Svetlana Aleksiyevich 2015 Nobel Ödülü

İkinci El Zaman
Svetlana Alexievich


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

22.03.2016

  Editörün Notu:  İkinci El Zaman - Svetlana Aleksiyeviç Nobel komitesi 2015 Nobel Edebiyat ödülünü Belaruslu yazar  Svetlana Aleksievich'e "zamanımızın ıstırabı ve cesaretinin anıtı olan  çok sesli eserleri için" verildi. Aleksiyevich 'in Nobel konuşmasından bir bölüm : Ben olayların değil, insan duygularının tarihçesini yazıyorum. Savaşın, devlet baskısının, isyanların, değil, insanların yaşanan olaylar hakkında düşündüklerini, anladıklarını, hissettiklerini kaleme alıyorum. Yirmi otuz yıl öncesini kolayca unutuyoruz. Bazen gerçeklerin üstünü örtüyoruz. Utancımızdan, korkumuzdan... Ben hayatın çetelesini tutuyorum. Kitaplarımı binlerce ses, binlerce kader, binlerce hayat parçacıkları üzerine kurguluyorum. Her kitabım için bir kaç kuşaktan 500-700 arasında kişi ile görüşüyorum. 1917 Rus ihtilalinden, Stalin döneminden, Gulag takım adalarına, "glastnostun" kuşaklar arasındaki algı farklılıklarına, ve bugün gelinen serbest ekonomi "biznes" noktasına kadar... Bu dokümanter, Sovyet Rusya'nın ruhunun hikâyesidir."  

  SVETLANA ALEKSİYEVİÇ
İKİNCİ EL ZAMAN

Dr.Özge Yılmaz
Celal Bayar Universitesi
Çocuk Allerji Bilim Dalı ve Solunum Birimi

“Bize kimse özgürlüğü öğretmemişti. Sadece özgürlük adına ölmeyi öğretmişlerdi” kapak notuyla başlıyor kitabımız. Bir çok farklı bireyin gözünden Sovyetler Birliği, komünizm, perestroyka sürecine ışık tutuyor. Kitap bittiğinde okuyucu olarak benim hissettiğim “insanlar tüm var olma tarihi boyunca hiç mutlu olmadı” hissiydi. Arada mutlu geçirdiğimiz zamanlar da ne kadar kısa ve sınırlı alanlarda kalıyordu. Her öykünün kendine özgü bir dramı var. Her anlatıcı uzun sayfalar boyu kendi serüvenini anlatıyor. Serüvenlerin çoğu alabildiğine can acıtıcı, okurken gözlerinize dolan yaşlara engel olamıyorsunuz. İnsan bu kadar acıdan sonra ne kadar insan kalır? Ben bu soruya yanıt veremiyorum. Bu kadar acının ederi nedir? Bu kadar acının nedeni nedir? Bunların hiç birine yanıt veremiyorum. İyi insan olmak ideallerim arasından hangi ideal? Kimin ideali? Doğru hangisi? Soruları birer birer baş kaldırıyor ve daha da karıştırıyor kafamı. Kitabı bitirdiğimde bir yürek ağrısı kaldı bende, bir de geçmiş ve geleceğe dair bir korku. İnsana ve hayvana ve tüm canlılara dair bir korku....

Daha da önemlisi aslında yaşadığımız bir gerçek yoktur ve tüm yaşamımız ve tarih ve inandıklarımız hepsi algıladıklarımız kadar vardır. Biraz nihilizme doğru savuran bir boşluk hissi. İnançlarımızın şekillendirdiği algılarımız, algılarımızın şekillendirdiği bilgimiz, ve sonunda bir kısır döngüde kendi oluşturduğumuz çerçevede yaşamımız....

Kitabı bitirdikten sonra başına bir kez daha dönmek gerekiyor bence; anlamı o zaman daha da netleşiyor.

“Sovyetler dönemiyle vedalaşıyoruz. Hayatımızın o kısmıyla, Sosyalist dramın bütün katılımcılarına dürüştçe kulak vermeye çalışacağım.

“Komünizmin delice bir planı vardı-“eski” insanı, antika olmuş Adem’i yeniden yapmak. Ve bunu yaptı da... Belki de bir tek onu yaptı. Yetmiş kusur yılda Marksizm-Leninizm laboratuvarında ayrı bir insan tipi ortaya çıkardılar: homo sovyeticus. Bunun trajik bir karakter olduğuna inanıyor bazısı, bazısı da ona “sovkom” diyor. Sanırım, bu insanı tanıyorum, çok iyi tanıyorum, onunla yan yana, sırt sırta yaşadım yıllarca. O-benim. Benim tanıdıklarım, arkadaşlarım, annem babam. Birkaç yıl bütün eski Sovyetler Birliği’ni gezdim, çünkü homo sovyeticus sadece Rus değil, aynı zamanda Belarus, Türkmen, Ukraynalı, Kazak... Artık farklı devletlerde yaşıyoruz, farklı diller konuşuyoruz, ama bizi kimseyle karıştıramazlar. Hemen tanırlar! Hepimiz sosyalizmden çıkan insanlar, diğer insanlara hem benziyoruz hem benzemiyoruz; kendi sözlüğümüz var, kendi iyilik ve kötülük, kahraman ve aziz kavramlarımız var. Ölüme karşı özel tutumlarımız var. Kayda aldığım hikayelerde hep sözcükler yankılanıyor: “ateş etmek”, “kurşuna dizmek”, “tasviye etmek”, “yok etmek” ya da kaybolmanın şu tür Sovyet çeşitlemeleri: “tutuklama”, “yazışma hakkı olmadan on yıl mahkumiyet”, “göçmek”. Eğer daha kısa süre önce milyonlarcasının kaybolduğunu hatırlarsak, insan hayatı ne kadar değerli olabilir ki? Nefret ve önyargıyla doluyuz. Her şey oradan, GULAG’ın ve korkunç savaşın olduğu yerden geliyor. Kolektifleştirme, mülklere el koyma, halkların sürgünü...

“Bu sosyalizmdi ve bu basitçe hayatımızdı . O zaman bundan çok az bahsederdik. Şimdiyse dünya dönüşsüz şekilde değişmişken, herkes o hayatımızla ilgileniyor-ne kadar önemsiz olursa olsun, bizim hayatımızdı o. Yazıyorum, minik minik parçaların üzerinde, kırıntıların üzerine “ev” sosyalizminin...”içerideki” sosyalizmin tarihini arıyorum. Onun insan ruhunda nasıl yaşadığını arıyorum. Beni hep işte o küçük uzam çekmiştir- yani insan...bir insan. Aslında her şey de orada olup bitiyor.”

Birinci Kısım: Apokalipsisle Teselli  İlk kısımda 1991-2001 yılları arasında sokakta konuşulanlara kulak kabartıyoruz. Kısa kısa kişilerin perestroyka sürecinden ne beklediği, ne gördüğü, hayal kırıklıkları ve mutluluklarını dinliyoruz. Sadece sokak sohbetleri değil tabi dinlediğimiz yazarın anlatımıyla “mutfak sohbetleri”... Bu kısmın özetini yine yazarın kendi sözcükleriyle vermek en iyisi sanıyorum “Eskiden sık sık “mutfak hayatımızı” hatırlıyordum... Nasıl bir aşk vardı! Ne kadınlar vardı! Bu kadınlar zenginleri küçümserdi. Onları satın alamazdın. Şimdiyse duyguya zaman yok-herkes para peşinde...” Perestroyka sürecinde toplumdan duyduklarımız, hep insanca bir sosyalizm beklentisi olduğu yönünde; yaşanan ise, tamamen bundan farklı: SSCB nin çöküşü ve kapitalizmin bölgeye, insana ve yaşama egemen oluşu. Tüm dünyada olduğu gibi, işte bu noktada, Rus insanının ya da kitabın birçok yerinde geçtiği üzere “sovyeticus” un parasızlık ve bunun sonucunda ortaya çıkan, insana yakışmaz biçimde yaşama ve saygınlığın kaybı. Gorbaçov döneminde ve sonrasında yaşananları anlatanlarda hep bir hayal kırıklığı var. Herkes sokağa düşmüş ve para için saygınlığın terkediliği bir yaşama uyum sağlamaya çalışıyor, uyum sağlayamayanlar mutsuzluk hatta intiharla sonlanan bir depresyon sürecine giriyorlar. Kitabın bu ilk kısmında genelde buna yönelik bir serzenişi dinliyoruz. İnsanların 1990 lı yıllardaki özgürlük arayışına tanık oluyoruz; o dönemki masumiyetlerini ve sonrasında yaşadıkları düş kırıklığını o insanların ağzından dinliyoruz. Sovyet döneminde entellektüel sohbetlerin ne kadar önemli olduğunu, kitapların kutsal sayıldığını ve insanların ellerinde olan tek varlıkların kitapları ve entellektüel birikimleri olduğunu öğreniyoruz. Toplu halde yaşanan mutfaklarda, hep entellektüel sohbetler yapılıyor ve yazarın kendi deyişiyle “ söz kutsal” ama sonra perestroyka oluyor; tek kutsal kapitalizmin Tanrısı “para” haline geliyor. Bu birçok Sovyet insanını yıkıyor.

Yine bu kısımda “Cellat ve Kurbanlar arasında büyümek” üzerine bir pasaj okuyoruz. Bu kez perestroyka değil ama Stalin döneminde birbirini ihbar eden, bazen komşu bazen arkadaşlar hakkında.... Her diktatörlükte olduğu gibi komşunun komşuyu, kardeşin kardeşi ihbar ettiği, adaletsiz sorgulamalarla insanların asıllı-asılsız ihbarlar sonucunda yıllarca sürgünde kaldığı, öldüğü üzerine bir söylem... Bunlara öykü demek yetersiz geliyor bana, aslında okuduklarımız gerçek hayat kesitleri ve bu okuduğumuz kitabı daha da can yakıcı hale getiriyor. Sayfa 37’de dediği gibi “sıradan cellatlar” yaratıyor sistem. Korkunç olanlar var, bunları kitabın ilerleyen sayfalarında okuyacağız; örneğin sayfa 300’de Anna M. nin oğlunun anlattığ cellat gibi cellatlar... İşi cellatlık olanlar. Kitabın başında bunları anlatmıyor, burada komşusunu ihbar eden Yura Amca yı anlatıyor. Bu bana mesleği cellatık olanlardan daha acımasız geliyor.

"Sıradan cellat" ların insanlar arasından çıktığını bilmek yanımızda oturuna bakarken yüreğimizi sıkıştırmıyor mı? İnsanın içindeki insan... Belki hem kendine hem herşeye en çok zarar veren yine bu değil mi? İnsan, ki düşünen, seven, yaşatan ve yaratan... İnsan ki öldüren, işkence eden ve yokeden... İnsanın içindeki insan..... Sizi de korkutmuyor mu?

İkinci Kısım: Kızıl İç Kısımda On Hikaye İlki Elena Yuryevna S: parti bölge komitesi üçüncü sekreteri ve onun arkadaşı Anna İliniçna. Bu giriş iki açıdan bakmak için çok önemli. İki görüşü yanyana dinliyoruz. Biri komünist partide kendi isteğiyle çalışmış ve sosyalizme bağlı Elena; ki gelinen süreçten, insanların perestroyka sürecinde partiye sırtını dönüşünden çok rahatsız, diğeri onun arkadaşı Anna, özgürleşme sürecinde sokaklara çıkarak Gorbaçovu desteklemiş. Aslında her ikisi de gelinen süreçten memnun değil. Ancak komünist partinin arşivleri açıldığında ortaya çıkan cellat-kurban ikilileri her ikisini de rahatsız ediyor. “Kampla baş edilebilir ama insanlarla hayır”...”Bugün sen öl, ben yarın ölmeye razıyım. Bu sözleri ilk kez kampta duymadım, komşumdan duydum.”.... İkinci öykü Aleksandr Porfiryeviç Şarpillo. Kendini yakarak öldüren bir adamı komşusundan dinliyoruz bu öyküde. Çok iyi bir marangoz olan, emekli maaşıyla geçinemeyen, karısı kendini terk eden bir adam sonunda kendini yakarak intihar ediyor... Nasıl bir intihar yolu bu diye soruyor insan? Daha acısı olur mu? Nasıl olduğunu anlatıyor da öykü, neden bu yol havada kalıyor... Komünizme bağlı, ikinci dünya savaşını ve Almanları görmüş birinden dinliyoruz öyküyü.... Stalin’e önce inanmış sonra yaşananları görmüş ve en sonunda da perestroyka ile emekliliğinde tamamen parasızlığı görmüş birini dinliyoruz.

Üçüncü öykü doktor olan Margarite Pogrebitskaya. Sosyalizmi seven, daha insanca bir sosyalizm isteyen ve kapitalizmi “Zenginleşin, parayı sevin. Secde edin bu hayvana” diye tanımlayan bir entellektüel. Hala komünizm ve sosyalizme inanıyor, ülkenin geldiği nokta, tüm eski değerlerin hızla yok edilmesi onu çok üzüyor. SSCB nin dağılma sürecini, savaşı, iç çatışmaları anlatıyor. Bunlar nedeniyle depresyona girmiş. O süreci korkunç diye niteliyor, kapitalist ve dağılmış hali ile Rusya onun vatanı değil... Vatansızlık... Nasıl bir mutsuzlluk, nasıl bir umutsuzluk.... Bugün ne hissediyorsunuz ülkemize bakınca?

SSCB döneminin yıkılışına ve o yıkımdaki haksızlıklara en net tanıklığı Ahromeyev’in intiharını anlatan dördüncü öyküde izliyoruz. Ahromeyev bir SSCB generali ve Perstroyka sürecinde 1991 yılında cumhurbaşkanlığı askeri danışmanıyken Kremlin'de intihar ediyor. Ailesi bunun bir intihar olduğuna inanmıyor. Ancak bir çok kişi onun SSCB'ye inandığını ve inandığı değerlerin yokolduğu ülkenin bitişinini izlemektense, kendi de ölmeyi tercih ettiğini düşünüyor. Ama bu intiharı sadece bir kişinin intiharı gibi incelemiyor yazar. Ahromeyev dışında o dönemi geçiren farklı kimliklerden vatandaşların da duruma bakışını dinliyoruz kendi ağızlarından. Kitabın birçok yerinde olduğu üzere bu kısımda da her görüşü duyuyoruz. Kimis, Perestroykanın bir özgürlük süreci olduğunu savunurken iyi bir çoğunluk SSCB vatandaşı olmaktan gurur duymuş olduklarını ve sonunda yenildiğini düşünüyor. Bu bölümün sonuna doğru pastacı bir kadının söylediği, birçok insanı yansıtıyor sanki : " Ben Sovyet devrimini yıkmak istemiyordum. Nasıl yıktık onu! Mutlulukla! Ama hayatımızın yarısını orada geçirmiştik....Bunu alıp üstünü çizemezsin... Kabul edin siz de! Benim kafamdaki her şey Sovyet usulü. Bunu değiştirmek için kendimi paralamam gerek". Bu tanım o dönemin kuşağı için en gerçekçi tanım diye düşünüyorum. Ahromeyev'in kişiliğinde ise gururlu ve ülkesine (komunist SSCB'YE) bağlı bir general görüyoruz. Tam bir asker ve bunu en iyi kendi deyişinde hissediyoruz: "Samimi çıkarsız yoldaşlık sadece askerler arasında olur". Ona en ağır gelen ise, askeri olarak inandığı değerlerin Gorbaçov döneminde kaybedilmesi; daha doğrusu hep anlatıldığı gibi askeri olarak kazanılan bir soğuk savaşın politik masada ABD'ye teslim edilmesi. Bununla ilgili makaleleri bile var.

Bir sonraki öykü "Hatıraların Sadakası ve Anlamanın Şehvetine Dair". Bu öykü çocuğu intihar ederek 14 yaşında ölmüş bir anneyi dinliyoruz. Ondan sadece kendi çocuğunun intiharını değil, aynı zamanda kahramanlığı ve vatan uğruna ölümü öven bir kültüre dair özeleştiriyi de dinliyoruz. Rusya'nın yakın geçmişinde var olmuş farklı kuşaklara dair özellikleri de öğreniyoruz bu bölümde. İlki anlatıcının savaş öncesi entellektel kuşağından annesi: "Enternasyonel çaldığı zaman gözleri doluyor annenin ve hiçbir şeyleri yok ama kazanılmış ikinci dünya savaşı ve sonrasındaki SSCB'yi anlatırken "hiçbirşeyimiz yoktu ama mutluyduk" diyecek kadar sistemle özdeşlemiş. Bunlar, ilk Sovyet entellektüelleri ve en önemli şeyin, entellektüel gelişme olduğuna inanmış bir grup. Anlatıcının deyimiyle "iki palto ömür boyu yeter ama Puşkin olmazsa yada Görki'nin tüm eserleri olmazsa yaşamak imkansızdır".... Sanırım ben de kalbimde bir yerlerde bu kuşağa bir hayranlık duyuyorum... Ancak romatik naifliklerini de görüyorum ve düşlerinin sosyolojik olarak insan doğasına aykırı olduğunu düşünüyorum. Bu kuşaktan sonrası anlatıcının kuşağı; ki bu kuşak yeni bir devrimi görüyor (Perestroyka'yı). Yine anlatıcının tanımıyla "Yeni bir devrim daha...Ama bu devrimde hedefler dünyeviydi: herkese villa ve araba. İnsan için küçültücü değil mi?". Bu kuşak aslında kayıp bir kuşak: komünist ilkelerle büyüyüp kapitalist bir yaşamın içine düşüyorlar ki mutlu olmaları bir mucize.... Aslında anlatıcımız oğlunun ölümünü anlatırken kendi ikilemlerini de bizlerle paylaşıyor. Kitap boyunca beni en çok ağlatan ve belki de en dramatik bulduğum öykü bu oldu benim... Hem kuşağın, hem de bu kuşaktan birinin çocuğunu kaybına dair olduğu için sanıyorum.

"Başka bir incil ve diğer inananlara dair" öyküsü 87 yaşındaki Vasili Petroviç'in öyküsü.... Büyük planları olan, dünyadaki sosyalist devrimi hayal eden bir kuşak.... Herkesin mutlu olacağı bir devrime gerçekten inanmış bir kuşak... Kendi akrabalarını devlete ihbar edecek kadar inanmış, karısının haksız yere ölümüne neden olmuş bir devlete hala bağlı kalacak kadar inanmış.... Bunu anlamak mümkün mü bilmiyorum. Bu kuşak bir önceki öyküdeki anneanneyi tamamlıyor aslında.. Farklı öykülar ama aynı değeryargılarına sahip bir kuşak....İnsanın bu hayale hazır olmadığını düşünüyor ve insanların hala bu ütopyayı sevdiğine ve günün birinde gerçeleşeceğine inanıyor. Onu okurken bu hayale ben de inandım. Belki inanasım vardı.... Herkesin birbirini öldürdüğü, kapitalist değerlerin tüm insani değerlerimizi değiştirdiği ve tanınmaz şekilde değiştirdiği bir dünyada kim "Güneş Şehri" ni hayal etmez ki. Ve sonuç olarak yine anlatıcının deyişiyle "Bugün sosyalizm diye hakaret ettikleri şeyin sosyalist fikirle hiçbir alakası yok. Fikir suçlu değil. İnsanlar tarihlerini kaybettiler. İnançsız kaldılar.... "Gerçekten de para ve sahip olma dışında değerin kalmadığı bir dünyada biz insanlar neredeyiz? Peki inandığı düşünce uğruna bütün bu yaşadıklarına karşın "Komunist ölmek istiyorum" diyecek kadar sabit düşünceli biri bu günümüz insanından daha mı az korkunç? Daha sonraki öykülerden birinde geçeceği üzere, bu, ihbar edip ölüme neden olacak kadar bağlılık cellatlığı da haklı mı kılıyor bu insanların bilincinde?

“Alevlerin şiddeti ve yücelişle kurtuluşa dair” adlı öykünün 77 yaşındaki asker kahramanı... Bretsk Kalesi savunması nedeniyle kahramanlık ödülü almış. Ancak perestroyka sürecinde düşen maaşı ile birlikte bir çok emekli gibi yoksulluk içinde kalmasının yanı sıra vatanın durumuna da üzgün... Teslim olmadan ölmek istediği için intihar ediyor aslında. Kapilizme yenilmiş, onun uğrunda ölümü göze aldığı değerlerin tamamen ortadan kalktığı bir dünyada yaşamak için dizlerinin üzerine çöküp dilenmeyi kendine yediremiyor ve kendi deyimiyle “ölüyor ama teslim olmuyor”....Bu arada onun öyküsü içinde savaşa ait anıları olan başka insanları da okuyoruz... Savaşta kahraman olmaz. Savaş, insanların yaşamda kalma güdüsüyle içindeki canavarın ortaya çıktığı bir cehennem... İntihar eden bu “kahraman” ın öyküsünü okurken Rus halkının savaşta yaşadıklarına dair öyküleri de okuyoruz... İnsanın insana yaptığını başka hiç bir canlının bir diğerine yapmadığı duygusuyla ve dayanılmaz bir mide bulantısıyla okuyorsunuz bunları... Anlatılan sahnelerin gerçekçiliği değil, kan değil midenizi bulandıran; insana dair kötülük mide bulandırıcı olan, bir başka insanın acısını hissedemeyen insanına vahşiliği mide bulandırıcı olan....

“Eziyetin tatlılığı ve Rus ruhunun şaşırtıcılığına dair” başlıklı öykü, görünüşte şimdi 49 yaşında olan Olga Karimova adlı müzisyenin aşkını anlatıyor. Aşkını derken, Stalin’in kamplarında kalmış bir adamdan geriye kalanlarla yaşadığı aşkı anlatıyor... Kamplardan gelen adamın hayatı tanımı bence bu öykünün ana noktasını özetliyor: “Tiyatro gibiydi. Salondan güzel bir masal görüyorsun; seçkin bir sahne, parlak oyuncular, gizemli bir ışık, ama kulise gittiğin zaman... Bir anda perdenin arkasına geçince; bir takım tahta parçaları, bezler, boyanmamış ve bırakılmış tümsekler... Votka şişeleri... Yiyecek artıkları... Masal yok. Karanlık... Pislik... Beni kulis arkasına götürdüler... Anlıyor musun?”.

Aynı öykünün devamında aslen Polonya’lı ve bir sürgün olarak yaşama başlamış bir kadının hikayesini okuyoruz. Mahkum olan annesiyle yaşadıkları hayat, çocuk yurdu ve tüberkülozdan ölen kardeşi... İnsan neler yaşarsa yüreği atmayı bırakır! Ya da insan tüm bunları görür ama yaşamaya devam ederse, yaşayan gerçekten bir insan mıdır? O artık yaşamda ayakta durabilir mi?... Öyküde dendiği gibi “Bu insanlar Tanrı’yı görür” ve Tanrı’ya ait gördükleri en önemli şeyse ölüm belki de....

Sonra bir iç savaşı görmüş bir Abhaz kadını dinliyoruz... Nasıl iç savaşın çıktığını ve daha önce birlikte yaşayan insanların birbirini nasıl hunharca katlettiğini... Başlık çok vurucu; aslında hep aynı inançla öldürmüyor mu insan diğerini “Öldüren herkesin Tanrı’ya hizmet ettiğine inandığı zamana dair”.

Ardından yine annesi tutuklanmış, kendi çocuk evinde komünist olmak üzere eğitilmiş bir kadını ve oğlunu dinliyoruz. Annesini mahkum eden ve ölmekten beter koşullarda tutuklu tutan sistemin, çocukken kendine yuvada yaşattıkları; annesine kavuştuktan sonra bile iyileşemeyen yaralarını öğreniyoruz. Sonra da kapitalist sistemde eriyip gitmiş oğlunu duyuyoruz: “Artık insanlar beyazlar ve kızıllar, hapiste yatanlar ve kaçanlar, Soljenitsin okuyanlar ve okumayanlar olarak değil, satın alabilenler ve alamayanlar olarak ikiye ayrılıyor.”.. Ne doğru değil mi? Bizim de tüm değer yargılarımızın geçersiz hale getirildiği ,tüm tanımlarımızın içinin boşaltıldığı bir dönemde tek değer yargısı "para sahibi" olmak haline geldi. Peki ideolojisi olmayan bir dünya yaşanabilir kalacak mı sizce? Ama bu oğlanın ayrı bir öyküsü daha var ki işte orada paranın hakim olduğu kapitalist sistemden de acı bir yüzle karşılaşıyoruz.... İnsan cellat haline gelebilir mi? Peki ne uğruna cellat olur insan? İdeoloji uğruna mı? İdeoloji midir insana tüm işkenceleri ve cinayetleri işleten? Sırtının sıvazlanması mıdır? Nedir? Oğlanın anlattığı cellat neyi anlatır bize? Aslında insanın güçsüzlüğünü, güçsüzlüğünü aidiyet kavramı ile nasıl kapatmaya çalıştığını, ait olmak ve sistemden biri olarak korkularını yenmek için nasıl bir cani haline gelebildiğini.... “Bana öyle emredilmişti” hangi cinayeti aklar, hangi celladı haklı kılar?

Üçüncü Kısım: Boşluğun Cazibesi Bu kısımdaki öykülerin çoğu dağılma sürecindeki SSCB’de yaşanan iç savaş ve daha önce birlikte yaşayan halkların birbirine nasıl düşman oldukları ile ilgili öyküler içermekte. İlk öykü “Romeo ve Juliet’e dair... ama Onların Adı Margarita ve Ebulfez”, Azerbaycan’da yaşayan ve Azeri bir oğlanla evlenen Margarita adında bir Ermeni kadının öyküsü.... Kocası ile buluşamamalarının, önceden birlikte ve mutlulukla yaşayan insanların iç savaş döneminde birbirlerine neler yaptıklarının canlı tanığı olarak anlatıyor.

“Komünizmden Sonra Bir Anda Başkalaşan İnsanlara Dair”, Perestroyka sürecine ve özgürlüğe inanan bir kadının, dağılma sonrasındaki süreçte mafya tarafından nasıl evinden atılıp, kızıyla birlikte sokakta aç kaldığının hikayesi. Kızından dinliyoruz çünkü sonunda intihar ediyor.

“Mutluluğa Çok Benzeyen Yalnızlığa Dair” tam bir kapitalist insanı anlatıyor. Yalnızlığın mutluluk olduğunu düşünen, av değil avcı olduğuna inanan ama çok da acı bir şekilde kendi şekilci yalnızlığına acı çekmemek için kendiniz sıkıştırıp kalmış bir zavallı hissi uyandırdı bende.

“Onların Hepsini Öldürmek Arzusuna dair, Bir de Bunu İstemiş Olmaktan Duyulan Korkuya Dair”, metrodaki terör saldırısından sağ kurtulmuş bir kız ve onun annesinden terörü anlatan bir öykü. Hele de ülkemizin geçtiği şu günlerde öyle içimde hissettim ki bu öyküyü tanımlaması güç. Hepimizin kurban olduğu bir dönemden geçiyoruz ve bu anne-kız yaşadıkları acıyı, korkuyu ve etrafın acımasız tepkilerini alabildiğine canlı, alabildiğine gerçekçi tarif ediyorlar.

“Tırpanlı kocakarı ile Güzel Kıza Dair”, önce askerliğini, sonra aşık oluşunu sonra da Chicago’ya göç edişine tanıklık ettiğimiz bir gencin öyküsü. Askerlikten nasıl nefret ettiğini, asker olmanın ne demek olduğunu bize ayrıntılarıyla betimliyor.

“Tanrının Kapımıza Bıraktığı Başkasının Acısına Dair”, Tacikistan’dan Rusya’ya göçen insanların dramını farklı öykülerle bize anlatıyor. Göçmenlik, vatansızlık ve tabi kapımızda olup yardım edemediğimiz, hatta bazen yardım etmek de istemediğimiz kişilerin dramları.... yaşadıkları hukuksuzluk, ölüm ve açlık... Bu kitap bunu Rusya’dan anlatıyor ama biz her gün kendi ülkemizde Suriye’den gelenlerde görüyoruz. Yardım edememek, politikaya alet edilmeleri, dini söylevler hepimiz farklı gerekçelerle onlardan uzak duruyoruz. Hatta kızıyoruz... Aslında kızdığımız onlar değil, kızdığımız plansızca onları ülkemize alan politika, kendi evrilmekte olan kültürümüzden endişe ederken bu insanların beraberinde getirdiği kültürden ürkmemiz...Ama sonuçta ne olursa olsun acı çeken insanlar var sokaklarımızda, aslında dünyanın sokaklarında ve herkes sessiz...Ne kadar çaresisiz değil mi? Ya da gerçekten çaresiz miyiz?

“Kahpe Hayat ve Beyaz Vazodaki Yüz Gram Küle Dair”, birçok kez intiharı deneyip sonunda da intihar eden bir kadının öyküsü... Bu öykü en çok da Rus erkeklerine dair ama.... İçkiye eğilimleri, yaşadıkları tüm bu toplumsal travmalardan aslında kadınların daha güçlü çıktıkları ama hep aşık oldukları erkekler yüzünden acı çektiklerini anlatıyor. Erkekler hep savaş görmüş, acı görmüş ve hepsi içiyor, karılarını dövüyor, çalışmıyor... Ancak öyküde kötü diye anlatılan tek kadın, kahramanın annesi, erkeklerinden acı çekmiyor “onları büyülüyor” hatta.... Ama dediğim gibi kahramanımız öyküde onu kötü betimliyor. Bunu anlamak zor. Aslında ciddi bir ikilem var... Alkolik, döven erkekler ve bunlar yüzünden defalarca intihar eden kahraman ve onun erkeklerini büyüleyen hatta kahramanın babasını öldüren annesi.... Kim kötü?

“Ölülerden Tiksinmemeye ve Tozun Sessizliğine Dair”, kızı Çeçen savaşında polis memuru olarak ölen bir annenin dramını anlatıyor. Devlet yetkililerinin olaya nasıl uzak kaldıkları, hatta ölümde şaibeli noktalar olmasına karşın intihar gibi göstermesini konu ediyor.

“Kurnaz Karanlığa ve “Bundan Çıkabilecek Başka Bir Yaşama” Dair”, evliyken müebbet hapse mahkum bir adama aşık olup ailesini terk eden bir kadını anlatıyor. Kitabın genel kurgusundan biraz farklı ama, Rus insanının romantik karakterini yansıtması açısından önemli bir öykü bu. Okurken Dostoyevski’ nin “Beyaz Geceler” inin havasını soluduğumu hissettim sürekli olarak. “Kahramanlığa ve Sonrasına Dair”, 2010 yılında hükümeti protesto eylemine katılan, sonrasında bir ay gözaltında tutulan, işkence gören ve okuldan atılan bir genci anlatıyor. Kahraman olmanın tanımı ne? Hangi eylemlerle toplumların gidişi değişir? Kahramanlık diye bir şey gerçekten var mı? Sesimizi çıkarmak mı daha iyi, susmak mı? Nereye kadar susabilir insan? Plan, program ve büyük bir ideoloji yoksa hangi eylem tarihin akışını değiştirecek bir sonuca varabilir? Kendi ülkemizin geçtiği süreçler, Gezi hareketleri dönemi de göz önüne alınarak bu sorulara yanıt aramaya iten bir öykü bu. Sanırım her okuyucu kendi sosyal ortamında bu öyküyle özdeşleştirebileceği bir olay örgüsü yaratabilir. Sosyolojik açıdan önemle irdelenmesi gerekiyor diye düşünüyorum.

Peki ülkede tüm bunlar yaşanırken sıradan insan neler mi düşünüyor, neler mi yapıyor? Bunu da kitabın son 1,5 sayfasında okuyoruz. Köyde yaşayan, geçimini kendi bahçesinden kazanan insan.... Komünizmde, perestroyka da bu insanı mutlu etmeyi hedeflediğin söyleyerek ortaya çıktı değil mi? Peki o insanın hayatında ne değişti gerçekten? Ya da o insan neyden mutlu oluyor?

İnsanlar için, insan olmak için ve insana yakışır yaşayabilmek için kurulan ideolojiler, yine insanlar tarafından, tüm toplumlara acı veren hunhar birer sisteme dönüşebilir. Neden olduğunu anlayamadığımz ayrımcılık, kin ve nefret insan ırkının kendi sonunu hazırlayabilir. Buna karşı durmak için yapılabilecek ne var ben de bilemiyorum. Bildiğim tek şey, insanı tüm sistemlerden, ideolojilerden ve politikalardan ayrı, insan olarka görebilmek ve öyle yaşamaya çalışmak.

EK OKUMA
http://www.alexievich.info/articles_EN.html
http://www.nobelprize.org/nobel_prizes/literature/laureates/2015/alexievich-speech_en.html
http://www.nytimes.com/2016/05/25/books/review-in-secondhand-time-voices-from-a-lost-russia.html?_r=0
https://www.textpublishing.com.au/books/second-hand-time http://www.the-tls.co.uk/articles/public/from-second-hand-time-by-svetlana-alexievich-1/
http://www.thehindu.com/books/literary-review/Transforming-life-into-literature/article14477853.ece
http://www.dursthoff.de/book.php?m=3&aid=40&bid=69
http://www.theaustralian.com.au/arts/review/secondhand-time-svetlana-alexievich-bares-russias-soul/news-story/b175bf6a20d225d5f4ffb5d76e1c692c
http://www.smh.com.au/entertainment/books/review-svetlana-alexievichs-secondhand-time-tells-of-soviet-life-from-stalin-to-putin-20160526-gp4jct.html
https://www.ft.com/content/026916dc-184c-11e6-b197-a4af20d5575e
https://www.theguardian.com/books/live/2015/oct/08/nobel-prize-in-literature-follow-it-live
http://www.newyorker.com/magazine/2015/10/26/the-memory-keeper
http://www.nybooks.com/daily/2015/10/12/svetlana-alexievich-truth-many-voices/

  Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine:
Svetlana Aleksiyeviç’in 2015 Nobel Edebiyat Ödülü Konuşması

08 ARALIK 2015

http://www.5harfliler.com/

Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi Belaruslu yazar Svetlana Aleksiyeviç, 7 Aralık’ta ödül kabul konuşmasını yaptı. Azerbaycanlı yazar Nermin Kemal‘in harika çevirisinden ilham alarak ben de konuşmayı Rusça’dan Türkçe’ye çevirdim.

Kaybedilmiş Bir Savaş Üzerine

Sevgili dostlar,

Bu kürsüde tek başıma durmuyorum. Etrafımda sesler var, yüzlerce ses… Sesler her zaman benimle, çocukluğumdan beri.

Çocukken köyde yaşıyordum. Biz çocuklar sokakta oynamayı seviyorduk, ama akşamları, yorgun argın ninelerin -bizim orada nasıl derler- konuşlandığı banklar, mıknatıslıymış gibi bizi kendilerine çekiyordu. Hiçbirinin kocası, babası, erkek kardeşi yoktu. Savaştan sonra köyümüzde erkek olduğunu hatırlamıyorum. Savaş sırasında her dört Belarusludan biri, cephede veya partizanların yanında savaşırken öldü.

Savaştan sonraki çocuk dünyamız, kadınların dünyasıydı. Her şeyden çok aklımda kalan, kadınların ölümden değil, sevgiden bahsettiği. O en son gün sevdikleriyle nasıl vedalaştıklarını anlatırlardı, onları bir zamanlar nasıl beklediklerini, nasıl hala da bekliyor olduklarını… Yıllar geçmişti artık, onlar hala bekliyorlardı. ‘Bırak, kolsuz, bacaksız dönsün. Ben onu kollarımda taşırım, kolsuz da, bacaksız da…’ Ben galiba sevginin ne demek olduğunu çocukluğumdan beri biliyordum.

İşte kulağımdaki bu kederli korodan birkaç ses:

Birinci Ses:

Bilip de ne yapacaksın bu kadar hüzünlü bir hikayeyi? Ben kocamla savaşta tanıştım. Tank subayıydım, Berlin’e kadar gittim. Hatırlıyorum, duruyorduk, daha o zaman kocam değildi… Reichstag’ın orada duruyoruz, bana diyor ki, ‘Gel evlenelim. Seni seviyorum.’ Benimse bu sözler bir ağrıma gitti ki! Tüm savaş boyunca kirin, tozun, kanın içindeydik, etrafımızda her şey mat. Şöyle dedim ona: ‘Sen önce benden bir kadın yap, bana çiçekler ver, şefkatli sözler söyle. Cepheden geri yollanınca kendime bir elbise dikerim ben de.’ O kadar dokunmuştu ki sözleri, ona hatta vurmak istemiştim. O da hissetti hepsini. Bir yanağında yanık yarası vardı, dikişlerle kaplı, o dikişlerin üzerinde göz yaşlarını gördüm. ‘Peki, evlenirim seninle’ dedim ve ne dediğime kendim de inanamadım. Etrafımız kırık, dökük, tek kelimeyle, etrafımız savaş.

İkinci Ses:
Çernobil Nükleer Santrali’nin yakınlarında yaşıyorduk. Ben büfede çalışıyordum, çörek pişiriyordum. Kocamsa itfaiyeciydi. Yeni evliydik, pazara bile el ele gidiyorduk. Reaktör patladığı gün, kocam nöbetçiydi. Çağrıya sırtlarında gömlekleriyle gittiler, ev giysileriyle. Nükleer santralde patlama olmuştu ve hiçbir özel kıyafet vermediler onlara. Böyleydi işte bizim hayatımız, biliyorsunuz. Bütün gece yangını söndürmeye uğraştılar ve hayatta kalmalarına imkan vermeyecek kadar çok radyasyona maruz kaldılar. Sabahında uçakla Moskova’ya götürdüler hepsini. Akut radyasyon hastalığı… İnsan ancak birkaç hafta yaşayabiliyor. Benimki güçlüydü, sporcuydu, en son o öldü.

Moskova’ya vardığımda bana ‘özel bir bölmede yatıyor’ dediler, ‘oraya kimseyi sokmuyorlar.’ ‘Ben onu seviyorum’ diye yalvardım. ‘Askerler bakıyor oradakilere, sen nereye?’ dediler. ‘Seviyorum.’ Beni ikna etmeye çalıştılar; ‘O artık senin sevdiğin insan değil, zararsız hale getirilmesi gereken bir obje. Anlıyor musun bunu?’ Bense hep aynı şeyi söyleyip duruyordum, seviyorum, seviyorum.

Geceleri yangın merdiveninden yanına çıkıyordum, ya da hasta bakıcılara para veriyordum beni içeri bıraksınlar diye. Bırakmadım onu, sonuna kadar yanındaydım.

O öldükten birkaç ay sonra, kızım dünyaya geldi. Sadece birkaç gün yaşadı. Onu ne çok beklemiştik… Bense öldürdüm onu. Kızım beni kurtardı. Tüm radyasyonu üzerine aldı. Minicik şey, yavrum… Ama ben onların ikisini de sevdim. Sevgiyle öldürmek mümkün mü ki? Neden bu kadar yakınlar, sevgi ve ölüm? Hep yan yanalar. Kim açıklayacak bana? Şimdi dizlerimin üstünde, mezarlarında sürünüyorum…

Üçüncü Ses:

İlk kez bir Alman öldürdüğümde 10 yaşındaydım. Partizanlar beni yanlarına almıştı artık, eğitime. Bu Alman yerde yaralı yatıyordu, silahını almamı söylediler. Ona doğru davrandım, tam o sırada silahına uzandı, iki eliyle birden tutup suratıma doğrulttu. Ama ilk eli atmaya yetişemedi, ben yetiştim. Birini öldürdüm diye korkmadım, savaş boyunca da bir daha aklıma gelmedi. Etraf ölüyle doluydu. Ölüler arasında yaşıyorduk.

Yıllar sonra bu Alman rüyama girdiğinde şaşırdım. Beklemiyordum. Aynı rüyayı defalarca gördüm. Kah ben uçmaya çalışıyorum, o beni bırakmıyor; yükseliyorsun, uçuyorsun uçuyorsun, o arkadan yetişiyor, birlikte yere çakılıyoruz, çukurun birine yuvarlanıyoruz. Ya yerimden kalkmak istiyorum, izin vermiyor, onun yüzünden uçamıyorum. Aynı rüya, onlarca sene boyunca peşimi bırakmadı. Oğluma bu rüyadan bahsedemedim. Küçüktü, bahsedemedim, ona masallar okudum. Büyüdü, yine de bahsedemiyorum.

Belarus'da bir barda, Aleksiyeviç'in konuşması canlı yayında izleniyor. [Fotoğraf: RFE/RL] Belarus’da bir barda, Aleksiyeviç’in konuşması canlı yayında izleniyor. [Fotoğraf: RFE/RL] Flaubert, kendisi için ‘kalem-insan’ demiş. Ben de kendim için ‘kulak-insan’ diyebilirim. Sokakta yürüdüğüm zaman, kulağıma bir takım kelimeler, sözler, nidalar çalındığında, hep şunu düşünüyorum: Zamanla ne kadar çok roman, iz bile bırakmadan kayboluyor. Karanlığa karışıyor.

İnsan hayatının, edebiyata kazandıramadığımız sözlü bir kısmı var. Henüz değer biçmediğimiz, bizi şaşırtmayan, kendine hayran bıraktırmayan bir yan bu. Beni ise büyüleyen ve kendine esir eden şey. İnsanın konuşmasını seviyorum. Tek başına bir insan sesini seviyorum. En büyük aşkım, en büyük tutkum bu.

Bu kürsüye uzanan yolum, neredeyse 40 yıllık uzun bir yol; insandan insana, sesten sese. Bu yolda devam edecek güce her zaman sahiptim diyemem; çok kereler insandan ürktüğüm, sarsıldığım, insana karşı hayret ve tiksinti duyduğum oldu. Çok kereler duyduğumu unutmak, karanlıkta olduğum zamana dönmek istediğim oldu. Güzel bir insan görmekten duyduğum sevinçle ağladığım da az olmadı ama.

Yaşadığım ülkede, bize çocukluktan ölmeyi öğrettiler. Ölümü öğrettiler. Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim.

Kötülük amansızdır, aşısını olmak gerekir. Ama biz cellatlar ve kurbanlar arasında büyüdük. Korku içinde yaşayan ailelerimiz, bize bir şey anlatmazdı, ama hayatlarımızın havasında bile hissedilirdi bu zehir. Kötülüğün gözü sürekli üzerimizdeydi.

Ben beş kitap yazdım, ama bana hepsi tek bir kitapmış gibi geliyor, bir ütopyanın tarihi hakkında…

Varlam Şalamov, şöyle yazmış: ‘İnsanlığı hakiki şekilde yenilemek için verilen ve kaybedilen dev bir savaşın iştirakçısı oldum.’ Ben işte bu savaşın tarihini yeniden yazıyorum; zaferlerini, yenilgilerini yeniden yazıyorum… Nasıl yeryüzünde bir krallık kurmak istediklerini… Bir cennet! Bir Güneş Şehri! Sonu, milyonlarca insanın hayatından arta kalan bir kan gölü oldu.

Ama 20. yüzyılın hiçbir siyasi ideolojisinin komünizmle -ve onun sembolü olan Ekim Devrimi ile- kıyaslanamadığı bir dönem vardı. Başka hiçbir ideoloji, Batı’daki aydınları ve dünyanın tüm insanlarını daha büyük bir kuvvetle, daha parlak bir ışıkla kendine çekemedi.

Raymond Aron, Rus Devrimi için ‘aydınların afyonu’ demişti. Komünizm fikrinin, en az iki bin senelik tarihi var. Ona Platon’da rastlayabiliriz – ideal ve doğru yönetim öğretilerinde. Aristo’da, her şeyin ortak olacağı bir zamanın hayalinde. Thomas More ve Tommaso Campanella’da… Daha sonra Saint Simon’da, Fourier’de, Owen’de… Rus Ruhu’na has bir şey var ki, bu rüyaları gerçeğe dönüştürmeye yeltendi.

Yirmi sene evvel, ‘Kızıl İmparatorluğu’ lanetler ve göz yaşlarıyla yolcu ettik. Bugün artık yakın tarihe daha sakince, tarihsel bir tecrübeye bakar gibi bakabiliriz. Bunu yapmak önemli, çünkü sosyalizm tartışması şimdiye değin bitmiş değil. Ellerinde başka bir dünya haritasıyla yeni bir nesil büyüdü, ama yine Marx ve Lenin okuyan gençlerin sayısı az değil. Rus şehirlerinde Stalin müzeleri açılıyor, Stalin heykelleri dikiliyor.

‘Kızıl İmparatorluk’ artık yok, ama kızıl insan hala var. O devam ediyor.

Babam, bu yakınlarda öldü. Ömrünün sonuna kadar inançlı bir komünistti. Parti biletini hep sakladı. Ben faraş anlamındaki ‘Sovok’ kelimesini, ‘Sovyetler Birliği’ yerine kullanılan o alaycı kelimeyi hiç kullanamam. O zaman kendi babama, yakınlarıma, dostlarıma da böyle demiş olurum. Onların hepsi oradan, sosyalizmden geliyor. Aralarında birçok idealist var, romantik var. Bugün onlara başka şekilde hitap ediliyor; kulluk romantikleri, ütopyanın kulları. Bence her biri başka bir hayat yaşayabilirdi, ama Sovyet hayatı yaşadılar. Neden? Bu sorunun cevabını çok uzun süre aradım – yakın zamana kadar adına SSCB denen devasa ülkeyi baştan başa gezdim, binlerce bant doldurdum. Sosyalizm denen şey bir yandan sadece bizim hayatımızdı. Ufak ufak, tane tane, ‘ev’ sosyalizminin, ‘içerideki’ sosyalizmin tarihini biriktirdim. Sosyalizmin insan ruhunda nasıl yaşadığını topladım. Beni bu küçücük alan ilgilendiriyor – insan… Tek bir insan. Aslında her şey, işte orada olup bitiyor.

Savaştan hemen sonra, Theodore Adorno şok içinde, ‘Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır’ demişti. Bugün ismini şükranla anmak istediğim öğretmenim Ales Adamoviç de, 20. yy’ın kabusları hakkında kurgu yazmanın günahkarlık olduğunu düşünüyordu. Burada yaratıcılığa yer yok. Gerçeği olduğu gibi aktarma, ‘edebiyatüstü’ olma zorunluluğu var. Şahit, anlatmakla yükümlü. Nietzsche’nin sözleri geliyor akla: hiçbir ressam, gerçeğe yaklaşamaz. Onu yerden kaldıramaz.

Hakikatin tek bir kalbe, tek bir akla sığmaması bana hep eziyet vermiştir. Hakikat ayrık ayrıktır, çoktur. Hakikat farklıdır, dünyaya sepelenmiştir. ‘İnsanlık, kendisi hakkında, edebiyatla sabitleme fırsatı bulduğundan çok, çok daha fazlasını biliyor’ diyor Dostoyevski.

Ben ne yapıyorum? Gündelik hisleri, fikirleri, sözleri topluyorum. Kendi zamanımın hayatını topluyorum. Beni ruhun tarihi ilgilendiriyor. Ruhun gündelik varlığı ilgilendiriyor. Büyük Tarih’in genelde kibirle görmezden geldiği. Kaçırılmış tarih benim uğraşı alanım. Daha önce defalarca duyduğum gibi, şimdilerde de yaptığımın edebiyat değil, belgeleme olduğu söyleniyor.

Peki bugün edebiyat ne demek? Kim bu soruya cevap verecek? Eskisinden daha hızlı yaşıyoruz. İçerik, biçimi yırtıp geçiyor. Onu bozuyor ve değiştiriyor. Her şey sınırlarından taşıyor – müzik de, resim de, metindeki kelimeler bile metnin çerçevesinden fırlıyor. Gerçekle kurgu arasında bir hudut yok, biri diğerine akıyor. Şahit olanların da hisleri var. Anlatan insan yaratmış oluyor, heykeltraşın mermerle mücadele ettiği gibi zamanla mücadele ediyor. Anlatan insan, hem oyuncu, hem yaratıcı.

Beni ilgilendiren, küçük insan. ‘Küçük büyük insan’, ben böyle derdim, çünkü zulme tabi olmak insanı büyütüyor. O, kitaplarımda kendi küçük hikayesini, ve kendi tarihini anlatırken büyük tarihi de anlatıyor. Başımıza gelmiş olanları, hala da gelmekte olanları henüz anlamlandırabilmiş değiliz. O yüzden anlatmak gerekiyor, başlangıçta önce dile getirmek gerekiyor. Bu bizi korkutuyor, henüz kendi geçmişimizle yüzleşecek durumda değiliz. Dostoyevski’nin Ecinniler’inde, Şatov sohbetlerinin başında Stavrogin’e şöyle diyor: Biz, iki varlık, sonsuzlukta bir araya geldik … dünyada son kez. Şu tonunuzu elden bırakıp insan gibi konuşun! Bir kere olsun, insan sesiyle konuşun!

Benim kahramanlarımla olan konuşmalarım da aşağı yukarı işte böyle başlıyor. İnsan, tabi ki, kendi tarihini anlatır, boşluktan konuşamaz. Ancak çağımızın hurafeleriyle, ihtirasları ve aldanışlarıyla, gazeteler ve televizyonlarla kirlenmiş olan insan ruhuna ulaşmak zor.

Zamanın nasıl hareket ettiğini, Fikir’in nasıl öldüğünü, onun izinden yine de nasıl gittiğimi gösterebilmek için günlüklerimden birkaç sayfa okumak isterim…

1980-1985

Savaş hakkında bir kitap yazıyorum. Neden savaş hakkında? Çünkü biz savaşçı insanlarız; sürekli ya savaşıyoruz, ya savaşa hazırlanıyoruz. Dikkatli bakarsak, her konuyu savaş mantığıyla düşündüğümüzü görürüz. Evde, sokakta. Bu yüzden bizde insan hayatı bu kadar ucuzdur. Her şey, savaştaymış gibi…

Şüpheyle başladım. Savaş hakkında bir kitap daha. Niye ki?

Gazeteci olarak gittiğim gezilerden birinde bir kadınla tanıştım; savaşta sağlık görevlisiymiş. Bana şunu anlattı: Kış vakti, Ladoga Golü’nü geçiyorlar. Düşman tarafından birisi, hareketliliği fark edince ateş etmeye başlıyor. Atlar, insanlar buzun altına düşüyor. Gece vakti oluyor bu. Kadın da, yaralı birine tutunup onu kıyıya sürüklemeye çalışıyor. ‘Taşıyorum ama ıslak, çıplak, diyorum ki herhalde kıyafetleri yırtıldı. Kıyıya varınca fark ettim ki, devasa, yaralı bir mersin balığıymış taşıdığım. Katmerli bir küfür bastım! İnsanlar acı çekiyor, peki ya hayvanlar, kuşlar, balıklar? Onlar ne yapmış?

Bir başka gezide, savaşta süvari bölüğünde görev yapan bir sağlık görevlisi kadın anlatıyordu: Çatışma sırasında yaralanan bir Alman askerini top mermisi çukuruna sürüklüyor, ama adamın Alman olduğunu çukura inince farkediyor. Adamın bacağı kırık, kanaması var. Adam düşman! Ne yapmalı? Yukarıda kendi halkından çocuklar ölüyor. Ama kadın adamın bacağını sarıp, sürünerek geri çıkıyor. Bir süre sonra bu sefer bilincini kaybetmiş yaralı bir Rus askeriyle geri geliyor çukura. Rusla Alman, bilinçleri açılınca birbirlerini öldürmeye yelteniyorlar. ‘Bir onun suratına yapıştırıyorum elimin tersiyle, bir öbürünün,’ diye anımsıyor kadın. ‘Bacaklarımız kan içinde, herkesin kanı birbirine karışmış.’

Bu, benim bilmediğim bir savaştı. Kadın savaşı. Kahramanlar hakkında bir savaş değil. Kahraman bir halkın, başka bir halkı nasıl öldürdüğü hakkında değil. Bir kadının ağıdını hatırlıyorum: ‘Çatışma bittikten sonra meydanda yürüyorsun. Ve hepsi orada yatıyor… Hepsi de genç, ve o kadar güzel ki… Yerde yatıyorlar ve gökyüzüne bakıyorlar. Onlara da yazık, öbürlerine de.’

İşte bu, ‘onlara da, öbürlerine de,’ bana kitabımın neyle ilgili olacağına dair bir ipucu verdi. Savaşın, cinayet demek olduğuyla ilgili olacaktı. Kadınların hafızasında savaş böyle kalmıştı. Daha demin, birisi gülümsüyordu, sigara içiyordu – ve o insan artık yok. Her şeyden çok, kadınlar yok oluştan bahsediyordu, savaşta her şeyin hiçliğe ne kadar çabuk dönüştüğünden. İnsanın da, insanlığın vaktinin de.

Doğru, cepheye gitmeyi kendileri istemişti. 17-18 yaşlarında. İstedikleri öldürmek değildi, ama ölmeye hazırlardı. Vatan için ölmeye. Tarihten sözleri çıkarıp atamazsın – Stalin için ölmeye de.

Kitap iki sene boyunca basılmadı. Perestroyka’ya, Gorbaçov’a kadar basmadılar. Sansürcüler, ‘Sizin kitabınızdan sonra, kimse savaşa gitmeyecek’ diye bana akıl verdi, ‘sizin anlattığınız savaş korkunç. Neden kahramanlarınız yok?’ Ben kahraman aramıyordum. Tarihi, ona şahit olup ve onda iştirak edip de görünmez kalanların hikayeleriyle yazıyordum. Bu insanlara kimse hiçbir zaman sormadı. İnsanlar, sıradan insanlar, büyük fikirler hakkında ne düşünüyor, bilmiyoruz.

Savaştan hemen sonra insan bir hikaye anlatır, 10 sene sonra başka bir hikaye. Bir şeyler tabi ki değişir, çünkü insan, hatıralarında hayatının tüm parçalarını üst üste dizmektedir. Tüm benliğinin. O senelerde nasıl yaşadığı, ne okuduğu, kimi gördüğü, neye inandığı, en sonunda mutlu olup olmadığı… Bunlar, biz değiştikçe değişen canlı belgeler.

Ama ben şundan kesinlikle eminim; böyle genç kadınlar, 1941’deki asker kadınlar gibi kadınlar, bir daha hiç var olmayacak. Bunlar, ‘Kızıl Ülkü’nün zirvede olduğu yıllardı, devrim zamanından ve Lenin döneminden bile daha yükseklerde. Onların zaferi, bugün bile Gulag kamplarını gölgede bırakmaya devam ediyor. Ben, bu kızları sınırsızca seviyorum. Ama onlarla Stalin’i konuşmak, ya da savaştan hemen sonra, trenler dolusu zafer kazanmış cesur askerin Sibirya’ya gönderildiği gerçeğini konuşmak mümkün değildi. Geride kalanlar eve döndü, sesini çıkarmadı.

Bir keresinde şöyle bir söz duydum: ‘Biz, yalnızca savaşta özgürdük. Cephenin önlerinde.’ Bizim en büyük sermayemiz, ızdırap. Petrol değil, doğalgaz değil – ızdırap. Aralıksız üretebildiğimiz tek şey bu. Sürekli şu soruya cevap arıyorum: bizim çektiğimiz acılar neden özgürlüğe dönüşmüyor? Beyhude mi gerçekten bu kadar acı? Çaadayev doğru söylemiş: Rusya, hafızasız ülke, topyekun hafıza kaybı ülkesi, eleştiri ve tefekküre hep hazır, bakir bir bilinç alanı.

Ayaklarımızın altında büyük kitaplar sürünüyor…

1989

Kabil’deyim. Artık savaşla ilgili yazmak istemiyordum. Gel gör ki gerçek bir savaştayım işte. Pravda gazetesinden alıntı: ‘Kardeş Afgan halkına sosyalizmi inşa etmeleri için yardımcı oluyoruz.’ Savaşın insanları, savaşın objeleri her yerde. Savaş zamanındayız.

Dün beni cepheye götürmediler. ‘Otelde kalın hanımefendi. Sonra sizin için hesap vermek zorunda kalacağız.’ Otelde oturuyor ve düşünüyorum; başkalarının cesaretini, aldıkları riskleri kenardan izlemenin ahlaksız bir yanı var. İki haftadır buradayım ve savaşın erkek doğasının ürünü olduğu hissinden kurtulamıyorum; benim için bu anlaşılmaz bir şey.

Ama savaşın gündelik hali müthiş ihtişamlı. Silahların meğer güzel olduğunu keşfettim – tüfekler, mayınlar, tanklar. İnsan, başka insanları en iyi nasıl öldürebileceği üzerine çok kafa yormuş. Hakikat ve güzellik arasındaki ebedi münakaşa… Bana yeni bir İtalyan mayını gösterdiler. Benim ‘kadın’ tepkim: ‘Güzelmiş. Niye böyle güzel peki?’ Askeri bir dille hepsini açıkladılar; bu mayının üzerinden geçen veya şu köşesinden ya da bu kenarından basan insandan geriye yarım kova et kalır. Burada anormal olandan normalmiş gibi bahsediliyor, her şeyin kendi mantığı var. Savaştayız ya sonuçta… Bu görüntüler kimseye aklını kaçırtmıyor. Yerde bir insan yatıyor mesela, onu öldüren ne bir doğa olayı, ne alın yazısı; onu öldüren bir başka insan.

‘Kara lale’lerden birine yükleme yapılışını izledim; Afganistan’da ölen askerlerin cenazelerini, açılamayacak çinkodan tabutlar içinde evlerine götüren uçaklar. Ölülere 40’lı yıllardan kalma eski üniformalarla poturlar giydiriyorlar, ama bazen onlar bile yetmiyor. Askerler kendi aralarında konuşuyor: ‘Yeni ölüleri buzdolabında getirmişler. Sanki bozulmuş yaban domuzu eti gibi kokuyor.’ Yazacağım bunları. Memleketimde bana inanmayacaklar diye korkuyorum. Gazetelerimiz, Sovyet askerinin burada ektiği dostluk çiçeklerini yazıyor.

Gençlerle konuşuyorum. Çoğu kendi iradesiyle gelmiş, kendileri istemiş buraya gönderilmeyi. Çoğunun aydın ailelerden geldiğini farkediyorum; öğretmenlerin, doktorların, kütüphanecilerin olduğu ailelerden, kısaca okur-yazar ailelerden. Samimiyetle, Afgan halkına sosyalizm inşasında yardım etme hayaliyle gelmişler. Şimdi kendilerine gülüyorlar. Bana havaalanında bir yer gösterdiler, yüzlerce çinko tabut, güneşin altında gizemle parlayarak bekliyor. Yanımdaki subay dayanamadı: ‘Belki benim de mezarım bunların arasında. Sokacaklar beni de bir tanesine. Niçin buradayım, ne için savaşıyorum?’ Kendi sözlerinden hemen o an ürktü; ‘Yazmayın bunları.’

Gece rüyamda ölüler görüyorum. Hepsinin yüzünde şaşkın bir ifade: ‘Nasıl yani, öldüm mü? Gerçekten mi öldüm?’

Bir grup hemşireyle birlikte, Afgan sivillerin yattığı bir hastaneye gittim. Çocuklara hediye götürdük. Oyuncaklar, şekerler, bisküviler. Benim elimde beş tane oyuncak ayı vardı. Hastaneye vardık; uzunca bir kışla. Nevresim niyetine herkeste birer battaniye var. Kucağında bir bebek, genç bir Afgan kadın yaklaştı. Bir şey söylemek ister gibiydi; savaşın sürdüğü 10 sene boyunca herkes birazcık Rusça konuşmayı öğrenmişti. Elimdeki oyuncaklardan birini bebeğe verdim, dişleriyle aldı. ‘Neden dişleriyle alıyor’ diye şaşırdım. Afgan kadın bebeğin üzerindeki battaniyeyi çekti, kolları yoktu bebeğin. ‘Senin Rusların bombaladı’ dedi kadın. Birileri beni yakaladı yere yığılırken.

‘Grad’ roketlerimizin, köyleri nasıl dümdüz tarlalara çevirdiğini gördüm. Bir Afgan mezarlığına gittim, upuzun. Mezarlığın ortalarında yaşlı bir Afgan kadın, bağırıyordu. Minsk’in güneyindeki bir köyde eve getirilen çinko tabutu hatırladım, bir annenin çığlıklarını. Bu ne insanca bir haykırıştı, ne hayvanca… Kabil’deki mezarlıkta duyduğuma benziyordu sadece.

İtiraf ediyorum, hemen özgürleşmedim. Hikayelerimdeki kahramanlara karşı samimiydim, onlar da bana güveniyordu. Her birimizin özgürlüğe giden yolu ayrıydı. Afganistan’a kadar, güleryüzlü sosyalizme inanıyordum. Oradan döndüğümde ise tüm hülyalardan arınmıştım. ‘Affet beni baba’ dedim onu gördüğümde. ‘Sen beni komünist ideallere inançla terbiye ettin, ama annemle birlikte eğittiğiniz -ebeveynlerim köy öğretmeniydi- dünün Sovyet talebelerinin, yabancı bir ülkede, tanımadıkları insanları öldürüşünü bir kere olsun görmek, tüm sözlerinin küle dönmesi için yeterli. Bizler katiliz baba, anlıyor musun?’ Babam, ağladı.

Afganistan’dan böyle çok insan özgürleşmiş döndü. Ama başka bir örneğim de var. Orada, Afganistan’da, genç bir erkek bana şöyle bağırmıştı: ‘Sen, bir kadın, ne anlarsın savaştan? İnsanlar savaşta öyle kitaplarda, filmlerde öldükleri gibi mi ölüyorlar ki? Orada ölen güzel ölüyor. Benimse dün arkadaşımı vurdular. Kurşun kafasına girdi, daha bir 10 metre koştu sonra, beynini havada yakalamaya çalışıyordu.’ Yedi yıl aradan sonra bu genç, Afganistan hikayeleri anlatmayı seven başarılı bir iş adamı oldu. Bir gün beni aradı: ‘Ne işe yarıyor senin kitapların? Fazla korkunçlar.’ O artık başka bir insandı. Ölümün ortasında tanıştığım, 20 yaşında ölmek istemeyen kişi değildi…

Kendime, savaş hakkında nasıl bir kitap yazmak istediğimi soruyordum. Ateş etmeyen insan hakkında yazmak isterdim. Başka bir insanı vuramayan insan hakkında. Savaş düşüncesinin bile acı verdiği insan hakkında. Nerede o insan? Ben onunla tanışamadım.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!