>

Hayır...
Adalet Ağaoğlu
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 
Adalet Ağaoğlu (1929 - .... ) Biyografi
http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Adalet_A%C4%9Fao%C4%9Flu

(d. 1929, Nallıhan, Ankara) roman, öykü ve oyun yazarı. Cumhuriyet Döneminin çeşitli sorunlarını ele alan ve biçimsel yetkinliğiyle dikkat çeken yapıtlarıyla tanınır.

Ankara Kız Lisesi'ni ( 1946), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümü'nü ( 1950) bitirdi. Ankara Radyosu'nda dramaturg, radyo tiyatrosu müdürü, program uzmanı ve daire başkanı olarak çalıştı (1951-70). Yazarlığa 1946'da Ulus gazetesinde yayımlanan tiyatro eleştirileriyle başladı. 1948-50 arasında Kaynak dergisinde şiirleri yayımlandı. Sevim Uzgören ile birlikte yazdığı Bir Oyun Yazalım 1953'te Ankara'da Küçük Tiyatro'da sahnelendi. İlk romanın yayımlandığı 1973'e değin başta gelen uğraşı oyun yazarlığı oldu. Bunun yanı sıra tiyatro eleştirileri yazdı, oyunlar çevirdi.

1973'ten başlayarak çalışmalarını öykü ve roman türlerinde yoğunlaştırdı. Ülkenin toplumsal çalkantılarla dolu dönemlerini ve bu dönemlerin kişiler üzerindeki etkilerini irdeledi. Ele aldığı konuların yanı sıra yapıtlarının biçimsel yetkinliğiyle, özellikle de ayrıntıları değerlendirişi ve geriye dönüş, iç monolog gibi değişik tekniklerden yararlanmadaki başarısıyla ilgi çekti. İlk romanı Ölmeye Yatmak'ta (1973) Cumhuriyet dönemi resmi ideolojisinin yarattığı modellerin, toplumun değişik kesimlerindeki bireyler üzerindeki etkisini sergiler.

İkinci romanı Fikrimin İnce Gülü'nü (1976) izleyen ve anlatım teknikleri yönünden en iyi romanı kabul edilen Bir Düğün Gecesi'nde (1979) 12 Mart 1971 sonrası dönemi, özellikle de aydın çevresini ele alır. Yazsonu (1980) ve Üç Beş Kişi (1984) daha çok bireylerin dünyasına yaklaştığı ürünleridir. Hayır (1989) adlı romanı Ölmeye Yatmak ve Bir Düğün Gecesi'nin son halkasını oluşturur. Yüksek Gerilim (1974), Sessizliğin İlk Sesi (1978), Hadi Gidelim (1982), Hayatı Savunma Biçimleri (1997) gibi yapıtlarında ki öykülerin en belirgin özelliği bireylerin dünyasını işlemede ortaya koyduğu ustalık ve kendisiyle konuları arasındaki uzaklıktan doğan ince bir alay öğesidir. 1996'da Toplu Oyunlar'ı yayımlanan Ağaoğlu'nun deneme ve değini yazıları Geçerken (1986), Karşılaşmalar (1993) ve Başka Karşılaşmalar (1996) adlı kitaplarında toplandı.

Üç Oyun (1973) adlı yapıtıyla 1974 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü'nü, Yüksek Gerilim ile 1975 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Bir Düğün Gecesi ile 1979 Sedat Simavi Vakfı Ödülü'nü, 1980 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı, 1980 Madaralı Roman Ödülü'nü ve Romantik Bir Viyana Yazı (1993) adlı yapıtıyla 1997 Aydın Doğan Roman Ödülü'nü aldı. Evcilik Oyunu (1964), Çatıdaki Çatlak (1969), Kendini Yazan Şarkı (1977) ve Çok Uzak-Fazla Yakın (1989) öbür oyunlarından bazılarıdır.

Eserleri

Oyun: Bir Piyes Yazalım (1953), oynanmış, basılmamış; Evcilik Oyunu (1964); Çatıdaki Çatlak (1965); Sınırlarda (1970); Tombala (1967); Üç Oyun: Bir Kahramanın Ölümü, Çıkış, Kozalar (1973); Kendini Yazan Şarkı (1976); Duvar Öyküsü (1992); Çok Uzak-Fazla Yakın (1991); "Fikrimin İnce Gülü" (1996).

Roman: Ölmeye Yatmak (1973); "Fikrimin İnce Gülü" (1976); Bir Düğün Gecesi (1979); Yazsonu (1980); Üç Beş Kişi (1984); Hayır... (1987); Ruh Üşümesi (1991); ROMANTİK Bir Viyana Yazı (1993).

Öykü: Yüksek Gerilim (1974); Sessizliğin İlk Sesi (1978); Hadi Gidelim (1982); Hayatı Savunma Biçimleri (1997).

Anı: Göç Temizliği (1985); Gece Hayatım (Rüya Anlatısı, 1991).

Deneme: Güner Sümer Toplu Eserleri I.-II. Cilt (1983); Adalet Ağaoğlu Seçmeler (1993); Karşılaşmalar (1993); Geçerken (1996); Başka Karşılaşmalar (1996). Ayrıca basılı olan ve olmayan çevirileri vardır.

Ödülleri: Üç Oyun, 1974 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü; Yüksek Gerilim, 1975 Sait Faik Hikâye Armağanı; Bir Düğün Gecesi, 1979 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü, 1980 Orhan Kemal Roman Armağanı, 1980 Madaralı Roman Ödülü; Çok Uzak-Fazla Yakın, 1992 Türkiye İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülü (Tiyatro); ROMANTİK Bir Viyana Yazı, 1997 Aydın Doğan Vakfı Roman Ödülü, 1995 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat (Edebiyat) Büyük Ödülü.

Ünvanlar: TÜYAP Onur Yazarı (1994), Eskişehir Anadolu Üniversitesi Fahri Doktora Unvanı (1998), ABD OSU (Ohio State University, Humane Letters) Edebiyat Fahri Doktora Unvanı (1998).

Adalet Ağaoğlu'nun YKY'deki kitapları Duvar Öyküsü (1992), Karşılaşmalar (1993), Seçmeler (1993), ROMANTİK Bir Viyana Yazı (1993, 1994, 1995),Yazsonu (1993, 1995, 1996), Ölmeye Yatmak (Dar Zamanlar I, 1994), Bir Düğün Gecesi (Dar Zamanlar II, 1994, 1995), Hayır... (Dar Zamanlar III, 1994), Geçerken (1996), Toplu Oyunlar (1996), Başka Karşılaşmalar (1999), "Fikrimin İnce Gülü" (1999), Üç Beş Kişi (1999), Ruh Üşümesi (1999), Göç Temizliği (2000), Gece Hayatım (2000), Toplu Öyküler I (2001),Toplu Öyküler II (2001).
 

Adalet Ağaoğlu: Batı'ya çok fazla bakılıyor

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=218814

Adalet Ağaoğlu: Batı'ya çok fazla bakılıyor
'Damla Damla' adlı günlüklerinin üçüncü cildini tamamlayan Adalet Ağaoğlu'na göre, bir yazar günlüklerini yaşarken yayınlamalı.
 
Türkiye'de roman sanatının modernizmine önemli katkılar yapan Adalet Ağaoğlu "Eğer daha önce yazılanları yeterli bulsaydım romanımızda, böyle bir şeye sıvanmazdım. Romana geçmemin temelinde de klasik anlatının tek zamanlı, geldi gitti'li olmasının bana iyi gelmemesi vardı. Çok fiilli, çok zamanlı bir roman yazmaya karar verdiğiniz andan itibaren bunun nasıl olacağını, yani hangi dille anlatacağınızı, nasıl bir anlatı kuracağınızı düşünüyorsunuz" diyor

SEMİH GÜMÜŞ (Arşivi)

Modern Türk romanının büyük ismi Adalet Ağaoğlu'yla eleştirmen Semih Gümüş konuştu

Adalet Ağaoğlu'nun romanları, roman sanatımızın modernizmine yapılmış son önemli katkılar arasındadır. O roman üstüne düşüne taşına yazarken, romanlarının düşündüren yanları bizi yazınsal eğitimden geçirir. Onun yazdıklarında sıradan tek bir sözcük bile bulunabileceğini sanmıyorum. Bu arada günlük hayat içindeki entelektüel duruş biçimiyle de sık sık önümüze gelir. Onunla edebiyatımızın son zamanlarındaki tartışma konuları, kendi roman anlayışında bugün de öne çıkarılması gereken yanlar ve yaşadığımız dünya içinde yazarın konumu üstüne canlı bir söyleşi yaptık. Önemli bir bölümüne yer veriyoruz, konuşulup da buraya alamadığımız bölümler dışında.

Adalet hanım, bana kalırsa her yazar elbette 'aydın' sayılabilir ama entelektüel olmakla aydın olmak arasında bazen de gitgide kalınlaşan bir çizgi var. Siz bu ayrımı nasıl görüyorsunuz? Sizi günümüzün önde gelen entelektüel yazarları arasında gördüğüm için soruyorum.

Bunu sizden duymak beni sevindirdi. Öyle hissediyorum desem daha doğru olacak sanıyorum. Roman genellikle olaylarla yazılırdı ama ben öyle görmedim hiç. Mesela 'Fikrimin İnce Gülü'nün Bayram'ını yazarken, özellikle insanı bu insan yapan koşullar nedir, bunların üzerinde düşündüm. Tabii onları düşünürken ister istemez bütün boyutlar işin içine giriyor. Sanıyorum çok boyutlulukla bir meseleyi ele almak her konuda aydınlık olmayı da gerektiriyor ve orada da tek yanlı değil, ak ve kara gibi değil, çok boyutlu olunmalı. Bana sık sık da düşünce yazarı denir. Herhalde bütün boyutları düşünmekten, yani herkes iyi, herkes kötü diye davranmayıp bir de okura kendi dünyasını yaratma hakkı bırakmaktan olabilir.

Edebiyatımızda romanın çok eski, sağlam, sürekliliği olan bir birikimi ve tarihi yok, özellikle şiire, öyküye göre. Düşünceyle olan alışverişimizin yetersizliği yüzünden mi roman bizim edebiyatımızda kendini bir tür olarak tamamlayamadı?
Ben böyle de düşünüyorum doğrusu. Eğer daha önce yazılanları yeterli bulsaydım romanımızda, böyle bir şeye sıvanmazdım. Aynısı oyun yazarlığımda oldu. Oyun yazarlığım kabul edilmiş durumdaydı. Fakat o türde, o biçimde, dar zamanlı olarak tiyatro yapılması yetmedi bana. Romana geçmemin temelinde de klasik anlatının tek zamanlı, geldi gitti'li olmasının bana iyi gelmemesi vardı. Çok fiilli, çok zamanlı bir roman yazmaya karar verdiğiniz andan itibaren bunun nasıl olacağını düşünüyorsunuz. Hangi dille anlatacaksınız, nasıl bir anlatı kuracaksınız... Yıllardır bir roman yazmak istiyorum, fakat konusu için pek çok kitabı devirmem gerekiyor. Onun için onu sadece içimde dolaştırıyorum şimdi, kusura bakmayın ne olduğunu söylemeyeceğim.

Oyunun ve romanın bizde sürekliliği olan bir geleneği olmamasının nedenlerinden biri yeterince Batı'ya bakamamak, orada yazılanları yeterince anlayamamak değil mi?
Ben size tam tersini söyleyeceğim. Tiyatroda olsun, romanda olsun Batı'ya fazla bakıldığı kanısındayım. 'Karagöz ve Hacivat'tan yeni bir tiyatro yapılabilir mi?' dendiği zaman, yapılamaz dedim bir açık oturumda. Cevdet Kudret, ki ortaoyununu, Karagöz'ü incelemiş, metinlerini basmıştır, beni kınayan bir yanıt da verdi. Oradaki karakterler azınlıklar ve sokak insanları filandı. Orada sınıfsal bir bastırılmışlık vardı ve bu benim dünyama yetmiyordu. Sadece 'Aşk-ı Memnu', 'Üç İstanbul' değil yani hayat. Onlar çok sınırlı kalıyor; İstanbul edebiyatı oluyor bu. Köy edebiyatı daha da dar bir alana sıkıştı. Çoğaltmacılık başladı. Bütün bunlar beni çok düşündürüyordu açıkçası.

Ama bizim Batı'ya yeterince bakamadığımız zaman, sözünü ettiğiniz işte 'Aşk-ı Memnu'ların, 'Üç İstanbul'ların kısıtlı dönemleriydi. Batı'ya daha çok baktığımız dönemler de, diyelim ki 50'lerden sonrası. Böylece edebiyatımız çok yönlü olmaya, sıçramalarla gelişmeye başladı.
Çok güzel söylediniz. Ben bir tepkiyle Batı'ya fazla bakıldı, diyorum. Fakat şunu unutmayalım ki, klasikler yayımlandıktan sonra eğer o birikim bizde sağlanmasaydı, roman yazarıyım diyenlerde o birikim oluşmasaydı eğer, Dostoyevski'ler Tolstoy'lar okunmasaydı, 'Madam Bovary bilinmeseydi olmazdı. Tabii onları okurken, 'Ben olsam ne yaparım?' sorusunu da unutmamak gerekiyor. Fakat bizde de biraz göze iyi görünen bir kitap çıktığı zaman, hemen Batılı bir yazara benzetilmek var, bu da beni çok düşündürüyor.

Sizi de benzettiler mi Batılı bir yazara?
Benim büyük derdim o. Bazı üniversitelerde benim Beckett'in üçlemesinin aynısını yazdığım bile söyleniyor. Utanarak söylüyorum ama okumamıştım bile. Batı'ya yakın düzeyde bir şey bulunca Virginia Woolf'a çok benzetirler. ODTÜ'de, İngiliz Edebiyatı Bölümü'nde yapılan bir lisans tezinde, yine Virginia Woolf'un 'Mrs. Dalloway'i ile 'Bir Düğün Gecesi' birbirine benzetilmiş. Çünkü ikisinde bir ziyafet, toplantıya hazırlık var, dar zamanda geçen romanlar. Fakat bu arada lisans tezini yapan öğrenci 'Burası burası sahiden çok benziyor, fakat', diyor, 'Virginia Woolf'un yapamadığı bir şeyi Adalet Ağaoğlu yapmıştır.' Woolf'ta dün ve şimdi var, bilinç akımı var, fakat gelecek yok.

O zaman bizim edebiyatımız da Batı'da hak ettiği ölçüde tanınamıyor. Bunun nedeni yalnızca Türkçenin uluslararası bir dil olmamasıdır' diyebilir miyiz?
Tabii önümüzde bir çeviri sorunu var, yaygın bir dil olsaydık, çok yaygın bir dil, Almanca, Fransızca ya da İngilizce olsaydık, dünyanın üçte biri bizi okuyabilirdi. Ama mesela Rusça var, Latince var da Türkçe yok. Bir de şu var, eğer ezilmiş kadını anlatıyor ve kadın haklarını savunuyor, derse, varsın. Benim yayımlanmamın birçok nedeni var. Londra'da bir yayınevi yetkilisi, 'Sizi İslam'ın ezilmiş kadını olarak takdim edeceğim' dedi. İstemiyorum, dedim.

Yine de siz, Orhan Pamuk'un Nobel alması karşısında, çok örnek bir tutum sergilediniz. Birçok yazar ya da aydın tam tersine tutum aldı...
O konu, açık söyleyeyim, benim için de güç bir durumdu, tıpkı roman yazar gibi. Bana ilk defa bir televizyondan telefon edip, 'Nasıl hissediyorsunuz kendinizi' dediler, ilk soru bu oldu. Roman yazıyor gibi hissettim, dedim. Çünkü sahiden kötülemek çok kolay. Bunu içine kıskançlık da girer, bencillik girer, kendini beğenmişlik, narsizm, hepsi girer. Oysa yaygın bir dilimiz olmaması, Batı kitap pazarında birtakım normlar olması ve ona uygun düşüp düşmeme sorunları var. Bir oyun varsa, oyununu kuralına göre oynamak gibi. Orhan Pamuk'ta ben böyle hissettim. Oyun kuralına göre oynandı, dedim, yoksa Orhan Pamuk da iyi bir yazar. Roman üzerine, edebiyat üzerine düşünen bir arkadaşım ama tek başına o değil tabii. Aslında bu da bir kazancımız, çünkü Türk edebiyatı diye bir şey duydu dünya. İnanır mısınız ondan beri, yayınevlerinden istekler Türk edebiyatına çoğalmaya başladı. Böyle bir yerde Nobel'i alıverecek Orhan Pamuk da, ille iyi veya kötü olması da söz konusu değil artık burada, onun yükü o kadar çok olur ki. Bana bir kere Cumhurbaşkalnlığı Onur Ödülü verdiler, neler çektim o zaman, neler işittim, neler duydum. Onun yükü de çok zordu. Onun için dedim orada, iyi ki bana verilmedi, diye. O yükü de Orhan Pamuk yüklendi yani.

Şu sıralar 'Damla Damla' adını verdiğiniz günlüklerinizi yazıyorsunuz, üçüncü kitabın tamamlandığını biliyorum. Günlüklerin ilgi çekici yanlarından biri, yaşadığınız dönemlerin hem siyasal ortamını yansıtmanız, hem de o dönemde yazarlar, aydınlarla ilişkilerinizi sorgulamanız...
Nihayet bazı yankılar oldu, mesela günlükler edebiyat değildir, mi diyorsunuz. Hasan Pulur yazdı, eksik olmasın, birkaç cümle aldı, oraya koydu, 'İşte edebiyat', dedi. Böyle bir boyutunun da olduğu ortaya çıktı doğrusu. TRT'de çalışıyor, yazı yazamıyordum, onun için TRT'den ayrılma günlerimde başladım günlüklere. Günlüklerim asıl ondan sonra gerçeklik kazandı. Burada siyasi olanlar da var. 1 Mayıs katliamını ne kadar uzun yazmışım, görmüşsünüzdür, ikinci ciltte var, onunla başlıyor, Bahçelievler katliamı var... Elimde 40 kadar defter var. Onlarla ne yapacağımı da bilmiyorum. Yazar yaşarken günlüklerini yayımlamalı, bu büyük cesaret istiyor ama öyle olmalı.

Yani siz yazdıklarınızın daha sonra yayımlanmasını istemiyorsunuz?
Hayır, daha sonra başka kılıklara sokuluyor. Ben böyle bir sorumluluk duygusuyla başladığım için, roman yazarken cefa çektim diyebilirim. Çünkü artık günlüğe bağımlıyım, onu bozmak istemiyorum, ama çok sevdiğin bir arkadaşından bugün nefret edebiliyor insan. O gün ne ise o olma gerçeğini yazmak, inanın romanı kurgulamaktan daha zor geldi bana.

Biliyorsunuz, çok yakın okurlarınızdan biriyim ve bir okur olarak da belki en çok onunla uğraştığımdan 'Hayır...'ı ayrı yere koyuyorum. Ama benim bu düşüncemin tam tersini düşünenlerle de karşılaşıyorum. 'Romantik-Bir Viyana Yazı'nı da çok önemli buluyorum...
İkisi üzerine de çok değerli incelemeleriniz var. Eleştirimizde ilk defa yapılan bir şey, bir romanın üzerine bir kitap yazıyorsunuz. Yani hem 'Romantik-Bir Viyana' üzerine, hem de 'Hayır...' üzerine. Hem tarihin okunması, hem başkaldırı üzerine yazıyorsunuz. Tabii ne kadar o romanlar öne çıkmadıysa, sizinkiler de çıkmadı. Adalet Ağaoğlu üzerine yapmasaydınız belki daha çok sayılabilirdiniz.

Peki bir okurunuzun bu tür değerlendirmeleri ne düşündürür size?
Bu çok tuhaf, sahiden de. 'Romantik-Bir Viyana Yazı' çok büyük sürpriz oldu. Aydın Doğan Vakfı'nın ilk roman ödülünü verdiler. 'Romantik-Bir Viyana Yazı'nda ben yeni bir şeye atladım, geleceği gördüm, geleceğin toplumlarını; veba ve karnavalı bugünkü veba ve karnavalımıza bağladım. Mesela tarih öğretmeni var orada, çağdaş tarihçi. Ama şu var ki, bir eleştirmen bunun üzerine bir kitap yazdı, bu yeter, bir. Özür dilerim ama bunu da söylemek zorundayım, benim okurum diye bir şey var. Yani ben öne çıkarılan bir yazar hiçbir zaman olmadım. Okurum var ama ne kadar varsa o kadar var. Buna güveniyorum açıkçası.

Peki okurlar, eleştirmenler ya da başka yazarlar, edebiyat kamuoyu bir yana, sizin romanlarınızla ilgili böyle seçimleriniz var mı?
Böyle seçimlerim maalesef olamıyor. Şu bakımdan, eğer ben mesela 'Hayır...' için, 'Bu çok iyi oldu, dersem, başka bir romana geçemeyebilirim. Yani önce okura, sonra kendime bırakıyorum bir pay galiba. 'Yaz Sonu'nu yazdıktan sonra 'Ruh Üşümesi'ni yazmamazlık edemedim. Onu pornografik bir roman diye yazmadım. Belden aşağı nerelere ne oldu diye. Ben şimdi kitaplarımın arasında bir seçme yapamıyorum, şunlar da övünmek gibi oluyor. Mesela 'Ölmeye Yatmak'ı bugün herkes okumalı diye düşünüyorum. Çünkü bugüne çok cevap veriyor. Orada ben Cumhuriyet kuşağını Atatürk'ün ölümünden sonra özellikle aldım, çünkü altı ok'un ondan sonra ne olduğu sorgulanıyor. 'Ölmeye Yatmak'ın karakterleri bana bugün Türkiye'de olup bitene cevap veriyor gibi geliyor. Bir şey daha söyleyeyim, mesela 'Fikrimin İnce Gülü' çok beğenilmiştir, benim çok sevdiğim bir kitabım değildir.

En çok sevilen romanınız 'Bir Düğün Gecesi' mi?
'Bir Düğün Gecesi' öyle görünüyor. Sizin kitabınızda da onun adı geçiyor. Orada ben roman yazarını ortadan kaldırıp, romanın romanını yaptım. Yani roman yazarı kendini yazıyor gibi. Bunu 'Yaz Sonu'nda da denemiştim. Galiba doğum tarihi denk düştü, çok sevildi sahiden. Yalnız sevilmekle de kalmadı, sansüre, tabuya dokunmuşsanız eğer, o da yaygınlaşıyor ve başına bela da geliyor. 'Bir Düğün Gecesi'nin başına aynı bela geldi. 12 Eylül'ün eşiğinde oldu çünkü. 'Fikrimin İnce Gülü'nün dördüncü basımında toplatıldı kitabım. 'Hayır...', 'Bir Düğün Gecesi' çıkar çıkmaz toplatıldı. O da ilginç. Çünkü orada, neden sonra anladım ki, çok dokunulmayan bir şeye dokundum. Çünkü çok anlamlı bir şekilde üst üste oldu bunlar. Adımın hırsıza çıkarılması da aynı dönemde oldu.

Sizin düzeyinizde bir romancının hak ettiği ölçüde değerlendirilmediğini düşünüyor musunuz?
Hayır, hak ettiği ölçüde değerlendirilmiyor. Benim de kafamda olan çok önemli birkaç ad var. Yok gibi davranılıyor. Bunun ötesinde, 80 sonrasında sanki kasıtlı olarak adımın etrafında bir tabu dönüyor düşüncesine yakalanıyorum. Çünkü reklam ve tanıtım ön plana çıktı. Doğrusu okurumun da sevgisini kazandığımın farkındayım. Eleştirmenlerin beni olumlu karşıladığını biliyorum. Bu da daha büyük bir sorumluluk yüklüyor. Bakınız dil bilen yazarlardan, edebiyat yazarlarından kolejlerde okumuş, yurtdışına gönderilmiş, orada okumuş yazarlardan söz ettik. Onlar Paul Auster'ı okumuş oluyor ve ona benzemeye çalışıyor. Yani Batı'yı taklit, moda yaygınlaşıyor. Bu sefer her şey de postmodern olmaya başlıyor. Fakat bu arada ilginç bir şey oldu: dışarıdaki bir üniversitede benim 'Yazonu' çok bilimsel biçimde, pre-postmodern olarak değerlendiriliyor. Mesela Alper Akçam'ın 'Karnaval' romanı üzerine bir kitabı çıktı, çok güzel bir inceleme. Ahmet Mithat Efendi'den başlayarak Elif Şafak'a, Tuna Kiremitçi'ye kadar en aşağı üçer kitaplarını okuyarak yapmış incelemesini. Bu da eleştiri dünyasının iyi bir tepkisi. Bu arada adı bile anılmayan çok iyi ve az sayıda yazarımız var. Biri var ki, çok önemli bir iş yaptı. 'Yerel roman nedir, ne değildir'e bence en güzel dünya atlası diyebilirim onunkine.

Son sorum, çok dikkatli okurlarınız için bile bir sır, muamma. Aysel, 'Hayır...'ın sonunda nereye gitti?
İnanın Aysel'in nereye gittiğini ben de bilmiyorum ve bilmek de istemedim. Yani onun bir cevabı yok. Benim 'Hayır...' romanımın sonunda kendime göre bir muzipliğim, bir numaram vardı. O roman işte, kaza bilmem ne araya girdi filan, bir türlü halledemedim. Eğer ben, az önce sözünü etmeye çalıştığım yazarlardan biri olsaydım, onun ne olduğunu da yazabilirdim ve bu dörtleme falan değil ama çok başka bir şey olurdu...

Ağaoğlu'nun romanını anlamak

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6464

Ağaoğlu'nun romanını anlamak
FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
 
'Ölünce cesedim yakılıp külleri bir uçaktan havaya savrulsun gibi ta derinlerden gelme bir isteğim vardı. Hâlâ da var. Ancak görüldü ki, içinde yaşadığımız şu dar sınırlar içinde bu mümkün değil. O halde defterleri yakıp geçmek en iyisi..'

 SEMİH GÜMÜŞ (E-mektup | Arşivi)

Roman, gelecek tasarımlarıyla ilgilendiğinde, şimdiki zamandan başlayıp kişileri, hikâyesi ve kurgusuyla birlikte geleceğe doğru ilerlediğinde bile bir geçmiş zaman sanatıdır. Bir zaman sanatıdır roman.
Bütün tanımların öznel ve yerlerine konacak öteki tanımlarca eskitileceğini baştan bilerek, bu yazının sınırları içinde de bizim için geçerliği kesin görünen tanımlar yapabiliriz. Sonunda geçmişten korkmaya gerek yok: geçmiş, özlemle andığımız yerde yaşıyor demektir; hayatımıza giriyorsa bugün, yeniyle de iç içe geçmiştir. Roman sanatı dünü bugüne, bugün yarına, yarını geçmişe bağlayan eşsiz bir dünya içine alır ki bizi, onun içinde hoşnutsuz kalınmaz.
Adalet Ağaoğlu'nun romanlarını da anlatıyoruz aslında. Hem geçmiş ve gelecek sorunsalı içinde kendini oluşturur Adalet Ağaoğlu'nun romanı; hem onun içinde kalıp da dünyanın halini sorgulamadan edemez okur; hem edebiyatın yazınsal dil içinde nasıl yaratıldığına ilişkin sağlam bir örnekle karşı karşıya bulunup onu daha yakından tanıma gereksinimi dayatır; hem de anlatılan, karşı karşıya bulunduğumuz yazarı yüceltecek derinlikte sorunlar, konular içinde değişir.
Yazarın romanla iç içe yaşadığı ve kişiliğini yazınsal metnin gerisine çekip belki görünmez kılmaya çalıştığı yaratım süreci dışında bir de yazar kimliğini öne çıkarmadan yaşadığı günler var. Adalet Ağaoğlu'nun Damla Damla Günler adıyla yazdığı günlükleri yazarın gizli tarihini açığa çıkarıyor. Bir yazarın ömrü, onun tarihidir; görünenin, demek bizim kendiliğinden bildiklerimizin altında, karanlıkta kalanı da ancak yazarın vereceği onayla açığa çıkar.
Adalet Ağaoğlu, Damla Damla Günler'i yazmaya başladığında hiç kuşku yok ki gelecekte ne kadarını yayımlayacağına ya da yayımlayıp yayımlamayacağına karar vermemişti. Elbette yazdığı kırk kadar defterde "kendine özel iç dünya" vardır; öyle ki, yazarın tuttuğu iç dünya notlarıyla belleğinde taşıyıp açığa çıkarmadığı gerçekliğin niteliğini şu sözlerle anlatır: "Ölünce cesedim yakılıp külleri bir uçaktan havaya savrulsun gibi ta derinlerden gelme bir isteğim vardı. Hâlâ da var. Ancak görüldü ki, içinde yaşadığımız şu dar sınırlar içinde bu mümkün değil. O halde defterleri yakıp geçmek en iyisi.."

Yirmi yedi yıl tanık olmak
Kendini yakmakla yazdıklarını yakmak arasında kurulmuş bu özdeşlik aşırı bulunur mu, bilmiyorum; değil mi ki has bir yazardan söz ediyoruz, onda yazdıkları kendi hayatıyla özdeş, bazen ondan da ileridir. Gene de Adalet Ağaoğlu yazdığı günlüklerin tarihsel bir tanıklık olduğu düşüncesine varır sonunda. Edebiyatımızın az bulunur değerlerinden biri olan yazarın günlükleri ya da anıları yazınsal olduğu kadar tarihsel değer de kazanmıştır elbette.
Üç kitapta, 1969'dan 1996'ya, yirmi yedi yıllık bir dönemin tanıklığı içinde neler olabileceği düşüncesi bile heyecan vericidir. Doğrusu, günlük ya da anı biçiminde bu denli canlı tanıklıklar bizim edebiyatımızda çok azken, Adalet Ağaoğlu'nunkinin ne denli önemli olabileceğinin ayırdında olduğumuz söylenebilir mi? Bu günlüklerin kapsadığı dönemler öylesine ateşli siyasal sıcaklıklar içinde yaşandı ve edebiyatımızın öylesine önemli birkaç dönemini içine aldı ki, aynı zamanda okur için toplam 1134 sayfalık, kışkırtıcı üç koca kitaptan söz ediyoruz. Bir yazar için ömrünün en canlı yıllarını böylece yazıya dökmek ayrıca ne denli önemlidir, bunu da değerlendirmek gerekir.
Bu günlüklerin yazarı, roman sanatımızın hem kurmaca biçimleri, hem de içerdiği sorunların düşünsel derinliği ölçüt alındığında, en önemli romancılarımızdan. Onun, roman sanatının ölmeye yüz tuttuğu ve geri dönülmez bir geri çekilme yaşadığı savlarına verdiği karşılık ortaya koyduğu romanlardır ve bu ilginçtir aslında. Adalet Ağaoğlu aynı zamanda edebiyatın sorunlarına ilişkin düşüncelerini yazdığı yazılarla belirten bir romancı, ama yüzeysel bir karşılık vermek yerine, sözgelimi "Dar Zamanlar" üçlemesiyle verdiği karşılık, bizim edebiyatımızda roman sanatının yenilenme kaygılarının en nitelikli düzeylerinden birini oluşturur. Yazının ve Tarihin Bilinci'nde, "Bir ateştop oluşturan: yazı, dil, tarih, zaman. Roman sanatına bütüncül bir yaklaşım, bu dört gerçeğe çarparak anlaşılabilir," demişim.
Romantik-Bir Viyana Yazı: tarih ve zaman sorunsalları ekseninde kuruluyor. Hayır... da öncelik, dil ve zaman.
Bütün romanları bu denli kesin tanımlar içine almak olanaksız, ama Adalet Ağaoğlu çağdaş roman sanatının başlıca sorunsalları içinde oluşan; o sorunsalların her birini romanın olanakları içinde bütün bütüne kapsamayı, derinliğine işlemeyi başararak tartışan, irdeleyen, kendine özgü sonuçlarını öne sürmekten kaçınmayan bu roman anlayışıyla edebiyatımızın ayrıksı yaratıcılarından biri olmuştur.

Yorum alanları
Romanlarının şu yanı da az bulunur: Çağımızın somut gerçekliğini yansıtarak ya da olup bitenlere tanıklık ederek değil de; uzun bir zaman dilimi içinde, çağımızın iç dünyasını anlatmak. Bunu önemli bir özgünlük olarak almak gerekir elbette.
Edebiyatımızın bütününü olduğu gibi, roman sanatımızı da çağımızın sorunlarıyla içli dışlılığını hiçbir zaman terk etmeyen bir ana akım içinde görebiliriz. O ana akım çağımızın sorunlarını toplumsal, bazen siyasal duyarlıklarla yansıtma kaygısını hiçbir dönemde yitirmedi, ama hep birbirine yakınlık gözettiği için, çok yönlü bir akım yaratılmasına da olması gerektiği ölçüde katkıda bulunamadı.
Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu'nun ilk romanı, ülkenin uzun bir döneminin hayatını, karmaşık gerçekliğini yazarının ayrıntılar üstüne kurulu ve düşünsel gelgitleri ayırt etmeyi bilen kararlılığı içinde anlatır. Adalet Ağaoğlu'nun roman anlayışının temelidir; sağlam bir temeldir, çünkü ondan vazgeçmeden, onu yadsıma üstüne kurma endişesine gerek kalmadan Bir Düğün Gecesi, Yazsonu, Üç Beş Kişi gelmiştir ardından.
Bu üç roman da sonraki öncekine göre derinleşerek, çağın sorunlarıyla daha derin ilişkilere kurgulanmıştır. Çağın sorunlarını yalnızca tümel sorunlar olarak almadan, birbirine nedensel bağlarla eklenmiş bir dizi insan arasındaki ilişkilerden çıkan sorunlara tümel özellikler kazandırarak...
Hayır... ve Romantik-Bir Viyana Yazı ise, bu derinliğin bana kalırsa doruk noktalarıdır. İkisi de yeterince değerlendirilemedi. Kaldı ki, benim roman sanatımızın doruklarından biri olarak gördüğüm Hayır...'ı olumsuz yargılarla değerlendirenler de oldu. Demek ki, diyorum, birbirine bu denli ters yargılar arasında eleştiri kültürümüz zayıflığını koruyor ve soyutlamanın uzağında kalan düşünme biçimimiz eksik-yorumu öznel eleştirinin yerine koyarak edebiyatımızın yetersizliğini rasyonelleştiriyor.
Adalet Ağaoğlu'nun romanlarının seçtiği yorum alanları vardır, hayatı ustaca ayrıştırarak bulunur onlar. Sonra da okuru paylaşmaya çağırırlar. Demek ki onun romanları dışardan verilmiş alanlara gitmez, kendi alanını kendi seçer, yaratır. Romanı başka yerde aramak (popüler edebiyat budur işte) okur için ilk bakışta daha çekici gelebilir, ama sonunda edebiyatı terk ettiği yerdir.
Oysa Adalet Ağaoğlu'nun romanları, bütün has edebiyat örnekleri gibi, sonunda varılacak yeri korumaktadır. Orada insan kendini yeniden yaratır, yitirdiklerini bulur, kendi ömründe tüketilmesi olanaksız zenginlikte yorum alanlarıyla karşılaşır.
Burada da okuru, zorlandığı için terk etme duygusu esir alabilir mi? Belki, ama sanmıyorum ki Adalet Ağaoğlu'nun romanlarını seçen okur zor karşısında çabuk pes etsin. O okur anlamaya yanaşır ve kolay anlamı başka yerde bulacağını bilerek gelmiştir buraya. Öyleyse Adalet Ağaoğlu ile okurları arasında nitelikli ilişkiler kurulması kaçınılmazdır. Edebiyatın anlamı tava getiren tezgâhında karşılıklı yardımlaşma yaşanır. Okuma sarkacı yazar ile okur arasında salınırken zamanı sayar, zaman anlamı, anlam biçimi ve tersi...
Okur, işte bu sürecin sonunda çıkmaya başlar basamakları. Yetinme duygusuna gönül indirmemeyi öğrenir. Yazınsal, düşünsel bir yapının basamaklarıdır çıktığı. Burada konumuz Adalet Ağaoğlu'nun roman sanatına getirdiği düzeyse, yüceltici sözler etmekten kaçınmayan bir okur da vardır ve bu satırları yazmaktadır. İyi okurun bazen kaçınamayacağı bir sırta çıkmaktır bu. Oraya çıkmayı göze almadan edebiyatın kılcal damarlarına girmeyi hayal bile edemeyiz. Ana damarlarda akanları biliyoruz da, asıl keşifler kılcal damarlara çıkılan yolculuklarda yapılır.

 

  Adalet Ağaoğlu'nun Roman Dünyasına Psikanalitik Bir Bakış
Beyhan-Uygun Aytemiz

http://www.bilkent.edu.tr/~kanat/k1011.html

Edebiyat eleştirisi alanında kısırlıktan yakınılan bir ortamda, önemli bir yazar hakkında, üstelik bizde örneğine pek rastlanmayan bir kuramsal perspektifle kaleme alınmış bir incelemeyle karşılaşmak gerek genel okur, gerek edebiyat araştırmacıları için sevindirici bir gelişme. Halûk Sunat, Hayal, Hakikat, Yaratı: Adalet Ağaoğlu ve Roman Dünyasına Psikanalitik Duyarlıklı Bir Bakış başlıklı incelemesinde (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2001), Adalet Ağaoğlu gibi üretken bir yazarın yazma edimiyle olan ilişkisini kurmaca ve kurmacadışı yapıtları bağlamında çözümleme gibi bir yükün altına girerek beğendiği bir yazarın yapıtıyla psikanalitik açıdan yüzleşmeyi göze alıyor.

Halûk Sunat, 1980 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun olduktan sonra İstanbul Tıp Fakültesi'nde psikiyatri alanında uzmanlık eğitimi almış. Psikanalitik Kurama Giriş (İstanbul: Bağlam Yayınları, 2000) başlıklı kitabın hazırlanmasına katkıda bulunmuş. Yazarın Birey Sorunsalı-Psikanaliz ve Eleştirel Bir Bakışla Marksizm (İstanbul: Papirüs Yayınları, 1999) başlıklı yapıtı 2000 yılı Emin T. Elçin Bilim Ödülü'nü kazanmış.

Halûk Sunat'ın kitabı, "Önsöz", "Gece Hayatı(m) ve Roman: Ölmeye Yatmak", "Göç Temizliği / Anımsamalar ve Adalet Ağaoğlu'nun Mutfağı", "Mutfaktan Sofraya: Dar Zamanlar", "Bir İntiharın Hakikati, Hayali ve Yaratı (Dar Zamanlar)'da İntihar" ve "Roman / Yaratı" başlıklı beş ana bölüm ve "Soranına Notlar" kısmından oluşuyor. Ana bölüm başlıklarından da anlaşılacağı gibi, inceleme, temelde, Ağaoğlu'nun düşlerini kaleme aldığı "rüya anlatısı" Gece Hayatım, anı-romanı Göç Temizliği ile Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi ve Hayır'dan oluşan "Dar Zamanlar" üçlemesine odaklanıyor. Sunat, yazarın ilk iki yapıtının ışığında, düş / yaşantı / yaratı arasındaki bağıntılara dikkat çekerek Ağaoğlu'nun üçlemedeki yazınsal pratiklerini çözümlemeyi deniyor.

Ağaoğlu'nun okura yalnız romanları aracılığıyla değil, kurmaca dışı yapıtlarıyla da kendi evrenini açıyor olması Sunat'ın bu incelemeyi yapmasını olanaklı kılan temel etken. Sunat, tezini, yapıtın birinci bölümünde yer alan "rüya(nın görünen içeriği), nasıl, derinlikli ve temel -ruhsal / öznel- ihtiyaçlarla verili / nesnel koşulların çatışmasından doğan diyalektik bir bireşim ise; sanatsal yaratı da, aynı çatışmanın, sanatçının imgeleminde (hayal dünyasında), estetik / diyalektik bir bireşim kurulmak suretiyle aşılması[dır]" (20) cümlesiyle özetliyor. Ağaoğlu'nun sanatsal yaratıcılığının kendi rüyalarından ve fantezilerinden beslendiğini belirttiğine dikkat çeken Sunat, Gece Hayatım ve Ölmeye Yatmak bağlamlarında "rüya / bilinçdışı süreçlerle sanatsal yaratma arasındaki ilinti (örtüşme) ve ayrımları (ayrışmaları)" (20) irdeliyor.

İncelemenin birinci bölümünde Ağaoğlu'nun düş dünyasının Aysel karakterinin temel bileşenlerinin kurulmasında oynadığı rolü netleştiren Sunat, bir sonraki aşamada yazarın düş dünyasından gerçeklik / anı dünyasına uzanmakta. Tıpkı düş dünyası gibi anımsanan gerçeklik de yaratıcıya kaynaklık etmektedir. Ağaoğlu'nun anılarının ve iç dünyasının yaratıdaki izlerini süren incelemeci, Ölmeye Yatmak'taki Aysel'de yazarın çocukluk dönemine ilişkin anımsayışlarının ve ilk nesne ilişkilerinin izdüşümlerini saptıyor. Sunat'a göre Ağaoğlu, nesnel dünya ile kendi iç dünyası arasındaki çatışmaları sanatsal yaratı aracılığıyla imgelem düzeyinde aşma çabasındadır.

Hayal, Hakikat, Yaratı'nın ana gövdesini oluşturan "Mutfaktan Sofraya: Dar Zamanlar" başlıklı üçüncü bölümde Sunat, Ağaoğlu'nun üçlemesini ilk iki bölümde ileri sürdüğü tez ve görüşler çerçevesinde yorumlamayı deniyor. Yazarın iç dünyasındaki çatışma ve arzuların üçlemeye nasıl yansıdığını ve böylelikle sanatsal üretimin nasıl "çatışma ve arayışların yer aldığı bilinçdışı dünyamıza [...] bilince çıkma / aşkınlık yönünde [...] imgelemsel bir kapı[yı] aral[adığını]" (89) irdeliyor. Ölmeye Yatmak'ın Aysel'inin çocukluk ve genç kızlık yaşamı Ağaoğlu'nun Göç Temizliği'nde dile getirdiği kendi çocukluk ve genç kızlık dönemlerinden izler taşımaktadır. Bu bağlamda roman, bir çocuğun aile bireyleri tarafından koşulsuz sevgiyle kuşatılmayışın, dayatılan bir kimliği yaşamaya mahkûm olup kendiliğini kuramayışın Ağaoğlu'nun benliğinde açtığı yaraların sağaltılması işlevini yerine getirmektedir. Sunat, Bir Düğün Gecesi'nde Aysel'in anlatının odağına yerleştirilmediğini, ancak romanın "ölmelerden kalkan" Aysel'in romanı olmayı sürdürdüğünü belirtiyor (144). Roman, "aydın olma" çabasındaki Aysel'in kendi olamayışının ve kendi yaşayamadıklarını kızkardeşi Tezel'de yaşatma çabasının ifadesidir. Sunat'a göre üçlemenin ilk iki kitabında bastırılmışlık, kuşatılmışlık nedeniyle ve hayata tutunabilme uğruna bireysel özgürlüğünü / kendiliğini kuramayan Aysel ve yaratıcısı, Hayır'da yeni bir bilinç düzeyine erişirler: "[S]iyasi değişmeler (baskılar) ve teknolojik ilerlemelerin varoluşsal temel değerleri ihlal ettiği koşullarda hayat içre mücadeleleri benimsemenin zavallı bir boyun eğişten ibaret; düşünsel faaliyeti derin, varoluş bilinci yüksek olana yaraşanınsa, yinelenemez ve o anlamda sonsuz özgürlüğü vaat eden edim olduğu tezini işledi: H a y ı r!... (=intihar)" (178).

İncelemenin dördüncü bölümünü üçlemedeki intihar izleği üzerine odaklayan Sunat, Ağaoğlu'nun intiharı aynılaşmaya karşı özgürlüğün ifadesi olan bir başkaldırı edimi olarak ele aldığını belirtmekte. Yaşamı boyunca kendini verili nesnel koşullar uyarınca bir topluluğa katmaya çalışmış olan Aysel'in "birincil iç ihtiyaçları" aracılığıyla (204) benzersiz kendiliğini kurmasının yolunun "onlar gibi olmaya / yaşamaya hayır" demekten geçtiğini savunan bir Adalet Ağaoğlu vardır artık okurun karşısında.

Halûk Sunat, yapıtının "Roman / Yaratı" başlıklı son bölümünde sanatçıyı toplumun diğer bireylerinden farklı bir konuma yerleştiriyor. Ona göre sanatçı, "kendi iç çatışmalarını [...] okuma maharetinde olan" ve bu malzemeden imgeleminde "yeni bir kendi olma bireşimi / metni kur[mak]" (216) yoluyla çatışmalarının üstesinden gelmeyi deneyen bir bireydir.

Hayal, Hakikat, Yaratı, Sunat'ın bilgi birikimini ve emeğini yansıtan, birçok bakımdan okuru düşünmeye sevkeden bir çalışma. Ancak kitap okurdan bunu aşan bir emek de bekliyor. Sunat incelemeyi kaleme alırken zaman zaman yazarla diyaloğa girdiği, anlatımı ünlemler ve seslenişlerle hareketlendirdiği kişisel bir üslûbu benimsemiş. Yer yer bir sayfayı aşan cümleler, bazen sayfalarca süren dipnotlar, cümle arası "deyişler" ve incelemeyi genel olarak kuşatan çetrefil anlatım, metne odaklanmada okur için önemli güçlükler yaratıyor. Aktardığımız bölüm başlıkları ve yaptığımız alıntılara da kısmen yansıdığı gibi, metinde noktalı virgül, çift tırnak, parantez, çizgi ve bölme işaretlerinin ekonomik olmayan kullanımı, kitabı birçok noktada okunmaz hâle getiriyor. Yazarın anlatım ve organizasyon konularında yalınlıktan uzaklaşması, söylemek istediklerinin okura ulaşmasını engelliyor.

Yoğun bir emeğin ürünü olan incelemesinde Sunat, edebiyat okuruna Ağaoğlu'nun roman dünyasının kapılarını aralamakla kalmıyor, benimsediği kuramsal çerçeveyle yazarın bilinçli yazma ediminin bilinçdışı süreçlerle olan ilişkisini de gözler önüne seriyor. Yazar, anlatımda yalınlıktan uzaklaşmasa söylemek istedikleri belki de daha geniş bir okur kitlesine ulaşabilecekti.

Beyhan Uygun-Aytemiz
 

HAYIR DEMENİN BEDELİ
http://www.turkishstudies.net/sayilar/sayi6/sayi6pdf/73.pdf

Ertan ENGİN

ÖZET

Tanzimat’tan günümüze uzanan çizgide roman geleneğimize bakıldığı zaman bir “başkaldırı edebiyatı”ndan söz edebilmek güçtür. Bunun sebepleri üzerinde ayrıca durmak gerekir. Yine de ilk elde, edebiyatla uğraşanların aynı zamanda devletle yakın ilişki içinde olma alışkanlıkları ve bir felsefe geleneğine sahip olmayışımız sebeplerden bazıları olarak kaydedilebilir. Bu yazıda, “başkaldırı edebiyatı” kapsamına alınabilecek ve sayıca büyük bir yekûn tutmayacak olan yazarlarımızdan birinin, Adalet Ağaoğlu’nun Hayır… adlı romanında yazarın ülke, dünya sorunları hakkındaki düşünceleri incelenecektir.

Hayır…adlı romanında, edebiyatımızda Tezer Özlü, Leyla Erbil gibi yazarlarda görülen “başkaldırı” tavrına eklemlenebilecek bir atmosfer oluşturur. Hayır… bağlamında düşünüldüğünde bu üç yazarın hayat karşısındaki duruşlarının, ülke ve dünyada yaşananlara bakış açılarının birbirine yakın olduğu görülür. Belki Tezer Özlü lirizmiyle biraz farklılaşır gibi görünse de yaşanılan saçmalıklara, tekdüzeliğin devasa hükümranlığına ve hegemonik düzene isyan, hepsinde ortak bir tavırdır.

Hayır…da, ülkemizin sıkıntılı, demokrasinin kurumlarıyla ve kendine has kültürüyle tamamen yerleş(e)mediği bir döneminin panoraması verilir.Yazar, bazen direkt bazen satır aralarında keskin bir üslupla yaşananları eleştirir.

Ağaoğlu’nun romanda, gündelik yaşantımıza yönelen eleştirel bakışının seçtikleri şöyle sıralanabilir; gazetelerde magazin sayfalarının artması(s.22), eleştiri ve tanıtım yazılarının tamamen klişelerden oluşması(s.20), “Sermaye”nin iyiden iyiye yerini benimseyip dallanıp budaklanması(s.20), ülkemizdeki plaket dağıtma histerisi ve bu plaketlerin de çoğu kez vaktinde kadri bilinmeyip şimdi ömrünün sondemlerini yaşayanlara verilmesi(s.27), hukukun çiğnenişi(s.45), üniversitelerde siyaset(s.48), devlet memurlarının  anlayışsızlığı(s.32) -ki bu konuda Tutunamayanlar’da da geniş bir bölüm vardır ve Ağaoğlu’nun bakış açısı Oğuz Atay’la aynıdır-, üniversite mensuplarının yaşadıkları ekonomik sıkıntılar(s.27), aydınlar arasındaki karşıt görüşlü olanları görmezden gelme tavrı ve nihayet 12 Eylül sonrasında Akademi’den uzaklaştırılanlar:

“Bu ülke düşünce insanlarımızı yerden yere çaldı, onları vurdu, vuramadıklarını yaraladı, bilim yuvalarının dışına kovdu; yetmedi, vatan sınırlarının dışına kovdu eğer arada sırada onlar için birazcık iyi bir şey yapmak zorunda kaldıysa, bunda da hep geç kaldı.”(s.8)

Romanı okumayıp yalnızca bu yazıyı okuyanlara da tanıdık gelecek bu tespitlerle Ağaoğlu, kültür hayatımızdaki tıkanıklığa ve onun hemen yanı başında işleyen, kendine has düzeni olan bir kültürsüzlüğe, bir kültürsüzlük politikasına dikkat çeker. Devlet organları ilgisizlikleriyle bu suça alet olmuştur. Benzer ilgisizliği, otoriteye her dönem ve yerde boyun eğişleriyle halk da suçludur. Ancak yazar sonunda aynen Yaban’da olduğu gibi bir yerde gelir kendisini/aydını suçlar:“Biz, onları anlamaya gerek duymayacak kerte kökünden kopmuş, kendini beğenmiş bir nesiliz.(…) Onları bizler de unuttuk. Beethoven’i sevmiyorlar, dans etmesini bilmiyorlar, Goya’dan bir bok anlamıyorlar, kısa çorap giymemize kaş çatıyorlar, diye homurdanmak üzere aklımıza getirdik onları.”(s.39) “Onlar”, halktır, sade vatandaş, köylüdür. İlk kez Yaban’dan 45 yıl sonra (1987) yayınlanan Hayır…’ın siyaset ve toplumun ortasında duran bu temel çatlağı benzer şekilde tasvir edişi dikkat çekicidir. Kuşkusuz bugün için durum olumlu anlamda değişmiştir. Ancak hâlâ ülkemizde temel sorunlardan birinin, yazarın seslendirdiği Biz/Aydınlar/Elitler ile Onlar/Halk/Sade Vatandaş arasındaki bu gerilimden kaynaklandığına şüphe yoktur. Bu nedenle Hayır…’ın edebi kalitesinin yanında, günümüz okuruna söyleyeceği çok şey olduğu da bir gerçektir.

Ağaoğlu’nun buraya kadar sözünü ettiğimiz ve onun ulusal planda dikkat çektiği bu tip meselelerden başka romanda bir de global düzlemde göz önüne getirilen problemler vardır. Bunların en önemlisi daha ilk sayfada karşımıza çıkar: “Parçalanmış değerler karşısında hayatla uyum sağlamak ikiyüzlülüktür. Nükleer çağın değerleri…Doğal ölüm denen şey, gittikçe sayısından eksiltmektedir.Bu noktada, bütün seçilmiş ölümler cinsiyetsizce ele alınmalıdır.(…) Savaşlar daha yaygınlaşmıştır, telefonlar ekranlıdır, yiyecekler daha tehlikelidir, domateslerin büsbütün tadı tuzu kaçmıştır, hayatlar daha sıkı bir denetim altındadır, intelsatlar yukarda dört dönmektedir, yine de günübirlik yeni tadlar tuzlarla yeni özgürlükler aranmaktadır.”

Yazar, ilk bakışta daha tatlı, daha zengin, daha özgür gibi görünen dünyamızın aslında gittikçe tatsızlaşmaya başladığını, özgürlüğümüzün daha da kısıtlandığını hatırlatır. Bir başka deyişle, “insan bütün ütopyalarını gerçekleştirmiş” ve artık “kendi cehenneminde” yaşamaktadır. Özgürlük uğruna verilen onca mücadele sonrasında ise, ancak “denetim, ıslah ve gözetleme”nin arttığı toplumlar ortaya çıkmıştır. Hem ülke hem dünya çapında cari olan bunca açmaz karşısında yazar, insanı Sartre gibi “özgürlüğe mahkûm” kılar ve bundan sonra /bunun yanında Albert Camus gibi intihar problemi üzerine -alt metinlerde- yoğunlaşır. Hayatı yaşanmaya değer bulmayan ve intiharı en soylu, yegâne tam özgür bir eylem olarak tanımlayan bazı aydınların neden hâlâ yaşadıklarını sorar kendine. Ona göre, sakin sakin yaşayabilenler ‘Unutanlar’dır. ‘Unutanlar’ da Yusuf  Atılgan’ın Aylak Adam’ında kavramsallaştırdığı ‘eli paketliler’ grubuyla özdeştir. Bunlar; gündelik hayatın çarkları arasında benliklerini yitirmiş, derin düşünmekten uzak ve tüm bu yitirdiklerinin de farkında olmayan sessiz çoğunluktur. İşte romanda, hal-i hazırdaki bu gündelik hayatın öğütücü çarklarına girmeye hayır diyen, birey olabilme bedelini ödemek için sistemin ağlarına direnen romanın protagonisti Aysel’in intihar edip etmediğini yoruma açık bırakılır. Üner de aniden, görünürde bir sebep yokken kendini pencereden atarak intihar eder.

Ülke ve dünyanın genel durumu, yaşanan kısır döngüler karşısında Aysel büyük bir iç sıkıntısı duyar. Bütün yinelenişlerin kendisini delirttiğini, bir şeyi iki kez yaşamaya karşı olduğunu söyler. Toplumdaki tekdüzelikleri teknoloji devrimine bağlar. Tam bu noktada belki sanatın bir çıkar yol, sığınak olabileceğini fark eder:“Bence sanat, içinde yaşanabilecek tek dünya. İnsanın özgür olduğu tek yer.”(s.20) Onun trajedisi buradadır. Hayat sıkıcı, tekdüze ve baskıcıdır. Sanat ise tüm bunların karşıtlarını barındırır. Dolayısıyla ‘Hayat’ için, hayatta mücadele eden aktivist Aysel; çoklarının pasiflik olarak niteleyeceği ‘Sanat’ı seçmeyi düşünür.

Sanat bir bakıma yinelemenin, aynı şeyi yenilemenin kırılması için gereklidir. Fakat Ağaoğlu’nun isyanı yalnızca aynılıklara, tekdüze ve tek tipliliğe değildir. Aynı zamanda toplumun/zihnimizin her katmanında iktidarı temsil eden kurumlara/kavramlaradır. “Olimpos dağının tepesinde neden hâlâ tanrılar oturtuyoruz? Neden omuzlarımızı hep birlikte o dağların altından çekmiyoruz? Kurumlar…Özerk ve Milli ve…” (s.42), “İnsanlar kitle halinde programlanıyor. Salt hayatları değil, bu hayatın sonu gibi başı da programlanıyor”(s.122).

Yazar sık sık uyuşturulmuş, daima kendine yeni efendiler arayıp bulan insanı(mızı) ve onun kafasında iktidar koltuğunu işgal eden gerçek yahut imgesel kurum ve kavramları sarsmak için çaba sarf eder: “Hukuk olmayan yerde yargı, aşk olmayan yerde çocuk, hayat olmayan yerde ölüm.”(s.125), “Senin gelişim dediğin, kişiliğin ortadan kaldırılmasıdır. Bütün kapılar, yollar, geçitler çıkar adına senin için seçilmiş, çizgin çizilmiştir. Bir rumuzdan, bir sayıdan ibaretsin artık. Şu, yaygınlaşan dile baksana, bütün kısaltmalara:OECD, IMF, AIT, NATO, CENTO, IBM, FBI…Bizler de birer rumuzuz.” (s.163)

İnsan için “bugünün gerçeği parçalanmış bir gerçek”tir artık.(s.189) Belki de bu parçalanmış gerçeğin romana yansıması da eserdeki anlatıcının üç ayrı kişi olmasıdır. (Aysel, Engin, Aysel’in yazar dostu) Romanın zamanı da hiç şüphesiz buna paralel, parçalanmış bir zamandır. Ama bu zaman parçaları bir bütün halinde karakterlerin zihninde yer alır, onlar tarafından hatırlanır.

Buraya kadar söylenenlerde görüldüğü üzere Hayır…, çağdaş felsefe ve özellikle egzistansiyalizm bağlamında metinler arası okumaya müsait bir romandır. Bu nedenle olsa gerek roman üzerine bir kitap yazan Semih Gümüş,Ağaoğlu’nun Albert Camus’yle ve dolayısıyla onun ünlü roman karakteri Mersault’yla çok sıcak bir ilişki kurduğunu söyler. Bunu söylemek için her iki roman karakterinde yeterli benzerlik bulunabilir ancak; kanaatimizce Mersault’nun durumu ve edimleri egzistansiyel kaygı ve düşüncelerden kaynaklanır. Oysa Aysel’i yönlendiren daha çok siyaset (yalnızca günlük anlamıyla değil en geniş anlamıyla Siyaset) ve korkunç depolitizasyondur. Mersault pasifist, Aysel ise aktivisttir. Mersault’nun yabancılaşması içten dışa doğru, kendi ruh dünyasından dışındaki dünyaya yayılan tabii bir durum gibidir. Aysel’inki ise dıştan içe doğru, deyiş yerindeyse hayat şartlarının onu getirip bıraktığı bir durumdur.

Sonuçta, Behçet Necatigil’in ünlü dizesinde söylediği gibi yaşadığımız “çok çiğ çağa” kuvvetli bir reddiye gibidir Hayır…Yazar tüm saçmalıklara, haksızlıklara ve kitlelerin sorgusuz sualsiz boyun eğdiği, yücelikleri kendilerinden menkul otoritelere muhalif olduğunu sık sık hissettirir. Bu saydığımız olumsuzluklarla uyutulan okurun vicdanını, zihnini uyandırmak ister. Bu bakımdan yirmi yıl önce yazılmış olmasına rağmen, ülkemiz ve dünyanın gidişi hakkında söyledikleriyle okunmaya ve üzerinde düşünmeye değer bir roman, sanatla kurulan özgür dünyaya açılan bir penceredir.

KAYNAKÇA

AĞAOĞLU, Adalet, Dar Zamanlar III - Hayır…, Yapı Kredi yay., 2.bs., İstanbul 1996.
BAUDRİLLARD, Jean, Kötülüğün Şeffaflığı (çev:Işık Ergüden), Ayrıntı yay., 3.bs., İstanbul 2004.
FOUCAULT, Michel, Büyük Kapatılma (çev:Işık Ergüden-Ferda Keskin), Ayrıntı yay., İstanbul 2000.
GÜMÜŞ, Semih, Başkaldırı ve Roman, Oğlak yay., İstanbul 1996
NECATİGİL, Behçet, Şiirler 1948-1972, Yapı Kredi yay., 3.bs., İstanbul 2000

Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic

Volume 2/4 Fall 2007