Leyla Erbil
Kalan

Leyla Erbil

share
 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

21.11.2012


  Editörün Notu:  “..ah sevgili okurlarım var mısınız yok musunuz bilemediğim/ varsanız sevgili okurlarım görüyorsunuz ya dizginleyemediğim bir beyne sahip olduğumu/ biraz da bilerek isteyerek ama durdurmak için bu beyni/ doktorum ilaçla boğmak istiyor onun her hücresini/ ama ben gene de/ sınır tanımayan sorunlu bir beyne bırakmaya çalışacağım/ kızgın kum üstünde sıçrayan bir çift çıplak ayak gibi/ bu metni ondan gizli.” diyen 80. yaşını kutlayan Leyla Erbil, Kalan adlı son kitabında zaman ve mekan içinde anılarının yordamıyla sekerek, atlayarak bizleri belleğinin yolculuğuna çıkarıyor.

   Leyla Erbil’den kalan...

Oylum Yılmaz

http://www.sabitfikir.com/
09-12-2011

Hakikatin özü nerede? Kaynağı belirsiz düşlerimizde, bilinçaltımızın bilinçsizliğinde mi; kaderi şahsi bir trajediye dönüştüren mekanlarda mı, binlerce yılın kalıntılarını emen, sokaklarına, evlerinin temellerine karan şehirde mi; yoksa çocukluğumuzda, çocukluğun da gerisinde ötesinde diplerinde mi? Hakikatin bulunduğu yerde mi durur peki zaman? Orada mıdır hep, belli bir yerde durma eğimi var mıdır? İçinde tüm geçmişi barındıran bir şimdinin içindeki insan geçmişsiz bir şimdiyi yaşayabilir mi? Yaşarmış gibi yapanların yanında, –mış gibi- yapamayana hep deli derler. Yaşamın akıl dışılığını hep örtmek isteyenler…

İnsanın suratına soğuk bir su gibi çarpan, zihnini açan vahşi alaycılık, bitimsiz bir dil ve biçim arayışı, ve sonsuz bir edebi haz. Leyla Erbil deyince ilk aklıma gelenler… Ondandır ki, Erbil’in yapıtlarını elime almadan önce içimde bir parça tedirginlik hisseder, hemen elime alıp okumaya başlayamam. Beni çarpacak, sarsacak, içimde kendimin bile dokunmaktan, görmekten, dile getirmekten çekindiğim şeylere cesurca dokunacak olduğunu, ipliğimi pazara çıkaracağını bilirim de ondan; korktuğumun başıma geleceğini… Öyle de olur hep... Politiktir dili, kendini politikadan ayrıştırmaz, karanlığa baktırır, ikiyüzlülüğünüzü yüzünüze vurur, deliliğe davet eder, deli olmaktan besler dilini ve kurar biçimini… Türk edebiyatının tartışmasız kraliçelerinden Leyla Erbil, bu yıl sekseninci yaşını kutluyoruz, nice yaşları olsun. Şimdi “Kalan
”la karşımızda.

Zaman, hakikat ve bellek üzerine yazılmış politik bir şiir, diyebilirim “Kalan” için. Evet, “Kalan”, bir tür şiir kitap. Doğrusu Erbil’e aşina olanlar, onun dilinin şiirselliğini bilenler için hiç de yabancı gelmeyecek bir biçem. Zor mu? Biraz belki, ama yorucu değil kesinlikle. Anlatının kahramanı bir anlatan/yazar, Lahzen. Aydın olmanın, devrimci ve kadın olmanın tüm zorluklarını, çelişkilerini içinde barındıran Lahzen’in bilinç akışında geziniyoruz “Kalan” boyunca. Annesi, annesinin sevgilisi ve ablasıyla geçirdiği çocukluğun dibini kazıyoruz. Bir vakitler Fatih’in Urum tebaasına ayırdığı Fener semtinin kıyısında, Rumlardan, Ermenilerden ve Yahudilerden kalan o çok da eski olmayan kozmopolit, çok kültürlü İstanbul’u hatırlıyoruz.

Hikayenin devamında Lahzen’in özgürleştiremediği kadınlığı, kocası, sevgilisi ve politik arayışı var. Aslında bir kaybedenin, tutunamayanın hikayesini okuduğumuzu, dinlediğimizi daha en baştan biliyoruz.

Türk edebiyatında bilinç akışı tekniğini en usta şekilde kullanan yazarlardan biri hiç şüphesiz Erbil ve bu şiir kitapta, söz konusu ustalığını, yeteneğini tertemiz bir şekilde gözler önüne seriyor, hadi doğrusunu söyleyeyim, döktürüyor. Lahzen, ilaçlarla bastırılan, değiştirilmek istenen bir bilince sahip. Peki baktığımız aynanın bizzat kendisi çarpıksa, gördüklerimizin tamamen doğru, dosdoğru olma imkanı yok mu? Ya da şöyle sorayım, Lahzen’in anlattıkları, bizi onun gerçekliğine götürebilir mi, onun, yaşadığı ülkenin, kültürün gerçeğine? “sen hangi bilinçtesin lahzen / hangi göklerin bulutlarından yağdın/bu çorağa söyle/ son bilinç ölüm olacağına/ölüm anındaki bilincin bilinci yazılamayacağına göre/hangi kavşağındasın tinsel gerçeğin” Hakikatin özünü arıyor Lahzen ancak onun ilaçla bastırılmış, çarpıtılmış zihni, tıpkı bizim çarpıtılmış toplumsal belleğimiz gibi, özü bulmaktan uzağa düşürüyorsa da kendini, arayışı anlamlı kılıyor.

Marguerite Yourcenar, tragedyayı tragedya yapan şeyin dekor olduğunu, mekan olduğunu söyler. Leyla Erbil de Lahzen’in hem toplumsal hem de kişisel trajedisinde doğup büyüdüğü şehrin, İstanbul’un etkisini kurcalıyor. Bozulan, dağılan, yozlaşan sürekli değişimden mustarip İstanbul’a, Roma’dan, Bizans’tan, Osmanlı’dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalan, acılı ve bir o kadar da tekinsiz ve büyülü olan bir yazgı Lahzen’e de hakim.

Başta da dediğim gibi politik bir şiir “Kalan”. Lahzen’i delirten, karanlığa bırakan kişisel mücadelesi ülkenin siyasi çalkantılarıyla karışıyor. 6-7 Eylül olayları, Dersim, Ermeni katliamı, kanlı pazar, ülkede yaşanan tüm darbeler ve niceleri Lahzen’i nasıl delirtmez, ve hatta milletçek hepimizi… Erbil’in şiirinden, büyülü dilinden son derece radikal toplumsal-siyasal eleştiriler sızıyor.

“Kalan”, Leyla Erbil’in sekseninci yaşında bize verdiği beşinci roman. Kapak arkası yazılarının şaşaasına okur olarak hepimizin karnı tok, ama bu defa yayıncılar çok haklı: Leyla Erbil’in kaleminde devleşiyor edebiyat ve bir şölene dönüşüyor kalan…

“Delilik Dediğiniz Şey Aslında ‘Normallik’ Halidir”

Leylâ Erbil ile Söyleşi

http://www.irmakzileli.com.tr

Kül yutmaz bir insan olmak zor. Kadın olarak “kül yutmaz” olmak daha da zor. Leylâ Erbil’in bende bıraktığı izlenim hep bu oldu. Ama tanımlama bana değil, kendisine ait. Sohbetimiz sırasında ona, “Artık sadece gerçekler olsun istiyorum hayatımda, hiç kendimi kandırmadan, gerçekleri bilerek yaşayayım istiyorum” demiş ve hemen eklemiştim, “bilmem böyle bir şey mümkün mü?” Yanıtı içtendi. “Mümkün,” dedi ve devam etti, “o zaman kül yutmaz biri oluyorsunuz”. İşte o an, bir türlü bulamadığım o tanımlamayı, kendi ağzından işitmiş oldum. Kül yutmaz bir kadın yazardı Leylâ Erbil. Kadınlığıyla da öyle, yazarlığıyla da. Üstelik bu özelliği onu “aydın” da yapmıştı. “Zihin Kuşları” isimli denemelerinden oluşan kitabını okuduğumda bu özelliğinin her satıra sindiğini gördüm. Üstelik bu, 1970’te de böyleydi, 1997’de de, bugün de öyle…

Leylâ Erbil’in yeni romanı “Kalan” da onu o yapan tüm özelliklerinin içinden süzülüp gelen, hiçbir fazlalık taşımayan bir metin bana göre. Türkiye tarihine “kül yutmaz bir kadının” hafızasının içinden yeniden bakmamızı sağlayan; edebi duruşuyla da “kabul görmüş” olana pabuç bırakmayan; kendi üslubunu hakkıyla kuran bir şiir roman.

Leylâ Erbil okurları bilir; o, kendi imla kurallarını getirmiştir Türkçeye. Söyleşimizin sonlarında bunun gerekçelerini açıklıyor. Burada yinelemeyeyim. Ama şu notu da ekleyeyim, tüm eserlerinde bu kuralları ullanmış olan Erbil’le söyleşimizi siz okurlara aktarırken “kabul görmüş” kuralları dayatmayı içimize sindiremedik… Yazılı yaptığımız söyleşide, Leylâ Erbil’in kullanımını olduğu gibi bıraktık… Ondan “Kalan” her şeye duyduğumuz saygıyla…


“Marx ve Freud’un üzerinizdeki etkisini dile getirdiğinizi biliyorum. Bu etkinin edebiyatınıza yansıması nasıl oldu?”

“bu etkinin edebiyatıma yansıması şöyle oldu. marx varsıllığı, kapitalist ahlakı benimsemememe, freud’la insanın görünen yüzünün ötesinde saklı olanla uğraşmama neden oldu. başka şeyler de olmuştur onların sürüklediği.”

“Marx’tan etkilendiğini söyleyen pek çok ‘toplumcu’ edebiyatçı vardır. Sizin eserlerinizin ‘halka inmek’ kavramıyla simgeleşmiş bu tür bir edebiyatla hiçbir zaman ilişkisi olmadı. Marx’tan etkilendiğini söyleyen yazarların bu temelden ayrılığı dikkat çekici. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?”

“yukarda sözünü ettiğim temelle yoğrulan öznelliğin, ‘aksi ispat edilene kadar’ daha sağlam olduğuyla!”

“Sizin edebiyatınız söz konusu olunca, karakterlerinizden hareketle, delilik, bunaklık vurguları yapılıyor. Karakterlerinizin bu özelliği ve son romanınızda da kahramanınızın bir beyin hastalığının oluşu, ne tür bir simgedir sizin için? Bu toplumda delilik neye karşılık geliyor?”

“bu toplumda delilik dediğiniz şey aslında ‘normallik’ halidir. benim düşünceme göre insanlık kaçınılmaz biçimde sakat, yaralı, hastadır.

zaten sınıflı toplumlar tarihten önceki toplumlardır. bu yüzden burada öyle sağlıklı insanlar aranamaz. yalnız, kalan’da, lahzen’in ‘beyin hastası’olduğu da söylenemez.

kitaplarımda ele aldığım kişilerde ruhsal sakatlıklar, ‘delilik’ halleri görülmesi, bu insanların edebiyatı bilinç dışıyla zenginleştirmeyi sağlamaları açısından kaynaklarımdan sayılmalı.”


“İlhan Berk’in sizin için yazdığı kısa ama çok etkili bir yazı var. Diyor ki orada, ‘Leylâ Erbil’de ağırlıklı olarak çarpan tek bir şey vardır. Başkaldırıdır bu! Başkaldırı her şeydir onda.’ Şimdi size sormak isterim, İlhan Berk gibi düşünüyor musunuz? Başkaldırı sizin eserlerinizin kalbi midir gerçekten?”

“doğrusu başkaldırının yapıtlarımın kalbi olup olmadıklarına dair net bir yanıt veremem. sevgili ilhan berk beni öyle gördüğü için yaşarken kendisine teşekkür etmiştim. itaat toplumundaki, insanların, özellikle kadınların vazgeçemeyeceği ilk tutunacak dallarından biridir başkaldırı. özellikle alt kültür tabakalarındaki kadınların son yıllarda eşlerinden ayrılmak istedikleri anda nasıl öldürüldüklerini göz önüne alırsak! devlete itaat etmemek benzeri bir suç oldu eşten ayrılmak? bu örneklere bakmak aslında çok önemli. adorno, ‘toplumsal analizin bireysel deneyimden öğreneceği çok şey vardır’ diyordu.”

“Yine İlhan Berk diyor ki, ‘Leylâ Erbil’in romanlarının, öykülerinin konusu nedir diye sorulabilir. Hemen söyleyeyim: DİL. “Dil”dir derim, başka ne olabilir!’ İlhan Berk’in sözlerinden de anlıyoruz ki, dil sizin eserlerinizde araç olmaktan öte bir anlam kazanıyor. Dil’le ilgili arayışlarınızdan hiçbir eserinizde vazgeçmediniz. Son olarak, ‘Kalan’da da, yeni bir dil ve biçim var. Fakat tüm eserlerinizde yenilenmiş olmasına rağmen, bu arayışın ve dilin ortak bir özelliği var mıdır?”

“dil arayışımın altında yatan neden, metnin özünün ‘altın ayar’ını keşfetmektir.”

“Oylum Yılmaz, Sabit Fikir’deki yazısında şöyle demiş: ‘Zaman, hakikat ve bellek üzerine yazılmış politik bir şiir, diyebilirim “Kalan” için.’ Zaman, hakikat ve bellek üçgeninde, ‘aydın’ nerede duruyor sizce? Aydının zaman içindeki tutumu, hakikat arayışı ve belleğini kullanımına dair bir eleştirisi var mı metnin? Varsa nedir?”

“evet, oylum yılmaz’ın dediği gibi politik yanı var kalan’ın. giderek baştan aşağı politik bir metin bile denebilir. kitapda ortak belleğin zamansızlığına da kimi mitoslar aracılığıyla değindim. hakikat zamanının hiçliğine ve her şeyliğine de. ‘aydının nerede durduğu vb…’ gibi soruları okurun kendi kültür birikimine bırakmak gerek. aksi durumda yazar okura ders verir duruma düşecek…”

“Hakikat arayışı ile edebiyat arasında nasıl bir bağ var sizce? Edebiyatın görevlerinden biri midir, ana görevi midir hakikati aramak. Bulmak demiyorum tabii ki…”

“kitapta hakikat arayışını yazar burada erişilmez bir tema olarak kullandı.”

“‘Kalan’ şu cümlelerle bitiyor: ‘devrimin desem,,, devrim mi!? Diye şaşsa,,, hâlâ mı dese,,, evet hâlâ desem,,, öyle ise bir şeyler yapmaya başlamalıyız dese rosa,,, olur yaparız değil mi zeyyat desem,,, elbette yaparız ölmedik ya dese…’

Devrimin hor görüldüğü bu çağda ‘hâl⒠diyen ve devrimi yapmaya başlama çağrısında bulunan bir karakter… Ve romanı devrim çağrısıyla bitirmeniz bana belleksizliğin, köksüzlüğün karşısında bir öneri gibi geldi. Ama nedense bu yönü pek yazılıp çizilmedi. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?”


“devrimin hor görüldüğü bir çağ olarak bakmıyorum olaya. devrim unutulacak bir şey değildir. insanlık tarihi yüce yanlarını devrime borçludur.

adorno şuna benzer bir laf ediyordu minima moralia’da: ‘bize düşen görev, başkalarının iktidarının da kendi iktidarsızlığımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek…’

o kısma, devrim seslenmesine neden değinilmediğini bilemem. belki fazla önemsediklerinden, belki ‘hor gördüklerindendir’ devrimi! kendilerine verilen sütun yetmediğinden de olabilir. ben merak etmemiştim. kendilerine sormak gerek.”


“Yukarıdaki alıntıda da gördüğümüz üç noktalar yerine üç virgüller, büyük harf kullanmamalar… Bunlar sizin biçimsel tutumlarınız. Metinlerinizde kararlılıkla uyguladığınız, imla kurallarını bozan ve yıkan bir tutum. Bu tutumun düşünsel içeriğinde neler var?”

“imla kurallarını bozmamın düşünsel içeriğinde, ele aldığım sakatlanmış insanların normal (!) insanlar için konulmuş işaretlemelere sığmayan halleri yatıyor.”

Remzi Kitap Gazetesi, Şubat 2012

 
 
  Leyla Erbil’in Kalan’ında hakikat ve Kirkegaard

MİNERVANIN BAYKUŞU
http://www.evrensel.net

Nuray Sancar

nuraysancar@evrensel.net
Bir yazarın hakikate ulaşmak için yapabileceği en iyi şey onu yazdığı metinde, ya da onu yazarken aramaya çalışmaksa, zaten bildiği ama zorlu bir yola düşmüş demektir. Önceki kitaplarla defalarca katedilmiş olmasına rağmen o yol, hakikatin özüne bir türlü ulaştıramayabilir yazarı. Ya da bulduğu; ele geçirmeyi, nüfuz etmeyi umduğu şey değildir çoğu zaman. Yazar o yüzden bir kez daha koyulmayı göze alır aynı yola. Leyla Erbil bir hastane odasında hastalığıyla boğuşurken tasarlayıp yazmaya başladığı Kalan’da da, önceki her kitabında zorladığı yazı dilinin sınırlarını bir kez daha zorlayarak çıkıyor bu yolculuğa. Peşine düştüğü hakikatin nerede olabileceğini sorguluyor metninde. Kadim bir tartışma aslında bu.

Hakikatin özünün ne olduğu sorusuna verilen yanıt insanın içine doğduğu hakikati değiştirerek yeni bir hakikat kurabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyorsa okuru bir sırrı ele geçirmiş hissettirerek özgürleştirecektir ya da dünyanın bahşedilmiş ve kuralları önceden konulmuş bir yaşam alanı olduğuna boyun eğdirerek insanı kaderinin peşinden sürükleyebilecektir. Leyla Erbil kolay yolu seçmez. Metninin başında bu soruya yanıt vermez. O daha çok, metnin yaşamından (kitaba başlayıp bitirdiğiniz zamana kadar geçen süre) anlaşılsın ister meramı.

Ama yazarın yanıtlamakla uğraştığı özgün bir sorusu vardır yine de. Soren Kirkegaard’ın dediği gibi, yaptıklarının sorumluluklarını üstlenen insanın öznelliğinde midir hakikat? Peki, yapıp ettiklerinin sorumluluğunu insanın tek başına üstlenmesinin mümkün olup olmadığını yazar nasıl anlayacak ve anlatacak?

İşin içinde İstanbul varsa kolay.

Haliç’e yüzünü dönmüş semtlerden birinde yetişkinlik için demlenen çocukluk 50’li yılların İstanbulu’nda geçmişse, hakikate doğru yolculuk oradan başlamalıdır öyleyse. Cenevizlilerden kalma, isimleri değişmemiş, daracık ve çarpık sokaklarda işinde gücünde, kendi halinde gündelik hayatını yaşayan Rum, Yahudi, Türk ve Ermeni ailelerin henüz 6-7 Eylül yaşanmadan önceki komşulukları içinde kendisini büyüten çocukluğun zaman aktıkça dağılan resminde aranabilir o hakikat. Öyle bir çocukluk ki, Tanrı istedi diye oğlunu ona kurban etmeye çalışan İbrahim Peygamber meseliyle, sonra da 6-7 Eylül faciasında en sevilenlerin yitirilmesiyle, insanın kendi kaderini o kadar kolay tayin edemeyeceğini öğretir insana ister istemez. Sorumluluk ağır bir yüktür o halde “küçük, küçücük” bir “özne” için. Travmalardan bir hakikat çıkacaksa eğer, varoluşçu ata Kirkegaard’ın anladığı biçimde ve yoldan çıkmaz bu. Toplumsal travma, insanın ne yapsa etse tek başına üstesinden gelemeyeceği bir “kalan” bırakır geride sadece. Üstüne başka kalanlar eklediğiniz ve sorumluluğunu üstlenmek istemediğiniz.

Belki, kalemsiz gittiği okulda sınıf arkadaşı Rosa’nın kendi kalemini ikiye bölerek uzattığı Lahzen’in aklından ve kulağından hiç çıkmayacak olan “çat” sesi; yani dayanışmanın, sevginin ve dostluğun sesi azaltabilir travmayı. O sesin anısı olmasa, başrolünde kozmopolit İstanbul’un oynadığı bir metinde “küçük, küçücük” Lahzenlere ve onların arkadaşlarına hakikat diye belletilen, yaşanan her kötü şeyden de sorumlu olduklarını anlatan filozofların kibri olacak. Halbuki bir çocuk dayanışmadan ve arkadaşlıktan sorumlu olmak ister kendi başına bırakıldığında. Ve bir çocuk için suç ve ceza ne Kirkegaard’ın tartısında ne Dostoyevski’ninkinde ölçülebilir; bilinir, cezai ehliyeti yoktur, kötülüğe niyeti de. Kalemini ikiye bölüp paylaşmış başka dinden, başka ulustan arkadaşını yurdundan kovmayı hangi çocuk tasarlayabilir ve taammüden onu öldürebilir ki?

Lahzen Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin kovulmasının sorumluluğunu üstlenen, böylece içinde yaşamaya zorlandığı hakikatin kendi hakikati olduğuna inanarak büyümüş bir yetişkin olacak sanılıyorsa Kirkagaard yanılıyor demektir. Ama hiç sorumluluk almadıkları söylenemez. Haliç çocukları, en sevdikleri bu diyarları terk ettikten sonraki zamanlarda 1 Mayıs 1977’de alana çıkarken hakikati kendileri için değiştirme sorumluluğunu aldılar. Sonra ne olduğu malum; 6-7 Eylülde Aynalı Pasajdaki küçük dükkan sahipleri İstiklal Caddesi’ne yayılmış düğmelerin, emprimelerin, ipeklilerin, ipliklerin, hayatı güzelleştiren bilcümle metanın arasında nasıl tartaklanmışlarsa 1 Mayıs 77’nin özneleri de aynı caddede pankartlarının, sloganlarının arasından sürüklendiler; aralarından bazılarının kanı aktı.

Hakikat, insanın geçmişten kalanları biriktirerek yaptığı hayatında o zaman. Hakikat insanın neyden sorumlu olacağıyla olmayacağına karar verebilme gücüne eriştiği bir öznellikle yapıp ettiklerinde. Hakikat insanın bilinçli eyleminde, seçiminde. Bu, insanın çocukluk defterini kapattığı, ama oraya yazdıklarını hiç unutmadığı bir evre sayılabilir. Hakikatle yüzleşmeye ihtiyaç duyulduğunda geçmişi olanca berraklığıyla hatırlamak için tekrar tekrar okunabilsin diye yine de el altında tutulan bir defter bu. O defterdeki geçmiş olmasa bir gelecek de olmaz çünkü; bugüne dair bir sorumluluk da. Leyla Erbil su gibi akıp giden, kolay okunan metninde İstanbul’da geçen bir çocuklukla sınadığı Kirkegaard’ı, Roma İmparatorluğu ile Osmanlı’dan arta kalan mekanların ortasına yerleştirdiği İstanbul’un son yüzyıldaki gerçekliğinde konuşturarak ve onu bu yetmezmiş gibi bir kez daha, daha önce yüzleştiği İbrahim ile ve İbrahimi dinlerle yüzleştirerek anlatıyor meramını. Bu şaşırtıcı metnin katmanlarında durup düşünülecek çok şey var. Hiç düşünmeden okuduğunuzda bile çocukluğun sıcaklığı ile ısınmış bir yüzey akıntısı sizi sürükleyip götürmeye yeter.

Ellerine sağlık Leyla Erbil ve de aklına.
   Ölmüş kuşakların geleneği

A. Ömer Türkeş

http://www.radikal.com.tr/
04/11/2011

Leylâ Erbil'in yeni romanı 'Kalan'; hafızayla, hatırlamakla, kısacası zamanla ilgili bir roman. Zamanı şimdiki ana sıkıştıranlara, Hitit'i, Roma'yı, Bizans'ı görmezden gelenlere, tarihdışılığa, belleksizliğe bir itiraz

Çok değil birkaç ay önce, ‘Tuhaf Bir Kadın’ romanının yeni edisyonu sayesinde Leylâ Erbil’in yazarlığından söz etme fırsatı bulmuştum. 80. doğum yılını kutladığı şu günlerde, bu kez yeni ve yine şaşırtıcı bir metinle karşımızda. ‘Kalan’, Leylâ Erbil’in elli yılı aşkın yazarlık kariyerindeki beşinci romanı. Önceki yazımda hayatı ve yapıtlarına kısaca değinmiştim. Tekrara düşmemek için bu bahsi yeniden açmıyorum. Ancak bütün hikâye ve romanlarında üzerinde durduğu kişi, karakter, olay ve anlatım arayışlarını bir kez daha gözden geçirmek gerekecek. Çünkü ‘Kalan’da sanki bütün yazdıklarını temize çekiyor Leylâ Erbil.

Bir çocuk yetişiyor

‘Kalan’ belleği ilaçlarla durdurulmaya çalışılan bir kadının/yazarın bilinç akışı biçiminde kurgulanmış; “ah sevgili okurlarım var mısınız yok musunuz bilemediğim/ varsanız sevgili okurlarım görüyorsunuz ya dizginleyemediğim bir beyne sahip olduğumu/ biraz da bilerek isteyerek ama durdurmak için bu beyni/ doktorum ilaçla boğmak istiyor onun her hücresini/ ama ben gene de/ sınır tanımayan sorunlu bir beyne bırakmaya çalışacağım/ kızgın kum üstünde sıçrayan bir çift çıplak ayak gibi/ bu metni ondan gizli.”

Hakikati arayan “sınır tanımayan sorunlu bir beyin”in kılavuzluğunda dolaşıyoruz insanlığın binlerce yıllık tarihinde; “kızgın kum üstünde sıçrayan bir çift çıplak ayak gibi” zamanlardan zamanlara, mekânlardan mekânlara geçiyoruz. Belleğin yolculuğu anlatıcının çocukluk yıllarına uzanıyor;

“yazarın hakikati yazdığı metin mi metnin hakikati yazarın özü mü tözü mü hakikatin metni yazarınki mi ne olursa olsun bu şimdiden tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyudan çıkmak için çocukluğa daha da dibe toprağın altına inip binip göreceğim.”

Fenerde annesi, annesinin sevgilisi ve ablası ile yaşar Lahzen. Rum ve yahudi çocuklarla arkadaşlık ederek büyür. Sonra uzak diyarlara göçer arkadaşları. Yıllar geçtikçe başka sevdiklerini de kaybedecektir. Tarih kayıplarla, yitirilen değerlerle doludur. En eskileri, mitolojiyi, tarihi bir kenara koyalım, 20. yüzyılda cereyan edenler, hatırlamak bile yeter aklını kaçırmaya; Ermeni katliamı , Dersim tenkili, TKP tevkifatı, Varlık Vergisi, 6-7 eylül, Kanlı Pazar, 1 Mayıs 1977, 12 Mart, 12 Eylül , Hizbullah cinayetleri... Kısacası işkenceler, sürgünler, sokak ortasında öldürülenler. Hiçbir şey değişmiyor. “Çoğu Kürt binlerce genç adamın hayaleti dolaşıyor yaşayanların arasında,,, cesetler bulunamıyor... “ diyecektir Lahzen, olup bitenleri Roza Luxemburg cinayetiyle birleştirerek; “olaylar tıpkı 1919’da Berlin’de Rosa Luxemburg’un kaybedilişine benziyor. yıllar sonra Berlin’deki Charité Hastanesi’nin anatomi deposunda bulunan başsız ayaksız ve elsiz cesedin Rosa Luxemburg’a ait olduğu anlaşıldı. Nazilere göre bu yöntem, açık infazlardan, idamlardan çok daha etkili ve caydırıcıydı...” Güçlülerin, muktedirlerin, iktidar sahiplerinin zulmüne, toplumun boyun eğmişliğine, şiddetin kökenine, varoluşun anlamına yönelik düşünceler yön değiştirdiğinde kendisiyle hesaplaşan bir kadın buluyoruz. Lahzen kah çocukluk aşklarını hatırlıyor kah kocası Sabit ve sevgilisi Zeyyat arasında sıkışıp kalmışlığını, kadınlık hallerini, özgürleşemeyişini... Kimi zaman eski adetler, İstanbul ’un yitik insanlarıyla birlikte yitip giden eski meslekler, kimi zaman kentin eski güzelliği düşüyor aklına.

Peki geride ne kalmıştır? Geride kalan Lahzen’in belleğinden, bilincinden boşalan duygu ve düşüncelerde açığa çıkan acı ve öfkedir.

Şiir Metin

Leyla Erbil metinlerindeki radikal toplumsal eleştiri, birey toplum çatışması, cinsellik ve kadın meselesi sıklıkla dile getirilmiştir. Yazar hakkında kaleme alınan her eleştiri yazısında dile getirilmesi kaçınılmaz olan bir başka konu Erbil’in her yapıtında yeni anlatım olanakları aradığı, yeni bir dil ve üslup geliştirdiğidir. Hatta her yapıtında bir önceki anlatısını bir ileri noktaya taşıdığı söylenebilir. ‘Kalan’daki anlatım yapısı da öyle; Erbil’in gerek içerik gerek biçimsel açıdan bütün arayışlarını, sancılarını izlemek mümkün.

Öncelikle kitabın şaşırtıcı biçimiyle başlayalım. ‘Kalan’ı şiirsel bir metin biçiminde kaleme almış Erbil. Milliyet Sanat dergisindeki söyleşinde bu tercihini şu ifadelerle özetliyor; “Kalan’ı neden şiir kitap olarak yazdım? Doğrusu, son yıllarda daha çok felsefe kitapları ilgimi çekiyor, bir de şiirden cayamıyorum. Bu dil ve biçem üzerine bildiğin bir konuşmayı gerektirecek. Kısacası, bu kurguyu böyle bir dille çözebildim. Bu benim biçemim. Doğrusu, gene de bu konuda benim değil P. Ricoeur’ün sözleri daha açıklayıcı olabilir: “Algılama analizinin, ‘işleyiş halindeki anlam olarak ‘dil’e uzanması basit bir anlam çıkarma işlemi değil; geri tepme yoluyla, yalnızca konuşmanın göstergeleri düzleminde açıklığa kavuşturulabilen algı özellikleri de çıkarılıyor ortaya. Freud'cu bilinçdışına dolaylı yoldan ışık tutan özellikler bunlar…” Aslında Erbil’in bütün metinlerinde çağrışımsal bir dil kullandığı, dilbilgisi kurallarını zorladığı, esnettiği, metnini “şiirin, gerçeküstünün biçim bozmalarıyla” katmerleştirip katılaştırdığı söylenebilir. “Dilin eklem yerlerinin kırılışı ve gerçekliğin yere dökülmüş mozaik taşları gibi dağılışı” sayesinde, darmadağın olmuş bilinçleri yaralanmış halleriyle yansıtmaya çalışmıştır. Türk romanında bilinç akışını en iyi kullanan yazarlardan biridir Erbil. ‘Kalan’ da bir adım daha atmış, şiirsel bir dile, imgelerin gücüne yaslanmış. Okuyucu için zor, ama büyülü bir dil.

‘Kalan’ın anlatıcı-yazar karakteri Lahzen, Leylâ Erbil okuyucusuna hiç yabancı değil. Mutsuz aydın /yazar kadın kahramanlarının, belki de en çok ‘Cüce’deki Zenime Hanım’a benziyor. Unutulmuş bir kadın yazar olarak Zenime yazarlık kavramıyla, yazın kavramıyla, yazın ortamıyla, okurla ve gündemle hesaplaşıyordu. ‘Kalan’ın Lahzen’i, devrimci kimliği, Marksizme bağlanmışlığıyla daha politik meselelerle ilgileniyor. Metinler ve karakterler arasındaki en dikkat çekici ortaklık kendilerine ve topluma yönelik sorgulamalarının, hakikat arayışlarının yakıcılığında. Oysa hakikate varacağından bile emin değildir Lahzen; “gerçi insanın hakikatinin bulunabileceğini sanmasam da pek onu aramaya çıktığımı itiraf etmeliyim size sevgili okurlar günah çıkartır gibi bir insanın günah çıkartırken bile söylediklerine inananlardan değilken yazmak böyle bir şey belki de hakikat diye bir şey olamayacağının bilinciyle”... Ama yine de –tarihten, mitolojiden, felsefeden, siyasetten dolanarak- cezalandırırcasına sorgulayacaktır kendisini ve insanlık tarihini. Böylece Leylâ Erbil, yazar olarak kendisini de tartışma içine çeken bir hesaplaşmanın içine girer. Ancak ne Zenime ne de Lahzen gerçek bir şahsiyet olarak Leylâ Erbil’in temsilidir.

‘Kalan’; hafızayla, hatırlamakla, kısacası zamanla ilgili bir roman. Zamanı şimdiki ana sıkıştıranlara, Hitit’i, Roma’yı, Bizans’ı görmezden gelenlere, tarih dışılığa, belleksizliğe bir itiraz. Hafızası bozulmuş bir toplum tarihsizdir ve tarihsiz bir toplum kendi yaşamını, kendi geleceğini kurma, belirleme yeteneğine, kısacası iradesine sahip değildir. Topluma bir bellek ve bir tarih kazandırmak, ona iradesini geri vermek için anlatılara ihtiyaç duyarız. Leylâ Erbil, ‘Kalan’da işte böyle bir fikriyattan hareketle, Lahzen’in bilincinden bu toplumun tarihine dair başka hikâyeleri hatırlayıp aktarıyor. Geçmişiyle geleceğiyle, ölüsüyle dirisiyle bu toprakların yerlilerini sahipleniyor. Kimisi küçük kimisi büyük, kimisi acıklı kimisi neşeli; hepsi de bize dair, bu topraklara dair, bize kim olduğumuzu, toplumun hafızasında bir tek değer ya da kimliğin değil başka yaşantı ve değerlerin de olduğunu hatırlatan hikâyeler...


Kötücül Anılar

Karanlık bir yanı var ‘Kalan’ın. Belki de dünden bugüne miras kalanların sadece karanlık, kötücül anılar olmasından, ya da bilincinin bütün direnişine rağmen Lahzen’in kendisini biraz yenik hissetmesindendir. Öyle ya, hatırlamak geçmişten ziyade bugünle ilgili –ve politik bir süreç- değil midir? İşte bu yüzden belki de, Lahzen’in belleği bugünü karanlığa bulayan geçmişin izlerini sürüyor; “kötülük doluydu insanlarımız o günlerde şimdi nasıllar bilemeyeceğim desem de bilmekteyim bilmekteyim yok korkmuyorum söylemekten de yetim yurtlarında seksen kiloluk götgöbek heriflerin hortumla döverek bayılttığı yavrularımızı, hiçbir şey bilmez yaşta ırzına geçilenleri, satılan fahişe çocukları, diri diri gömülen kızları, sevgi yuvası’ndaki bi damla evlatların nasıl yumruklandığını amatör boksörlerce ve hele ağlayan aç bebeleri bacağından yakalayıp duvara çalan canavar bakıcılarını küresel liberal müslüman türkiye ’nin ya da müslüman küresel liberal türkiye’nin...”

Alıntıladığım bir cümlede Lahzen’in beyninin ilaçlarla uyuşturulduğunu anlıyoruz. Bu Erbil’in pek çok karakterinde rastlanılan bir delilik halidir ki aynı zamanda yazarın sanatının kaynaklarından birisidir. Ve unutmayalım; deliliğe bir davettir de; “işte alçaklık taşlarıyla donatılacak bir ülkedesin ve nasıl başa çıkılır siz söyleyin sevgili insanlar ben nasıl ömür boyu bunca zebaniyi seyrederken yitirmedim aklımı sorarım size yoksa yitirdim mi? şimdiki eşim hastasın sen yavrum diyor bana ısrarla bir tek ben mi deliyim bu ülkede ya siz”

Leyla Erbil’den Zaman Üzerine Bir Felsefe: ‘Kalan’

Ahmet Cemal
ahmetcemal@superonline.com

http://cumhuriyet.com.tr

Roman, felsefe değildir. Ama bir romandan yola çıkılarak felsefe yapılabilir. Veya -çok kişisel görüşüm-, roman, bir felsefenin diline, aracına dönüşebilir. Leyla Erbil’in son romanı “Kalan” gibi …

“Kalan”, zaman üzerine bir sorgulama. Bir hayatın geçmiş zamanlarına yönelik bir “yeniden kurgulama” eylemi. Olayların geçtiği yer, yazarın-çok yakın ve biraz yakın çevresiyle, o çevreyi bütünüyle kuşatan İstanbul, hatta daha da öncesi, Konstantinopolis. Bugünden hatırlanabilen, hatırlamanın biraz, çoğunlukla da epey eskimiş yelkenlerini açarak ulaşılabilen bütün zaman kalıntıları. Epey eski bir hikâyemde şöyle demiştim: “…eskiden, zamanın denizinde yüzerken etrafımdan geçen irili ufaklı zaman parçalarını yakalamaya çalışırdım. Şimdi ise daha çok, zamanlar gelip bana çarpmakta…” Bunları hatırlayıverdim, çünkü “Kalan”ı okurken karşımda ansızın Leyla Erbil’in yüzü beliriverdi. Zaman parçalarının kovalamacasında yalnızca “bilen” olmaktan çıkıp, artık “bilgeleşmiş” bir yüz…

“…adını bildiğimiz bilmediğimiz onca insanla birlikte ömründen önce öldürülmüş …” Romanın ortalarında bir yerdeki bu cümle ile felsefenin iklimlerinden esen hoyratça bir rüzgârı yüzümde hissediyorum. Aslında hayatları, kendilerine “ben yaşıyorum” deme hakkını kazandıran bütün yaşam belirtileri çoktan son bulmuş, ama sırf henüz nefes alıp verişlerinin etkisiyle yaşadıkları yanılsamasını hâlâ sürdüren “adını bildiğimiz bilmediğimiz onca insan…” Ya da bilinçlerine erdikleri/ermeleri gereken anlardan başlayarak, aslında hiç yaşamamış, dahası belki “ömürsüz” doğmuş insanlar!

Nermi Uygur, “Felsefenin Çağrısı” başlıklı kitabında “Nedir?” sorusunun felsefenin kurucu sorusu olduğunu belirtir; çünkü “Nedir?” örneğin “Nasıl?” sorusuna verilebilecek hiçbir karşılığın somutluğunu taşımayan, buna karşılık tüm soyutluğu içersinde, yöneltildiği her konuya “damardan giren” bir sorudur. “Hayat nasıldır?” sorusuna verilebilecek yanıtların olası kaçamaklarını daha en baştan gündem dışı kılan bir soru. Tıpkı Leyla Erbil’in alıntıladığım cümlesinde olduğu gibi. Çünkü “Kalan” romanının yazarı, o cümleyle, aslında çok yalın bir biçimde, şunu sormakta: Nedir “yaşamak” denilen şey? Ömür bitmeden ölünürse? O zaman “ölüm” nedir?

“…tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyudan çıkmak için, / çocukluğa / daha da dibe / toprağın altına inip binip göreceğim.” Bu, anlatıcının hayatına ilişkin olarak Leyla Erbil’in daha romanın en başında verdiği yol ve zaman haritası. Her hayatın çocukluktan, doğumdan çok ama çok öncelerine uzanan nehir-romanı. “…insanların kendi kendilerine icat ettikleri / insanlardan nefret eden tanrıların / tükenmeyen hınçları yüzünden / insanlığın çektiği çilelerden birini mutlaka çekmiştir rosa da…”

Aslında, hepimiz gibi!

“…insan kendi hayatını sorgulamadan yaşamayı sürdürürse / insan sayılmaz denildiği günler…”

Demek varmış bir zamanlar böyle denildiği günler. Peki, artık “denilmez” olunca ne olmuş? “…ağız açık / nutuklar / sözcükler / sözcükler / tekrar tekrar sözcükler / giderek zorba ve hain yıllar / yerlerini replikalarına terk ederek / kendi cellatlarına oy veren ahmaklaştırılmış halk / o halkın evlatlarının / cezaevlerinden yükselen / sonsuz çığlıkları / sürüp gidiyor / bunca yıl…”

Zaman içersindeki uzun yolculuğu boyunca, sanırım temel bir meselesi var Leyla Erbil’in: Zamanlarını doğru ve zamanında görebilmek. Tıpkı Süreyya Berfe’nin “Seferis ile Üvez”indeki uyarısının gereğini yaparcasına: “Zamanımızı /zamanında öğrenemediniz / Gördükleriniz / başka bir zamanı mekânı gösterdi…”

6 Ocak 2012 - Cumhuriyet

Leylâ Erbil... Hep...

Onur Caymaz http://www.birgun.net

Son kitabı Kalan’ın sayfalarını her çevirişimde, satırların altını çizerek, gözlerim dolarak; sıçramalı bilincine, keskin zekâsına, itiraz inceliğine, metnin anarşisine; bunca güce tapıcının büyük yazar, mavranın-gevelemenin roman diye itelendiği edebiyat dünyasının orta yerindeki hırçınlığının güzelliğine şaşırarak söylendim hep: Zaten bunları ancak Leylâ Erbil yazabilirdi!

Hallaç’tan bugüne dek, hep kendi bildiği yolda dimdik yürüdü; kendi sözlüğünü kullandı. Edebiyatı yaşamın her yerinde gördüğü için alabildiğine gerçekti. Çözüm sunmadı, kafa karıştırdı, sordu hep... Doğru orunun yıkamayacağı şey yoktur. Kullandığı kendine has noktalama işaretlerinden cümle yapısına; dilden metin içeriğine her daim taze kaldı.

Öyle ki 1961’de, daha ortada Diyarbakır Cezaevi yokken sanki Esat Oktay’ın köpeği Co’yu ve bütün diğer, egemene köpek olmuşları görerek Baltık’ı yazmıştı: “Gardiyan da en baş köpeğinin yamağının özüne girmeyi diliyordu ve birbakıma da yeraltı eylemlerini önceden sezmekte gösterdiği ustalıkla baş köpeklerinin dokuncası olan ve yurdunun gelecek güzel günlerini bozacak eğilimlere karşı yerinde engel olmak bakımından ulusunu, budunu özünden çok seviyordu...”[1]

İnadın insanıydı hep. Yazdığı her sayfada, bir ürünü satmanın onu yaratmaktan daha önemli olduğu[2] şu toplumun ikiyüzlü değerleriyle alıp verilemeyenler vardı. Gerilim, savaş, kırılganlık ama hepsinin arasında ışıyan bir yüz. Zamanın geçiciliğinin hep farkında oldu: Herkes tarafından övülen, nice büyük romanlar yazıp bunca zaman hiçbir şey söylememiş, yapıtları çoksatan, yurtdışında tanınan çoklarının arasında usulca dokudu yazı ilmeğini. Kalıcı olan tek şey yazıydı. Bir yazarın horlanmasının, kendilerinin de horlanması sayacak bilinçte2 okurlar edindi kitaplarıyla ve geçtiğimiz haftalarda İş Kültür Yayınları’nın ısrarıyla düzenlenen yeni romanı Kalan’ın tanıtım toplantısında uzun zaman sonra yine karşılaştık...

Bir yazısında, o sıralar peşinde olduğum, Proust’un büyük eserindeki Vinteuil sonatının ardına düşüşünü anlatmıştı; bunca yakındık demek... Gülten Akın gibi, Tezer Özlü gibi hep yakın; tanımasam da bildiğim biri. Kürsü yüksekte konuşlanmadığı için bizlerle eşit hizada durmaktan duyduğu memnuniyeti anlattı önce. Sonra kısaca Kalan’dan bahsetti. Sevdiğiniz yazarın yeni kitabını okumanın heyecanı başkadır. Eve dek bekleyemedim, yolda başladım; hemen şu satırlar: “her vakit iki şey arasında bir çatlak oluşabilirdi / bir boşluk ne kadar birleştirmek isteseniz de...”

İyi de nedir Kalan? Bir yanıyla karanlık, bir yanıyla da siyasi bu romanda ışıyan taşlar var. Karanlık; çünkü kahramanımız Lahzen’in çocukluğundan kalan taşlar, sarnıçlar, kuyular var sayfalarda... Yerin altı-yerin üstü zıtlığı. Gerçekten ‘bir yerli’ olanlar, o yerin ‘altında’ yatanlar, üstündekiler değil diyor Kalan. Her geçen gün kâr nesnesi eylenen, bir zamanlar Fatihlerin, Justinianos’ların hüküm sürdüğü masal şehir... Aynalı Pasaj esnafı, Ayasofya’daki İsa’nın beşiği, limon istenilen Saadet Teyze, bahçeli evler, Rum komşular... İlk aşk, ilk kırgınlık... Yok, yok! Öyle basit bir “ah eskiden Beyoğlu’na kravatsız çıkılmazdı”, “ah gayrimüslim komşularımız”, “biz nasıl da kardeşçe yaşadık, ah bizim hoşgörümüz” tadında kokuşmuş nostalji yok Kalan’da, 6-7 Eylül’ü okuyacaksınız orada.

Siyasi demiştim az önce; taşlara sinmiş tarihin tortusu var. Yoldaş Hrant Dink var... Bir yerinden İlhan Berk, bir yerinden yedi TİP’li gencin boğularak öldürülmesi... Derken eskiden bir 1 Mayıs’ta, üzerlerine saldıran faşistler karşısında Şükran Kurdakul ile Bekir Yıldız. Rosa Luxemburg’un cesedi var.

Erbil, açık yüreklilikle anladığı dini anlatıyor. Katil bir Tanrı var Kalan’da. Cemaatçiler, İslamcılar. Şu memleketin üzerinde, çoğu da Kürt genci, dolanan hayaletler geziniyor metnin karanlığında. Yeni Türkiye’nin ikiyüzlü, sonradan görme, sağcı zenginleriyle hesaplaşıyor Kalan. TKP tutuklamaları, Varlık Vergisi, 12 Mart, 21 Kasım 1980’de gözaltına alınıp kaybedilen Faruk Eren ve diğerleri...

Bir yarayı yazmış bu kez yazar. Hele kahramanımız Lahzen’in Rodos’ta, eski İstanbullu bir Rum esnafla karşılaştığı sahne... Başyapıt değil, ‘yine bir başyapıt’ diyorum... İyi ki varsınız Leylâ Hanım!

Not: 19 Kasım 2011, Tüyap’ta, 15-16 arası, Bir Gün standında olacağım. Beklerim...

[1] Baltık, Hallaç, Dost Yayınları, 1961

[2] Girişteki nottan, Tuhaf Bir Kadın, Habora, 1971

 

Valid HTML 4.01 Transitional