Ferit Edgü

O/Hakkâri'de Bir Mevsim

Ferit Edgü



 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

15.02.2012

 


 

Editörün Notu: Neden ve nasıl olduğu bilinmeyen bir kaza sonucu bir denizci kendini, Kafka karabasanlarını aratmayan "Hak" kentinde bulur. Bu zamansız, mekansız kente öğretmen olarak gelen anlatıcı kendinden kaçmaktadır ama aynı zamanda bir "kendini bulma" arayışı içindedir.  Bu yolculukta  yaşamın önceden de ezberlenmiş bir biçimi olmadığını “Sessizliğin sesini, ezikliğin, çaresizliğin, başeğişin, yokluğun eşiğini, çıldırmadan nasıl yaşandığını" öğrenir. Bu süreçte okuma yazma, matematik, hayat bilgisi öğrenen çocuklara ayrılmadan önce öğrettiği herşeyi unutmalarını öğütler. Çünkü doğru herkes için aynı değildir, Ayrıca "bilmek" te beraberinde mutsuzluğu ve umutsuzluğu getirecektir.  Ancak söylemek istediği tek gerçek  “trahom’un ve cüzzamın alınyazısı” olmadığıdır.


  Hakkâri’de Bir Mevsim – Ferit Edgü

Melih Cevdet Anday

http://www.insanokur.org/

“Ferit Edgü ilk basımı 1977 yılında yapılan ‘Hakkâri’de Bir Mevsim’de, bir hata sonucu dünyadan koparılmışların dünyasına gelen birinin, dilini, kültürünü bilmediği bu insanlarla iletişime geçmesini ve yeni yaşam yolları denemesini anlatır.

Yılların içinden geçtikçe kişi, yalınlaşmak dünyanın bütün karmaşıklığına sırtını dönüp, daha basite, en basite varmak ister. Kişi karmaşık olandan basite varmak için çabalar. Büyük, yaşamı topluca sırtlayan dertlerden sıyrılıp, daha çok bireyin yaşam içindeki yerine, onun var olma sebebine, küçük yaşamların ve ayrıntıların kalbine yürümeyi öğretir hayat.

Edgü, edebiyat dışındaki bütün kaygıları bir tarafa bırakıp, yazıda kendini yok eden, kelimelerin gücüne ve kudretine yaslanan, paragrafları aşan cümleleri bir kenara bırakan az, daha az kelimelerle üreten bir kelime avcısıdır.

Çehov “Vaktim olsaydı daha kısa yazardım” der. Metinlerinin işçiliğini göstermeyen bir doğallığı vardır. Herkese kelimeler üstündeki ustalığını göstermez. Dikkatli bakan, o ustalığın ayırdına varmaktadır.

Ferit Edgü’nün ilk olarak 1977 yılında, yeni baskısı bugünlerde yapılan Hakkâri’de Bir Mevsim romanı Onat Kutlar’ın senaryosuyla Erden Kıral tarafından filme de çekilmiş, 33. Berlin Film Festivali’nde (1983) ve 2. Akdeniz Kültürleri Film Festivali’nde ödüller almıştı (1984). Gerçekliği hikâyenin sonuna kadar da kestirilemeyen bir deniz kazasından sonra (Yoksa bir sürgünlük mü?) kendini karla kaplı kayaların üzerine kurulmuş, bütün dünyadan uzak düşmüş ve mecburen kendine bir dünya yaratmış bir Kürt köyünde bulur kendini öğretmen/anlatıcı/O. Hakkâri’nin Pirkanis Köyü. Gerçek ile düş arasında gidip gelir. Çoğu zaman hangi tarafta olduğu kestirilemez ve tam da bu yüzden Borges’in aktardığı meşhur, ‘Chuang Tzu’nun Düşü’ masalını anımsatır. “Chuang Tzu düşünde bir kelebek olduğunu gördü, ama uyandığında, düşünde kendini bir kelebek olarak gören bir insan mı, yoksa düşünde kendini insan olarak gören bir kelebek mi, olduğunu bilemedi.” O buraya fırlatılmıştır. Sürgündür artık. Başlangıçta bir düşten öte bir kâbusun içindedir. Yabancıların arasında bir yabancıdır. Dünyadan fırlatılmışların arasında bir fırlatılan. Ötekinin ötekisi. Başlangıçta buradan kurtulamama duygusunu yaşar. Sonra bu duyguyu da unutup o da tam da köylülerin mantığıyla bu dünyanın içinde bir dünya kuracaktır kendine. Yaşadığı dünyayı (köyü) reddetmez anlamaya çalışır. Oradan kaçıp, kurtulmak yerine orada yaşamanın olanaklarını arar. Hakkâri’de Bir Mevsim en üst bakışla bir hata sonucu, (sürgün olarak geldiği ya da kahramanın düşe inanıp buraya bir kaza sonucu geldiği inancı) oraya, dünyadan koparılmışların dünyasına gelip, dilini, kültürünü bilmediği bu insanlarla iletişime geçmenin ve yeni yaşam yolları denemenin de romanıdır.

Dışarıdan gelen bir şahittir. Anlatıcı bir sürgün olarak geldiği bu yerde, devletin ve onun temsillerinin ona biçtiği rolün dışına çıkar. Bir ceza olarak sürgün edildiği bu yerde yeni olanaklar arar. Oradaki günlerini anlamlı kılar. Bu yüzden de hayat köylüler için umutsuz ve karamsarsa da onun için yine de umut vericidir. Hâlâ bir umut vardır. Bir yanıyla da insanın olduğu yerde umudun da olduğunu söyler bütün olumsuzluklara, halden bilmezliklere rağmen.

Belki de Nuh…

Anlatıcı aslında köye nasıl geldiğini bilemez. Kafka’nın romanlarında olduğu gibidir. Akılla, mantıkla, dünyevi gerçekliklerin diliyle açıklanamayan bir durum söz konusudur. Anlatıcı da buraya nasıl geldiğini tam kestirememekte ya da kendinin uydurduğu bir yalana inanmak istemektedir. Belki de bu yüzden geçmişine dair başlangıçta hiçbir şey hatırlamaz. Ancak köylülerle iletişim kurdukça, yeni yaşam olanakları buldukça geçmişine dair izler de belirmeye başlar. “Bir kazazede miyim? Yoksa bir sürgün mü? Yoksa bir mahkûm mu? Öyleyse neydi suçum?” başlangıçta böyle bir sorgulamaya giderken sonrasında durumu kabullenir.

“Buraya, nerden, nasıl düşmüş olmamın da önemi yok! İster tekneyle uzak denizlerin birinde batıp, kurtulmuş bir kazazede olayım, ister kendimin ya da başkalarının sürgünü, hükümlüsü, ister trenle ister kağnıyla ister yalınayak gelmiş olayım buraya. Neyi değiştirir?” ve dünyaya ya da o köye fırlatılmış bir peygamber gibi davranıp on emri yazar. Aslında bir yönüyle de Tanrı’nın cezalandırdığı yeni bir Nuh peygamberdir. Kendini bile taşıyamayan bir peygamber. Yeryüzüne dolayısıyla o köye sürgün edilmiş bir peygamber.

On emri yazdıktan sonradır ki oraya bir kaza sonucu değil de bir sürgün olarak atıldığını kabullenir. Hep orayı, denizleri özler. Bir denizciyken dağa düşmüştür. Tam da bir sürgünün duygularıyla davranır. Sürgün orda olmasına rağmen burada olandır. Sürgün burada olmasına rağmen orda olandır.

Öte yandan doğanın, iklimin çetinliğinin, hayatın kesinliğinin bilgeleştirdiği köylüler de anlatıcıya düşsel olarak gelmektedir. Yazgılarını kabullenmiş, başka yazgılara şahit olmuş, acılarının katmerinden zerre şikâyet etmeyen insanlar Anlatıcı’yı oldukça şaşırtmaktadır. Okula başlayan çocuklar sadece anadilleri Kürtçeyi bilmektedir. Oysa o çocuklara yeni bir dil öğretmeye gelmiştir. Çocukların tek bildiği Türkçe kelimeler bile ölüm ve hastalıkla ilgilidir. Bu kelimeler köylülerin yazgısını da özetler. Sonra bu şaşkınlık yatışır ve bir yaşam felsefesine (Anlatıcı bunu anlar, ama köylüler yaşar) dönüşür. Bir aydınlanma süreci yaşar. Başlangıçta çevresine bir masaldaymış gibi şaşkınlıkla bakmasına rağmen o da gittikçe o yazgıların içinde yerini bulur. Hakkâri köylüsü çaresizdir. Ezikliğin, çaresizliğin, yokluğun içinde ve ölümün eşiğinde yaşayan insanlar. Ki bu eşik çoğu zaman atlanır. Yazgılarını kabullenmişlerdir. Bir isyan söz konusu değildir. Oranın devleti pek dikkate almayan ‘dağın hukuku’ vardır. Ve bu yazgılarını belirler.

Sade bir dil

Kitabın en dikkate değer yanı dilidir. Gücünü seçilmiş kelimelerinden alır. Sürprizlerle, betimlemelerle uğraşarak metnin tadını bozmaz. Dili olayın gelişimine kurban etmez. Bu romanda da aslında olayın gelişiminin nereye varacağı az çok kestirilir ama dilin nereye varacağı pek kestirilemez. Sözcükler Hakkâri’nin dağlarına, soğuk iklimine uzak olmadığı, tam da onun içinden olduğu gibi dünyanın herhangi bir yerindeki yazgıyı söyler bize.

Oldukça sade ve anlaşılır bir dile sahiptir. Sadeliğini işçiliğinden alır. Başlangıçta söylediğimiz yalınlaşmak tam da burada çok etkili olur.

Çünkü bu bir ‘varmak’tır. Karmaşık olandan kurtulup sade ve yalın olana varmak. Fısıltıyla ama unutulmaz bir ezgiyle sunulan bir dil. ‘Kendine özgü’ sözlerinin anlamını hakkıyla taşıyan bir yazar. Kuşkusuz dil Edgü’nün bütün eserlerinin aracı değil, temeli ve yapısıdır da.

Eserlerini sonraki zamanlarda bir konunun muhteşemliği üzerine değil kelimelerin büyüsünün üzerine kurar.

Düş ile gerçeğin, şiir ile düzyazının, kelime ile cümlenin tarafsız bölgesinde yani hem ikisine de ait ama ikisine de uzak, kendine ait bir dünya yaratan, başka yazarları anımsatmayan ama başka yazarlara anımsatan bir yazar Edgü.” Azad Şahin

“O”yu [Hakkari'de Bir Mevsim] sadece gerçekçi bir roman saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü,şaşırtıcı bir öyküdür bu. Ferit Edgü’nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesine hayran oldum. Çünki “O” gözlem gücünü, anlatı ustalığından alıyor.



"Ferit Edgü’de Benzemezliğin Dili"

Hasan Uygun

http://mavimelek.com

"SIRADAN İNSANLARIN HİKÂYELERİ"

“Yazar, her şeyi bilen, çözümleri ve bileşimleri gerçekleştirmiş, çıkacağı yolculuğun haritasını çizmiş; pusulasını usturlabını, basınç ve derinlik ölçeğini yedeğine almış kişi değildir.”

Şimdi Saat Kaç / Ferit Edgü

Dünya (özellikle Batı) edebiyatı göz önünde bulundurulduğunda, akımların büyük bir öneme sahip olduğunu görürüz. Akımlardan beslenen, bu yolla kendine bir yön çizen veya yeni yollar açan pek çok yazar / sanatçının ortak özelliği, kendinden önce gidilen yolu / yolları, varılan sonuçları ve tıkanılan sapakları iyice gözlemlemiş olmalarıdır. Yeniyi yapmak, eskinin imkânlarını tüketmeyi gerektirir çünkü. Her yeni akımı bir sıçrama, bir öncekinin tamamlayıcısı olarak görmek ve dünyanın bilimsel, teknolojik, ekonomik ve siyasi gelişim seyri göz önünde bulundurulduğunda, içinden çıktığı toplumun o anki ruh haline tekabül ettiğini söylemek mümkündür. Fakat yıkmadan yeniyi yapmak da mümkün değildir.

Bazı akımların izi sürülse de, (hiçbir zaman) tam anlamıyla “bir okul, akım olmadı Türkiye'de”.(1) Akımlar yoluyla kavranması mümkün olan dünya edebiyatının aksine, Türkiye söz konusu olduğunda, özellikle bazı dönemlerde oluşan sinerjinin kuşak kavramıyla yer değiştirdiğini ve bu yönde ifadesini bulduğunu söyleyebiliriz. Ancak Türkçe edebiyata damgasını vuran bir kuşak var ki, aradan altmış yıl geçmiş olsa da bugün hâlâ o kuşağın etkilerinden söz ediyor, gerçekleştirdikleri sıçramanın izlerini sürüyor ve olanca çeşitliliği ve yönsemelerine rağmen bazı isimleri (Vüs'at O. Bener, Ferit Edgü, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan, Nezihe Meriç, Sevim Burak, Adnan Özyalçıner, Erdal Öz, Orhan Duru, Demir Özlü, Leylâ Erbil, Onat Kutlar vd) yan yana getirebiliyoruz. Burada sözü edilen kuşak kavramını elbette sadece yıllarla ifade etmek yetersiz kalacaktır. Türkiye'de kuşakdaşlığın oluşumunda yılların yanı sıra bazı dergilerin de etkileri olmuştur. Tabii dergiciliği, Sait Faik'in deyimiyle, “bir dert yüzünden sevişen insanların toplandığı yer” olarak gören dergilerden bahsediyoruz. Aynı dertten mustarip olmasalar gerek ki, yine 1950 Kuşağı yazarlarından bahsederken hepsini aynı kefenin içine koyamıyoruz.

1950 Kuşağı ve Sait Faik
a dergisine hiç yazmamış olsa da, “Yazınsal yönsemesi bakımından 'a' kuşağından sayabileceğimiz Ferit Edgü,”(2) 1950 kuşağının da önemli yazarlarındandır.* Edebiyatımızda yayın macerası bakımından çok kısa, ama etkileri göz önünde bulundurulduğunda çok uzun bir zaman diliminde varlığını sürdüren a dergisi, döneminde gerçek bir sıçrama gerçekleştirdi. “1960'lardaki 'bunalım'ı kâh gerçek-üstünün kâh us dışının motifleriyle öyküledikleri ana izleklerine koşut”(3) 1950 Kuşağının yazın anlayışı, elbette tek yönlü bir mecradan akmadığı gibi beslendiği kaynaklar itibariyle de çeşitlilik gösterir. Mesela aynı dönemde öne çıkan ve bir takım gibi hareket etmeye çalışan Mavi dergisi çevresi de bu yazınsal sıçramanın önemli aktörlerindendir.

Ancak her iki derginin de Türkçe edebiyata getirdiği yenilik ve sıçramanın izleri sürüldüğünde bunların bir akıma tekabül etmediğini yine Ferit Edgü'nün şu sözleriyle de doğrulayabiliyoruz: “Bizler, 50 kuşağı bir araya gelip bir okul oluşturmayı istedik, ama yeterli bir temelimiz yoktu. Mavi dergisi çevresinde toplandık, bir takım gibiydik. Mavi Akımı deniyordu, ama yanlıştı bu, çünkü böyle bir akım olmadı hiç.”(4)

Bir akım oluşturma temelinden yoksun ve yazınsal yönsemeleri bakımından ilerleyen yıllar/yaşlarda birbirlerinden farklılaşsalar da 1950 Kuşağını bir anlamda birleştiren önemli durumlardan biri, iki derginin (a, Mavi) çevresinde kümelenmiş ve bu iki koldan Türkçe edebiyata dahil olarak kendi üsluplarını oluşturmalarıdır. Diğer ve asıl birleştirici özellikle ise Sait Faik'tir. Ferit Edgü, bir yazısında bu birleştirici öğeyi şöyle tanımlıyor: “Dostoyevski'nin, 'Hepimiz Gogol'ün Palto'sundan geliyoruz' demesi gibi, bizler de (1950 kuşağı denilen öykücüler, ama aynı zamanda Vüs'at O. Bener'ler, Yusuf Atılgan'lar, Bilge Karasu'lar, Nezihe Meriç'ler de) Sait Faik'ten geliyoruz.”(5)

Tabii 1950 Kuşağının ana damarından biri Sait Faik ise, bir diğer damarını da Sabahattin Ali ile Orhan Kemal çizgisi oluşturur. Fakat yine Edgü'nün de Buluşmalar(6) isimli kitabında ifade ettiği gibi, 1950 Kuşağının yazarları üzerinde Sait Faik etkisinin çok daha yoğun olduğunu söyleyebiliriz.

1997 tarihli Düşler-Öyküler dergisine verdiği röportajda da Buluşmalar isimli kitabındaki düşüncelerini şu sözleriyle destekler: “Her kuşak gibi, biz de kendi yeniliğimizi getirmek istiyorduk. Ama hem çok gençtik, hem de yeterince donanımlı değildik. Bu açılımı Sait Faik'te gördük.”(7)

Edgü'nün deneyciliği
Sait Faik'in yanı sıra dünya edebiyatından bazı yazarların da kuşağın üzerinde yoğun etkileri vardır. Başta Dostoyevski olmak üzere Kafka, Joyce, Beckett, Sartre ve Camus en çok etkilendikleri arasındadır. Ferit Edgü'nün etkilendiklerinin başında ise Kafka ile Beckett'ı sayabiliriz.

Birçok söyleşisinde hiçbir zaman Kafka veya Beckett gibi yazmaya çalışmadığını ifade etse de metinlerindeki varoluşçu katman, bizi yine de bu yazarlara götürüyor. 1950 Kuşağı yazarları arasında varoluşçuluğa en yakın duran Edgü'nün yazınındaki varoluşçu katmanın beslendiği asıl damar ise tabii ki Sartre'dır. “Sartre her zaman bir yol göstericiydi benim için. On sekizimde, 'Ya Sartre gibi olurum ya hiçbir şey' dediğimden bu yana, yıllar geçti. Sartre 'gibi' olmanın, yalnız kişisel yeteneğe değil, o yeteneğin, içinden çıktığı topluma da bağlı olduğunun bilincine varmamıştım delikanlılığımda.”(8)

Yukarıdaki ifadesinden Edgü'nün, elbette başka bir sonuca da gidebiliriz; daha doğrusu edebiyat yolculuğunun başlangıcına. Ama (belki de mütevazılığının bir yansıması olan) ironik bir olamamışlık, eksiklik duygusu ile kendisini büyük bir yazar olarak görmek konusundaki alçakgönüllülüğü, pek çok söyleşisi yanı sıra eserlerine de yansımıştır. Bir söyleşisinde şöyle diyor mesela: “Söylenenlerin tersine usta bir yazar değilim ben. Hatta zaman zaman bir çırak bile olmadığımı düşünüyorum.”(9) Son olarak Radikal Kitap 'a verdiği söyleşide de yazarın yine benzer bir ifadesine rastlıyoruz: “Büyük bir yazar olmadığımı biliyorum, ama küçük bir yazar olmadığımı da biliyorum.”(10) Benzerlik taşıması açısından Eylülün Gölgesindeki Bir Yazdı romanın girişindeki şu ifade de çarpıcıdır: “Yazdıklarımın büyük bir olasılıkla hiçbir önemi yoktu. Hiçbir değeri.”(11)

Böylesine alçakgönüllü bir yazarın edebiyat yolculuğuna çok genç yaşta başladığını söylemeye gerek yok sanırım. Ödüllü pek çok eserine rağmen, eserlerini yüceltmeyen, her yazma eyleminde yeni bir yolculuğa çıkan, yepyeni bir yol açmaya çalışan, aynı zamanda deneyci bir yazardır Ferit Edgü. (Ki bu yazımda asıl üzerinde durmak istediğim, Edgü'nün deneyciliğidir.) Deneyciliği biçim üzerindendir tabii. 1950 Kuşağının diğer pek çok yazarı gibi kendi dilini, üslubunu/biçemini oluşturmaya çalışmış, hiçbir zaman da aynı çizgi üzerinde durmamıştır. Kendine özgü olmayı, benzemezliği (authentique) hedeflemiş; olanı yinelemek yerine yıkmanın ve yeniyi yaratmanın yollarını zorlamıştır.

On dördünde Tanpınar'la şiir tartışan, on yedisinde dergilerde öyküleri yayımlanan, on sekizinde Sartre gibi olmak isteyen ve yirmili yaşlarda Café Flore veya Deux Magots'ta sık sık Genet, Sartre, Giacometti ve Beckett'la karşılaşan deyim yerindeyse çocuk yaşlardan itibaren edebiyat/sanat soluyan ve her eserinde yazma nedenini de tartışan, dilin ifade olanaklarını sonsuzca zorlayan bir yazardır Ferid Edgü. “Marquis de Sade'la, Artaud ile, Lautrémont'la daha önceden tanışıyordu. Yüzyılımızın belki en büyük anarşist ressamıyla, Picasso ile çok yönlü olarak karşılaştı. Giacometti ile, Fikret Muallâ ile aynı masada oturdu, César'la dost oldu.”(12) Ayrıca Beyoğlu kaldırımlarında kaplumbağa dolaştırmışlığı da vardır ki, bu kaplumbağa gezdirme meselesini tam olarak anlayamasak da, yine yirmili yaşlarında Baylan'da Demir Özlü'lerle, Onat Kutlar'larla ateşli edebiyat tartışmalarına dahil olduğunu Onat Kutlar'ın ifadelerinden öğrenebiliyoruz.

Fotobiyografik anlatı
Feridun Andaç'ın da ifadesiyle, yaşamı ve yapıtları üzerine konuşmayı pek sevmeyen Ferit Edgü, eserlerinde de bu tutumu sürdürür. Hakkâri'de Bir Mevsim ve Hakkâri dönemine değgin anı/kurguları içeren bazı metin parçalarını hariç tutarak söylersek; biyografik öğelerden alabildiğine arındırılmış ya da biyografik gibi görünen bazı metinlerinde bile kurgunun açık denizlerinde okuru bir başına, pusulasız bırakan bir yazar olarak çıkar karşımıza Ferit Edgü. Burada akla gelen ilk örnek, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanındaki Çakır karakterinin anlatıcı yazarın çocukluğunda derin izler bırakmış, hayatına dahil olmuş bir insan olarak sunulmasıdır mesela. İlk bölümünde romanın, anlatıcı yazar samimi bir dille, çocukluğunun geçtiği konağın ahırında atlarıyla yaşayan, kimsesiz, kambur, toplum dışı ve yalnız olmasına rağmen bunu atlarıyla gideren bir adamın hikâyesini anlatır. İyi niyeti, saflığı, hayatı olduğu biçimiyle kabullenmiş olmasının yanı sıra dünyada hiç kimsede olmayan bir yeteneğin sahibidir de Çakır. Atlarıyla konuşup onlardan dinlediği masalları, anlatıcı karakterin çocukluğuna anlatmış, onun hayal dünyasını zenginleştirmiş -belki de yazarlığının ilk tohumunu atmıştır. Bu yüzden yazar, Çakır'ı anlatmayı bir yük olarak üzerinde taşımaktadır. Ama gelin görün ki, nasıl anlatacağı sorununu çözemediği için bir türlü hikâyesini yazamamıştır. Bunun için Çakır'ın hiç olmamış fotoğraflarını kurgulayarak, onu fotobiyografik anlatmayı dener. Tam da romanın yarısına yaklaşmış ve yazarın çocukluğuna dair ilk elden bir hikâyeyi okuduğumuzu düşünürken, “ARA” bölümünden sonraki açıklama (tabii bu açıklamayı da kurgunun bir parçası sayabiliriz ama)** bir anda yüzümüze soğuk sular serpiyor. Yazar, okuruna “uyan” dercesine başka bir gerçek atıyor ortaya. Aslında anlatıcı yazar, bu hikâyeyi Boğaz vapurunda yaşlı bir adamdan dinlemiştir. Dolayısıyla başta kendisininmiş gibi anlattığı anılarla, yazarın uzaktan yakından ilgisi yoktur.

“Ben de yazabilirim”
Öte yandan Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanındaki önce hikâyeyi olabildiğince kendine yaklaştırma ve daha sonra ani bir hareketle uzaklaştırma yöntemine -örnekler birbirini eşitlemese de- Yaralı Zaman isimli anlatısında da rastlıyoruz. Metnin anlatıcı yazarı, Halepçe Katliamı'ndan kaçarak Türkiye'ye sığınan Peşmergeler'in göçlerine yerinde tanık olmak için çalıştığı gazetenin muhabiri olarak Hakkâri'ye gider ve oradaki tanıklıklarını daha sonra bir anı/anlatı metni olarak kaleme alır. Gerçekten de, daha sonra kitapla ilgili yapılmış olan röportajlarda yazarın, bu kitabın oluşum süreci öncesi ve sonrasında hiçbir şekilde Hakkâri'ye gitmediğine dair beyanatını okuyana kadar, anlattıklarını yerinde görmüş gibi düşündürüyor okura (1964'teki Hakkâri deneyimini ayrı tutuyoruz burada).

Kendisine yaklaştığı ve uzaklaştığı kurgularıyla, dostlarının birinci elden tanıklıklarını içeren bazı ifadelerin de izini sürersek kesinleyebileceğimiz bazı bilgilere ulaşabiliriz yine de Ferit Edgü'nün çocukluğuna dair. Mesela Beykoz'da, Yunus Emre'den ilahiler okunan bir evde büyüdüğünü. Yalnız bir çocuk olduğunu. Bu yalnızlığını paylaşacak kimsesi olmadığı için kitapların dünyasına sığındığını ve İkinci Dünya Savaş'ı yıllarında gazete kâğıtlarından yapılan kesekâğıtlarını düzgünce açarak oradaki yazılara kadar eline ne geçerse okuduğunu, ama 1951 yılında Sait Faik'in Şahmerdan'ıyla karşılaştıktan sonra “Ben de yazabilirim” diyerek yazma cesaretini aldığını... Bundan önce de kaleme aldığı birtakım şiirleri, kurgusal metin parçaları vardır tabii Edgü'nün, ama sıradan insanların hikâyelerine, tüm çıplaklığıyla ilk kez Sait Faik öykülerinde tanık olur. Toplumun dışında veya kenarında kalmış, ayrıksı, anti kahramanlardır bu insanlar aynı zamanda. Tıpkı Edgü'nün öykülerindeki birçok karakter gibi. İlk kitabı Kaçkınlar'dan (1959) itibaren bu yönelişi görmek mümkün. Toplum tarafından dışlanmış, anlaşılamamış ya da kendilerine deli gözüyle bakılan kişilerin hikâyelerini bir bakıma fantastik bir biçimde ele alır Kaçkınlar isimli kitabında Edgü. İkinci öykü kitabında ise daha bir içe bakış söz konusudur. İnsanın kendisiyle, yaşamla ve toplumla olan konumunu sorguladığı öyküleriyle Bozgun (1962), yine anti kahramanları taşır hayatlarımıza. Benzer bir seçimi Av'da (1968) da sürdüren yazar, bu kitabında da yine sistemin dışına itilmiş veya toplumun kenarında kalmış ayrıksı karakterleri gözler önüne serer.

Yukarıda da değindiğimiz, genel olarak 1950 Kuşağı, özel olarak da Ferit Edgü yazınında Sait Faik etkisine geri dönersek; tipik olarak anti kahraman olgusuyla karşı karşıya kalırız. Sıradan bir köylüdür bazen onun kahramanı, bir katil, bir kaçakçı, at bakıcısı bir kambur, esrar satıcısı, kaçık bir ihtiyar, bir şizofren ya da çaresiz bir insan... Öte yandan hayvanlar da çokça bir karakter olarak belirir Ferit Edgü öykülerinde: at, kedi, köpek, fare, papağan vd... Hayatın ayrıntılarıdır öykülerine yansıyan. İnsana ve hayvanlara bunca odaklanmış olan yazarın öykülerinde ise Sait Faik'in aksine betimlemelere çok az yer verilmiştir. Betimlemeyi sevmediğini, bir tarz olarak betimlemelerden özellikle kaçındığını, bunun yerine olayı ön planı aldığını ayrıca belirtir röportajlarında. (“… betimlemekten hoşlanmıyorum. Kendi içinde bir amacı olmadığında bana gereksiz geliyor betimlemeler.”)(13)

“Birtakım cümleler”
Sıradan ya da ayrıksı, fakat hep bu topraklara özgü, bir yanıyla tanıdık, her an yanımızdan geçip gidebilecek birinin öyküsüdür Edgü'nün genelde anlattığı. Ancak öykülerinde yer verdiği karakterler olabildiğince yerelken, temaları da tam anlamıyla evrenseldir. Çünkü bakış açısını yerelden evrensele değil, evrenselden yerele yöneltmiştir. Resim sanatına olan ilgisinin itkisiyle de olsa gerek, genel görünümün içindeki ayrıntılara, bütündeki parçaya, maddenin özündeki çekirdeğe yoğunlaşmıştır çoğunlukla. Bu yüzden de kısa öyküye, onun tanımladığı ve ortaya koyduğu biçimiyle minimal öyküye yoğunlaşır yazarlığının son dönemlerinde. Kısa öyküden de kısa olduğu için minimal adını verdiği bu öykülerin ilk örneklerini Binbir Hece (1991) ve Doğu Öyküleri'nde (1995); uç örneklerini ise Do Sesi'nde (2007) okuyabiliyoruz. Öyle ki tek cümlelik öyküler bile vardır bu kitabında. Tıpkı yaşamının son yıllarında günde sadece bir cümle yazabilen Beckett gibi, ayıklayarak ve arıtarak son dönem eserlerinde giderek yalınlığa, sadeleştirmeye, gitgide sözcüklerden uzaklaşmaya, okuyucunun düş gücünün tamamlayabileceği öykücüklere yönelmiştir ki, “biriktiklerinde belki bir öykü, bir anlatı oluşturabilecek uzunlukta”ki “birtakım cümleler”e indirger Ferit Edgü de yazınını.

Sonuç olarak, bir yalnızlıkta (çocuk yalnızlığı), bireyselliğe yer olmayan bir toplumda, bir aykırı, horlanmış olarak yazan 1950 Kuşağının öncü yazarlarından Ferit Edgü, tüm umutsuzluğuna rağmen bugün de kendi benzerlerini bulabilmek için cümleler biriktiriyor, kendi kuşağını aşarak kuşağımıza da öncülük ediyor.

Notlar:
* İlk sayısı 15 Ocak 1956 tarihinde çıkan a dergisi, aylık olarak yayınlanır. Derginin yayınlanma amacı, şiirde “Garip Hareketi”ne, hikâyede de, “Köy Edebiyatı Gerçekliği”ne karşı bir tavır içinde bulunmak ve bu yolda yazılar yayınlamaktır. Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar, Erdal Öz, Demir Özlü ve Muzaffer Buyrukçu'nun hikâyeleri burada çıkar. (Kaynak: “Türk Edebiyatında Kısa Hikâye”, S. Dilek Yalçın-Çelik. Türkbilig: Türkoloji Araştırmaları, 2002,(3):106-129)

** 1989 tarihli Hürriyet Gösteri dergisindeki yazısında Edgü, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı romanının başlangıçta bir bütün olduğunu, daha sonra bu bütünü parçaladığında ise yeni yapı için elinde iki parça kaldığını ve bu iki parçayı birleştirmek için de iki yıl beklediğini belirtmektedir. Taa ki bir gün Boğaz vapurunda bir ihtiyarın yanına gelip onunla konuşmasına değin. Dolayısıyla romanın “ARA” bölümünden sonraki açıklama da yazarın gerçek sesini duyurduğu bir parça gibi durmaktadır. Ancak gerçekliği yine de tartışılırdır...

Kaynaklar:
(1) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(2) Füsun Akatlı, Öykülerde Dünyalar - Eleştiri Yazıları, s. 83. Boyut Yayınları, İstanbul 1998.
(3) A.g.y.
(4) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(5) Ferit Edgü, Buluşmalar - Yazarlar / Ressamlar; s. 53. Can Yayınları, İstanbul 2007.
(6) A.g.y.
(7) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(8) Ferit Edgü, Şimdi Saat Kaç, s. 110. Sel Yayıncılık, İstanbul, 2008.
(9) “Ferit Edgü ile Dünden Bugüne”, Adam Öykü, Mart-Nisan 1997, S: 9.
(10) “Öteki Olmadığı Sürece Ben de Yokum”, Radikal Kitap, 3 Eylül 2010, S: 494.
(11) Ferit Edgü, Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, s. 11. Can Yayınları, İstanbul 2007.
(12) Ferit Edgü, Şimdi Saat Kaç, s. 10. Sel Yayıncılık, İstanbul, 2008.
(13) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.

Sayı: 48, Yayın tarihi: 06/10/2010

hasan@mavimelek.com
 


"Ferit Edgü ile Yaralı Zaman'lar Üzerine Söyleşi" | Abidin Parıltı*
"YARALI GÖVDE, YARALI YURT VE YARALI ZAMAN"

http://mavimelek.com/yarali_zaman.htm

* Radikal Kitap, 12/10/2007

Ferit Edgü: "Halepçe'yi İstanbul'da bir yara gibi yaşadım. Halepçe adını anmıyorum, ama Yaralı Zaman'ın odak noktasında o kıyım var. Nasıl diyeyim, gitmeden gittim, görmeden yazdım."

Minimalizmi bize biraz anlatabilir misiniz? Çünkü ilk eserlerinizden itibaren olabildiği kadar az kelimeyle "olay"ları anlatıyorsunuz. Bu tercih, edebiyatınız için nasıl bir anlam taşıyor?

Minimalizm: Az söz, çok çağrışım, çok anlam. Minimalist sözcüğünü, daha önce de yazdım, görsel sanatlardan ödünç aldım. Ve ilk kez 1990′ların başında kullandım. Oysa, 1950′lerin sonunda böyle metinler yazıyordum. Resim sanatında, çok renklilik, birçoklarının sandığı gibi, bir tabloda onlarca renk kullanmak değil, çok az renkle, onların aralarındaki raporlarla, çok renkli bir resim yaratmak demektir. Ben gerek betimlemelerden, gerek sıfatlardan uzak durdum oldum olası. Pek fazla roman yazmamamın nedenlerinden biri de bu.

Doğu'yu çok önemsiyorsunuz. Doğu'daki yaşama bakış ise aslında edebiyatınızın temelini oluşturan dil öğesini destekler niteliktedir. Bu bakış der ki: İnsan yılların içinden geçtikçe yalınlaşmak, en basite ulaşmak ister. Bu yüzden önce karmaşık olandan kurtulmalıdır. Doğu'nun bu düşüncesini ve sizin minimalist bakış açınızı bir araya getirebilir miyiz acaba?

Doğu, benim ikinci doğuşumu yaşadığım yer. Yıllar yılı, Batı'da, özellikle Paris'te yaşadım. Ama hiçbir zaman Paris'i bir ikinci yurt olarak görmedim, benimsemedim. Oysa, bir yazar, bir entelektüel olarak bu kente, Fransa'nın o ülkenin kültür ve sanatına çok şey borçluyum. Ama Doğu, başka bir şey. Diyebilirim ki, orda insanoğlunun gerçeğini duyar gibi oldum. Daha da önemlisi, kendimi, o dağ başında buldum, çırılçıplak. Tüm bir kış boyunca onunla konuştum, dertleştim, sorguladım. Doğuda, yaşam tekdüze ve yalındı. Ama, algılamasını bilenler için derinlikten yoksun bir yaşam değildi. Bu gerçeği dile getirmek için, büyük imgelere, aşırı "edebiyata" gerek olmadığı kanısındayım. Hiç değilse ben böyle bir yol izledim. Dağların yamaçları, kayaları, buzulları denli yalın bir dil. Diyebilirim ki Hakkâri'de yaşadığım bir mevsim beni değiştirirken dilimi de değiştirdi.

Genelde Doğu özelde ise Hakkâri neden edebiyatınızda bu kadar önemli bir yer tutuyor? Bu iklimin/coğrafyanın hangi özellikleri sizin ilginizi bu kadar diri tutuyor ki yıllar sonra Hakkâri'ye dönme ihtiyacı duydunuz?

Söyledim, orası benim dünyaya gözümü açtığım yurdum. Geçende bir söyleşi sırasında "ordan ayrılırken bir yarımı orda bırakmışım gibi", dedim. Sonradan gördüm bunu. Bana bunları belki de o yazdırıyor. Bir yarımı Hakkâri'de bıraktığım, o da Hakkâri'den hiç ayrılmadığı için bir dönüş söz konusu değil. Yaralı Zaman'daki dönüş, zaman üzerinden bir dönüş. Ama bunun ne anlama geldiğini sormayın bana.

Yaralı Zaman'da yine olabildiğince az kelimeyle ve boşluklu bir anlatımla Doğu'ya, yurdun yaralı tarafına Hakkâri'de Bir Mevsim'den yıllar sonra dönmüşsünüz? Bu süreçte değişen ne sizce?

Halepçe kıyımı sırasında, bir gazetemize, onlar adına Hakkâri-Irak sınırına gitmek istediğimi söyledim. Bunu bir gazete adına yapmamın tek bir nedeni vardı: güvenlik. Bana yanıt vermediler. Bunun yerine bir başka yazarı gönderdiler bölgeye. Ama ben Halepçe'yi burada İstanbul'da bir yara gibi yaşadım. Halepçe adını anmıyorum, ama Yaralı Zaman'ın odak noktasında o kıyım var. Nasıl diyeyim, gitmeden gittim, görmeden yazdım.

"Hakkâri'de Bir Mevsim" 1976′da yazıldı ve 1977′de yayımlandı. Benim Hakkâri'den ayrılmamdan on iki yıl sonra. Hakkâri'ye, Halepçe'den sonra gitseydim, belki de bu metinleri yazamazdım. Aradan geçen süre içinde her şey değişti. Her şey, 1960′larda da, Hakkâri'de her şey günlük gülistanlık değildi, ama bugünkü gibi bir trajedi de yaşanmıyordu. Oranın insanı yaşamla ölümü birlikte yaşamıştır oldum olası. Şimdi ölümle ölümü yaşıyor. Öksüz olmayan kimse yok. Ölmeyen kimse yok. Dağlar taşlar bile.

Romanlarınızdaki bir karakter olarak değil de (zira siz "olayları gözlerimi kapadığımda daha iyi görüyorum" diyorsunuz) Ferit Edgü olarak Hakkâri'ye yıllar sonra bir daha gittiniz mi? Nasıl hayatlarla karşılaştınız?

Hayır, gitmedim. İki yıl önce Diyarbakır'a gittim. Orda gördüklerimden sonra, Hakkâri'ye iyi ki gitmemişim, dedim. Çünkü belleğimdeki tüm Diyarbakır imgesi yıkıldı. O güzelim Ortaçağ kentinden geriye kişiliksiz, yoksul bir kent kalmıştı. Dicle bile kurumuştu. Hakkâri'de bir zamanlar yaşadığım köylerin artık yerinde olmadığını biliyordum. Gitmek, neyi görmek, kimlerle konuşmak için? O günkü öğrencilerimden çoğu bugün Avustralya'da yaşıyor.

Bu bağlamda o coğrafyanın sorunlarına nasıl çözüm bulunabilir sizce?

Bilmiyorum. Yazarlar bu tür çözümler üretemezler. Kafalarında bir çözüm olsa bile, bu genellikle, uygulanabilir bir çözüm değildir. Ortadoğu'nun yeniden yapılandırılması planları, hiç kuşkum yok, çoktan yapılmış. Şu anda uygulama çalışmaları yapılıyor zamana yayarak. Son sözü söyleyecek bizler değiliz. Ne de o yörenin halkı.

Düş, edebiyatınız için nasıl bir anlam taşımaktadır? "Hakkâri'de Bir Mevsim"de düş ile gerçek bir aradaydı. Burada da karakteriniz gözlerini kapatıyor ve kendisini o topraklarda buluyor. Bir düşten gerçekliğe ayak basıyor. Otuz yıl önce düşsel olan Hakkâri. Yaralı Zaman'da yaşadığımız zamanların gerçekliğine varmış durumda. Bu tercihin özel nedenleri var mı? Varsa nelerdir?

Bir zamanlar, düşün içindeki gerçekle, gerçeğin içindeki düşten söz etmiştim. Benim yazdıklarımın özeti gibidir bu. Tabii burdaki düş sözcüğü rüyanın karşılığı değil. Gözler açıkken görülen düş söz konusu. Düş gücü insanoğlunun sahip olabileceği en büyük zenginliktir. Düş gücümle yolculuklara çıkabilirim; çıkıyorum. Yalnız coğrafyada değil tarihte de. Yalnız tarihte de değil, insanların iç dünyalarında da. Gerçekliğin gerçeğine, özüne varmak için bu düş gücüne gereksinmemiz var. O yoksa hiçbir şey yok. Ne çözümler var, ne de mutlu bir gelecek. Yalnızca ölüm var. Yalnızca öldürümler var. Yok olmakta olan bu güzelim dünya var. Yaralı Zaman'ı bu güce borçluyum. Masamın başında, elimde kalem, böylesi yolculuklara çıkmamı, insanlarla karşılaşmamı, onlarla konuşmamı sağlıyor düş gücüm. Söz konusu tercih değil, bir zorunluluk.

Hakkâri'de Bir Mevsim'de kimse Kürtçe konuşmuyordu. Orada başka bir dilin olduğu bilinmesine, öğretmen tarafından bu dillendirilmesine rağmen, o dil de Türkçe söylenişiyle yazılıyordu. Oysa burada Hakkâri insanı artık Kürtçe konuşuyor. Sorularını/cevaplarını/ tepkilerini Kürtçe veriyorlar. Bu değişimin nedeni ne olabilir? Bu "yaralı zaman"ları aştığımız anlamına mı geliyor?

Dil, insanoğlunun en büyük gerçeğidir. Kimse, hiçbir güç, insanın elinden bu gerçeği koparıp alamaz. Onu yok sayabilir. Ama bu, o dili konuşanların, o dilin sahiplerinin sorunu değildir.

Hakkâri'de Bir Mevsim'i yazdığım yıllarda, önce de söyledim daha Doğu, bugünkü Doğu değildi. O günün sorunları da henüz tartışma alanına girmemişti. Ama ordaki dil, Kürtçe varlığını, gerek "Kimse"de, gerek "Hakkâri'de Bir Mevsim"de kendini duyuruyordu.

Bugün durum farklı. Yıllardır, etnik kökenli bir mücadele söz konusu. Dil de, bu mücadelenin bir parçası olarak gündeme girdi. Yaralı Zaman'da birkaç Kürtçe cümle var, evet, bunun nedeni, metni yazarken o sese gereksinme duymam.

Hakkâri'de Bir Mevsim ve Yaralı Zaman'ı karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan en önemli kavram "değişim" oluyor. Bize biraz bu değişimden söz eder misiniz? Bu değişimi göstermek miydi Yaralı Zaman'daki niyetlerinizden/ önermelerinizden biri?

Olumsuz bir değişim. "Kimse"yi, "Hakkâri'de Bir Mevsim"i, "Doğu Öyküleri"ni ve "Yaralı Zaman"ı yan yana koyup okursanız bu değişimi bir ölçüde görebilirsiniz. Yaralı Zaman'da kanayan yarayı dile getirmek istedim. Acıyı. Bir kez daha çaresizliği. "Yaralı Zaman"ın başlangıçtaki adı "Zap"tı. Zap nehri gibi akan bir anlatı, bir roman düşlemiştim. Orada yeniden yaşamadan böylesi bir roman yazamayacağımı gördüm. Buna hakkım olmadığını da.

Yaralı Zaman'da hep gündemde olan kelime sizin Seferis'ten emanet aldığınız "yara"dır. Sizce toplum olarak biz gerçekten yaralı mıyız? Hem gövdelerimiz hem zamanlarımız hem de yurdumuz yaralı mı? Neden?

"Zap" adı, Seferis'in, acısını hâlâ yüreğimin içinde duyduğum sevgili Samih Rifat dostumun çevirisinden o iki dizeyi (Yaralı gövde, yaralı yurt/Yaralı zaman) okuduğumda, hemen değişti. Gördüğünüz gibi, yaralı olan yalnız zaman değil, her şeyimiz yaralı. Hepimiz yaralıyız. Kimimiz farkında, kimimiz değil. Yaralı yurt kan yitiriyor, onunla birlikte bizler de.

Bu anlamda yaralarımızı sağaltmak için sizce nelere ihtiyacımız var?

Birçok şeye. Akla, sağduyuya, önyargılardan kurtulmaya, geçmişi doğru değerlendirmeye ve gerçekçiliğe.

"Hakkâri'de Bir Mevsim"de köylüler yoklukla, yoksullukla baş etmeye çalışırken Yaralı Zaman'da bu sorunlara savaş, ölüm ve geceyi aydınlatan kurşun sesleri eklenmiş durumda. Düş katı bir gerçekliğe dönüşmüş. Ama buna rağmen insanlar yurtlarından sürgün olmayı düşünmüyorlar. Yani sorun sadece ezberlenmiş bir davranış biçimi olarak sadece "ekonomi"den geçmiyor sanırım…

Her şeyin ekonomik durumla açıklanması gerilerde kaldı. Ekonomi, toplumsal yaşamın motoru, evet, ama insanoğlunun yaşamına yön veren tek etken değil. Doğu'nun başlıca sorunu ekonomik. Bunu kimse yadsımıyor. Ama Doğu'nun ekonomisi çok iyi bir duruma gelse, bugünkü temel sorunların değişeceği kanısında değilim. Bir zamanlar olabilirdi, bugün değil. Ekonomi kadar, örneğin, iklimin de o yöre insanının karakterini, dünyaya bakışını etkilediğini düşünüyorum. Ben, ölümü, sıradan, herhangi bir olay olarak yaşayan bir başka insan topluluğu görmedim. Yolları yok, ekilecek toprakları yok, ama köylerine, mezralarına, dağlarına, derelerine, zomalarına, hattâ çıplak kayalarına bağlılar. Bu zorlu doğal koşullara karşın, topraklarından, sonsuz kışlarından kopmak, başka bir yere yerleşmek istemiyorlar.

Diyarbakır'a gittiğimde, gecekondularda yaşayan, Hakkâri'nin köylerinden gelme insanları gördüm. Son derece mutsuzdular kent yaşamından. Yakılmış, yıkılmış da olsa köylerine, koyunlarına, kurtlarına, köpeklerine dönmenin, evlerini, ahırlarını yeniden inşa etmenin düşünü kuruyorlardı. Benim kolay kolay anlayabileceğim bir şey değil. Ama bu, benim değil onların yaşamı.

Yaralı Zaman'da yolculuk imgesi yeniden karşımıza çıkıyor…
 

Her roman, öykü, şiir bir yolculuktur. Sizi çağıran, alıp götüren, sonra değiştirip geri getiren bir yolculuk. Döndüğünüzde artık aynı insan değilsinizdir. Ben gençliğimden beri yolculukları sevdim, yolculuklar yaptım. Yurtiçinde, yurtdışında. Ama hiçbir yolculuk, kitapların beni alıp götürdüğü yolculuklar kadar değiştirmedi. Düşünsenize, sıcak odanızda Hakkâri'yi okuyor ve tir-tir titremeye başlıyorsunuz. Doğrusunu isterseniz, her büyük edebiyat bir yolculuktur. Céline'in bütün romanları, Conrad'ın bütün romanları bir yolculuğu anlatır. Savaş ve Barış geçmişe, tarihsel bir yolculuktur. Ecinniler insan ruhuna bir yolculuktur. Tüm destanlar, başta Homeros, bir yolculuğu anlatır.

Yaralı Zaman'da "insan yurdunu bırakıp gider mi?" diye soruyorsunuz. Hakkâri'deki öğretmen bir sürgündü. Yaralı Zaman'da ise o sürgün, yıllar sonra Hakkâri'ye sürgün zamanlara dönüyor. Bu anlamda sürgünlüğü ve yurt kavramını bize biraz anlatabilir misiniz?


Az önce Diyarbakır'daki Hakkârililerden söz ettim. Sürgün, illa da "yabancı" bir yere gönderilmek demek değil. Aynı dilden konuşan, aynı soyun insanları arasında da sürgün olarak duyabilir insan kendini. Ama sürgünün en acısı, zorunlu ya da gönüllü olarak (çoğu kez aynı şey) yurdundan ayrılmak zorunda kalmaktır. Yeryüzünün tüm insanları, bundan aynı şekilde etkilenmez. Örneğin, Hollandalılarda bu duygu çok azdır, keza İngilizlerde de. Bu coğrafyada yaşayan köylerde ise dramatik boyuttadır. Bu coğrafyada yaşayan insanlar sözünü özellikle söyledim. Çünkü yalnız biz Türklerde değil, bu toprakların diğer insanlarında özellikle Ermenilerde, hatta Rumlarda ve tabii Kürtlerde, sürgün acısının, birçok kez tanığı oldum. Bu topraklar insanı çeker. Nâzım'ın hasretini anımsayın. Niçin çeker? Çekmemesi için bin neden varken, o çeken bir neden nedir?

Bilmiyorum. Sanırım, hiçbirimiz bilmiyoruz.


TÜYAP Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı Ferit Edgü:

'Şimdi saat kaç?'

Zeynep Oral

TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı 30 yaşında! Nasıl da "uçuyor" zaman!

Daha dündü sanki... Faşist darbenin dişlileri insanı, insan yaşamını, insan onurunu paralayıp yok ederken, bir avuç yayıneviyle başlamıştı İstanbul Kitap fuarları. Yıl 1982. Bu fuar sığınaktı, cankurtarandı, umuttu, direnişti.

Bugün 30 ülkenin katılımıyla uluslararası nitelikte dünyanın en saygın kitap fuarlarından biri... Yarın, (12 Kasım) açılıyor. Bu yılki fuarın Onur Yazarı Ferit Edgü...

Düşün içindeki gerçek
Benim için Ferit Edgü çağdaş Türk edebiyatının en önemli adı, en güçlü kalemi. (Hani doğrusu kibarlık edip, en güçlülerinden "biri" demek içimden gelmedi!)

Eserleri üzerine bugüne dek sayısız araştırma ve tez yayımlandı. Eleştirmenler çeşitli hükümler verdi. Kitapları birçok dile çevrildi. "Bir Gemide" adlı kitabıyla 1979 Sait Faik Armağanı, "Ders Notları" ile 1979 Türk Dil Kurumu Ödülü, "Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı" ile 1988 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Bir gazete yazısında benim bunlara ekleyebileceğim pek bir şey olamaz... Ancak şunu söyleyebilirim:

Onun eseri bir bütündür... Çok yönlü kültür birikimi, resim sanatıyla, dünya edebiyatıyla içli dışlılığı... Evrenselliğe pupa yelken yolculuğu ile yerel olanın derinine inmesi... Çağdaş olanı, geleneksel olanla ve tarih bilinciyle buluşturması... Bunlar gibi nice özellikler, onun çokyönlülüğüne işaret etse de eserinin bir bütün olduğunu gözden kaçırmamalı.

Bu bütün, düşün içindeki gerçeği; gerçeğin içindeki düşü aramaktır...

Sakın ha, düş deyince "rüyayı" kastettiğim sanılmasın... O gözleri açık düş gücünü kullanıyor. Bunu yaparken insan ruhuna, insan ruhunun derinliklerine, farklı coğrafyalara tarihlere, farklı edebiyat eserlerine, farklı kültürlere yolculuklara çıkıyor. Bu yolculukta sözcüklerle dille didişiyor, kendiyle ve çevresiyle hesaplaşıyor. Roman, öykü, şiir, deneme... Hiç fark etmez. Öz-üslup-biçem, yok öyle bir derdi!

Yalınlık, doğallık ve son yıllarda yoğunlaştığı minimalizm... Ama yine de varsa yoksa (tekrarlıyorum) düşün içindeki gerçeği; gerçeğin içindeki düşü aramak...

O / Hakkâri'de Bir Mevsim, Kimse, Ah Minel Aşk; Ders Notları, Abidin, Doğu Öyküleri, Nijinski Öyküleri, Van Gogh -Yüz Yıl Sonra-, Biçimler Renkler Sözcükler, Kaçkınlar, Yazmak Eylemi (Bir Siyasal / Toplumsal Olay Üzerine 101 Çeşitleme), Şimdi Saat Kaç, Leş (Toplu Öyküler), Yaralı Zaman (Bir Doğu Yolculuğundan Notlar), Sözlü /Yazılı, Buluşmalar ve daha niceleri... (Sel Yayıncılık, Can Yayınları, Ada Yayınları)

Bütün bu kitaplar tanığımdır...

Yaşamında Güzel Sanatlar'dan edebiyata savrulduğu gibi, Paris'te geçirdiği uzun yıllar sonunda Hakkâri'nin Pirkanis köyüne savruldu. Okulu olmayan köye öğretmen oldu. Ve yeniden doğdu.

Sait Faik, Melih Cevdet, Oktay Rifat, Marquez, Sartre, Borges, Beckett, Genet, Alfred Jerry ve Demir Özlü, Orhan Duru, Onat Kutlar hepsi akrabasıydı, aynı ailedendiler... Ama en çok Kafka yakasını bırakmadı...

Abidin Dino, Yüksel Arslan, Bedri Rahmi, Eren Eyüboğlu, Füreya, Aliye Berger, Füreya, Fikret Mualla can dostlarıdır; Rembrant, Bacon; Goya, Picasso, Matisse, Giacometti arkadaşları...

'Niçin Yazıyorum?'
Bana soracak olursanız, Ferit Edgü'nün tüm yazma eylemi, "Niçin yazıyorum" sorusuna yanıt aramak içindir.

Zaten o, oldum olası, yanıtları değil soruları yeğlemiştir. Uyumu değil çatışmayı; gölleri değil okyanusları, rüzgârı değil fırtınaları, uçakla çıkılan değil, masa başı kalemle çıkılan yolculukları; bulmayı değil aramayı yeğlediği gibi...

Tıpkı onun için çağdaşlığın yolu geleceği düşlemek kadar geçmişi düşünmekten geçtiği gibi...

Benim kestirmeden söylediğimi o kendince soruyor. "Şimdi Saat Kaç" adlı kitabındaki "Susmuyordu, Ağlıyordu" yazısında.

"Bazı yazarlar vardır, yazı masasının başına oturduklarında kendilerine ilk sordukları soru: 'Niçin yazıyorum?'dur. Doğrusu, yazmak için binbir neden varsa, yazmamak için biniki neden vardır bu tür yazarlar için: Yazmak çözülmüş bir sorun değil, her yazmaya oturuşta çözülmesi gereken sorunlar yumağıdır." Dedikten sonra şöyle devam eder:

"Yazar, her şeyi bilen, çözümleri ve bileşimleri gerçekleştirmiş, çıkacağı yolculuğun haritasını çizmiş; pusulasını, usturlabı, basınç ve derinlik-ölçerini yedeğine almış kişi değildir. Böylesi bir yolculukta bunların işine pek fazla yaramayacağını bilir. Dahası kendisini yanıltacaklarını, yanlış yol gösterebileceklerini düşünür. Can yeleği de yoktur bu tür yazarların. Okyanusa açılmayı aklına koymuş bile olsa. Tüm güvencesi kendisidir. Bir de kendisi gibi böylesi yolculuklara çıkmış olanlar. Ama bu güvenceye sahip olmak için, geceyle tan ağartısı arasındaki çizgide ilk ve son sorusunu sormak gerekliliğini duyar: Niçin yazmak?"

Şu son paragraftan da anlaşılacağı gibi Ferit Edgü'nün eserlerinin ipuçları, açılımları, yüreğinize ve aklınıza dokunuşları, sadece ve sadece o eserin içindedir.

O nedenle şimdi tam da Ferit Edgü kitaplarını okumak zamanıdır.

Akrebi ve yelkovanı olmayan bir saate bakıp, kendinize "Şimdi saat kaç" diye sorma zamanı...

Dilerim Ferit Edgü, niçin yazıyorum, sorusunun yanıtını bulmaz da, o hep yazmaya, bizler de onu okumaya devam ederiz!

Cumhuriyet- 11 Kasım 2011
 
  Hakkâri’yi Ferit Edgü’den öğrendim
14 Kasım 2011 Pazartesi 01:10
Orhan Miroğlu
orhanmir@hotmail.com

TÜYAP’ın Onur Yazarı bu yıl Ferit Edgü..

İsabetli bir seçim bence.

Edgü’nün kitaplarını şimdilerde Sel Yayıncılık basıyor.

Toplu öyküleri Leş adıyla yayımlandı.

Görsel Yolculuklar Edgü’nün geniş bir zamana yayılan sanat yazılarını bir araya getiren kitabın adı.

Ferit Edgü, gençlik yıllarımdan bu yana, ne yazdığını ne düşündüğünü merak ettiğim bir yazar oldu hep.

Son zamanlarda, Kürtleri anlatan hiçbir romanın Hakkâri’de Bir Mevsim kadar başarılı olduğunu düşünmüyorum.

Vietnam hakkında yapılan sinema filmleri arasında Kıyamet neyse, bizim ‘kıyametimizi’ anlatmaya soyunmuş edebiyatın arasında da Edgü’nün Hakkâri’yi anlatan romanı o’dur.

Edgü bu romana konu olan coğrafyaya 1960’lı yıllarda er-öğretmen olarak gitti, 1976’da 12 yıl öncesine giderek ve o yılları yeniden düşleyerek, Hakkâri’de yaşadıklarını yazdı, bu yazılanlar bir yıl sonra basıldı.

Ne şaşırtıcı imgeler, ne ‘büyük edebiyat’ kaygısı..

Edgü’nün romanında bunların hiç biri yoktu.

Onat Kutlar 1983’te, bu değerli romanın senaryosunu yazdı, Hakkâri’de Bir Mevsim böylece filme çekildi.

Erden Kıral’ın yönettiği filmde Genco Erkal ve Şerif Sezer başrollerde oynadı.

Ama maalesef, film sakıncalı bulunarak ve üstelik gala gecesinde yasaklandı.

Edgü’nün romanı, dillerini, âdetlerini bilmediğimiz bir coğrafyayı anlatıyordu; yazıldığı yıllarda Hakkâri’yi anlayabilseydik, bu ülkede edebiyat ve siyaset farklı olabilirdi.

O yıllarda, şimdiki gibi sadece ölüm ve sadece umutsuz sabahların gecelerini delip geçen kurşun sesleri yoktu, ama romanda anlatılan her şey, bu coğrafyanın insanlarıyla yaşadığımız yabancılaşmanın bir gün bizi sürükleyebileceği felaketlerin habercisi gibiydi sanki..

Ferit Edgü’nün, okurunu uyarma gereği duyması bundandı belki de:

“Bu kitapta yazılı olanları anlamakta güçlük çekebilirsin.. çünkü anlamak ortak bir dil gerektirir.. ortak dil ise ortak yaşam/ ortak bilgi/ ortak birikim/ ortak düş, kimi yerde, ortak düşüş demektir.. ama diyebilirsin ki bana yabancı olanı arıyorum ben..öyleyse yolun açık olsun.. ama gene de bu kitabı okurken elinin altında, büyük gezginlerin sözlükleri, andaçları bulunsun derim..”

Hakkâri’de Bir Mevsim’i yazan Edgü’nün Hakkâri’yle kurduğu düşsel yolculukları hiçbir zaman bitmedi.

Hakkâri’de Bir Mevsim, bilinmeyen bir dil diye kayıtlara geçen bir dille konuşan insanların dünyasını, yoksulluklarını ve o zor coğrafyada yaşadıkları imkânsızlıkları anlatıyordu.

Bu unutulmaz romanı, Kimse, Yaralı Zaman, Doğu Öyküleri izledi.

Tümü de yazarın düşsel yolculuklar olarak tanımladığı kitaplar..

Yaralı Zaman’ın adı Zap olsun istemişti Edgü. Verdiği bir söyleşide, Zap gibi akan bir roman yazmak istediğini söylemişti. Ama düşsel yolculukların, böyle bir romanı yazmaya yetmeyeceğini anlamış ve romanı yazmaktan vazgeçmişti.

Ne büyük bir dürüstlük!

Görmediği, bilmediği ve yaşamadığı zamanları yazmanın artık sadece düşsel yolculuklar kurarak mümkün olmadığını anlamıştı Edgü..

Yaralı Zaman’ın merkezinde ise, Halepçe vardı.

Yoksulluğun, çaresizliğin yerini, ölüm ve geceyi delip geçen kurşunlar almıştı artık.

İki eser arasındaki zamanı anlamak ise biz okurlara düşüyor. Kürt sorunu üstüne konuşan ve fikri olan her kim varsa, Hakkâri’de Bir Mevsim ve Yaralı Zaman’ın yazıldığı yıllara yeniden dönmeli bence.

Edgü’nün eserlerini okuyarak o düşsel yolculukları yeniden yaşamalıyız.

Hakkâri, Edgü’nün ilk romanında anlattığı Hakkâri değil artık.

Ferit Edgü’nün o ilk ama baştanbaşa sarsıcı eserinin 12. sayfasında yazdıkları, romanı okuduğum günden başlayarak hiç aklımdan çıkmadı:

“Kafka karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandıramadı
(ya da girmedin onun düşlerine)
bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde
en korkunç kitabın konusu sen olurdun.
tolstoy bilseydi seni
soyluluğundan bin beter utanırdı.
ve kimbilir belki yazarlığında
–şimdi benim utandığım gibi–
avvakum bilseydi yakınında senin gibi bir kent olduğunu,
kafkasları aşıp çile çekmeye sana gelir,
senin mağaralarında yaşardı.
dostoyevski sürülseydi sana
yer üstünden notlar’ı yazardı
ya da suç ve suç’u...”

Türk Edebiyatında Ferit Edgü gibi yazarların olması büyük bir zenginlik.

Bir Kürt olarak Hakkâri’yi ilk Ferit Edgü’den öğrendim ve okudum desem, kimse şaşırmasın.

Sanırım eli kalem tutan Kürt aydınları da farklı düşünmüyorlar.

Hayatın edebiyatla buluşmasının yasaklar nedeniyle imkânsız olduğu, ve her şeyin yasaklı bir dille kuşaktan kuşağa ama sözlü olarak aktarıldığı zamanların geride kaldığını anlamamızı sağlayan, ve kelimelerin gücünü gösteren bir romana imza attı Edgü.

Bu romanda anlatılan her şey bana çok tanıdık geliyordu, çünkü ben o coğrafyanın insanıydım.

Benim de doğup büyüdüğüm coğrafya, az çok Hakkâri’ye benziyordu.

Hakkâri’de eski kitaplar satan Süryani sahaflar vardı, Midyat’ta gümüşün ve taşın ustası Süryani ustalar..

Midyat’ta da, çocukların onlarcası, yüzlercesi, doktor ve ilaç olmadığı için ölüyorlardı..

Yoksulluk, yabancılaşma, acı ve keder..

Bütün bunlar o coğrafyanın ortak kadersizliği gibiydi sanki..

Ama bu kadersizliği kelimelerle edebiyata taşıyan ve bir karabasan gibi yaşananları fark etmemizi sağlayan romancı Ferit Edgü oldu.

TÜYAP’ın onur yazarına bin selam olsun!


Sayın Mustafa Kurt'un titizlikle hazırladığı Varoluşçuluğun Türk Edebiyatına Girişi ve Etkileri adlı çalışması varoluşçu felsefesinin 1950 sonrası yazarları üzerindeki etkilerini irdelemektedir.  Aşağıda bir bölümünü alıntıladığımız bu müstesna çalışmanın tamamını görüntülemek için lütfen http://www.turkiyat.gazi.edu.tr


Mustafa KURT

Varoluşçuluk özelinde ele alan bu çalışma, özellikle 1950’li yıllardan sonra söz  konusu felsefe  akımın Türk edebiyatında algılanış biçimleri ile roman, hikâye ve   şiirdeki yansımalarını değerlendirmeye çalışmaktadır. Türk edebiyatında modernist eğilimlerin yo!unlaştığı bir dönemde etkili olan varoluişuluk, gerek edebî metinlerin işlediği temalarda gerekse bu metinlerin yapısal özelliklerinde önemli değişimlere yol açmıştır.

ayrac.gif Mavi dergisi çıkığında yer alan Ahmet Oktay yıllar sonra “Bütün bir ku!ak yeni bir söz söyleme kaygısıyla orada buluştu". Temel tezimiz şuydu: ‘Mevcut edebiyat, Sait Faik dı!ında tükenmiş, işlevsizleşmiş bir edebiyattır. Yeni bir soluma, yeni bir biçim ve biçeme gereksinim vardır. O. Akballar, B. Necatigiller dönemi, kapanmıştır.” (Oktay 2004: 24) diyerek bu döneme ve oluşuma ışık tutar.

ayrac.gif Daha sonra çıkan A dergisi 1950’li yılların önemli tartışma konularından olan “Toplumcu-Gerçekçi” edebiyata karşı bireyi öne çıkaran bir edebiyat anlayışını önerir.Aynı dönemde Değişim  dergisi intihar Özel Sayısı adlı özel bir sayı yayımlar.Sartre, Kierkegaard, Camus, Jaspers gibi varoluşçuların üzerine yazılar yayımlanır.

ayrac.gif “Garip Hareketi”ni unutmamak gereklidir. Garip Hareketi yalnızca Şiire/ edebiyata dair söyledikleriyle değ il, hayata ve dünyaya bakışıyla da yeni bir anlayışın ürünüdür. Bütün dünyanın buhranlarla sarsıldığı bu dönemde Garip şiirinin hayata ve olaylara karşı takındığı umursamaz ve alaycı tutum aslında bir kırılmanın da işaretidir. O güne kadar şiire ve şaire atfedilen bütün “üstün” değerleri alt üst etmeye yönelik olan bu yaklaşım 1950’li yıllarla birlikte bambaşka bir edebiyat anlayışına da zemin hazırlayacaktır. Hareketin en önemli öncüsü Orhan Veli Avrupa’yı bir ‘varoluş sorgulamasına sürükleyen olayları şöyle değerlendirir:

“Ne atom bombası,
Ne Londra konferansı; 
Bir elinde cımbız  
Bir elinde ayna;   
Umurunda mı dünya!”
........

Yukarıdaki dizeler Orhan Veli neslinin hayatı, ölümü kendi doğallığı içinde Kavradığnın ve bu kavramlara karşı umarsız, hatt⠑nihilist’ bir tavır geliştirdiğinin bir  kanıtıdır.

ayrac.gif Gelenekle ve toplumun sahip olduğu değerler /inançlar sistemiyle bir hesaplaşmayı da içeren bu de işimin en somut örneklerini 1940’lı yılların sonu ile 1950’li yılların başlarında görmek mümkündür. Sait Faik’in özellikle Alemda!’da Var Bir Yılan ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Abdullah Efendi’nin Rüyaları adlı eserleri; deşişen, yalnız kalan, bunalan, kendi kendisiyle ve toplumla hesaplaşan bireyin içinde bulunduğu durumu ifade etmede farklı yollar aradıkları birer metin olarak karşımıza çıkar Varoluşçu terminoloji ile modernizmi birlikte karşılayan/ yaşayan bireyin/ yazarın evrende tek başına olduğunun farkına varışı, onu o güne kadar belli bir değerler sisteminin parçası kılarak güvende tutan inançlarının sarsılması; geçmişle ve değerler sistemiyle hesaplaşması, bunun sonucu olarak da bir çeşit nihilizme düşmesi büyük bir çatışmayı beraberinde getirir.

ayrac.gif Varoluşçuluk 1950’li yılların hemen başlarında, kendinden önce gelen felsefelere karşı çıkışı ve ‘insanî’ olanı öne çıkarmasıyla hem Türk düşünce dünyasını hem de edebiyatını derinden etkileyecektir

ayrac.gif “Egzistansiyalizmin fikirsel etkisi, önemli ölçüde, Türkiye’nin, özellikle de 50’li ve 60’lı yıllardaki tarihsel durumuyla ve ruhsal atmosferiyle bağlıdır. 1960 Mayısından gerçekleşirilen devlet darbesi beklenen sosyal sonuçları doğurmamış tır. Bu durum küçük burjuva aydınlar arasında derin bir düş  kırıklışı yaratmıştır. Karmaşık ve dinamik bir yapı taşıyan toplumsal-politik yaşamı doğru değerlendirme yeteneği olmayan kendi tavrını belirlemesini, tarihsel perspektifleri yakalamasını beceremeyen ve sosyal ilerleme inancını yitiren küçük burjuva aydınlar ruhsal bir yıkım içinde kalmışlardır. Bu durum onların egzistansiyalist ve Freudcu fikirlere ilgi duymalarına yol açmıştır.”

ayrac.gif Seçme, özgürlük atılmışlık, hiçlik vb. Sartre’ın en sevdiğimiz sözü ‘Cehennem başkalarıdır’ sözüydü. Koşullar, iyimser olmamıza izin vermiyordu aslında. Kendimizi yorgun, yenilmiş , aldatılmış  ve yalnız hissediyorduk. [...] Büyük kentte yaşayan kendi gerçeğimi bilmeye, anlamaya çalışıyorumdur. Yalnız, tedirgin ve ölümü düşünen adamı. Buydu Dönemin Tini (Zeit, Geist). Örneğin, o sıralar alkol önemli bir yere sahipti yaşamımızda. Belki tam da bu yüzden ‘kadehlerin açtırdığı gülde’ ölümü görüyordum. Görüyorduk.” (Oktay 2003: 9).

ayrac.gif Aynı dönemde yaşayan ve aynı kültür ortamlarından beslenen Tanpınar’ın eserlerinde Pascal’dan başlayarak; Heidegger, Jaspers, Kierkegaard, G. Marcel, Nietzsche, A. Camus, Celine, Sartre, Kafka, Rilke ve  İspanyol romancı Unamuno’ya kadar Varoluşçuluğun Türk Edebiyatına Giri!i ve İlk Etkileri Bahar 2009 / 4 143 pek varolu!çu fi lozof ve edebiyatçıya atıflarda bulunması oldukça dikkat çekicidir

ayrac.gif “Öznenin kırıldığı, ufalandığı ve kimliksizleşecek ölçüde genişlediği sezilir: Gramatik özne de belirsizleşir, özel adlar önemsizleşir ya da büsbütün silinir (Aylak Adam’ı düşünün).

ayrac.gif  Bu dönemde yazılan eserlere bakıldığında, Koçak’ın da belirttiği gibi, kahramanlardan başlayarak olaya, mekâna ve dile kadar daha yoğun ancak daha belirsiz bir anlatım üslubu ortaya çıkar. İç konuşmanın ağır bastığı, varolu!çu tema ve kavramların olayı geri iterek öne çıktığı bu dönem eserleri bu yönleriyle geleneksel anlatım biçimlerinin dışına çıkar. Sıkıntılı, boğuk ve zaman zaman da başkaldıran bireyi öne çıkaran dönemin yazarları mekân ve zamana dair dikkatlerinde de aynı atmosferi gözetirler.

ayrac.gif  “İkinci Yeni, Türk Cumhuriyet toplumunun iç çelişkilerinin (Doğu-Batı, devletçilik-kapitalizm, birey- toplum vb.) belirginleşmeye başladığı, tüm kurumlarıyla sarsıldığı bir bunalım döneminin  şiiridir; yani, toplumsal çelişki ve bunalımın bireyin varlığına, sanat alanına sıçramasıdır; bırakılmışlık!a, geçmişsizli!e, kültür iklimine, insanın yozlaşmasına, toplumsal erozyona, sömürüye, kapkaççı ekonomik düzene, baskıya karşı bir başkaldırıdır. [...] Ama içlerinde bir dünyayı değiştirme isteği vardır.

Böyle bir istek gelişip bilince dönüşme olanağı bulamazsa ‘nihilizm’le, bu olanağı bulursa ‘toplumculuk’la sonuçlanır. Bu açıdan değerlendirecek olursak, 1954–1960 arası İkinci Yeni şiiri nihilist bir  şiir olarak tanımlanabilir.” (İnce 1977: 527–528).

Nitekim şiirdeki bir başka önemli isim Turgut Uyar da dünyaya ve varlığa aynı duyarlılıkla bakacaktır: “Belki bir kuruntudur yaralayan kalbimi/Her insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça”

ayrac.gif Yine dönemin içinden bir yazar Ferit Edgü de varoluşçuluğun kendi nesilleri için ne ifade ettiğini şu sözlerle belirtir:“Bizden öncekilerden daha değişik   şeyler söylememiz gerekiyordu. Kendi gerçeğimizi, kendi doğrularımızı bulacaktık. Bizden öncekileri okumuştuk. Büyük çoğunluğu, bizim gereksinmelerimize, sorularımıza karşlık vermiyordu. Dünyayı onlardan oldukça farklı algılıyorduk. Saplantılarımız yoktu. Ve de inancımız. İnancımızı da kendimiz yaratmak istiyorduk. […] Biz de o sıralarda, varoluşçuluğun sloganlarını kullanıyorduk: "İnsan özgürdür’, ‘Özgürlük bunaltıdır’, ‘Varlıktan önce öz gelir’, ‘istesek de istemesek de bağımlıyız’, ‘insan kendi kendini yapar’, ‘Birey geleceğe dönük bir tasarımdır’, ‘Cehennem başkalarıdır’ vb. [...] Varoluşçuluk (Marksçılık dâhil diğer felsefe akımlarında oldu!ğ gibi) bizde düşünürünü bulamamıştır. Etkisini, 1950 kuğa!ının sanatçıları üstünde göstermiştir. Kimimizi dünya görüşü olarak doğrudan doğruya, kimimizi edebi eserlerle dolaylı olarak etkilemiştir. Demir Özlü’deki ve bendeki kadar belirgin olmasa da, ilk kitabı, ‘Troya’da Ölüm Vardı’dan bu yana, Bilge Karasu’nun tüm yazdıklarında, Turgut Uyar’ın  şiirinde, Edip Cansever’de (bir de bu gözle okuyun Ruhi Bey Ben Nasılım’ı), bizden sonraki kuşağın birçok hikâyecisinde, örneğin özellikle Selim İleri’de varoluşçulu!ğn bıraktığı izleri görmek mümkündür.” (Edgü 1976: 10)

Edgü’nün adlarını saydığı bu isimlerin yanında Vüs’at O. Bener, Yusuf Atılgan, Nezihe Meriç, Leyla Erbil, Ferit Edgü, Sevgi Soysal, Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar  ve Erdal Öz gibi isimlerin gerek hikâye gerek romanlarında varoluşçuluğun açık veya dolaylı etkilerini görmek mümkündür. Söz konusu yazarların çoğu şehir kökenli ve hemen hepsi üniversite mezunudur. Entelektüel bir birikime sahip olan ve aynı atmosferi soluyan bu yazarların yazdıklarının benzer etkileri göstermesi doğal karşılanabilir. Özellikle bu yazarların büyük şehirde yaşıyor olması ve o dönemde yazılan eserlerin bir biçimde büyük şehir insanın yaşadıklarını konu edinmesi varoluşçuluğa olan ilgiyi arttırmıştır. Nitekim Ahmet Oktay bu ku!aşın ele aldığı sorunların “küçük burjuva bireyi” veya “kent bireyi”nin sorunları olduğunun altını çizer. (Oktay 2004: 24).

ayrac.gif Söz konusu romanların anlatımında dikkati çeken bir başka nokta da silikleşenolay örgüsünün yerini dilin ve anlatım biçimlerinin almasıdır.

ayrac.gif İç monolog veya bilinçakışıdır. Birey ancak kendi iç beniyle yüzleşerek ve hesaplaşarak kendini ve varlığını anlayabilir.

ayrac.gif Sonuç olarak 1950’lerden başlayarak Türk edebiyatında etkili olan varoluşçuluğun, pek çok yeni tema ve kavramın (varoluş, bireyleşme, ölüm, intihar, yabancılaşma, başkaldırı, toplumdan kopukluk vb.) edebî metinlere girmesine kapı araladığı söylenebilir. Bundan daha önemlisi de söz konusu temaları işleyen yazarların yeni durum ve olguları “yeni anlatım biçimleri”yle sunma çabası içinde olmasıdır. Dolayısıyla değişen yalnız konular değil, ele alınan birey ile bu bireyi dile getiren anlatım dili ve bakış açısıdır. O yıllarda edebî metinlerin içeriğinde ve anlatım özelliklerinde yaşanan bütün bu değişimler Türk edebiyatının tarihî akışı içinde önemli bir dönüm noktası olmuştur


Sayın Leyla Yiğit'in Yüksek Lisans Tezi olan Ferit Edgü'nün roman ve öykülerinde yapı ve tema adlı çalışmasının O/Hakkâri'de Bir Mevsim" bölümünü aşağıda sunuyoruz. 

http://www.belgeler.com/blg/147j/ferit-edgu-nun-roman-ve-oykulerinde-yapi-ve-tema-structure-and-subject-in-ferit-edgu-s-novels-and-stories

Benimle çay içiyor ağzını açıp bir şey demiyor Çıkıp gidiyor.” (s. 136, Hakkâri’de Bir Mevsim/O.) Yazarın, bu şekilde uzun uzadıya anlatılabilecek olayları ya da olan /olmayacak durumları parçalar halinde ayrıntılarından arındırarak sunması eserlerinin kurgu olduğunu hissettirmesi amacına yöneliktir. Nitekim bütün edebi eserler kurgusal bir yapıya sahiptir. Kurgu “Edebi eserde yapı öğelerinin birleşimi işi ve bunun gerçeklemiş halidir.107” Eseri meydana getiren bütün öğeler bu temel üzerinde inşa edilir “Kurgu, hikâyeyi bir arada tutan iskelettir. Bütün ayrıntılar kurgunun temellerine asılıdır.108”

Dıl yapı kurgusu itibari ile Kimse ve Hakkâri’de Bir Mevsim romanları birbirine benzer. Her iki eser de iki bölüme ayrılmıştır.Hakkâri’de Bir Mevsim’in birinci bölümünde on altı alt bölüm, konu başlıklarıyla birlikte verilir. İlk bölümde olay örgüsü, birbirini takip eden olaylar silsilesi şeklinde verilir. Klasik roman öğeleriyle modern roman öğeleri iç içe verilir.

İkinci bölümde ise olay öykülerden ziyade durum öyküleri vardır ve konu başlıklarıyla verilen dokuz alt bölümden oluşur. Bu öyküler birbirinden bağımsız, çoğu zaman alakasız parçalar halinde sunulur. Kimi zaman, bir kişiden, bir görüntüden bir kitaptan, bir düşten söz edilen bu parçalar daha önce söylediğimiz üzere montaj tekniğiyle bir araya getirilmiştir. Pir. köyünde ve bir kı mevsimi süresince birbiri içine girmiş hayatların serüvenidir roman boyunca anlatılan. Kahramanın köyde yaşadığı olaylar, edindiği izlenimler, duygulanmaları, korkuları, hayalleri… vb. durumlar parçalanmış film kareleri şeklinde dağınık bir vaziyette sunulur. Eserin ikinci bölümünde bir tek Halit’in öyküsü olay örgüsü kapsamında değerlendirilebilir. Öğretmenin yazdığı son mektup, müfettişin köye gelip okulu tatil etmelerini isteyişi, öğretmenin son dersi ve köyden ayrılışı; birinci bölümle ikinci bölümü birbirine bağlayan olaylardır ve ilk bölümde anlatılanların çözümü mahiyetindedirler. Böylece yazar eserini daha önce söylediğimiz üzere parçalayıp tekrar bir araya getirmiştir. Denizden dağa inişle başlayan olay; yazarın değinişiyle bir düştür, dağdan ırmaklara, ırmaklardan… yepyeni serüvenlere gebe …

Kimse’de de biri olay öyküsü diğeri durum öykülerinden meydana gelmi iki ana bölüm vardır. I. bölüm sayfaların boş bırakılmasıyla birbirinden ayrılan alt bölümlerden oluşur. Kim oldukları belli olmayan iki sesin konumşalarından oluşan bu bölümler arasında olay örgüsünden söz edilemez. İki sesin birbirilerine anlattıkları
öyküler, dülşer, geçmişe ait anımsadıkları olaylar, dile getirdikleri duygular (korku, isyan, umut, yalnızlık, çaresizlik… vb.) birbirinden bağımsız parçalar halindedir.

Tıpkı Hakkâri’de Bir Mevsim’in ikinci bölümünde olduğu gibi. Kimse’nin II. bölümünde ise parçalar arasında bir bağ vardır. Aslında tek ses olan İki Ses’in köye gelişleri anlatılmaktadır. Her iki bölümü ve parçaları bir arada tutan şey kişi ve mekân birliğidir. Olaylar aynı kişilerin başından, aynı mekânda (Hakkâri’de) geçmşitir. Hakkâri dışında dile gelen mekânlar, olay zamanı dışında anımsayılarda ve düşlerde var olan mekânlardır. Kimse ’de anlatılmaya başlanan bu yolculuğun devamı Hakkâri’de Bir Mevsim’de farklı bir kurguyla yeniden çıkacaktır karışmıza. Her iki eseri de kahramanları, mekânı ve meydana gelen olayları bakımından birleştirmek mümkündür. Yaşanmış bir hayat hikâyesinin tekrar yeni bir kurguyla ve farklı anlatım teknikleriyle ele alındığını söylemekte fayda var. Biri diğerinin tamamlayıcısı şeklindedir ve bu durum öykülere de sirayet etmiştir.

3.1.1.1. Romanlar
3.1.1.1.1. Hakkâri’de Bir Mevsim\O

Hakkâri’de Bir Mevsim’in ilk bölümü “Ön ve Son söz” başlığını taşır. İlk söylenen söz son sözdür. Böylece eserin sonuyla başlangıcı birbirine olay örgüsü dâhilinde de yaklaştırılır. Olayları bir üst kurguyla anlatan anlatıcı yıllar sonra Hakkâri’nin onda bıraktığı etkiden kurtulamayarak tüm yaşanılanların sonunda yazmaya karar verir. Bu sonuç eserin başlangıcı mahiyetini taşır. “Ön ve Son söz” ifadesiyle yazar kitaplardaki “Önsöz” kısmına göndermede bulunur. Olay örgüsünün dışında gibi görünen bu bölüm, aslında bütünüyle romanı kapsamakta, romanın yazılı serüvenini anlatmaktadır. Böylelikle kitabın yazılı nedenini ve kitabın tanıtımını gerçekleştiren yazar kimi yerde okuyucuya da seslenerek, onunla eserin başında iletiime geçmektedir ve ilk etapta okuyucuyu da serüvene dâhil etmektedir.
 
“Ey Okuyucu!” (s. 14). Böylece kurgusal gerçeklik eserin başında okuyucuya sezdirilir. Anlatıcı okura rehberlik etmekten de çekinmez: “Ama gene de bu kitabı okurken elinin altında, büyük gezginlerin sözcükleri, andaçları bulunsun derim.” (s. 15) Yazar kurgu üzerindeki hâkimiyetine mukabil okura da hâkim olmak onu olayların içine sürüklemek ister. Yavaş yavaş sisli perdeler ardında olaylar belirginlemeye başlar. Olay dış yaşam koşullarından tamamen uzak, tabiat şartları içinde, insansız bir şehir görünümündeki garip bir şehirde geçer. “Kovalayan” ve “kovalanan” halklar gelip geçmişlerdir yeryüzünün pek çok coğrafyasında. Ancak burada sanki kimsecikler iz bırakmamıştır. Burada yaşamak zorunda olanlar da çaresiz bir şekilde kendilerine özgü bir yaşam belirlemişlerdir.

Anlatıcı bu kenti Kafka’nın karabasanlarında gördüğü yere benzetir. “Kafka, karabasanlarda gördü belki seni, ama adlandıramadı (Ya da hiç girmedin onun düşlerine).” (s. 12) Bu kent yazarın yaşamında derin izler bırakmış, bırakmaya devam etmiş, edecek olan bir kenttir.

Olay kahramanı aynı zamanda anlatıcıdır ve eserin ilerleyen kısmında bunun eski bir denizci olduğu ortaya çıkacaktır. Bu denizci kendi ifadesiyle bir “düşü” sonucu belirsiz bir nedenle kendini Hak. ilinde bulur.109 Burada yaşadıklarını, duygularını ve edindiği izlenimleri daha sonra anlatacak olan anlatıcı, aynı zamanda, yazarın kendisidir. Bu sonucu Ferit Edgü’nün yaşam öyküsünden çıkarmak zor olmasa gerek. Nitekim Paris’te eğitim alırken gönüllü asker öğretmen olarak Hakkâri’nin Pirkanis köyüne giden yazar, burada yaşadıklarını düş’le gerçeği bir arada vererek kurgulamıştır.

Kendini sürgün ya da kazazede olarak tanımlayan eski kaptan, Kafkavari bir girişle kendini yabancısı olduğu bir dünyada (bir zamanda ve mekânda) bulur. Roman kendinden kaçan ve yine kendini bulma arayışı içinde olan kahramanın köyün yaşam koşullarına ve insanlarına karşı oluturduğu çatışma ekseninde gelişir. Gerçekleşip gerçekleşmediği kahramanın zihninde çelişkili olarak verilen bir kaza )109 Hak. ve Pir. İfadelerinde kısaltma yapılmamıştır. Burada yazarın eserindeki özel kullanımına riayet edilmiştir. ) sonucu, düşle gerçek arası bir belirsizlik içinde denizci kendini “bulutların arasında” kayalıklar ve dilini bilmediği insanlar arasında bulur. Görüldüğü gibi romanın giriş kısmı Kafka’dan izler taşımaktadır. Nitekim Değiişm romanında da Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendisinin bir böceğe dönütüğünü görür. Dava romanında K. nedenini bilmediği ve işlemediği bir suçtan ötürü yargılanır. Tüm bu değişimler kahramanın ve okuyucunun üzerinde şok etkisi yaratır. Edgü’nün romanlarında kendine soru soran kahraman Samsa’nın ya da K.nın ağzından konuşur gibidir.

“Bir kazazede miydim?
Yoksa bir sürgün mü?
Yoksa bir mahkûm mu?
Öyleyse neydi suçum?

Yoksa ben hep burada yaşadım, burada doğup büyüdüm de…” (s. 20) Söylenen söylenmeyen tüm olasılıklar mantığa uysun / uymasın açık uçlu bir anlam evreni içinde tamamıyla okuyucunun düşlerine bırakılmıştır. Bu durum bütün eser boyunca karşımıza çıkacaktır. Tüm olasılıkları düşünen, düşündüren kahraman için her şey belirsiz ve siliktir. Adını hatta aynadaki yüzünü dahi tanıyamayacak kadar yabancıdır kendine ve herkese. Hatta daha ileri bir boyutta gerçeküstü bir söylemle aslının bir bitki, bir çiçek ya da bir ta olma ihtimalinden söz eder ve ona göre O, bir büyüyle insana dönüşmüş ve kendini burada bulmuştur.

Onun için önemli olan nereden ve nasıl geldiği değil, içinde bulunduğu mekândır. Bu onun tek gerçeğidir. Çünkü bu coğrafyada yaşadıkları ona tüm geçmişini unutturacak niteliktedir. Bundan sonra geçmiş onun için önemini yitirir. Yapması gereken kim olduğunu bulmak ve ne olursa olsun yaşamaya çalışmaktır. Böylelikle kahramanın içine düştüğü arayıışn ve mücadelenin serüveni olay örgüsü halinde sunulur.

Denizciyle konuşan ilk kişi Bilge Muhtar’dır. Kendisiyle tercüman aracılığıyla konuşan Bilge Muhtar ve köy halkı ondan çocuklara okumayı yazmayı ve hesap yapmayı öğretmesini isterler ve ona ağ böceği ağlarıyla örülü karanlık bir oda verirler. Ertesi gün hep birlikte bir başka odayı sınıf haline getirirler. Burada göze çarpan ilk manzara yoksulluk ve çaresizliktir.

“Tahtaları yan yana koyup kara boyayla boyadık oldu bir kara tahta Bulduğumuz kereste parçalarını birbirine ekledik paslı çivilerle çaktık oldu sıra.” (s. 26) Sınıf oluşturulduktan sonra öğretmen il merkezine, eksiklikleri tamamlamak, ihtiyaçları belirtmek üzere Hükümet Konağında, Milli Eğitim Müdürlüğüne uğrar. Orada felsefe, sosyoloji, mantık öğretmeni ve ilköğretim müdürüyle karşılaır ve onlardan kitap, defter vb. araç- gereçlerin temini için yardım ister. İlgililerin ilgisizliği yetmezmiş gibi, köye araç bulunmadığı için iki güne kadar kentte kalmak zorunda kalması öğretmeni oldukça kızdırır. Kendini yabancı gözlerle süzen insanların arasında yalnız hissetmeye başlar. Bu olaylar, kişiler ve durumlar, ilgililere ulaşamamanın, sesini duyuramamanın verdiği tedirginlik, insanların garip davranıları vb. durumlar; Kafka’nın Şato adlı romanında garip insanların içinde kalan K.yı; kendisine yardım etmek istemeyen ve engeller çıkaran görevlilerle, şehir halkını anımsatmaktadır. Nitekim daha sonra şehre yazdığı dilekçelerin sonuçsuz kalması Kafka’nın eserlerindeki aynı çağrıımları uyandırır.

“Kente benzemeyen kentte” dolaşırken bir kitapçıyla karşılaşmak öğretmeni oldukça şaşırtmşıtır. Kitapçı onu sıcak karşılar, etrafında kitap okuyan kimsenin kalmamasından şikâyet eder. Konuşma sırasında Süryani olduğunu öğrendiğimiz kitapçı, öğretmene adı ve yazarı belli olmayan kitaplar seçerek hediye eder. Kitaplar arasında öğretmenin bilmediği dilden yazılmışş eserler de vardır. Adını, yazarını ve dilini bilmediği kitapların öğretmenin ne işine yarayacağı ise muallâktadır. Ancak Süryani uzun kış gecelerinde bu kitapların ona dost olacağını, anlamak için aynı dili konuşmanın gerekli olmadığını, hem insanın bildiği bir dille yazılanları da anlamayabileceğini söyleyerek üstü kapalı mesajlar verir. Bu durum öğretmene dilini bilmediği insanları yargılamaktansa anlamaya çalışması gerektiği noktasında yol gösterecektir. Kitapların parasını almak istemeyen Süryani, öğretmene bir harita bir de tılsımlı mühür hediye eder.

Öğretmen gece kalmak üzere bir han odasına yerleşir. Kahramanımız kendisini ilk defa oradaki insanlara karşı “ben, O’yum” diyerek ötekiletirir (s. 39). Burada herkes birbirini ve O’yu tanımaktadır ancak O kendisi dâhil hiç kimseyi tanımamaktadır.

Vali O’yu gücünü ve otoritesini göstermek, uyarmak ve ona ait açılmış mektupları vermek üzere yanına çağırır. Kendisi hakkında her şeyi elinin altında bulunan kara kaplı kitap sayesinde bildiğini söyleyen vali, tehditkâr konuşur ve sonrasında öğretmenin yazdığı sonuçsuz dilekçeler yüzünden tekrar karşılaşacaklardır. Öğretmene verilen mektuplar isimsiz ve imzasızdır. “Ey benzerim” diye başlayan mektubun yazarı, O gibi “kazazede, sürgün, vurulmuş, vurgun yemiş” biridir. Bu yüzden tecrübeleriyle ona yardımcı olabilecek konumdadır. Kendi kendine gizlice yazan biri olduğunu söyleyen mektup yazarının bu ifadesi çelişkilidir, nitekim mektubu kendi kendine yazıyorsa neden bunu O’yla paylaşma gereği duysun? Bu durum mektubu yazanın O, ya da yazarın kendisi olabileceği şüphesini doğurur; fakat bu olasılığın netlik kazandığı söylenemez. Mektuplar, roman boyunca isimsiz olarak kalacaktır tıpkı olay kahramanının isimsizliği gibi. İkinci mektup O’ya sevgilim diye hitap eden isimsiz bir kadından gelmiştir.

İşin garip tarafı O, mektubun dilini bilmediği halde onu anlatmaktadır. Bu durum karısında O kendini sorgulamaya başlar. Kendisine mektup yazan kadını ve hayatındaki diğer insanları kendisi de dâhil olmak üzere tanımadığını anımsar. Hatırladıkları ise sadece kalabalık kentler, denizler, çöller, ormanlar… vb. görünümlerdir. Hiçbir insan yüzünü, kendi yüzünü dahi hatırlayamamaktadır. Yüzüne bakmak, ufacık bir ipucuyla dahi olsa geçmişine ait bir şeyler hatırlamak amacıyla ayna arar bulamaz. Ertesi gün berber aynasında gördüğü yüz ise çevresindeki esmer, zayıf insanlara benzemeyen herhangi bir insan yüzüdür sadece. Tıraşını olduktan ve şehirden gerekli malzemeleri aldıktan sonra; ön mahali bir siville subaya ayrılmış olan bir kamyonun arkasında, koyunlar ve keçilerle birlikte altı kilometrelik yola koyulur. Yolun sonunda jandarma karakolunda soluklanarak, kendisine muhtar tarafından hazırlatılan bir katırla ve atla yoluna devam eder. Atın rehberliğinde, dar keçi yollarında, dağa tırmanıp, Gezne ve Piran köylerini geçerek köye varır. Köyde ilkin kendisinden ilaç getirmesini bekleyen muhtarla karşılaşır. Ölüm döşeğinde Seyit’in bebeğine yardıma yetişemezler. Köyde salgın başlamışıtır ve bebeler teker teker ölmektedirler. Öğretmen kendini ilk defa çaresiz hissetmeye başlar ve bu gelişen olaylarla devam edecektir. Aynı gün çocuklarla ilk dersine başlar. Acak bir sorun vardır. Öğretmenle öğrenciler birbirlerinin dillerinden anlamamaktadırlar. Yirmi bir öğrencisi olan sınıfta çocukların bildiği kelime sayısı elli, tahmini yüzdür. Bu kelimelerden tek fiil “ölüm”, tek sıfat “kuru”, tek zamir “gibi”dir. Öğretmenin işi zordur fakat O öğretirken öğrenmeyi hedefler. Amacı “ortak bir dil”e ulaşmaktır. Dili döndüğünce çocuklara sözcükler verip cümleler kurdurarak Türkçe dersi verir. Yanlış bir mantıkla öğrendikleri aritmetiği öğretmeye çalışır. Romanın sonunda çocuklar onun, o çocukların dilini öğrenmeyi başaracaklardır. Bu arada öğretmene Halit aracılığıyla isimsiz mektuplar gelmeye devam eder. Halini, hatırını, durumunu soran, kendisini özlediğini söyleyen kişiler tarafından yazılan mektuplarda O’ya sürekli olarak yazması için telkinde bulunulmaktadır. O ise her defasında yazmaya karar vermekte fakat bir türlü başlayamamaktadır.

Halit’in öğretmene, odasında yaptığı ilk ziyaret, farklı iki bakış açısıyla iki kez anlatılır. Bu bakış açılarıyla olay anı daha fazla netlik kazanır. Halit öğretmeni sıklıkla ziyaret etmeye balar. O da tıpkı öğretmen gibi köyün yabancısıdır ve köyün içinde öğretmenle aynı dili rahatça konuşan tek kişidir. Her iki kahraman arasında bu benzerliklerden ötürü diyaloglar gelişecektir. Bu diyaloglar çerçevesinde Halit’in sırlarla dolu hayat hikâyesi aydınlanacaktır.

Öğretmen tüm olumsuzluklara rağmen umutsuz değildir. İçinde bulunduğu durumu yavaş yavaş kanıksamaya başlar. En azından ıssız bir adada yalnız olmadığı için şanslı olduğunu düşünür. Ancak gittikçe hastalanmaya ve kâbuslar görmeye başlar. Köyde salgın gittikçe yayılmaya devam eder. İl merkezine doktor talebiyle yazdığı dilekçeler sonuçsuz kalır. Derinleşen yalnızlığın ve ölüm korkusunun etkisiyle kendi kendine sayıklarcasına konuşan öğretmenin bilinci bulanıklamaya balamıştır.

Köy yolu açılınca köye bir müfettiş gelir. O’nun köyün zor yaşam koşullarına dayanabildiğini, çocuklara okuma-yazma öğrettiğini ve bu arada birbirlerinin dilini anlayabilecek kadar ilerlediklerini görünce şaşırır ve öğretmeni tebrik eder. Çocuklar okuma ve yazmanın yanında dünyanın döndüğünü, hastalık yapan mikropları, onlardan korunma yollarını, temizliği, denizleri, asfalt yolları, yönetim biçimlerini, hayat bilgisi, sosyal bilgiler, fen bilgisi, matematik… vb. şeyler öğrenmişlerdir. Bu arada öğretmen, onların dilinin yanında koyunların nasıl doğurduklarını, kurtların köye inişini, köpeklerin nasıl ısırdıklarını, sürgünde ve karada nasıl yaşandığını, çıldırmadan da yaşanabileceğini, soğuğun insanı nasıl dondurmadığını, insanın kendi soluğuyla nasıl ısınıp kendi kendine nasıl konuştuğunu, yaşamın önceden de ezberlenmiş bir biçimi olmadığını “Sessizliğin sesini, ezikliğin, çaresizliğin, başeğişin, yokluğun eşiğini” öğrenmiştir. (s. 188) Öğretmen, kendini ararken diğer insanları ve bu arada da kendini bulmuştur. Ancak giderayak öğrencilerden onlara öğrettiği her şeyi unutmalarını ister. Çünkü ona göre her doğru herkes için gerekli değildir ve kitaplarda yazılan, öğretilen şeylerin her zaman doğru olmadığını orada anlamıştır. Bu yüzden bu bilgiye belki de hiçbir zaman ihtiyaçları olmayacaktır. Ya da bilmek onların başka yaşamlarla ve kendileriyle yüzleşmelerine neden olacaktır. Bu da beraberinde acıyı, istemenin sonunda hayal kırıklıklarını, umutsuzluğu ve gözyaşını getirecektir. Çünkü onlar ölümü dahi kanıksayacak bir rahatlığa sahiptirler. Tabi ki bunları söyleyen yazar değildir. Bizim tahminlerimize başka tahminler de eklemek olasıdır.

Olay kahramanın yapacağı tek şey yazmak olacaktır ve O da bunu yapmaktadır. Ancak onlara söylemekten kaçınmayacağı tek gerçek “trahom’un ve cüzzamın alınyazısı” olmadığıdır. Böylelikle son dersini veren öğretmen okulu tatil eder ve köyden geldiği gibi, bir at ve katırla birlikte geldiği gibi geri döner. Yolda onu Halit karşılar. Köy yolunda ilerlerken Halit yolu değiştirir. Öğretmen Halit’in ona zarar vereceğinden korkar. Bir uçurumun başına gelirler ve Halit’in gösterdiği yerde bir koy ve tekne bulurlar. Bu kez düş gerçek olmuştur. Tekneyi bulup onun için onaran Halit, ona tüfeğini hediye ederek öğretmeni uğurlar. Böylelikle kahramanımız, ırmaklardan denize açılıp açılmayacağı belli olmayan bir yola koyulur. Denizden dağa bir düş’le başlayan öykü bir düşle sona erer. Kim bilir belki Alova’nın dediği gibi “Her dağ / Bir gün” açıklayacaktır “sürgün bir deniz olduğunu.”110

Romanda olay örgüsünün merkez figürü köy öğretmenidir. Ancak başka kişilerin ve olayların da olay örgüsü içinde hikâyelerine yer verilir. Bu kapsamda en çok kendisinden söz edilen ikinci karakter Halit’tir. Romanın ilk bölümünde öğretmenin odasına mektuplarını vermek için gelen Halit’in hikâyesine ikinci bölümde daha geniş yer verilir. Eski bir denizci olduğunu söyleyen öğretmen kendisi gibi sürgün olan, bir şeylerden kaçan, köyün yabancısı olan ve aynı dili rahatlıkla konuşabildiği Halit’e yakınlık gösterir. Uzun ve soğuk kış günlerinde Halit ve onun gizemli öyküsü O için çözülmesi gereken bir bilmeceye dönüşür. Dedektif edasıyla (110 Semih Gümü, Puslu Ada, Kültür yay.İst.2002,( s.y.) sorduğu sorular, Halit’in kaçamak cevaplara ve köy halkının anlattıkları dâhilinde öğretmen onun hikâyesini yavaş yavaş öğrenir. Halit Yüceovalı’dır. Babası o beşikteyken öldürülmüştür. Annesi de ölünce Zazi ve diğer kardeşleriyle yetim ve öksüz kalır. Halit’i ağanın annesi emzirince ağayla sütkardeşi olur ve beşikten kalma vefa borcuyla ağanın emir kulu olur. Kendisinden her istenileni yapmaktadır. Halit Vanlı ve Acem olduğunu söylediği iki kaçakçıyı öldürme zannıyla hapse atılır. Ancak ağanın da yardımıyla delil yetersizliğinden serbest bırakılır. Halit adamları öldürmediğini söyler ancak anlattıklarının pek çoğunun yalan olduğunu sonradan itiraf etmesi, aydınlığa kavuştuğu zannedilen olayları karmaşık hâle sokar. Tetiği çeken el olup olmadığı belli değildir ancak cinayet onun yanında gerçeklemiştir. Acemlerin heybelerini de alıp kaçan iki zanlıdan biri olan Halit, ölen şahıslara ait Acemistan saati satmaya çalıırken yakalanır. Cinayeti işleyen Halit midir, değil midir bilinmez ama emir kulu olduğunu ve daha önce de adam öldürdüğünü şu şekilde ağzından kaçırır.

“Sanma ki yalnız bu iki garibi öldürdük. Sanma ki adam öldürmenin günah olduğunu bilmiyorum. Ama yaşamanın da zorluğu var. Emir kulu olmak var. Bunu da yaz defterinin bir köşesine. İleride belki işine yarar.” (s. 133)

Olay örgüsüne serpşitirilmiş diğer hikâye Süryani ile ilgilidir. Öğretmene kentteyken kitap hediye eden Süryani’nin sattığı eski, anlaşılmaz, garip kitaplar halk tarafından kuşkuyla karşılanır ve bu yüzden dükkânı basılarak bütün kitapları ateşe verilir. Bunun üzerine evine dönüp çoluk çocuğunu alan Süryani kentten göç eder.

Öğretmenden yardım istemeye gelen Ramazan’ın karısı gebedir ve aşırı kan kaybetmektedir. Kentte doktor yoktur ve komşu kente götürürken yolda ölme riski olan kadın için kente ulak gönderilir. Bu ulak kadının durumunu anlatarak doktordan ilaç getirecektir. Bu durum karşında başvurulan yöntem akıl kârı değildir. Ancak çaresiz böyle bir avuntuyla teselli bulacaklardır.

Parçalar halinde verilen bu ve benzeri olaylar köyün panoramik görüntüsünü sergiler. Öğretmenin yanına gelerek muska yapmasını isteyenler, onu sadece ziyaret edip tek kelime konuşmadan gidenler, köyde dert yakınan kadınlar (Zazi), satılan kızlar, haber getirip götürenler, çocukları ölen anneler, babalar, ölmekte olan yakının son arzusunu yerine getirmeye çalışan (Alaaddin ölüm döşeğinde, hayatı boyunca hiç portakal yememi kardeşi için öğretmenden portakal ister) çaresiz insanlar, umut arayan kaderine teslim edilmi köy insanları… Ara ara birkaç cümleyle ya da tek bir satırla dile gelen çarpıcı hayat hikâyeleri, ok edici durumlar… Hepsi bir arada romanın iskeletini oluşturarak onu tamamlamaktadır.

 


Biyografi

http://www.edebibilgiler.com/

24 Şubat 1936’da İstanbul’da doğdu. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde eğitim görürken kazandığı bir sınavla Almanya'ya gitti. Oradan Fransa'ya geçti. 1959-1964 arasında Paris’te resim çalışmalarının yanısıra felsefe, sanat tarihi, seramik kurslarına katıldı. Askerliğini yedeksubay öğretmen olarak yaptı. 1 yıl daha Paris’te yaşadı. Türkiye’ye dönüşünde önce metin yazarlığı yaptı. Daha sonra DATA reklamcılık ve Ada yayıncılık şirketlerini kurdu. Yazın hayatına şiirle başladı. İlk şiiri 1952’de Kaynak dergisinde, ilk öyküsü 1954’te Yeni Ufuklar dergisinde yayınlandı. Yazılarında edebiyatın konumu, yazarın özgün koşulları ve nitelikleri üzerine düşünceleriyle dikkat çekti. Plastik sanatlar alanındaki deneme, eleştiri ve tartışmalarıyla ilgi uyandırdı. Romanlarında "niçin" sorusundan çok "nasıl" sorusu üzerinde durdu. Çevresiyle uyum sağlayamayan bireyin sorunlarına eğildi. "O" adlı romanı, Onat Kutlar’ın senaryosuyla Erden Kıral tarafından "Hakkâri’de Bir Mevsim" adıyla filme çekildi. Film, 1983’te 33. Berlin Film Festivali’nde ve 1984’te 2. Akdeniz Kültürleri Film Festivali’nde ödül aldı. Abidin Dino, Yüksel Arslan, Bedri Rahmi, Eren Eyüboğlu, Füreya, Aliye Berger ve Ergin İnan’ın yaşamlarıyla ilgili araştırma kitapları da yayınladı.

>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!