Orhan Pamuk

Kar

Orhan Pamuk

Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Editörün Notu :
Olay Kars’ın dondurucu soğuğunda,  bölgesel bir askeri darbenin baskısı altında , laik-antilaik çatışmaları içinde geçen eserde Pamuk, türbanlılar, intihar eylemleri, imam hatip sorunu, askeri darbeler gibi ülkemizin içinden geçtiği darboğazları farklı politik eğilimler  açısından ele alıyor.


 

KAR kışkırtıcı

http://www.milliyet.com.tr/

Orhan Pamuk’un son günlerin en çok konuşulan romanı "Kar" kışkırtıcılık ölçüsünde cüretli. Kitap, okurların büyük çoğunluğunda olumsuz tepkiler uyandıracak çok sayıda olay, fikir kalıbı, suçlayıcı söz içeriyor.

NECMİYE ALPAY

 

"KAR"ı, özellikle de bir noktadan sonra, irkilmeden okumak olanaksız. Kışkırtıcılık ölçüsünde cüretli, neşter gibi bir roman bu. Orhan Pamuk, kurguyu doğrudan politik bir zemine oturtmuş. Grotesk (kaba, mizahi, iğneleyici) bir dil ve kurguyla.

Politika, insanların iç ve dış dünyalarında aynı zamanda yaşanıyor. Okurların büyük çoğunluğunda güçlü olumsuz tepkiler uyandıracak nitelikte, doğrudan bu amaçla yazılmışa benzeyen çok sayıda fikir kalıbı yerleştirilmiş "Kar"a. Bir kurgu okumakta olduğumuzu hiç unutmamamızı isteyen bir kurgu bu. Oyuncu ve epik.

"Kar"da görüntü net, olay örgüsü meydanda. Bu açıdan, Orhan Pamuk’un çizgisinde "Benim Adım Kırmızı"nın hazırladığı kırılmayı keskinleştiriyor.

Şimdi bu giriş paragraflarında belirttiğim özellikleri açmaya, ayrıntılandırmaya çalışayım.

Cüret

Orhan Pamuk romanlarının insana pek fazla rahatlık vermediği, içini açmadığı biliniyordur; ama "Kar", tam bir kışkırtma. Bu ülkede olup bittikleri ve olup bitebilecekleri halde kamu önünde doğrudan dile getirmekten, hele tümünü bir araya getirmekten herkesin kaçındığı suçlama sözlerini, verileri, olasılıkları, yenir yutulur gibi olmayan bir sürü olay, fikir kalıbı ya da suçlayıcı söz biçiminde bir araya getiriyor "Kar", kendisi araçsallaşmaksızın.

"Kar"ın groteskliği açıklama gerektiriyor mu, bilmiyorum: Hem "Yeşil" adı verilen Susurluk uzantısını hem de "Bin Ladin"i andıran "Lacivert" gibi bir ad; "Ka" adı; İpek’le Kadife’nin aynı kumaşı oluşturan adları; tüm bu roman kişilerinin (ayrıca Sunay Zaim vb.’nin) kurgulanmasındaki, yarı tipleyen yarı karakter yaratan yöntem; "Kelidor" gibi bir şampuan; betimlendiği biçimiyle tiyatro ortamı ve oyun bileşimleri, özellikle tiyatrodaki ateş etme sahnesi, vb., vb. Pek ikincil bir özellik sayılacak gibi değil grotesklik.

Kışkırtıcılıksa genellikle siyasal aidiyet düzeyinde; farklı okurlarda farklı tepkiler yaratabilecek türden. Her okur kısmen de olsa bir siyasal akıma dahil ya da yakın olduğundan, herkes romandaki kışkırtma öğelerinden bir bölümüne tepki duyuyordur.

Örneğin, "laik aydın" tanımına yakın olanlar, Hande’nin "‘iknacı kadın’ gibi kötü bir yabancı" demesine tepki duyacak, belki daha s.27’de, "sokaklardaki başörtülü kadınların sıklığına bakıp hemen siyasal sonuçlar çıkarabilen laik aydınların bilgi ve alışkanlıkları" sözünü okuyunca irkilecek, tarihsel olarak "türban" adı verilen o özel örtünün "başörtüsü" gibi genel bir adlandırmayla geçiştirilmesini yazarın gerek siyasal bilinci, gerekse gözlem gücü açısından zayıflık sayacak, üstelik laik okurla alay edildiği duygusuna kapılacaktır.

Benzer bir biçimde, ahlâkçı okurlar, "kişisel mutluluğu için insanın hiçbir şey yapmamasının en büyük mutluluk olduğuna kendini inandırmış ahlâkçılardandı" gibi sözlere; laik Müslümanlar, "laik olmasına rağmen kadere iyi bir dindar kadar inanan müdür" sözüne (bu sözün geçtiği beşinci bölümü oluşturan bütün o diyalog bir cüret doruğu); ateist okurlar, "Yıllardır gizli gizli korktuğum, ateistlik yıllarımda bir zayıflık ve gerilik olarak gördüğüm şey olmuştu: İslam’a dönüyordum" denmesine ve Necip’in s.84-85’te ateistlere ahlâksızlık yükleyen sözleri gibi bölümlere; İslamcı okurlar, bir İslamcının, "Bu şiirlerde anlattıklarımın hakikiliği bir tek Batı şiirlerinin hakikiliğiyle karşılaştırılabilirdi" demesine, kitap boyunca "ermiş" sözcüğünün yerine "aziz, azize" (s.78: "intiharcı azize") sözcüklerinin kullanılmasına, üstelik bir İslamcıya da kullandırılmasına, İslamcı gazete Mızrak’ın başyazarı olan ihtiyar eczacının tacizci sapkınlığına; solcular, Ka ile Muhtar’ın andığı solcuların içinde bir tek iyi kişinin bile bulunmamasına, Ka’nın, işkencede can veren devrimci arkadaşlarına ilişkin "hayatlarının saçmalığı" fikrine; ulusalcılar, "Kars’ta herkes, her an, her şeyden haberdardır; yeter ki bu şey Kars’ta olsun" biçimindeki sınırlılık eleştirilerine; Karslılar, Ka’nın "İnsan burada, yaşamayı değil, ölmeyi düşleyebilir yalnızca", Necip’in "Kars’ta ancak aptallar ve kötüler mutlu olabilir" demesine; tiyatrocular, yazar Orhan’ın oyuncu Funda Eser için, "Uyuşturucularla yıpranmış, yorgun ve yılgın sahne sanatçılarında görülen o her şeyi unutmuş haline rağmen..." demesine; kadınlar, "subaylarla karıları" gibi sözlere; subaylar ve devlet görevlileri, tiyatrodaki genç İslamcılar için, "devlet erkanı ve askerler arasında bir korku yaratabildiklerini hayret ve mutlulukla görmüşlerdi" denmesine; şovenler, durmadan eski Ermeni binalarının anımsatılmasına, Türk imgesinin Stendhalvari bir ince mizahla işlenmesine; liberaller, Sunay’ın "senin gibi kuşbeyinli bir liberal hayalperest" demesine; Cumhuriyet gazetesi yazarları, dostlarına değil de askerlere inandıkları yargısına; yurtsever, özgürlükçü gibi sıfatları seven Kürt okurlar, "Kürt milliyetçisi" sözüne; komünistler "liberal komünist" sözüne; insan hakları savunucuları, [Ka için] "Aşırı iyi niyetten hafifçe aptallaşmış kimi Avrupa aydınlarının ve onları Türkiye’de taklit edenlerin tekrarlaya tekrarlaya bayağılaştırdıkları insan hakları laflarını onunla sevişebilecek olmanın heyecanıyla tekrarlarken..." denmesine vb. tepki duyacaktır.

Okuma sürecinde uzun süre tekinsiz duygular içinde olunması, yukarıdaki türden fikir kalıplarını, yargıları, roman kişilerine ya da romanın anlatıcısı "Orhan"a değil, Orhan Pamuk’a yükleme eğiliminin duyulması herhalde kaçınılmazdır. Bu tepkiyle, "Orhan Pamuk’un kendisi de, siyasal İslam korkusuyla mı solculuğu iyi göstermeyip dengeyi Lacivert lehine kuruyor", gibi sorular da sorulabilir. Her tür komplo kuramına elverir türden malzemeler içeriyor "Kar". Orhan Pamuk’un öznel niyetinden bağımsız olarak, bu romanın özelliği bu.

"Kar"ın kışkırtmalarına kapılıp duyduğu ilk tepkide okumayı bırakan oluyor mu bilmiyorum. Gerek bırakanlar, gerekse okumasını o tepkinin yarattığı dar şeritte sürdürenler, bu romanla daha geniş bir düşünsel / duygusal deneyime kışkırtılmış olduğumuzu anlama olanağını bulamayabilirler.

Yeterince uzaktan bakılabildiğinde, romandaki kışkırtma öğelerini yazarın kendisine yüklemekten vazgeçip bir yüzleşmeler dizisi olarak okumak olanaklı. Bu olanağı sağlayan, okurken zihnimizde oluşan tepkilerden pek çoğunu bir süre sonra bizzat romanda, bu kez başka bir açıdan bakılıp adı konmuş olarak görmemiz. Roman süreci içinde öğelerin böyle dönüp dolaşması nedeniyle "sarmal" adı verilebilecek bir tür yöntem bu.

Sarmal

Kışkırtma öğelerinin bir süre sonra başka bir açıdan adı konmuş olarak karşımıza çıkması, o öğeye bir dış / yukarı halkadan bakan göz işlevi görüyor. Tipik bir örnek: Romanda durmadan Kars’taki eski Ermeni evlerinin anılmasından huylanacak komplocu bir zihni yankılayan sarmal, romanın 294. sayfasındaki yerel gazetede karşımıza çıkıyor: "... bu şaibeli kişinin birden ... Türk olmaktan utandığın için mi..." vb. Daha sonra, s.424’ün son satırlarında bir yankı daha: "... şehirdeki istihbarat servislerinin neleri kurcalamak için buraya geldiğimi pek merak ettiklerini (eski ‘Ermeni’ olayları, Kürt isyancıları, dinci gruplar, siyasal partiler?)... söyledi".

Bu romandaki düşünsel haz öğesi, kar tanesi gibi "trük" ya da "eğlencelik"lerden çok, söz konusu sarmalın izini sürmek olabilir. Başka bir deyişle, "romanın diyeceklerini ne ölçüde önceleyebilirim" çabası. Ulaşılan her yeni halka, gidilecek zihinsel yolun daha uzun olduğunu düşündürüyor çünkü. (Roman bitince de bitmiyor elbette.) Kişilerin birbiriyle, kendi kendisiyle, tarihiyle, yeriyle yüzleşmesi için bir mekanizma kurulmuş. Yazar, okuru tedirgin edip tepkisini çekecek sözleri ettikten sonra, örneğin, doğruca "huzursuz edecek" diye yazarak (s.35 sonu) okurla roman kişisinin ya da anlatıcının kısmen de olsa ortaklaştığı bir söyleme geçiyor. Başka bir deyişle, sarmal, gizli "evet, ama"larla birbirine bağlanan dizilerden oluşuyor. Gerginleştirici toplumsal gerçeklikle bağlantılı olarak biçimlendirilmiş bir yöntem.

"Kar", herkesin anlatıcıyla aynı dili kullandığı romanlardan. Herkes, tıpkı anlatıcı gibi, "intiharcı kızlar", "türbancı kızlar", "iknacı kadın", "lütfen" vb. diyor. Roman kişisi Sunay Zaim sanki bir Orhan Pamuk romanı yazıyor (s.189). Buna karşılık, "türbancı kızlar" sözünün, romandaki İslamcı gençlerden Necip tarafından eleştirilmesiyle (s.86), sarmal mekanizması yine işlemiş oluyor. "Kar", Ankara Sincan’da bir tiyatro gösteriminin ardından olup bitenler gibi doğrudan yakın tarihe ait bazı motifleri ve hiç kuşkusuz toplumda son yıllarda birikmiş olan zehri deşerken, olası bir geleceği de gösteriyor bize. Buna yönelik olarak, 1930’lu yılların atmosferiyle 1990’lı yılların atmosferi arasında çarpıcı karşılaştırmalar buluyoruz romanda (s.150, 155 vb). Yazar, bu anlatıyı, "Dünyanın merkezinden o kadar uzaktılar ki..." gibi pek çok yer belirticisiyle "hiza"lıyor da. Romanın anlatıcısı ("ben", yazar Orhan), uzun süre dışarıda, romanın dışında bir yerde duruyor. Gerçi en başlarda, s.11’de, bizi kandırmak istemediğini, Ka’nın eski bir arkadaşı olduğunu söyleyen bir "ben" görüyoruz ve bu "ben" arada bir ortaya çıkıyor ama, köşe kapmaca oynarcasına, görünmesiyle kaybolması bir oluyor. Ancak sonlara doğrudur ki, romanın sarmalına kapılıyor o da.

Bir tür gerçekçilik

Grotesk oyun atmosferi, romanın bir tür gerçekçilik özelliği taşımasına engel olmuyor. Bunda Orhan Pamuk’un ayrıntıcılık / nesnecilik özelliğinin payı var belki. Örneğin, Ka’nın Frankfurt’tan aldığı bir gri palto, roman boyunca kerteriz işlevi görüyor. "Kar"da ayrıntılar, nesneler, tıpkı görüntünün net olmadığı "Kara Kitap" ve "Yeni Hayat" romanlarındaki gibi, bir gerçeklik duygusu yaratacak bollukta. Taşradaki tüm o zamandışılık duygusuna karşın zaman birimlerinin en ince ayrıntılarıyla verilmesi de ("tam dört dakika sonra", "iki saat üç dakika sonra" vb.), gerilimli bir gerçeklik duygusu yaratıyor. Özellikle, öykünün "yazar Orhan" tarafından sonradan yapılan araştırma üzerine yazıldığı düşünüldüğünde, neredeyse bilimsel bir inceleme havası katıyor bu dakiklikler.

Grotesk atmosfer ve Pamuk romanlarının demirbaşlarından "rüya", "sır", "esrar" gibi nazar boncukları da göz önüne alındığında, genel bir değerlendirmeyle, "Kar"ın romandışı gerçekliğe yüzeyde değil, derinde yapışık olduğunu söyleyebiliriz. Bu türden bir gerçekçiliğin kendine özgü bir inandırıcılık çerçevesi olduğunu belirtmeliyim. Örneğin, İslamcı bir genç olan Necip ile Ka’nın birlikte tuvalete gizlenip orada Allah’tan söz etmeleri ve yine aynı pis kokulu yerde pencereden gökyüzüne bakarak ince duygularla ince tartışmalar yapmaları gibi sahneleri ancak grotesk çerçevesinde algılayabiliriz.

Temel sorunsal

Orhan Pamuk’un romanlarının temelinde, bana göre, insanlararası etkileşim (insanların birbirini etkilemesi) sorunsalı yatıyor. Roman tekniği ve özellikleri, izlekler ve yerlemler romandan romana değişse de bu büyük sorunsal hep işleyiş halinde. "Kar" bu açıdan Beyaz Kale’den sonra ikinci doruk. Romandaki görüntünün ve olay örgüsünün tüm netliğine karşılık, kişiler mutlak siyahlıkta çizgilerle değil de, genellikle Ka’nın paltosu gibi, gri çizildikleri gibi, koyu çizilenlerin bile, bir süre sonra yakından bakılması gerektiğinde, farklı tonları çıkıyor ortaya. Ruh halleri çoğu kez ikili, bazen üçlü. Bireyler ruhsal bileşimleriyle veriliyor. Örneğin, s.190-191’de, Türk aydınının dokusunda bulunan jakobenizm bileşeni yazılı. Özellikle Ka - Lacivert - Kadife diyaloglarında, her birinin zihninde ve yaşamında var olan kısmi gerçekliklerin dile döküldüğünü izliyoruz. Haybeden kişiliklileştirilmiş, beton karakterler yok. Okur olarak, bütünüyle özdeşleşme eğilimi duyabileceğimiz bir roman kişisiyle karşılaşmıyoruz. Buna karşılık, şu ya da bu roman kişisinin bir fikir ya da edimine, bazen beklenmedik bir biçimde, katılabiliyoruz. "Kar"da insanların zihinleri, "aklının bir yanıyla", "yüreğinin bir yanıyla", "aklının bir başka yanıyla", "içinde yükselen ses" gibi gösterimlerle işleniyor. Bilincinin bir yerinde bir duygu ya da düşünce yakalayıp bunu yargılıyor insanlar; kişiden kişiye değişen ölçülerde, kuşkusuz. Sözgelimi, Ka, etkilenmeye fazla açık bir kişi: "Her söylenene hak verdiği için kendini ikiyüzlü buluyordu." (s.102)

Kişiliksiz mi bu romanın kişileri? Çeşitlisi var. Ancak, açıklamaya çalıştığım ve bence romanda da sorun edilen nokta bu olmayıp, insan ruhları arasında çoğu kez farkında bile olunmayan geçişkenlik ya da geçişmezlik durumu.

Aşk da bir etkileşim olarak yaşanıyor ya da yaşanamıyor.

Etkileşim bireyler arasında sıfır noktasından başlamaz elbette. Etkileme ya da etkilenme uğrağındaki birey zaten, Ka’nın (ve Joseph Conrad’ın) "içimdeki Batılı" dediği gibi, doğup büyüdüğü toplumsal - sınıfsal - kültürel ortam tarafından, bizimki gibi ülkelerde ise buna ek olarak bizleri neredeyse biçimleme ölçüsünde etkileyen korku tarafından büyük ölçüde belirlenmiş durumda oluyor.

Etkileşim olgusunun bir yüzü, öznenin parçalı oluşu. En azından, bireyin kendine ideal seçtiği özne açısından bir parçalılık görüyoruz. Örneğin, "yazar Orhan", romanın sonlarına doğru, kendi "aslının" Ka, genç İslamcı Fazıl’ın aslının da Necip olduğunu düşünüyor.

Etkileşimin en ileri biçimi ise, Necip’le Fazıl’ın arasındaki gibi, birinin diğeri olması, giderek diğerini içinde taşıması biçiminde ortaya çıkıyor. Ka ile "yazar Orhan" arasında da iç içeliğe varan bir etkileşim var. Orhan her ne kadar romanın anlatıcısı olarak Ka’yı yer yer küçümsüyorsa da, bu, romancının kendi kendisiyle alay etmesi gibi bir şey.

Etkileşim sorunsalının öteki yüzü, günümüzde biraz yüzeyden giden "kendi olma" ideolojisiyle yakından ilişkili. Nedense "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" sözü unutulup yepyeni bir şeymiş gibi algılanan bu ideolojinin "Kar"da özellikle İslamcılardan rağbet görmesine de mim koyalım.

Orhan Pamuk, Robert Browning’den kitabının 5. sayfasına aldığı üç dizeyle göstermiş aslında niyetini. Gerek kendisinin (s.190), gerekse Ömer Türkeş’in değindiği üzere (Virgül dergisi, Şubat sayısı) "Kar"ın genel kurgusuna esin kaynağı olan "Buzlar Çözülmeden" adlı oyunun yazarı Cevat Fehmi Başkut’a selam da daha belirgin olsaydı keşke.

"Masumiyet Müzesi"nde buluşmak üzere (bakınız sayfa 258).

kim kimden ve niye rahatsız?

Orhan Pamuk’un son günlerin en çok konuşulan romanı "Kar" kışkırtıcılık ölçüsünde cüretli. Kitap, okurların büyük çoğunluğunda olumsuz tepkiler uyandıracak çok sayıda olay, fikir kalıbı, suçlayıcı söz içeriyor.

YAZGÜLÜ ALDOĞAN

TUĞRUL Eryılmaz benden "Kar" ile ilgili yazmamı "sola yakın ama Kemalizm’den de vazgeçmemiş biri" olduğumu düşündüğü için istedi. Kendisini de ‘hâlâ solcu ve yoksul’ olarak tanımladığı için fazla ciddiye alıp sinirlenmedim! Üniversitede herkesin kurtarılmış alanlar yarattığı ve birbirinin gözünü oyduğu bir dönemde öğretim üyesi olarak çalışırken öğrencilerin benim gibiler için yaptığı sınıflandırma geldi aklıma: "ÇBS = çizgisi belirsiz sol"! Aslında hem ‘sol’dan, hem de ‘Kemalizm’den (belki de Mustafa Kemal daha doğru olur?) vazgeçmemiş olmakla olsa olsa övünebilirim!

Ya "Kar"ı ilk okumaya başladığımda duyduğum rahatsızlık? Kendimi Sunay’ın şahsında jakobenlerle özdeşleştirdiğim için mi? Asla değil! Sunay o kadar itici bir kişilik ki, değil ben, Doğu Perinçek bile kendini onunla özdeşleştirmez! Aslında Sunay’ı bu kadar tu kaka yapınca Orhan Pamuk alınıyor, onu korumaya alıyor, iyi taraflarını gösteriyor; iyi yetiştiremediği, sütü bozuk çıkmış oğlunu koruyan anne tavrı sergiliyor.

Ka? Elbette Ka ile özdeşleştiremem kendimi! Onun korkaklığı, özgüvensizliği, pısırıklığı, kendi küçük dünyası için her şeyi satmaya hazır olup bir yandan da sırası geldiğinde parmağını bile kıpırdatmayışı... Bir yanda ateist gözüküp bir yanda şeyhin önüne vardığında elini öpüşü. İç dünyası ve hesaplaşmaları adı altında gidiş gelişleri... Kaypak ve içtenliksiz!

Ka’yı da böyle yerden yere vurduğumda yazarı aynı Sunay’ı koruyup kolladığı gibi kanatlarını açmış, her kötü tavıra bir gerekçe bulmuştu: Ama orada sarhoştu, ama orada korkuyordu, ama orada kendi kıçını kurtarmaya çalışıyordu! Bana ne, ben bir roman kahramanından kahraman gibi olmasa bile düzgün davranmasını beklerim!

Peki, bu kitapta beni siyasi tavır olarak en çok rahatsız eden ne oldu? Siyasal İslam’ın temeline başörtüsünün oturtulması... Aslında dincilerin de yaptığı bu. Yazar muhtemelen buradan hareket ediyor. Ama tam da burada başörtüsü eylemini kullananların yanında yer almıyor mu? İşte beni o kahrediyor. Neden? Çünkü ben aslında o kızların karşısında değilim. Tam tersine o kızların yanında olduğum için kafalarındaki başörtüsüne karşı çıkıyorum! Çünkü bunun dinsel inanış ve görev olarak onların beyinlerine sokulduğunu, sanki başını örtmeden Müslüman olunamazmış gibi bir hava yaratıldığını ve bunun bir erkek oyunu olduğunu düşünüyorum! Üstelik de sıkıntı ve sonucunu sadece kadınlar çekiyor. Erkekler de onların başörtülerinin altından kendi cephelerinde prim yapıyor.

Benim o kızların dinsel inanışlarına hiçbir itirazım yok. Tam tersine inançlarına saygım var. Ama Müslümanlığın, kendi ifadeleriyle yarım metre bez parçasına indirgenmiş olmasını bir aldatmaca, kadınlar üzerinde oynanan bir oyun olarak görüyorum.

Bunun dışında laik devletle ne alıp veremedikleri var? Zulüm zulüm dedikleri nedir? 80 binin üzerinde camii var. Okul açığı, öğretmen açığı yaşanan ülkede camii açığı, din görevlisi açığı yok. Bu 80 bin caminin görevlisinin maaşını devlet, bütçeden, hepimizden aldığı vergilerden ödüyor.

Her isteyen, istediği gibi ibadetini yapıyor. Namazını kılıyor. Hacca gidiyor. Orucunu tutuyor. Resmi daireler bile laik düzene aykırı olarak ramazan ayında yemek ve çalışma saatlerini düzenlemiyor mu? Yapamadıkları nedir? Şeriat hükümleri! Hukuk, laiktir. Eğitim, sözüm ona laiktir. Asıl benim sıkıntılarım var. İstemediğim halde çocuğuma din ve ahlâk kültürü dersi adı altında Arapça dua ezberletip cinlerden perilerden bahsediyorlar. Benim vermeye çalıştığım bilimsel, analitik eğitimi sarsıyorlar! Ramazan aylarında kazara Anadolu kentlerine gidersem aç kalırım. Ortalıkta yemek yersem kötü gözle görülürüm. İçki içtiğim anlaşılırsa başıma bir iş gelebilir.

Çember sakallı, poturlu adamları gördüğüm zaman ürküyorum, çünkü hakkımda kötü şeyler düşündüklerini biliyorum. Tıpkı saçlarını uzatıp simsiyah giyinen yobaz Yahudiler gibi yobaz Müslümanlar da çağdışı geliyor. Üstelik beğenmediklerini öldürmeye kadar gidebiliyor yaptıkları... Bunları mı anlamaya, hoşgörülü olmaya çalışacağım, yoksa kendimi ve demokratik yaşama hakkımı mı koruyacağım? Yanıtı açık!

‘Kar’ın perdelediği

Orhan Pamuk’un romanı dil ve anlatım tekniklerinin yetkinliğine karşın eksenindeki problematik "Türkiye’ye özgü olan"ı yansıtabilecek bir derinlik ve güçte değil.

ÖMER LAÇİNER

SİYASAL sıfatını taşısa da, bir romandan konu ettiği dönemin siyasal olaylar bütününe, problematiğine, sosyal bilim ölçütlerine göre bir "açıklama" getirmesini beklememeliyiz. Ama kronolojiyi, olayları, kişi ve mekânları kendince kurarak da olsa, bizi "şimdi o süreci, sorunu daha iyi anlıyorum" diyebileceğimiz bir açıya, zemine veya atmosfere taşıyabilmeleri de yetkinliklerinin ilk şartı ve kıstasıdır.

Dolayısıyla, "Kar"da, Türkiye’nin 1980’li, 1990’lı yıllarının başat aktörleri Atatürkçülük ve - Sünni - İslami hareket olan, solcuların, Kürt hareketinin silik, ikincil rollerde olduğu bir kurgulama ile verilmesi, başlıbaşına bir eksiklik sayılmamalıdır. Romanın bu mimarisinde merkez sağ ve soldaki çözülmenin, özellikle de Türk milliyetçiliğinin yerinin olmayışı da, onun eksenindeki problematiğe, gerilime anlamlı bir boyut, bir derinlik katmayacaksa - ki öyledir - pekâlâ bilinçli bir ayıklama sayılabilir.

Dil ve anlatım tekniklerinin yetkin kullanımına, temponun aksamamasına, zekice serpiştirilmiş detayların çağrışım ve ima zenginliğine rağmen, romanın bence en aksayan noktası, eksenindeki problematiğin "Türkiye’ye özgü olan"ı yansıtabilecek bir derinlik ve güçte olamayışıdır.

Atatürkçülük ile - Sünni - dini hareket(in yükselişi) arasındaki çatışma üzerine kurulan romanın kahramanlarının bu çatışmayı bireysel planda, aralarındaki ilişki ve diyaloglarda yaşama halleri, ister ruhsal veya fikri boyutta, ister siyasal zeminde olsun, bir tanrının varlığına inanma - inanmama sorununa düğümlenmiş olarak önümüze geliyor. Oysa Türkiye’ye özgü olan şey bu değil. Tam aksine, her ne kadar, İslami hareket, özellikle solcu, Atatürkçü karşıtlarını "ateist" diye nitelemeye pek teşne olsa da, Atatürkçülüğü ve genel olarak solculuğu iç içe geçiren o geniş "İslami hareket karşıtı" mecra, kategorik bir din ve tanrı fikri ile değil, tanrı ve dinin önlerine "İslamiyet olarak çıkmış olması ile sorunlu"dur, bundan dolayı "şikayetçi" ve öfkelidirler. Devletin güçsüz, toplumun "geri" kalışından İslam’ı sorumlu sayan anlayışın yörüngesinde, tanrının varlığını reddetmeden - Hıristiyanlığa rağmen hatta onun da katkısıyla güçlenen, ilerleyen Batı! - devlet ve toplumu modernleştirme misyonu üstlenen "aydınlar" ve onların dümen suyunda teşekkül eden metropol burjuvazisinin ikilemi bu noktada değil midir?

Bu süreçte Türkiye’ye özgü olan, üzerinde kurulduğu toplumun dindar olmasından değil, Müslüman olmasından, özet ifadeyle, "utanan" bir devlet, "seçkinler ve burjuvazisi ile, onların bu utangaç gerekçelerine yeterli cevabı veremeyen ama oluşturdukları ulus - devletin çoğunluğa yaslanma ihtiyacı nedeniyle ‘mecbur’ olduğunu bilen ‘İslamcılar’ arasındaki sinsi gerilim"dir. Aşağılandığını, aşağı bir toplumsal statüde tutulduğunu bile bile, bu devletin ve egemen modernlerin işaret ettiği başka "tehlike"lere - örneğin Kürt hareketi ve "komünizm"e - karşı aferin bekleyerek koşuşturmuş sicili ile "İslami hareket" ile Sünni İslam’a tahsisli diyanet işlerini bünyesine katarak onu fiilen "resmi din" addeden laik devlet ve savunucuları, bu ikiyüzlü ve içten pazarlıklı ilişkiyle yüklü tarihin varlığında aralarında sahici bir gerilim, kutuplaşma olduğunu iddia edebilirler mi? Belli tarihsel kesitlerde karşı karşıya geldiklerinde tam bir hesaplaşmaya giremeyip birtakım simge ve jestlerin ardına sığınıp sıkışarak didişmeleri, sonuçta yine aynı noktaya dönmeleri, Türkiye tarihinin yüz yılı aşkındır içinde dönüp durduğu kısır döngünün bir bakıma ana yatağı değil mi?

"Kar", bu problematiğin "Türk insanı"nın çeşitli tiplemelerindeki ruhsal, fikri, davranışsal tezahürlerini, Orhan Pamuk çap ve kapasitesindeki bir yazarın "ustalığı" ile verebilirdi. Bizi bu gerçekliğimizle cepheden hesaplaşmaya mecbur eden bir atmosfere sokabilirdi. Oysa karın yeknesaklığını ve tek rengini sürekli hatırlatan "Kar", Türkiye’ye özgü olan bu dramı da örttüğü gibi, onu başka iklim ve coğrafyalardaki dini renkli dramlarla aynı kalıba yerleştirerek üzerine Türkiye motifleri işlemekle yetinebilmiş ancak.

İslam ve ‘Kar’

Kim bu modernlerin siyasal İslamcı adını verdikleri grup? Bilmiyorum, çünkü böyle homojen bir grup yok. Kendi içinde grup özelliği gösterenler bile, birçok konuda olduğu gibi "Kar" konusunda da farklı düşünüyor.

MURAT ÇELİKKAN

BAŞLIĞI görünce eminim şaşırdınız. Milliyet Sanat benden "Kar" yazısı isteyince ben de şaşırmıştım. Marmara İlahiyat Fakültesi’nin altı öğrencisi ile mülakat yaptım ya, Türkiye koşullarında hem "Kar" romanı, hem de siyasal İslam uzmanı sayılabilirim.

İslamcılar Orhan Pamuk’un son romanı "Kar" hakkında ne düşünüyor? Bilmiyorum. Kim bu İslamcılar? Müslümanlar mı? Bu ülkenin yüzde 99’u Müslüman değil mi? Tamam bir kısmı "modern Müslüman" ama Müslüman. Kim bu modernlerin siyasal İslamcı adını verdikleri grup? Bilmiyorum, çünkü böyle homojen bir grup yok. Kendi içinde grup özelliği gösterenler bile, birçok konuda olduğu gibi "Kar" konusunda da farklı düşünüyor. Marmara İlahiyat Fakültesi’nin 3 yıldır okula başörtülü girip bu yıl, başörtülü oldukları için alınmayan son sınıf öğrencisi 4 kız ve onları destekleyen iki erkek öğrenci ile, durumları Orhan Pamuk’un romanındaki kişilerle benzerlik gösterdiğinden Radikal Gazetesi için konuştum.

Yayımlandı. Okuyanlar okumayanlara anlatabilir. Roman hakkında farklı düşünüyorlar. Kimi beğenmiş. Kimi beğenmemiş. Şöyle ki: "Dili basit, akıcı değil, insanlar hakkında yazılmış ama psikolojik tahliller yok, derinlikli değil," eleştirilerine karşın, kitap "Kar’ın insan yaşamının anlam haritası gibi ele alınması, her insanın kar tanesi olması, bence yaratıcı. Çok hoşuma gitti; Kar tasvirleri çok güzel , işi karın şiirselliği kurtarmış; Her insanın özellikle yalnız kaldığında bir şeye inanmayı istemesi güzeldi; Sonuçta yazarın aslında bizim gibi düşünen insanları sevdiğine inandım," gibi övgüler de aldı.

Tabii ki kitapta kendilerine yakıştırılan tipleme ve tanımlamaları benimsemiyorlar. Kitabın Müslüman karakterlerinin medyatik ve magazinel ele alındığını ileri sürüyor, bunun da nedeni olarak, "deşifre edilen Jakoben kesim ve ideolojiyi dengeleme" çabasını görüyorlar. Onlar açısından en önemli mesele ise, başörtüsüsünün işleniş biçimi. Kemalistlerin deyişiyle, "Siyasal İslam’ın bayrağı olan başörtüsü" tam da bu şekilcilik içinde ele alınmış, onların hayatındaki gerçek karşılığı konusunda kitapta tek bir laf yok. Yani inançları nedeniyle başlarını örten bireylerden bahis yok. Onları bunun siyasal yönü değil, bireysel inanç yönü ilgilendiriyor. Ve biraz yüzeysel, yaklaşımları itibariyle biraz oryantalist, biraz kaba saba buldukları bu kitapta inanca hiç yer verilmemiş olmasını eksiklik görüyorlar. "Kürtçüler dernekçi, Jakobenler iktidar hırsıyla siyasette, İslamcıları da siyasi bir grup olarak İmam Hatip öğrencileri ve başörtülüler temsil ediyor. Bu yanlış," diyorlar. Yine de tutumları Yeni Şafak yazarı M. Ertuğrul Yavuz kadar sert değil: "İyi kötü bağlamında bir yargıda bulunmak istemem ama ‘Kar’ can sıkıcı bir roman. Çünkü orada anlatılan Türkiye değil, o insanlar da Türk insanı değil... Pamuk her defasında egzotizm meraklısı Batılı okuyucunun merakını gıdıklayacak konular buluyor... Bence Türkiye’de de en iyi yabancı yazar ödülü Orhan Pamuk’a verilmeli ve son romanının ismi de ‘Kâr’ olarak değiştirilmeli..."

Dönelim tekrar öğrencilere. Birinin "Kar" konusunda bulduğu en önemli eksiklik şu: "Okuyucuya bir zihniyet pazarı sunuyor, her türden insan var bu kitapta. Fakat şöyle bir zaafı da var. Bu zihniyetlerin ortak bir yaşama iradesini ortaya koyamamış, ortada bırakmış..." Evet, Pamuk birbirleriyle yan yana ama bir arada yaşamayan çeşitli kesimleri "kar yolları kapayınca", küçük bir Türkiye tiyatrosu haline gelen Kars’ta ele almış. Avrupa Birliği üyesi ülkelerle, İslam Konferansı Örgütü mensubu ülkeleri başarıyla biraraya getiren ve "medeniyetler diyaloğu" temelli bir İstanbul ruhu yaratan Dış İşleri Bakanlığı kadar başarılı değil elbette. Ama tabii gönül de Pamuk’un bir romanıyla, Jakoben Kemalistlerle Siyasal İslamcıların birarada yaşama iradesine katkıda bulunmasını, hatta buna Alevilerle Sünnileri, Kürtlerle Türkleri, Süryanilerle Kürt ve Türkleri, aman hatta koalisyon ortaklarını katmasını istiyor elbette. Ehh Pamuk da bunu yapsaydı Türkiye’de hak ettiği ufuklara doğru nasıl yelken açardı değil mi? Pamuk, bu yelkene bir rüzgârcık olsun üflemeyi esirgemiş. Ama unutmayın ki sonuçta bu da sadece bir roman. Üstelik girişinde Stendhal’in "Parma Manastırı"ndan uyarıcı bir alıntı da var: "Edebi bir eserde siyaset, bir konserin ortasında patlayan tabanca gibi kaba ama gözardı edemiyeceğimiz bir şeydir. Şimdi çok çirkin şeylerden söz edeceğiz..."

Öyle ya doğru dürüst bir edebiyat eleştirisi peşine düşeceğimize hangi siyasal kesimin romanı nasıl gördüğünü irdeliyoruz. Bu belki doğal. Türkiye’de siyaset hanidir sıfırlanmış vaziyette. Ehh siyasi bir roman bağlamında da siyaset tartışamayacaksak, nerede tartışacağız? MGK’da mı?

 

 

Orhan Pamuk “Kar”ı anlattı

http://arsiv.ntvmsnbc.com/ 

Son kitabı “Kar”ın yazılış öyküsünü yazar, kendi ağzından anlatıyor.

Ruşen Çakır
NTV

“Romanımda her bir tarafa, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum.”

“Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir.”

“Siyasal İslamcıları ya da Kemalistleri, onları, ben kendi sesimi karıştırmadan onlar kendi mantıklarıyla görüşlerini bağırsınlar istedim.”

“Kitabım da bu soruları soruyor: Daha iyi konumda olanlar, nispeten mutlu olanlar, mutsuz olanları ya da zor durumda olanları ne kadar anlayabilir, ne kadar kendimizi bir başkasının yerine koyabiliriz?”

27 Ocak—  Pamuk, romanı için neden Kars’ı seçtiğini, buradaki insanlarla tanışmasını, sokaklarını, evlerini nasıl gezdiğini, romanında neleri anlatmak istediğini ve nasıl tepkiler alabileceğini bakın nasıl dile getiriyor?-

İlk romanınızın çıkışı 1982. 20 yıl sonra 7. romanınız çıkıyor. Nasıl bir duygu?

Pamuk - Hoşuma gidiyor, kitapların okunması da, sevilmesi de hoşuma gidiyor. Bunları bitirmiş olmaktan da son derece memnunun. Her roman bittikten sonra hissettiğim gibi bir memnuniyet var şu anda. Bir boşluk duygusu oluyor. Özellikle romanı bitirirken, çok fazla sarılıyorum romana. Kars şehrine de, Kar’a da çok fazla sarıldım. -

Kar, ne zaman doğdu fikir olarak?

Pamuk- Aşağı yukarı 6-7 yıldır aklımda var, ve belki iki roman fikri kafamda birleşti. Birincisi bir şehir şehir gezen bir tiyatro grubu düşünüyordum. Bir de bir taşra kentinde, bir grup aydını bir otelde düşünüyordum. Sonra iki fikri birleştirdim. Ve biraz da siyasal bir yanı olan bir roman da yazmak istiyordum. Sorun o zaman şu oldu. Hikaye kafamda, belki “Benim Adım Kırmızı”yı yazmaya başladığımda vardı. En azından 4-5 senedir. Fakat nerede geçecek? Sonra 25 yıl önce Kars’a geldiğimde Kars’taki kar yağışı, Türkiye’den uzaklığı, kendi güzelliği, şiirsel bir havası olması çok uygun geldiği için bunun Kars’ta geçeceğine karar verdim. -

Bu bir politik roman mı?

Pamuk- Evet, Kar’ın siyasal bir roman yanı var. Ve bu yüzden çok hassas yanı da bu. Çok da dikkatli yazdım. Siyasetle, bir fikir beyan etmeyi, siyasi propaganda yapmayı birbirinden ayırmaya çalıştım. -

6 yıldır olan bir fikir ama bunun fiilen yazılmaya başlandığı tarih var. Nedir başlangıç tarihi?

Pamuk- Başlangıç tarihi 2000 Mart-Nisan’dı. 99’ sonunda “Kırmızı”yı bitirdim. Sonra Mart’ta buraya geldim. Kar yağarken Erzurum’a otobüsle gelmiştim. Benim kahramanım da bana benziyordu. O da Erzurum otobüsüne bindi, Kars’a kar altında geldi. Şu gelişimiz 5. gelişim. Bir ihtiyaç oluyordu, zaman zaman geliyordum. Kendimi uzak hissediyordum. ilk gelişlerimde o zaman bir röportaj yapma niyetim de vardı. Roman yazdığımı da halktan sakladım, sonra söyledim. o zaman daha bir belgeselci gibi geliyordum. Elimde video makinaleri, fotoğraf makinaleri. Sokak sokak gezer dükkanları, insanlarla konuşurdum. Bir gazete için röportaj da yapıyordum gerçekten . Herkes bana dertlerini anlatırdı. Geldiğim günlerde Kars’ın televizyonuna çıktım. Oradaki insanlar dostane davrandılar. Aslında Kars şehri beni tanıdı. İşte, romancı Orhan Pamuk şehrimizde, birşeyler yapacak, ona yadımcı olalım...Burada bana herkes birazcık da dertlerini anlattı. Böylelikle hem ses kasetleri, hem video kasetleri, evde kocaman bir arşivim var. Bunların dökümlerini yaptım. Bunları da yayınlamayı düşünüyorum ayrıca. O malzemeyi kullanmak güven veriyor insana. Kullandığım şehrin ruhu, Kars’ın havası, kenarda kalmışlığı, yoksulluğu, kar yağınca oradaki şiirsel hava, buranın dertleri, ama benim kafamda da bir hikaye vardı. Mesele ikisini birleştirmekti yani ben tamamen şehre teslim olmadım ama hikayemde de havada kalmadı. İkisini eklemlendirmek benim için zevkle yaptığım, severek yaptığım birşeydi. Çünkü buraya her gelişimde, her ayrılışımda onu biliyorum, çok üzülüyordum. Burada daha kalmak istiyordum ama aynı zamanda buradaki kederden, dertlerden de çok eziliyordum, üzülüyordum. Öğle vakitleri otelime gidip uyurdum üzüntüden. Böyle bir depresyon gibi gelirdi. Ama uzak kalınca da bir daha gideyim derdim.

Tanıma denilen şey, tabii ki sınırlı. Kendime göre tanıdım, bir roman dünyası yapmak için tanıdım. Ama birisinin derdini dinlemek, insanı tanımak değildir. Onu anlamak da değildir. Size anlattığı derdi nakledebilirim ben. Kitabım da bu soruları soruyor. Daha iyi konumda olanlar, nispeten mutlu olanlar, mutsuz olanları ya da zor durumda olanları (aşk acısı da olabilir, yoksulluk acısı da olabilir) ne kadar anlayabilir, ne kadar kendimizi bir başkasının yerine koyabiliriz? Bu sorunlar da, bunu da tartıştım kitapta. Temsiliyet sorununa getiriyor bizi. Kars hakkında İstanbul’da Nişantaşlı burjuva Orhan Pamuk roman yazıyorum, bir yandan da Kars’ı temsil etmiş oluyorum. Bir haksızlık var çünkü ben de onları belki temsil edemem. Ben dışarıdan gelmiş biriyim, kahramanlarım da öyle. Dışarıdan gelmiş biri olarak da sanki kahramanlarım gibi burayı yanlış görebilirim. Ve bunları da kitapta söyledim. Bunları dürüstçe söylemek ve tartışmak istedim. -

Bir de Kars’a taşıdığınız bir takım şeyler var? Anahtar hususlar?

Pamuk- Şimdi siyasal bir roman yazıyordum bir yanıyla, bir fantastik yanı da var, sürrealist yanı da var romanın. Bence edebiyat ve şiir üzerine de bir roman. Fakat siyasal yönünü yazarken bir noktadan sonra Kars’ı olduğu gibi temsil etmesi değil , Türkiye’yi temsil etmesi. Tarihine bakılırsa Kars, Türkiye’ye oranla, daha solda, daha sosyal demokrat. Solun zaman zaman çok güçlü olduğu bir şehir. Oysa ben biraz Türkiye’deki biraz siyasal İslamcı hareketi de anlatmak istiyordum. Karsta böyle bir hareket yok. Ama ben romanımda sanki böyle kuvvetli bir siyasal İslamcı hareket varmış, yüksek eğitim enstitüsüne türban taktıkları için, saç örtülerini çıkarmadıkları için alınmayan kızlar varmış, bunlar direniş yapıyormuş, vs. gibi olaylar anlattım. Karslılar haklı olarak buna itiraz edeceklerdir. Ama ben en sonunda onların hoşgörüsüne sığınıyourm ve bunu benim hayal gücüm olduğunu baştan söylüyorum. Ama romanın bütün Türkiye’yi temsil eebilmesi için bunu yapmam gerekiyordu ve tartışmak istediğim bazı yerlere girebilemem için buna cesaret edebilemem gerekiyordu. Burada şunu demiyorum: ben romancıyım, istediğimi uydururum, demiyorum. Çünkü romanın son derece Kars’a gerçekçi bir şekilde bağlı olduğunu, bağlı olmakta ısrar ettiği yanları da var. -

Nasıl tepkiler alacak? Ne bekliyorsunuz?

Pamuk- Her romancı, romanının bir defa edebi bir tepki almasını ister. İlk defa hayatımda siyasal roman yazıyorum. Bunun tehlikelerinden biraz canım sıkılıyor. Bunun siyasal olarak karşılanmasını istemem. Bir yanıyla da bir aşk romanı. Almanya’da çok yalnız kalmış bir Türk aydını mı diyelim, bir şairin kendisine bir sevgili bulma arzusu, bulması ve onu elde etmek için herşeye razı olması mı... Evet, siyasal bir yanı da var. Türkiye, ne yazık ki çok siyasi bir ülke, biraz mutsuzluklarımız da siyasetle bir. Hepimiz de siyasi ideallerimiz, inançlarımız konusunda çok hassasız. Hiç taviz vermiyoruz. Bu hassasiyetler kitapta insanları üzebilir diye düşünüyorum. Çeşit çeşit takımlar, görüşler, birbirleriye sürekli çatışan insanlar var ya o insanları içten ve içeriden görerek ve dürüst anlatmaya çalıştım. Siyasal İslamcıları ya da Kemalistleri, onları, ben kendi sesimi karıştırmadan onlar kendi mantıklarıyla görüşlerini bağırsınlar istedim. Kitapta belirli bir oranda çakıştırdım. Ben karışmadım yani. Ama tabii ki herkes kitapların bütünüyle kendi görüşünde olmasını istiyor. Nasıl Türkiye’nin bütünüyle kendi görüşlerinde olmasını istediği gibi. Benim hassasiyetim şu oldu: buradaki insani acıları görmeyip siyasi laflara, sloganlara bakacaklar. Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim. -

Büyük bir ihtimalle bu da çevirilecek birçok dile?

Pamuk- Kitaplarım çok sattığı için, ben de hükümete biraz eleştiri yaptığım için ilgi çekiyorum. Bir insani yanı var, bir de siyasi yanı olduğunu düşünüyorum. Bir de kapalı bir toplumuz. Kelimeyi bulamıyorum ama bir insnanın bu kadar okunması, bu kadar çok dile çevrilmesi, biraz insani öfkeler yaratıyor. Bütün bunları anlıyorum. Bütün bunlara hoşgörülüyüm demiyeceğim de bütün bunları hayatımın bir parçası olarak çoktan kabul etmiş durumdayım. Benim kitaplarım her zaman öfke çekti. En masal anlattığım zamanda, bana kalırsa “Benim Adım Kırmızı”da da öyle bir yanı var, öfke çekti. Bu da çekecektir çünkü günümüz Türkiye’sinden bahsediyorum ama ben şunun için de çok eleştirildim güya hep tarih yazıyor, şunu yazıyor, bunu yazıyor, günümüzden hiç bahsetimiyor, günümüz sorunlarından biraz bahsetsin, masal söylüyor diye çok eleştirildim. İşte size masal söylemiyorum. Türkiye’yi anlatıyorum ama onu sloganlarla anlatmıyorum. Türkiye’yi siyasetle kurtarmak isteyen insanların acılarıyla anlatmıyorum . Ve her bir tarafa da, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum. Gene kızacaklar belki ama ben romanlarımı yazmaya devam edeceğim. -

Yabancılar, senin romanın aracılığıyla nasıl tanıyacaklar?

Pamuk- Ne yazık ki şöyle bir konumum var. Bundan hoşnut olduğun sanılmasın. Dünyada Yaşar Kemal var, bir de ben varım; Türkiye’den kitapları okunan. Bazı yazarların böyle talihsizliği oluyor ve o zaman size sanki ülkeler, bizi temsil ediyorsun, bizi daha iyi anlat diyor. Bu biraz şuna benziyor: ben Kars’a 5-6 kere gittim geldim. Buradaki insanlara mikrofonumu tuttum. Hepsi bana hikayelerini anlattılar. Dertlerini anlattılar. Ama hepsi Kars’ın işsizliği, hayvancılığın bitmesi, kredilerin verilmemesi, kömür fiyatları, sınır kapısının kapalı olması... Bütün bunları anlattılar. Sonra hepsi bana, “Eee, Orhan Bey sen bizi dinledin, dinledin. Sen ne yazacaksın” diye sordular. Ben de dedim ki onlara “siz bana ne anlattıysanız ben de onları yazacağım. ” Onlar da bana kızdı “Haaaa, sakın anlatma onları, bizi iyi göster” dediler!. Ama siz bana bunları anlattınız!. Kitapta Kars’ı veya Türkiye’yi anlattım. Romancının işi burada (Stendhal’ın lafına geliyoruz) bir ayna tutmaktır. Ben buraya geldim, anlatacağım dedim. Anlatın bana dedim. Onları yazdım. Biliyorum onların bana anlatın diye dertlerini söyledikleri, dertleri yazdığım için de kızacaklar. Yazanın işi bu, hem bir ayna olmak, hem aynaya kızarız, hem de ayna olmasını isteriz. Böyle bir durum da var.


2006 Nobel Edebiyat Ödüllü Orhan Pamuk 100'ü aşkın ülkede 46 dilde okunuyor

 

(Tanıtım Yazısından)

On iki yıldır Almanya'da sürgün olan şair Ka Türkiye'ye dönüşünden dört gün sonra, bir röportaj için Kars şehrinde bulur kendini. Ağır ağır ve hiç durmadan yağan karın altında sokak sokak, dükkan dükkan bu hüzünlü ve güzel şehri ve insanları tanımaya çalışır. Kars'ta ağzına kadar işsizlerle dolu çayhaneler, dışarıdan gelmiş ve kardan mahsur kalmış gezgin bir tiyatro kumpanyası, intihar eden ve türban direnişi yapan kızlar, çeşitli siyasal gruplar, dedikodular, söylentiler, Karpalas Oteli ve sahibi Turgut Bey ile kızları İpek ve Kadife ve Ka için bir aşk ve mutluluk vaadi vardır.

"O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı."
-New York Times-

"Dikkatimiz şeylerin tehlikeli kenarına Dürüst hırsıza, şefkatli katil Batıl inançlı ateiste" -Robert Browning, Papaz Blougram'ın Maruzatı-

"Edebi bir eserde siyaset, bir konserin ortasında patlayan tabanca gibi kaba ama göz ardı edemeyeceğimiz bir şeydir. Şimdi çok çirkin şeylerden söz edeceğiz." -Stendhal, Parma Manastırı- (Epigraflardan)

Ama kitaptaki aşk da siyasi sanki...

Aşk da siyasi entrikanın bir parçası oluyor ya da kahramanım siyaseti aşk entrikasının bir parçası olarak kullanıyor. Kahramanın gözünde siyaset önemli bir şey değil. Önemli olan hayatta mutlu olmak. Ne yazık ki Kars'ta ya da Türkiye'de mutlu olmak için bir de siyasi entrika çevirmek durumunda kalıyor. Ve bakışı o yüzden siyasete öncelik tanıyan birinin bakışı değil; hayatta kalabilmek için siyaset yapmak gerektiğini belirli bir yaştan sonra ne yazık ki anlamış. Bütün bunlar kahramanımı biraz oportünist yapıyor ama inanmıyor öyle şeylere. Bu yüzden kitabıma siyasi roman derdim ama "Kar" bire bir propaganda yapmak, siyasi bir ders vermek niyetinde değil. Belki de, "Kar" Türkiye'de yapılan acılı, şiddetle yüklü, acımasız, yaralar, izler bırakan, ruhlarımızı sarsan, bizi hoşgörüsüz yapan ve bize benzemeyeni aşağılamak, kahretmek, yok etmek amacına yönelik siyasetin arkasında ne tür ruhsal kıpırdanmalar, acılar, insan malzemesi, doku ve maddi bir hayat olduğunu gösteriyor.

Bu romanın hem dincileri hem kendine laik ya da müslüman diyenleri kızdıracağını düşündünüz mü, yazarken?

Korka korka yazdım. Kızabilirler. Karslılar bana Kars'ın gerçeklerini anlat dediler, işsizliği, imkansızlığı, lüzumsuz etnik, dini, siyasi kavgalar yüzünden birbirlerini hırpalamalarını; hem de her Kars'tan ayrılışımda sordular: "Ne anlatacaksın?" Ben de anlattıklarını anlatacağımı söyledim. O zaman da "Aaaa sakın onları anlatma, bizi küçümseme" dediler. Ben Türkiye'nin hikayelerini anlattım. Çünkü yazardan istenen bu (Her Yerde Kar Var, Orhan Pamuk'la Söyleşi, Tuğrul Eryılmaz, 17 Ocak 2002, Milliyet Kültür&Sanat)


Zamanımızın Nobel ödüllüsü Bir romancı olarak Orhan Pamuk'un gücü, karakterlerinin yaptığı yargılamayı reddetmesinden kaynaklanmaktadır

20/10/2006

Ünlü Türk romancı Orhan Pamuk, Nobel Ödülü'nü kazandı. Bu kötü zamanlarda, daha mükemmel bir kazanan düşünmek zor olurdu. Türkiye, Doğuda Müslüman Ortadoğu ve Batıda Avrupa'nın kesiştiği noktada bulunduğundan, Pamuk'un eserleri de ideolojiler gibi kişiliklerin de çatıştığı, değişim halinde olan ve gittikçe tehlikeli hale gelen kültürel ve dinsel kuşatmanın tabanının olduğu yerdedir. Sadece Türkiye'de değil Pamuk'un son zamanlarda çevrilen romanı Kar'ın (ki bu romanda bize, Atatürk'ün kararlı çağdaşlaşma kampanyasından daha tartışmalı bir başörtüsü yasağı hatırlatılmaktadır) esas konusu olan başörtüsü tartışmasının enteresan şekilde Jack Straw tartışmasına benzediği İngiltere'de de insanların yüreklerinde, aklılarında ve ruhlarında neler olup bittiğini öğrenmek istiyorsanız Pamuk'u okumanız gerektiğini söylemek abartı olmayacaktır.

Bu tür uzlaşmazlıklar Pamuk'u sarsmıştır. Pamuk, hiçbir zaman tartışmaya girmekten kaçınanan biri olmamıştır; daha bir yıl önce, devlet görevlileri için bir tabu konusu olan 20. yüzyılın başlarındaki Ermenilerin yazgısına değinmekte kusur görmediğinden, hakkında Türklüğe hakaretten dolayı dava açıldı. Muhtemelen, uluslararası protestolar nedeniyle dava düştü, ancak daha az tanınmış birçok Türk yazar onun kadar şanslı değildi.

'Arındırılmış okurlar'

Pamuk, Benim Adım Kırmızı ile aldığı 2003 Dublin Impac Ödülü dahil pek çok edebiyat ödülü kazanmıştır. Türkiye'de o, bir romancıdan çok daha fazlasıdır: Okuyucular, onun romanlarını yanılmayan bir kahin, çok popüler bir şarkıcı, milli bir psikanalizci ya da gazetenin sayfasındaki tek adammışcasına okumakta acele ederler. Romanlarında programlanmış hiçbir şey yoktur, sadece kasırga merkezinden uzakta yazar ve hem karakterleri hem de Türk okurları kendilerini arındırılmış hisseder.

Türkiye nereye gidiyor? Bir zamanlar gösterişli ve çoğu zaman güçlüklerle dolu tarihini nasıl kabullenecek ve eski ile yeni arasındaki karmaşayı nasıl çözümleyecek, laikler ve İslamcılar arasındaki güç mücadelesini nasıl halledecek ve kendine saygıyı, huzuru, içsel bütünlüğü ya da yeni bir yolu nasıl bulacak? Pamuk'un romanları kesin çözümler sunmamakta, ancak insanın içini acıtan bir bağlılıkla bu sorgulamaların dolambaçlı yollarını takip etmektedir. Bazen onun karakterleri neredeyse tamamıyla tercihen parçalara ayrılırlar tercihin nasıl yapılacağını bilmezler ama tercih yapmaya zorlanırlar. Bir romancı olarak onun gücü, karakterlerinin yaptığı yargılamayı reddetmesinden kaynaklanmaktadır. Onların trajedisi şudur; hangi yolu izlerse izlesinler, rahata kavuşamazlar ve daha da kötüsü toplumlarındaki diğer bazı unsurlar onları kınamak üzeredir. Böylece Pamuk'un kahramanları-genelde kadın değil erkektirler. Kitabın ana teması boyunca özellikle endişeli ve ürkütücü bir rüyalar dizisine yakalanmışçasına devam ederler.

The New York Times Book Rewiev'da onun Kar romanı hakkında şöyle yazmıştım: "Kaderin cilvesi, birbiri içinde ters düz olmuş hikâyeler, hilekârlık, çözüme yaklaştıkça kaybolan gizemler, kasvetli şehirler, kimliğini yitirme; bunlar, Pamuk'un modelleridir, fakat onlar aynı zamanda modern edebiyatın da parçalarıdır."

Bilinmeyen kişiler tarafından öldürülme Pamuk'un kahramanları için beklenmedik bir durum değildir. Pamuk'un kahramanları Türkiye'nin bir dönem seçkinleri önceki ekâbiri tarafından acımasızca eleştirilmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük servetinin mimari parçalarını tesadüfen bulabilir, boş olan bir Ermeni kilisesini görebilir, Rus hükümdarları hatırlatılabilir veya ilk defa Batılı anlamda ileri bir Türkiye kurmaya çalışan ama şimdi o çabaları boş gözüken saygı gösterilen Atatürk'ün resmine gülümseyebilirler. Bu güç nereye gitti diye soruyor. Hıristiyan Bizans şehri Konstantinapolis'in gölgesi uzak bir alana yayılmıştır. Batı Avrupa ve Müslüman Ortadoğu'nun ikisi de bir ağda tuzağa düşürülmüş fakat birbirine benzemeyen bir ikiz gibi görülebilirler. Pamuk, bize bütün romancıların en iyilerin sunmak istedikleri şeyi, 'gerçeği' veriyor. İstatistiklerin gerçeğini değil, ama doğru yer ve doğru zamanda insanoğlunun tecrübesinin gerçeğini sunuyor. Böylesine muhteşem bir edebiyatla kişinin insanoğlunu sorguladığı dakikaları değil insanoğlunun kişiyi sorguladığı dakikaları hissettiriyor. Kar'daki karakter "kimse bizi çok uzaktan tanıyamaz" diyor. Sizce de bu bir meydan okuma değil midir!

The Guardian'dan alınmıştır. Çeviren Betül Sultan Ş.


Kar Özeti Orhan PAMUK

http://www.gramerimiz.com/kar.htm

ROMANIN KONUSU

Romanda, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumlardan en sorunlusu olmaya meyilli olan “İrtica ve Başörtüsü” konusunun örneklendirerek açıklanması, ülkemizin içinde bulunduğu büyük sorun ve örümcek kafalı kişilerin nasıl masum ve saf Türk halkını kandırdığını ve kendilerine tapınılacak duruma getirdiklerini anlatmaktadır. Bir diğer açıdan ülkemizin nasıl bu durumdan aciz kaldığı bazı konuları verse de, bu konularda duyarlı olduğunu, görevli kişlerin konulara dikkat ve titizlikle yaklaştığını, ancak bazı insanlarımızın burada sömürüldüğünü ana tema olarak işlenmiştir.

ROMANIN ÖZETİ: Romanda yazar, çok sevdiği arkadaşının anılarını anlattığını kitabın içinde değişik yerlerde vurgulamaktadır. Kitaptaki yazılar tamamen otlarındaki şeyleri anlatılmıştan ibaret olsa da bazı yerlerde kısaltlmalar ve birilerini veya biryerleri rahatsız edeceği kuşkusuyla zorunlu olarak kesintiler yapılmıştır.

Olaylar tamamen yurdumuzun doğu kesminin Kars ilinde geçmektedir. Bir gazetede köşe yazarlığı yapan ve ünlü bir şair olan Kerim Alakuşoğlu (kitabın bütününde ondan “Ka” olarak bahsediliyor) Almanya’nın Frankfurt şehrinde geçirdiği onca senelerden sonra Türkiye’ye dönme kararı verir ve geldiği ayların flaş haberleri arasında yer alan “Kars’taki kadınların intiharı” konularının üzerinde gazetede yayımlayabileceği bir araştırma yapmaya karar verir. Bunun için ülkemizde kış aylarının en sert geçtiği dönemde Kars’a gitmeye karar verir. Yolda gördüğü çoğu Kars’lı olan doğulu insanlarımızı, giyinişlerini, konuşmalarını, yolların durumunu ve oradaki devlet anlayışını açık ifadelerler anlatır. Yolda hayatında hiç yaşamadığı bazı gülünç olayları ve yöre halkının candan ve sevecenliğini anlatır.

Kars’a geldikten sonra üniversite yıllarından tanıdığı arkadaşlarını bulur hatta üniversiteden tanıdığı ve boşandığını duyduğu eski aşkı sayılabilecek olan İpek’in sahibi olduğu otele yerleşir. Bütün olanlar boyunca bu otelde kalır.

Kente bir yazarın geldiğini ve o dönemde de bir seçim zamanı olması itibariyle kentin ileri gelen devlet görevlileri Ka’nın yanına gelerek ziyaret ederler, konuşurlar ve esas olarak neden Kars’a geldiğini öğrenmeye çalışmaktadır. Ka’nın Kars’a geliş sebebi intihar eden genç kızların ve kadınların neden bu yola başvurduklarını öğrenmek, bunları gazetedeki köşesinde yayınlamak ve yapabilirse halka intiharın kötülüklerinden bahsedip halkı bu yönden uzaklaştırmaktır. Tabi bölgeye böyle ünlü gazetecilerden ve sanatkarlardan fazla gelen olmadığı için halk önce onu yadırgar ama Türk halkının en büyük özelliklerinden misafirperverlikten de vazgeçmezler.

Ka’nın şehre geldiğini duytan bazı din taraftarları ve yobaz kişiler onu kendi saklandıkları köşelere çağırır ve onlarla göüşmesini sağlarlar. Amaçları tabii ki kötü düşüncelerini ve geri kalmış fikirlerini onada aşılamak ve Kars halkının daha da dikkatini çekmektir. Bu arada Ka araştırmalarına devam eder ve intihar eden kadınlarla öğrencilerin çoğunun bunalımda veya aşk acısından kendilerine kıydıklarını anlar. Fakat şöyle bir durum da vardır ki bu ölen şahıslar üniversitede okuyan ve başörtüsü taktıkları için okula alınmayan kimselerdir. Bunu fırsat bilen geri kafalı insanlar devletin dine karşı olduğunu, Kars’taki görevlileri ise ateistlikle suçlarlar. Ka da devlet görevlilerini biraz destekler gibi göründüğünden onu da ateistlikle suçlarlar. Bu gelişmelerin yanında birtakım cinayetler işlenir. En önemlisi ise üniversitede devletin kurallarını uygulayan bir öğretim üyesinin öldürülüşüdür ki bunu yapanlarda laik devlet düşmanı gruplardır. Ka tüm bu olayların üzerinde korkmadan bu tip insanlarla ilişki kurar, çetebaşlarıyla görüşür ve buradaki saf delikanlı erkeklerin ve bayanların kandırıldıkları anlar. Bir ara kendisini öyle olaylar ve davranışlar içinde bulur ki kendisinin de onlardan birisi gibi olacağını anlayıp kurtulur onlardan.

İpek’e aşık olan Ka tüm bu olayların yanında kendinin ne kadar tehlikelerin içinde olsa dahi kendinin İpek’in yanında ve mutlu olduğunu hisseder. Ama bu mutluluğun gerçek mi yoksa zahiri mi olduğunu anlayamaz. Bütün bu olaylar yaşanırken halkın sosyal aktivitesini ve mutluluğunu, gece gündüz kar yağmasından dolayı düştüğünü ve halkın morale ihtiyacı olduğunu anlayan görevliler tarafından bir organizasyon düzenlenir. Bu organizasyonda laik cumhuriyet yanlısı oyunlar oynanır ve örümcek kafalıların amaçlarına ulaşamayacağı anlatılır. Gösteride bulunan çoğu beyni yıkanmış imam hatipli öğrencilerin ve hokkabazların laf atması, sataşması, cumhuriyet rejimini ve devlet memurlarını din düşmanı olarak adlandırmalarından dolayı olaylar çıkar. Olayların sonucu kentte sokağa çıkma yasağı ilan edilir ve ihtilal boy gösterir. Tabii bunu bir çok halk sevinçle karşılarken gericilerin çoğu ve ülkemize çomak sokmak isteyenler nezarathanelere konur ve sorguları alınır. Ka bu olayları pür dikkat inceler. Bir çok şiiri de bu olaylardan etkilenerek yazar.

Olayları sıkıca inceleyen Türk polis ve askerinin bu durumlarda nasıl canla başla çalıştıklarını ve ülkeyi korumak için bu gericilere nasıl davrandıkları, ülkemizin bu konulardaki sorunlarına da yazar uzunca dikkat çeker. Ka bütün bunları yaparken bazı dinci lider ve elebaşlarının ifadelerini eline geçirir ve hayretle bir ürperti hissi duyar. Bu insanların kimlerce desteklendiklerini ve yaptıklarını öğrendikçe meğer ülkesinde neler olduğunu ve haberinin olmadığını anlar. Bu insanların Tanrı’nın adını kullanarak ne zalimce işler yaptıklarını, nice cinayetler işlediklerini ve utanmadan bunları Tanrı için yaptıklarını öğrenince büsbütün hayrete düşer.

Ka olaylardan etkilenmişti ama korkmaya başlamıştı birazcık. Çünkü bazı dinci kesimler Ka’yı bir ajan olarak görüyor ve kendilerine vurulan darbelerin sebebi olarak onu görüyorlardı. Arada bir tehditler olmasına rağmen polisin Ka’yı koruduğunu zannedip düşüncelerinden vazgeçmişlerdi.

Ka bütün olayları incelemişti ve Kars’ı “Dünyanın bittiği yer” olarak adlandırmıştı. Sevdiği İpek’in bile bazı gerikafalılarla işleri ve ilişkileri olduğunu öğrenince kendisini bu şehirde tutacak bir neden kalmayacağını düşünüp şehirden üzüntülü olarak ayrılıp İstanbul’a dönecekti. Ama artık hayattan umudu kesildiği için Ka düşüncelere dalmakta ve İpek’i düşünmektedir. Buna rağmen en sonunda hediyeler ve teşekkürlerle Kars’tan ayrılır. Kars tam olarak düzelmese de uygarlık ve rahatlıklara ilk adımı atmaktadır.


3. KİTABIN ANA FİKRİ:

Kitabın ana fikri bir çok konu üzerine odaklanmış gibi görünsede ülkemizin doğu kesimlerinin gerçekten de yokluk, ilgisizlik ve eğitimsizlikten nasıl geri kalmışlığını, nasıl cahil düşüncelerin kabul edildiğini, bu tip düşüncelerin insanları nasıl hiçe saydığını anlatmaktadır. Aslında yöre halkının çok duyarlı, vatanına ve milletine ne kadar bağlı olduğunu ama nedense dış devletlerin veya dış kuvvetlerin belki de yörede güç sahibi olmak isteyen vatan hainlerinin nasıl yandaş topladıklarını, cahil halkı din duygularını kullanarak nasıl sömürdüklerini ve başörtüsü yüzünden halkımızla devletimizi nasıl karşı karşıya getirdiklerini anlatmakta, okuyucuya bu konularda güzel örnekli bir anlatım vermektedir.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: Ka kendi içinde bazen entel bazen duygusal, kaliteli ve anlamlı şiirler yazan, ülkesini belki de yurtdışında yaşadığı için çok seven ama en azından hiç boş durmayıp ülkesine yardım eden kişi olarak göze çarpmaktadır.

Olaylar sürekli Ka’nın etrafında döndüğü için diğer kişiler biraz sönük kalsada sevgilisi ve otel sahibi İpek, bu akımlardan ve kafa yapılarından etkilenmiş İpek’in kardeşi Kadife ve sonu ölümle biten yüreği çok saf, tertemiz ve kandırılmış kişi Fazıl. Ka burada İpek’in sevgisinden çok Fazıl’ı sevmiş ölümüne üzülmüştür.

Kitapta olaylar birbirinin devamıdır ve yazar kitabı 43 bölüme ayırmıştır. Bütün bölümlerde güzel tasvirler ve olayların tarafsızca aynen anlatıldığını, olan olayların ise Türkiye’nin kaderimidir bilinmez şu ankiyle aynı olduğudur.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

6. KİTABIN YAZARI HAKKNDA KISA BİLGİ: Orhan PAMUK; 1952’de İstanbul’da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. New York’ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Koleji’nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979’da Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nı kazandı. 1982’de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü ve bu kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985’de yayımlanan tarihî romanı Beyaz Kale Pamuk’un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990’da yayımlanan Kara Kitap, karmaşıklığı, zenginliği ve doluluğuyla çağdaş Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur’un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994’te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. 1998’de yayımladığı Benim Adım Kırmızı adlı romanı olağanüstü bir ilgi gördü. Romanları yirmi dile çevrilen Orhan Pamuk yirmi beş yıldır tuttuğu defterler, dergi ve gazetelere yazdığı yazılar, denemeler, eleştiri yazıları, röportajlar ve gezi notlarından yaptığı titiz bir seçme ile daha önce yayımlanmamış “Pencereden Bakmak” adlı uzun hikâyesini Aralık 1998’de Öteki Renkler başlığıyla kitaplaştırdı.

 

Valid HTML 4.01 Transitional