Boris Vian

Günlerin Köpüğü

Boris Vian

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 http://www.gadflyonline.com/archive/JanFeb01/archive-borisvian.html
http://www.kirjasto.sci.fi/bvian.htm
Sürrealizmin Öncüsü Dada Akımı
Dada Dada Dan
SurrealismLecture.

 

Boris Vian’ın Romanlarında Kendilik Sorunu


mehmetakif.edu.tr

Mehmet ALKAN
Burdur Eğitim Fakültesi Dergisi

ÖZET

İdeolojilerin, edebi ve felsefi akımların dışında kalmaya özen gösteren, 20.yüzyıl Fransız edebiyatının belli bir gruba sokulamayan yazarı Boris Vian kendilik bilincini Patafizik’in esnek ve özgürlükçü koşullarında ve her türlü düşüncenin üstünde tuttuğu bireyci dünya görüşüyle biçimlendirir.  Bu bireyci dünya görüşü kendini gerçekleştirmek ve birey özgürlüklerini engelleyen tabuları sarsmak için erotizmi belli başlı bir unsur olarak değerlendirir. Kendilik bilincinin oluşmasında Aristo mantığının yetersiz kaldığını düşündüğünden, özel koşullara göre tasarlanmış yeni ve farklı bir mantık oluşturmaya çalışan yazar, bu yeni mantıktan da yararlanarak tasarladığı mizah anlayışıyla kendine ayrıcalıklı ve özerk bir konum sağlar.Tüm bu farklılıkları, özgünlükleri ortaya koymak ve kendi gerçekliğini ifade edebilmek için yazarın yeni bir dil ve edebiyat tanımlaması yapmaya da gereksinimi vardır.

Anahtar Sözcükler : Boris Vian, kendilik sorunu , bireycilik, Patafizik, erotizm, mizah .

PROBLEM OF SELF-CONSCIOUSNESS IN BORIS VIAN’S NOVELS
ABSTRACT

Boris Vian, who tries to keep himself out of ideologies, literary and philosophical movements in the twentieth century French literature, combines self-consciousness with the individualistic world view in free and .supple conditions of Pataphysics beyond every sort of thought. This individualistic world view uses eroticism as a means to subvert taboos which bar freedom and self-achievement. In the construction of self-consciousness, Vian thinks that the Aristo logic is not enough, and thus he forms a new and different view of logic and develops a humorous view by taking advantage of this new logic. The author feels that there is a need for the definition of a new language and litterature to explore all these differences, originalities and self-reality.

Keywords : Boris Vian, problem of self-consciousness, individualism, pataphysics, eroticism, humor .

***********
 Bu makale, “Le non-conformisme dans l’œuvre romanesque de Boris Vian” adlı doktora tezinden hareketle kaleme alınmıştır.

Kafkas Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü
Araştırma Görevlisi. almetkan@yahoo.fr

Burdur Eğitim Fakültesi Dergisi

Boris Vian’ın Romanlarında Kendilik Sorunu

Mehmet ALKAN

Kişiliğin öznel yanını oluşturan ve insanın kendi kişiliği üstündeki kanılarının toplamı olan benlik ya da kendilik, ruhsal eylemlerin bir bütünüdür. İnsanın kişiliği daha çok “öteki” nin algısıyla doğrudan ilintili olarak saptanır iken, kendilik insanın kendi benliğini ya da kişiliğini olduğu gibi tanıyıp bilmesini, dolayısıyla kendisine içtenlikli sorular sormasını ve bu sorulara yine aynı içtenlikle yanıtlar vermesini gerektirir. Türleri ve yöntemleriyle edebiyat, yazara kendini sorgulama, tanıma ve gerçekleştirme bakımından önemli açılımlar sunan bir alandır kuşkusuz. Şair, tiyatro ve öykü yazarı, romancı olarak kendisine sorduğu soruları, bireyci tavrı, şaşırtıcı yeteneği, aşırı duyarlılığı, güçlü fantezisi ve yıkıcı mizahıyla dışa vuran, 20. yüzyıl Fransız edebiyatının kıymeti sonradan anlaşılmış yazarlarından Boris Vian’ın romanları temelinde kendilik sorununu ele almaya çalışacağız bu çalışmada.   

   İdeolojilerin ve onların çevresinde oluşan felsefi ve edebi akımların, dolayısıyla güdümlülüğün hüküm sürdüğü bir dönemde yazı hayatına giren Boris Vian belirli bir gruba katılmaktan kaçınmış; söylemek ve yapmak istediklerini kuralları, yöntemleri ve sınırları daha önceden başkaları tarafından çizilmiş bir edebi anlayışa göre belirlememiştir. Temelde kendi olma arzusunun yansımalarından yalnızca birisi olan bu bağımsız aydın tavrı, tüm dünya görüşlerinin ve edebi-felsefi akımların üstünde tuttuğu, bir ideolojinin ya da ilkel bencillik duygusunun çok ötesinde, tamamen bir yaşam, bir varoluş biçimi olarak benimsediği bireyciliğin gereğidir; yarattığı roman kahramanları aracılığıyla da zaman zaman ipuçlarını verdiği bu bireyci tavrın onun,
“hayali çözümler bilimi” olarak da adlandırılan patafizik adlı oluşumun içinde yer almasında önemli bir yeri olacaktır kuşkusuz. Genel geçer kuralların hatta her anlamda kanunların bireylerin tek tek gereksinimlerini karşılamaktan uzak olduğunu düşünen kişilerden oluşan bu grubun üyesi olarak Vian, siyah, beyaz, gri ya da “evet, hayır ve belki ” den oluşan üç nitelikli Aristo mantığını tersyüz ederek, duruma, kişiye ya da koşullara göre işleyen mantık dışı, hatta mantık üstü bir anlayışı hakim kılmaktadır romanlarında . Kişiye neredeyse sınırsız bir hareket ve fikir yürütme alanı açan bu “üst mantık” yazarın kurulu düzenin köhne parametreleri, davranış kalıpları karşısında benliğini savunmasında önemli silahı olan mizahın da altyapısını hazırlayacaktır.

   Tüm bu düşünce ve kaygılarla biçimlenen Vian’ın sanat anlayışı diğer tüm geleneksel yapılara karşı olduğu kadar, dil ve edebiyatın o güne dek geldiği noktayı da bir anlamda dışlayıp, sözcüklerin esiri olmayan, yazma ve kendini ifade etmenin alışılagelmiş biçimlerinin dışında, kendi dil, edebiyat ve tema anlayışını yaratmaya yönelik bir iradeyi de beraberinde getirecektir. Bu nedenledir ki, yazar, birçok ahlaki kuralın, yargının ya da kanunun ısrarla zararlı göstermeye çalıştığı, ama bireyin birincil gereksinimlerinden olan erotizmi ve cinselliği korkusuzca ve ustaca kullanarak, hem tabuları yıkma eğilimine girer, hem de yemek içmek kadar doğal, hatta “ birçok spor dalından daha yararlı ” bulduğu bu  “etkinliği ” kendi olmanın ya da kendini aramanın bir yolu olarak görür.

   Bireyin özgürlüklerini kısıtlayan, onu köleleştiren iş ve emeğin kutsallaştırılmasındansa, cinsellik gibi biyolojik ve ruhsal gereksinimlerin karşılanmasının, bunların edebiyat aracılığıyla ele alınmasının bir tür devrimci tavır olduğu düşünülmelidir yazara göre. Nasıl ki tüm ahlaki, dinsel ve yasal engellemeler karşısında cinselliği edebi bir tema olarak ele almak aslında tüm sağlıklı bireylerin ortak sorununu ortaya koymak ve dolayısıyla devrimci bir davranış sergilemek anlamına geliyorsa, mizah da, muhalif, yıkıcı ve koruyucu özelliğiyle hem bireye kendi ayrıcalıklı konumunu sürdürme olanağı tanıyacak, hem de bir başkaldırı anlamına gelecektir. Her ne kadar birey odaklı, onun özgürlükleri ve gereksinimleri doğrultusunda tasarlanmış bir kendilik arayışı olsa bile, tüm bu istekler sonuç olarak mutlu bir toplum yaratmayı öngören, yazarın kendi imgeleminde yarattığı yeni bir hümanizmanın temellerini de oluşturacaktır.
    

Güdümlü olmayan bir yazar ve “ hayali çözümler bilimi ” :     Patafizik     

Başta iki büyük savaş olmak üzere, insan eliyle yaratılmış birçok felakete tanıklık eden 20. yüzyıl Fransız edebiyatı, çıkış yolunu genellikle ideolojilerin, edebi ve felsefi akımların belirleyici olduğu güdümlülükte aramıştır. İki savaş arası döneme damgasını vuran gerçeküstücülük ve varoluşçuluk akımları yalnızca edebi anlamda bir ortak tavır sergilemekle yetinmemiş, aynı zamanda toplumsal sorunların çözümü konusunda ideolojik bir angajmanı da gerekli görmüştür. Kırklı yılların edebi yaşamını biçimlendiren varoluşçu düşünce ve onun öncüsü Sartre ile olan iyi ilişkilerine, onun kişiliğine karşı duyduğu hayranlık ve saygıya karşın, Boris Vian hiçbir zaman bu katı bir güdümlülük gerektiren grubun taraftarı ya da sempatizanı olmamıştır. Günlerin Köpüğü ’nde ( L’Ecume des jours ) “Jean- Sol Partre” ve “Bouvouard Düşesi”olarak karikatürleştirilen Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ve onların kişiliğinde yerilen ne varoluşçuluk ne de onların edebiyatçı kimliğidir; yazarın şiddetle yerdiği şey, herhangi bir düşünce etrafında toplanan taraftarın sergilediği bağnazlık ve kişinin kendini birey olarak gerçekleştirme yeterliliğinden uzak kalarak, ancak bir kitleyle, bir grupla var olmaya, ayakta durmaya çalışmasıdır.

“Jean-Sol Partre”ın hayranı Chick burada özden, anlamdan ve içerikten çok, biçim ve görüntüye önem veren, kişisel bağımsızlığını ve özgürlüğünü güdümlülüğe tercih ederek hazin bir sona doğru giden, kendi olamamış, körü körüne bir düşünceye bağlanan bir kişiliği temsil eder. “Partre”ın “ eski pipolarını ”, “ eski elbiselerini toplayan ” bu koleksiyoncunun gözüyle yapılan tespitler Vian’ın kolektivizme, toplu hareketlere ve bu hareketler etrafındaki kişilerin durumuna ilişkin önemli ipuçları vermektedir. Chick’in kişiliğinde “kendi” olamayanların betimlendiği konferans sahnesi bu anlamda ilginç bir örnek olacaktır :

"Partre söz konusu olunca, dublözonlarını harcarken dikkat etmiyordu. Alise ve Isis kendisiyle birlikte, konferansçıların gelmesini bekliyorlardı. Onlar da bu önemli olayı kaçırmamak için geceyi burada geçirmişerdi. Koyu yeşil kapıcı üniformalarının içinde Chick çok yakışıklıydı. Colin’den yirmi beş bin dublözonu aldığndan beri artık işini de ihmal ediyordu” (Vian, 1963,75) (Alıntıların çevirisi tarafımızca yapılmıştır )

Kayıtsız şartsız, ne pahasına olursa olsun, bir kişiye, bir gruba, ideolojiye boyun eğmek, kişiyi tipleştiren, “ üniformaya ” sokan, etiketleyen bir durumdur; toplu kurtuluşu amaçlamak, sihirli formüller üretmek zaten doğası gereği karmaşa içinde olan insanı daha çok düzensizliğe itecek, özgürlüklerini yaşamasına ve kendini gerçekleştirmesine engel olacaktır. Zaman zaman abartılı, gerçeklikten uzak ve yalnızca sözcük yığınlarından oluşuyormuş gibi bir izlenim verse de, “Partre”’ın konferans sahnesi tipleşmeye, aynılaşmaya dolayısıyla kendi olamamaya yönelik eleştirileri ortaya koyar. Söz konusu romanda geçen bir betimleme bu aynılaşmaya dikkati çeker:

“İçerde yığılan kalabalıktakilerin birbirine benzeyen bir görüntüsü vardı. Yalnızca gelip geçen gözlüklü yüzler, kabarmışsaçlar, sararmışsigara izmaritleri ve helva geğirtileri vardı, kadınlarda ise, kafaların çevresinde topuz yapılmış çelimsiz saç örgüleri, çıplak gövdeye geçirilmiş kanadiyen ceketler ve karanlıkta sızan meme yuvarlağı görüntüsü vardı ” (Vian, 1963, 75)

    Aidiyet duygusuyla kendinden geçmiş, yüzlerinde biyolojik varlık olmanın dışında herhangi bir zekâ pırıltısı görülmeyen, birbirinin benzeri bu kitle, kadın ve erkek olmanın dışında kendine ait bir nitelik taşımaz; tamamen bir lidere teslim olmuş, kitlesel kurtuluş arayan bu “ gözlüklü suratların ” oluşturduğu manzara,“ kendinden başkasına asla çözüm ya da cevap üretmeyi istemeyen ” (Baudin 1966, 181), yalnızca sorunu ortaya koymakla yetinen Vian’ın üslubuyla tam bir uyum içindedir. Nasıl kendi olunamayacağını ortaya koyan bu betimlemenin tersine, yine Günlerin Köpüğü ’nde “ yemek pişirme konusunda çok yetenekli ” (Vian, 1963,24), “ konumundan dolayı gurur duyan ” (Vian, 1963,25), iyi dans edebilen, işine ve özel yaşamına uygun giyinmeyi ve davranmayı bilen aşçı Nicolas, kendi olmayı başarabilen ender kişiliklerdendir. Üstelik mahallenin “Ev Hizmetkârları Felsefe Kulübünün” başkanı olan, “ ne yaptığını bilir gibi görünen ” (Vian, 1963,13) bu aşçının yaptığı iş, “Partre” ın eşyalarını ya da kitaplarını biriktirmekten daha iyidir:     

“- Nicolas iyi biri, dedi Alise. Neden aşçılık yapıyor anlamıyorum
- Evet, garip, dedi Chick.
- Neden garip olsun, dedi Alise. Bunu Partre koleksiyonculuğu yapmaktan daha akıllıca buluyorum .” (Vian, 1963,78)

     Asıl olan, büyük ve önemli düşüncelere sahip olmak, bunların ardından gitmek değil, kişisel yaratıcılığın olanaklarıyla donatılmış bir kimlik ve yaşam oluşturmaktır. Kitlesel kurtuluşu amaçlayan güdümlülüğü tercih ederek kendi trajik sonunu hazırlayan Chick’in aksine, bağımsız, başarılı, yetkin ve özgün Nicolas, yazarın ideal birey tanımıyla örtüşen bir özellik gösterir. Kendisi de her türden ideolojiye mesafeli duran yazar farklı ve özel olanın ardından gider.

     Zorlayıcı ve totaliter bulduğu ideoloji ve hareketlerin gereği olan güdümlülüğe karşı ilgisiz kalan yazarın dayanışma içinde olduğu tek örgütlü grup patafizik olacaktır. Hayali çözüm önerileri, istisnai ve ayrıksı olana tanıdığı ayrıcalıklarla, sonucu itibarıyla bir mizah etkisi yaratan, nesnelere ve dile tanıdığı olağanüstü özelliklerle Vian’ın mizacıyla örtüşen bir oluşumdur. Yazarı bu ilginç “düzensizliğe” iten nedenleri ve kendilik sorununa ışık tutacağına inandığımız patafiziği belirginleştirebilmek için Jarry’nin bu konudaki tanımına başvurmakta yarar var:

“ Her ne kadar bilimin genel olduğu söylense de; Patafizik özelin bilimi olacaktır. İstisnaları düzenleyen yasaları inceleyecek ve bu evreni tamamlayan başka bir evreni açıklayacaktır; ya da en azından, tutkulu bir biçimde, geleneksel olanın yerine ikame edilebilecek, belki de edilmesi gereken bir evreni betimleyecektir, çünkü geleneksel evreni keşfettiği sanılan yasalar, istisnalar ile pek az istisnai bağıntıları olduğu için, ayrıksın özelliklere sahip değiller .” (Rybalka, 1969,169)

  Genel durumlardan çok, farklı ve özel olanla ilgilenen patafizikçiler fizik kurallarını “istisnai olmayan istisnalar ” olarak değerlendirirler; bu istisnalar bilimin temelini oluşturur ve onun ilerlemesini sağlar, fakat bir kere ortaya çıkarılıp çoğunluk tarafından kabul edilince genelleşir ve özel konumlarını yitirirler. Bu durumda yalnızca birey tasavvurlarına dayalı hayali ve istisnai durumlar üretmek zorunlu hale gelmektedir.

   Bu türden durumları üretmek için en verimli alanlardan birisi de edebiyattır hiç kuşkusuz. Zira edebi kurgu bireye kişisel yaratıcılık anlamında sınırsız bir özgürlük sunmaktadır. Sürekli olarak, düşünce biçimlerini, sabit mantığını, varlıkları ve nesneleri tanımlama biçimlerini ve değerler sistemini dayatan geleneksel dünya hayal dünyasını daraltan bir yapıya sahiptir. Bu durumda, “ herhangi bir değerler hiyerarşisini tanımayan patafizikçi için herşey değerdir, (…) o, değerler yelpazesini ele geçirip hayali olanın içine yerleştirir .” (Arnaud ve Baudin, 1977b, 389)

   Tüm bu özgürlüklerin dışında, eşitlik ilkesi patafizikçiye gerçeği düşsel ile, ciddiyeti komedi ile, çirkini güzel ile iç içe koyma olanağı sağlar; ona göre her şey aynıdır, Vian’ın sözleriyle belirtmek gerekirse: “ istesek de istemesek de, her an patafizik yaparız .” (Arnaud ve Baudin, 1977b, 388) Bu açıklamalara karşın, Boris Vian’ın yapıtlarında tek tek ele alıp, somut olarak örnek vermekte zorlanacağımız, ancak yapıtın tümü göz önünde bulundurulduğunda belli bir kanıya ulaşabileceğimiz patafiziğin ne olduğu, neler içerdiği merak konusu olmaya devam etmektedir; bu, bir tavır mıdır, bir bilgi, bir bilim ya da ekol müdür? Bu soruya en uygun yanıtı Patafiziğin Başlangıcında ( Au suil de Pataphysique ) adlı yapıtın yazarı Shattuck verecektir:    

“ Patafizik her birimize birer istisnayıymışız gibi yaşama ve yalnızca kendi kanunlarımızı açıklığa kavuşturma olanağı sunan içsel bir tavır, bir disiplin ve bir bilimdir .” (Duchateau, 1969, 218)

   Dünyayı kurtarmaya soyunmayan ender öğretilerden biri olan patafizik, bireye kuralları ve yasaları geleneksel normlara göre şekillenmemiş bir dünya yaratma özgürlüğü sunuyor; neredeyse sınırsız denilebilecek bu özgürlük kendilik arayışına yönelik iradenin gerçekleşmesi için uygun bir zemin hazırlayacaktır. Bu patafizik tanımlamalarını somutlaştırabilmek ve bunların Boris Vian’ın kendilik sorunundaki yerini saptayabilmek için elbette yazarın kendi tanımlarına ve onun romanlarındaki yansımalara da başvurmak gerekecek. Kendine özgü bir düzen etrafında birleşen “marjinal” kimliklerin oluşturduğu Patafizik Koleji kırklı yıllarda kurulmasına karşın, Vian buraya ancak 1952 yılında girmiştir. Bu tarihten önce kaleme alınmış olmalarına rağmen, romanlarının tamamı Jarry’nin düşüncelerinden izler taşımaktadırlar. Zira, Vian’daki patafizikçi düşüncelerin oluşması çocukluk yıllarına dayanmaktadır; yazarın ölümünden kısa bir süre önce yaptığı radyo konuşması bu konuda önemli ipuçları verir:   

;“(…) Patafiziğe sekiz yaşlarımda Robert de Flers ve Caillavet’in “ La Belle Aventure ” adlı piyesini okurken ulaştım, patafizikçi olmayan birinin patafiziği bulmayı düşünebileceği en son yer burası gerçekten .” (Duchateau, 1969, 389)

     Adı geçen piyesteki bir replik Vian için adeta bir slogan olacaktır: “Genellikle, başkalarının düşünmeyeceğini düşündüğüm şeyleri düşünmeye çalışıyorum .” Yalnızca onun patafizikçi anlayışının eksenini oluşturmakla kalmayıp aynı zamanda kendilik arayışına da katkıda bulunan bu inanç yazarın hayali çözümlerin egemen olduğu dünyasını anlamamıza ve çözümlememize de yardımcı olacaktır. Ayrıca, içinde yaşadığımız dünyanınkinden tamamen farklı işleyen bir mantığı olmasına karşın, bu çözümler bir iç tutarlılığa da sahiptir; Vian romanlarındaki dünyada, gemilerin yelken yerine ayakları varken, balık avlamak için denize değil lavaboya gidilir; yine bu dünya ve onun kendine özgü koşulları Kırmızı Ot ’un ( L’Herbe rouge ) kahramanı Wolf’a bir tür zaman makinesiyle geçmişini ve onun izlerini ortadan kaldırma fırsatı, Yürek Söken ’in ( L’Arrache-Coeur ) “ yalnızca hareketleri, refleksleri ve alışkanlıkları olan ” “ bo ş” yetişkin Jacquemort’a kendini psikanaliz aracılığıyla “ doldurma ” ve “ bir tür kimlik oluşturma ” (Vian, 1962, 198) olanağı tanır. Günlerin Köpüğü ’nün öznel koşulları ise akciğerde beliren bir nilüferin neden olduğu hastalığı çiçekleri içe çekerek iyileştirmeyi gerektirir. Tüm bu kişisel imgelem ürünü çözüm ya da durumlar Vian’ın patafizikçi yanının bir yansıması olduğu gibi, farklı olmanın, kendini gerçekleştirme arzusunun da simgesel anlamda dışavurumudur. Kuşkusuz böylesi bir istek ve arayış bireyci bir dünya görüşünü kaçınılmaz kılacaktır.   

  Bir varoluş biçimi olarak bireycilik ve erotizm :

   Herhangi bir akıma ya da ekole dahil edemeyeceğimiz Boris Vian, dünya ve yaşam görüşünü tam bir bağımsızlık duygusunun izlerini taşıyan bireycilik üzerine kurar. Kendilik arayışında en yüce değer olarak gördüğü bu görüş yazarın bağlandığı yegâne “izm” olacaktır. Fakat bireycilik Vian için toplumu ve dünyayı elinde tutan bir ideoloji olmaktan, başka bir deyişle, toplumu ve dünyayı açıklayan eksiksiz bir sisteme duyulan inançtan öte, bir yaşam ve tamamen kişisel bir varoluş biçimidir. Dolayısıyla dünyayı değiştirmekten çok yaşamı değiştirmeye dayanır bu inanç. Bu yönüyle özgün, bağımsız ve bireyin emrinde bir toplumun doğmasını ister yazar; toplumun geleneksel kurallarına göre yaşayan iyi bir yurttaş olmaktansa, özgürlüğünü yaşayabilen mutlu bir birey olmayı yeğler.

   Günlerin Köpüğü ’nün önsözünde yer alan “ Beni bütün insanların mutluluğu değil bireylerin mutluluğu ilgilendirir ” ya da “ kitleler haksızdır, bireyler her zaman haklı ” biçimindeki değerlendirmelerle somutlaşan bu tercih kitlelerden ve diğer insanlardan kendini ayırt etmeyi gerektiren, üzerinde uzun uzadıya düşünülmüş bir duygunun yansımasıdır. Bireye ve birey mutluluğuna üst düzeyde değer veren bu duygu en somut biçimiyle kendini Kırmızı Ot ’ta göstermektedir. Wolf’un köpeği Senatör Dupont uzun zamandır düşlediği, mutluluğu simgeleyen ama tam olarak neye benzediğini kestiremediğimiz  “ouapiti ” sini elde etme şansına erişince bunamaya benzeyen bir mutluluk yaşar. Ayakları arasında uyur vaziyette bu şekilsiz nesneyi tutarken söylediği sözler tipik bir birey mutluluğu örneği olacak ve sözünü ettiğimiz kendini gerçekleştirme ve kitleden geri çekilme düşüncesine açıklık getirecektir:

“-İşlevimi yerine getiriyorum. Gerisi çocuk oyuncağı. Ve şimdi sade vatandaşlığa dönüyorum. Sizleri çok seviyorum, sizleri anlamaya devam edeceğim belki, fakat artık hiçbirşey söylemeyeceğim. Benim ouapitim var. Siz de kendinizinkini bulun .” (Vian, 1962,136)

Bireyden bireye farklılık göstereceği ve bu yüzden “resminin çizilmesi” kolay olmayan mutluluk “ouapiti” gibi belirsiz ve şekilsiz bir nesneyle simgelenir; ulaşmak için çaba ve emek gerektiren ve bir kez yakalanınca artık toplumun biçtiği rolleri, statüleri anlamsız kılan, bir tür içe ya da “ sade vatandaşlığa dönmeyi ” gerektiren bu duygu artık kendi kendine yetebilen, kendi içinde “ küçük toplumunu ” yaratan bir kişiliğin de yolunu açacaktır. Bunama düzeyinde bir kendinden geçmişlikle betimlenen bu kişisel tatmin, bu içe bakış toplumsal bir varlık olarak bireyin sıradanlıktan kurtulması, kendi içinde kendisi için bir dünya yaratmasıyla ilgilidir. Fakat bu, hiçbir zaman kendi dışında kalanları göz ardı etmeyi de gerektirmez; onların da kendi mutluluklarını yaşamaları için “ kendi ouapitilerini ” bulmalarının salık verilmesi bu nedenle anlamlıdır. Bireycilikten hareketle varılan bu yeni ve güler yüzlü hümanizmayı Pekin’de Sonbahar ’ın ( L’Automne à Pékin ) kahramanlarından Angel aracılığıyla da görebiliriz:  

“ Yere uzanmak gerek. Yere, hiçbirşey düşünmedenşu kumun üstüne ve birazcık da rüzgâr; ya da yürümek ve herşeyi görmek, birşeyler yapmak, insanlar için taştan evler yapmak, onlara arabalar vermek, ışık vermek, herkesin sahip olabileceği her türdenşey, onlar da hiçbirşey düşünmesin ve kadınlarla yatabilsin diye .” (Vian, 1996, 152)

  Kendilik arayışının temelini oluşturan Vian bireyciliği bir teori ya da doktrin özelliği taşımaz; esas olan, bireysel özgürlüğün gereklerine yanıt verebilmektir. Bu da önemli oranda çalışma hayatıyla ilintili bir durumdur; çözüm ise bireysel haklardan yola çıkarak kendini gerçekleştirmiş bir toplumda insanların fizik gücüne dayalı çalışma koşullarının geliştirilecek teknolojilere ve makinelere devredilmesinde görülür. Zaman zaman bilimkurguya varan bu reformcu ve hümanist düşünce yazarın yalnızca Boris Vian olarak haklarını istemekle kalmayıp, insan olarak başkaları için de hak talep ettiğini gösterir. En geniş tanımıyla insan onuruna saygı, adalet, barış ve özgürlüğe dayanan hümanizma birey odaklı bir yorumla Vian’da bir anlamda yeniden tanımlanacaktır. Vian, kendi için istediklerini başkaları için de ister çünkü “bireyci bir toplumda her bireyin gereksinimleri karşılandıktan itibaren toplu bir düşünce ve çıkar ortaklığının egemen olacağının ” (Laforet, 1979, 170).farkındadır. Ancak, “ hiçbirşey düşünmeden kadınlarla yatmak ” biçimindeki ifadeyle pekiştirilen bu özgürlük ve hümanizma anlayışı yazarın kendilik sorunu içinde önemli bir yer ayırdığı cinsellik ve erotizme de göndermede bulunmaktadır.  

   Sürekli ve ısrarcı olmamakla birlikte güçlü bir etki bırakan bu erotizm kendilik arayışının hatta giderek kendinin dışındakileri de harekete geçirmeyi amaçlayan “ devrimci ” tavrın da izlerini taşır. Yüzyıllar boyunca yasaklanmasa bile, çoğunluğun ahlaki değerlerine göre lanetli ve zararlı görülen cinsellik bu yönüyle yazarın, hakkında devrimci düşünceler ileri sürdüğü bir alana dönüşür. Erotik edebiyat konusundaki bir konferansında şunları söyler Vian:

“ Sevimli bir gizemin sunduğu olanaklarla seçilmişkarşı cinsle birlikte olmak sağlıklı birşeydir. Bu, aşkın ve erotizmin edebi bir tema olarak kullanılmasıyla da doğrulanmaktadır; Devlet, benim judodan daha mantıklı, koşudan, paralel jimnastikten ve benzerlik gösterdiği tüm etkinliklerden daha doyurucu bulmakta ısrar edeceğim bu sporu bir boşlukta tutuyor. Herşeye karşın, çoğu sağlıklı insanın ilgi merkezi olan aşk Devlet tarafından kösteklenip engellendiğine göre, devrimci hareketin günümüzdeki biçiminin erotik edebiyat olmasınınşaşırtıcı bir yanı olmayacaktır .” (Arnaud; 1976, 256)

  İlk bakışta birbiriyle bağdaşmayacak iki kavram gibi duran “ devrim ” ve “ erotizm ” insanoğlunun toplumsal çevresince sürekli kontrol altında tutulmaya çalışılan biyolojik ve psikolojik gereksinimleri ve Boris Vian’ın bireyci ve hazcı görüşü söz konusu olduğunda ancak birbirine yaklaşabiliyor; nefes alıp vermek, yemek içmek kadar doğal bir eğilim ve gereksinim olan cinsellik bireyin ve giderek toplumun kendini tanımasında itici bir güç oluşturacak ve özgürlük alanını genişletmesine fırsat verecektir. Belli bir birikim ve altyapı gerektiren ideolojilerin tersine, sağlıklı her bireyin ortak gereksinimi olan cinsellik kurulu düzenin aygıtlarınca engellenmeye, alanı daraltılmaya ve giderek yasaklanmaya uğruyorsa, bu çoğunluk hakkını elde etmek, kendini yaşamak, özgürlük alanını genişletmek için en devrimci tutumunu bu alanda göstermelidir. Bu sorunu edebiyat aracılığıyla ele alan bir yazar da devrimci biri olarak değerlendirilmelidir. Vian’ın bu konudaki düşünceleri çok nettir:   

“ Yeni bir düzenin gerçek propagandacıları, gelecek ve diyalektik devrimin gerçek havarileri açık saçıkşeyler yazdığı söylenen yazarlardır. Erotik kitaplar okumak, bunları tanıtmak, yazmak yarının dünyasını hazırlamak ve gerçek devrime yol açmak demektir .” (Arnaud; 1976,256)

   Vernon Sullivan takma adıyla yayınladığı Mezarlarınıza Tüküreceğim adlı romanın içerdiği erotik sahneleri nedeniyle ortaya çıkan tepkiler ve açılan davaların ardından 1948 yılında dile getirilen bu sözler bir yandan yazarın genel kabul gören totaliter ideolojilere karşı duyduğu kayıtsızlığı ve güvensizliği vurgularken, öte yandan da erotik edebiyatın bireysel anlamda içe bakışı sağlayan, özgürlükleri genişleten yıkıcı yanını ortaya serer. Eğer ideoloji varsa, aşk ve cinsellik tamamen bireysel bir duygu ve davranış olarak yepyeni bir ideolojinin bileşenleri olmalıdır. Yazarın bireyci dünya görüşüyle beslenen bu anlayış toplumunu ve yönetimin ahlaki değerlerini sorgular; yine yazarın aynı konuşmada belirttiği gibi, “ yurttaşlarını alkol ve tütün kullanmak için cesaretlendiren, kötülüklerin en büyüğü olan savaşı kahramanca bir tarihe dönüştüren kitapları göklere çıkaran Devlet ” “ sağlıklı çoğunluğun ilgi merkezini oluşturan aşkı engellemektedir .” (Arnaud; 1976,256)

   Dolayısıyla, kişiliğin heyecan verici bir dışa vurumu olan aşk ve onu bir tema olarak ele alan erotik edebiyat kendilik bağlamında olduğu kadar, toplumsal ve ahlaki normların sorgulanması konusunda da önemli bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Geleneksel ideolojilerin bu konuda önemli bir şey önermediği kabul edilince “ erotik edebiyatın günümüzdeki devrimci hareket biçimi olmasına şaşmamak gerekir .” Vian’ın bu devrim anlayışı, bireyin kendini tanımasını, yani bildiği, hissettiği cinsel arzuyu yaşamasını görmezden gelen hatta inkâr eden bağnaz tutumu alt üst eder. Tamamen farklı bir edebi tür olan Vernon Sullivan romanlarını ayrı tutarak söylemek gerekirse, Vian’ın erotizminin olay örgüsüne sıkışmış bir ayrıntılar bütünü olduğunu görürüz, ancak bu ayrıntının çarpıcı, şaşırtıcı ve alt üst edici bir yanı vardır. İçsel dürtülerden esinlenen ve cinselliği meşru bir zemine oturtmaya çalışan Vian erotizminin bir başka amacı daha vardır: yazar için “ sanat halkta sevinç, korku, cinsel tahrik ya da herhangi başka bir yolla fiziksel bir şok yaratmaktan ibarettir .” (Baudin 1966,69) Doğaüstü özelliklerle donatılmış bir tür harikalar diyarı olan Vian evrenindeki fantastik kurgularla sevince, şiddet sahneleriyle korkuya, zaman zaman pornografiye varan erotizmle cinsel tahrike dönüşen bu “şok ”, en belirgin biçimde, içinde yaşadığımız dünyanın mantık kurallarını sarsarak, bu mantığın dışına çıkarak kendini gösterir.

    “ Üst mantığın ” biçimlendirdiği edebiyat ve mizah :

     Öncelikle Vian’daki mantık dışılığın (illogisme) bir tür alternatif, göreceli ya da Clouzet’nin deyişiyle, bir “ üst mantık ” anlamına geldiğini belirtmek gerekir. Böylesi bir mantık Vian romanlarındaki tuhaf, sıra dışı ama olay örgüsüyle ve kurgusuyla arasında bir iç tutarlılık sergileyen akıl yürütmelerden ve değerlendirmelerden kaynaklanır. Aristo mantığının tamamen alt üst edilmesinden söz edilemez burada; yazar bu mantığı yetersiz bulduğu için ona belli bir ihtiyatla yaklaşır yalnızca. Tıpkı genelin kullandığı dilden kendine özgü yeni bir dil yaratmaya çalıştığı, bireyin içindeki derin beni çıkarmak için kitleyi “ tahrik ” ettiği gibi, var olan mantık sistemini ve anlayışını da kazıp içinden tamamen yeni, farklı bir mantık çıkarmak ya da kendi “ gerçekdışı ” gerçekliğini yaratmaktır onun amacı. Bu amaçla “ bizden (…), davranışlarımızın, yaşam kurallarımızın, yargılarımızın üstündeki örtüyü aralamamızı ister, içindekileri görmemiz için, içinde hala birşey varsa eğer… ” (Clouzet, 1971, 52) “İyi”, “kötü”, “doğru” ve “yanlış” gibi mutlak kavramları algı alanından çıkararak, Aristo kıyasları üzerine kurulmuş mantıktan kaçınmaya çalışan bu “ üst mantık ” ya da öz mantık, Vian romanlarında algı, yargı ve değerlendirme sistemini yeniden oluşturacak köklü zihinsel değişikliklere yol açar. Bu, tamamen çoğunluğun kabul ettiği mantık anlayışının yetersizliğiyle açıklanabilecek bir durumdur. Yazarın şu sözleri bu anlamda önemli katkı sağlayacaktır:    

“ Mantığı tam olarak alt üst edip etmediğimi bilmiyorum; bu izlenim, sanıyorum, benim Aristo mantığını mantık olarak kabul etmememden kaynaklanıyor. Siyah, beyaz ya da iki niteliğe sahip mantıkla hiçbir zaman yetinmedim. Bu kesinlikle yetersizdir. Birşey siyah değilse elbette beyaz olabilir ama aynı zamanda bir yığın başka renkte de olabilir. Dolayısıyla, bu, evet, hayır, belki den ibaret birşey değildir. Bu üç niteliği yetersiz buluyorum .” (Pestureau, 1978,159)

 Arzuların, hayal gücünün ve bilinçaltının en derin katmanlarında saklı duran itkilerin bir bireşimi olan insan ruhunun, algılarının, özlemlerinin, kavrayış ve beklentilerinin, sınır ve kapsamı daha önceden başkaları tarafından çizilmiş bir mantıksal yapıya göre tatmin bulamayacağı açıktır; üstelik, tüm bu duyguların kişiden kişiye farklılık göstereceği gerçeği de göz önünde bulundurulursa, tek tip ve sınırlı bir mantık her durum ve olay karşısında aynı geçerliliği taşımayacaktır. Düşünmeyi, akıl yürütmeyi belli ve sınırlı değerlere sahip bir ölçüye oturtmaktansa, bu ölçülerin sınırlarını bireyin gereksinimleri doğrultusunda geliştirmek ve genişletmek temel düşünce olmalıdır. Çünkü bu gereksinimler onu denetleyen ve sınırlandıran ölçütlerden daha kapsamlı ve daha çeşitlidir. İkinci karısı Ursula Vian’ın deyişiyle, “ büyük bir çocuk ”, sözcüğün gerçek anlamıyla “ bir hayalperest ” olan Boris Vian’ın genel geçer mantık karşısındaki bu anlayışı düşünmeyi öğretmek gibi bir sav taşımaz, yalnızca her bir bireyin, tıpkı düşlerde olduğu gibi, kendi gerçeklikleri olduğunu, bu çok sayıda gerçekliğe uyacak çok sayıda mantıksal alternatif olması gerektiğini vurgular. Dolayısıyla, düşüncenin değiştirilmesi değil, onun etki ve kabul alanının genişletilmesidir esas olan. “ Sıradan şeylerden sıkılan ” ve bu yüzden “ kendisine sürekli gerçekliğin gereğini yapması hatırlatılan ” (Boggio, 1993, 391) yazarın sinemayla ilgili bir düşüncesi bu “ üst mantığı ”nın izlerini taşır: “İ lginç olan imgelemdir (…). Bisiklet çalan birini görmek yaygın birşeydir. (…) Bir dalgıcı yiyen ahtapot görmeyi çok isterim .” (Pestureau, 1978,159) Yazarın romanlarında bize ilk bakışta tuhaf, mantık dışı ve tutarsız gibi görünen kimi imge veya akıl yürütmelerde bu düşlerin izlerine rastlamak olasıdır: iş yerine gitmek üzere yola koyulduğunda birçok kez otobüsü kaçıran, bu arada yürüdükçe iş yerine yaklaştığını görünce “ yolun karşısına geçip otobüse binmeye değecek bir yere varmak için aksi yöne doğru giden ” (Vian, 1996, 13) Amadis’in tercihi de buradan kaynaklanıyor olmalı. Kırmızı Ot ’ta Wolf ve Lazuli arasında geçen şu diyalogdaki mantık zincirini anlamamızı zorlaştıran neden de yine aynıdır: “

  - Beş ev sayıp giriyoruz dedi, Lazuli.  
  -Tamam, dedi Wolf. Neden beş ?
  -Çünkü iki kişiyiz, dedi Lazuli ” (Vian, 1962,100)  

   Kendi söz dizimini ve sözcük dağarcığını kendisi belirleyen Vian, olayların akışını belirleyen mantığı da kendisi belirliyor. Dünyaya ve geleneksel edebi biçimlere karşı bir ironiyi içinde barındıran bu mantık yazarın görmeyi öğrenmek için seçtiği yol olan edebiyatın da yöntemlerini belirleyecektir.

   Vian’ı yazmaya iten temel nedenlerden birisi kurulu düzene karşı sergilediği derin karşıtlığı ortaya sermek ise, bir diğer neden de kendine özel bir alan açmak, iç gerçekliğini ifade etme yolu yaratmaktır. “Gerçek” dünyanın düzlüğünden ve sıradanlığından dolayı sıkıntı duyan yazara edebiyat ikincil ve düşsel ama kıyasıya yerici ve alaycı bir evren yaratma olanağı sunar; burada konformist alışkanlıkları oluşturan tüm değerler eleştirildiği gibi, edebiyatın kendisi de bu yıkıcı eleştiriden nasibini alır. Yazım kurallarında yaptığı bilinçli değişikliklerle sözcüklere yeni biçimler vererek, onları ilk ve düz yönüyle ele alıp yeni anlamlar yükleyerek ya da kendi ürettiği sözcüklerle kendi gerçekliğini ifade ederek dili dış dünyanın baskısını kırmak için bir silah olarak kullanan Vian katı dilsel gerçekliği reddedip mutlak olanı muhtemele dönüştürmeye çalışır. Tüm diğer alanlarda olduğu gibi dil de mümkün olduğunca özgün ve kendi gerçekliğini aktarmaya uygun olmalıdır. Bu yenilikçi arayış kendi olma yolunda kişiye özgürlük ve özgünlük sunacaktır. Traité de Civisme adlı tamamlanmamış kuramsal kitabında dilin kendilikle ilgisine dair düşüncelerini şöyle ifade eder yazar:

“ Sözsel malzemeyle donanmamız yaşam deneyimleri sonucu oluşur; diğer insanlarla “iletişim kurmaya” yarayan bu malzeme yavaş yavaş zenginleşir, ta ki hep belli belirsiz duyumsadığımız herşeyi dile getirmemizi sağlayıncaya kadar. Sözcükler herşey demek değildir: o yüzden kendinizin olmayan, duyumsamadan, algıladığınızı sandığınız çarpıcı ifadelerin sizi baştan çıkarmasına izin vermemelisiniz. Angaje olmak güzel şey, fakat belgeyi imzalamadan önce okumak gerekir; eğer akla yatkın görünmüyorsa, kullanılan öğelerden hareketle kendininkini oluşturmaktan başka yol yoktur. ” (Arnaud, 1976, 387)  

   Her anlamda bağlılığı ve bağımlılığı yadsıyan düşünceleri de kapsayan bu ifade bireyin basmakalıp bir dili kendinin saymasına itirazlar içerir: nasıl ki bireysel gereksinimler ve arzular kişiden kişiye farklılıklar gösteriyor, bunların tatmini için sınırsız sayıda alternatifler üretmek gerekiyorsa, öznel duyumsamalarımızı, bize ait, bizim bilebildiğimiz düşünceleri dile getirmek için bilgi aktarmaya yarayan ortak dilden de yeni bir iletişim aracı yaratmak gerekir. Bunu yaparken, dilin bir iletişim aracı olduğunu, dolayısıyla “öteki” ile aramızdaki köprüyü kuran en önemli yol olduğunu göz ardı etmeden, ama sadece çarpıcılığına ve albenisine kapılıp“ baştan çıkmadan ”, “kendi” gerçekliğini ifade edecek bir dil üretmek olmalı amaç. Bu, kişiye yalnızca kendi gerçekliğini ifade etme fırsatı vermekle kalmayacak ayrıca çoğunluğun ortak bir biçimde benimsediği ve birey üzerinde bir erk olarak kullandığı dilsel gerçeklik anlayışını da sarsacaktır. Dilin bu özgürleştirici gücünün farkında olan ve bundan yararlanarak yer yer dilsel parodiye varan yeni bir üslup yaratan yazar aynı tutumu edebiyat ve edebi gerçeklik karşısında da sergileyecektir. Başka bir deyişle, nasıl ki yapıtlarında sözcüklerin esiri olmadan, onlara üstünlük tanımadan kendini ifade ediyorsa, döneminin edebiyat anlayışına da boyun eğmeden yapar edebi anlayış tercihini “ Fotoğraf çeken edebiyatçı olmakla yetinmeyen ” (Clouzet, 1971, S.37) yazar için önemli olan kendi sözcüklerine ve edebi yaratısına yeni bir hayat vermektir. Gerçekliğini geniş bir hayal gücünden alan Günlerin Köpüğü ’nün önsözü bize Vian’ın gerçeklik anlayışı hakkında bir fikir verebilecektir:

“ Öykü tamamen gerçektir, çünkü onu baştan sona ben tasarladım. Özdeksel gerçekliğin, ısıtılmışve dolambaçlı bir atmosfer içerisinde, düzensiz kıvrımları ve bükümleri olan bir yüzey üstünde yansıtılmasıyla elde edilmiştir .” (Vian, 1963, Önsöz)

   Bir şeyin gerçek olabilmesi için belli bir uzam ve zaman içinde geçmiş olması gerekli midir? Gerçeklik algımızı sorgulayan bu satırlardan yola çıkarak söylemek gerekirse, yazarın bu soruya yanıtı olumlu olmayacaktır. Günlük yaşamımızda yer alan ve hemen herkesin bir biçimde yaşadığı aşk, evlilik, dostluklar, çalışma yaşamı, ekonomik sorunlar, sevinçler ve üzüntüler gibi “ özdeksel gerçeklikleri ” bireysel imgelemin “ düzensiz kıvrımlarından ” geçirerek, yani ortak ve sıradan gerçekliği “ dolambaçlı bir atmosfer içinde ısıtarak ” ona yeni ve otantik bir biçim verip “ bir yüzey üstünde yansıtmaktır ” asıl gerçeklik yazarın gözünde. Hatlarını kendisinin çizmediği gerçekliği, başka bir deyişle diğerlerinin gerçeklik algısını kabul etmeye yanaşmayan Vian bu konuda öznel bir gerçeklik tanımı ortaya koyuyor. Kişileri ve olayı belli bir zaman aralığına ve dar bir çerçeveye sıkıştıran gerçekçi edebiyatın tersine, “ tasarlanmış” gerçeklik sınırsız denilebilecek çözümleri ve mantıksal yaklaşımları kabul edecek bir evren oluşturur.

Yazarın “ canının istediğini yapabileceği bir alan gibi gördüğü edebiyat ” (Rybalka, 1969, 97) ilk sıraya anıları değil, ayrıksı ve istisnai olanı, bilinmeyeni yerleştirecektir. Romanlarında hep bunu tercih ettiğini söyleyen yazara kulak verelim: “ Bir romanımda aşklarımı, bir diğerinde eğitim yaşamımı ya da askerliğimi anlatmadım; hepsinde, yalnızca bilmediğim şeylerden söz ettim. Gerçek entelektüel dürüstlük budur. İnsanın konusu olmayınca ya da bu konu gerçek olmayınca onu kötüye de kullanamıyor .” (Arnaud, 1976,206)

   Edebiyat ve edebiyatçının amacı yaşanmışlıkları, yaşamın içinde bir biçimde yanıtı ve karşılığı bulunmuş ya da bulunmamış, çözülmüş ya da çözülememiş sorunları aktarmak değil, duyumsanan ama adlandırılamayan, zihni meşgul eden ama ele avuca gelmeyen, somutlaşamayan “şeyler ” den söz etmek olmalı. Bu, yazarın kendinden söz etmeyeceği anlamına değil, tam tersine bizzat kendini anlatması gerektiği anlamına gelecektir; ancak, yaşanmış olanlardan çok yaşanmak istenenlerden, bilinenlerden çok bilinmek istenenlerden yola çıkmak gereklidir. Yaratıcılık bunu zorunlu kılar, tersi, olsa olsa tarih yazarlığı olacaktır. Bu yüzden, yalnız bir yazarı ya da edebi akımı değil, genel anlamda yazı dünyasını hedef alan Vian’ın yaratıcılık gerektirdiğini düşündüğü edebiyat ile olan ilişkisi onun dil ve gerçeklikle olan ilişkisiyle benzerlik gösterir: bu iki kavram konusundaki geleneksel anlayış ve algıyı reddetmesinden dolayı sergilediği alaycı yaklaşım edebiyat söz konusu olduğunda da ortaya çıkacaktır. Beğenmemenin, onaylamamanın ustaca ve rafine bir biçimde yansıtılması olarak da görebileceğimiz parodi, edebi geleneklerden etkilenmemeye çalışan, onları taklit etme yanlışlığına düşmek istemeyen yazarın romanlarında , genel kabul gören yazma üslubunun ve klişelerin içini boşaltmayı amaçlar. “Ciddi” edebiyatla bir anlamda alay eden böylesi bir niyete Vercoquin ve Plancton adlı romanın ilk sayfalarında sıkça rastlıyoruz. Hepimizin yakından bildiği klasik romanlardaki romantik sahne betimlemelerinden birisi Vian’ın kendine özgü üslubuyla adeta içeriğinden yoksun hale getirilip yeni ve özgün bir içeriğe bürünür. Yazar güneşin romantik ışıklarını şöyle betimler burada:

“ Güneş, kaynamış amber kokulu aydın bakışını herşeyin üstüne konduruyordu, bu yüzden bayram eden doğa dörtte üçü altın dolgulu öğlen dişleriyle gülüyordu .” (Vian, 1972, 16)

    İçinde bireyin kendi algılama, imgeleme ve ifade etme biçimini barındıran bu betimleme harcıâlem düşünceye ve üsluba karşı da yıkıcı bir tutum sergiler. Kendi deyişiyle, “ bilmediğişeyleri ” aktarabilmek için bilinmedik imgelere ve mantıksal yaklaşımlara gereksinimi vardır yazarın. Alışılagelmiş edebiyat anlayışının kısıtlayıcı nitelikleri karşısında bireyin eleştirel düşünceye ve kendi ölçütlerine başvurmaması kabul edilebilir bir şey değildir onun için. Döneminin eli kalem tutan ve gerçeği ifade ettiği yanılsaması içinde bulunanların çoğunu “ yalancı ” ve “ dolandırıcı ” olmakla suçlayan Vian’ın edebiyat dünyasına karşı eleştirisi oldukça keskindir:

“ Zamanımın çoğunu yalancıları ve dolandırıcıları, sözcük ve söz dolandırıcılarını, demagoji yapan insanları ifşa etmekle geçiriyorum. Günümüzde, gazetelerde, okunabilecek herşeyde, her yerde en kötü seçim konuşmalarına benzeyen bir söz enflasyonu var .” (Laforet, 1979, 58)

    Bir iletişim ve propaganda aracı olarak dil ve edebiyat mevcut haliyle kitlelerden tek tip insanlar yaratmaya eğilim gösteren bir yapı ve özellik taşımaktadır. Bu yargıdan hareketle yazar, bir erk edinmek amacıyla kitle psikolojisini körükleyen her türden otorite karşısında bir direnç göstermektedir. Kısır sözcükler ve içi boş öykülerle kendine bir güç oluşturmaya çalışan edebi otorite, yazarın gözünde, beylik laflar sayesinde karanlık politikalar üreten bir yönetim erkiyle eşdeğerdedir. Kendine ait olmayan sözlerle, imgelerle, deyimlerle yine çoğunlukla kendi süzgecinden geçmemiş düşünceleri aktarmak “ yalancılık ”tan ve “ dolandırıcılık ”tan farklı bir şey değildir. Oysa dilin bir tek sahibi yoktur; söz öze ait olmalıdır. Dolayısıyla, bir otorite olarak genel kabul gören edebiyat anlayışının dümen suyuna girmeyi reddetmek aynı zamanda felsefi, siyasal, dinsel, ya da savaştan yana bir otoriteyi de reddetmek anlamına gelecektir. İşte bu yüzden, Vian, “ edebiyatı aptalların eline bırakmak, bilimi savaşseverlerin eline bırakmak demektir ” (Laforet, 1979, 57), diyecektir. Bu net ve keskin eleştiri “ dilin ve edebiyatın sahibi olduğunu iddia edenlere ve çeşitli dışlama yöntemleriyle diğerlerinin buraya girmesini yasaklamaya çalışanlara ” (Arnaud ve Baudin, 1977a,211) karşı bir tepkinin dışavurumudur. Sözcüklerin ve edebi yapıtların ardında hep bir yaratıcılık, bir özgünlük ve kendilik arayan yazar bu olumsuz manzara karşısında benliğini korumak, “ bu sözsel enflasyon ” içinde bir aktör olmamak için mizahın koruyucu ve savaşımcı gücüne sığınır.

    Boris Vian’ın mizahı söz konusu olduğunda, ilk söylenmesi gereken şey, bu mizahın güldürmekten çok, konformist anlayışı yıkmaya ve onu oluşturan güçler karşısında kendini savunmaya dayandığı olmalı. Buradan doğacak etki olsa olsa acı bir tebessüm olacaktır; bu izlenim, kuşkusuz, yıkıcı eleştirinin yetişkinlerin, siyasal yönetimin ya da dinin ve günlük yaşamdaki sıradanlığın oluşturduğu baskıcı ve otoriter yapıya yöneltilmesinden ileri gelmektedir. Yergi üzerine kurulmuş olan bu olumsuz ve saldırgan mizah, kendini abartılmış durumlar ve zıtlıklarla gösterir. Başka bir deyişle, yazar gerçekliği edebi anlamda deforme etmek için mizahını karikatürleştirme ve zıtlıklar yaratma üzerine kurar. Karikatür ona kurulu düzenin “kurucuları”nın kusurlarını abartıp olduğundan daha büyük gösterme olanağı sunarken, tezatlar görüntüyle gerçek arasındaki uyumsuzluğu ortaya koyma fırsatı verir. Romanlarındaki ciddi görünümlü kişilerin zaman zaman komik davranışlar sergilemesi bu yüzdendir.     

   Yazarın güç sahiplerinin tutum ve davranışlarıyla arasına mesafe koymak ve kendi “ben”ini korumak amacıyla sergilediği bu karşı duruş ya da yer yer düşmanca tutum daha çok yetişkinler dünyasını hedef alır. Bu nedenle, yetişkinlerle gençler arasındaki kuşak çatışmasını mizahi biçimde ele alan Vercoquin ve Plancton ’daki baş mühendis Miqueut gülünç ve sevimsiz yanlarıyla öne çıkarılır. Yönettiği kurumun evrakının “ yağmaya, yangına, hırsızlığa, tecavüze, ziyana, imhaya uğramasından sürekli endişe eden ” (Vian, 1972, 97) bu mühendis işgal yıllarındaki birçok Fransız gibi yurtsever ve direnişçi olur, öyle ki “ mutfak kapısının tokmağının altına bir mantar tabancası sakladıktan sonra kendinde yurtsever düşünceler belirtme hakkı görmeye başlar .” (Vian, 1972,97) Kuralların ve seçkinciliğin ateşli savunucusudur artık: “ kurallara saygı gösterilmediği için geldiğimiz noktayı görüyorsunuz ” (Vian, 1972,124), “ özellikleşef yapılmış olan bizlerin diğerlerinden daha çok örnek olması gerekir .” (Vian, 1972, 96) Bu karikatür insan Miqueut karikatür bir direnişçiye dönüşmüştür artık, tıpkı Yürek Söken ’de çocuklarının uğrayacağı olası tehlikeler karşısında annelik içgüdüsünü çok ileri götürüp karikatür bir anneye dönüşen, üçüzlerin annesi Clémentine gibi; gülünç bir paranoyaya dönüşen annelik sevgisini şu monologda bulabiliriz:

“ Ya çocuklar ellerindeki küreklerle bahçeyi biraz derince kazıp bir petrol kuyusuna rastlarlarsa; ve petrol fış
kırıp hepsini boğarsa, ne yapardı sonra. Ne korkular yaşarım ben! Onları ne kadar çok seviyorum! ” (Vian, 1962,339)

    Aile kurumunun bir tür şiddete dönüşen ölçüsüz sevgisinin ve aşırı korumacılığının karikatürleştirildiği bu monologu da göz önünde tutarak, Vian’ın mizahı hem toplumsal kurumları sarsmak için bir silah olarak, hem de kendini bu güçler karşısında korumaya yarayan bir sığınak olarak kullandığını söyleyebiliriz. Kabul etmek gerekir ki birey, aile, din, yazılı olan ve olmayan kurallar gibi toplumsal kurumların oluşturduğu ve kendisi üzerinde despotça bir tutum sergileyen birlik karşısında sınırlı bir güce sahiptir. Bu gücünü bozguncu bir mizaha başvurarak artıran Vian, böylece hem çoğunluğun oluşturduğu yüzeysellikten korunmuş olmakta hem de bu ezici hegemonyanın gücünü zayıflatmaktadır. Sorgulanmadan kabul edilmiş gerçeklikleri paylaşmamanın verdiği istek ve zevk ona ayrıcalıklı bir konum tanıyacaktır. Henri Baudin’in sözleriyle ifade etmek gerekirse:

“ Tüm bu mizah olumsuz fakat özgürleştiricidir; kişinin üstünlüğünü amaçlar, en azından, “büyülü” bir davranış sayesinde onda yoğun biçimde bir dokunulmazlık izlenimi bırakarak kararsızlıktan ve iç sıkıntısından kurtulmasını amaçlar . (…) Vian’ın saldırgan mizahı devrimci değil asidir .” (Baudin, 1973, 213)

    Kuşkusuz, böylesi bir mizahın muhalif özelliğini bir başkaldırı olarak değerlendirmek mümkündür; ancak ne kadar acımasız olursa olsun bu başkaldırı yeni bir düzen kurmayı değil, bireysel anlamda yeni bir yaşam oluşturmayı amaçlar. Ani ve köklü bir değişiklik gerektiren devrim ise Vian romanlarının amacının dışındadır. Yazarın tek isteği “ dünya düzenine katılmamaktır ” çünkü “ o, dünyada düzen görmez .” (Baudin, 1966, 151) Mizah yoluyla dışa vurulan bu karşı koyma Vian’da, günlük yaşamlarında ciddi bir görünüm vermesi gereken insanların sözlerinin, davranışlarının ve giyimlerinin birbiriyle derin uyumsuzluklar göstermesiyle belirginleşir. Yazarın romanlarındaki savaşın, dinin bir oyuna dönüşmesi, resmi bir törenin gülünç bir şenliğe benzemesi tesadüfî değildir; çünkü toplumsal yaşama ağırbaşlı havayı veren unsurların oluşturduğu tabuyu kırmaktır amaç. Bu da “ ciddi şeylerden basitçe ve ironik olarak, önemsiz şeylerdense ciddi biçimde söz eden bir insan için kolay ve doğaldır .” (Clouzet, 1971,99)

   Doğrudan doğruya başkalarını kurtarmak gibi bir amacı olmayan Vian her türlü tehdidi bir oyuna dönüştürmekle ve kendini özgürleştirmeye çalışmakla yetinir. Fakat bu oyun genellikle bir aykırılık üzerine kuruludur:” Üniforması ve altın zinciri üşümüş burunlar gibi parlayan ” (Vian, 1963,52) ajan ile “ dokuz kuyruklu kedi pisliğine basıp havada bir tur atan ” (Vian, 1996, S.33) papazın durumunun sergilediği aykırılığın bıraktığı yergi izlenimi kendini mantıksal aykırılıklarda da gösterecektir: Vian romanlarının evrenindeki mantıksal işleyiş ile içinde yaşadığımız dünya arasındaki uyumsuzluk komik bir etki bırakır; Türkçe’ye Savrulan Otlar Arasında diye çevrilen Trouble dans les Andains adlı yapıtta bu türden paradokslara sıkça rastlanır: burada, “ arkadaşının sol gözünden en büyük taşları gözleri bağlı olarak çıkartan ” (Vian, 1966,94) birisini görmek ya da “ isabetle vurulmuş bir çekiç darbesiyle ” (Vian, 1966,94) gerçekleştirilen bir intihara tanıklık etmek olasıdır. Yazarın roman evrenindeki işleyiş ve kurallarla herhangi bir çelişki oluşturmayan bu mizah anlayışı yalnızca Vian’ın kendi üstünlüğünü koruma çabasından değil, karşıtlıkları çoğaltarak, ifade ile düşünce arasında bilinçli uyumsuzluklar yaratarak bizi şaşırtmak istemesinden, sarsmak istemesinden de kaynaklanmaktadır.   

  Sonuç

    Boris Vian’ın yapıtlarında ve yaşamında, kurulu düzenin aygıtlarına kategorik bir karşı koyma ve bunların dayattığı sınırlayıcı zorunlulukların yerine birey mutluluğunu koyma biçiminde ortaya çıkan kendilik bilinci, klasik anlamdaki ideolojik ve edebi güdümlülükten çok, patafizik gibi, sıra dışı, düzensizliği düzen olarak benimsemiş bir “ disiplin ” içinde yer almayı tercih eder. Kişisel özerkliğin en yüce değer görüldüğü bu anlayış, Vian’ın kendini gerçekleştirmesinde bir varoluş biçimi olarak önemli rol oynayan bireycilikle de birebir örtüşecektir. Kolektif yaşamın birey hakları üzerindeki ezici baskısı karşısında bencillik taşımadan, içten, iyi niyetli ve insancıl bir tavır takınan bu bireycilik cinselliği ve erotizmi kendini gerçekleştirebilmenin başat unsuru olarak görmektedir. Dünyayı değiştirmeyi savlayan ideolojilerin yerine erotizmi koyan ve bunun edebi tema olarak ele alınmasının devrimci bir tavır olduğunu düşünen Vian, dile ve edebiyata getirdiği yeni anlayışla kendine otantik bir alan sağlamaktadır. Kendini tanıma ve tanımlama eylemini, sınırları ve kapsamı genişletilmiş bu edebiyatla ortaya koyan yazar, içinde yaşadığımız dünyaya hükmeden Aristo mantığının kalıplarını yıkarak, kişiye ve duruma göre değişebilen esnek ve kendine özgü bir mantık sistemi geliştirir. Bireysel özgürlükleri sınırlayan, onu görmezden gelen genel değer yargılarının gücünün farkında olan yazar bu yeni mantığın da etkisiyle yaratılmış mizah ile kendi benliğini savunma yoluna gider. Kurulu düzenin normlarını sarsmak için uygun bir araç olan bu muhalif mizah kendisine dünya düzenine dahil olmama ve kendi özerk konumunu koruma ayrıcalığı tanımaktadır. Her ne kadar bireysel ve içe dönük bir sorun olsa bile, Vian’ın kendilik bilinci sonuçları itibarıyla toplumun yararını da gözeten içten ve hümanist bir özellik taşımaktadır.

    KAYNAKÇA     

Arnaud, N. (1976) Les Vies parallèles de Boris Vian , Paris, U.G.E.
Arnaud, N., Baudın, N.(1977a) Boris Vian , Colloque de Cerisy, Vol.I,  Paris,U.G.E
Arnaud, N., Baudın, N. (1977b) Boris Vian , Colloque de Cerisy, Vol.II,  Paris,U.G.E.
Baudın, H. (1966) Boris Vian, la Poursuite de la vie totale , Paris, Ed.du Centurion
Baudin, H. (1973) Boris Vian, humoriste , Presse Universitaire de Grenoble.
Boggio, P. (1993) Boris Vian , Paris, Flammarion.
Clouzet, J.(1971) Boris Vian. Poètes d'aujourd'hui , Paris, 2ème édition, Seghers.
Duchateau, J.(1969) Boris Vian. Les Vies Perpendiculaires , Paris, La Table Ronde.
Laforet, G. (1979) Traité de Civisme par Boris Vian , Paris, Présentation, notes et commentaires de Guy Laforet, Christian Bourgois Editeur.
Pestureau, G. (1978) Boris Vian, Les Amerlauds et les Godons , Paris,U.G.E.
Rybalka, M. (1969) Boris Vian: essai d'interprétation et de documentation , Paris, Bibliothèque des Lettres Modernes 15, Lettres Modernes Minard.
Vıan, B. (1962) L'Herbe Rouge et L'Arrache-Coeur , Paris, Societé des  Edition, J.J.Pauvert.
Vıan, B.(1996) L'Automne à Pékin , Paris, Edition de Minuit.
Vian, B.(1972) Vercoquin et le plancton , Paris, Coll. Folio, Gallimard.
Vian, B. (1973) L'Ecume des jours , Paris, Collection 10/18, U.G.E.
Vian, B. (1966) Trouble dans les andains , Paris, Collection 10/18,U.G.E.      

 

GÜNLERİN KÖPÜĞÜBizim Yazılarımız - Dipnot Kitap Kulübü Üyesi
Boris Vian

Yücel Nural

        Boris Vian 1959’da öldüğü zaman lanetlenmiş bir yazardı.Toplum , bağlı olduğu prensiplere (iş ve parasal alanda), en kutsal kurumlarına (ordu,kilise aile) fütursuzca saldıran bu  “rezil” yazarı reddetmişti.Cenazesinde, tabutu arkasında pek az kişi vardı.”Günlerin Köpüğü”nün son bölümündeki gibi yazarınınki de  bir kimsesiz yoksul cenazesiydi.Başarı ve ün ölümünden epeyce sonra gelecekti.Yazarı önce, davranışlarında ve isyanında kendi yaşam açlığının ifadesini  gören gençler ve liseliler okudu.1970’de “Le Monde” ,”Boris Vian fenomeni” ve “Nasıl Klasik Olunur” başlıkları ile iki tam sayfasını yazara tahsis etti.Ama bu ‘klasik’ henüz resmi programlara girmemişti.”Olay” 1973’te bir lisede patlak verir.Öğretmen son sınıflara “Yürek Söken” adlı eseri okutmak cüretini gösterir.”Bu  tüyler ürperten canavar evren” nasıl olur da  bizim dünyamızın bir betimlemesi diye sunulabilir?Kuşkusuz, egemen geleneğin saygın değerlerini  nefretle küçük düşürme, kirletme ,alçaltma zevkinin ve nedensiz şiddetin ,kan dökücülüğün hakim olduğu bir dünyadır romanın dünyası.Fakat gençler “Günlerin Köpüğü”nü okumak isteklerini dayattılar,böylece kitap okul programlarına girmiş oldu.’Baccaleauriat’sınavlarında ,Chloé’nin ölümü, kediyle farenin son diyaloğu,Chick’in kovulması sahneleri,’Gargantua’,,’Candide’,’Kırmızı ve Siyah’ ve ‘Yabancı’ gibi baş yapıtlarla ayni sıraya koyuldu.

    Fakat bu resmi kabul  bazı tehlikeleri de beraberinde getirdi.Eser genel bir beğeni kazansa da ,‘son-modayı-izleyen-bir-hocaya-düşme-şansına-sahip-sınıflar-için-roman’ olma yargısı ile ikinci sınıf bir eser gibi algılandı.Amma romanın başarısını  laf ebeliği olarak  algılamak hatasına artık düşülmüyor,çünkü artık modern romanın başlangıcı  olarak kabul ediliyor.39 yaşında ölümünden elli yıl sonra bile Vian ‘putların düşmanı’ olarak hala ‘köpürmeyi’ sürdürüyor.

    “Günlerin Köpüğü”nün garip ve şaşırtıcı evreni onu kuran ve betimleyen dilin dışında kavranamaz.Dil yazında ,önemli olanın toplum betimlemesi,kişilerin psikolojisi, yazarın mesajı olduğu bir kurgunun köpüğü ,bir süsleme öğesi değildir.”Günlerin Köpüğü”  biçemle içerik arasında geleneksel ve hierarşik karşıtlığı yıkar.Burada söz konusu güzel bir aşk hikayesinin yanı sıra özel bir dil, ölçüsüz bir mantık ve nükteli ve taklitçi bir tarz değildir. Hikaye bize sözcüklerin devinimini ve gizemini sunar.İlk bakışta eser kolay olduğu için çağdaş romanın konumunun, araştırmalarının ve yönelimlerinin sade ve basit bir sunumu olacaktır.

   Kitabın sayfaları boyunca gözlerimizin önünde başka bir evren şekilleniyor ama okudukca sözcüklerin büyüsüne kapılıp sürükleniyor, bizi gerçeklikten “yaşamın öte tarafına”,tüm varlıkların sadece  kağıt üstündeki sözcükler olduğu kurgunun düşselliği içine geçiren ilk sayfalardaki şaşkınlığımızı unutuyoruz.Yaşamdan sözcüklere ,gerçeklikten (realiteden) kurguya nasıl geçiliyor?

   Ön Söz:   Her ne kadar Boris Vian “Günlerin Köpüğü”nü Amerika’da yazmamış ,hatta oraya hiç gitmemiş olsa da,kısa metnin sonunda (New Orleans, 10 mart 1946)yer ve tarih belirterek metne bir yaşanmışlık ,bir gerçeklik süsü vermiştir.Aslında bu seçim anlamlı ve semboliktir.1946 da A.B.D., “New  Orleans müziği”,Duke Ellington,Hollywood,modernizm ,teknolojinin ve nesnelerin putlaştırıldığı yerdir.Ön sözünde yazar sadece bir dizi öneri ve özdeyiş(!) sıralıyor,ama romanın içeriği ve konusu hakkında hiç bilgi vermiyor.Bu açıdan ön söz sanki gereksizmiş gibi oluyor.O halde roman için bu metnin işlevi nedir?

   Paradoks’un Mantığı:   Ayrıntıya bakınca, geniş zaman haber kipi, nesnel anlatı, gerçeğe başvurma (yaşamda) gibi özelliklerle didaktik, pedagojik bir karakter sergileyen parça  bir dizi paradoksal (aykırı, çelişkili) özdeyişler sıralıyor.Aynı zamanda  her cümle genel olarak kabullenilmiş bir görüşün ,bir kanının, edinilmiş bir düşüncenin yadsıması ,inkarıdır.Türkçe metinde Fransızca aslında bulunan,önemsiz gibi görülebilecek ama aslında anahtar diye değerlendirdiğim bazı sözcüklerin gözden kaçmış olduğunu  saptadım.Bunun için hoş görünüze sığınarak,yabancı diller bilen sizlerin de dikkatinden kaçmayacağına inandığım bazı noktaları vurgulamak için bu cümlelerin bir ikisini aslında olduğu gibi geçiriyorum: “Dans la vie,l’essentiel est de porter sur tout des jugements A PRİORİ.”Ön sözün ilk cümlesi Türkçe okuduğumuz çeviride şöyle:”Yaşamda önemli olan, her şey için bir yargıya varabilmektir.”(s19)Görüldüğü gibi, A PRİORİ (Fransızca metinde italik harflerle yazılmış) sözcüğü Türkçe metinde görülmemektedir.Oysa bu Latince sözcüğün burada işlevi ,edinilmiş düşüncelerin ve kanının aksine, ön hükümlü olmayı önermektir.                                                                                                                                                   İkinci cümle şöyle çevrilmiş:”Sonunda kitleler haksız bireyler haklı çıkar.”Fransızca aslı:İl apparait, en effet,que les masses ont tort et les  individus toujours raison.”

Türkçesi:”Aslında,görüntüye göre(il apparait …que”)kitleler haksız bireyler  haklıdır.”Burada “apparait que”(ing.apparently),görüntü/gerçek paradoksunu,çelişkisini vurgulayan anahtar sözcük durumundadır.Çeviride görünmüyor.

  3.cü cümle:”Yaşam kurallarının sayısını azaltmak gerekir” Fr.:”İl faut se garder d’en déduire des régles de conduite”,

Türkçesi:”Bundan(yani yukarıda söylenen şeyden) davranış kuralları çıkarmaktan sakınılmalıdır”

“…en deduire” azaltmak değil …den çıkartmak anlamındadır.Çeviren her halde ‘en’ bağlacını görmemiş.

Kitaptaki çeviri,”Yaşamı sürdürmek için  onları izlememize ihtiyaçları yoktur.”

“…elles ne doivent pas avoir besoin d’etre formulées pour q’on les suivent.”

“…onların(yani kuralların) izlenmesi için  tespit edilme zorunluluğu olmamalıdır.”

   Burada ‘ a priori ‘  hükümlerin bir sıralanışını , bir montajını görüyoruz.Bir biriyle ilişkisiz bu savlar kitabın içeriğine de değinmiyor.O halde değeri ne olabilir?

   Aslında ön söz romanın kullanma kılavuzudur.Kitabın  hazırlanma ve geliştirilme prensiplerini gösterir,yani bir uyarı niteliğindedir.Anlatılmak istenen şudur:”Günlerin Köpüğü”nde,rasyonel mantığın buyurularına uyulmayacak, genel kanılar, gerçeğe benzerlik, görgü kuralları alaya alınıp hiçe sayılacak,’davranış kuralları’  tespit edilmeyecek. 

 Bu birkaç sayfalık gösterinin kurallarını da bulup çıkarmak okuyucuya kalacak! 

             Kaynak:L’Ecume des Jours

             Lecto guide 2,Editions Pédagogie Moderne


‘Jazz à Vian ve Boris Vian’

22 Temmuz 2009

http://www.sansursuz.com/makale/jazz-a-vian-ve-boris-vian

PARİS - “O Jazz’ın bir kara sevdalısıydı, yalnızca Jazz için yaşıyordu; yalnızca Jazz duyuyor, Jazz konuşuyordu.” (Boris Vian
’ın yakın arkadaşı, bütün zamanların en popüler Fransız şarkıcılarından Henri Salvador – 1917/2008). 

Doğumu 10 Mart 1920, ölümü 23 Haziran 1959. Topu topu 39 sene yaşamış Boris Vian. Ama ne yaşam? “Dolu dolu, üretken, isyankâr...!” Kanımızca bu eşsiz adamın, istisnai sanatçının kişiliğini, yaşamını en iyi tasvir eden sıfatlar biraz önceki sıfatlar, en azından ilk bakışta. 12 yaşında geçirdiği hastalıktan sonra teşhisi konan, onu her an öldürebilecek kalp yetersizliğini neredeyse 30 sene yenmeyi başaran iradenin, enerjinin, yaratıcılığın kaynağında, kendi deyişiyle “Jazz” veya “Jazz ve Müzik” olması, dergimizin sınırlarında bizim de ona küçük bir anma veya saygı yazısı yazmamıza yetti de arttı bile. Üstelik aramızdan ayrılışının 50. yılında adına, anısına iki güncük (13-14 Haziran) de olsa bir Jazz Festivali başlatıldı. Uzun ömürler dilediğimiz “Jazz à Vian / Vian’(d)a Jazz” ( www.jazzavian.fr) Vian’ın doğduğu, büyüdüğü Paris’in yakın banliyö kenti Ville d’Avray’de düzenleniyor ve düzenlenmeğe devam edecek.  

Büyük burjuva, rantiye, hazırdan yiyen ancak iyi ve güzel yaşamasını bilen ve de birbirini çok seven bireylerin oluşturduğu bir ailede doğar. Tek kelimeyle mutlu, her anlamda zengin bir çocukluk, ilk gençlik geçirir Boris Vian. 5 yaşında okuma yazma öğrenecek, sağlık engellerine rağmen erken lise bitirecek, ülkenin en prestijli Teknik Üniversitesi’nden (Ecole Centrale) kısa sürede mühendis çıkabilecek derecede zeki ve çalışkandır. Kısacık hayatında çok farklı işlere girişecek, fakat her tuttuğu işte, bazıları ölümünden sonra teslim edilse de başarılı olacaktır.  Maden mühendisi, müzisyen, besteci, öğretmen, yazar (roman ve tiyatro), şair, eleştirmen, çevirmen, dramaturg, sinema ve tiyatro oyuncusu, yapımcı, radyo programcısı… Ama illaki Jazzcı, Jazz yazarı, Jazz eleştiricisi. “Jazzsız hayat bir hatadır”, diyen Vian trompet ve cep trompeti denebilecek “trompinet” (bir cins pistonlu boru veya küçük borazan) çalardı. Amatör piyanist ve harpçı annesinden temel müzik bilgilerini edindikten sonra 14 yaşında ilk trompetine kavuşur. İki kardeşi, Alain (bateri) ve Lélio (akordeon) ile 17 yaşında kurduğu Trio’suyla konserler vermeğe başlar. Aynı yıl, 1937’de efsanevi Jazz yuvası, “Hot Club de France”a da (HCF) katılacak, ilk album kaydına bile girecektir. Müziğin, Jazz’ın ilâhı gördüğü Duke Ellington’u 1939’da bir konserde izleyecektir. O andan itibaren hayat çizgisi çizilmiştir. Onun evreni Jazz içinde, çevresinde olacaktır. Jazz ritminde yaşayacak, Jazz yazacaktır.  

Yeryüzündeki ikinci büyük görevi, misyonu ise yazmaktır. Ancak anlaşıl(a)mamak, yadırganmak gibi bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Sağlığı 50’li yıllarda Jazz müzisyenliği, trompet yorumculuğuna set çekerken, çağının önünde, “avantgard” nitelikli romanları, yazıları karşısına ciddi adli ve ahlaki engeller çıkartacaktır. Savaş, kriz, iflaslar malikânelerde yaşayan Boris’i, 30’lu yaşlarında tavan aralarına, hizmetçi odalarına, çeviri paralarıyla kıt kanaat geçinmeye kadar düşürecektir. “Saint-Germain’in Prensi” diye anılan Boris Vian, devrin en popüler sanatçıları, aydınları Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Raymond Queneau, Eugene Ionesco, Pablo Picasso, Jacques Prévert, Juliette Gréco gibi sanatçı ve kişiliklerle düşüp kalksa da aldığı aile terbiyesi, eğitimi, onur anlayışı onu bazı erdemleri daima ön planda tutmaya itecektir. Halbuki 1948’de Duke Ellington’u Paris’in Kuzey Garı’nda karşılayan odur. Miles Davis’i Juliette Gréco ile tanıştıran odur. Charlie Parker’ı Saint-Germain Jazz-barları, kulüplerine sokan odur. Sürekli gülen yüzü, bitmez tükenmez mizahı, örnek davranışlarıyla gerçek bir asilzadedir.  Ama neler yazar, neler yapar?  

1951 yılında doktorlar sağlık nedeniyle yasaklayıncaya kadar öncelikle gece kulüplerinde sürekli “Jazz” çalar. 1942’de tanıştığı yakın dostu “Big Band”, orkestra şefi Claude Abadie ile ilk önemli kaydını 1946’da yapar. Fakat daha önce, 1944’te klarinetçi Claude Luter ile özel kayıtlarının da olduğu tespit edilmiştir. Gerçek bir Jazz tarihi tanığı, yönlendirici, Jazz ansiklopedisi, hazinesi olan “Jazz Hot” dergisinde 1947 Aralığı’ndan itibaren 1958 Temmuzu’na kadar düzenli Jazz yazı ve eleştirileri yazar. Jazz Hot’un yanı sıra gündelik “Combat” gazetesinde ve siyasi/felsefi kültür dergisi “Les Temps Modernes”de de farklı seviye ve hassasiyetlerde Jazz ve müzik  üzerine makaleler yayınlar. 1943’te yazdığı ve yarım kalmış ilk romanı dışında 15 romanı ve hikâye kitabı, 10 tiyatro oyunu, 5 şiir, 2’de deneme kitabı yazmıştır. Bugün tespit edilebilmiş 461 şarkısı mevcuttur. Önemli bir kısmı günümüz geleneksel Fransız Şansonu, şarkı geleneğinin klasikleri sayılan melodilerin sözleri, bazen de besteleri Boris Vian’a aittir. Bazılarını doğrudan kendisi seslendirmiştir. Halen çok satılan ve sık dinlenen bu yorumlar Fransız kültürünün övgü simgelerine dönüşmüştür. Jazz esintili “Le déserteur/Asker Kaçağı”, “J’suis snob/Snobum”, “Fais-moi mal Johnny/Acıt Canımı Johnny”, “Le petit commerce/Küçük Ticaret”, “La Java des bombes atomiques/ Atom Bombalarının Javası”, “L’Arbre des pendus/Asılanlar –İdamlıklar Ağacı” gibi şarkılar yalnızca müzikleriyle değil, sözleri ve havalarıyla 1968 Mayısı’nı hazırlayan etkenlerden biridir.  

Daha sonraları çağdaş Fransız edebiyatının klasikleri arasına giren “Günlerin Köpüğü” (1947) o kadar olmasa da, çoğu eseri “toplum düzen ve töreleri”ni bozmakla suçlanır. Takma bir Amerikalı yazar ismi, Vernon Sullivan imzasıyla 1946’da yazdığı “Mezarlarınıza Tüküreceğim” romanı nedeniyle hakkında takibat açılır. 1950’de ahlak kurallarına aykırılıktan mahkumiyet yer.  4 romanı takma adıyla yayımlanacaktır.  Bu romandan esinlenerek çekilmiş filmin galası sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu, 23 Haziran 1959’da dünyaya gözlerini yumar.  Uzunca ve mutlu bir evlilik yaptığı ilk eşi Michelle’den iki çocuğu vardır. Halen hayatta olan ikinci eşi İsviçreli dansçı Ursula Kübler ile 1954’te evlenir. 

1955’te Philips firmasında Jazz dizisinin sorumlusu olur. 1957’de aynı firmanın Sanat Müdürü yardımcılığına terfi eder. 1958’de Fontana müzik yapım şirketinin Sanat Müdürü, 1959’da da dönemin en prestijli plak yapımcısı Barclay’in Sanat Müdürlüğü görevlerini üstlenecektir. En yararlı olacağı, olgunluk eserlerini verebileceği bir konumda çocukluğundan beri yakasını bırakmayan hastalığına yenik düşecektir.  Gününden çok önce, geleceğin özlü hedef ve değerlerinin farkındaydı:  “Peygamberler her zaman haklı oldukları için daima hatalıdırlar... Beni ilgilendiren insanların (toplu) mutluluğu değil, her birinin (tek tek) mutluluğudur.”


 

BORIS VIAN

ABİDİN PARILTI - YOSUN KARACA
http://www.radikal.com.tr/

Mühendis, caz trompetçisi ve caz eleştirmeni, kabare şarkı sözü yazarı, film oyuncusu, yazar (en geniş anlamıyla yani oyun, roman, şiir, kısa opera, kabare, senaryo) çevirmen, ressam, hazırcevap, alaycı, savaş karşıtı, bohem, varoluşçu ama Sartre sevmez, muhalif, sabıkalı bir pornografi yazarı, bilimkurgu uzmanı, kara mizah ustası...

Alaycı, öfkeli bir asiydi... Hepsi bu...

Mühendis, caz trompetçisi ve caz eleştirmeni, kabare şarkı sözü yazarı, film oyuncusu, yazar (en geniş anlamıyla yani oyun, roman, şiir, kısa opera, kabare, senaryo) çevirmen, ressam, hazırcevap, alaycı, savaş karşıtı, bohem, varoluşçu ama Sartre sevmez, muhalif, sabıkalı bir pornografi yazarı, bilimkurgu uzmanı, kara mizah ustası... Bütün bunların dışında daha ne olsun! İşte bu Boris Vian'dır namı diğer Vernon Sullivan. 1920 yılında doğan ve daha çocuk yaşlarda kalp rahatsızlığı çekmeye başlayan, dünyada acelesi varmış da yetişemeyecekmiş gibi davranan, iyi ki öyle davranan, olabilecek sona eli böğründe usulca bekleyerek değil de öfkeyle, isyanla, dünyada olabilecek her değerin alaya alınabileceğini düşünen ve bunun uygulama alanlarını her defasında genişleten, otuz dokuz yaşında davet edilmediği, ancak içeri sızmayı başardığı, 'Mezarlarınıza Tüküreceğim' filminin galasında ölen nevi şahsına münhasır, dünyaya gelmiş, gelmezse dünya edebiyatının eksik kalacağı, lüzumlu adamlardandır Boris Vian.

Her şeyi yeniden ele almak

Sartre, Baudlaire için, "Kendini mahkûm etmeyen insan, kendini sonuna kadar sevemez de" demişti. Bu sözü aslında Vian için de söyleyebiliriz. Çünkü Vian da toplumların geneli tarafından hâlâ iyilik olarak kabul edilenin tam tersini kasıtlı olarak yapıyordu. O, kurulu düzeni, bütün iradesini ortaya koyarak reddediyordu. Ama kahramanları -aslında antika kahramanları- düzeni doğrular ve düzenin değerlerinin yanında yer alır. Bu gayet bilinçli bir tercihtir. O, tümüyle iyiliğe batıp ne yazık ki çıkamamış bu dünyada, o iyi insanların iyiliğini yüzlerine çarpar ve ikiyüzlü, dahası çokyüzlü hayatlarını apaçık önlerine koyuverir. Gerçekten özgür bir insandır Vian. Sakınacağı hiçbir değer yoktur dünyada alaşağı edilmedik. Bir yıkıcıdır, onarmaya ya da belli kalıplaşmış değerlere yaranmaya çalışmaz, onları layık olmadığı bir yerlere taşımaz. Aksine yerle bir etmeye, insanları yeniden sorgulamaya çağırır ve kendilerini sil baştan var etmeye yöneltir. O yüzdendir ki her romanında toplum tarafından tabulaştırılmış bir 'değer' seçmiş, onun 'ciddi'liğini alaycılığıyla gülünç bir yere taşımıştır. Nitekim yukarıda da sözü edildiği gibi karakterleri düzeni doğrularken, okuyan ona karşı tepki duyar. Yani bilenen anlamıyla sağ gösterirken sağlam bir sol kroşeyle karşıdakini indirir. (Saf) ırk önemliyse (Mezarlarınıza Tüküreceğim, Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek) yerin dibine batırır; cinsiyet önemliyse (Çıtırlar Farkında Değil) onu aşağılık bir yere çeker; din önemliyse (Yürek Söken) onu bir kara mizah malzemesi yapar; hiyerarşi önemliyse (Kızıl Ot) onu ustalıkla çökertir; savaşsa işte ona sadece güler geçer ve "Bir gün, hiç kimsenin sağ olarak geri dönmediği bir savaş, '1. En İyi Düzenlenmiş Savaş Günü' olarak ilan edilebilir" der.

Kısası dünyada doğru bilinen ne varsa onun hedef tahtasındadır. Korkunun, korkulanın, bilinçaltındaki dünyevi kaygıların üstüne gider ve o hedefi on ikiden vurmayı başarır. Öte yandan Boris Vian diyor ki, unutmak ve hayata yeniden başlamak için ilk önce her şeyi yeniden ele almak gerekir. Hem de acımasızca ve bütün ayrıntılarıyla. Buna ne kadar katlanabilir insan? (Bakınız, Kızıl Ot) Böylece yarattığı kişilerin hayatını üzerine inşa ettiği 'neden'lerini ellerinden alır. Kişilerin yaşam nedenlerini yok etmek aslında onların yaşamsallığını da bitirmektir bir bakıma. (Bakınız, çekinmeyiniz, Yürek Söken, Papaz-Şeytan atışması)

Vian'ın her romanının bir ana teması vardır ve bu temanın etrafında hikâye örülmüştür. Bu tema, anlatılanı aslında bir dramatik malzeme olarak da sunar. Çünkü her defasında karşıt güçler, belli düşünsel boyutlarıyla çatışmanın ana eksenini oluşturur. Siyah-beyaz ırk çatışması; erkek-kadın ve eşcinsellik, tanrı ve tanrıtanımazlık gibi tanımlamalar ana eksendedir. Mezarlarınıza Tüküreceğim'i Vernon Sullivan mahlasıyla 1946 yılında yayımlayıp çevirmeni olarak da kendini gösterdiğinde yirmi altı yaşındaydı. Kitap, kısa sürede Fransa'da çok tartışıldı, yerleşik değerleri şöyle bir silkeledi. Nitekim 1949 yılında 'ahlaki değerlere hakaret' ettiği gerekçesiyle yasaklandı ve yüz bin frankla cezalandırıldı. Gelin görün ki kitap da yüz bin satmıştı zaten! Yasaklanma nedeninin içeriği ise erotizmi pornografiye kaçacak sertlikte ele almasıydı. Tuhaftır, Türkiye'de de birkaç yıl öncesine kadar sansürlendi ve birçok cümlenin üstü siyah, kalın utanç çizgileriyle çizildi. Ne mutlu ki artık o çizgiler kitabın yüzünden silinmiş bulunmakta.

Irkçılık... Komik mesele

Kitap, 1940'lı yıllarda Amerika'da yaşanan ırkçılıkla, şiddetle ve birbirini anlamadan reddetmeyle dalga geçer. Bu romanın devamı olarak da nitelenen Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır (ki önceki baskılarında nedense Derilerinizi Yüzeceğim olarak çevrilmişti) yine ırki bir derdin etrafında döner ve kişiler birer kara mizah malzemesi olarak belirirken diyaloglar absürd olanı hatırda tutar. Kişilerin içinde bulunduğu trajedi gülünçtür. Başkasının acısı bizim komiğimizdir artık. Hikaye Amerika'da geçer. Bir barda 'bodyguard' olarak çalışan Dan, takıntılıdır ve içgüdüsel bir kompleksle 'beyaz adam' olarak yaşamı sürdürür. Ancak özünde zenci olduğunu düşünür. Beyazlardan intikam alma biçimi olarak da, bardaki beyazları sarhoş oldukları zaman öldüresiye döver ve günaşırı, sadece beyaz kadınlarla yatar. Ancak Dan, bu minvalde sürdürdüğü yaşamının, zenci kardeşi ortaya çıkınca bozulacağından korkar. Nitekim kardeşi ortaya çıktığında ilk tepkisi 'pis zenci' demek olur. Ona göre pis kokularından bile anlaşılır insanların kara derili oluşu. Ancak bir süre sonra kendisini korumak için yapabileceği tek şey, gerçeği bilenleri yok etmek olur. Böylelikle kaçıp kovalamaca da başlar. Önce kardeşi sonra diğer bilenler. Ancak olay olarak trajik olan, dışardan bakış olarak da gülünç olan, Dan'ın aslında zenci olmadığıdır. Kitabın sonlarına doğru polisin Dan'ın karısına söylediği "Haydi, haydi... İçinizi rahat ettirecek bir şey söyleyeceğim. Kocanız siyah değilmiş. Bunu ispatlayacak belgeler buldum. Üç kez adam öldürdü; orası doğru, fakat iyi bir avukat hafifçe bir cezaya çarpılmasını sağlayabilir" sözleri nefretin gülünçlüğünü ve hikâyenin yıkıcılığını gösterir niteliktedir. İntikam duygusu ve bütünlüklü olarak bir ırka karşı duyulan öfke kitabın merkezini oluşturur. Dan öfkenin diliyle yaşamını sürdürürken ne yazık ki öfkenin gramerini yanlış yorumlar.

Boris Vian 'hard' bir kara-roman yazarıdır.

Vernon Sullivan mahlasıyla yazdığı dört romanı (Mezarlarınıza Tüküreceğim, Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır, Çıtırlar Farkında Değil, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek) eleştirmenleri elden ayaktan kesen aykırı metinlerdir. Bu hikâyelerin tamamı Amerika'da geçer. Aslına bakılırsa Boris Vian Amerika'da hiç bulunmamıştır. Ama Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek'te onu Los Angeles sokaklarını ayrıntılı bir şekilde betimlemekten, hatta San Pinto diye bir yer uydurmaktan hiçbir şey alıkoyamaz. Boris Vian'ın yaratıcılığında sınır yoktur. Kalamina ya da kararmış taçyaprakları olan bruyyuza adlı çiçekler de sadece onun dünyasında yaşar. Bazısı seksen, bazısı üç yüz kırk sekiz gün çeken Temlül, Kasbat, Arart, Marmuz gibi ay adları (Yürek Söken) da sadece onun dünyasının ürünleridir. Vian bu özelliğiyle masalsı ve kendine, düşüne ait bir dünya yaratır. Şiddete, kötülüğe ve cinselliğe pornografi düzeyinde yer verir. Tabii ki bunlar da eleştirmenlerin onu yerden yere vurmasına yeter (onun da eleştirmenleri yerden kaldırtmadığı yazısı için bakınız kutu alıntısı!). Aynı tarzdaki son romanı Çıtırlar Farkında Değil ile sözü edilen dörtlü tamamlanmış olur. Bu romanda da kıyafet balosunda kadın kılığına giren kahramanın parasal mevzulardan dolayı lezbiyen çetesinin eline düşmesi ve kurtulma çabaları, uyuşturucu trafiği, oldukça eğlenceli ve polisiye heyecanı eksik etmeden anlatır. Şiddet, sayıklamalar, absürd diyaloglar kitabı oluşturan önemli öğelerdir.

Boris Vian, mahlasla yazdığı bu dört romanın dışında kendi adıyla yazdığı romanlar da yazmıştır. Bu romanlarda düşünceyi, gerçeküstü ve simgesel olanı daha çok ön planda tutar. Günlerin Köpüğü'nde (ki Vian bunu sadece iki günde yazmıştır) Chloé'nin sağ ciğerinde gitgide büyüyerek ona acı veren bir nilüfer çiçeği oluşur. Yürek Söken'de büyülü bir şekilde çocuklar uçmaya başlar. Başka önemli bir kitabı olan Pekin'de Sonbahar'a ise bir tren yolculuğunda başlamış ve üç ayda bitirmiştir. Henüz yirmi altı yaşındadır. Bu roman, önceden belirlenmiş bir çizgiyi izlemeyen, hızlı, özgür ve çok ustaca yazılmış bir anlatıdır. Vian, bu romanında, sözcüklere gerçek anlamlarını yüklemiş, sözcükler beklediğimizin ötesinde pek çok durumu da tanımlar bir nitelik kazanmıştır. Romandaki anlam belirsizlikleri ise yazarın bilinçli tercihidir.

Vian'nın karakterleri genel olarak kendilerini boşlukta hissederler. Kişilerin kendileri de bazen bunu 'hiçlik' olarak adlandırıyorlar zaten. Yine de kaderci bir bakışları yoktur. Yaşamdaki bütün amaçları o boşluğu doldurmak ve oluşturulmuş bir birey olabilmektir. Örneğin Kızıl Ot ve Yürek Söken'de bu boşluğun sancısını çeken karakterler psikanalist olarak karşımıza çıkar. Tutkudan yoksun oldukları ve bundan rahatsızlık duydukları için psikanalist olup, çevredekilere terapi yaparak onların tutkularını öğrenmek isterler. Yürek Söken ya da Kızıl Ot'ta olduğu gibi bir makine icat edip kendi geçmişleriyle bir hesaplaşma içine girerler. Umut edilene kavuşulamaz çoğunlukla.

Savaş, ahmakların işidir

Boris Vian roman yazarlığının yanında aynı zamanda usta bir absürd oyun yazarı ve şairdir de. Oyunları Türkçede daha yayımlanma imkânı bulamamıştır. 'İmparatorluk Kurarken' diye Türkçeye çevrilebilen oyunu, ölümlülüğün ve ölüm korkusunun şiirsel bir imgesi olarak değerlendirilir. Kapitalist bir ailenin bir binaya taşınması ve sonrasında binayı ağırdan ele geçirme gayretini ele alır. Gururludurlar. Yeryüzünde kendi egemenliklerini kurmuşlardır. 'Kaçak' adlı şiiri ise tam bir savaş karşıtı şiirdir. Bu şiiri Fransa Cezayir'i sömürgeleştirdiği ve askere çağrılı olduğu zaman yazmış ve burada savaşın ahmakların işi olduğunu söylemiştir. Şimdi onun bütün şiirleri de (daha önce Pornografi Üzerine kitabında yayımlananlar da dahil olmak üzere) yeni bir çeviriyle yayına hazırlanmaktadır.

Vian öne sürdüğü düşüncelerde derinlikli bir yazardır. Ancak düşüncesini çoğu zaman doğrudan dile getirmez. Düşünceleri durağan ve teorik değil, dinamik ve yaşamsaldır.

Boris Vian, edebiyatın dipten gelen dalgasıdır. Dipten gelir ve hiç umulmadık şekilde sarsar ve yıkar. Kızıl Ot'ta Köpek, Senatör'ün ağzından insanlara şunu öğütlüyor: "Ben sevdiğim şeyi buldum, siz de kendinizinkini bulun" sonra devam eder başka bir yerde "(...) ve bir hayat, bir dönemeçten geçtiği zaman, bunu tasarlamış olan kendisi değildir çoğu zaman." Vian yazmaya başlamadan önce bu dönemece girememiştir. Ancak mühendislik mesleğinden atıldıktan ve çevirmenliğe başladıktan sonra bu dönemecin ayırtına varır. Ve hayatını yazımızın başında say say bitiremediğimiz zevklerin/üretimlerin etrafında örer. Önüne geçilmez bu üretme tutkusu hem varoluşsal bir kaygıdan, zaten karakterleri de istisnasız bu kaygıyı taşımaktadırlar, hem de kendi gerçekliğini, yaşamsal tutkusunu, dünyaya derdini anlatma coşkusunu bulma gayretinden ortaya çıkmıştır.

'Bireyler her zaman haklıdır'

Hayatta önemli olan, her şey hakkında yargıya varabilmektir. Çünkü, görüldüğü gibi topluluklar haksız, bireylerse, her zaman haklıdır. Bu yüzden bir yaşama kuralı çıkaramamaktadır bireyler. Çünkü, kurallar bağlanılacak güçte olmalıdır. Yaşamda sadece iki şey önemlidir: Aşk, her türlü aşk ve New Orleans ya da Duke Ellington müziği! Bunların dışında her şey çirkindir, kaybolmalıdır! Bu birkaç sayfa, bunu doğrulamak için yazılmıştır. Güçlüdür, çünkü yaşanmış bir olayı anlatır. Yaşanmış bir olaydır, çünkü başından sonuna kadar ben düşündüm bunu.

400 şarkı ve diğerleri

10 Mart 1920'de Vile d'Avray'de doğdu. Beş yaşında okuma yazma öğrendi. Hayatı boyunca yaşadığı kalp rahatsızlıkları ilk olarak on iki yaşında başladı. Gençliği, ordu, kilise ve paradan oluşan üçlü iktidarın tehdidi altında geçti. 1940'ta Michêlle Leglise ile tanıştı, bir yıl sonra evlendiler. İki çocukları oldu. 1942 yılında maden mühendisliği dalında üniversite diplomasını aldı. 1946 yılında üç roman- Günlerin Köpüğü, Mezarlarınıza Tüküreceğim, Pekin'de Sonbahar- yazdığında yirmi altı yaşındaydı. 1954'te ikinci evliliğini yaptı. Son romanı Yürek Söken'i yazdıktan sonra yazmayı bıraktı ve iki kardeşiyle birlikte Fransa'nın en iyi amatör caz grubunu kurdu. 10 roman, 42 kısa hikâye, 7 tiyatro eseri, 400 şarkı, 4 şiir kitabı ve caz eleştileri yazdı.

'Sizler salak heriflersiniz!'

Boris Vian'ın Vernon Sullivan mahlasıyla yazdığı Mezarlarınıza Tüküreceğim romanı için yapılan eleştrilere, Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır romanının girişine yazdığı yazıdan...

Sonuç: Eleştirmenler bu kitaba bir yazınsal başarı sağladılar (hakkında ister iyi söylensin ister kötü, bir kitaptan herkes söz etti mi, o kitap bir yazınsal başarıdır.) bu arada, iyi kitaplar hâlâ eleştirmenlerini bekliyor. Peki, ey eleştirmenler sürüsü, anlamadığınız o kitaplar hiç değilse varlıklarını duyurmanıza değmez mi? Okur için tavsiyelerin en iyisi o olurdu. Oysa sizler, sizi şaşırttıklarını kabul etmek şöyle dursun, o kitapları boğuyorsunuz. Hattâ, aslında onlar sizi şaşırtmıyor bile (...)

Eleştirmenler, sizler salak heriflersiniz! Kendinizden söz etmek istiyorsanız, herkesin ortasında günah çıkartın ve Selamet Ordusu'na girin. Ama o aşkın fikirlerinizi kendinize saklayıp insanları rahat bırakın; başka bir işe yaramaya bakın. Biraz nesnel eleştiri, lütfen. Artık zamanı. Tehlikedesiniz.


Boris Vian

http://www.okimdir.com/boris-vian-biyografi.html

Hayat Hikayesi

( d. 10 Mart 1920 - ö. 23 Haziran 1959) Fransız yazar, müzisyen, şair ve eleştirmen. Vernon Sullivan takma adıyla da yazdı.
10 Mart 1920'de Paris yakınlarındaki Ville d'Avray'da dünyaya geldi. Beş yaşında okuma yazma öğrendi. Hayatı boyunca yaşadığı kalp rahatsızlıkları ilk olarak on iki yaşında başlamıştır. Yine bu yaşlarda tifoya yakalandı.

İlk romanında Fransız bürokrasisini eleştirdi. 17 yaşında trompetle tanıştı. Versailles Lisesi'nde felsefe ve matematik dallarında çok başarılıdır. 1940'ta tanıştığı Michelle Leglise ile bir yıl sonra evlendi. 1942 yılında Maden Mühendisliği dalında üniversite diploması aldı; "Office Professionel des Industries et des Commerces du Papier et du Carton" adlı firmada çalışmaya başladı. 1947'de görevine son verilinceye kadar iki kitap yazmış, daha sonra da çevirilerle geçinmiştir. 1946 yılında en tanınmış üç romanını olan Günlerin Köpüğü (L'Ecume des jours) , Mezarlarınıza Tüküreceğim (J'irai Cracher sur vos tombes) ve Pekin'de Sonbahar'ı (L'Automne a Pekin) yazdığında, henüz 26 yaşındaydı. Alfred Jarry'nin geliştirdiği patafizik felsefeye bağlı bir tarzda yazdı.

Mezarlarınıza Tüküreceğim adlı kitabını "Vernon Sullivan" takma adıyla yazdı. Roman, Afrika kökenli ABD vatandaşı Anderson'ın erkek kardeşinin linç edilerek öldürülmesiyle başlar. Roman kahramanı Anderson, intikamını beyaz kızlara tecavüz ederek alır ve yakalanıp asılır. Kitap yasaklanmadan önce 100. 000 adet satmış, Vian ise 100. 000 frank para cezasına çarptırılmıştır. Yürek Söken (L'Arrache) adlı roman en son romanıdır.

Bu kitabından sonra Vian müzikle daha çok ilgilenmeye başladı. Kardeşleri Alain Vian ve Leilo Vian ile birlikte Fransız caz topluluğu Claude Abadie'ye girdi. Claude Luter ile birlikte çalıştı. Jazz Hot, Jazz News gibi dergilerde modern cazın Fransa'da kabul görmesi konusunda yazılar yazmıştır. Sadece cazla değil, Bertolt Brecht'in şiirlerinden uyarlamalar ve rock ile de ilgilenmiştir. Evliliği 1952'de sona erdi; 2 yıl sonra İsviçre'li dansçı Ursula Kübler'le evlenmiştir.

1954'te Cezayir Savaşı'nı ve bir barışseveri konu edinen Asker Kaçağı (Le deserteur) adlı şarkısı büyük yankı uyandırdı. Binlerce satışa rağmen Fransız vatanseverlerinin öfkesi üzerine şarkı yasaklanmıştır. Tiyatro oyunlarında avangart tarzla absürt tarzı harmandı. Herkes Av (L'equarissage pour tous) olarak bilinen oyununda Normandiya Çıkarması sırasında bir ailenin yaşadığı gülünç evlilik sorunlarını anlatır. İmparatorluk Kuranlar ya da Schmurz (Les Batisseurs d'Empire ou le Schmurz) adlı oyununda ise kapitalist bir ailenin, yeni bir apartman dairesine taşınması ve burayı istila etmesi konu edilir. Bu oyun, 1962'de İngiltere'de, 1968'de New York'ta, Vian'ın ölümünden yedi yıl sonra da Fransa'da sahnelenmiştir. Gerçekçiliğe şiddetle karşı çıkan Vian, varoluşçuluğu (egzistanyalizm) benimsedi.

Filmlerde küçük rollerde oynayan ve senaryo yazan Vian, 23 Haziran 1959 günü Mezarlarınıza Tüküreceğim adlı romanından uyarlanan filmin galasında, Cinema Marbeuf'te kalp krizi geçirdi ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Ölümü uzun süredir maruz kaldığı kalp atışı düzensizliğine bağlanmıştır.

Bazı sözleri


" Sadece iki şey vardır; güzel kızlarla aşk, her şekilde aşk; bir de New Orleans veya Duke Ellington'ın müziği. Geri kalan her şey gitmeli, çünkü geri kalan her şey çirkindir. . . " - Boris Vian

" Eğer bir kadını elde etmek, bir kadeh cini ya da bir paket Gauloise sigarasını elde etmek kadar kolay olsaydı ve onun, alkol ve sigara gibi, kirli ve mide bulandırıcı bir odaya tıkılmaya zorlanmaksızın açık havada tadına bakma özgürlüğümüz; alkolizm ve nikotin zehirlenmesi çarçabuk ortadan kalkar ya da en azından makul ölçülere inerdi. . . " - Boris Vian

Eserleri

Edebiyat

Boris Vian Adıyla
  • Günlerin Köpüğü (1946, Roman)
  • Mezarlarınıza Tüküreceğim (1946, Roman)
  • Pekin'de Sonbahar (1946, Roman)
  • Karıncalar (1946,Öykü)
  • Buzlaşmış Ezgiler, Gebermek İstemiyorum (1946, Şiir)
  • Kurt Adam (1946, Öykü)
  • Kırmızı Ot (1950, Roman)
  • Yürek Söken (1954, Roman)
     
  • Vernon Sullivan Adıyla

  • Mezarlarınıza Tüküreceğim (1946, Roman)
  • Ölülerin Derisi Hep Birbirine Benzer (1947, Roman)
  • Bütün Kötüler Öldürülecek (1947, Roman)
  • Kızlar Farkına Varmıyor (1949, Roman)

Tiyatro

  • İmparatorluk Kuranlar ya da Schmurz (1950)
  • Mesleklerin Sonuncusu (1950)
  • Medusa Başı (1951)
  • Generallerin Beş Çayı (1959)

Müzik

  • Asker Kaçağı (1955)

Sinema

  • Güzel Çağ
  • Madam ve Ay Işığı
  • Notre Dame de Paris
  • Tehlikeli İlişkiler
  • Cezayir Soykırımı

Fütürizmin kurucusu ve teorisyeni :
Tomasso Marinetti


Figaro gazetesinde yayınlanan manifestosunda sanatçı, eski kalıpları yıkarak yepyeni bir düzen kurmak ister..

  • 1. Şiirde temel öğeler cesaret, cüret ve isyandır,
  • 2 edebiyat durgunluktan ve uyuşukluktan sıyrılmalıdır. edebiyatta işlenecek konular saldırgan hareketler, kavga ve dövüştür.
  • 3 dünya yeni bir güzellikle zenginleşmiştir. yeni güzellik sürattir, hızdır, motoru güçle sarsılan, homurdanan bir yarış arabası Victoire de Samotrace'dan daha güzeldir.
  • 4 ancak kavga güzeldir. saldırgan niteliksiz bir şaheser olamaz. şiir tanınmayan ve bilinmeyen güçlere karşı saldırgan olmalıdır
  • 5 yüzyılların en yüksek noktasında bulunuluyor. olanaksızların kapısını açmak dururken geride kalınmamalıdır. zaman ve mekan artık ölmüştür. sınırsız ebedi sürat elde edildiğine göre, mutlakta (absolu) yaşanıyor demektir.
  • 6 dünyanın tek sağlık ilacı savaştır, militarizm, feminizm, fırsat kollayıcılık, çıkarcılık lanetlenmelidir.

 

Valid HTML 4.01 Transitional