Jose Saramago

Görmek
Jose Saramago
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 

José Saramago
http://www.canyayinlari.com/

            Portekiz'in en tanınmış yazarlarından olan Jose Saramago, 16 Ekim 1922 tarihinde Azinhaga köyünde doğdu. Henüz üç yaşındayken, ailesi Lizbon'a taşındı. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle yükseköğrenim yapamayarak, başka işlere yönelmek zorunda kaldı; sağlık görevlisi, yayıncı, çevirmen, gazeteci olarak çalıştı. 1947 yılında ilk romanı olan “Terra do Pecado”yu yazdı. Oniki yıl boyunca bir yayınevinde yayın yönetmenliği ve “New Seara” dergisinde edebiyat eleştirmenliği yaptı. 1972-1973 yıllarında “Daily Periodical of Lisbon”da siyasi makaleler yazdı. Portekiz Yazarlar Birliği'nin yönetim kurulunda görev aldı. 1975 yılı Nisan ve Ekim ayları arasında “Daily one of Notice”de genel yayın yönetmeni yardımcısı olarak çalıştı. 1976 yılından beri ise, yalnızca yapıtlarından gelen gelirlerle yaşamaktadır. Bir komünist olan Saramago, Antonio Salazar'ın diktatörlüğüne karşı mücadele etti ve ilk kitabını izleyen 18 yılda gazeteci olarak çalışırken, yalnızca seyahat ve şiir kitapları yazdı. Salazar rejimi 1974 yılında yıkıldıktan sonra tekrar roman yazmaya başladı. Eleştirmenler, Saramago'nun çalışmalarında, Latin Amerika mistisizmini realizmle kaynaştırdığını belirtiyorlar.             Saramago'nun uluslararası düzeyde tanınmasını sağlayan yapıtı, 1983 yılında yayınlanan Memorial do Convento'dur. Opera olarak da sahnelenen bu yapıt, bireyler ve örgütlü din arasındaki savaşı inceleyerek, Saramago'nun otoriteye karşı uzun mücadelesini de yansıtıyordu. Fernando Pessoa'nın takma isimlerinden biri olan Ricardo Reis'in Lizbon'a dönüp yaratıcısıyla karşılaşmasını konu alan O Ana da Morte de Ricardo Reis, 1984 yılında yayınlandı. Saramago'nun en ironik yapıtı sayılan Historia do Cerco de Lisboa da (1988) tarih üzerine kurulu bir denemedir. 1995 yılına ait Körlük, insan varoluşunun özü, tanrı ve şeytan hakkında bir romandır. 1997 yılında ise, sıradan bir memur olan Senhor José'nin çevresinde dönen bir roman olan Bütün İsimler yayınlandı. Bunların dışında yazar, The Manual of Painting and Calligraphy, Terra do Pecado gibi romanlara da imzasını atmıştır.             Saramago'nun yapıtlarının arasında iki şiir kitabı, birçok deneme, oyun ve roman vardır. Bunların arasında özellikle romanlarıyla birçok ödüller almış olan Saramago'nun edebiyat yaşamının asıl meyvesi, 1998 yılında aldığı Nobel Edebiyat Ödülü'dür. Yapıtlarındaki hayalgücü, sevecenlik ve ironiyle anlaşılması zor gerçeklerin kavranmasını sağlayarak çağımızın en önemli edebiyatçıları arasında yerini alan Saramago, halen Kanarya Adaları'nda yaşamaktadır. Saramago Türkçe'de Körlük, Umut Tarlaları, Bütün İsimler, Yitik Adanın Öyküsü  gibi romanlarıyla tanınmaktadır.


Saramago’dan politik bir taşlama

KEMAL VAROL
Büyülü gerçekçilik akımının yaşayan en önemli üyelerinden, 1998 Nobel edebiyat ödülü sahibi José Saramago, edebiyat dünyasındaki şöhretini biraz da Körlük romanına borçludur. Saramago’nun sonraki romanlarında görülen temel yönelimler büyük oranda bu kitapta karşımıza çıkar.

Körlük, araba kullanmakta olan bir adamın yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşmesiyle başlar. Adamın körlüğü başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün şehre yayılır; öldürücü olmasa da bütün etik değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Koca şehirde körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Bu çarpıcı roman, büyülü gerçekçilik akımının bütün yönelimlerini içinde barındırması bakımından ayrıca önem taşır. Körlük olgusunu bir metafor olarak kullanan Saramago, basit imgelerle, sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun anlatımla, anlatıcı ile kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monoloğa dönüştürerek “liberal demokrasinin” insanları sürüklediği sağlıksız ortamı büyük bir ustalıkla anlatır bu kitabında.

Körlük’ün kaldığı yerden…

José Saramago’nun Türkçede yeni yayımlanan Görmek romanı, Körlük’le aynı kutup üzerinde ilerliyor. Adı belirsiz bir ülkenin başkentinde seçim günü bardaktan boşanırcasına yağmur yağınca kimse oy vermeye gitmez. Öğleden sonra sandıkların kapanmasına yakın bir saatte yağmur durunca, seçmenler sanki emir almışçasına oy vermeye koşar. Ama sandıklar açılınca, kullanılan oyların büyük çoğunluğunun boş olduğu görülür. Sağ, merkez ve sol parti oyların çok küçük bir bölümünü alabilmiştir. Boş oyların fazlalığını yağmurun yağışına bağlayan ülke yönetimi bir hafta sonra seçimleri yeniler ama güneşli günde yapılan seçimlerin sonucu daha da vahim çıkar: Bu sefer, kullanılan oyların yüzde 83’ü boş çıkmıştır. Halkın arasına salınan muhbirlerden tüm güvenlik birimlerine kadar hiç kimse halkın neden boş oy kullandığı konusunda tatmin edici bir cevap bulamaz.

Zamanla bu durumun bozguncu bir grubun, dahası uluslararası anarşist bir örgütün işi olduğunu düşünen hükümet olağanüstü hal ilan eder. Ama ortada sıkıyönetimi gerektirecek bir neden yoktur. Çünkü halk kendi tercihini yapmış ve seçimde boş oy kullanmıştır. Ama bu durumu önemli bir tehlike olarak gören hükümet, (çoğu zaman bizde de olduğu gibi) yaşanan herhangi bir olayı dış mihrakların bir oyunu olarak yorumlayıp halkı cezalandırmak için devletin başkentini başka bir yere taşıma kararı alır. İlginç bir şekilde, başkentin taşınması ve devletin bütün güvenlik birimleriyle şehirden çekilmesinin ardından, başkentte kargaşanın hâkim olması beklenirken şehirde tek bir olumsuz olay yaşanmaz. Hatta eskisinden daha güvenli bir yere dönüşmüştür şehir. Hükümet kuvvetleri, seçimlerde boş oy kullanan halkın kendisine ihtiyaç duyması için bilerek kargaşa yaratır ve bu kargaşanın yegâne kurtarıcısı olarak kendini göstermeye çalışır. Ama tüm çabalar sonuçsuz kalır. Nihayetinde, yıllar önce şehri saran “körlük salgını”ndan kurtulan tek kişinin bu olayla (boş oy kullanma eylemiyle) ilişkili olduğundan kuşkulanılır. “Beyaz veba”nın öteki şehirlere de yayılmasını önlemek için başkent ablukaya alınır ve bir komiser “suçlular”ı bulmakla görevlendirilir. Körlük salgınında gözlerini kaybetmeyen tek kişi olan doktorun karısını bu boş oy verme eyleminin günah keçisi yapmak amacıyla yola çıkan polis komiseriyle beraber romanın seyri de değişmeye başlar. Bizdeki derin devleti andıran bir organizasyon birtakım operasyonlara başvurur. Tâ ki halkın sessizliği bozulana kadar. Demokrasinin kırılganlığı ve hükümetlerce saptırılması üzerine şaşırtıcı bir taşlama olan Görmek, günümüz edebiyatının üslup ustasından derin bir çağ eleştirisi niteliğinde.

Apaçık bir şekilde fantastik unsurlardan yola çıkan Saramago, çoklukla üçüncü dünya ülkelerinde karşımıza çıkan birtakım olaylara karşı etkili bir politik taşlamanın örneğini veriyor bu romanında. Bunu yaparken de büyülü gerçekçiliğin en etkili silahlarından olan fantastik unsurlardan yararlanıyor. Murat Belge’nin deyişiyle daha çok bir oyunu, hatta kaçışı akla getiren fantezi, büyülü gerçekçiler için gerçeği örtüp ondan kaçmak veya başka bir alan açmak için değil, tam aksine gerçeği katlanılabilir bir düzeye çekmek, gerçeğin ağırlığıyla baş etmenin ana yollarından biri olarak karşımıza çıkar. Saramago, hiç şüphesiz fantastiğin gerçekle olan bağını iyi kurabilmiş, ikisinden önemli bir denge oluşturabilmiş ender yazarlardan biri. Bu dengeyi daha da ileri taşımak, daha evrensel bir hikâyeye dönüşmesini sağlamak için de roman boyunca kahramanlarına bir ad vermiyor yazar. Ne ülkenin neresi olduğu belli, ne de roman kahramanlarının kim olduğu açık. Saramago, kahramanlarının çoğunu bir sıfatla niteliyor ama romanın aslında tek bir kahramanı da yok. Ama buna rağmen dünyanın her yerinde kolaylıkla özdeşim kurulacak bir bağlam yaratıyor yazar.

Saramago, ülke yöneticilerinin demokrasiyi korumak adına giriştikleri birtakım kanunsuzlukların, önce hayali birtakım tehlikeler yaratıp sonra halkı bu tehlikelerden sözümona “korumak” için demokrasi dışı çareler aranmasının, demokrasinin kırılgan yapısının çoğu kez statükonun korunması adına halkın aleyhine uygulamalarla zedelenmeye çalışılmasının iyi bir eleştirisini yapıyor. Gerçekte ortada bir kargaşa yokken sürekli olarak ülke gündemini geren gazeteleri ve onların cevval köşe yazarlarını da ekleyince Saramago’nun anlattığı ülke ile daha da özdeşim kuracaktır bizdeki okur.

Politik ve nesnel

Görmek romanının demokrasinin kırılganlığı ve hükümetlerce saptırılması üzerine müthiş bir taşlama olduğu düşünülürse, bu taşlamayı yaparken birtakım etkili biçimsel yollara da başvuruyor Saramago. Körlük’te olduğu gibi, Görmek romanında da anlatıcı ile roman kahramanlarının diyaloglarını tek bir monolog şeklinde sunuyor okura. Yer yer uzun cümlelere başvursa da, bir görünüp bir kaybolan, anlatıya bazen hınzırca müdahaleler yapıp okura göz kırpan anlatıcının kimi zaman ironiye kaçan üslubuyla daha da keyifli bir anlatıya dönüşüyor roman. Anlatıcı yer yer okura romanla ilgili birtakım hatırlatmalarda bulunarak, hayali okurla söyleşerek, zaman zaman romanın akışını bölüp okuru da bu keyifli, masalı andıran bu anlatıya dahil ediyor. Daha da önemlisi, apaçık bir politik taşlama örneği olmasına rağmen, nesnel bir kitap olmayı, politik bir metinken anlatıyı politik çıkarlara heba etmemeyi de başarıyor José Saramago’nun Görmek romanı.


  • Saramago’dan politik bir taşlama

    KEMAL VAROL

    Büyülü gerçekçilik akımının yaşayan en önemli üyelerinden, 1998 Nobel edebiyat ödülü sahibi José Saramago, edebiyat dünyasındaki şöhretini biraz da Körlük romanına borçludur. Saramago’nun sonraki romanlarında görülen temel yönelimler büyük oranda bu kitapta karşımıza çıkar.

    Körlük, araba kullanmakta olan bir adamın yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşmesiyle başlar. Adamın körlüğü başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün şehre yayılır; öldürücü olmasa da bütün etik değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Koca şehirde körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Bu çarpıcı roman, büyülü gerçekçilik akımının bütün yönelimlerini içinde barındırması bakımından ayrıca önem taşır. Körlük olgusunu bir metafor olarak kullanan Saramago, basit imgelerle, sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun anlatımla, anlatıcı ile kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monoloğa dönüştürerek “liberal demokrasinin” insanları sürüklediği sağlıksız ortamı büyük bir ustalıkla anlatır bu kitabında.

    Körlük’ün kaldığı yerden…

    José Saramago’nun Türkçede yeni yayımlanan Görmek romanı, Körlük’le aynı kutup üzerinde ilerliyor. Adı belirsiz bir ülkenin başkentinde seçim günü bardaktan boşanırcasına yağmur yağınca kimse oy vermeye gitmez. Öğleden sonra sandıkların kapanmasına yakın bir saatte yağmur durunca, seçmenler sanki emir almışçasına oy vermeye koşar. Ama sandıklar açılınca, kullanılan oyların büyük çoğunluğunun boş olduğu görülür. Sağ, merkez ve sol parti oyların çok küçük bir bölümünü alabilmiştir. Boş oyların fazlalığını yağmurun yağışına bağlayan ülke yönetimi bir hafta sonra seçimleri yeniler ama güneşli günde yapılan seçimlerin sonucu daha da vahim çıkar: Bu sefer, kullanılan oyların yüzde 83’ü boş çıkmıştır. Halkın arasına salınan muhbirlerden tüm güvenlik birimlerine kadar hiç kimse halkın neden boş oy kullandığı konusunda tatmin edici bir cevap bulamaz.

    Zamanla bu durumun bozguncu bir grubun, dahası uluslararası anarşist bir örgütün işi olduğunu düşünen hükümet olağanüstü hal ilan eder. Ama ortada sıkıyönetimi gerektirecek bir neden yoktur. Çünkü halk kendi tercihini yapmış ve seçimde boş oy kullanmıştır. Ama bu durumu önemli bir tehlike olarak gören hükümet, (çoğu zaman bizde de olduğu gibi) yaşanan herhangi bir olayı dış mihrakların bir oyunu olarak yorumlayıp halkı cezalandırmak için devletin başkentini başka bir yere taşıma kararı alır. İlginç bir şekilde, başkentin taşınması ve devletin bütün güvenlik birimleriyle şehirden çekilmesinin ardından, başkentte kargaşanın hâkim olması beklenirken şehirde tek bir olumsuz olay yaşanmaz. Hatta eskisinden daha güvenli bir yere dönüşmüştür şehir. Hükümet kuvvetleri, seçimlerde boş oy kullanan halkın kendisine ihtiyaç duyması için bilerek kargaşa yaratır ve bu kargaşanın yegâne kurtarıcısı olarak kendini göstermeye çalışır. Ama tüm çabalar sonuçsuz kalır. Nihayetinde, yıllar önce şehri saran “körlük salgını”ndan kurtulan tek kişinin bu olayla (boş oy kullanma eylemiyle) ilişkili olduğundan kuşkulanılır. “Beyaz veba”nın öteki şehirlere de yayılmasını önlemek için başkent ablukaya alınır ve bir komiser “suçlular”ı bulmakla görevlendirilir. Körlük salgınında gözlerini kaybetmeyen tek kişi olan doktorun karısını bu boş oy verme eyleminin günah keçisi yapmak amacıyla yola çıkan polis komiseriyle beraber romanın seyri de değişmeye başlar. Bizdeki derin devleti andıran bir organizasyon birtakım operasyonlara başvurur. Tâ ki halkın sessizliği bozulana kadar. Demokrasinin kırılganlığı ve hükümetlerce saptırılması üzerine şaşırtıcı bir taşlama olan Görmek, günümüz edebiyatının üslup ustasından derin bir çağ eleştirisi niteliğinde.

    Apaçık bir şekilde fantastik unsurlardan yola çıkan Saramago, çoklukla üçüncü dünya ülkelerinde karşımıza çıkan birtakım olaylara karşı etkili bir politik taşlamanın örneğini veriyor bu romanında. Bunu yaparken de büyülü gerçekçiliğin en etkili silahlarından olan fantastik unsurlardan yararlanıyor. Murat Belge’nin deyişiyle daha çok bir oyunu, hatta kaçışı akla getiren fantezi, büyülü gerçekçiler için gerçeği örtüp ondan kaçmak veya başka bir alan açmak için değil, tam aksine gerçeği katlanılabilir bir düzeye çekmek, gerçeğin ağırlığıyla baş etmenin ana yollarından biri olarak karşımıza çıkar. Saramago, hiç şüphesiz fantastiğin gerçekle olan bağını iyi kurabilmiş, ikisinden önemli bir denge oluşturabilmiş ender yazarlardan biri. Bu dengeyi daha da ileri taşımak, daha evrensel bir hikâyeye dönüşmesini sağlamak için de roman boyunca kahramanlarına bir ad vermiyor yazar. Ne ülkenin neresi olduğu belli, ne de roman kahramanlarının kim olduğu açık. Saramago, kahramanlarının çoğunu bir sıfatla niteliyor ama romanın aslında tek bir kahramanı da yok. Ama buna rağmen dünyanın her yerinde kolaylıkla özdeşim kurulacak bir bağlam yaratıyor yazar.

    Saramago, ülke yöneticilerinin demokrasiyi korumak adına giriştikleri birtakım kanunsuzlukların, önce hayali birtakım tehlikeler yaratıp sonra halkı bu tehlikelerden sözümona “korumak” için demokrasi dışı çareler aranmasının, demokrasinin kırılgan yapısının çoğu kez statükonun korunması adına halkın aleyhine uygulamalarla zedelenmeye çalışılmasının iyi bir eleştirisini yapıyor. Gerçekte ortada bir kargaşa yokken sürekli olarak ülke gündemini geren gazeteleri ve onların cevval köşe yazarlarını da ekleyince Saramago’nun anlattığı ülke ile daha da özdeşim kuracaktır bizdeki okur.

    Politik ve nesnel

    Görmek romanının demokrasinin kırılganlığı ve hükümetlerce saptırılması üzerine müthiş bir taşlama olduğu düşünülürse, bu taşlamayı yaparken birtakım etkili biçimsel yollara da başvuruyor Saramago. Körlük’te olduğu gibi, Görmek romanında da anlatıcı ile roman kahramanlarının diyaloglarını tek bir monolog şeklinde sunuyor okura. Yer yer uzun cümlelere başvursa da, bir görünüp bir kaybolan, anlatıya bazen hınzırca müdahaleler yapıp okura göz kırpan anlatıcının kimi zaman ironiye kaçan üslubuyla daha da keyifli bir anlatıya dönüşüyor roman. Anlatıcı yer yer okura romanla ilgili birtakım hatırlatmalarda bulunarak, hayali okurla söyleşerek, zaman zaman romanın akışını bölüp okuru da bu keyifli, masalı andıran bu anlatıya dahil ediyor. Daha da önemlisi, apaçık bir politik taşlama örneği olmasına rağmen, nesnel bir kitap olmayı, politik bir metinken anlatıyı politik çıkarlara heba etmemeyi de başarıyor José Saramago’nun Görmek romanı.

     


  • Jose Saramago

    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2797

    KAPAK
    İlk kitabını 25 yaşında yazan Saramago, bunu takip eden 26 yıl boyunca hiçbir şey yazmadı; "Söyleyeceğim bir şey yoktu," diye açıklıyor bu dönemi.
     
    Nobel Ödüllü Portekizli yazar José Saramago, dilimize yeni çevrilen romanında dizginlenemez hayal gücünün esiri olup tarihi değiştirmeye girişen bir redaktörü anlatıyor. Kitabı okuyanların aklına takılıyor; acaba Saramago da yapıtları ve duruşuyla tarihin akışını değiştirmeye mi çalışıyor?

    SEMA ASLAN (Arşivi)

  • LİZBON KUŞATMASININ TARİHİ
    José Saramago, çeviren: İpek Babacan, İş Kültür Yayınları, 2004, 379 sayfa, 15 milyon lira.


     

    Tarihin akışını değiştiren yazar
    Yine başlıyoruz. Yine, bildiğimiz ve özlediğimiz, gizemli ve ironik dünyanın çağrısıyla karşı karşıyayız. José Saramago'nun yarattığı dünyanın çağrısıyla... Saramago'nun bulunmaz sözcükleriyle kurulu o dünyaya adım atmaya hazır mısınız? O, kelimeleri ayağa kaldırır, anlatılamaz olanı anlatır, sıradan olanı kutsal suyla yıkar, gerçekle hayal arasına çizilmiş sınıra esrarlı bir nefes üfler. Kendisinin de başı döner, sayfaların içine girip çıkar, okura seslenir, bağışlanmayı diler ve bağışlar; dünyanın neredeyse sadece bağışlanmak için döndüğünü düşünürsünüz siz de...
    Bütün bunları yapan, aslında yaşını başını almış bir adam. Belki de bu yüzden yaşlı bir bilgenin anlattığı masalları dinler gibi okuyoruz onun kitaplarını. 1922'de Portekiz'de bir köyde doğan José Saramago, makinistlik eğitimi aldı, teknik ressam, redaktör, çevirmen, gazeteci ve editör olarak çalıştı. İlk kitabını 25 yaşında yazan Saramago, bunu takip eden 26 yıl boyunca hiçbir şey yazmadı; "Söyleyeceğim bir şey yoktu," diye açıklıyor sessiz dönemini. 1970'lerin sonunda, yani sözleri bir bir ortaya saçılmaya başladığında da kendini alamadı ve aralarında 'Ressamın Elkitabı' (1977), 'Kısırdöngü' (1978), 'Umut Tarlaları' (1980), 'Baltasar ve Blimunda' (1982), 'Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl' (1984), 'Yitik Adanın Öyküsü' (1986), 'Bilinmeyen Adanın Öyküsü' (1988) 'Lizbon Kuşatması'nın Tarihi' (1989), 'İncil'deki İkinci İsa' (1991), 'Körlük' (1995) ve 'Bütün İsimler'in (1997) bulunduğu kitaplarını yazdı.
     

    Eylemlerde ön sırada
    Bu arada, 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görüldü. Akademi, Saramago'yu okurlarını farklı bir gerçeklikle tanıştırdığı, hayal gücünün ve ironinin hakim olduğu bir boyut vaat ettiği için ödüllendirdi. Saramago da, ödülle ilgili olarak "İmkansızın, rüyaların ve illüzyonun olabilirliliğini anlatıyor romanlarım," dedi zaten. Bu hayal dünyası, toz pembe bir dünya değildi ama. Kitaplarında, hükümetlerin politikalarını ve insanların/halkların duyarsızlığını, iktidar karşısındaki tavırsızlığını ve iktidar odakları yaratma konusundaki heveslerini, zengin bir dil ve neredeyse erişilmez bir ironiyle eleştirdi Saramago. Aynı zamanda politik tavrıyla da dikkat çekti. 1969'da Komünist Parti'ye katıldı. Saramago, bugün de kritik noktalarda çıkıyor karşımıza: İsrail'de, Filistin sorununa karşı çözüm arayışında ya da Amerika'nın Irak'a saldırısının yıldönümü nedeniyle gerçekleştirilen protesto eylemlerinde. Hatta, Uluslararası Yazarlar Meclisi'nin girişimiyle Filistin sorununa karşı barış çağrısında bulunan yazarlar arasındayken, İsrail'deyken, Filistin'de yaşananların Auschwitz toplama kampını anımsattığını söyledi ve bunun üzerine hem İsrailliler hem kendi kitabının İsrail'deki çevirmeni Prof. Menahem Peri tarafından eleştirildi. Peri, kitaplarını bizzat İbraniceye çevirdiği ve tavrını/tarzını bildiği Saramago'nun bu ifadesi karşısında afallamış görünüyordu; zira "Onun, soykırımın ne olduğunu anlamaması beni şaşırttı," demişti.
     

    'Giderek daha da körleşiyoruz'
    İsrailli yazar Amos Oz da Saramago'yu eleştirenler arasındaydı. Oz, yazarı "korkunç ahlâki körlük" içinde olmakla suçladı; ki bu, yazarın toplumdaki ahlâki çöküntü nedeniyle bulaşıcı bir hastalık şeklinde yayılan körleşme durumunu anlattığı 'Körlük' romanı düşünülünce oldukça manidar bir suçlama. Körlüğü bir metafor olarak kullandığı bu romanında yazar, kendi ifadesiyle, ahlâki çöküntünün insanları giderek körleştirdiğini değil, zaten uzun bir süredir kör olduğumuzu, romandaki söyleyiş şekliyle, bir süt denizinin içinde, beyaz bir karanlığın ortasında bulunduğumuzu anlatır. Saramago'nun en cezbedici yanı, kullandığı metaforları ve uçsuz bucaksız hayal gücünü politik bir söyleme de dönüştürebilmesindedir. Zira 'Körlük'te hastalanan (görme yetisini yitiren) insanlardan 'zanlılar' diye söz eden bir hükümetle karşı karşıya bırakır okuru. Hükümet zanlılardan uyumlu vatandaşlar olmalarını, hastalık, ölüm ve kaza durumunda 'dışarıdan' yardım beklememelerini söyler ve son derece faşizan bir genelge yayımlar. Benzer bir üsluba ve örneklemeye 'Yitik Adanın Öyküsü'nde de rastlarız. İber Yarımadası'nın hiç hissettirmeden, usul usul Avrupa'dan kopuşunun anlatıldığı romanda, Fransızlar bir yandan İspanyollar diğer yandan önce gizli bir şekilde, sonra da hükümetlerin karşılıklı istişareleriyle bu 'ayrılığı' engellemeye çalışır. En zoru Andorra'nın durumudur. Pireneler tarafından çevrelenmiş küçücük bir ülke! Ki bu yıl ilk kez Eurovizyon Şarkı Yarışması'nda temsil edilen Andorra, sanki Saramago'nun kurguladığı, sağından, solundan İspanya ve Fransa tarafından çekiştirilen, hiç olmamış bir ülke gibidir hafızamda. İşte bu amansız mücadele sırasında olan yine 'hasta' insanlara olur. Sokağa çıkma yasağını delen, ama bunun farkında bile olmayan, akıl hastanesinden salıverilen bir adam, bir polis tarafından öldürülür. Kitabın en sarsıcı sahnelerindendir bu.
    José Saramago'yu okuduğunuzda sık sık şaşırır, "Bir şey, böylesine basit bir şey nasıl olur da bu kadar, bu şekilde..." Yazarın ifade gücünü tarif etmek, cümleleri karşısında adeta anlamsız bir bakışla kalmamak mümkün değil. 50 sayfalık, hadi kitabın içindeki resimli sayfaları da bir kenara koyun, küçücük bir kitapta, 'Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nde bile neredeyse bütün satırların altını çizerken bulabilirsiniz kendinizi. Benimkinde, 28. sayfada şu cümlenin altı çizilmiş: "Sevmek sahiplenmenin en güzel biçimidir herhalde, sahiplenmek ise, sevmenin en kötü biçimi." Saramago kitaplarını okurken, yazarın, daha önce okumadığım bir çevirmenin elinden çıkmış bir romanıyla karşı karşıyaysam hep endişe ederim; ya çeviri iyi değilse, ya Saramago'nun cümleleri ziyan olmuşsa?
    José Saramago'nun İpek Babacan çevirisiyle İş Kültür Yayınları'ndan çıkan kitabı 'Lizbon Kuşatmasının Tarihi', bir redaktörün kelimelerle çevrili yaşamı etrafında kurgulanmış. Saramago'nun kendisinin de bir zamanlar redaktörlük yaptığı hatırlanırsa, kitabın hemen başındaki şu cümle daha bir anlam kazanır: "...düzeltmenlerin edebiyat ve yaşam konusunda çok deneyimli, ciddi kişiler olduklarını size hatırlatmalıyım..."
    Düzeltmenimizin adı, Raimundo Silva. Gramer kitaplarının, sözlüklerin ve ansiklopedilerin çevrelediği bir dünyada yaşayan, bir düzeltmen olarak yerini bilen, "Haddini bilen bir düzeltmen için, yazar, eğer yazarsa yanılmazdır," düsturunu kendisine boş bir çabayla hatırlatan Raimundo Silva, elindeki tarih kitabıyla boğuşmaktadır: Lizbon Kuşatmasının Tarihi. Ancak elindeki yüzlerce sayfada daha önce yazılmamış, yeni olan hiçbir şey yoktur; bu sıkıcı önbilgiyle kitap üzerinde çalışmaya devam ederken, yazarın olumlu bir fiiline olumsuzluk takısı eklemek gelir aklına. Redaktörün bu noktadaki gel gitleri hakikaten eğlenceli: "Sözgelimi Nietzsche'nin düzeltmeni, dini bütün bir adam olmasına karşın, belli bir sayfaya olumsuzluk takısı koyarak filozofun, Tanrı öldü, sözünü, Tanrı ölmedi, diye değiştirme dürtüsüne direndi. Eğer düzeltmenlere özgürlük verilseydi ve ceza yasasından daha sıkı bir yığın yasakla elleri kolları bağlı olmasaydı, çok geçmeden dünyanın yüzünü değiştirirler, susayanlara içecek, açlara yiyecek, kargaşa içinde yaşayanlara barış, dertlilere sevinç, yalnızlara arkadaş vererek evrensel bir mutluluk alemi kurarlardı."
    Ne kudretli bir konum! Raimundo Silva da o andan itibaren bu kudretin farkına varır ve bunu daha önce düşünememiş olmasına şaşar. Bir tarih kitabındaki herhangi hatalı bir ifadenin ya da belirsizliğin -olumsuzluk eki yerine 'belki' gibi muğlak bir ifade de seçebilirdi pekâlâ bedelinin gelecek kuşakları bile bağlayabileceğini düşünerek keyiflenir, fakat bir yandan da ceza anının gelmesini bekler. İşte bu noktada yeni bir tarih yazılmaya başlar; Senhor Silva'nın kaleminden alternatif bir tarih. Saramago da, yapıtları ve duruşuyla tarihin akışını değiştirmeye çalışmıyor mu?



  •  
     
     
     Görmek

    Eğer bir gün, bir ülkede..
    .
    A.ÖMER TÜRKEŞ

    José Saramago

    29/08/2008

    http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=
    HaberDetay&ArticleID=895946&Date=05.09.2008&
    CategoryID=40

    Sahte bir demokrasiyle yönetilen bir ülkedeyiz. Bir seçim zamanı. Bastıran sağanak yağmur halkı sandıklardan kaçırmış gibi. Ancak sürenin dolmasına az bir zaman kala hava düzelecek ve halk sandık başlarına koşacaktır. Sürpriz sandıklar açıldığında yaşanır. Sandık başına koşanların büyük bir bölümü boş oy kullanmıştır. Saramago’nun ‘Görmek’i edebiyatla siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğini gösteren güzel bir örnek

    Terry Eagleton Edebiyat Kuramı adlı incelemesine Roland Barthes’ten bir alıntıyla başlar; “Edebiyat öğretilen şeydir.” Hepimiz farklı farklı eğitim süreçlerinden geçerek öğreniriz edebiyatı. Sadece okullarda öğretilen derslerden söz etmiyorum; bu, çevremizde yapıla gelen tartışmalarla, eleştiri yazılarıyla, kitap tanıtımlarıyla ve doğrudan edebi metin okumalarıyla zihnimize yavaş yavaş nüfuz eden etkileşimli bir eğitim sürecidir. Bize neyin edebiyat, neyin edebiyat dışı olduğu kararını verdiren ya da beğeni ölçütlerimizi yaratan işte bu eğitim sürecidir. Ve sürecin sonunda bir yan tutarız, edebiyatın siyasetle, toplumsal hayatla organik ilişkisini talep etmek ya da edebiyatın tamamiyle bireysel bir faaliyet olduğunu savunmak öğrendiklerimizle ilgilidir.

    Siyasi kelimesiyle toplumsal hayatı birlikte örgütleme biçimleri ve bunun beraberinde getirdiği iktidar ilişkileri kastediliyorsa eğer, edebiyat kuramına siyaset sokmaya hiç gerek yok. Çünkü bu anlamıyla siyaset edebiyatın her zaman içindedir. Çünkü edebiyat insan hayatlarıyla ilgilenir; o hayatı bütün zenginliği ve çeşitliliğiyle sergiler.  Yazarlarsa zorunlu olarak anlamlarla uğraşırlar, anlamları açıklar, sergiler, temsil ederler. İnsani anlam, değer, dil, duygu ve deneyimlerle ilgilenen her insani faaliyet, “insan bireylerinin ve toplumlarının doğasına dair daha geniş, daha kapsamlı inançlarla, iktidar ve cinsellik sorunlarıyla, geçmiş tarihe dair yorumlarla, bugünün farklı versiyonlarıyla ve geleceğe dönük umutlarla kaçınılmaz olarak hesaplaşacaktır”.

    Toplumun gözü açılırsa...
    Edebiyata politik bir bakışla yaklaşılması ile edebiyatın, sinemanın veya müziğin doğrudan siyasetin emrine girmesini istemek elbette aynı anlama gelmez. Çünkü edebiyat bilimden, siyasetten ve ideoloji nesnesinden başka bir şeydir ve bir edebiyat ürünü gerçekliğe dolaysız geçit veren bir kılavuz değildir. Mesele roman içeriğinin siyasetin içeriğine uygunluğu, yazarın bağlanmışlığı, metinden yayılan ideolojiler değil, bir sözü iletmek uğruna -edebiyatın ölçütleri gözetilmeksizin- romanın araçsallaştırılmasıdır. Bir kez daha hatırlatalım; “insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır”.

    Görmek romanı, 1998 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi José Saramago’nun kendi toplumundan yola çıkarak genel insani meseleleri tartıştığı çarpıcı hikâyesi ve o hikâyeyi anlatış biçimiyle edebiyatla siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğini gösteren güzel bir örnek.

    Hemen her romanı Türkçeleştirilen Saramago’yu daha önce okumuş olanlar, yazarın allegorisine aşinadır. Körlük, Yitik Adanın Öyküsü, Mağara, Lizbon Kuşatmasının Tarihi, Ressamın El Kitabı, Kısırdöngü‘de topladığı hikâyelerinde kimi zaman gerçeküstü motifler de kullanarak yarattığı kurgusal dünyada, ülkesi Portekiz’in ve üçüncü dünya ülkelerinin değişmez kaderini işlemişti. Bu kez de öyle yapmış. Adı verilmeyen, halkın oy vermek dışında hiçbir katılımın olmadığı sahte bir demokrasiyle yönetilen bir ülkedeyiz. Bir seçim zamanı. Bastıran sağanak yağmur halkı sandıklardan kaçırmış gibi. Ancak sürenin dolmasına az bir zaman kala hava düzelecek ve halk sandık başlarına koşacaktır. Sürpriz sandıklar açıldığında yaşanır. Sandık başına koşanların büyük bir bölümü ‘beyaz’ yani boş oy kullanmıştır.

    Halkın demokrasi oyununa katılmaması iktidardakileri paniğe sokar. Sessiz reddiye, silahla bastırmaya alıştıkları isyanlardan daha tedirgin edicidir.
    “İçişleri bakanının kafasında kurduğu planın, yani kent sakinlerinin ya da daha doğrusu kokuşmuş, suçlu, bozguncu boş oycuların hatalarını kabul edip aman dilemeye, aynı zamanda cezalandırılmaya razı olmaya, yapılacak yeni bir seçimde bu hatalarını bağışlatmak için bir daha asla aynı hataya düşmeyerek toplu halde oy sandığına gidip istenen yönde oy kullanmaya, böylelikle de günahlarından arınmaya ikna etme planının, durumun geneli göz önüne alındığında, birkaç önemsiz ve etkisiz başarı dışında hedeflenen sonuçlara ulaşamayacağının ortaya çıkması üzerine, savunma bakanının vaktiyle denizaltıyla yarım saat kadar sakin sularda yaptığı tarihsel geziden edindiği unutulmaz deneyimden kısmen esinlenen gözde formulü dikkat çekmeye ve güç kazanmaya” başlayacaktır. Daha sert önlemler almak. Yani olağanüstü hal ilanı, yani sıkıyönetim!

    Ne var ki sıkıyönetimle halledilecek bir durum yoktur ortada. Bireysel tercihlerini ‘beyaz’ oylarıyla gösteren başkent halkı gündelik hayatını sessiz sedasız sürdürürken hükümet telaş içindedir. Kente salınan muhbirler, medyadan yansıyan kışkırtıcı haberler, sokaklarda dolaşan askerler, toplar, tüfekler de etkilemez insanları. Şehre giriş çıkış yasağı işi iyice komikleştirecek, hükümet ve devlet başkanı da kentte mahsur kalacaktır. Büyük bir operasyonla kenti terk eden iktidar sahiplerinin tek umudu, dört yıl önceki körlük salgınında kör olmayan bir kadını günah keçisi yapmaktır. Kadını bulmak için gönderilen komiserin bakış açısı da soruşturma ile birlikte değişmeye başlayınca sıra derin devlet operasyonlarına gelecek, halkın sessizliği de bozulacaktır.

    Saramago’nun dünyası
    Körlük romanına gönderme yapan Görmek, Saramago’nun  insandan, toplumdan, ülkesinden umudunu kesmediği gösteriyor. Kontrol edemediği her durumdan tedirgin yöneticilerin demokrasi görünümlü faşizm uygulamasını hem deşifre edip hem de içini boşaltan sağduyu sahibi insanlar, başka bir dünyanın mümkün olduğunun habercileri. Okurken kendi yaşadıklarımızla ilişki kurmamak elde değil. Sadece renk farkı var. Yazık ki biz böyle bir fırsatı, 12 Eylül askeri darbesinin anayasasına ‘mavi’ oy vermeyerek yitirmiştik.
    Hikâyesinin üçüncü dünya demokrasilerine tıpatıp uyan akışına rağmen, Görmek kurmacalığını apaçık sergileyen bir roman. Karakterlerin isimlerinin yerine sıfatlarının kullanıldığı, zaman zaman saçmalığa kaçan, güldüren, ama bunların ardındaki karabasan havasını da hissettiren hikâyesinin masalsı bir havası var. Anlatıya bu havayı veren anlatılanlardan çok anlatım tarzı.

    Saramago -yukarıda alıntıladığım gibi- uzun cümleler kurmayı seven bir yazar. Üç boyutlu cümleler bunlar. Aynı cümle içine anlatıcının bakışını, karakter diyaloglarını ve bilinç durumlarını katabilen Saramago, büyük bir ifade gücüne sahip. Ele aldığı meseleleri derinlemesine işlemekle kalmıyor, onları ifade ederken kullandığı dille de sarsıyor okuyucuyu. Yeri gelmişken çevirmen Aykut Derman’ın hakkını da teslim edelim.
    Üçüncü kişinin bakış açısından aktarılan hikâyenin ironiyi seven bir anlatıcısı var. Bu sayede karakterlerinin diyalog ve monologlarıyla kolay oyun oynuyor Saramago; anlatıcının sesiyle roman karakterlerinin sesleri birbirine karışırken anlatı dili kendi uzaklaştırıcı etkisini içerden yaratmış. Karakterlerin bilincini sunarken monolog ve diyaloglardan yararlanmasına rağmen tarafsız ve nesnel bir anlatı duruşuyla başlıyor. Ancak ne kadar nesnel görünürse görünsün, anlatıcının karakterlerine olan mesafesini sempatisini ya da alaycılığını- yakalamak mümkün. Abartmalar, abartılı benzetmeler, imgeler, yanlış anlamalar, yanlış yorumlarla anlatıcı konumunun güvenirliğini bilinçli bir biçimde bozması okuyucuya yapılan bir çağrı aslında.  Saramago, katılımcı bir okuru çağırıyor. Okuyucunun yorumuyla anlatıcının yorumları arasındaki mesafe kurmaca dünya ile dış gerçeklik arasındaki mesafeyi de belirleyen bir şerh.

    Siyasi görüşlerinden ödün vermediği için askeri diktatörlük döneminde ülkesinden sürülen Saramago’nun öğrendiği edebiyat siyaseti dışlamıyor. Yazar ve entelektüel kimliğini örtüştüren Saramago’nun insana ve topluma dair hem söyleyecekleri var hem de söyleyeceklerini dillendirecek becerisi.


     

    Saramago'nun İncil'i
     

    Josè Saramago kalemiyle tehlikeli tarlaları sürüyor. Yazar, 'İsa'ya Göre İncil'de İsa'nın müjdesiyle ilgilenmek yerine onun bir insan olarak yaşadıklarıyla ilgileniyor ve bu trajik kahramanı yeniden yaratıyor

    FATİH BALKIŞ (Arşivi)

    Yazarların dünyayı dolaşması, olası bir insanın dolaşmasına benzemez pek. Enikonu bütün görülebilecek yerler üzerine düşüncesi vardır bir insanın; oysa bir yazarın yolculuğundan bahsetmek, sonsuzluğun sınırlarından bahsetmeyi gerektirir. Kurmaca bir dünyada, tarihini şimdinin ve geleceğin bile açıklamaya yeterli olmayacağı bir zaman anlayışından söz edilebilir. Bu kurmaca sonsuzluk düşüncesi, baş döndürücü bir etkiyle, bütün bir hızla uçurumun kenarında bulunmaya benzer. Asla düşmeyeceğini bilse de insan, ürpermekten alamaz kendini, ki bu da bir çeşit haz demektir. Kimi zaman kılavuzlarla çıkılır bu yolculuklara, kimi zaman tek başına; bazen bir yer değiştirmeyle doğar, bazen anlamsız tesadüflerden. Ama hepsinin barındırdığı şey, pürüzlü bir fethediliştir. Zihin bir çeşit tutkuyla emer bu gerçekliği, kelimeler sıkılmış bir yumruğun gergin damarları gibidir. Önce tarihin çelikten tenini ya da söylencelerin dumanlı alfabesini işitir insan; sonra o seslerden doğan karanlık güçlerin tekinsiz varlığını hisseder. Ve böylece "kağıt ve mürekkepten ibaret bir şey"den doğar roman. Saramago Tanrı ve Şeytan'ı aynı kayığın yolcusu yapma gücünü de böylece bulmuş olur.

    Tanrı her şeye kadir değil
    İsa'ya Göre İncil daha en başında bir öneriyle gelir karşımıza. Luka, Markos, Matta ve Yuhanna'ya göre ve daha da başkalarınca İsa'nın yaşamı ve müjdesi betimlendi durdu. Ama kimse İsa'nın bir insan olarak yaşadıklarıyla ilgilenmedi. İşte Saramago da roman boyunca İsa'nın zaaflarıyla ve varoluşuyla ilgili hemen her ayrıntıyı romana alarak, bu trajik kahramanı yeniden yaratır. Yalnızca İsa'nın mucizeleri ilgilendirmez onu; onun rahme düşüş anından başlatır romanı ve babası Yusuf ve annesi Meryem'in de iç dünyalarına girerek, neredeyse epik bir anlatı kurar. Saramago İsa ve yaşamı üzerine kutsal kitapta pek de açık olmayan ve yalnızca sezinlememiz gereken bölümleri büyük bir cesaretle yeniden ele alır. Mecdelli Meryem ile yaşadığı ilk gecesi, Şeytan'ın Tanrı'dan af dilemesi ve Tanrı'nın yanıtı ya da Yahuda'nın ihaneti sandığımız gibi değildir.

    İsa'ya Göre İncil, hiç de yabana atılamayacak bir roman. Saramago kalemiyle tehlikeli tarlaları sürüyor ve bence zaman içinde pek çoklarının denediği eylemi tehlikeli bir biçimde yapıyor. Gore Vidal'in Golgotha'sından ya da Goytisolo'nun Ara Perde'sinden daha çarpıcı bir metin bu. Yerleşik inançlar ve sarsılmaz kilise gerçekleri bu romanla birlikte yerle bir ediliyor. Çünkü Tanrı'nın her şeye kadir olmadığını ve Şeytan'ın neredeyse iyilik meleğine dönüştüğünü görüyoruz.
    Yalnızca roman kişileri değil, Saramago'nun anlatıcıları da bu anlamda farklılar. Gözümüzün önünde kılık değiştirir, ne dediklerini unutur, işi yavaştan alır ve okurla atışır. Zamanın bölünmez sesi olarak anlatıcı, tüm zamanlara aittir ve bunu sonuna kadar kullanır. İsa'nın doğumunu anlatışının canlılığı bir yana, onun hâlâ sergilenen sünnet derisine yaklaşımı ya da Voltaire ve Freud'dan örnekler vermesi kayda değerdir. Kimi zaman bir parodinin içinden, kimi zaman bir trajedi korosu gibi tetikte bekler. Bu da dilin öyküyü kırbaçlamasına neden olur. Kıvrak bir dil de, en önemsiz ayrıntılara hayat verir.

    Hemen bütün yapıtlarında bu başkalaşmanın, iç içe geçmenin ve sıra dışının izini sürer, Saramago. Melekler, şeytanlar, gözleribağlılar, inanlılar ve ölüm yaşam arasına sıkışmış bireyler aracılığıyla tüm dünyayı mucizelere gebe bırakır. Kendi ruh ailesinin içine Montaigne, Kafka ve Gogol gibi yazarları almasından da anlaşılıyor bu. Kafka'dan ve Gogol'den aldığı grotesk ve alegorik öğeler, Montaigne'den alınan düşünsel bir anlayış.

    Kuşkusuz Saramago iyi bir romancının çağına, ülkesine ve bireye yabancılaşmamış olması gerektiğinin farkında. Temaları, özellikle politik tavırları bu insancıl bakışın doğmasına önemli bir etken. İnsanların, her şeye karşın tüm kötücül koşullarda (Körlük) bile bir araya gelip güzeli ve iyiyi doğurabileceklerini iyi biliyor, dahası insana inanıyor. Bir başka romanda (Bütün İsimler), ölüm ve yaşam arasına sıkışmış onlarca hayatın bir sonsuzluk yolunda birleştiğini ve buradan çıkan küçük hikâyelerin insanı mutlu etmeye yeteceğini savunuyor. Saramago'nun varoluşu ele alışı küçük, öznel bir dünyanın ışıması ve sönmesi olarak belirmiyor. O ışıyan küçük dünyanın karanlıklar dünyasıyla arasında bir kapı vardır. İnsanın elindedir o kapıdan girip çıkmak. Sık sık da yapar bunu. Kendi özgürlüğüne de ulaşılan bu yolda zikzarlar çizerek ilerler kahraman. Oyunlar oynamalar, yalan söylemeler, çarkların içinde de olsa özgür olabilmeyi sağlar. En önemlisi ayağa bağlanan iplerle inilen dehlizlere ya da öyle ortada bir kapıdan 'karanlık tarafa' geçişin anahtarına sahip olmaktır. Bütün bunlar aşkını arayan, onunla yüzleşen ve aydınlanan bir kafayı simgeler.

    Hoş bir biçimde bu aydınlanma yine bir mezarlıkta gerçekleşir.
    Saramago çok yönlü yazmayı seviyor. Mantık yürütmeleri ve kahramanlarına verdiği kıvrak zekâ bizi her yönden kuşatırken, romanlara da derinlik katıyor. İsa'ya göre İncil, ciddi tarafından okunduğunda gerçeği besleyen bir kurmacaya dönüşürken, anlatıcının peşinden gidildiğinde kurmacayı besleyen bir gerçeğe dönüşüyor. Bu yıkıcı ve sarsıcı metin, çağın önemli romanları arasında sayılabilir.

  • İSA'YA GÖRE İNCİL
    Josè Saramago, Çeviren: E. Efe Çakmak, Merkez Kitaplar, 2006, 376 sayfa, 20 YTL.


  • Saramago'dan 'mağara' hikâyesi
    Nobel Ödüllü Portekizli yazar Jose Saramago, son romanı 'Mağara'da (The Cave) karamsarlığa duyduğu sempatiyi sürdürüyor. 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer bulunan ünlü yazar, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmenin tek yolunun karamsarlık olduğunu dile getirerek romanlarının temasını da açık etmişti. Son romanında da her zamanki tavrını sürdüren yazar, gerçekliği felsefi ve toplumsal boyutlarıyla ele alıyor.
    Çömlekçi Capriano Algor, kızı Marta eşi Marcal ile birlikte The Center adındaki bir sitenin yakınlarında bir kasabada yaşamaktadır. Gününü çömlek yaparak geçiren Capriano, çömleklerin bir kısmını satması için The Center'da güvenlik görevlisi olan eşiyle siteye gönderir. Fakat kent yaşamını her şeyiyle benimsemiş olan site sakinleri, daha uzun ömürlü olan ve kırılmayan plastik ürünler kullanmaktadır. Çömlekleri daha fazla rağbet görmeyen Capriano da, kızıyla birlikte seramik bebekler yapmaya başlar.
    Kızları Marta hamile kaldığında Marcal ikramiye alır ve hep birlikte The Center'da bir apartmana yerleşirler. Fakat kısa bir süre sonra evin içinde tuhaf sesler duyulmaya başlar. Seslerin izini süren Capriano ve Marta, bir mağara içine hapsedilmiş altı kişiyle karşılaşır. İplerle bağlanmış bu altı kişi turistik gezilerin hedefi olduğunda ise Algor ailesine yapacak tek şey kalmıştır; toplanıp gitmek.
    The Center'daki 'Mağara'yı, Platon'un mağarasına göndermelerle biçimlendiren Saramago, bir röportajda dile getirdiği görüşünü vurguluyor aslında; 'kültür, her geçen gün biraz daha ölüyor'.

    Tarih gibi edebiyat

     

    Tarih gibi edebiyat
    José Saramago, 'Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl'la ülkesinin en büyük şairini, kendi Nobel'ine ortak ediyor. Kitap, Pessoa, Borges, Joyce gibi ustalara göndermeler içeren bir tür edebiyat labirenti

     

    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=2507

    CHRIS ROLLANSON (Arşivi)

  • RICARDO REİS'İN ÖLDÜĞÜ YIL
    José Saramago, çeviren: Saadet Özen, Can Yayınları, 2003, 408 sayfa, 18 milyon 500 bin lira.

    José Saramago'nun, 1982 yılında yayımlanan ve on sekizinci yüzyılı konu alan başarılı romanı 'Baltasar ve Blimunda'yı, 1984 yılında çıkan 'Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl' izledi. Bu roman, Portekiz tarihinin günümüze daha yakın bir dönemini, Salazar diktatörlüğünün ve 1926'dan 1971'e kadar süren 'Estado Novo' rejiminin yerleştiği 1930'ları ele alıyor. Arka planda Portekiz'deki milliyetçi cehaletin, komşu İspanya'daki iç savaşın ve Avrupa'da yükselmekte olan saldırgan faşizmin yer aldığı bu roman, şair Fernando Pessoa tarafından kullanılan takma adlardan biri olan Ricardo Reis hayali kişiliğini tekrar yaratır.

    Pessoa'nın kurguladığı yaşam öyküsünden edindiğimiz bilgiye göre Ricardo Reis, yıllarca Brezilya'da yaşamış bir doktordur. Saramago, yarattığı kurgusal romanda, bu karakterin 1935 yılı Aralık ayında Portekiz'e dönerek,
    ölümüne kadar bu ülkede geçirdiği dokuz ayı anlatıyor. Reis Lizbon'a gelir, önce bir otel odası, sonra bir apartman dairesi tutar, Lidia ve Marcenda adında iki kadınla ilişki kurar, polis tarafından takip edilir ve hayatını yeni kaybetmiş olan şair Fernando Pessoa'yla metafizik sohbetler yapar.
    Saramago, 'Baltasar ve Blimunda'da olduğu gibi, bu kitabında da gerçekçi ve gerçeküstü öğeleri bir arada kullanmış; ama bu kez bu karışıma metinlerarası ve metinlerüstü yeni öğeler de eklemiş: Marcenda ve Lidia adları, Pessoa'nın Odes de Ricardo Reis isimli eserinden alınmış örneğin. Aslında Saramago'nun romanının tamamı bir başka yazarın yarattığı bir hayali kişilik üzerine kurulmuş; bu hayali kişilik ise, kitap boyunca yaratıcısı ile diyalog halinde.

    İlk bakışta, Saramago gibi bir komünistin Pessoa okumalarını, Pessoa'nın tüm hayali benlikleri arasında, yaşam mücadelesi içindeki insanların yaşamlarına en uzak olanına, Ricardo Reis'e odaklaması ilginç gözükebilir. Pessoa'ya göre Reis, 1910 yılında, cumhuriyetin ilanından sonra kraliyetçi görüşleri nedeniyle Portekiz'i terk edip Brezilya'ya yerleşmiş bir gelenekçidir.

    Saramago'nun anlatımı, yoğun metinlerarası anlamlar taşıyor. Fernando Pessoa'nın sürekli olarak kendini göstermesi, Portekiz'in milli şairi Luis de Camões'e, Pessoa'ya ve James Joyce'a yönelik çağrışımlar yer alıyor. Saramago'nun metninin üzerinde dolaşan bir diğer ruh ise Portekiz asıllı bir Arjantinli olan Jorge Luis Borges'inki. Ricardo Reis Lizbon'a, Buenos Aires'ten yola çıkmış olan bir gemiyle ulaşır ve roman boyunca geminin kütüphanesinden aldığı ve geri vermeyi unuttuğu, İrlandalı yazar Herbert Quain'in İngilizce romanı 'The God of the Labyrinth'i okumaya çalışır, bir türlü başaramasa da. Kitap da yazarı da hayal ürünüdür, fakat daha önce, Borges, 'Herbert Quain'in Yapıtlarının İncelenmesi' diye, 'The God of the Labyrinth'i de içeren alaycı bir 'eleştirel yazı' kaleme almıştır. Aynı metinde, Borges, bir hayal ürünü olan Quain'in, 'Las ruinas circulares' isimli hikayesinin yazarı olduğunu iddia eder. Bu hikayede Borges, bir başkasının rüyasında var olan birinden başka bir şey olmadığını fark eden bir adamı anlatır; tıpkı, Fernando Pessoa'nın hayalinin bir ürünü olan Ricardo Reis gibi. Böylece, Saramago romanını, aynı anda, hem klasik hem modernist, hem Portekizli hem uluslararası bir edebi geleneğe oturtur.

    Politik dünya ile mücadele
    Romanın sahip olduğu metin ötesi anlamların boyutu Saramago'nun kendi eserlerine ve kendi yazınsal yaşamöyküsüne kadar genişler. Marcenda, 'Baltasar ve Blimunda'daki Baltasar gibi fiziksel engellidir, doğru dürüst okuma yazma bilmeyen oda hizmetçisi Lidia ölçülü fakat cüretkar neşesiyle okuma-yazma bilmeyen Blimunda'yı çağrıştırır. Öte yandan, hayal ürünü Ricardo Reis, gerçek José Saramago'nun bir zamanlar editör yardımcısı olduğu Diàrio de Notícias adındaki gerçek gazeteyi okur kitap boyunca...
    Saramago'nun, yazma eylemini aynı zamanda maddi ve politik dünyayla bir mücadele etme yolu olarak gördüğü de açıkça anlaşılıyor bu kitabın sayfalarından. Romandaki olaylar geliştikçe, politik göndermeler gittikçe artıyor yalnızca Salazar'ın Estado Novo'suna değil, aynı zamanda Hitler ve Mussolini'ye ve hatta İspanyol iç savaşına: Franco'nun askerlerinin kaydettiği ilerleme anlatımın son bölümlerine iç karartıcı bir gölge düşürüyor.
    Bu roman bir yandan Saramago'nun Pessoa'nın yazar kimliğine hayranlığının bir kanıtı, diğer yandan Saramago'nun Portekiz edebiyatı panteonunda kendine bir yer edinmek için sarf ettiği yoğun çabanın bir göstergesidir. 1935 yılında yazdığı bir mektupta Pessoa, Nobel kazanma ihtimali üzerine yorumlar yapar. Saramago da kendi aldığı ödülün ardından basına 'Fernando Pessoa bin tane Nobel Ödülü'nü hak etmiştir' diye açıklamada bulunmuştu. Pessoa'sız hiçbir şekilde var olamayacak olan 'Ricardo Reis'in Öldüğü Yıl', Portekiz edebiyatının hasta şairinin dolaylı yoldan ilk Nobel'ini alması olarak görülebilir. 
  •