Lawrence Durell

İskenderiye Dörtlüsü - Justine
Laurence Durell
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

15.01.2014


  Editörün Notu: Laurence Durell’in dört cilt halinde 1957 yılında yayımladığı “İskenderiye Dörtlüsü"nün ana kahramanı ‘30’lu, ‘40’lı yılların tutku ve ihanet yüklü  İskenderiye şehridir. Dört ana karakter üzerine kurulu İskenderiye Dörtlüsü’nde Durell, kahramanlarını her kitapta farklı yönden ele alır. Kitaplar yalnızca şehri, zamanı, aşkı irdeleyen hikâyeler değil, aynı zamanda kabalayı içeren, Freud’un ve Einstein’in teorileri üzerine temellendirilen modernist romanlardır.

  Aynalarda Tutuklu Kalan Yüzlerin Kenti İskenderiye: Lacan’ın
Aynasında Justine’i Okumak


(Yazının tamamı için Roman Kahramanları 17. sayı )

http://romankahramanlari.com/

Semiramis Yağcıoğlu

Justine üzerine yazmaya nereden başlamalı? Lawrence Durrell’in ünlü İskenderiye Dörtlüsü’nün ilk kitabı Justine’in (1957) kahramanı Justine midir? Peki, Justine’in öyküsünü anlamaya ve anlatmaya çalışırken Nessim, Melissa, Balthazar, ve Darley’den ayırarak ona odaklanmak mümkün müdür? Bu roman kişilerinden bahsederken onları İskenderiye kentinden nasıl ayrıştırabiliriz? Ama yazmak için okuduklarımızdan bizde kalan sahneleri bir düzene koymak, anlatabilmek için onları kategorize etmek ve üzerlerine bir etiket yapıştırarak adlandırmaya çalışmak gerekmez mi? “Okumak ad koymaktır” dememiş miydi Roland Barhes? OysaJustine’i okurken, okurun kişilere her odaklanışında, ad koyma girişimi başarısızlıkla sonuçlanır; İskenderiye kenti, kişileri eliyle kenara iterek, “Onları görmek için bana bakman gerekir” dercesine ısrarla varlığını duyumsatır.

Kıpti Banker Nessim’in karısı Yahudi güzel Justine ile yaşadığı kırık bir aşk öyküsünü geride bırakan İrlandalı Darley, olup biteni anlayabilmek için İskenderiye kentinden kaçarak “sığındığı”(1) Ege’deki adalardan birinde, “iyileşmek için”, geçmişi “anımsamaya”(1) koyulur. Yazar olmak için çabalayan öğretmen Darley’in, hayranlarıyla da birlikte olan Yunanlı dansöz Melissa ile olan ilişkisi sırasında tanıştığı Justine ve Nessim ile kurduğu yakın dostluk, Justine’in Darley’i baştan çıkarmasıyla sancılı bir aşk dörtgenine dönüşür. Birbirlerini aldatırken, Justine’in Nessim’e olan aşkı, Darley’in Melissa’ya olan bağlılığı, şefkatle korunan değerli duygular olarak yaşanır. Justine’in sevgililerine sadık kalamamaktan doğan huzursuzlukları ve yaralı ruhu etrafında gelişen dörtlü aşk öyküsünün, başka bir düzlemde, bir “kendini arama” yolculuğu olarak da okunmasını zorunlu kılan metinsel ipuçları, bize her satırda göz kırpar. İskenderiye’nin sokaklarında sık sık kayıplara karışan Justine’in başına bir şey gelmemesi için onun her hareketini izlettiren Nessim’in, ilişkileri konusunda giderek umutsuzluğa kapılması ve Darley’i öldürmek istemesi, öyküyü trajik boyutlara taşır. Mareotis gölünde yapılan geleneksel ördek avı sırasında öldürülmeyi tevekkül ile bekleyen Darley, kendi yerine Capodistria’nın öldürüldüğünü öğrendiğinde çok şaşırır. Cinsel iştahı ile ünlenmiş Capodistria, Justine’i, hatırlamadığı bir tarihte iğfal eden adamın ta kendisidir. Justine’in her şeyi geride bırakmak için Filistin’e gitmesi ve Melissa’nın Nessim’in çocuğunu doğurduktan sonra veremden ölmesi, olay örgüsünün başlıca düğüm noktalarını oluşturur.

Öykü, eşcinsel doktor ve Kabalist Balthazar, Britanya İmparotorluğu’nun artığı travesti polis şefi Scobie, diplomat ve yazar Pusewarden’ın varlığı ile bir etnik ve cinsel çeşitlilik panoramasına dönüşür. Ama İskenderiye, sanki herkesten rol çalarak, roman kahramanı olarak gelir başköşeye oturur. Darley, seçtiği sözcüklerle, bu kenti, istemli, eylemleriyle başkalarının hayatını etkileme gücüne sahip bir canlı varlık olarak betimler:

(Tamamı için Roman Kahramanları 17. sayı  )



Kent Çarpmasına Uğramak
http://www.ykykultur.com.tr/ 

Güven Turan


Daha önce yazdığım bir yazıda* romanlara ağırlığını koymuş kentlerin belli başlılarına değinmiş, romanın kentle bağlantısının nasıl kentsoyluların oluşumuyla ilişkilendirildiğinden söz etmiştim. Kentler de romanlar da o tarihten beri bırakmadı ardımı. Sorunun çok daha farklı bir başka boyutu olduğunun da farkındaydım. Yazarlar, romanlarında kentleri mekân olarak hatta, o sözünü ettiğim yazımda ağırlıklı olarak durduğum gibi bir kişi olarak işlemiş olsalar da kimi romanlarla romanın geçtiği kent arasında, bunu da aşan bir durum çıkıyordu ortaya. Kentler, kimi zaman romanın kişilerini ele geçiriyor ve o kişileri kendilerine dönüştürüyorlardı. (Aslında elbette, çok daha derinde içine sızıp ele geçirdikleri yazarın kendisiydi ama buna, çok netameli bir durum olduğu için, değinmekten kaçınmak istiyorum bu yazımda). Böylesine kent çarpmasına uğrayan kişilerin en yoğun olduğu romansa Lawrence Durrell’in İskenderiye Dörtlüsü’dür. Bu romanda, daha önce sözünü ettiğim yazımda da değindiğim gibi, İskenderiye sadece bir mekân değildir, aynı zamanda bu romanın her bir kitabının neredeyse baş kişisidir. Her bir kişinin yaşamını, birbirleriye ilişkilerini bir romanın en güçlü kişisinde görülen çarpıcılıkla İskenderiye belirler. Romanın kişileri, öncelikle İskenderiye’deki yaşayışlarının süreci, sonra da Akdenizlilikleriyle bu etkilenmenin sertlik derecesini yaşarlar. Ve elbette, yirminci yüzyıl İngiliz romanının gözde izleği olan bir İngiliz’in Akdeniz’le karşılaşmasının onun üzerinde nasıl çarpıcı bir etki yarattığı konusu bu romanda daha da belirgin olarak çıkar karşımıza. Romanın belli başlı İngiliz kişileri olan Darley (ki Dörtlü’nün iki kitabının, Justine’in ve Clea’nın anlatıcısıdır), Mountolive, Pursewarden İskenderiye’nin en fazla büyüsüne uğrayan kişilerdir. Hele Mountolive’in ne büyük bir değişim yaşadığı, İngiltere’den Prag’a, oradan öteki Avrupa şehirlerine yaptığı görevlerinin ardından İskenderiye’de yaşamaya başlamasıyla Dörtlü’nün üçüncü kitabı olan Mountolive’de açıkça çıkar ortaya. Hem bir şair, yazar ve akademisyen olan hem İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde geçen (sanıldığı gibi İkinci Dünya Savaşı Almanya’nın Polonya’ya saldırmasıyla birdenbire patlamamıştır; 1933’ten sonra her an patlayacak diye beklenmeye başlanmış; büyük bir istihbarat savaşı yaşanmıştır) romanda önemli bir gizli görevi olan bir istihbaratçı olduğu belirtilen Pursewarden’in İskenderiye ile büyülenmesi de farklıdır Mountolive’den. Çünkü romanda sık sık gönderme yapıldığı gibi, Kavafis’in bu hem terk edilmek istenen hem nereye gidilirse gidilsin ardını bırakmayacak kenti, bir yüzlü, bir kişilikli değildir. O nedenle de herkese farklı görünür ve her bir kişiyi farklı bir yanıyla etkisi altına alıp onu roman boyunca değiştirir. Darley gibi ondan ayrıldıktan sonra değişen daha dingin, akılcı, bir kişilik kazanan biri bile geri döndüğünde yeniden onun büyüsünün etkisi altına girip kişilik değiştirir ve İskenderiye’ye benzemeye başlar: Hüzünlü, tutkulu, ölümcül, tekil.

Bilindiği gibi Andrey Belıy Petersburg’la yirminci yüzyılın belki de sadece ilk öncü romanını değil en büyük kent romanını da yazmıştır. Ne var ki, kişilerini etkisi altına alıp onu değişime uğratan, bir ucundan Petersburg’u öteki ucundan da Cenevre’yi mekân tutan en ilginç ve önemli romansa, Joseph Conrad’ın Under the Western Eyes adlı yapıtıdır. Conrad bu romanı 1911’de yayımlamıştır. Romanın anlatıcısı isimsiz bir dil öğretmeni olan, Cenevre’de yaşayan biridir ama romanın asıl kişisi, onun geride bıraktıklarından o isimsiz anlatıcının yaşamını öykülediği Petersburg’lu bir felsefe öğrencisi olan Razumov’dur. Bu Petersburg çok belirgin değildir. Razumov’un şehridir ve o şehirde, oralı olmanın umursamazlığı hatta içinde yaşadığı (belki de doğduğu) için onu görmeden yaşamaktadır. Döneminin pek çok üniversitelisi gibi, devrimci bir hareketin içindedir. Okuldan tanıdığı sadece devrimci değil aynı zamanda bir suikastçi olan Haldin ondan yardım ister. Razumov, bir çelişki içinde kalır ve sonunda Haldin’i ihbar eder. Karşılığında da, polisten kaçıyor görüntüsü altında ama gerçekte bir polis muhbiri olarak, o dönemde ihtilalcilerin merkezi olan (hatırlanacağı üzere aynı tarihlerde Lenin de o kenti mekân tutmuştur) Cenevre’ye gelir. Haldin’in arkadaşları onu bir kahraman gibi karşılarlar. Bir yandan aralarına katıldığı devrime içtenlikle inananlar öte yandan Haldin’in saf bir idealist olan kız kardeşi ve devrimci Sophia ile yaptığı konuşmalar onda değişimler başlatır. Ondaki değişimin en büyük destekçisi ise tarihsel olarak özgürlükler kenti Cenevre’dir. Petersburg romanda hemen hemen hiç görülmezken, Cenevre sokaklarıyla, parklarıyla, gölüyle, göldeki adasıyla (Jean Jacques Rousseau’nun adadaki heykeli karşısında Razumov’un iç hesaplaşması romanın dönüm noktasını oluşturur) kişilerle eş bir şekilde etkiler onu, etkisi altına alır ve kendine benzetir! Kişinin ruhuna sızıp onu etkileyen, onu değiştiren, kendine benzeten kentin ille de o kişinin tümüyle yabancısı olduğu bir ülkenin kenti olması gerekmez. Ülkeler içinde kentlerin tarihlerinden hatta belki de Robert Graves’in sözünü ettiği gibi doğrudan doğruya üzerlerinde kurulu oldukları topraktan gelen özgünlükleriyle üzerilerinde yaşayanları farklı farklı avuçlarının içine almaları söz konusudur. Bunun kanımca en iyi örneklerinden birini Cesare Pavese vermektedir, Tra donne sole adlı romanında. Romanın anlatıcısı Clelia gerçi Torinolu’dur ama kentini terk etmiş, Roma’ya gitmiş ve neden sonra, Roma’da başarılı bir modacı olduktan sonra küçük bir terzi olarak ayrıldığı Torino’ya geri dönmüştür. Torino’da bir otele yerleşmiş olmasının da etkisi var mıdır, Torino’yu sürekli olarak bir yabancı kent gibi algılıyor oluşunda, her yerini tanıyor olmasına karşın? Roman ilerledikçe ve Torino’da açılacak dükkândan çok, kentin özellikle kendi yaşıtı kadınlarıyla ilgilendikçe, Torino’da Roma’dan ne kadar farklı olduğunu da sezinler Clelia. Torino’nun onu tuzağına çekmekte olduğunu anlar. Eski Torinolu’luğu tümüyle yok olmuştur. Romalı’lığı baskındır. Gene de kent onu kendisine çekmeye, kendisine bağlamaya çalışmaktadır. Clelia’nın bu karşı koyuşuna Torino kesif bir düşmanlık haliyle karşı çıkar. Sanki, onu yok edemeyeceğini anladığı için, romanın sonunda, Rosetta’nın, Torino’daki en fazla yakınlık duyduğu, en fazla ilgi gösterdiği kişinin, ölümüyle de ona karşı bir zafer kazanır. Sahiden garip bir kaitaptır bu. Pavese Clelia’ya sokak sokak, yapı yapı tanımlandırır Torino’yu ama doğrudan doğruya hiçbir şekilde onunla kentin çekişmesini vermez. İlginç olan bir başka nokta, bu romanı yayımladıktan bir yıl sonra Pavese’nin Torino’da Rosetta’ya çok benzer bir şekilde intihar etmiş olduğudur. Rahatlıkla, günlüğünden elde ettiğimiz verilerin ışığında, Pavese’nin intiharının bir sürü nedenle birlikte Torino ile yaptığı büyük iç savaşın yenilgisi olduğunu da söyleyebiliriz. Kişisini ya da kişilerini etkisi altına alıp onu değiştiren, onunla çatışmaya giren bir kent romanı örneğini edebiyatımızdan vermek istediğimde aklıma öncelikle Selim İleri’nin Her Gece Bodrum’u geliyor. Bu romanda Bodrum, romanın kişilerini değiştiren, onları olduklarından başka kişiliklere çeken demonik bir roman kişisi olarak çıkmaktadır karşımıza. Bodruma gelmeden birbirlerini tanıyan hatta uyum içinde olan kişiler Bodrum’da farklı kişilikler kazanır, birbirlerini tanımaz, dahası birbirlerine düşman hale gelirler. Bu değişime neden olanın Bodrum’dan başkası olmasının imkânı yoktur. Bodrum’un bu kişileri eski alışılmış kişiliklerinden sıyırıp onları iç dünyalarındaki gizli tutkularını özgürce dışa vuran kişilere dönüştürmesi, yıllarca aynı özgürlüğü duyumsamak isteyenlerin Bodrum’a akın etmesine de yol açmıştır. Güven Turan da Yalnız mısın adlı romanında, uzun bir süre Amerika’da yaşayan Orhan’ın İstanbul’a döndüğünde bir yandan kenti tanımaya çalışırken bir yandan onun nasıl etkisi altına girip değiştiğini de anlatır. Bir noktadan sonra, Orhan’ın bu değişimin kişiliği için olumsuz olduğunu düşünüp, İstanbul’a direnmeye başlamasıyla da İstanbul’un nasıl adım adım onu yok etmeye çalıştığına tanık oluruz.

Üç İstanbul, Sinekli Bakkal, Huzur, Aylak Adam, Medarı Maişet Motoru... İstanbul denilince, roman denilince, iki ucu bir ölçüde birbirine iliştirdiğim bu roman adları geliyor aklıma. Gene de bunlar İstanbul’u örneğin Ulysses gibi, Die Dämonen gibi dört dörtlük bir roman kent romanına dönüştürmüş yapıtlar sayılmazlar ne yazık ki. İstanbul hâlâ romanını bekliyor... İzmir de, Ankara da...

Durrell Okuma Serüveni
(Yazının tamamı için Roman Kahramanları 17. sayı  )

http://romankahramanlari.com/

Şirvan Erciyes

İskenderiye Dörtlüsü, Avignon Beşlisi, Afrodit'in Başkaldırısı, Kıbrıs'ın Acı Limonları, Sırbistan Üzerinde Kartallar, Mekânın Ruhu, Kara Defter adlı kitapları Türkçeye çevrilmiş olan Lawrence Durrell külliyatı bu eserlerle sınırlı değildir. Pek çok ülkede, bu yazar ve eserleri hakkında yazılmış sayısız tez ve makale bulunmasına karşın ülkemizde bu konuda yapılmış çalışmalar yetersiz, neredeyse yok denecek kadar azdır. Modernist edebiyatın dünya genelinde tanınan üretken ve yaratıcı yazarına gösterilen kayıtsızlığın nedeni, eserlerinde hissedilen oryantalizm olabilir mi acaba? Ya da ahlakın iki yüzlülüğünü sergileyen tutumu? Nedeni ne olursa olsun Lawrence Durrell, nitelikli edebiyat okurlarının ilgisini ziyadesi ile hak eden bir yazardır. Durrel'in herhangi bir romanını okuyunca dil ve anlatım özelliklerine hayran kalmamak, satır aralarına sinen büyüye kapılmamak neredeyse imkânsızdır.

İngiliz sömürgesi altındaki Hindistan'da, İngiliz bir ailenin çocuğu olarak 1912'de dünyaya gelen yazar anayurdundan kopuktur. Üstelik İngiltere'ye altı aydan daha uzun bir süre katlanmasının mümkün olmadığını dile getirir sık sık. Ömrünün büyük kısmını Mısır, Korfu, Kıbrıs, Yunanistan ve Fransa'da geçirir. İngiliz Dışişlerinde çeşitli görevler alır. Anglosakson kültürüne acımasız eleştiriler yöneltse de Doğu ile de barışık değildir.

Durrel ruhsal bir haymatlostur aslında. Yaşadığı zamana ve mekâna ait olmadığını sezdirir okura. Kimi zaman tarihten, kimi zaman hermetik bilgiden, kimi zaman din ve felsefeden ilham alır. Kahramanlarının bazıları roman içinde romanlar yazarlar; Durrell'in edebiyat -yazarlık-yaşam hakkındaki görüşleri çoğunlukla bu yazarlar aracılığı ile dile gelir.

Durrel'de ne kahraman biter ne hikâye. Hikâye içinden hikâye çıkarmakta ustadır o, okuma uğraşı kolaylıkla bir serüvene dönüşür... Roman kahramanları da birbirinden ilginç kişilerdir. Onun romanlarında jön ya da aktris yoktur. Kurguladığı her bir kahraman diğerini gölgede bırakacak kadar ilginç özelliklere sahiptir. Bu kahramanlar ete kemiğe bürünür; okur, onların sesini duyar, gülüşlerine ya da gözyaşlarına tanık olur. Sahicilikleri inandırıcılıklarından ve gerçeğe uygun oluşlarından gelmez üstelik… Hem gerçek nedir ki? Herkesin prizmasında gerçekler biçim değiştiri . Bu çelişkili bir durum değildir yazara göre; insan kişiliğinin katmanlarıdır. Olayların ve insanların üzerlerini kat kat örten yaprakları kaldırır yazar, geriye nedensiz tüm arzuları ile insan kalır. Yazarın kahramanları sahiciliklerini içtenliklerine borçludurlar; bu içtenlik onları bağışlamamızın nedenidir aynı zamanda.

Yaşadığı birbirinden farklı adaların, kentlerin, ülkelerin sesleri, kokuları, görüntüleri Durrel romanlarında birleşmiş ve adeta eklendiği yemeğe eşsiz ve özgün tatlar katan gizemli baharata dönüşmüştür. Ezan sesleri çan seslerine karışırken, dalgaların sesini çöl yutar. İskenderiye, Avignon, İstanbul, Yunanistan, Fransa canlı birer organizma olarak çıkar karşımıza. Kentler mi insan kişiliğini belirler insanlar mı kentleri dönüştürür; bu soru takılır aklımıza ama giderek kentler ve kahramanların birbirine dönüştüğüne de tanık oluruz.

İnsanların var olduğunu bildiği ama alenen konuşmaktan hoşlanmadığı ne kadar konu varsa Durrell romanlarında hayat bulur. Ensest, pedofili , nekrofili ,gnostizm, agnostizm, intihar, bedensel kusurlar, farklı cinsel yönelimler, ahlak vb. Pornografi tuzağına düşmeden, hatta erotik olmaya bile çalışmadan cinsel aşkın etrafında dönenen insanların öykülerini işler. 2.Dünya Savaşı, İskenderiye Dörtlüsü’nde yer bulsa bile Avignon Beşlisi'nde daha fazla hissedilir. Nazi karakterler, toplama kampları, savaşın acımasızlığı kahramanların her birini farklı bir biçimde savurur.

Yaşama ivme katan tüm çelişkiler yazarın satırlarına gölgesini düşürür. Aynı kaynaktan çıkan pek çok nehir gibidir onun öyküleri; kaynaktan uzaklaşır, alır başını gider. Durrell romanlarında karşımıza çıkan çeşitlilik şaşırtıcıdır çoğunlukla; bu çeşitlilik belki bir göz boyamadır, okurun ilgisini sürekli canlı tutmak için başvurulan bir oyundur ama etkileyicidir.

Lawrence Durrell'in özelikle İskenderiye Dörtlüsü'nde yer alan kahramanlarına ve oryantalist bakış açısına ilişkin yazıları ile kapsamlı bir dosya meydana getiren değerli yazar ve akademisyen dostlarımıza emekleri için teşekkür ederken Durrell'in aynasında kendini görmek isteyen yeni okurları yazılarla baş başa bırakıyoruz.

 
  Bir Labirent Olarak Yaşam

http://romankahramanlari.com/

Hülya Soyşekerci

Çağımızın usta romancılarından Lawrence Durrell, farklı kültürlerin kaynaştığı Akdeniz’i anlatan romanlarıyla tanınmıştır. Akdeniz ülkelerinin geçmişi, inanışları, düşle gerçeğin birbirine örüldüğü yaşam biçimleri ve bu coğrafyanın gizemli dünyasını yakından tanıyan Durrell, bu birikimini yazdığı romanlarda yansıtmıştır.

Yazar, Karanlık Labiret’te Akdeniz’in büyüleyici güzellikler taşıyan Girit Adasını anlatıyor. 1947 Haziranında Girit’e gelen bir turist grubunun yöredeki labirenti dolaşırken kaybolmasını, bu olayın öncesi ve sonrasında yaşananları, ilginç ve etkileyici bir kurgu ve anlatımla dile getiriyor. Romanın kurgusal başarısı; yazarın olay örgüsünü sondan başlatmasından, bu noktada, sonuçla ilgili birkaç ipucu vererek okurun ilgi ve dikkatini sürekli canlı tutmasından kaynaklanıyor. Yazar, zamansal geriye dönüşlerle, bu turist kafilesinde yer alan bireylerin savaş sırasında ve sonrasındaki yaşantılarını, içsel çelişki ve çatışmalarını, kırılma noktalarını anlatarak, onların canlı ve etkileyici birer roman karakteri olmalarını sağlıyor.

Girit’in gizemi romandaki labirentin gizemiyle örtüştüğü kadar, roman kişilerinin iç dünyalarındaki karanlık noktalar ve gizlerle de örtüşüyor. Kitapta yer alan şu cümleler, Karanlık Labirent’in ana izleği ve kitabın temel düşüncesini de vurguluyor: “İç dünyamızdaki simgeleri dış dünyaya taşırız. Tam olarak çevremizde iç dünyamızı yansıtan bir dünya yaratırız. Herkes içinde mit üreten bir makine taşır, onun çalıştığını bile fark etmez. Demek ki merak dolu şiirsel bir mantıkla yaşadığımız söylenebilir.”(206)

Roman kişileri labirentten çıkış mücadelesi verirken; karanlığa, soğuk, rutubetli ve boğucu havaya teslim olmamaya çalışırken, ruhlarının derinlerindeki karanlık labirenti de anlama mücadelesi veriyorlar. Bu “yersiz coğrafya”da yitip gidenlerin yanı sıra kendilerini kurtarabilenler de var.

Labiret’in, yaşamdaki pek çok gerçeğe metaforik bir gönderme içerdiğini belirtebiliriz. Psikanalist Hogarth’ın çevresinde yer alan roman kişilerinden Lord Graecen, medyum Fairmax ve Yüzbaşı Baird, Girit’e yola çıkan “Europa” gemisi içinde yer alıyorlar. Bu kişilerden Lord Graecen amansız bir hastalık nedeniyle her an ölümü bekleyen bir şair, British Museum’da önemli görevi olan bir kişidir. O olağanüstü İngiliz soğukkanlılığı, zaman zaman “bir çürük diş” gibi kendini hatırlatan “ölüm” gerçeği nedeniyle kesintiye uğramaktadır. Müzedeki görevinden ayrılıp, ölümcül durumunu arkadaşı Hogarth’la paylaşır ama onun önemsemez tavrına üzülür. Girit’e giderek eski dostlarından arkeolog Axelos’u görmeye karar verir.

Yüzbaşı Baird ise savaşta Girit’te görevliyken, Alman tutsaklardan genç ve halim selim biri olan Böcklin’i, kafasına silah dayayıp öldürmesinin pişmanlığını yıllarca ruhundan söküp atamaz. Böcklin her gece bir karabasan olarak görünür ona. Bu rüyalardan kurtulmak için Hogarth’a gittiğinde, ondan eski görev yerine giderek orada kendini arındırması, bunun, bir katilin suç mahalline dönmesi gibi gerekli olduğu yanıtını alır ve o da Girit’e gitmeye karar verir. Hogarth’ın hava değişimi önerdiği kişilerden Fearmax ise, medyumluk yeteneğini yitirdiği düşüncesindedir ve her an kendisiyle savaşır. Kendisine misyonerlik görevi biçen huysuz bir kadın olan Bayan Dombey ile bir çekiliş sonucunda deniz yolculuğu kazanan sevimli ve rahat çift; Truman’lar, her türlü toplumsal değer yargısını umursamayan tutumuyla dikkati çeken ressam Campion da labirentin öteki yolcularındandır.

Girit’teki labirent gezisinde, rehberleri bir heyelan sonucu ölen, labirent içinde yolunu yitiren bu kişilerden kimi zorlu mücadele sonucunda kurtulmayı başarır, kimine talih yardım eder, kimi dayanamayıp intiharı seçer, kimi de bir cennet mitosu içinde yitip gider…

Karanlık labirentin romandaki metaforik anlamlarını irdelersek, Graecen’ın her an soğuk nefesini hissettiği ölüm, onun karanlık labirentidir; bilinmeyenle dolu, tekinsiz bir ülke gibidir. Hogarth’la temsil edilen insanın kendi iç dünyasını keşfetme yolculuğu bir labirenttir. Roman kahramanlarının değişim arayışları, yaşanmış o korkunç Dünya Savaşı, dış’tan iç’e kaçış, savaş sığınakları, sanatçının sancılar içinde kendini keşfederek varoluşsal sorununu yaşaması birer labirenttir. Fearmax’la temsil edilen “fizikötesi” dünya da keşfedilmemiş bir labirenttir. Kehanet kavramı da kafaların içindeki gizemli bir labirentten başka ne olabilir ki?

Karanlık Labirent, kurgusal yönden labirente benziyor; bir noktasından başlayıp birçok yaşamlara açılıyoruz. Kişilerin birbiriyle ilgilerini kurarken koridorlarını dikkatle adımladığımız bir labirentte gibiyiz. Kişilerin yaşam koridorları bir labirent oluşturuyor. Romanı bitirdiğimizde başa dönüp ilk bölümü yeniden okuma gereksinimi duyuyoruz. Romanın labirentinden çıkıyor, taşların yerine oturduğunu, koridorların ışığa kavuştuğunu görüyoruz.

Lawrence Durrell, bu romanında Girit’in vahşi, sarp kayalıklarını, mağara galerilerini, dehliz ve tünelleri, karanlıkta uçuşan yarasaları, yeraltı sularını, yuvarlanan taşları, uçuşan tozları, boğucu yeraltı atmosferini, yarıklardan sızan ışık huzmesindeki zerrecikleri, göğün mavisinin masal yanılsaması gibi görünüp kaybolmasını, ilginç ve etkileyici bir dille anlatıyor. Böylece, roman gerçekliği içinde yol alırken, yaşam gerçeklerinin içsel izdüşümünü de sayfalarda görebiliyoruz…

HÜLYA SOYŞEKERCİ

hsoysekerci@gmail.com
 

Şehir
http://www.antoloji.com/sehir-siiri/
Konstantinos Kavafis

'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin
'bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

( Çeviren: Cevat Çapan )



 

Bitmeyen Osmanlı çözülmesi
Mert Tanaydın 14-05-2012
Justine İskenderiye Dörtlüsü -Lawrence Durrell

http://www.sabitfikir.com

Bugünlerde 100. doğum yılı kutlanan Lawrence Durrell, Ortadoğu kazanına uluslararası politika ve liberal aşk ve sefahat anlatılarını birbirine katıştırarak; oldukça özgün, şiirsel ve bir okur için muazzam ufuk açıcı bir dörtleme yazmıştı 1960’lı yıllarda.

Geçen sene Tahrir Meydanı’ndan alev alan Arap Baharı, Yunanistan’ın krizi, Libya’ya Avrupalıların müdahalesi, bitmeyen Gazze meselesi ve şimdi Suriye dalaşıyla birlikte 1821’den beri süregiden Osmanlı çözülmesinin yeni bir dönemini yaşadığımız izlenimini veriyor. Dünyanın göbek deliği olarak adlandırabileceğimiz bu coğrafya, çok uzun süreden beri Avrupalıların iştahını kabartan, etnik çeşitliliğin hem bir arada yaşamaya hem de doyasıya çatışmaya imkan verdiği, büyülü bir coğrafya aslında. Her Osmanlı milleti, kendi ulusal devletini kurma çabasındayken, diğerlerini temizlemekten imtina etmemiş. Bu temizlik zihniyeti hala bölgedeki hakim zihniyet, ülkemizde de öyle. Halbuki kozmopolit imparatorluğun federatif bir dönüşümü söz konusu olsaydı, yeni dünyadaki kozmopolit federasyon ABD’nin bir aynası ve hatta örneği olabilmemiz mümkündü. Ama hem imparatorluk zihniyetinin ağırkanlılığı hem de etnik ve dini kibirler, iki yüzyıldır bitmeyen bir çekişme mücadelesi altında yaşamamıza yol açtı, açıyor.

Osmanlı kozmopolit dünyasının nasıl olabileceğiyle ilgili önemli bir örnek, Britanya imparatorluğunun kültürel bir temsilcisi olan Lawrence Durrell’den gelmişti aslında: meşhur İskenderiye Dörtlüsü. Bugünlerde 100. doğum yılı kutlanan Durrell, Henry Miller ve Anais Nin gibi 30’lar bohemyasının önemli edebi şahsiyetleriyle Korfu’da ve Paris’te kurduğu dostlukların ve Britanya’nın kültür ateşesi olarak Rodos’ta, Arjantin’de, Tito’nun Yugoslavyası’nda ve Kıbrıs’ta görev yaptığı yılların da etkisiyle, Ortadoğu kazanına uluslararası politika ve liberal aşk ve sefahat anlatılarını birbirine katıştırarak, oldukça özgün, şiirsel ve bir okur için muazzam ufuk açıcı bir dörtleme yazmıştı 1960’larda. Her kitabında anlatıların sebeplerini başka bir bakış açısına bağlayarak yazan Durrell, saf bir İngilizce öğretmeni Darley üzerinden Justine romanında aşk saikleriyle İskenderiye’de yaşamın sürdürüldüğünü gösterirken, peşi sıra gelen Balthasar ve Mountolive romanlarıyla uluslararası siyasetin ve tarihin asıl saikler olabileceğini sezdirir. Dörtlemenin son romanı Clea ise II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, İsrail’in kurulacağı olayların cafcafı esnasında, Darley’le birlikte roman boyunca haberdar olduğumuz sayısız kişiliğin ve İskenderiye’nin kaderini öğreniriz.

18. yüzyılın sonunda, kendi imparatorluğunu devirmiş ve bir ulus kavramı altında bir araya gelen Fransızların, Napolyon önderliğinde Mısır’a yaptığı seferle bölgenin kaderinin değişmeye başladığını söyleyebiliriz. Fransızların, İngilizlerin ve zamanla Almanların, Belçikalıların, İtalyanların ve hatta Amerikalıların da at koşturacağı, sultanlara ve yerel yöneticilere akıl verip silah satacağı, ticari imtiyazlar koparıp ekonomilerine kaçak hat çekeceği Osmanlı coğrafyasının emperyal çalkantıları, İskenderiye Dörtlüsü’nün geçtiği olayların tarihsel zeminini sağlayacaktır. Durrell’den bir sene önce doğmuş, dörtlünün coğrafyasına bu sefer içerden bir bakış sağlayacak olan bir üçlemeyi, yakınlarda Can Yayınları tarafından tekrar basılan Başıboş Kentler’i Durrell’den birkaç sene sonra kaleme almış Yunan yazar Stratis Tsirkas, neredeyse aynı sefahat ve siyaset karışımını kullanarak, bölgenin II. Dünya Savaşı konjonktürüne içerden bir bakış sunmaktadır.

Kudüs, Kahire ve İskenderiye altbaşlıkları verilerek Türkçe yayımlanan romanlar, Yunan komünistlerinin Hitler’in bozgunuyla ülkelerinden çıkartılan, Doğu Akdeniz’deki neredeyse tüm limanlara yayılmış yurttaşlarının da yardımıyla önce Almanlara, ardından da Britanyalılara karşı sürdürdükleri direnişi anlatılıyor. Bugün bile Yunanistan’ın iç siyasetini etkileyen, kralcı ve demokratlar, faşistler ve komünistler, ulusalcı ve kozmopolitler ayrımlarının roman boyunca nasıl alttan alta kıvrılıp, birbirleriyle yer değiştirdiğini, tarihi kaynattığını takip etmek bir ölçüde baş döndürücü olsa bile, bölgedeki tüm ulusların içinde aynı çalkantıların, mücadelelerin sürdüğünü idrak etmemize de yardımcı oluyor.

Eski Osmanlı coğrafyasında kaynayan kazan için özellikle Türkiye’nin devrede olmadığı II. Dünya Savaşı yıllarında geçen romanlara bakmayı tercih ettim, etnosantrik bakış açısının devrede olmasını istemediğimden, taraf olmaktan kaçındığımdan. Zaten insanları çatışmalara, sefaletlere, bir kaşık suda birbirlerini boğmaya iten zihniyet, son yıllarda kayıtsızca pompalanan 'taraf olmayan bertaraf olur' zihniyeti değil midir? Halbuki bu geniş coğrafyanın çok kültürlü halklarının yarattığı tüm zenginliklerden hep beraber nasiplenmemiz de gayet mümkün, çatışmadan ve yağmalamadan da.
;



Lawrence Durrell, Sömürgecilik ve Oryantalizmi
(Yazının tamamı için Roman Kahramanları 17. sayı )

http://romankahramanlari.com/

Ahmet Kayıntu

İrlandalı bir annenin ve İngiliz bir babanın çocuğu olarak 1912 yılında Hindistan’ın Jullundur kentinde dünyaya gelen Lawrence Durrell, yirminci yüzyıl İngiliz edebiyatının çağımıza tanıklık etmiş çok yönlü yazarlarından biridir. Şair, oyun yazarı, ressam, yazın eleştirmeni, gezgin olan Durrell, en çok romanlarıyla tanınmış ve yazar kimliğiyle öne çıkmıştır. Bunun yanında Durrell, gerek eğitimci olarak gerekse dış politika konularında üstlendiği rollerle her zaman ülkesi İngiltere’nin hizmetinde olan siyasi bir kişiliktir. Tıpkı Kipling, Conrad, Joyce, Orwell gibi İngiltere dışından gelen veya oralarda doğup büyüyen yazarlardan biri olan Durrell da Hindistan’da doğmuş, Orta ve Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Latin Amerika ülkelerinde çeşitli görevlerde bulunmuş, ancak anavatanı olan İngiltere’de kısa bir süre için kalmıştır. Buna karşın yaşamının her döneminde kimi zaman eğitimci veya ataşe, kimi zaman da basın ve hükümet sözcüsü olarak İngiltere’yi yurt dışında temsil etmiştir. Lawrence Durrell, İngiliz yazınının çağımızdaki gelişim seyrini ve eğilimlerini yansıtan bir romancı olduğu kadar, İngiltere’nin, Ortadoğu’dan Afrika’ya, Doğu Avrupa’dan Latin Amerika‘ya uzanan bir coğrafyaya ilişkin projelerini ve beklentilerini gerçekleştirmede oynadığı rolle de karşımıza çıkmaktadır. Bir diğer ifadeyle Durrell, kendi yaşadığı çağla hesaplaşan bir yazar olmasının yanı sıra, özelde İngiltere’nin, genelde ise Batının sözü geçen bölgeler ve bölge insanlarına ve bu arada Türklere de bakışını yansıtması bakımından ayrıca dikkate değer bir yazardır. Bu yazıda, Lawrence Durrell, eserlerinde oryantalist bir bakış açısıyla ifadesini bulan Doğu toplumlarına ve Türklere dair görüşleri bağlamında ele alınmaktadır.

Durrell’ın ilk önemi eseriİskenderiye Dörtlüsü’nün (1957-1960) yayımlanmasıyla birlikte roman, çeşitli düzeylerde Oryantalist söylemler içerdiğine ilişkin eleştiri ve yorumlara konu olmuştur.Bu eleştirilerin kaynağı, kısmen Stefan Herbrechter’in de isabetle kaydettiği gibi, Durrell’ın siyasi kariyeri olan İngiliz diplomasisinde hizmet ettiği anlayış ve düşünce, İngiliz sömürge politikalarını savunmak ve takviye etmesidir. 1938 yılında kaleme aldığı Kara Defter adlı eserinde, “İngiliz usulü ölüm” diye nitelendirdiği ve parçalamak üzere yola çıktığını söylediği ve büyük bir kin ve nefret duyduğu İngiltere’ye, bütün kurumlarına ve geleneklerine karşı olmakla birlikte, bir İngiliz ve İngiliz dilinde yazan bir yazar olarak Durrell, yaşamının bir döneminde kendisini ne kadar İngiltere’yle özdeşleştirmekten kaçınmış ve İngiliz sömürge politikalarına karşıymış gibi görünse de, gerek İngiltere’nin dış ülkelerdeki temsilciliklerinde, konsolosluklarında ve çeşitli düzeylerdeki yurtdışı görevlerde bizzat bulunmak suretiyle, gerekse eserlerinde bu politikaları savunarak söz konusu sömürgeci politikalara hizmet etmiş ve bu bakımdan oryantalist, sömürgeci olarak nitelendirilmiştir. İşin ilginç yanı, bu nitelendirmelere bizzat Lawrence Durrell’ın da açıklamalarıyla haklılık kazandırmış olmasıdır. Kendisiyle yapılan bir söyleşide:


 
>

../valid-html401-blue.png

vcss.gif