Ayn Rand


Hayatın Kaynağı

Ayn Rand

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Editörün Notu:
"Kollektif beyin diye bir şey yoktur. Kolektif düşünce diye bir şey de yoktur.  Bir grup insanın vardığı anlaşma, ya bir uzlaşma, ödün verme sürecidir, ya da birçok bireysel düşüncelerin bir ortalamasıdır.  İkincil önem taşıyan bir şeydir. Birincil eylem.. yani mantık yürütme süreci...  bir tek kişinin tek başına yapması gereken bir şeydir.  Yemekleri bir sürü insana paylaştırabiliriz. Ama kolektif bir midede sindiremeyiz. Hiç kimse kendi ciğerlerini, başkasının yerine solumak için kullanamaz. Hiç kimse kendi beynini, başka birinin yerine düşünmek için de kullanamaz.   Vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir.   Paylaşılamazlar ve devredilemezler."

 

 

15 Ocak 2010 Cuma
HAYATIN KAYNAĞI - AYN RAND - 14.01.2010

http://ayseninkitapkulubu.blogspot.com/

AYN RAND FELSEFESİ

OBJEKTİVİZM
Objektivizmin kıstası: AKIL ve REALİTEDİR


Objektif Şeyler: İnsanın " duygu-düşünce-hülya ve kişisel çıkarlarından " bağımsız olarak, yani "neyse o olarak " var olan şeylerdir.

Fiziksel bilimler, işte bu nedenle " Objektif Kriterleri " temel alır. Bu nedenle felsefe de " Objektif Kriterleri " temel alan bir bilimdir.Bu anlamda OBJEKTİVİZM: Objektif kıstasları temel alan, " DOĞRU'dan yana - YANLIŞ'a karşı TARAF " olan bir felsefedir.

ALTRUİZM = KENDİNİ FEDA ETME

Altruizmin temel prensibi insanın kendisi için varolma hakkının olmadığı, diğer insanlara hizmet etmenin kendi varlığının tek gerekçesi olduğu ve kendini feda etmenin insanın en yüksek ahlâkî görev, erdem ve değer olduğudur.

Sizden teslim etmenizi istedikleri şey aklınızdır. Fedakârlık inancını övüp duranlar, mevkileri, niyetleri ne olursa olsun, bunu sizden, ister ruhunuz, ister vücudunuz için istiyor olsun, size ister cennette bir hayatı, ister bu dünyada karnınızı doyurmayı vaadetsin, amaç aynıdır. Söze, kişinin, ‘kendi arzularının peşinde koşması bencilliktir, onları başkalarının isteklerine feda etmelisin,’ diye başlayanlar, sonunda da, ‘inançlarına bağlı kal­mak bencilliktir, onları da başkalarının inançlarına feda etmen gerek,’ diye bitireceklerdir.

ALTRUİZME GÖRE KURBANLARIN KARAKTER YAPISI

a) Kendine-saygı-ve-güvenden yoksundurlar; çünkü, değerler alanında ilk meseleleri, hayatlarını nasıl inşa edecekleri değil, onu nasıl feda edecekleridir.

b) Başkalarına saygıdan yoksundurlar; çünkü, insanlığı, sefalete mahkum, sürekli yardım bekleyeyen, dilenen bir zavallılar sürüsü olarak görmektedirler.
c) Realiteyi bir kabus olarak görmektedirler; çünkü, insanlığı, felaketlerin sürekli ve temel bir konu olacağı, bedhah bir evrene hapsolmuş zannetmektedirler.

d) Ahlaka karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedirler; çünkü, soruları, kendi hayatlarının aktüel problemleriyle hiç ilgisiz, belki ömürleri boyunca hiç karşılaşmayacakları durumlarla ilgilidir; yani, normal hayatlarına rehber olacak bir ahlak sistemi yerine, sadece istisnai hallerde rehber olacak davranış kurallarıyla ilgilenmektirler.

ALTRUİZM = KENDİNİ FEDA ETME

Altruizmin ahlâkını yok eden ve onun tahammül edemediği bir kelime -tek bir kelime- vardır: “Niçin”. İnsanlar niçin başkaları için yaşasın? İnsan niçin kurbanlık bir hayvan olsun? Bu, niçin iyi bir şey olsun? Bunun için akla dayanan hiçbir dünyevî sebep yoktur, tüm felsefe tarihinde hiçbir mantıklı dünyevî cevap asla verilmemiştir.

Bunun ahlâkçıların yanına kâr kalmasını sağlayan sadece mistisizmdir. Bunun için gösterilen gerekçe, daha doğrusu bir gerekçe gösterme ihtiyacından kaçmak için başvurulan tek şey dünyevî olmayan, doğaüstü ve irrasyonel olan mistisizmdir.

İrrasyonel olan bir şeyde gerekçe aranmaz, o sadece inançla kabul edilir. Çoğu ahlâkçının -ve onların birkaç kurbanının fark ettiği şey mantık ve altruizmin birbiriyle uyuşmayan şeyler olduğudur.

HAYATIN KAYNAĞI

ÖZET

Hayatın Kaynağı'nın teması "insanın ruhundaki bireycilik ve kollektivistlik"tir. Beş ana karakteri konu alır.

Başkahraman Howard Roark, Rand'ın idealidir, yüce ruhlu, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı, hiçkimsenin bir başkasının tarzını herhangi bir alanda, özellikte mimaride kopya etmemesi gerektiğini düşünen bir mimar. Romandaki diğer tüm karakterler yoğunluğu değişmekle birlikte ondan değerlerinden feragat etmesini talep ederler ama o kararlılığını muhafaza eder. Roark'ın ilginç bir başka yönü de, bu savaşını alışılagelmiş diğer kahramanlar gibi özgünlüğü ve dünyanın adaletsizliği ile ilgili uzun ve tutkulu monologlara girerek değil, aksine kibirli, neredeyse küçümseyici bir suskunluk ve birkaç küçük söz ile yapar.

Son derece parlak genç bir mimar olan Howard Roark mimarlık okulundan, hem de son senesine gelmişken kovulur. Gerekçesiyse okulun geleneksel düzenine uygun çizimleri reddetmesidir.

Roark okuldan kovulmasını engellemek adına hiçbir şey yapmamakla beraber, aklında bir tek istek vardır: Herkesin yüzkarası olarak nitelendirdiği, sıradışı çizimleriyle sadece bir süre halkın ilgisini çekebilmiş, son zamanlardaysa hiç de gözde olmayan, Roark’un hayranlık duyduğu mimar Henry Cameron’un yanına gidip onunla çalışabilmek.

Roark’un, okulunu birincilikle bitiren okul arkadaşı Peter Keating de New York’a taşınarak prestijli bir mimari firması olan, başındaki ünlü Guy Francon tarafından idare edilen, Francon & Heyer de çalışmaya başlamıştır. Roark ve Cameron güzel eserler ortaya çıkarıyor ama projeleri hemen hemen hiç övgü toplamıyordu, buna karşın Peter Keating’in yeteneği her fırsatta övgüye değer bulunarak ona sürekli bir başarı getiriyordu.

Henry Cameron emekliye ayrıldığında ve finansal anlamda çöktüğünde Roark kendine ufak bir ofis açabildi ancak. Kendisinin müşterilerini memnun etmek için uzlaşmaya yanaşmayan tarzı sonunda ofisini kapatıp Connecticut adlı bir yerde granit taşocağında çalışmaya zorlamıştır kendini.

Connecticutt'a o sıralar Guy Francon’un güzel ve zeki kızı Dominique Francon toplumdan midesi bulanmış ve kendine aile malikanesinde dinlenme süreci tanımıştır. Dominique taşocağındaki işleri seyre geldiği günlerden birinde Roark’u görür görmez onun ellerindeki çevikliği ve kişiliğindeki anlam verilemez çekiciliği hisseder. Roark da aynı şekilde kızdan çok etkilenir. Öyle ki, Roark bir gece Dominique odasına girer ve ona tecavüz eder.

Dominique karşı gelir ama onu engellemek için çığlık atmaz ve bu ilişki sonucunda ne istediğini anlar ama Roark’u aramaya koyulduğunda, Roark New York’un önde gelen adamlarından birinin binasının dizaynı için taşocağını terketmiş durumdadır. Dominique New York a döndüğünde Howard Roark’un kimliğini öğrenir ve farkeder ki, hayran olduğu binanın mimarı Roark’tur. Dominique ve Roark gizli bir şekilde görüşürler ama toplum içinde Dominique onun amansız bir düşmanıymışçasına hareket eder.

Mimari eleştirmeni ve sosyalist Ellsworth Toohey yavaşça gücünü yükseltmeye hazırlanır. Engellemeye çalıştığı şey yetenek ve yapabilirliğin büyük bir sonuç olmadığını söyleyerek “ben” bilicini yok etmek ve oluşturmaya çalıştığı şey kişinin kendisini ikinci plana atarak topluma adamasıdır.

Böylece Toohey Roark’u çok önemli bir tehlike olarak görüp onu yok etmeye çabalamaktadır. Toohey zayıf karakterli bir müşterisini insanlık ruhuna adanacak bir tapınağın mimarı olarak Roark’u seçmeye ikna eder. Ve daha sonra onu tapınak bittiğinde, tapınağı bir küfür gibi algılamasını iddia ederk Roark’u dava etmeye ikna eder. Roark’un duruşmasında Dominique dışında herkes tapınağı ortodoks ve yasal olmamakla suçlar. Dominique ise Roark’un dünyaya verdiği bu hediyeyi haketmediğini söyler. Karşı tarafın duruşmayı kazanmasıyla Roark tekrardan işini kaybetmiş olur. Roark’u arzu ettiği için kendisini cezalandırmak isteyen Dominique, Peter Keating ile evlenir.

Başarılı bir yayımcı olan, önceki idealizmini kaybetmiş ve şansını halkın tam olarak duymak istediğini onlara veren bir gazetenin yayımcısı olmakta bulan Gail Wynand Dominique ile tanışır ve ona aşık olur. Wynand Peter Keating’e çok önemli bir iş teklifinde bulunarak – ve aynı zamanda sonsuz Wynand gazetelerinin onun adına çalışma fırsatını önererek- karısının kendisine ait olmasını ister ve tabiri caizse Dominique'i satın alır. Dominique evlenme teklifini onun Keating’den daha kötü olduğuna inandığı için kabul eder. Ama şaşırtıcı bir şekilde Wynand’ın bilinmeyen yüzünü görür, o prensipli biridir. Wynand ve Roark, Wynand’ın Dominique için şehir dışı bir yerde inşa ettirmeyi planladığı bir ev için mimar olarak Roark’u seçmesiyle tanışır ve hemen yakın arkadaş olurlar.

Roark ile Dominique’in geçmişinden habersiz Wynand Roark’a duyduğu hayranlığı Dominique’e her gün anlatmakta ve tabiki kadın onu çok iyi anlayabilmektedir. Bu arada yine başı sıkışmış olan Keating bir halk evi projesi olan Cortland Evleri'nin çizimi için Roark’tan yardım ister. Evlerin ekonomik olması fikri Roark’u cezbeder ve bu çizimi bir tek şartla kabul edeceğini söyler : Kendisinin çizimine hiçbir şekilde müdahale edilmeyecektir, diğer konular olan isim ve paraysa onun için önemli değildir; başka hiçbir talepte bulunmaz.

Roark Wynand ile yaz boyu çıktığı yat gezisinden dönüşünde, anlaşmanın tersine bir şekilde Cortland evlerinin projelerinde değişiklikler yapıldığını öğrenir. Roark Dominique inşaat alanına gidip bekçinin dikkatini başka yöne çekmesi için yardım ister ve Dominique oraya vardığında Roark kendi planına göre yapılmamış binayı havaya uçurur. Polis geldiğinde hiç itiraz etmeden teslim olur. Tüm komite Roark’u lanetler ama Wynand sonunda Roark’u savunmak ve halkın isteklerine kulak vermemek için gücü bulur ve gazetelerinde Roark’u savunan yazılar yayınlatır. Bunun üzerine Wynand gazetelerinin satışı düşer ve işçiler greve gider. Wynand bir süre daha buna dayansa da sonunda teslim olur ve Roark’un aleyhinde yazılar yazıp halktan özür diler. Duruşma Roark’un kötü sonu gibi görünse de bencillik erdemi ve kendine karşı dürüst kalma ihtiyacından uzun bir şekilde bahsederek jürinin dikkatini toplamıştır. Sonuç itibariyle de jüri onu suçsuz bulur. Roark Dominique ile evlenir.
 


Ayn Rand

http://hasanrua.wordpress.com

Hasan Rua
Mayıs 29, 2008, 01:36:07


Savaş adına kapitalizme karşı çıkanlar; barış adına devletçiliği savunuyorlar.

Laissez-faire kapitalizmi bireysel hakları, bu yüzden sosyal ilişkilerde kuvveti yasaklayan, sömürü ve savaşa temelden karşı olan tek sistemdir. Çünkü üretme özgürlüğü olan insanları hiçbir şey yağmaya teşvik edemez. Bu insanların savaştan kazanacakları hiçbir şey yoktur. Aksine kaybedecekleri çok şey vardır.

İdeolojik olarak, bireysel haklar prensibi, bir insanın kendi ülkesinde veya başka bir ülkede silah kullanarak kendi geçimini sağlamasına müsade etmez .

Ekonomik olarak, savaşlar çok paraya mal olur. Servetin özel olarak sahiplendiği serbest bir ekonomide, savaşın maliyeti özel vatandaşların gelirlerinden sağlanır. Gerçekleri saklamak için aşırı şişirilmiş bir kamu hazinesi yoktur ve bir vatandaş savaşı kazanarak kendi maddi kayıplarını geri almayı umamaz. Bu yüzden, onun ekonomik çıkarları barış tarafındadır.

Servetin "kamu tarafından sahiplenildiği" devletçi bir ekonomide, savaş bir vatandaşı, efendilerinden daha büyük bir bağış koparma yanlış bir ümit verirken, onun barışı muhafaza etme ile koruyacağı hiçbir ekonomik çıkarı yoktur ve o bağış da, ortak sepet içinde sadece bir damladır. İdeolojik olarak, bu vatandaş insanları kurban edilecek hayvanlar olarak görecek şekilde eğitilmiştir. Kendisi böyledir ve aynı devletin çıkarı için aynı kamu sunağı üzerinde yabancıların niçin kurban edilmemesi gerektiğine dair hiçbir anlayışa sahip olamaz.

Tüccar ve savaşcı tarih boyunca birbirine taban tabana zıt kimliklerdir. Savaş alanlarında ticaret gelişmez, fabrikalar üretim yapmaz. Yıkıntılar altında kar artmaz. Kapitalizm bir tüccarlar toplumudur ve bu nedenle kapiatalizm, ticareti "bencil", feth etmeyi ise "soylu" gören her silahlı haydut tarafından eleştirilir.

Barışla gerçekten ilgilenenler kapitalizmin insanoğluna tarihteki en uzun barış dönemini yaşattığını görsünler. Bu, 1815-1945 arasında (99 sene) tüm uygar dünyayı kapsayan hiçbir savaşın olmadığı dönemdir. Bu dönem insanoğlunun kapitalizme en fazla yaklaşabildiği dönemdi. Fakat devletçilik unsuru 19.yıl boyunca büyümeye devam etti ve 1914'de dünyayı ateşe attğında, savaşa karışan hükümetlerde devletçi politikalar egemendi. Tıpkı iç konularda devletçiliğin yol açtığı bütün kötülükler ve hükümet kontrollerinin kapitalizmin üzerine atılması gibi, dış konularda da devletçi politikaların bütün suçu kapitalizme atılmış ve atfedilmiştir.

"Kapitalist emperyalizm", "Savaş vurgunculuğu" gibi safsatalar veya kapitalizmin askeri fetihlerle "para" kazanmak zorunda olduğu fikri, devletçi yorumcu ve tarihçilerin sığlık ve ahlaksızlık örnekleridir. Oysa 19. yüzyılda, feodalizmin ve mutlak monarşilerin devletçi zalimliğinin kalıntılarını mahvederek dünyayı bağımsızlaştıran serbest ticarettir.

Kapitalizm yurt içinde ve dışında pazarlarını serbest rekabet ile kazanır. Savaşla kazanılan bir pazar, sadece, onu uluslararası rekabete kapatmak, sınırlayıcı düzenlemeler getirmek ve böylece kuvvet kullanarak özel imtiyazlar elde etmek isteyen yarı-devletçi karma ekonomi savunucuları için (geçici olarak) değerli olabilir.

Kendi ülkesinde hükümet aracılığı ile özel avantajlar peşinde koşan aynı tip iş adamı, yurt dışında da hükümet aracılığıyla özel pazarlar aramıştır. Kimin pahasına? Bu gibi işler için vergi ödemiş olan, fakat hiçbir şey kazanamamış olan işadamlarının büyük çoğunluğunun pahasına.

Bu gibi politikaları haklı gösteren ve onları halka yutturan kimdir? "Kamu çıkarı" veya "Ulusal saygınlık" ya da "Aşikar kader" gibi doktrinler üreten devletçi entelektüeller. Tüm devletçi ekonomilerin gerçek savaş vurguncuları, eskiden de bugün de, işte bu aynı tiptir: Bir savaş esnasında veya sonrasında hükümet kıyakları ile servet elde etmiş siyasi nüfus sahibi insanlar...

Eğer insanlar savaşa karşı çıkmak isterlerse, onların karşı çıkması gereken şey devletçiliktir. İnsanlar, bireylerin kolektivite için kurbanlar oldukları, bazı insanların diğerlerine kuvvet kullanarak yönetme hakkına sahip oldukları ve bazı sözde "Fayda" adına bunun haklı olabileceği şeklindeki Kabile İnancını muhafaza ettikleri müddetçe, bir ulusun kendi içinde de, uluslar arasında da BARIŞ olamaz.

Kaynak: "Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal"

 


Sinan Çetin - Kasım 2002
Kitap  -  14.10.2008 - 11:03

http://blog.milliyet.com.tr/

Dünya bizleri kurtarma ve bize iyilik etme aşkıyla dolu insanlar tarafından hep kana bulandı. Tarihteki bütün savaşları yürekleri iyilikle dolup taşan, kendini bir dava uğruna feda ettiğini düşünen kurtarıcılar çıkardı.

Hitler, Almanları; Stalin, işçileri, Mao, köylüleri kurtarmak için dünyayı kana buladı. Milyonlarca insan, kurtarıcıların şefkat dolu ellerinde can verdi. Onlar hep biz dediler, hiçbir zaman ben deyip kendilerini düşünmediler.

Ama bilim, zenginlik, hayatı kolaylaştıran, yaşanır kılan her türlü buluş ve bilgi kendi çıkarları için çalışan, işini iyi yapan bencillerin eseriydi. Onlar hiçbir zaman biz olmadılar, sadece işlerini iyi yapmaya çalıştılar ve bizlere rağmen başardılar.

Promete ateşi hediye ettiği insanlar tarafından yakıldı. Edison ampulü icat ederken, karısı tarafından toplum ve ailesi ile ilgilenmeyen, anti-sosyal bir kişi olmakla suçlandı. Galileo 'dünya dönüyor' dediği için bizciler tarafından işkencelere uğradı. Bireysel akıl, kalabalıkların onaylamadığı bu büyük güç, her çağda saldırıya uğradı. Kalabalıklar, yaratıcı bireye saldırırken ellerindeki silahı hep iyilik, fedakarlık, hayırseverlik kurşunları ile doldurdular. Ve hep yaratılan değerleri bölüşmek ve paylaşmak istediler. Mesela televizyon seyrettiler, fakat televizyonu icat eden adamın adını hiç öğrenmediler. Otomobile bindiler ama Ford'un servetinden şikayet ettiler. İnterneti kullandılar ama Bill Gates'i çok para kazanmakla suçladılar. Tükettiğimiz her türlü zenginliği, paranın bir oyunu olarak ele almayı tercih ettiler. Sistem, kapitalizm, tüketim toplumu gibi adlar takıp eleştirdiler.

Türkiye’de eğer The Fountainhead (Hayatın Kaynağı) iyi okunmuş ve anlaşılmış olsaydı; hiçbir ideoloji aklın önüne geçmez ve Türkiye inanç dolu militanların cenneti olmak yerine, meslek sahibi insanların ülkesi olurdu. Bir işi iyi yapmak, işine saygı duymak, o işi başarmak bu kadar çok aşağılanmaz, insanlar yaptıkları işten, üretmekten ve para kazanmaktan utanmazdı.

The Fountainhead (Hayatın Kaynağı), dünyanın fedakarlık tüccarları tarafından yok edilmemesi için bir AKIL KALKANIDIR. Ben’in bir savunusu ve kalabalıklara karşı duran yaratıcılara verilmiş bir ödüldür. Aklın ve mantığın yolunu izlemek isteyen herkese bu rehberi taktim etmekten onur duyuyorum.

 

Dşpnot Kitap Kulübü Üyesi

Objektivizm / Kollektivizm


Hazırlayan : Eren Arcan  

Ayn Rand’in Hayatın Kaynağıadlı kitabında  Elsworth Toohey'nin temsil ettiği "Kollektivist" felsefe ile Roark'ın temsil ettiği "Objektivizm" felsefesi üzerine kitaptan alınan notlar

Kollektivizm :
Güç elde etmek  için adamın kendisini küçük hissetmesini sağla.  Umutlarını ve kişiliğindeki dürüstlüğü öldür.  Benliğini sil.  Özsaygıyı öldürdün mü insanın içindeki kahramanlığı da öldürürsün

Büyük insanlar yönetilemez.  Büyük nadir olan zor elde edilen şeydir.  Standartlarını düşür, sıradanlaştır.  Herkes ulaşabilsin.  Vasatı  sıradanı, değersizi öv.  .   

 İnsanların mutlu olmasına izin verme.  Yaşama sevincini öldür.  Mutlu insan kendi kendine yeterlidir.  Yönetilemez.

  İnsanın ruhunu boşalttın mı yerini sen doldurabilirsin.  Bütün sistemler kişisel zevki feda etmeyi üğretiyor.  “Vazgeç” ve “razı ol” kavramlarını yerleştir.  “Fedakarlık” kavramını yücelt.  Hangi ahlak sistemi fedakarlığı öğütliyorsa sonunda bir süper güç haline gelmiştir.  Cennet, Nirvana, Irksal üstünlük, proleterya diktatörlüğü hep fedakarlığı,  benliği silmeyi öğretir.   Ortada fedakarlık oldu mu parsayı birileri toplayacaktır.  Hizmet varsa bir hizmet edilen de vardır.  Sana hizmetten söz eden adam köleler ve efendilerde söz ediyor demektir. 

İnsanların kendilerini korumak için önemli bir silahları var : Mantık.  Mantığı kötüleme.  Ama mantık sınırlıdır de.  Onun üstünde başka şeyler var de.  İnanç, duygu, vahiy, İlahi Sezgi, Diyalektik Materyalizm gibi.  Düşünmeye çalışma, hisse, inan.  Dersin.  Düşünen adam istemiyoruz. 

  Sonunda birlik ve itaat dünyasına varırız.  Yaşamımızı başkalarının kafalarındaki ölçütlere göre kurarız.  Bir ideal için savaşmayız.  Saygınlık, başarmak için çalışmayız.  Bireyselliğe asla izin verilmemeli.  Motoru çıkarılmış bir dünya.  Tek yürek, elle pompalanıyor. 

İtaatttan başka birşey öğrenmemiş insanlarda itaat görmenin zevkini tadacağız.  Hizmet madalyaları dağıtacağız. 

Kollektivizm yüzyılımızın tanrısı..  Birleş, fikir birliği sağla.  İtaat et.  Hizmet et.  Böl ve zaptet ama sonra birleştir ve yönet. 

  Komünizmde bireycilik kötülük. Toplum ise tanrı.  Milliyetçilikte yine birey kötü ırk tanrı.  Kollektivizmin bir çeşidinden ötekine.  Ruhunu bir lidere verirsin ya da ötekine.  Bireyi öldür, insan ruhunu öldür.  Güç senindir artık.

"Objektivizm" :

Büyük yaratıcılar, sanatçılar, bilim adamları, mucitler, çağlarının insanlarına karşı hep tek başına durmuşlardır.  Yeni çıkan herşeye engel olunmaya çalışılmış, kınanmış, lanetlenmiştir.  Ama ödünç almadıkları vizyonlarına sahip çıkanlar yollarına devam etmiş, mücadele etmiş, acı çekmiş, ama sonunda kazanmışlardır. 

  Mesele yaratılan şeydedir, kullananda, ondan yarar sağlayanda değil.  Yaratan kendi gerçeğini herşeyden üstün tutmuştur. 

  O insanın vizyonu, gücü ve cesareti kendi ruhundan gelmektedir.  Bir insanın ruhu kendi benliğidir.  Bilinci dediğimiz kimliğidir.  Düşünmesi hissetmesi, yargılaması, eyleme geçmesi hep kendi egosunun fonksiyonlarıdır. 

  Yaratıcılar benliksiz değildir.  Güçlerinin bütün sırrı budur.  O gücün kendine yeterli olması, kendiliğinden motive olup harekete geçmesi kendi kendini yaratması.  Bu ilk amaç, bir enerji bir hayat gücü, bir başlatıcı. (Hayatın Kaynağı) Yaratıcılar hiçbir şeye hiç kimseye hizmet etmemişlerdir.  Kendileri için yaşamışlardır.  İnsanlığın şeref tacı olan şeyleri kendileri için yaşamakla başarmışlardır.

Kollektif beyin diye birşey yoktur.  Bir grup insanın vardığı anlaşma bir ödün verme sürecidir.  Bireysel düşüncelerin ortalamasıdır.  Bu ikincil eylem niteliğini  taşır.  Birincil eylem ise mantık süreci – yani herkesin tek başına yapması gereken birşeydir.   Yemek tek başına yapılır ama kollektif bir midede öğütülemez.  Vucudun ve ruhun işlevleri bireysel ve özeldir.  Paylaşılamaz, devredilemez. 

  Bu dünyada insan ihtiyacı olarak herşeyi üretmek zorunda kalmıştır.  İnsan ya bağımsız çalışmalarıyla yaşamak, ya da başkalarının zihninden beslenen bir asalak  olarak yaşamak seçimini yapmak zorundadır.  Yaratıcı başlatır.  Asalak ödünç alır.  Yaratıcı doğa karşısında ayakları üzerine dikilir.  Asalak aracıyı kullanır.  Yaratıcının derdi doğayı fethetmektir asalağın derdi insanları fethetmektir.  Yaratıcı kendi için yaşar.  En önemli amacı kendi içindedir.  Asalak elden düşme yaşar.  Başkalarına ihtiyacı vardır.  Başkaları onun baş amacı haline gelir. 

Yaratıcının temel ihtiyacı bağımsızlıktır.  Mantık yürüten bir zihin.  İnsanlarla olan ilişkiler ikinci plandadır.  Elden düşmeci insan ilişkilerini birinci sraya koyar.  Kendini feda etmekten, hizmetten sözeder.  

Hiç kimse başkaları için yaşayamaz.  Vücudunu paylaşamadığı gibi ruhunu da paylaşamaz.  Başkaları için yaşamaya kalkan kişi bağımlıdır.  Kendisi asalaktır ve hizmet ettiklerini asalak haline geitirir.  Bu ilişkiden birlikte yozlaşmak doğar. 

   İnsanlara en büyük sevabın başarmak değil, vermek olduğu öğretilmiştir.  Ama yaratma olmadan hiçbir şey verilemez. 

İnsanlara, ilk görevlerinin başkalarının acılarını dindirmek olduğu öğretilmiştir.  Kişi sevapkar olabilmek için başkalarının acılarını iser duruma düşmektır. 

   İnsana başkalarıyla aynı düşüncede olmanın sevapkar olduğu öğretilmiştir.  Yaratıcı farklı düşünür.  İnsanlara akıntı ile birlikte yüzmenin iyi olduğu söylenir oysa yaratıcı akıntıya ters yüzendir.  İnsanlara bir arada durmanın sevap olduğu söylenir ama yaratıcı tek başına ayakta durandır.  İnsana egonun kötülük olduğu söylenmiştir  sevabın ideali benliksizliktır. 

   İnsanlar iki kutup olarak bencillik ve hayırseverlik sunulmuştur.  Bencillk başkalarını kendi uğruma feda etmek olarak tanımlanmıştır.  Hayırseverlik ise kendilerini başkalarına feda etmektir denilir.  Her iki durumda da insan başkalarına bağlanmıştır.  Ya acı çekecektir ya çektirecektir.  Ama mutlaka acı...  Bir de acı çekmenin zevk alması öğretilince tuzak iyice kapanır. 

   Seçenekler bağımsızlıkla bağımlılık arasındadır.  Yani yaratıcının ve elden düşmecinin kuralı.  Bu bir ölüm kalım sorunudur.   Yaratıcının kuralı insanlığın var olmasını sağlayan mantıklı zihin ihtiyaçları üzerine kurulmuştur.  Elden düşmecinin kuralıysa sağ kalmayı beceremeyecek insanların kuralıdır. 

   İnsanın ilk görevi kendine karşıdır.  Birinci amacını asla başka kimselere bağlamamaktır.  Ahlaki sorumululuğu da istediğini yapmaktır  yeter ki istediği şey diğer insanlara birinci derecede bağımlı birşey olmasın

>  Tarih boyunca yaratıcı ve elden düşmeci hep karşı karşıya gelmiştir.  Yaratıcı tekerleği icat ettiğinde elden düşmeci karşı gelmiş ve hayrseverliği icat etmiştir.  Yaratıcı her türlü güçlüğe karşın yoluna devam etmiştir.  Elden düşmeci de sürekli engeller yaratmıştır.  Birey kollektife karşı, topluluğa karşıdır.  

Bir insanın diğer bir insan için yapabileceği en iyi şey onun üzerinden elini çekmektir. 

Ben bugün buraya hayatımın tek bir dakikası üzerinde hiç kimsenin hakkı olmadığını söylemeye geldim.  Enerjimin de .  Başkaları için yaşamayan bir insan olduğumu söylemeye geldim.  Bunun söylenmesi gerekiyordu.  Dünya bir fedakarlık alemi içinde yok oluyor.

   İnsanların bir tek sorumluluğu var:  özgürlüklere saygı göstermek, köle toplumuna katılmamak.  Eğer ülkem artık var olmayacaksa yeni gelen düzende çalışmamak ülkeme olan sadakatimdir. 

Yaratıcıların işkence, inkar çaresizlik, sömürü ile geçirmek zorunda kaldıkları her saata sadakatimdir.  Dünyaya gelen, yaşayan, mücadele eden, başaramamış olarak ölen tüm yaratıcılara sadakatimdir.  Henry Cameron’a, Mallory’ye ve şu anda burada bulunan bir başka kişiye olan sadakatimdir.


Ayn Rand


http://www.tutunamayanlar.net/
« : Mayıs 29, 2008, 01:34:19 »

Ayn Rand (2 Şubat 1905 – 6 Mart 1982, ilk adı Alissa Zinovievna Rosenbaum), kurduğu objektivizm felsefesi ve yazdığı Yaşamak İstiyorum (We the Living), Ben (Anthem), Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) ve Atlas Silkindi (Atlas Shrugged) kitapları ve objektivizm felsefesiyle tanınan düşünür-yazar.

Felsefesi ve kitapları kendi bireycilik, rasyonel bencillik ve kapitalizm mefhumlarını vurgular. Devletin özgür bir toplumda yasal ama minimal bir role sahip olduğuna inanan Rand, bir anarşist değil ama bir minarşist'tir. (bu tanımı kendi kullanmamıştır.)

Romanları kendisine özgü oluşturduğu bir kahramanın tanıtımını merkez alır, Kahraman kendi yeteneği özgünlüğü ve bağımsızlığı yüzünden toplumla çatışır, ama bu çatışmalar onun hataları yüzünden değil, rasyonel davrandığı ve yürekten gelen bir şekilde kendi çıkarı için çalıştığı için olur. Rand'a göre rasyonel düşünen akıllar için çatışma söz konusu değildir. Kahraman yine de idealleri doğrultusunda devam eder. Rand bu kahramanı ideal insan olarak görür ve literatürünün bu tip insanlar için bir tanıtım yeri olmasını amaç edinir.

O'na göre,

İnsan değerlerini ve hareketlerini mantık kullanarak seçmelidir,

Bireylerin kendilerini başkaları için feda etmeden ve aynısını başkalarından beklemeden kendi amaçları için yaşamaya hakları vardır,

Kimsenin bir başkasının haklarına güç kullanarak tecavüz etmeye ya da güç kullanarak ona kendi fikirlerini empoze etmeye hakkı yoktur.


Gençlik yılları

Ayn Rand Rusya'da Saint Petersburg'da doğdu. Yahudi bir ailenin üç kızının en büyüğü idi. Ailesi agnostik ve dine karşı ilgisizdi. Küçük yaşlarından itibaren edebiyat ve sinemaya ilgi duydu. Yedi yaşındayken hikayeler ve oyunlar yazmaya başladı  Fransızca öğretme görevini üstlendi ve çocuklar için hikayelerin bulunduğu bir dergiye abone oldu. Bu dergilerde Rand ilk çocukluk kahramanını buldu: Rudyard Kipling tarzı bir hikaye olan Gizemli Vadi'de yerli bir subay, Cyrus Paltons.

Gençlik yılları boyunca Sir Walter Scott, Alexandre Dumas ve diğer romantik yazarların kitaplarını okudu ve genel olarak romantizm akımına karşı tutkulu bir sevgi besledi. 13 yaşında Victor Hugo'yu keşfetti ve romanlarına aşık oldu. Sonraki yıllarda Rand onu en sevdiği, dünya edebiyatının en büyük roman yazarı olarak adlandırmıştır.

Petrograt Üniversitesi'nde felsefe ve tarih okudu. Üniversite yıllarında yaptığı en büyük keşifler Edmond Rostand, Friedrich Schiller ve Fyodor Dostoevsky oldu. Rostand'a zengin, romantik hayal gücü, Schiller'e de büyük, kahramansı etkisi yüzünden hayranlık besledi. Dostoevsky'e kurduğu drama ve yaptığı derin ahlaki analizler yüzünden hayrandı, ama felsefesine ve hayat anlayışına derinden karşıydı.

Kısa öyküler ve oyunlar yazmaya devam etti, ve yoğun bir şekilde anti-sovyet fikirler içeren düzensiz bir günlük tuttu. Nietzsche ile de tanıştı, Zerdüşt Böyle Diyordu'daki kahramanca ve özgür adamı yüceltişini beğendi, ama aynı zamanda felsefesine romanlarının önsöz kısmında haşince eleştirecek kadar karşı oldu.

Rand'ı açık ara en çok etkileyen isim özellike Mantık adlı eseriyle Aristotales'tir, onu gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak gördü ve sonradan etkilendiği tek filozof olduğunu söyledi.

Sonradan 1924'te devlet sinema sanatları enstitüsüne girdi ama 1925'te kendisine Amerika'daki akrabalarını ziyaret etmek için bir vize verildi. Şubat 1926'da 21 yaşında ABD'ye geldi ve akrabalarıyla Chicago'da geçirdiği kısa bir süreden sonra bir daha hiçbir zaman Sovyetler Birliği'ne geri dönmemeye karar verdi. Senarist olma hayali ile Hollywood yollarına düştü.

Sonradan ismini Ayn Rand olarak değiştirdi. İsmini Remington Rand daktilosundan aldığına dair bir rivayet vardır ama o Ayn Rand ismini daktilo piyasaya çıkmadan önce kullanmaya başlamıştır. Ayn adını Finlandiyalı bir yazardan etkilenip aldığını söylemiştir. Bu Finlandiya-Estonyalı bir yazar olan Aino Kallas olabilir, ama Fince konuşulan ülkelerde bu isme ve varyasyonlarına sıklıkla rastlandığı için kesin olarak bilinmiyor.

Başlangıçta Hollywood'da bocaladı ve basit ihtiyaçlarını karşılayabilmek için tuhaf işlere girdi. Ek olarak Cecil B. DeMille'in King of Kings'inde çalışırken gözüne çarpan hırslı, genç bir aktörle tanıştı, Frank O'Connor. İkisi 1929 yılında evlendiler. 1931 yılında Rand Amerikan vatandaşlığına kabul edildi.

Edebi ilk başarısını 1932 yılında Red Pawn adlı senaryosunu Universal stüdyolarına satarak yakaladı. Ardından 1934'te 16 Ocak Gecesi (Night of January 16th) adlı eserini yayımladı ve bu eser büyük ölçüde başarılı oldu. Sonra 1936'da Yaşamak İstiyorum (We the Living), 1938'de de Ben (Anthem) adlı romanlarını yazdı.

Yaşamak İstiyorum Amerikalı eleştirmenlerden orta, İngiltere'de ise iyi bir tepki aldı, ama Anthem tuhaf yayımlanma hikayesi yüzünden sadece İngilterede ama önemli bir beğeni kazandı. Rand Amerikayı o yıllarda etkisine alan kızıl dönem'e (the red decade) son derece karşıydı ve aslında Anthem Amerikada yayıncı bile bulamadı, ilk baskısı İngiltere'de yapılmıştır. Bunun yanında, Rand hala edebi üslunu tam olarak geliştirememişti ve romanları hala gelişmesini tamamlamamıştı.

Roma'daki Scalara film şirketi tarafından 1942'de Ayn Rand'ın haberi olmadan Yaşamak İstiyorum kitabı üzerine 2 film yapıldı: Noi vivi ve Addio, Kira. Benito Mussolini yönetimindeki İtalyan hükümeti ikisini de sansürledi fakat anti-sovyet içeriği yüzünden yayınlanmasına izin verdi. Filmler başarı kazandı ve halk çabucak filmlerin komünizm'e olduğu kadar faşizm'e de karşı olduğunu anladı, kısa süre sonra da hükümet yasaklamaya karar verdi. Sonradan filmler elden geçirildi ve Rand'ın onayı ile We the Living adı ile 1986 yılında yayınlandı.

Rand'ın profesyonel anlamda ilk büyük başarısı yazımı 7 sene süren ve 1943 yılında yayınlanan Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) romanı oldu. Roman 12 yayıncı firma tarafından "fazla entellektüel ve Amerikan düşünce tarzına karşı" olması gerekçesiyle geri çevrildi, "bu kitabı okuyacak bir kitle yok" 'tu. Sonunda kitap Archibald Ogden'in kitabı beğenmesi ve editörlük kurulunda kabul ettirmesi sayesinde Bobbs-Merrill Company yayınevi tarafından basıldı. İlk zorluklara rağmen Hayatın Kaynağı dünya çapında bir başarıya kavuşarak Ayn Rand'a ün ve ekonomik rahatlama getirdi.

Hayatın Kaynağı'nın teması "insanın ruhundaki bireycilik ve kollektivistlik"tir. Beş ana karakteri konu alır. Başkahraman Howard Roark, Rand'ın idealidir, yüce ruhlu, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı, hiçkimsenin bir başkasının tarzını herhangi bir alanda, özellikte mimaride kopya etmemesi gerektiğini düşünen bir mimar. Romandaki diğer tüm karakterler yoğunluğu değişmekle birlikte ondan değerlerinden feragat etmesini talep ederler ama o kararlılığını muhafaza eder. Roark'ın ilginç bir başka yönü de, bu savaşını alışılagelmiş diğer kahramanlar gibi özgünlüğü ve dünyanın adaletsizliği ile ilgili uzun ve tutkulu monologlara girerek değil, aksine kibirli, neredeyse küçümseyici bir suskunluk ve birkaç küçük söz ile yapar.

Rand'ın "magnum opus"u, en büyük eseri Atlas Vazgeçti'dir. (Atlas Shrugged) 1957 yılında yayımlanmış ve dünya çapında bir bestseller olmuştur. (Kitabın adının Türkçe karşılığı "Atlas Silkindi"'dir. Dünyayı sırtında taşıyan Atlas'ın artık vazgeçtiğine yapılan bir göndermedir. Türkçe çevirisinde "Atlas Vazgeçti" ismi kullanılmıştır.) Atlas Vazgeçti, Ayn Rand'ın objektivist felsefesini en iyi ve bütün şekilde anlattığı romanıdır. Kitapta yer alan şu sözleri düşüncesini özetler:

"Benim felsefem, özünde, hayattaki ahlaki amacı kendi mutluluğunu olan, varlığının yegane amacı ve en yüce eseri olarak yaratıcı üretkenliğini gören kahramansı bir varlık, bir insan konseptidir."

Atlas Vazgeçti'nin ana teması "insan aklının toplumdaki rolü" dür. Rand sanayiciyi tüm toplumlardaki en değerli organ olarak görür ve sanayicilere karşı duyulan genel kızgınlığı son derece sert bir biçimde eleştirir. Bu duyguları onu Amerikalı sanayicilerin greve gittiği ve dağlık bir alanda saklanmayı seçtiği bir roman yazmaya iter. Toplumun sömürücü olarak gördüğü, aşağıladığı ve suçladığı bu idealist, yaratıcı insanların kaçmasıyla Amerikan toplumu ve ekonomisi genel anlamda çöküşe girer. Hükümet sanayi üzerindeki zaten boğucu olan kontrollerini artırarak tepki gösterir. Roman her ne kadar politik bir temayı merkez almışsa da seks, müzik, tıp ve insan yetenekleri gibi birçok farklı ve kompleks meseleyi irdeler.

Nathaniel Branden, karısı Barbara, Alan Greenspan ve Leonard Peikoff gibi başkaları ile birlikte Ayn Rand, Felsefesini tanıtmak ve yaymak üzere objektivist hareketi başlatır.

Objektivist Hareket
1950'de Rand New York'a taşındı ve 1951'de 19 yaşında genç bir psikoloji öğrencisi olan Nathaniel Branden ile tanıştı. 14 yaşındayken Hayatın Kaynağı'nı okuyan Branden Rand'ın açığa çıkan objektivist felsefesini kendisiyle tartışmaktan zevk alıyordu. Branden ve bazı arkadaşları ile birlikte bir grup oluşturdular ve ileride Birleşik Devletler Merkez Bankası başkanı olacak Alan Greenspan'ın da katılımından faydalandılar. Yıllar sonra her ikisi de evli olmasına rağmen Rand ve Branden'ın arkadaşlıkları romantik bir ilişkiye dönüştü. Eşleri tarafından kabullenilmesine rağmen bu ilişki Branden'ın önce eşinden ayrılmasına sonra da boşanmalarına sebep oldu. 60 ve 70'li yıllarda Rand objektivist felsefeyi kitaplarıyla ve çeşitli üniversitelerde yaptığı konuşmalarla geliştirip yaydı. Konuşmalarının çoğunu Nathaniel Branden'ın felsefeyi yaymak için kurduğu Nathaniel Branden Estitüsü'nde (NBI) yaptı.

 1968'de Karmaşık bir dizi ayrılma-birleşmeden ve Nathaniel Branden'ın Patrecia Scott ile olan ilişkisini öğrendikten sonra hem kendisi, hem de karısı Barbara Branden ile olan münasebetini kesin bir şekilde bitirdi. (Bu ilişki Rand-Branden ilişkisiyle çakışmamıştır.) Rand NBI ile ilişkisini bitirdi ve "The Objektivist" dergisinde yayınladığı bir mektupla Branden ile olan ayrılıklarını duyurdu. Birdaha biraraya gelmediler ve Branden objektivist harekette bir "persona non grata" oldu.

Sonradan başka ayrılıkların ve kocasının 1979'daki ölümünün de etkisiyle objektivist harekete yönelik aktiviteleri azaldı. Son projelerinden biri Atlas Vazgeçti'nin bir televizyon uyarlamasıydı.

Rand yakalandığı kanser hastalığını yendikten sonra 6 Mart 1982'de kalp krizinden öldü. mezarı Valhalla, New York'taki Kensico mezarlığı'ndadır.

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!