Halide Edip Adıvar Dipnot Kitap Kulübü Handan sayfası Handan
Halide Edip Adıvar

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

14.10.2015


 
  Editörün Notu : Türk edebiyatının ilk kadın yazarlarından biri olan Halide Edip Adıvar, "Handan" romanında, bir yandan 20. yüzyıl başlarında Osmanlı aydınlarının savrulmuşluğunu anlatırken, diğer yandan özenle yetiştirilmiş olan Handan açısından zamanının kadın-erkek lişkilerini irdeler.  Halide Edip bir kadın yazar olmasına rağmen, Handan'ın yirmialtı yaşına sığdırdığı üç tutkulu aşkı, toplum yargılarına paralel olarak eril bir bakış açısıyla ele alır.  

  HALİDE EDİP ADIVAR’IN ROMANLARINDA TOPLUMSAL ELEŞTİRİ

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/

Olcay ÖNERTOY


Çocukluğundan başlayarak Doğu’yla Batı’yı bir arada yaşayan Halide Edip’in toplumsal sorunlara eğilmesinde, yetişme koşullarının, gördüğü öğrenimin; 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra yaşanan sarsıntılar sırasında, Balkan Savaşı, İstanbul’un ele geçirilmesi, Kurtuluş Savaşı yıllarında, dahası Cumhuriyet Döneminde katıldığı etkinliklerin rolü büyüktür.

Halide Edip, Batılılaşmanın yanlış anlaşılması, eğitim, din, devlet yönetimi; savaş yıllarında, yeni yönetime geçişlerde görülen ahlak çöküntüsü, aile yapısındaki sarsıntılar gibi, yaşadığı, gözlemlediği, ilgilendiği sorunları, romanlarında okuyucularına duyurmuştur.

Yanlış Batılılaşma :

Halide Edip’i en çok ilgilendiren, Tanzimat Döneminden başlayarak genellikle yazarların üzerinde durduğu Batılılaşmanın yanlış anlaşılması olmuştur. İlk romanlarından başlayarak, Batılılaşmayı günlük yaşayıştaki özenti değişme biçiminde anlayışı eleştirdiği görülür. Yer yer kendisinin yaptığı, yer yer de romandaki kişilerden birine yaptırdığı eleştirilerinde ulusal değerlerimizi savunur.

Halide Edip’in üzerinde en çok durduğu noktalardan biri giyimde Batı’ya özenmedir. 1900’lü yıllarda İstanbul’un ünlü giyim mağazalarından Halide Edip Adıvar’ın Romanlarında Toplumsal Eleştiri 39 alınan “pahalı ama çirkin” olarak nitelediği giysileri eleştirirken genelde ulusal geleneğimizi yitirmeye başladığımız kaygısını dile getirir. “Hazır elbise dükkânları açılalı, gramofonlar çıkalı, halkımız eski sadeliğini, milli geleneğini kaybetmeye başladı. En fakiri bile – bayramda olsun – iri Alman çocukları için yapılıp da bizim zayıf kızları kaplumbağaya benzeten, ucuz hazır bir fistan alıyor (Adıvar, 1973a: 14).”

Yine alafrangalılaşma uğruna kendini beğendirmek için aşırı süslenen genç kızların da doğallıktan uzaklaştıkları için eleştirildiklerini görüyoruz. Tatarcık romanındaki Zehra bu kızlardan biridir.

“Zehra’nın bileğinde büzülmüş bol, siyah tül kolu arasından beni öp der gibi uzanan eli uçları kırmızı beş ayaklı bir örümcek gibi .Yasemin kokusu, siyah tül yığını üstünde omuzlarına gömülmüş küçük bir baş, saçları yarasa kanadı gibi gerilmiş, çökük yanaklar her zamandan fazla solgun, ağız bir kan damlası (Adıvar, 1978: 12).” Bu görünüşüyle Zehra, romandaki gençlerden Recep tarafından kan emici bir yarasaya benzetilir. Giyimde, saç biçiminde yapılan değişiklikler aynı zamanda bir sosyete yaşantısı sayılır.

Alafrangalılaşma tutkunu olan genç kızların bir bölüğünün de daha çok çarşıda pazarlık etmek için Fransızca öğrenmeleri onlar için olumsuz bir puandır. Ciddi gençler böyle kızlarla evlenmekten kaçınırlar. Raik’in Annesi romanında bu gençlerden biri olan Siret, bu konuda yaptığı eleştiriyi şu sözlerle dile getirir.

“Kocasını bonjur diye karşılayan, Beyoğlu’nda Fransızca pazarlık yapan, çocuğuna anneden önce mama dedirten kadınlarda Allah bizim gibi, kendi halinde yaşayan gençleri korusun.” (Adıvar, 1973a: 14). Böyle kadınların çocuklarını da kukla gibi yetiştirmelerine, Fransızca konuşturmaya çalışmalarına karşı çıkan Siret bu çocuklar karşısında, ayağı takunyalı, ağzında sakız olan, saçları iki örgü, kapı önünde oynayan çocukları yeğler. Genç kız ve kadınlar gibi, kendisinin “apartman beyleri” dediği, son model arabalarda gezen, belli yerlerden giyinen, akşamları fraklarıyla balo ve kokteyl partilerinde gezen erkekler de Halide Edip’in eleştirilerinden paylarına düşeni alırlar. İnsanların, giyinişindeki aşırı süslenme gibi, ev döşenişlerinde de alafrangalılaşma uğruna, sade, zevkli eşya yerine, kendi deyişiyle “Beyoğlu dükkânlarını eve taşımış” görüntüsü veren, abartılı, yaldızlı eşya, büyük aynalarla doldurulmuş salonlara da ısınamamıştır. 40 Olcay Önertoy

Bu, günlük yaşayışla ilgili bilinçsiz özentiler yanında, daha önemli olan Batı’dan gelen her düşünceyi kesin ve doğru olarak kabul edip kendi değerlerimizi küçümsemektir. Örneğin, mühendislik öğrenimini yurt dışında yapan bir babanın, kızlarını yanlış yetiştirmesi şöyle eleştirilir: “Biraz da Avrupa’dan gelen her fikri kesin ve tartışmasız sözler diye kabul ederdi. Hatta Behice’nin yeni yetişen kızlarını da, Türkçe okutmayı gerekli görmemiş, Fransız mürebbiyeler elinde yetiştirmişti. İyi kızlardı. Fakat onlar da babaları gibi, yerli olan her şeye dudak büküyorlar, anneleri alaturka bir şarkı söylese kulaklarını tıkayıp, gülerek kaçıyorlardı.”

Her şeyde aşırılığa karşı olan Halide Edip, körü körüne Batı musikisine bağlanış gibi, onu tamamen ortadan kaldırmaya yönelişi de eleştirmiştir. Sosyete yaşayışının bir parçası da Avrupa’ya yapılan geziler ve yabancılara, özellikle Amerikalılara hoş görünmektir. Varsılların bir bölüğü ise ahlaksızca davranışlarını alafrangalılaşma olarak göstermektedirler. Örnekleri çoğaltılabilecek alafrangalılaşmanın topluma verdiği zararların temelinde yatan en önemli neden “modern”in ne demek olduğunun anlaşılmamasıdır. Döner Ayna romanında roman kişilerinden birini eleştirirken bu konuya değinir Halide Edip:

“Birçoklarının ağzında ‘moderen’e çevrilen modern deyimi, Mürsel’in en çok kullandığı bir sözdü. Bununla birlikte Hanife, değil İstanbul’da hatta köyde bile bu deyimi çok işitmişti. Fakat kişiye göre anlamı tamamen değiştiği için ne demek olduğunu anlamak güçtü. Kıyafet, içki, hayvan bakımı, radyo, ekim, özet olarak her şey için bu deyim kullanılıyordu (Adıvar, 1977a: 158).”

Modernlikle birlikte Batı’dan gelen özgürlük, demokrasi, kadın hakları gibi kavramların da tam olarak anlaşılmadığına dikkat çeken Halide Edip, gerçek modernleşmenin ne olduğunu Zeyno’nun Oğlu romanında roman kişilerinin birinin ağzından aktarıyor.

“Bu, azizim Hasan, hiç elle tutulan, görülür bir şey değil, Asriliğin ne meslekle, ne kıyafetle, ne de yaşayışla ilişkisi var. Bu yarının dünyasını, insanlığını düzenleyecek ülkünün sahipleri. Dünyanın bugünkü görünüşüne kulak asma. Sırf bir değişim çağı. Değişim çağının kargaşalığından faydalanmaya çalışan “dün”ün döküntüleri b,r takım becerikli, gözü açık, yaygaracı insanların ortasında egemen görünüyorlar. Dünün çöken dünyasını biraz daha ayakta tutmak, dağılan sofrasında biraz daha kalıp, yemek ve içmek için keyiflerine göre ad veriyorlar, kendilerine asri diyorlar. Bunlar geçici ve hastalıklı çabalar. Aslında ben dünyada yeni ve eski diye bir Halide Edip Adıvar’ın Romanlarında Toplumsal Eleştiri 41 şey tanımıyorum. Her zaman kuranla yıkan, iyi ile fena, çirkin ile güzel arasında sonsuz bir didişme görüyorum. Güzel, iyi, olumlu olan her şey, devamlıdır ve yarının binasının gereçleridir. Bu nedenle her çağda asri olurlar. Onlar kuracaklar, yarının sanatını yaratacaklar, kalple beynin işbirliğini sağlayacaklardır. Onlar, geçmiş insanlık çağlarının hiçbiriyle kıyaslanmayan bilim, deney ve güçle başlayacaklar (Adıvar, 1973b: 190-191).”

Eğitim :

Halide Edip’in üzerinde önemle durduğu bir başka sorun da eğitimdir. Her şeyden önce, çocukların, çocukluklarını yaşamalarından yana olan Halide Edip, iyi bir eğitim ve öğretim için birinci koşulun iyi bir öğretmen olduğuna dikkat çeker. Vurun Kahpeye romanının baş kişisi ve idealist öğretmeni Aliye, Milli Mücadele yıllarında gittiği bir kasabada rastladığı Hatice Hanım’ı derste sigara içip, sakız çiğnediği, yazı örneği olarak öğrencilerinin önüne hep aynı besmeleyi attığı, başını kaldıran öğrencileri kötü bir şekilde azarladığı için eleştirir. Böyle bir öğretmenin doğal olarak eğitim ve öğretim veremeyeceğini belirleyen yazar, aşırı bağnazlığa bağlı din eğitimini de eleştirir. Bunun örneklerini Sinekli Bakkal ve Tatarcık romanlarında görüyoruz. Sinekli Bakkal’da Rabia, çocuk yaşlarında oyun oynamasını yasaklayan dedesi tarafından yetiştirilmiştir. Tutucu bir imam olan dedesinin yarattığı cehennem korkusu, bezden yaptığı bebeğini günah gerekçesiyle ateşe atıp yakması Rabia’yı yaşamı boyunca huzursuz etmiştir. Tersi bir durumu da Tatarcık romanında görürüz. Yobaz bir imamın oğlu olan Safa, babasına tepki olarak dinsizliği benimser ve dinin yerine ideoloji koyar. Baskıcı din eğitimine karşı eşi boyun eğmişse de kızı ikiyüzlü bir davranışla dışarıda istediğini yaparken evde bir Müslüman kızı davranışlarında bulunmuştur. En büyük zararı gören Safa’nın içine düştüğü durumun acılığı şöyle özetlenir:

“Safa belki biraz daha acı, daha tutuklu bir örnektir. Çünkü yıllarca Hacı İbrahim Efendi’nin elinde bir kukla gibi oynatılmış, onun taassubuna karşı içinde öyle bir hınç ve kin birikmişti ki, onun abdest suyuna tükürmeye hatta seccadesine köpek sürmeye kadar cesaret etmişti (Adıvar, 1978b: 156).”

Bu suçların cezası doğal olarak falakaya çekilmektir. Bu da onda eline güç geçtiğinde dünyanın ayağına falaka çekmek gibi bir hınç uyandırır. Aşırı din eğitimiyle birlikte, ilköğretimdeki aksaklıklar da Halide Edip’in dikkatleri çektiği bir noktadır. İnsanların mantıklı düşünmeyişini bu aksaklıklara bağlayarak ilköğretimi eleştirir: 42 Olcay Önertoy “Bugün insanların kafasını ta ilköğretimden başlayarak, birbirine uymayan beş on felsefe ile gelişigüzel dolduruyorlar. Artık hiçbir kimse, herhangi bir kaide ve ideolojiyi doğru mu, yanlış mı diye tetkike lüzum görmüyor, üstünde düşünmek zahmetine katlanmıyor (Adıvar, 1946: 72).”

Ayrıca Kerim Usta’nın Oğlu romanındaki doktor Kasım aracılığıyla da, özellikle fen bilimlerinde derslerin kuramsal değil, deneyim ve uygulamalara dayalı olması gerektiği üzerinde durur. Tıp öğrenimini Amerika’da yapan Kasım, bizdeki tıp öğreniminin aksayan yanlarını şu sözlerle dile getirir: “Bizde daha fazla nazari kısım hakimdir. Orada ise, kuvvetle ve ısrarla hatta bazen mübalağaya kaçan bir tecrübe ve tetkik onların içinde bir çocuk tecessüsü kadar taptazedir... Bana, yıllarca dahiliyeci olarak insanlarla temasım, insan denilen mahlukun, hepsinin birbirinden başka olduğunu, beklemediğimiz aksülameller karşısında bıraktığını öğretmiştir (Adıvar, 1974: 80).”

Eğitim sistemimize eleştiriler getiren Halide Edip’in bu konuyu kadınların eğitimine değin genişlettiği görülüyor.

Kadınların Eğitimi :

Ülkemizde feminizm hareketinin öncüsü olan Halide Edip, özellikle Seviye Talip romanında bu konuya değinmiştir. Romanda meşrutiyetin ilanından sonra gelişmesi beklenen, kadınlarla ilgili etkinlikler konusunda duyulan kuşkuyu belirtir, değişik çevrelerin, kadınları kendilerine göre biçimlendirecekleri kaygısını dile getirir. Halide Edip, bu durumu eğitim, öğretim konusunda kadınlara eğilinmeyişe bağlar ve bu konudaki düşüncelerini Avrupa’da felsefe öğrenimi yapan Fahir’le yansıtır. Fahir, tutucu kesimlerin kadınları tutsak edeceği, züppelerin de – kadınlar henüz özgürlüğü iyi kullanabilecek bir eğitim almadıkları için – kadınlara kesin bir özgürlük vermek isteyip onlara süslü bir oyuncak gibi bakacakları kaygısını taşır. Kadına arkadaş, gelecek kuşağın annesi ve eğiticisi gözüyle bakacakların, onları bu yönde yetiştireceklerin ise azınlıkta kaldığını belirler. Kadınların eğitimiyle birlikte kadın – erkek eşitsizliği de Halide Edip’i rahatsız eden konulardan biridir. Seviye Talip, Yeni Turan, Kalb Ağrısı, Zeyno’nun Oğlu, Tatarcık gibi romanlarında bu eşitsizlik üzerinde duran yazar, kadın – erkek eşitliğini, kadının her konuda özgür ve bağımsız olması biçiminde düşünmemiştir.

Örneğin Kalb Ağrısı romanında yabancı bir kadın olan Dora’nın evlilikte erkek kadar kadının da bağımsız olması gerektiği düşüncesi yazarın sözcülüğünü yapan Hasan tarafından şu sözlerle eleştirilir: Halide Edip Adıvar’ın Romanlarında Toplumsal Eleştiri 43 “Eğer Dora kadın hayatını da erkek gibi serbest telakki etmese en ideal hayat arkadaşı bulacaktı. Erkeği son derece hür bırakan, parlak zekâsıyla insanı eğlendiren bu arkadaş kadın, kendisi için de aynı hakkı istemese çok iyi olacaktı (Adıvar, 1976a).”

Dinde Tutuculuk

Eğitim ve öğretimi de etkileyen dinde tutuculuk Halide Edip’in romanlarında önem verdiği bir başka konudur. Vurun Kahpeye, Sinekli Bakkal, Tatarcık, Döner Ayna romanlarında bu konudaki eleştirilerini verir. Vurun Kahpeye romanında Hacı Fettah, Sinekli Bakkal’da imam İlhami Efendi, Tatarcık’ta Hacı İbrahim, tutucu din adamlarının davranışlarını yansıtırlar.

Hacı Fettah Müslümanlığı örtünmek olarak kabul ettiğinden öğretmen Aliye’yi yüzü açık olduğu çocuklara şarkı söylettiği için eleştirir. Ona göre Aliye gibi olanlar “melun”dur. Onların yüzünden başımıza taş yağacaktır. İmam İlhami Efendi’ye göre ise insanlar için biri cennete, biri cehenneme giden iki yol vardır. Kendisine inananlara sürekli bundan söz eden imam için zevk ve eğlence veren her şey günahtır. Aynı çizgide olan Hacı İbrahim ise İslamiyet adına kendisinin koyduğu bir takım kuralları çevresine benimsetmek için baskı yapar.

Halide Edip, bu tutuculuğa karşı çıkanlara da yer vermiştir romanlarında. Örneğin Tosun Bey, Müslümanlığı örtünmek olarak kabul eden bir öğretmene karşı gelerek eleştirisini yaparken Aliye’yi savunmuş olur:

“Hoca Hanım, namus kadının yüzünü açıp açmaması değildir. Din de peçe demek değildir. Öyle kapalı kadınlar vardır ki, kapı arasından her türlü rezaleti yaparlar. Onun için yeni öğretmene yüzü açık diye kasabanın hücuma hiç hakkı yoktur (Adıvar, 1977b: 27).” Handan romanında da Handan, Salim Bey’den gerçek Müslümanlığı öğrendikten sonra, çocukluğunda kendisine verilen yanlış din eğitimini eleştirir. “Aylarca gecelerimde, cehenneme gidecek milyonlarca insanların işkencesi hayali nasıl bir dizi acıların kâbusu olmuştu. Ne kadar yanmış, ağlamıştım.” (Adıvar, 1977b: 27)

Tatarcık romanındaki Albay Nihat’ı da dinsizliği din gibi kabul ettiği için eleştirirken, Sinekli Bakkal romanında, bağnaz bir dinci olan İlhami Efendi’nin karşısına Vehbi Dede’yi koyarak gerçek Müslümanlığı yansıtmak istemiştir.

Halide Edip’in romanlarında bilgisizlik ve dini iyi bilmemeye bağlı olarak boş inanışların insanların yaşamını etkileyişini ise eleştiriden çok 44 Olcay Önertoy alışılagelmiş bir yaşam biçimi olarak yansıttığı dikkati çekiyor. Örneğin Sinekli Bakkal’daki Pembe, isteklerinin tanrıya ulaşması için evliyaya başvurmayı yeğleyip, cinlerin, perilerin dirilerle sıkı ilişkileri olduğuna inanırken, Tatarcık’ta Nazmi Bey’in eşini bir başka davranışta görüyoruz. Bir şirkete üye olabilmek için kapı kapı dolaşan Nazmi Bey’in eşi, Zekeriya sofraları kurar, kocasının gömleğini bir şeyhe okutur. Ayrıca ıslık çalmanın, şeytanı çağırmak olarak kabul edilmesi, keçinin şeytanla ilişkisi olduğu düşünülerek uğursuz sayılması gibi inanışlar, bilgisizliğin, dini iyi bilmeyişin sonuçları olarak sergilenir.

Ahlâk Çöküntüsü :

Halide Edip’in önemle üzerinde durduğu bir başka konu da toplumdaki ahlak çöküntüsüdür. Bu çöküşü bireylerdeki ahlak bozukluğuna bağlayan Halide Edip bu önemli konuyu da değişik yönlerden ele alarak eleştirisini yapar. Ahlâk bozukluğunun bir belirtisi, insanlardaki eğlenceye ve sefahata aşırı düşkünlüktür. Mevut Hüküm’de, eşini, çocuğunu ihmal ederek sefahat hayatı yaşayan Sururi kendini “Papazlar gibi sekiz sene yaşamaktansa, insanlar gibi sekiz gün yaşamak daha iyidir.” sözleriyle savunurken, doktor Kasım bu durumun eleştirisini yapar:

“Çapkınlık, tembellik, eğlenceye aşırı düşkünlük, bu tarafa her akşam, sinir sistemlerini alışkanlıklarla yumuşatıp öldürecek insanları döküyordu. Sakallı, sakalsız, zengin, fakir, hepsinin gözleri eğlencenin zehri ve gücü karşısında bütün memleketin belkemiği eğrilmiş, sinir sistemi erimiş gibiydi (Adıvar, 1976b: 93).”

Erkeklerdeki bu tutumun kadınları, sağlıkları bozulacak denli etkilediği belirlenirken, savaş zengini ya da eşraftan olan paralı erkeklerin de paralarına dayanarak, metres tutmaları, istedikleri kadını elde etmeyi modernlik sayarak ahlaksızlık yapmaları eleştirilir. Böyle kişilere tipik örnek Tatarcık’taki, hiçbir öğrenimi olmayıp parası bol Sungur Balta’dır. Romanda onun gibi olanlar sert bir dille eleştirilir:

“Onlarla ilgili klişe halinde deyimler meydana çıkmıştı. En çok dilde dolaşanlar, banknotla sigara yakar, metresine şampanya banyosu yaptırır... Bunların hepsi halk için bir varmış bir yokmuş şeyler. Hangisinin varlığı bir hastaneye, bir okula, bir hayırlı işe verilmiş ki halk onları tanısın (Adıvar, 1976b: 93).” Halide Edip’in “türedi zenginler” olarak adlandırdığı bu kişiler, ahlaksızlıklarını, para gücüyle çocuklarını sınıf geçirmeye çalışmaya, paralarını yitirmemek için ona buna dalkavukluk etmeye değin götürürler. Halide Edip Adıvar’ın Romanlarında Toplumsal Eleştiri 45 Halide Edip, değişik açılardan ele aldığı ahlak çöküntüsünün genişleyerek toplumsal bir boyut kazandığını belirledikten sonra, bizde ve dünyada ortak bir sorun haline gelen bu durumu ruhsal yapıdaki bozukluğa bağlar. Döner Ayna romanında bu konudaki eleştirilerini roman kişilerinden Şemullah Bey aracılığıyla dile getiriyor. “...garaz, kin ve hiddet parmak kadar çocukların bile tutulduğu bir ruh kanseridir, bir vebadır. Bıçakla annesini, arkadaşını öldüren çocukların yaşı sekize kadar inmiştir. Vurmak, öldürmek, herkesi karalamak, saygısızlık alıp yürümüştür ve İstanbul, bir açık hava tımarhanesi haline gelmiştir...”

Ahlâk çöküntüsü aynı zamanda ailenin kutsal bir kuruluş olduğu düşüncesini de ortadan kaldırmış gibidir. Eskiden dumanı tüttüğü söylenen ocaklar şimdi birer kibrit gibi püf diye sönmektedir.

Halide Edip, ahlak çöküntüsünün bütün dünyada yarattığı sarsıntıları, Akile Hanım Sokağı romanında, o yıllarda yeni çıkan rock and roll dansıyla bağdaştırıyor. Romanın kişilerinden Nermin, yazarın düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

“Bugün bütün dünyada her ferdin ve toplulukların, hatta milletlerin bir sallanma ve yuvarlanma buhranı içinde olduğuna inanıyorum (Adıvar, 1972: 103).”

Devlet Yönetimi :

Toplum bu sorunları yaşarken, devlet yönetimi bekleneni verebiliyor mu? Üç ayrı yönetim yaşayan Halide Edip romanlarında bu yönetimlerin de eleştirisini yapmıştır. İstibdat yönetimi, Handan romanında baskı ve hafiye kuruluşu yönünden eleştirilir.

“Zaten bugünlerde, İstanbul’un bütün havasında artan basınç ve tecessüsü âdeta omuzlarımda hissedecek bir hal buluyordum. Köprüde yürürken görünmeyen bir takım gözler alnımdan beynime geçip beni teftiş ediyor. Yanımdan giden adamların ağızlarında kelepçe, beyinlerinde bir çember var sanıyordum. Bütün düşünceler ve hisler İstanbul’da durmuş gibi (Adıvar, 1978a: 28).”

İstibdattan duyulan sıkıntı ve bıkkınlık içinde meşrutiyet yönetimi bir umut olmakla birlikte, istenileni verememiştir. Seviye Talip romanında meşrutiyeti savunan Halide Edip, aradan bir süre geçtikten sonra Tatarcık romanında nesnel bir gözle bakarak bu yönetimin eleştirisini yapar. Ona göre bu yönetimin başarılı olmayış nedeni, ulusal egemenliğin Osmanlı karmaşığı içinde dolambaçlı bir anlam taşımasıdır. Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar, 46 Olcay Önertoy Araplar, Türkler meşrutiyetten başka başka anlamlar çıkardıkları için bu yönetim de istenileni sağlayamamıştır.

Arkadan Cumhuriyet gelir. Halide Edip, yine aradığını bulamamıştır. Bu yönetimde de demokrasi anlayışını eleştirir. “Adına ne derseniz deyiniz, hepimiz memleketi demokrasi markalı bir diktatöre, yahut da hürriyet markalı bir anarşiye sürüklüyorsunuz. Bir yandan eller değişiyor, fakat aynı yumruklar birbirinden biraz farklı usullerle yeniden tepemize iniyor (Adıvar, 1977a: 226).”

Sonuç olarak Cumhuriyet de fazla bir şey getirmemiştir. İnsanlar yine susturulur.

Halide Edip’in romanlarındaki, ancak ana çizgileriyle değinebildiğimiz, toplumsal eleştirilere göz attığımızda, bir kadın yazar olarak ne denli değişik sorunlara eğildiği, toplumumuzdaki önemli aksaklıkları açıkça ortaya koymaktan çekinmediği dikkat çekiyor.

Yazarın üzerinde durduğu toplumsal sorunların bir başka önemi de, bir bölüğünün güncelliğini sürdürmesi oluyor. Bu durumda biz günümüzde de sallanıp, yuvarlanmayı sürdürüyoruz gibi geliyor.

 

  Halide Edib yarın okunacak mı?
Selim İleri
03.07.2013

Halide Edib her açıdan birçok kalp ağrısının yazarıdır.
Kalp ağrıları uzun sürer…

Genç bir hanım Halide Edib’i çok sevdiğini söyledi. Yazar Halide Edib’i mi, Millî Mücadele’nin onbaşı Halide’sini mi, siyaset arenasındaki Halide Edib Adıvar’ı mı? Genç okur yanıtlamakta zorlandı. Oysa ‘başka’ HalideEdib’ler de söz konusu edilebilir.

Sonunda Handan’da anlaştık. Genç okur, Handan’ın çok etkileyici bir aşk romanı olduğu kanısındaydı. Yüz yıl önce bir “kadın yazar”ın böylesine cesur bir aşk romanı yazmasına hem şaşırıyor hem hayranlık duyuyordu.

Edebiyat tarihlerimiz Handan’dan pek aşk romanı diye söz açmaz. Cevdet Kudret Handan’ın edebiyatımızdaki ilk ruh çözümleme romanı olduğunu ileri sürer. ‘Aşk romanı’ o dönemlerde piyasa romancılarının tekeline bırakılmıştır; küçümsenir, hor görülür. Geçen zaman yazınsal değer taşıyan aşk romanlarının da yazılabileceği kanısına vardı, hayli geç olsa da. İşte bugünün okuru öyle adlandırmaktan ürkmüyor.

Handan elbette ruh çözümleme romanıdır, ama bir ‘aşk’ın koyaklarında. Romancı, Handan’ın üç büyük sevdasını dile getirir. 1912’de bir kadın romancı! Erkek egemen edebiyat çevreleri kalakalırlar. Yakup Kadri bu aşkları birbirinden ayırmaya çalışır, üç ayrı aşk, üç tür aşk, platonik, karasevdalı, cinsel, şu bu. Handan, cinsel aşkı sadece resmî eşi Hüsnü Paşa’ya duymuştur…

Gelgelelim roman Yakup Kadri’ye itiraz eder: Handan ateşli sayıklamasında her aşkı için cinsel arzular duyar. Yakup Kadri sanki o sayfaları okumamıştır.

Handan, bence, derin anlamını bugün de koruyor. Yanı başında, Kalb Ağrısı da koruyor. Genç hanım Kalb Ağrısı’nı okumamıştı; mutlaka okumasını salık verdim. Kalb Ağrısı’nın ‘cesaret’i belki Handan’ınkinden aşkındır. Tuhaf olan, Kalb Ağrısı’ndan sonra Halide Edib’in aşka, hele cinsel duyuşa bir daha geri dönmemesi. Ruh çözümlemesi sona eriyor, toplumbilim öne çıkıyor.

“Sizce Halide Edib yarın okunacak mı?” Genç okur sordu.
Duraksamadan “Evet” diye yanıtladım, “Halide Edib’in bazı eserleri eskimeyecek.”

Böyle derken asla Sinekli Bakkal’ı düşünmüyordum. Oldum bittim Sinekli Bakkal öne çıkartılır, okullarda okutulur, yazarın en önemli romanı kabul edilir. Gerçi Sinekli Bakkal bir İstanbul töresi romanıdır, yadsımam imkânsız. Bununla birlikte Sinekli Bakkal yavaş yavaş ‘eskiyor’. Vurun Kahpeye gibi, Tatarcık gibi. Hele Vurun Kahpeye’nin ideolojik yaklaşımı git git sönüyor. Aynı dönemi yansıtan Ateşten Gömlek’se -bence- yarın da mutlaka okunacak. Ateşten Gömlek savaş üzerine bir ıstırap romanı, ideolojiyi değil, yaşamı yansıtıyor.

Kurtuluş Savaşı’nı Mütareke günlerinden başlayarak anılar görüngesinden dile getiren Türk’ün Ateşle İmtihanı okur için de bir sınavdır. Cumhuriyet’in kuruluşuna ilişkin çok önemli bir belge. Öyle sanıyorum ki, günün birinde, bu eserin İngilizce ‘ilk’ yazılışı eleştirel bir basımda incelenecek; Halide Edib’in, eserini Türkçeye çevirirken hangi kaygılarla didiştiği nihayet saptanacak.

Türkiye’de Şark – Garp ve Amerikan Tesirleri keşke hemen okunsa. Bu eserin çok uzun yıllar, elli, altmış yıl gözden ırak bırakılışı enikonu düşündürücüdür. İkinci basımı (Can Yayınları) gerçekleştirildi ama, eser okurla buluşabildi mi, bilmiyorum.

Doğu ve Batı, bitmeyen, bitecek gibi görünmeyen, senteze ulaşamayan bu ‘macera’mız, ardı sıra Amerikan etkisi, Halide Edib’in çözümlemesinde ufuklar açıyor. Bu eserdeki sanatkârca sezgi, meraklısına kılavuz olacak.

Biraz savruk yazılmış, çok sevdiğim Yolpalas Cinayeti keşke okunsa. Polisiye kurgu eşliğinde Yolpalas Cinayeti varlıklı seçkin çevrelerin irkiltici bir panoramasıdır.  Halide Edib -her açıdan- birçok kalp ağrısının yazarıdır. Kalp ağrıları uzun sürer…

HALİDE EDİB-ADIVAR VE FEMİNİST YAZIN
BEYHAN UYGUN AYTEMİZ

Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü
Türk Edebiyatı Disiplininde Master Derecesi Kazanma Yükümlülüklerinin Bir Parçasıdır

Kendi tekellerinde gördükleri bilim ve felsefeyle ilgilenmeyen kadını aşağılayan, ilgilenen ve bu konularda yetkin kadınıysa bir rakip ve düşman Türk Edebiyatı Disiplininde Master Derecesi Kazanma olarak gören ataerkil düşünce yapısı Refik Cemal’in anlatısında açıkça yaşam bulur. Refik Cemal, romanın ilerleyen sayfalarında Handan gibi eğitimli ve kendisinden daha iyi düşünüp felsefe ve sosyoloji gibi alanlarda Türk Edebiyatı Disiplininde Master Derecesi Kazanma Yükümlülüklerinin Bir Parçasıdır daha sağlam değerlendirmeler yapabilen kadını itici, soğuk, kendini beğenmiş, hatta erkeksi bulacak ve ona aşık olana dek Handan’ı kadınca bulduğu sevme kabiliyeti, sevecenliği, affetme yetisi gibi kişilik özellikleri nedeniyle överken, erkeksi bulduğu yukarıda vurgulanan özellikleri nedeniyle yerecektir.

Paulina Palmer, Contemporary Women’s Fiction: Narrative Practice and eminist Theory (Çağdaş Kadın Anlatıları: Anlatı Pratikleri ve Feminist Teori) adlı eserinde yazarların kadınlığı kurgulama yöntemlerini irdelerken bu konuya özellikle dikkat çeker. Ataerkil kültür, kadını, doğa ve beden, erkeğiyse kültür ve akılla özdeşleştirir. Kadının bedene ve duygulara göndermeler yapılarak tanımlanması yoluyla kültürel üretim süreçlerinin dışında tutulması yüzyıllardır süregelmektedir (24-25). Handan’da da bu tanımlamaların kadın karakterlerin kurgulanmasında önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Neriman, kendisine biçilen kaderi kabullenmiş, sınırlarını belirlemiş bir kadın olarak bilim ve felsefe gibi erkek konularına aklının ermeyeceğini söyler. Refik Cemal’in bu konuda karısını aşağılayan sözleri Server’e hitaben yazdığı bir mektupta şu şekilde sürer:

"Fakat seninle ve arkadaşlarla o kadar ruhumuzu yakan erkek rüyalarımızla onu [Neriman’ı] ortak görmek bir hayal; o herkes gibi bu memleketin yetiştirdiği bir ruh değil, bir ot, bir çiçek, bir şey! Memleketin hayatından ne kadar acı, ne kadar siyah, ne kadar yıkılmaya hazır olsa habersiz. (25) "

Bu satırlarda kadının doğayla özdeşleştirilmesinin biraz abartıldığını, aşağılamanın boyutlarının epey ileri gittiğini görüyoruz. Bu rollerin dışına çıkmış, haddini bilmeyerek sosyoloji, felsefe, edebiyat, tarih okumuş bir kadın olan Handan ise Refik Cemal’i “bir kadın için fazla güçlü [olan] kişiliği” (25) ile rahatsız eder. Kendisinin Neriman’ı cahilliği nedeniyle böylesine yermesi, onu kendine lâyık görmeyişi, sürekli aşağılaması ve “bir ot” diye nitelendirecek kadar ileri gitmesi kendini beğenmişlik değilmiş gibi, Handan’ı kibirli, soğuk ve bencil olmakla suçlar.

Handan: Ataerkil Söylemin Yeniden Üretimi Susan Gubar, Elaine Showalter’ın yayımladığı The New Feminist Criticism (Yeni Feminist Eleştiri) içindeki “ ‘The Blank Page’ and the Issues of Female Creativity” (‘Boş Sayfa’ ve Kadın Yaratıcılığının Sorunları) adlı makalesinde kadının yazarlık edimiyle ilişkisini irdeler ve yüzyıllar boyunca kadını dışarıda bırakan erkek yazınının onu sadece sanatın malzemesi olarak gördüğünü ve kendi kurduğu imgelerle temsil ettiğini belirtir (292-93). Erkeklerin oluşturduğu yazındaki kadın imgelerininmelek ve onun karşıtı olan canavarkadın yazar ve yazdıkları üzerindeki etkileri, Susan Gubar ile Sandra Gilbert’in 1979 yılında yayımladıkları The Madwoman in the Attic (Tavanarasındaki Çılgın Kadın) adlı ünlü eserin de konusunu oluşturur. Onlara göre erkek yazar, melek ve canavar imgelerinin yanı sıra edilgen, mazoşist ve özverili kadın imgelerini, metinlerinde yarattığı kadınları ve genel olarak bütün kadınları (kadın yazar da bu grubun dışında değil) kontrol etmek için kullanır. Gerçekten de bir gelenekten yoksun olarak ortaya çıktıkları dönemde kadın yazarların çoğu, erkek dünyasında varlıklarını kabul ettirme kaygısıyla yapıtlarında erkeklerin kurdukları kadın imgelerini yeniden yaratmışlardır. Aynı şeyi Halide Edib’in de uyguladığını görüyoruz. Bu bağlamda yazarın Mor Salkımlı Ev adı altında yayımladığı anılarında dönemin aydın erkeklerinden birçoğunu andığı, onlarla ilişkilerini dile getirdiği, hatta Yeni Turan adlı eseri başta olmak üzere bazı romanlarını Ziya Gökalp’in etkisiyle yazdığını belirttiği halde, aynı gazetede yazdığı Fatma Aliye Hanım ve Emine Semiye Hanım gibi kadın yazarları hiç anmaması ilgi çekicidir; Halide Edib öncesindeki ve dönemindeki kadın yazarları daha önce de belirtildiği gibi zaten yok saymaktadır.

Ayrıca, Halide Edib-Adıvar’ın otuz yaşında iken yazdığı Handan’ın yazarın yaşamından önemli izler taşıdığı birçok eleştirmenin hemfikir olduğu bir noktadır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu da, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları’nın Halide Edib-Adıvar’la ilgili bölümünde Handan’ı bir "otobiyografya"ya benzettiği için kendisine duyulan tepkilerden bahsederken şunları söyler: "Hattâ, Halide Hanım’ı yakından tanıyan aziz dostum Celâl Sahir, otobiyografya sözünü büsbütün kötüye yorumlayarak benimle selâmı sabahı kesmişti ve çok geçmeden kulağıma gelen dedikodulardan anlayacaktım ki, bu sözü kullanmakla, farkına varmaksızın, bir pot kırmışımdır: Meğer, Halide Hanım ilk evlilik hayatında Handan gibi bedbaht olmuş, aynı ruh krizlerini geçirmiş ve çok bağlı olduğu kocasından ayrılmak zorunda kalmış ve hâlâ da bu durumun acılıkları içindeymiş." (242) Bu bağlamda Handan karakterini Halide Edib’in narsisizminin yanı sıra “melek ve şeytan” imgelerinin aynı bedende ortaya çıkışı olarak okumak gerektiğini düşünüyorum. Bir önceki bölümde ele alınan Neriman karakteri her yönüyle melek kadın imgesini somutlaştırmaktadır; onun bütünüyle edilgen ve kimliksiz olarak ortaya çıkması, düşünceyi değil de duyguları temsil etmesi, annelik ve eş rolleriyle tanımlanması, erkeğine huzur ve güven duygusu vermesi ve tüm bunların erkek bir anlatıcı tarafından dile getirilmesi hiç şaşırtıcı değildir. Neriman'ın zıddı olan Handan ise romanın başlangıcında erkek anlatıcı Refik Cemal tarafından bir canavar olarak kurgulanır. Refik Cemal, arkadaşları Nazım ile Handan arasında filizlenen aşkı Handan’ın Neriman tarafından kendisine verilen mektuplarından öğrenir. Anarşist bir solcu olan Nazım, öğrencisi Handan’ı kendisiyle aynı yolda yürüyecek, davasında ona eşlik edecek bir yoldaş olarak görür ve ona evlenme teklif ederse de Handan bu teklifi reddeder, çünkü ona göre Nazım, onu kendisiyle değil amacıyla evlendirmek istemektedir. Nazım’ın Handan’ı kendisiyle düşünsel yeterlilik açısından eşit gördüğü ve ona eşitlik üzerine kurulu bir birliktelik, yoldaşlık teklif ettiği çok açıktır. Bu nedenle Handan’ın Nazım’ı reddetmesi ile ilgili öne sürdüğü gerekçeler inandırıcı olmaktan uzaktırlar. Bunun ertesinde kendisini sadece cinsel bir nesne olarak gören Hüsnü Paşa’nın evlenme teklifini kabul etmesi tuhaftır.

Handan tarafından reddedilişi nedeniyle hapisteyken intihar eden Nazım’ın ölümünden Handan’ı sorumlu tutan Refik Cemal onun için şunları söyler: Halbuki ben ondan şimdi tiksiniyorum. O kadar itina ile, bütün güzel duygular ve temiz adımlarla geçen bir çocukluktan sonra temiz ve yüksek Nazım’ın hayatını sırf kendini beğenmişliği, küçük vücudu yeteri kadar sevilmiyor, evhamıyla yıkması affedilir mi hiç? Ben adeta Nazım’ın hapishanedeki hayatını yaşamış kadar Handan’a lanet ediyorum. Kadınlar sonsuz birer sinir sistemi, birer hiç, birer süs! Erkeklere ruh ve fikir arkadaşı olduklarını savunarak yıllarca feminizm davası çıkardıkları halde her temiz ve saf şeyi yıkan tahripçiler! (86) Handan’ı bu şekilde resmeden Refik Cemal, mektuplarını yazdığı arkadaşı Server’i de Handan’a karşı uyarmayı ihmal etmeyerek şunları söyler: “Ben bilirim ki, bu kanlı, korkunç kadınlara kesinlikle tutulursun. O kadın seni usta pençesinde boğar. O vakit ben de erkek olduğumu unutur, onu mutlak boğarım” (87).Refik Cemal’in romanın başlangıcında Handan’ı tamamıyla bir canavar, kadının “yumuşaklık, sevecenlik” gibi erdemlerinden uzak, gururlu, soğuk bir yaratık olarak kurgulayan anlatısı, ona aşık olduktan sonra değişir. Handan bu aşkın doğuşundan sonra hem melek hem de canavar imgeleriyle temsil edilir. Sonuçta o, her ne kadar meleksi özellikleri bulunsa da Refik Cemal’in duyguları üzerindeki denetimini bozan, ona yasak aşkı tattıran, bir anlamda onu baştan çıkaran kadındır. Romanın ilerleyen bölümlerinde Handan, Adem’e dolaylı olarak yasak meyveyi yedirip cennetten kovulmasına neden olan “ruhu[na yerleşmiş] alçak ve azılı” (147) bir yılan olarak resmedilir. Romana egemen olan eril anlatı Handan’ı benliğindeki canavardan kurtarmanın yolunu bulacak, onu yeniden doğuracak ve istediği şekilde yaratacaktır. Kocası Hüsnü Paşa’nın kendisini sürekli aldatmasına tepki vermeyen, bunları görünüşte sessizceçünkü Hüsnü Paşa onun sürekli kıskançlık krizlerine girerek kavga çıkardığını söylersineye çeken Handan, Paşa’nın kendisini tamamen bırakıp İngiliz metresi sarışın Maud ile yaşamaya başlaması üzerine ağır bir menenjit geçirir ve bunun sonucunda da hafızasını tamamen yitirir. Bu hastalık ve sonucundaki hafıza kaybının temelde iki işlevi vardır: Bütün hastalığı süresince ve sonrasında Handan bütünüyle bakıma muhtaç bir zavallı durumuna düşer. Romanın başından beri, olması gerekenin aksine “bir erkek gibi” (35) güçlü resmedilen ve erkeklerin alanı olan bilim ve felsefeyle ilgilenen, bu nedenle erkeklerde huzur ve güven yerine rahatsızlık yaratan Handan nihayet yardıma muhtaç, bağımlı ve zavallı bir kadına dönüşür. Bunun da ötesinde bu hastalık sonucu yaşanan hafıza kaybıyla Handan bir çocuk gibi saf ve temiz olarak yeniden doğar ve böylece cennetteki Adem ve onun kaburga kemiğinden yaratılan Havva mitosu romanda yeniden yaratılmış olur. Refik Cemal bunu şöyle dile getirir:

"Bilir misin? Sana bir gün ben “Adem’le Havva’nın sevgisini en büyük bulurum” demiştim. Şimdi bugün biz onların cennetten çıkmadan önceki hayatlarını yaşıyoruz. O, yanındaki adam için vücut bulmuş, yaratılmış ve ondan başka, ona uymaktan ve onu sevmekten başka, ona sığınmaktan başka varlığında bir şey olmayan Havva! Ben de onun sevdiği Adem! (174)"

 Yukarıdaki alıntıda da açıkça görüldüğü gibi, eril söylem metinde ağırlığını böylece kurar ve düşlediği kadın imgesinin edilgenliğini somutlar. Halide Edib, Handan’ı kurgularken eril söylemin kadın imgelerini yeniden yaratmakla kalmaz, ataerkil etiği yeniden üreterek kadının varlığını verili ahlakî normlar içine hapseder. Handan’ın kocası Hüsnü Paşa ve daha sonra aşık olduğu Refik Cemal ile ilişkilerindeki tavrı bunu kesinleştirir. Hüsnü Paşa’nın başka kadınlarla olan ilişkileri karısı tarafından bile adeta doğal karşılanır. Handan kocasını diğer kadınlarla birliktelikleri nedeniyle yargılamaz, bu durumdan şikayetçi görünmez ve köşesine çekilerek sessizce kocasının kendisine döneceği günü bekler. Onun gibi güçlü, "erkek gibi"liği sürekli vurgulanan bir kadının kendisini sürekli aldatan kocasından ayrılıp bağımsız bir hayat kurmayı aklından bile geçirmemesi ilginçtir. Erkek için, evliliğe rağmen evlilik dışı ilişki çok olağan bir olgu olarak karşılanırken, Handan’ın Refik Cemal’e olan aşkı, sadece manevî düzlemde kaldığı, aralarında bir öpüşme dışında fiziksel hiçbir şey yaşanmadığı halde sürekli sorgulanır ve romanın son bölümlerinde sürekli Handan’ın “düşüşü” beklenir. Bu aşk gerek Handan’da gerekse Refik Cemal’de kaygı yaratır ve kadın için onu sevdiğini söyleyen erkek tarafından bile ahlakî düşüş olarak algılanır. Refik Cemal bunu şöyle dile getirir: İçimde derin ve çok sonsuz bir istekle beraber bir de tecessüs var; benim için Handan düşmez, düşemez kadınlardandı. Eğer düşerse... Hayır bu olamaz, benim hayatımı vererek isteyeceğim bu düşüş olmamalı. Çünkü ondan sonra aşkımın kanatlarındaki alev şiddetinden kendi kendini yakacaktır. (193) Refik Cemal sevdiği kadının kendisiyle birlikteliğini onun düşüşü olarak görüyor ve arzuladığı birliktelik gerçekleşirse Handan’ın düşmüş bir kadın olarak değerini yitireceğini belirtiyor.

Ataerkil etiğin Handan üzerindeki etkisi ise bundan daha derindir. O, hafızası yerine geldikten sonra Refik Cemal’i sevdiği için kendini aşağılık bir günahkâr, adi bir yaratık olarak görür ve sürekli olarak vicdanıyla hesaplaşır. Geçmişini yeni yeni hatırlamaya başladığı dönemlerde kimliğini reddetmesinin temel nedeni, başa çıkamayacağı bu günah duygusundan kurtulmak içindir. Gerçekle kaçınılmaz biçimde yüzleşmek zorunda kaldığında ise kendini İsa’yı ele veren Yehuda ile özdeşleştirir ki bu, günahının boyutlarını algılayışı hakkında önemli ipuçları içermektedir. Handan, Tanrı'nın peygamberini satan bir günahkârla boy ölçüşebilecek kadar ciddi bir günah işlemiştir:

"Ben o kadar kokmuş, o kadar iğrenilecek bir leke, bir et parçasıyım; başka bir şey değil. Değil cennet, hatta cehennem, cehennemin en yakıcı, en işkenceli derinlikleri bile beni kusup atmalı. Ben sonsuz olarak hiçbir yerde kendime yer bulamamalıyım. Hava, yer ve deniz beni reddetmeli, vücudumu tabiatın hiçbir unsuru kabul etmemeli, ruhumu hiçbir ahret, hiçbir tanrı, ebediyen kovularak, ebediyen yüzümü, kirli yüzümü, günahkâr ruhumu örtmek, saklamak için bucak bucak kaçmalı sürünmeli, kahrolmalıyım!" (195) Benimsediği ataerkil normları bir türlü kıramadığı, kadınlığını ve cinselliğini onların çerçevesi içine hapsettiği için kendisini sürekli aldatan Hüsnü Paşa’yı kabullenen, “ahlâk” ile “kadınlık”ı arasında sürekli bocalayan ve Refik Cemal’e duyduğu aşkı düşüş olarak algılayan Handan romanın sonunda ölür. Bu ölüm, aslında bir anlamda hayattan vazgeçerek intihar etmedir. Elaine Showalter, "Edebiyatta Kadın Geleneği" başlıklı makalesinde, kadın yazarın yarattığı kadın karakterlere karşı acımasızlığını Donald Stone’dan yaptığı şu alıntıyla açıklar:

Örneğin, Jane Austen’ın Lydia Bennet’in kişiliğini didik didik etmesi, George Eliot’un Rosamond Vincy’e her açıdan acımasızca davranması, kadın yazarların statükoyu en coşkulu ve en ayrıntılı biçimde nasıl... savunduklarını açıkça ortaya koyar. Bu yazarların kadın kahramanları, modern anlamıyla düşündüğümüzde, benliği tatmin etme isteğini neredeyse hiç duymazlar. (177)

Halide Edib-Adıvar, kadın yazar denildiğinde Türk yazınında ilk akla gelen isimlerden biridir. Ancak yapıtları birer klâsik olarak kabul edilen Halide Edib’in de, statükoyu korumak için özellikle kadın karakter yaratma, onun kadınlığını kurma ve ataerkil etiği yeniden üretme konusunda eril söylem içinden yazdığını ve Handan gibi sıradışı bir kişilik olma gücü taşıyan bir kadına yakışmayacak bir son çizdiğini düşünüyorum.


Handan: Aşk ve Vicdan (Nilgün ÇELİK)
http://birgunkitap.blogspot.com.tr/
.........
Halide Edib Adıvar’ın “Handan” romanı vicdan üzerine kurulu edebi mektuplardan oluşur. Handan, aile yaşamı hakkında sorgulayıcı, ilişkiler hakkında sosyal ve psikolojik vurguları olan bir romandır. Belki de bu nedenle edebiyatımızda hâlâ önemini korumaktadır. Romanın siyasi olarak, toplumsal olarak ve ailevi ilişkiler bağlamında incelenmesi olasıdır. Romanda, başkarakter Refik Cemal, eşi Neriman’a bağlıyken de, ihanete adım atarken de, diğer kahraman Server’in, Handan’dan nefret etme sebebinde de vicdan vardır. Ve tabii ki Handan’ın sonu da vicdanla şekillenir.

Roman 1902’de Refik Cemal’in yakın arkadaşı Server’e mektubuyla başlar. R. Cemal evlilik haberini verirken, Neriman’ı “güvenilir, sakin” ve güzel bulduğunu anlatır. Neriman’ın memleket sorunlarına seyirci olduğunu, “ot” düzeyinde ilgilendiğini söylese de cümlenin ardına “bir ot, bir çiçek, bir şey!” (s, 27) diye de eklemeyi unutmaz. Adıvar, sosyal yaşam içinde kadının durumuna ince ama güçlü bir gönderme yapar. R. Cemal memleket sorunlarına kayıtsız kalmayan bir erkektir; hayatını paylaştığı kadının da sadece “güvenilir” olması ona kâfi gelmeyecektir.

Handan, kardeşi kadar yakın olan akrabası Neriman’ın aksine, öğrenmeye açık, meraklı, dikkat çeken, tavır ve sözleriyle şaşırtan genç bir kadındır. Handan aldığı eğitim ve öğrenme gayreti ile gelecekte halk için bilinçli uğraşlar peşinde olmak isterken karşısına, eğitimine destek olan öğretmen, sosyalist Nazım çıkar. Nazım’ın, Handan’ın ruhuna hitap etmeden yaptığı evlilik teklifi kötü günlerin başlangıcı olur. Bu aşka sonuna kadar hazır iken, teklifin sadece siyasi davaya ortak edilmek istendiği için yapıldığını sanması ve onu reddetmesi hayatı boyunca taşıyacağı bir kambur olur.

Refik Cemal ve Server, arkadaşları Nazım’ın ölümünün ardından Handan’ı sorumlu tutsalar da uzun süre yüzleşemezler. Ancak R. Cemal’in Server’e yazdığı mektupta Handan’ın iç dünyasına şaşkınlıkla yakınlaştığı görülür: “… Bu kadının gözleri lakırdı söylüyor, Server. Adeta nazarlarındaki derin ve elemli şeye titredim, ürperdim, fakat mağlûp olmak istemedim…” (s,106). Adıvar karakterlerin ruhsal ayrıntılarını kişiliklerine öyle yerleştirmiştir ki hiçbir kelime ne fazla ne de aykırı gelir okuyucuya. Önyargıların o günlerde de bugün gibi tehlikesine, her duruşun bir sonuç olduğuna dikkati çeker.

Handan Hüsnü Paşa ile evlenir, daha doğrusu mutsuz yaşantısını ona adar. Adıvar, sevgisiz yapılan evliliklerin sızısını anlatırken, aile ortamında takındıkları maskeleri bir bir açığa çıkarır. Aralarındaki sevgisiz, yorgun evlilikte biri diğerinin geçmişini, diğeri şimdiki ihaneti kabul ederken, hâlâ her ikisi de beğenilme ve beğenme, aidiyet duygusunu arar. Handan eşinin ihanetini ruhen asla kabul etmemiş, hesapsız içine atmıştır. Oysa, o herkesin hayatında yer alabilecek, yokluğu boşluk yaratacak egemen bir karakterdir. O kadar ki, evine ve karısına sadakatle bağlı R.Cemal bile Neriman’ın boşluğunu Handanla doldurmak isteyecektir.

Romandan okuyucuya kalan sosyal yaşamdan, takılan maskelerden, silah olarak kullanılan önyargılardan çok aşkın acısıdır. Belki de yazarın önemle vurguladığı yaşananlar her ne olursa olsun aşkın vicdanla barınmayacağıdır. Handan her ikisini de terk etmek istediğinde dahi aşk yanı başındaydı… Siz hangisini tercih ederdiniz?



 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!