolayısıyla Mevlana) ile özdeştirmiş, o zaman yazmaya başlamış, yazınca da içindekini dökebilmiş, kendini çözebilmiştir. Yazdıkça Celal olmuş, Celal oldukça Mevlana’ya yaklaşabilmiş, O’nu daha iyi anlayabilmiştir. Yazarken kaleminden binlerce yılın birikimi dökülmüş, çok derinlere katman katman kalemiyle inmiş, her katmanı kalemiyle kazımıştır.

      Bu kalem kazısı sayesinde, sistemli bir şekilde yapılan kültür sondajı ile karşılaşıyoruz. Tarihimizin, kimliklerimizin katman katman katlarına inen bu esrarlı sondaj, Onu Esrar-ı Keşf’e götürmüş, bu kalem kazısı bir insanlık hazinesi ile karşı karşıya gelmiştir.

 Bu insanlık hazinesini keşfetme adına, Orhan Pamuk bize Mevlana’dan ve O’nun hocalarından öğrenilmiş çok geçerli ve sistemli bir yol sunmuştur. Böylesine önemli bir kazı yapılırken elbette bir yöntem, bir yol, bir sistem gereklidir. İnsanlık tarihinin hazinesini keşif anlamında yapılacak böylesine önemli bir kazıya önemli yöntemler gerekir ve çok önemli rehberler…

      Bugün basit bir kazı bile, birçok hoca eşliğinde bilimsel yöntemlerle yapılmaktadır. Bulunan en küçük bir taş parçası bile defalarca tetkik edilir, bir mücevher değerindeki bu nesne ona ayrılmış özel bir yere konmaktadır. Kaldı ki insanlık tarihinin hazinesi gibi önemli bir kazı için elbette Mevlana Celaleddin gibi bir hoca seçilecek ve Orhan Pamuk gibi bir kalem kazı uzmanı bu iş için yola çıkacaktı. Sonunda keşfettiği hazinenin bir kısmı içinde elbette önemli bir ödülü hak edecekti…Bu Nobel’di…

  Bu olağanüstü kalem kazısı bizi insan olmamızın en derinlerinde yatan birçok esrar ve sır ile karşı karşıya bırakıyor. Binlerce yılın biriktirdiği birikimden genlerimizle bizlere hangileri düşmüşse, onlarla tek tek yüzleşmeden bu kazıdan salim çıkmamız çok zor.

  İnsan olmak “ Şeref-i Mahlukat” mertebesine ulaşmak, öyle kolay bir iş değil, bize kadar iletilen iyi kötü her zerre ile yüzleşmek çok uzun, çok sebatlı bir yolculuk gerektiriyor… Bu uzun yolculukta karşılaşacağımız her tür olayın dikkatle ve ilgiyle, sebat ve çalışkanlıkla halledilme cihetine gidilmesi gerekiyor. Hiç beklemediğimiz birçok kişi ve olay önümüze çıkacaktır. Bunlardan birisini bile basittir diye düşünüp geçiştirmeye kalkarsak, bu atladığımız ayrıntı bize köstek olabilir.

      “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim” diyerek yaratılış başlamış…Bizlerin de en asli görevi bu hazineyi keşfetmek için çıkacağımız yolculuklardır ; “Keşf-ül Esrar”..

O.Pamuk’la birlikte bölüm bölüm  anahtarları verilen bu hiç tükenmeyecek hazineye ulaşabilirsek bu manevi servetin bizi nasıl ihya edeceğini göreceğiz..Tabi buna ulaşmak, O.Pamuk’un verdiği sırların çözümü, bizlerin elinde ve bizlerin çabalarıyla gerçekleşebilecek bir olgu. 

   Zahir ve batın hep iç içe arka arkaya seyreden bölümler birbirini besler. Zahirde bu insanlık hazinesini arayan bölümler şöyle sıralanmıştır; Boğaz’ın Sularının Çekildiği Zaman: Muhteşem ve ürpertici bulgularla uçsuz bucaksız hazinenin kalıntılarını konu ederken, insanlık kültür tarihi diye de algılayabileceğimiz bilgileri verir. “Rüya’ya Selam Söyle”, “Alaaddin’in Dükkanı”, “Bedii Usta’nın Evlatları”, “Hafızamızı Sinema’da Kaybettik”, “Öpüş”, “Apartman Karanlığı”, “Esrarlı Resimler”, “Kahramanı Benmişim”, “Bir Akıl Hastası Değil, Yalnızca Sadık Bir Okurunum”, “Hikayeci Değil, Hikaye”, “Şehzade’nin Hikayesi” gibi bölümler zahirde bu insanlık hazinesini arayan bölümlerdir.

      Bir de kitapta bu yolculuğa paralel Batıni bir yolculuk söz konusudur. Bunu içeren bölümler, diğer bölümlerle arka arkaya iç içe gelmekte, bunlar birinci ve ikinci bölümler diye ayrılmamaktadırlar. Bu, zaten hayatta da yaşadığımız olaylarda da böyledir. Batıni olarak nitelendireceğimiz bölümler; “Galip Rüya’yı İlk Gördüğünde”, “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman” (Bu bölüm hem zahiri hem Batıni gelişmeler için çok önemli sırlar içermektedir.) “Çocukluk Bu”, “Kafdağı’nın Harfleri”, “Üç Silahşörler”, “Birisi Beni Takip Ediyor”, “Göz”, “Bak Kim Geldi”, “Hepimiz Onu Bekliyoruz”, “Kendim Olmalıyım”, “Beni Tanıdınız mı”, “Şehir İşaretleri”, “Hayalet Ev”, “Şems-i Tebrizi’yi Kim Öldürdü”, “Yüzdeki Bilmeceler”,  “Harflerin Esrarı ve Esrarın Kaybı”, “Keşf-ül Esrar”, “Kardeşim Benim”, “Aynaya Girdi Hikaye” ,“Ama, Bunları Yazan Ben” .

   Yukarıda adı geçen bölümlerden Batıni bilgi ağırlıklı olanlar tasavvufu edebiyata taşımakta daha ön planda olup   TA- SA- VUV- F heceleri anlamlarınca Mevlana’nın Mesnevi, Şeyh Galip’in Hüsn’ü Aşk Eserlerinin kalıplarına uygundur.

      Kitapta, kişilik çözümlemesi ve bütünlenmesiyle ilgili bölümlere Hz. Mevlana’nın Muhteşem beyitleriyle açıklama getirip, bu büyük eser hakkındaki düşüncelerimizi şimdilik kapatalım. “Kendinize(!)emanet olun.”   

               Derleyen: Deniz Şarman 
 

“ Hem ben Ben’im, hem sen Sen’sin, hem sen Ben’im..
   Ne ben Ben’im, ne sen Sen’sin, ne sen Ben’im…”

                                          Mevlana Celaleddin Rumi
 


ÜSTKURMACA OLARAK KARA KİTAP (bölüm VII)
http://www.let.leidenuniv.nl/tcimo/tulp/htmlles/tekst-9/tekst-9.htm

Berna Moran

Kitap hakkında çok yazıldı ve her eleştirmen  kendi değişik yorumunu getirdiği için romana çeşitli açılardan bakılmış oldu. Ancak bildiğim kadarıyla Kara Kitap'ın burada sözkonusu etmek istediğim yönü üzerinde durulmadı pek.  O yön de, Kara Kitap'ın konusu ve Kara Kitap ile Doğu anlatı geleneği arasında kurulan bağla ilgili. 

Romanın hemen başlarında Kara Kitap ile Mesnevî, ve özellikle Hüsn ü Aşk arasında birtakım bağlar kurulacağını, okur , Galip ve Celâl adlarıyla karşılaştığında değilse de apartmanın adının "Şehrikalp" olduğunu öğrendiği zaman tahmin edebilir.  Çünkü yazar apartmana verdiği Şehrikalp adıyla, Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk'ındaki Diyar-ı Kalp'e açık gönderme  yapmaktadır. 

Romanın geri kalan kısmı, yazarın, Celâl karakteriyle Mevlâna Celâleddin Rumî arasında ve Galip karakteriyle de Şeyh Galip arasında çağrışımlar uyandırmak istediğine kuşku bırakmaz.  Örneğin, Celâl'in "Mevlâna'dan kendinden söz eder gibi söz (ettiğini) kendini Mevlâna yerine" koyduğunu öğreniriz (s.240) . Galip ile Rüya'nın öyküsü Hüsn ü Aşk'ta anlatılan öyküye koşut  öğeler taşır. Ayrıca Galip, Hüsn ü Aşk'ı Rüya ile birlikte okurken Rüya'ya aşık olur vb.  Kanımca Orhan Pamuk'un yapmak istediği şeylerden biri, Doğu edebiyatı bağlamında ve o gelenekten yararlanarak  çağdaş bir roman yazmak. 

Yazının devamı için TIKLAYINIZ


ORHAN PAMUK’UN "KARA KİTAP"I ÜZERİNE BİR İNCELEME

NÜKHET M. ERKMEN
EGE ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ (LİSANS TEZİ)

 

ÖNSÖZ

Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti
Orhan Pamuk (Yeni Hayat)
 

     Hani kimi zaman insanın hayatında bazı ‘an’ lar vardır ve o anlar sonraları unutulmaz ‘anı’lar bırakır.İşte benim için o ‘an’lardan hayatımı en çok etkileyeni Orhan Pamuk’u ilk okuduğum andı.O ‘an’ın unutulmaz ‘anı’lara  dönüşmesi ise Kara Kitap’ın hayatıma girmesi ile oluştu.1999 yılında lisedeki sosyoloji hocam Sezer Ateş Ayvaz’ın  ‘Madem Kara Kitap’ı bu denli çok seviyorsun,eğer bir gün sosyoloji okursan mutlaka O’nu incelemelisin’ cümlesiyle, hayatın beni çok sevdiğim sosyoloji bölümüne ve  yine Kara Kitap’a getireceğini kim bilebilirdi ki? 

YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ
BAŞA DÖN



Orhan Pamuk thumb pictureOrhan Pamuk

The Nobel Prize in Literature 2006

 

Orhan Pamuk, 7 Haziran 1952'de İstanbul'da laik, varlıklı orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası da, dedesi ve amcası gibi yüksek mühendisti. Aile servetinin temelini dedesi atmıştı. Pamuk, yetişkinlik çağlarında ressam olmak istiyordu. Lise diplomasını Robert Koleji'nden aldı ve daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi'nde mimarlık, İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okudu. 1985 – 1988 arası Kolombiya Üniversitesi'nde konuk araştırmacı oldu ve kısa bir süre de Iowa Üniversitesi'ne bağlı olarak ABD'nde bulundu. İstanbul'da yaşıyor.

Pamuk, büyürken geleneksel Osmanlı tarzı aile yaşamından batı yaşam tarzına geçişi yaşadığını söylemiştir. İlk yayınlanan romanı, Cevdet Bey Ve Oğulları (1982), bu konudadır. Bir aile tarihi olan romanda, Thomas Mann'ın ruhuna uygun olarak üç kuşağın gelişimini anlatmaktadır.

İkinci romanı Sessiz Ev (1983), beş ayrı anlatıcının perspektifinden, Türkiye bir iç savaşın eşiğindeyken, aynı ailenin birkaç üyesinin, yaşlanmakta olan babaanneyi, sevilen bir sahil kentindeki evinde ziyaretini dile getirmektedir. Yıl 1980'dir. Torunların siyasi tartışmaları ve arkadaş çevreleri, aşırı uçlardaki değişik örgütlerin iktidarı ele geçirmek istedikleri bir toplumdaki kargaşayı yansıtmaktadır.

Pamuk, üçüncü kitabı Beyaz Kale (1985) ile uluslararası alanda dikkat çekti. Bu kitap, şekil olarak 1600'lü yıllarda geçen tarihi bir roman ama içerik olarak herşeyden önce benliğimizin değişik öykü ve kurgularla nasıl yapılandığını ele alan bir anlatıdır. Kişilik, değişken bir yapı olarak ortaya konmaktadır. Romanın, köle olarak, genç ve bilgili biri olan Hoca'ya satılan Venedikli kahramanı, Hoca'da kendi yansımasını görür. Birbirlerine yaşam öykülerini anlattıklarında aralarında bir kişilik değişimi olur. Belki bu, bir bakıma sembolik olarak Avrupa romanının yabancı bir kültür tarafından esir alınması ve onunla birleşmesidir.

Pamuk, roman sanatında, kimliklerle ve çift kişiliklilik motifleriyle oynamasıyla ün kazandı. Benzer bir sorunlar yumağı Kara Kitap'ta (1990) vardır. Romanın İstanbul kalabalığındaki kahramanı, karısını ve onun üvey erkek kardeşini aramaktadır. Bir süre sonra üvey kardeşle kişiliğini değiştirir. Mistik şark geleneğine yaptığı sayısız atıflarla bu olayın bir Sufi perspektifinden anlaşılmasını doğallaştırır. Kara Kitap, Türk yazınında sosyal gerçekçiliğin egemenliğini kesin olarak kırdı. Bu, Türkiye'de en azından Sufizm ile bağlantısı nedeniyle tartışma yarattı. Pamuk bu romandan yola çıkarak bir film senaryosu yazdı, Gizli Yüz (1992).

Yeni Hayat (1996) romanı, okuyunca, insanın yaşamını geri dönülemeyen değişikliğe uğratma özelliğine sahip gizemli bir kitap hakkında yazılmıştır. Bu kitabı arayış, görünüşte bir seyehatnameye benzemektedir ama yazınsal taş atmalarla, tasavvuf ruhuna uygun düşünsel deneylerle ve eski Türk populer kültür anılarıyla çevrelenmiştir. Bu da konuyu daha çok, romantiğin artık kaybolmuş, başlangıç bilgeliği hakkındaki söylenceleriyle akraba, alegorik bir olaya dönüştürmektedir.

Benim Adım Kırmızı (2000), yazara göre, Doğu ile Batı arasındaki ilişkiyi ana konu ediniyor ve her iki kültürde sanatçıyla eseri arasındaki bağa olan değişik bakış açısını irdeliyor. Klasik minyatür boyama sanatını ve aynı zamanda tarihi bir ortamda işlenen cinayet sırrını ele alan bir öykü, acı güzel bir aşk hikayesi ve sanatta bireyselliğin rolü üzerine ince bir diyalektik tartışma.

Pamuk, deneme kitabı, Öteki Renkler : Seçme Yazılar Ve Bir Hikayesi'ni (1999) ve kent anlatısı, İstanbul : Hatıralar ve Şehir'i (2003) yayımladı. Bu sonuncuda yazarın gelişim çağlarına geri dönüşler İstanbul'un yazın ve kültür tarihinin anlatımıyla içiçe örülüyor. Hüzün anahtar bir sözcük. Pamuk'un İstanbul ve halkına özgü melankoliyi betimlemek için kullandığı, çok tabanlı bir kavram.

Pamuk'un son romanı, Kar (2002). Türkiye'nin doğu sınırında, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında sınır kenti olan Kars'ta 1990'lı yıllarda geçer. Romanın kahramanı, Frankfurt'ta sürgünde yaşayan bir yazar yeniden kendini ve ülkesini bulabilmek için Kars'a gitmiştir. Roman, bir aşk ve yaratı öyküsü olmaya doğru gelişirken aynı zamanda günümüz Türkiye toplumunda dikkat çeken siyasi ve dini çelişkileri uzmanca tarif eder.

Pamuk, kendisini siyasi hevesleri olmayan, edebiyat yazarı olarak görse de ülkesinde tartışmacı bir fikir adamı olarak tanınıyor. İslam dünyasında, Salman Rüştü'ye karşı çıkarılan fetvayı kınayan ilk yazar o oldu. 1995'te Türk meslektaşı Yaşar Kemal mahkemeye çıkarılınca ondan yana tavır koydu. Bir İsviçre gazetesine, Türkiye'de otuz bin Kürt ve en milyon Ermeni'nin öldürüldüğü yolunda görüş bildirince Pamuk'un kendisi hakkında da dava açıldı. Bu, geniş uluslararası protestolara yol açtı. Dava daha sonra düşürüldü.

Kazandığı yazın ödülleri: Milliyet Roman Yarışması Ödülü (1979, Mehmet Eroğlu ile paylaştı), Orhan Kemal Roman Ödülü (1983), Madaralı roman Ödülü (1984), the Independent Award for Foreign Fiction (1990), Prix de la Découverte Européenne (1991), Prix France Culture (1995), Prix du Meilleur Livre Ètranger (2002), Premio Grinzane Cavour (2002), the IMPAC Dublin Award (2003), Ricarda-Huch-Preis (2005), Der Friedenspreis des Deutschen Buchhandels (2005), Prix Médicis étranger (2005), Prix Méditerranée Ètranger (2006).

BAŞA DÖN
 


HÜSN- Ü-AŞK
GONCA KUZAY

            ŞEYH GALİB ( 1757-1799)

         Divan Edebiyatımızın son büyük şairi olan Şeyh Galib, 1757’de İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mehmed  Esad olan Şeyh Galib’in babası Reşid Efendi, annesi Emine Hatun’dur. Babası tasavvuf eğitimi almış, mevleviliğe ve melamiliğe bağlı şiirlerle uğraşmış, kültürlü bir kişidir. Şeyh Galib’in dedesi Mehmed Efendi de mevlevi tarikati aydınlarındandır.

 Şeyh Galib ilköğretimini babasından gördü. Hamdi adlı bir bilginden Arapça dersi almış ve kendisine Esad mahlasını veren Süleyman Neşet’ten de öğrenimi sırasında faydalanmıştır.

         Galib ilk şiirlerinde Esad mahlasını kullanmıştır. Fakat bu adın başkalarınca kullanıldığını görerek Galib mahlasını almıştır. Yirmi dört yaşındayken Divan’ını yazmıştır. 26 yaşındayken Türk Edebiyatı’nda mesnevi türünün en başarılı örneklerinden biri sayılan “Hüsn ü Aşk” adlı eşsiz eserini yazmıştır. Bir yıl ilimle ve eserlerini yazmakla uğraştı. Bu tarihte Galata Mevlevihanesi sonra Konya’da Mevlana dergahında çileye girmiştir. Fakat babasının isteği üzerine çileyi tamamlamadan İstanbul’a dönmüştür. Yenikapı mevlevihanesinde yeniden çileye girdikten sonra hücreye çıkmıştır. Sütlüce’deki evinde, 1791 yılına kadar şeyhlik yaptı. Sekiz yıl süren dergah şeyhliği sırasında Sultan III. Selim, Valide Sultan, padişahın kız kardeşi Beyhan Sultan’ın yakınları arasında yer aldı. Onların takdirlerini kazandı.

Devamı için TIKLAYINIZ

BAŞA DÖN


The Black Book

Innes, Charlotte
http://www.ecst.csuchico.edu/~nazan/opamuk/article/article2.html

The Nation, March 27 1995, v260, n12, pp.245-248.

By Orhan Pamuk. Translated by Guneli Gun. Farrar, Straus & Giroux. 400pp. $25.

One image stays with me from a visit to Istanbul some years ago: the floor of a mosque, covered with layer after layer, perhaps century after century, of intricately patterned rugs. This clever cushion for the knees of the faithful seemed to symbolize the difference between East and West, between the preservation of a multilayered past and a tear-down, throwaway culture; between a textured life, full of meaning and mystery, and one that's all surface and instant gratification.

Yazının Devamı İçin TIKLAYINIZ


Tales of the city

Robert Irwin
http://www.orhanpamuk.com/articles/robertirwin.htm

07 July 1995

Orhan Pamuk THE BLACK BOOK Translated by Gueneli Gun 400pp. Faber. - 0 571 16892 2

According to Turkish folklore, the Simurgh is a bird with a name but no body. In the thirteenth-century Conference of the Birds by the Persian poet Farid al-Din al-Attar, the Simurgh, which nests on the equally legendary Mount Kaf, becomes the object of a mystical quest a quest which ends in self-discovery for its participants.