Edgar Allan Poe


Edgar Allan Poe

Nantucketlı Arthur Gordon Pym'in Öyküsü
Maelzel'in Satranç Oyuncusu
Astoria
Deniz Feneri

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


  http://xroads.virginia.edu/~MA98/silverman/poe/frame.html 
http://en.wikipedia.org/wiki/Edgar_Allan_Poe
http://www.sparknotes.com/lit/poestories/themes.html
http://en.wikipedia.org/wiki/The_Narrative_of_Arthur_Gordon_Pym_of_Nantucket

 

İnsan Yüreğinin Karanlık Yüzünü Anlatan Yazar


Raşel Rakella Asal

Her yazar, okura bir dünya sunar. Okur, çeşitli amaçlarla bu dünyaya konuk olur. Kimi okur okumaktan haz alma duygusuyla, kimi meraktan, kimi yazara duyduğu hayranlıktan ve daha başka sebeplerle yazarlar okurlarıyla buluşurlar.  Poe’yu hepimiz onun lise yıllarımızın edebiyat kitabımızdaki 'Annabel Lee' şiiriyle tanırız. Ama Poe daha çok polisiye -kara roman türüne verdiği öyküleriyle edebiyat dünyasında kendinden söz ettirmiş bir yazardır. Hele onun 'Morgue Sokağı Cinayeti'nin girişindeki analitik çözümleme üzerine yazdığı metni defalarca okumaktan kendimizi alamayız. İzlediğimiz korku filmlerinin jeneriklerinde onun adının yer alması sinema dünyasını da kendi etki alanına çekmiş olmasının iyi bir kanıtıdır.

Poe, çağdaş polisiyenin, `ucuz roman`ın, keşif hikayelerinin, bilimkurgunun, Gotik korku anlatılarının ve kasvetli metropol öykülerinin olduğu kadar (ilk kitabı Timurlenk ve Öteki Şiirler`le) Doğu`nun cazibesinden beslenen yapıtların da habercisiydi. İlk deneyen şüphesiz o değildi ama bütün bu türlerin edebiyattaki konumunu kökten değiştirmesiyle edebiyata damgasını vurdu. 'Usher Konağı'nın Çöküşü', 'Kızıl Ölümün Maskesi' gibi ölümün mutlaklığını çarpıcı bir biçimde dile getirdiği gotik, korku öyküleri bu dalda yazarlara iyi bir kılavuzdur. Bir de onun yalnızca polisiyede değil, bilim kurgu türünde de bir öncü olduğunu fark edince gözümüzde daha da büyür. Gerçekten de 'Hans Pfaall'ın Benzersiz Öyküsü' nde Jules Verne'den yıllar önce aya yolculuğu anlatmıştır. Hem de sayfalar dolusu bilimsel açıklamalar yaparak. Üstelik bu öyküyü yazdığında yirmi üç yaşındadır. Bu öyküyü yazarken sergilediği hava ulaşımı ve gökbilim konularındaki bilgilerinin derinliği şaşırtıcıdır.  Edgar Allan Poe'nun öykü yazarlığının yani sıra edebiyat eleştirmenliği de çok önemlidir . Antik çağların üç birlik kuralı temelinde modern edebiyat kuramı oluşturması, onun daha sonra Fransız simgeci şairleri tarafından öncü sayılmasına neden oldu. Geliştirdiği edebiyat kuramını kendi öykülerinde geliştirerek kullanıyordu.  Ona göre öykü, bütünlüğü olan bir olay işlemeli, olaylar aynı yer ve aynı zaman dilimi içinde gelişmeliydi. Öykü sadece belli olayları anlatmanın ötesinde, okurda atmosfer duygusu yaratmalı, kaba olmayan benzetmelerle süslenmeliydi.

Poe sıra dışı olandan hoşlanır.  Onun öykülerinde korku ve gerilim öğesinin önemli bir yeri vardır. Korku öykülerini yazarken doğaüstü motiflerle dolu zengin bir repertuarı okuyucuya sunmaktan kendini alamaz.  Okuyucunun merakını gidermekte acele etmemek, hatta bu duygunun uzamasını sağlamak gereklidir.  Yazarın düşsel, gotik dünyalarda geçen öykülerine, bazen bir hayalet bazen bir dedektif öyküsünün tadını duyumsarız. Öte yandan hiçbirinde eksik olmayan bir unsur vardır: gerçeklik izlenimi veren ince ayrıntılar. Poe’nun öykülerinde gerçek ve düş birbirine karışmış gibidir. Poe’nun anlatılarındaki duyulan bu özellik, toplumsal kökenlere dayanır. Yazarın öykülerinde gerçekçi bir hava sezinleriz, öte yandan okuduklarımız düş gücümüzün sınırlarını zorlayan olaylardır. Gerçek ve kurmaca ikiliğinden oluşan bu ilginç uyum, Poe’nun öykülerini daha geniş kitlelerin ilgi odağı haline getirmiştir.

Peki öyleyse, amacımız Poe’yu gotik öyküler yazarı olarak incelemekse o zaman gotik yazın nedir sorusunu sormamız gerekecek.

Gotik yazının ilk örneklerine on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında popüler bir tür olarak rastlıyoruz.  Fransız Devrimi gibi toplumsal değişikliklerin ve köklü sosyal hareketlerin yaşandığı bir dönemdir.  Edebiyat yazınında  korkunç hayaletler, gizemli şatolar, doğaüstü ve şeytani güçler, tutku ve şehvetin aşırılılıkları ile dolu bir anlatının ortaya çıkması yadırganabilir ama bu dönemi Aydınlanma’yı reddedip Ortaçağ’ın karanlık ve batıl inanışlarına dönüş olarak görebilirsek o devirde çıkan gotik yazına baktığımızda değişime direnme ve muhafazakarlık olarak da yorumlayabiliriz.

Gotik romanların ilk örneklerini romansın yanısıra korku ve dehşet öğeleri de barındıran eserler alır çoğunlukta.  Korku öğeleri denince de Ortaçağ’ın ezici dini baskısının körüklediği şeytani güçler, öte dünyadan gelip bu dünyada yaşayanları etkileri altına alan hayaletler, ruhlar, cadılar ve büyücüler bir çırpıda sayılabilir. Kötü güçlerin etkisi altına giren insanlar toplum düzeninin izin vermediği her tür çılgınlığı ve aşırılığı yaparlar: Kendi kardeşleriyle yatarlar, ölümcül günahların hepsini işlerler. Sonuçta kötüler cezalarını buluyor; bazen dünyevî, bazen uhrevî bir güç tarafından hadleri bildirilir.

Anavatanı İngiltere olan gotik yazın, yeni kıtada da bir takım meraklıların ilgi odağı olmakta gecikmez. Akla gelen ilk isim ise Edgar Allan Poe’dur. Bu bir rastlantı olmasa gerek; Poe, klasik gotik’in sıkı izleyicilerindendi kuşkusuz. Yarattığı grotesk, gizemli, korku ve dehşet yüklü polisiye-gerilim öyküleri; gerek konularını, gerekse atmosferdeki etkilenimlerini İngiliz gotik yapıtlardan almışlardı. Özellikle esrarlı ve garip bir anlatımın hakim olduğu, ölümün çeşitli biçimlerde anlatıldığı bu öyküler, işte bu kaynaktan yola çıkarak ve bazen onları aşan özellikler de taşıyarak yeni kıtada

Amerikan klasik gotiğini yaratmıştır.*****

Bu aydınlatıcı bilgi ışığında, bakın ünlü İngiliz eleştirmen H. E. Bates, Poe’nun başarısının ardında yatan toplumsal nedenleri nasıl açıklıyor: ‘… 19. yüzyıl Poe için uygun bir zamandı. Bilimsel buluşlar, spiritüalizme duyulan inanılmaz ilgi, eğitimin dokunuşuyla yıkılan eski batıl inançlar, melodramaya ve doğaüstü olaylara susamış bir toplum, kitap okuyanların sayısında hızlı bir artış ve bu insanların, loş ışık altında hayalet öyküleri okuma sevgisi, bilinmeyenin çekiciliğini içine alan toplumsal tutku… Sözünü ettiğimiz çağ, Poe virüsünün yayılması için çok uygundu.”

Her şeyi eksiksiz anlatmak, tam bilgi vermek ister Poe. Ayrıntıya düşkünlüğü ve gözlem gücü, öykülerinin karakteristik özelliğinin başında gelir.Poe'nun en önemli özelliklerinden biri de öykülerindeki konu çeşitliliğidir. 'Morg Sokağı Cinayeti'nde inanılmaz gibi görünen bir cinayetler toplamını mantıksal çözümlemeye yaslanarak kurgulayan Poe en küçük bir büyüye, mistik olana şans tanımazken, 'Morella' adlı öyküsünde kahramanının ölen karısının ruhunun doğan kızında yaşadığını anlatmaktan geri kalmaz.  'Wilson Wilson' ve 'Kara Kedi' öyküleri insanın içindeki kötülüğü, şiddeti, öldürme duygusunu anlatır. Poe'nun öyküleri Freudcu araştırmacıların ilgisini çekmiştir. Patolojik öğeler, vicdan ya da nekrofil (ölülere karşı şehvet duyma) işlediği konulardan bazılarıdır; insandaki günah duygusunun bir sorumluluk gibi vicdana yüklenmesi öykülerinde belirleyici rol oynar. "Amantillado Fıçısı" gibi öykülerinde varolusçu felsefenin izleri gizlidir. Albert Camus'nün romanlarında rastladığımız amaçsız tutkular, bilinçdışı suçluluk duygusunu anlatır. Kötülüğün insanlığın ilk ve temel içgüdülerinden biri olduğuna, insan karakterine yön veren belli başlı duyguların birini oluşturduğuna inanır. Kısaca Poe insanoğlunun içindeki kötülüğü bize anlatmak ister.

Onun öykülerini, özellikle de 'Kuzgun' adlı şiirini okuyunca, bu alkolik şairin, bu sık sık delirium tremens krizleri geçiren adamın hayatı da ilginizi çekmeye başlar.
Bu yüzden yaşamını çıldırasıya merak edersiniz. Ne yazık ki yaşam öyküsünü öğrenince talihin ona pek gülmediğini anlarsınız.  İşte Poe’nun hazın yaşam öyküsü:

Edgar Allan Poe 1809'da Amerika'da Boston / Massachusetts'de yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası David aslında zengin bir aileden geliyordu. Poe'nun dedesi bağımsızlık savaşına katılmış bir generaldi. Ama Poe'nun babası David, güzelliğiyle ünlü İngiliz aktristi Elizabeth Arnold'a aşık olup evden ayrılır. Elizabeth'le evlenir, karısı gibi oyunculuk yapmaya başlar. İkisi de tiyatrocu olan anne ve babasının ona Edgar adını aynı yıl sahneledikleri Kral Lear`dan esinle koydukları söylenir. Ama Poe`nun hayatı boyunca Shakespeare`e karşı hayranlık (en azından, mesela Tennyson`a duyduğu kadar) duyduğuna dair bir kayıt yok. Bir yaşındayken babasını, bir yıl sonra da annesini kaybeder. Allan orta ismini kendisini evlatlık edinen tüccar John Allan`dan alır. 

İlk gençliğinden itibaren babalığıyla aralarında başlayan çatışma yıllarca sürecek, Poe`nun `baba figürü`yle/otoriteyle olan sorunlu ilişkisini bilinçaltına itmesine yol açacaktır. Yalnız geçen çocukluk, mutsuz değilse de yalnız, arkadaşsız bir çocukluk geçirir. Sonraki hayatında pek anmadığı yalnız çocukluğuna öykülerinde ve şiirlerinde örtük göndermeler yapar. (Örneğin, kız kardeşini evlatlık edinen Usher ailesine, unutulmaz öyküsü “Usher Evi`nin Çöküşü”yle selam vermişti). Birkaç yılı İngiltere`de, orman yürüyüşleri, spor ve şiirler arasında geçen çocukluktan geriye çok iyi bir eğitim kalır.

Dillere karşı çok yeteneklidir. Poe, Latince’nin yanı sıra Almanca ve Fransızca öğrenmiş, İspanyolca ve İtalyanca dillerinde yol almıştır. Bir aylak ve bohem için fazla iyi eğitimlidir. Buna karşın, yetenekleriyle hemen göze çarptığı üniversite hayatı kumar, alkol ve babalığıyla para konusundaki çatışması yüzünden yarım kalır. Ardından ömrünün en düzenli yıllarını geçireceği orduya, beş yıllığına yazılır. On sekiz yaşındadır. Artık, Birinci Topçu Birliği’nin bir askeridir.  Bir ara birliği, aşağı topraklarda, yani Güney Caroline’da, Charleston açıklarındaki Sullivan Adası’nda konaklar.  Orada bir doğabilimciye tanışır. (“Altın Böcek” adlı öyküsündeki Fransız kahramanı bu doğabilimcidir.  Definenin bulunmasında kullanılan harita ve ilginç şifreye gelince, bu bilgilerin askerlik deneyimiyle hesaplandığını söylemek yanlış olmaz.

Doğaya ve doğa bilimlerine yakınlığı ve ilgisi yanında o konuda sahip olduğu bilgi birikimine hayran kalmamak elde mi?  Ama askerlik onun yapısına uygun değildir.  Yüklü bir tazminat ödeyerek ordudan da ayrılır. Babalığı John Allan, tazminatı asla ödemez ve ölüm döşeğinde bile Poe`ya karşı yumuşamaz. Allan`ın ölümüyle Poe ikinci kez yetim kalır. Edebî yeteneğini hor gören babalığından intikamını daha sonra “The Bussiness Man” adlı öyküsüyle alacaktır.  Poe için artık kendi parasını kazanmak için ömrünün sonuna kadar sürdüreceği eleştirmenlik/yayıncılık dönemi başlar. Jeffrey Meyers’`ın Edgar Allan Poe - His Life & Legacy adlı kapsamlı biyografisinde aktardığına göre şair (zihinlerdeki `aylak` imajının aksine) çok çalışkan bir editör, sıkı bir okurdur. Yazdığı kitap eleştirilerinde sözünü sakınmaz, bu `dürüst` eleştiriler ona çok sayıda düşman kazandırır.

Henüz metinlerarasılık edebiyatta bilinmezken öykülerini ve şiirlerini başka kitaplara göndermelerle, onlardan alıntılarla donatmaya bayılır. O yıllarda bir yandan da, geçmiş mutlu günleri hatırlamanın kederini tanımaya başlar ve unutuşu içkide bulur. Teyzesi ve yedi yaşındaki kuzeni Virginia’yla birlikte yaşamaya başlar. Poe`nun yapıtlarındaki `saf güzellik`, `ölü güzel kadın` gibi baskın izleklerde belirleyici olan Virginia 13 yaşına geldiğinde evlenirler.  Kısa yayıncılık hayatında Doğu yakasının büyük şehirleri (Richmond-New York-Philadelphia-Baltimore) arasında mekik dokur. Editörlük kariyeri boyunca ayırdına varmadan da olsa çağdaş okuyucunun beklentileri konusunda çok şey öğrenmiştir.

Yazmak dışında hiçbir uğraştan para kazanmayı başaramaz. Amerikan edebiyatının, geçimini yalnızca kalemiyle sağlayan ilk yazarı olur. Çalıştığı dergilerde yorulmadan öykü ve şiirler yayımlar. Özellikle “Usher Evi`nin Çöküşü” adlı öyküsü, ilk öykü kitabı Grotesk ve Arabesk Öyküler`in yolunu açar. Poe, yayımlanan şiirleriyle kazanamadığı saygınlığı öyküleriyle elde eder. Kitap çıkınca Coleridge ile kıyaslanır, Boston Nation dergisi, onun geleceğin okurlarına seslendiğini duyurur. Kitap çok satmasa da, tek romanı A. G. Pym`in yaşattığı hayal kırıklığından sonra Poe`ya ihtiyacı olan saygınlığı kazandırır.  Bu sayede Dickens ve Hawthorne’la tanışır (Ne ki Dickens, ona verdiği İngiltere`de yayıncı bulma sözünü tutamaz). Arkadaşı James Russell Lowell’`a şöyle demişti Poe: “Hayatta iki şeyi çok istedim: Uluslararası Telif Yasası`nın çıkması ve aylık bir dergiye sahip olmak”. Söz konusu telif yasası, ancak Poe`nun ölümünden 41 yıl sonra çıkar (Poe, hayatı boyunca toplam sadece 6200 dolar kazanabilmişti).

Aylık dergi hayaliyse asla gerçekleşmez. Adını Stylus koymayı düşündüğü dergisi için ölümüne kadar topladığı malzemeler hiçbir zaman yayımlanmaz. 1847`de karısı Virginia 25 yaşındayken ölür. Karısının ölümüyle çok sarsılır.  Aslında, bu trgedya, koyu ve karanlık bir gölge halinde onun yapıtına çöreklenir.  Ölüm, uğursuzluk, korku izleklerinin onun öykülerinde sık sık görülmesi, belki bu nedene bağlanabilir.* Bu ölümün ardından Poe`nun yayımladığı son şiir `Annabel Lee` olur. Şairin hayatına giren başka kadınlar Annabel Lee`nin kendileri olduğunu öne sürseler de şiirde anlatılan, Virginia`dır. `Ölü güzel kadın` imgesi ilk kez Poe`nun bir şiirinde ölümü aşıyordu. Kalan iki yılını dergisi için para arayarak geçirir. Baltimore`da bir gece sokak ortasında genç bir yayıncı tarafından bulunduğunda beş parasızdır. Halüsinasyonlar görüyor, anlaşılmaz dualar mırıldanıyor ve Virginia`yı hayatta sanıyordu. Bulunduktan beş gün sonra 7 Ekim 1849`da ölür. 

Poe`nun mirası

 Edgar Allan Poe, yazdıklarının edebiyat tarihinde meydana getirdiği kırılmayı göremedi ama az çok seziyordu. Örneğin, ünlü şiiri “Kuzgun”a bugüne kadar yazılmış en iyi şiir diyecek kadar güveniyordu yeteneğine. Bugünün popüler edebiyat türlerine açtığı yolun yanı sıra, edebiyata etkinin birliği ilkesini miras bıraktı: Buna göre:

  • 1.  Bir öykünün başlangıç ve son bölümlerinin birbirine mutlak biçimde bağlı olduğunu ve öykünün içinde her bir öğenin anlamlı bir biçimde var olduğunu, rastlantıya yer olmadığını belirtir.

    2  Öykünün okunmasındaki optimal süredir.  Öykü bir oturuşta okunup bitirilmelidir.

    3.  Her öykü açıkça dile getirilmemiş bir gizli anlam taşımalıdır.   Öyküde bütünsellik etkisinin elde edilmesi için önceden sağlamlıkla örülmüş bir plan  oluşturmak gerekir. Öykünün birinci cümlesinden başlayarak son cümlesine kadar tutarlı bir biçimde birbirine eklemlenecek tüm anlatı öğeleri öylesine, rastlantısal biçimde yapıya    katılamaz.

    4. Eğer ilk tümce son izlenimi uyandıracak biçimde yazılmamışsa, daha baştan yapıt başarısız demektir. 

Şimdi, bu bilgiler çerçevesinde ilk ve tek romanı olan “Nantucketlı Arthur Gordon Pym’in öyküsünü yakın merceğe alalım. Olay örgüsünün yoğun olduğu, mitolojinin, sembolizmin, yer aldığı bu kurgusal hikayede Poe kötü kaderli Pym’in bir deniz macerasını anlatır. Poe alay ve belirsizlikle, müphem ve başka yan anlamlar da taşıyan öğelerle donattığı bu kurgusal hikayeyi “ben” anlatım tekniği ile  gerçekmiş gibi okura sunar. Poe bu eserini en yoğun verimlilik çağında ele almıştı. Ama ne yazık ki onun için maddi ve kişisel sıkıntılar dönemiydi aynı zamanda. Yayınevinin yoğun yazı işleri ile ilgili olsa da, öykülerini yayınlatma kaygıları taşısa da , bu yoğun çalışma döneminde bu eseri yazmaktan kendini alamaz. O sıralar Virginia eyaletinde Southern Literary Messenger adlı bir yayın evinin editörlerinden biridir. Bu dönemde yaşamı da yoğundur. Kuzeni ve nişanlısı Virginia Clemm’i ve teyzesini Baltimore’den Richmond’a yerleştirme telaşındadır.  Maddi sıkıntısı yokmuş gibi bir de onların geçimini sağlamayı üstlenmiştir. Yayın evinde çalıştığı bir yıl zarfında Poe yüz dergiden fazla yayın çıkarır. Bu dergilerin yanı sıra “Autography” başlığı altında yetmiş altı makale ele alır. Editörlük, redaktörlük, yayın evindeki üstlendiği yazışmalar ve bu gibi gündelik işler epey zamanını alır. Aralık 1835’te yayın evinin baş editörlerinden biri konumuna gelir.  Pym’in öyküsü ilk Ocak ve Şubat 1936’daki dergilerde yayınlanır. Ekim ve Kasım sayıları geç yayınlanır. Aralık sayısı hiçbir zaman basılamaz. Basılamayınca Poe Ocak 1837’de yayın evinden ihtar alması ile editörlükten ayrılmaya, serbest yazar olarak yazın hayatını sürdürmeye karar verir. Nişanlısı ve teyzesi de New York’a yerleşirler. 1837 ve 1838 arasında yaşamı hakkında çok az bilgiye sahibiz. Fakat o sene enflasyondan dolayı dergilerin basılamaz oluşu Poe’ya ekonomik bir yıkım getirir. Geniş bir okur kitlesine sahip olması için yayıncılar, onu , küçük küçük öyküler yazmaktansa,  roman yazmaya ikna ederler. Böylece Pym şekillenir. Ancak okur karşısına çıkışı 1838 Temmuz’unda olur. Bu zaman zarfında Pym’i tekrar ele alır. Bölümler arasına gerilim koyar. Birkaç dergide hakkında yazılar çıkar. Çok kısa bir süre için rağbet gören bir eser olsa da yavaş yavaş okurun ilgisi kaybolur.  Romanın konusu şöyle gelişir:  Pym macera düşkünüdür. Massachusetts’de yaşar. Bir deniz kaptanı olan bay Barnard’ın oğlu Augustus ile yakın arkadaştır. Augustus’tan  babası ile birlikte balina avına çıktığını ve güney pasifik okyanusundaki maceralarını duydukça ister istemez arkadaşının anlattıklarından etkilenir. O da denize açılmak için büyük bir arzu duymaya başlar. Maceracı ruhlu  Pym arkadaşı Augustus’u da ikna ederek onunla beraber Ariel adlı 75 dolarlık yelkenlisi ile denize açılır. Rüzgar sert eser. Yelkenliye bir balina gemisi çarpar. Kurtarılırlar. Fakat maceraya atılma fikri hiçbir zaman aklından çıkmaz, ta ki bir gün yaşadıkları faciadan on sekiz ay sonra bir deniz şirketinin balina avı için hazırlanmaya başladığını, geminin idaresinin Bay Barnard’a verildiğini ve Augustus’un da onlarla beraber gideceğini öğrenene  kadar. Gemi yolculuğa  hazırlanırken Augustus Poe’nun seyahat hayallerini bildiğinden onu böyle bir yolculuğu gerçekleştirmek için ikna etmeye çalışır.  Bu onun için mükemmel bir fırsattır. Augustus’un söyledikleri gerçekten ilgisini çeker. İki arkadaş bir plan yaparlar. Planlarına göre gemi yola çıkmadan iki gün önce Pym’in babası,Bay Ross adındaki bir akrabalarından bir mektup alacaktır. Bu mektupta Pym’in babasından Pym’in oğulları ile iki hafta geçirmesini isteyecektir. Augustus bu mektubu yazıp babasına ulaştıracaktır. Güya New Bedford’a doğru yola çıkmak için ayrılacak ama arkadaşıyla buluşacaktır. Augustus ona gemide saklanacak bir yer de ayarlamıştır. Saklanacağı yerde dışarı çıkmak zorunda kalmadan günlerce yaşayabilmek için gerekli her şeyi sağlayacaktır.  Sonunda Haziran ortası gelir çatar. Her şey ayarlandığı gibi yürür. Mektup yazılıp gönderilmiştir. Güya evden New Bedford’a yola çıkmak üzere evden ayrılan Pym sokak köşesinde onu bekleyen Augustus ile buluşup teknenin yolunu tutar. Planlarına göre Pym’i Augustus bir kabinde dört gün boyunca saklı tutar. Odada dört günlük yetecek yiyecek-içecek bulunur. Dört gün geçer. Augustus gelmez, açlık, susuzluk ve havasızlıkla boğuşmaktadır. Pym geminin sallanmasından okyanusa oldukça açılmış olduklarını anlar. Bu arada gemideki denizcilerin isyan ettiklerini kaptanı da küçük bir sala bıraktıklarını öğrenir.  İsyancıların niyeti korsanlık yapmaktır. Verd Burnu adalarından Porto Riko’ya gitmek isteyen bir geminin önünü kesmek isterler. Bu telaş içinde kimse Augustus’la ilgilenmez. Augustus’un bağları çözülmüştür. Denizcilerden biri Dirk Peters, Pym ve Augustus’a saklanmaları için yardım eder, onlara yemek tedarik eder. Tüm tayfa öldürülmüştür. Yalnız isyancılardan Parker hayattadır. Çıkan sert rüzgar yelkeni parçalar. Bu fırtınadan sağ çıksalar da açlık hayati bir engel olarak karşılarına çıkar. Umutsuzlukla ölüm kalım savaşının pençesine düşerler. Parker’ı öldürmeye ve onun etini yemeye karar verirler. Bu arada rüzgar dinmek yerine gittikçe şiddetlenerek kasırgaya dönüşür. Kurtulma şansları yok gibidir. Augustus ağır bir yara alır ve kan kaybından ölür. Cesedi denize atarlar. Balinalar cesedi vakit kaybetmeden parçalarlar. Peters ve Pym ise gemi diplerine yapışan bir çeşit midyeyi yiyerek hayatta kalmayı başarırlar. Bir mucize eseri Jane Guy adındaki Liverpool’dan kalkan bir ticaret gemisi onları kurtarır.  Bu ticaret gemisi Antartika’ya gitmektedir. Kötü hava şartları onları Tsalal adasına yönlendirir. Bu adada garip ve katil ruhlu yerli halkla karşılaşırlar. Korkunç bir vahşete tanık olurlar. Adada gördükleri her şey siyah renktedir. Yerli halkın beyaz renge tahammülü yoktur; beyaz görünce öfke nöbetlerine tutulurlar. Beyaz adamları adalarından yollamak için toprak kayması yaratırlar. Gelen yabancıları adadan dışarıya gemiye doğru yönlendirirler. Peters ve Pym tutsak alınırlar. Şans eseri küçük bir sandal bulup adadan kaçmayı başarırlar. Güneye doğru yol alırlar. Sıcak bir suya girerler. Gittikçe uyuşukluk içindedirler ve üzerlerine külümsü bir madde yağar. Bir sis perdesinin içindedirler. Karşılarına bir yarık açılır. Yollarına kefenli bir insan çıkar. Normal bir insandan çok daha uzun boyludur. Teni de kar beyazıdır. Burada anlatı biter. Poe bundan sonra anlatıya not ekler. Bu notta Pym’in öldüğünü ve son bölümlerin eksik olduğunu yazarın ağzından dinleriz. Anlatılan hikayenin Pym tarafından bize aktarıldığını geri kalan kısmını ise yazar Poe’nun tamamladığını okuruz. Böylece bu roman üst kurmaca tekniğinin uygulandığı eserler arasında yerini almış olur. Eleştirmeler Pym’in öyküsünde muhtelif temalar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Psikoloji, mitoloji, tarih, tabiat bilgisi, din bilgisi, arkeoloji, astronomi ve denizcilik gibi. Çoğu eleştirmen ölüm ve yeniden doğuş teması üzerinde durur. (Her olayda ölümle burun buruna gelen ve tekrar yaşama dönen Pym.) Hayatta kalma romanda bir rastlantıya dayandırılmıştır. Kahramanlar olaylar karşısında engel göstermezler. Sadece olayları geldikleri gibi yaşarlar. Aldanma, hayal kırıklığı başka bir temadır. (Pym’in saklanması ve Augustus’un ona yardıma gelememesi, kitabın sonunda çıkan beyaz kefenli insan gibi.) Tsalal adasına girince orada Babylon’a benzer tarihi kalıntılarla karşılaşır. Adadaki yerliler İncil’de bahsi geçen kabileleri çağrıştırır. Bazı eleştirmenler Pym’nin yolculuğunu embriyonun ana rahminden yeryüzüne çıkışını simgelediğini söyler. Kimi eleştirmen ırk sorununa değinildiğini, siyah ve beyaz sembolizmi yansıttığı görüşündedir. Günümüzde çoğu eleştirmen anlatının kurgulama boyutuna değinir. Poe’nin inceden inceye, özenle planlanmış bir çeşit bilmeceli oyun olarak kurgulandığına dikkat çeker.  Son yüzyılda Poe’nun bu romanı eleştirmenlerce değişik evrelerden geçti. Poe Pym için çok saçma bir kitap olarak söz eder. İlk yayınladığı 19. yüzyılın ortalarında ihmal edilen, dikkate değer bulunmayan, edebi bir muziplik olarak nitelendirilen bu eser, 20. yüzyılın ortasında Poe’nun en çok üzerinde tartışıldığı eseri olarak karşımıza çıkıyor.  Bazı eleştirmenler dili kullanımı ve gotik edebiyatına iyi bir örnek olarak bu romanı gösterir. Günümüz eleştirmenlerini en çok ilgilendiren Pym’in bu yolculuğunu anlatış şeklidir. Anlatıyı keserek, delerek söze girişmesi, anlatıyı başka yöne çekme becerisini öne çıkarırlar. Bu doğru bir tespittir.  Anlatıyı okudukça sanki anlatı yiter, gerçekle algı arasındaki kat kalınlaşır, serüvenin peşine düşerken anlatının özünden uzaklaşırsınız.  Sonsuz sayıda olay örgüsü anlatı zemininde döne döne yayılır.  Faltaşı gibi açılmış gözlerle serüvenden serüvene sürüklenirsiniz.  Bir örümcek ağı gibi sonsuz sayıda olay sergilenmiştir ve siz okur olarak bir bütüne varmayı hedeflersiniz.  Bazen coğrafi, bazen arkeolojik bir bilgi devreye girer.  O karmakarışık ağı bir türlü yakalayamayacakmışsınız gibi gelir. Anlatı hiç durmamacasına akıp gider.  Anlatıda sanki hiçbir düzen yoktur, sadece yaşanan olayın heyecanı vardır.  Sonsuz bir anlatı boşluğunun etrafında dolanıp duran uçsuz bucaksız bir baş dönmesi, sonsuz bir girdabın çevresindeki devinimi duyumsarsınız.  Anlatılar, birbirlerine karıştıkları nehri unutan, hiç durmadan değişerek, sonsuzca sınırsızlaşan suların kıvraklığıyla akar gider. Asla varılamayacak bir yere yetişmek istercesine devinimden devinime, belirli bir mesafeye tutunup okumaya, hiç bırakmamacasına tutunursunuz.  Dramatik anlatım gücü, ayrıntı ve gözleme düşkünlüğü, kolay kolay çürütülemeyen mantığı ve büyük çözümleme yeteneği, Poe’yu polisiye öykünün olduğu kadar bilimkurgu örneğinin de öncüsü yapar.* Okurda panik duygusunu en üst düzeye çıkaracak bir biçimde okuru tek bir konu üzerine odaklanmasını birbiri ardına gelen imgelerin etrafında sağlar.  Okur üzerinde istediği tepkiyi, korku dozunu ve heyecanı yaratan bir anlatım biçimini kavramış olması ona başarıyı getirmiştir.   Poe iyi şiirin ve öykünün kısa olması gerektiğini genç yaşta anlamıştı; ne yazık ki hiçbir uzun yapıtını tamamlayamadı. Edebiyat tarihine, Sherlock Holmes’in`un atası sayabileceğimiz Auguste Dupin (Morg Sokağı Cinayeti) ve Roderick Usher (`Usher Evi`nin Çöküşü) gibi iki unutulmaz karakteri hediye etti. O harfinin/sesinin kederine inanıyordu. Uzun bir `o` harfi gibi okunan kendi adı da İngilizcede (poetry) `şiir` sözcüğünün yarısıydı. Baudelaire’`i derinden etkiledi. Claudel kendisine hayranlık, Paul Valery saygı duyuyordu, onda “bir matematikçinin ışıklı zekası”nı buluyordu. Mallarme `Poe`nun Mezarı`nı yazdı. Rilke, Henry James, Kafka, Auden ve daha birçok edebiyatçı ondan etkilendiklerini söylemekten çekinmediler. Poe'nun yalnızca kırk yıl süren yaşam öyküsünü okuyunca insan hüzünlenmeden edemiyor.  O insanoğlunun yüreğindeki karanlık bölgeye ışık tutuyordu. O bölgede korkusuzca yürümeyi deniyordu. Poe'yu ölümsüz kılan, sapkınlıktan erdeme, bencillikten özveriye, korkaklıktan kahramanlığa, şefkatten vahşete kadar birçok güdü ve duyguyu içinde barındıran insan yüreğinin karanlık yüzünü anlatma çabasıydı.  Öncülüğünü yaptığı polisiye ve cinayet öyküleri, H:G: Wells’in yolunu açan bilimkurguyu andıran öyküler üzerinde üstün bir başarı yakaladı. Ölümünün üzerinden 150 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Poe'nun metinleri hâlâ yaşamayı, insanları etkilemeyi sürdürüyor.  

Raşel Rakella Asal
7 Ocak, 2010

Kaynakça:
*     Ugur Kökden, E:A: Poe’nun Karanlıktaki Yüzü, Adam Öykü, Temmuz l999
**  Sevinç Özer, Kısa Öykü Kuramının Manyetik Alanı:  Poe’nun “Tek Etki” kuralı, Adam Öykü , Temmuz 1999
***Nedret Tanyolaç Öztokat, Fransız Yazınında E.A. Poe imzası, Adam Öykü , Edgar Allan Poe özel sayısı, Temmuz 1999****Criticism:  Nineteeth-Century Literary Criticism:  The Narrative of Arthur Gordon Pym, internetten
*****Vuslat Taş, Gotik Yazına Ufak bir Bakış, internetten


Ahmet Ümit: Karanlığın kıyısındaki deha: Edgar Allan Poe Kasım 22, 2009
 

Posted by cafrande.org in : Edebiyat - Literature , trackback

poeArkadaşlarımıza, bazen de kendimize sorduğumuz bir soru vardır: ‘En çok hangi yazarları seversin?’ Basit ama yerinde bir soru. Ben bu soruyu kendime sorduğumda aklıma gelen ilk beş isimden biri Edgar Allan Poe oluyor. Poe ile ilk karşılaşmam henüz lise yıllarında, edebiyat kitabımızdaki ‘Annabel Lee’ şiiriyle olmuştu. Ne yazık ki şiiri kimin Türkçeye çevirdiğini anımsamıyorum. Uyaklı şiire yatkın bir kültürden geldiğimiz için mi, yoksa o sıralar ilk aşkının yaşamakta olan bir yeni yetmenin abartılı duygularına karşılık verdiği için mi, bu şiiri çok sevmiştim. Liseden sonra Poe’nun adını pek sık duymadığımı itiraf etmeliyim.

İzlediğim korku filmlerinin jeneriklerinde büyük ustanın adı gözüme çarpsa da çok önemsememiş olmalıyım ki, ilk öykü kitabım yayınlanana kadar Poe ilgimi fazla çekmedi. Ancak ilk öykü kitabımla birlikte, polisiye -kara roman türüne eğilimim olduğunu fark edince bu tuhaf yazarın yapıtlarına ilgim artmaya başladı.

Bu ilginin başlarda çok yüzeysel olduğunu itiraf etmeliyim. Hatta ‘Morgue Sokağı Cinayeti’ni okuduğumda ilk kitabını yayımlatmayı başarmış genç bir yazarın, o dünyayı ben yarattım havalarıyla, öyküyü epeyce basit bulduğumu bile söylemeliyim. Yine de Poe’nun ‘Morgue Sokağı Cinayeti’nin girişindeki analitik çözümleme üzerine yazdığı metni defalarca okumaktan, kaleme aldığım yazılarda kullanmaktan geri durmadığım da bir gerçekti.

Poe’yu daha iyi tanımaya başlamam, ‘Usher Konağı’nın Çöküşü’, ‘Kızıl Ölümün Maskesi’ gibi ölümün mutlaklığını çarpıcı bir biçimde dile getirdiği gotik, korku öyküleriyle olmuştu. Ama onun hakkında ilk şaşkınlığa kapılışım ve hayran oluşum, Poe’nun yalnızca polisiye de değil, bilim kurgu türünde de bir öncü olduğunu fark edişimle başlar. Gerçekten de ‘Hans Pfaall’ın Duyulmadık Serüveni’ adlı öyküsünde Jules Verne’den yıllar önce aya yolculuğu anlatmıştır. Hem de sayfalar dolusu bilimsel açıklamalar yaparak.

Talih ona çok az güldü Poe’nun en önemli özelliklerinden biri de öykülerindeki konu çeşitliliğidir. ‘Morg Sokağı Cinayeti’nde inanılmaz gibi görünen bir cinayetler toplamını mantıksal çözümlemeye yaslanarak kurgulayan yazarımız en küçük bir büyüye, mistik olana şans tanımazken, ‘Morella’ adlı öyküsünde kahramanının ölen karısının ruhunun doğan kızında yaşadığını anlatmaktan çekinmez.
Onun öykülerini, özellikle de ‘Kuzgun’ adlı şiirini okuyunca, bu alkolik şair de, bu sık sık delirium tremens krizleri geçiren adam da, tuhaf, o güne kadar öteki yazarlar da olmayan bir ‘şey’in varlığını hissettim. Bu ‘şey’in ne olduğunu bilmiyordum ama hissediyordum. Yapıtlarını yeniden okudum ama kesin bir sonuca ulaşamadım. Belki aradığım ‘şey’ onun yaşamında gizliydi. Böylece ilk kez bir yazarın yaşam öyküsünü merak etmeye başladım. Ne yalan söyleyeyim, Poe’ya kadar, yaşam öyküsünü okuduğum yazarların hemen hepsi, hakkında metinler kaleme aldığım yazarlardı. Sizin anlayacağınız, onların yaşam öykülerini zorunluluktan okumuştum. Ama Poe’yu iyi tanımam için daha fazla bilgiye gereksinmem vardı.

Bu yüzden yaşamını çıldırasıya merak ediyordum. Merakımı gidermekte pek zorlanmadım Edgar Allan Poe 1809′da Amerika’da Boston / Massachusetts’de yoksul bir ailenin ocuğu olarak dünyaya geldi. Babası David aslında zengin bir aileden geliyordu. Poe’nun dedesi bağımsızlık savaşına katılmış bir generaldi. Ama Poe’nun babası David, güzelliğiyle ünlü İngiliz aktristi Elizabeth Arnold’a aşık olup evden ayrıldı. Elizabeth’le evlendi, karısı gibi oyunculuk yapmaya başladı. Bu yoksul bir yaşam sürmek anlamına geliyordu ama aşktan başı dönen David buna baştan razı olmuştu. Genç çiftin dünyaya gelen üç çocuğundan biriydi Poe. Zaten yoksul olan aile üç çocuğa bakmakta iyice zorlanıyordu. Yaşam böyle sürse iyiydi ama talihsizlik peşlerini bırakmıyordu. Ne yazık ki önce anne Elizabeth, ardından David ölecekti. Böylece üç kardeş bir anda kimsesiz kalıvermişti. Üç kardeşten en şanslı olan Poe’ydu. Onu varlıklı Allan ailesi evlat edindi. Yaşamı boyunca talihin ona ender güldüğü anlardan biriydi bu.

Allan ailesi özellikle de anne Frances onu çok seviyordu.

Yeni ailesiyle birlikte İngiltere, İskoçya ve İrlanda’yı gezdi, özel okullarda öğrenim görme olanağı buldu. 1826 yılında Virginia Üniversitesi’ne kayıt oldu. Başarılı bir öğrenciydi ama aynı zaman da sıradışı biriydi. Eğitim sisteminin yasakladığı davranışlara yönelmek de gecikmedi. Zekası kadar içki, kumar gibi alışkanlıkları ve dik başlılığıyla da dikkat çekmeye başladı. Sonunda üniversiteden ayrılıp ailesinin isteği üzerine West Point Amerikan Askeri Akademisi’ne girdi. Kötü alışkanlıkları, aldığı cezalar, okuldan çıkarılmak istenmesi baba John Allan’la Poe’nun arasında gerginlik yaratıyordu. Ama onu gerçek bir anne gibi seven Frances Allan sayesinde bu tartışmalar fazla büyümeden yatıştırılıyordu. Ancak Frances Allan 1829′da yaşama gözlerini yumdu. Ve John Allan hiç zaman yitirmeden genç bir kadınla evlendi. Bu evlilik babayla oğul arasındaki gerginliği daha da artırdı. John Allan, Poe’nun uslanmasını istiyor, genç şairimiz ise kendi başına buyruk yaşamını sürdürüyordu. Aile içinde yaşanan sert bir tartışmadan sonra Poe bir daha dönmemek üzere evi terk etti. Artık sokaklardaydı. Çeşitli işlere girdi çıktı. Bu arada içmeyi sürdürdü. Yoksuldu, ayyaştı, deyim yerindeyse sürünüyordu ama o hep başı dik dolaşıyordu. Ötekiler farkında olmasa da o kendi yeteneğinin bilincindeydi. Bu yüzden bir çıkış yolu bulamayacağının da farkındaydı.

‘Şişedeki Mesaj’ adlı öyküsüyle ‘The Baltimore Saturday Visitor’ın açmış olduğu yarışmaya katıldı. Yarışmayı kazanınca yazın dünyası onu fark etti. ‘Southern Literary Massenger’da editör yardımcılığı işine girdi. Kısa bir süre sonra da on üç yaşındaki Virginia Clemm ile evlendi. Ancak iki yıl sonra ayyaşlık, başına buyrukluk gibi nedenlerle yöneticilerle anlaşamayarak dergiden ayrılmak zorunda kaldı. Yoksulluğu, dış dünyaya duyduğu öfkeyle birlikte artmayı sürdürdü.

1849 yılının 7 Ekim günü ölüme yenik düşünceye kadar da bu öfkeyi korudu.Poe’nun yalnızca kırk yıl süren yaşam öyküsünü okuyunca Poe’nun yapıtlarındaki o tuhaf ‘şey’in ne olduğunu anladım dersem yalan olur. Ta ki ‘Wilson Wilson’ ve ‘Kara Kedi’ öykülerini okuyuncaya kadar. Bu iki öykü insanın içindeki kötülüğü, şiddeti, öldürme duygusunu anlatıyordu. İşte bu iki öyküyü okuduktan sonra Poe’nun yapıtlarında, öteki yazarlarda pek görmeye alışık olmadığımız o tuhaf ‘şey’in ne olduğunu kavradım: O, içimizdeki kötülüğü anlatıyordu.

İnsanoğlunun yüreğindeki karanlık bölgeye ışık tutuyor. O bölgede korkusuzca yürümeyi deniyordu. Poe’yu ölümsüz kılan, sapkınlıktan erdeme, bencillikten özveriye, korkaklıktan kahramanlığa, şefkatten vahşete kadar birçok güdü ve duyguyu içinde barındıran insan yüreğinin karanlık yüzünü anlatma çabasıydı. Ölümünün üzerinden 150 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Poe’nun metinleri hâlâ yaşamayı, insanları etkilemeyi sürdürüyor. Ne mutlu ki, ülkemizde de Poe’yu duyulan ilgi birkaç yıldır iyice arttı. Yayınevlerimiz ardı ardına Poe çevirileri yapmaya, dergilerimiz özel Poe sayıları hazırlamaya başladılar. Son olarak da Poe’nun bütün öyküleri Dost Körpe’nin çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı.

İnsanoğlunun uyguladığı vahşetin, şiddetin evrensel bir çılgınlık noktasına geldiği bugünlerde Poe’yu okumanın tam sırası.
* * *

Edgar Allan Poe (1809 -1849 )

Asuman Kafaoğlu-Büke

http://www.bilimkurgu2000.com/asp/Yazar.asp?inNo=146

Allan Poe'nun hüzünlü yasamöyküsü öykü ve siirlerine de fon olusturur.

Poe, Tiyatrocu bir çiftin oglu olarak Boston'da dünyaya geldi, ama iki yasina geldiginde annesi öldügü için, Allan soyadini aldigi aile tarafindan evlat edinildi. Aldigi klasik egitimin bir kismini Ingiltere’de daha sonra da Amerika'da sürdürdü. Dil ögrenme konusunda asiri yetenekliydi, Yunanca, Latince, Fransizca, Ispanyolca ve Italyanca ögrendi fakat daha gençlik yillarinda yasami boyunca yakasini birakmayan kumar tutkusu da baslamisti, bu yüzden babasinin istegi üzerine okuldan ayrildi.

Sevdigi ilk kiz baskasiyla nisanlandiginda ilk ask acisini yasadi ve ilk ask siirlerini bu dönemde yazdi. Daha sonra askeri okula gittiyse de kisa zamanda kendini okuldan attirmayi basardi. New York'a yerlesip siir yazmayi sürdürdü, bu siirleri bugün basyapit sayilirlar, fakat yazildigi günlerde neredeyse hiç yanki uyandirmadilar ve bu yüzden Poe hep maddi sikintilar içinde bir yasam sürdü. Neyse ki, bir dergide düzenli olarak yayin yönetmeni ve elestirmen olarak çalismaya basladi.

1836'da 27 yasindayken, henüz 13 yasindaki kuzeni ile evlendi. Bu noktada küçük bir parantez açip, "Lolita"nin yazan Vladimir Nabokov'u, Poe'nun "Annabel Lee" siiri kadar, sairi bu evlilige iten nedenlerin de etkiledigini söylemek gerekir.

New York'ta yasadigi yillarda yasam boyunca onu birakmayan kumardan baska bir de içki sorunu basladi, içki yüzünden Southern Literary Messenger dergisindeki isten kovuldu. Fakat yine bu dönemde onun yazarligini karakteristik olarak ortaya koyan dogaüstü ögeler tasiyan korku öyküleri yazmaya da basladi. Yasaminin sonuna kadar çesitli dergilerde düzenli olarak yazdi ama maddi sikintilar bir türlü yakasini birakmiyordu. 1847'de karisi yoksulluk ve açliktan öldükten kisa bir süre sonra Poe da alkol etkisinde, kalp yetmezligi ve epilepsi geçirerek, bilincini yitirmis olarak bulunduktan bes gün sonra Baltimore'da öldü.

Edgar Allan Poe'nun öykü yazarliginin yani sira edebiyat elestirmenligi de çok önemlidir. Antik çaglarin üç birlik kurali temelinde modern edebiyat kurami olusturmasi, onun daha sonra Fransiz simgeci sairleri tarafindan öncü sayilmasina neden oldu. Gelistirdigi edebiyat kuramini kendi öykülerinde gelistirerek kullaniyordu,

l- öykü bütünlügü olan bir olay islemeli, olaylar ayni yer ve ayni zaman dilimi içinde gelismeliydi.

2-öykü sadece belli olaylari anlatmanin ötesinde, okurda atmosfer gelistirmeliydi.

3- kaba olmayan benzetmelerle süslenmeliydi.

Poe'nun öyküleri Freudcu arastirmacilarin ilgisini çeker. Patolojik ögeler, vicdan ya da nekrofil (ölülere karsi sehvet duyma) isledigi konulardan bazilaridir; insandaki günah duygusunun bir sorumluluk gibi vicdana yüklenmesi öykülerinde belirleyici rol oynar. "Amantillado Fiçisi" gibi öykülerinde varolusçu felsefenin izleri gizlidir. Albert Camus'nün romanlarinda rastladigimiz amaçsiz tutkular, bilinçdisi suçluluk duygusunu anlatir. Ayrintiya düskünlügü ve gözlem gücü, öykülerinin karakteristik özelliginin basinda gelir.

Korku ve ugursuz düsünceler denildiginde akla gelen ilk yazar Poe'dur. Bunca güzel öyküsüne ragmen, dehasi çok geç anlasilmis yazarlardan biridir. Özellikle kendi ülkesi Amerika'da ancak Fransa'da Mallarme ve Baudelaire gibi sairlerin üzerindeki etkisinin anlasilmasi sonunda dikkat çekmeye baslamistir. "Philosophy of Composition" (Tümleme Felsefesi) baslikli denemesi 19. yüzyil sonu, 20. yüzyil basinda yasayan sairlerin büyük esin kaynagi olmustur. Poe ise esin kaynagini romantizmin gizemciliginde bulmustur. Genelde Poe'nun öykülerinde, bir ya da iki karakter vardir, öykünün merkezinde ise bir tek amaç görülür. Bir odak, bir gerilim noktasi ve ir çözümlenmeye oturttugu yapisal olarak çok sade biçimlenmis öyküler, tüm gücünü karmasik ruh halleri tasiyan karakterlerinden alir. Poe'nun anlattigi ölüm, tekin olmayan, karanlik bir aci sondur. Okur, çogu öyküde ölümün solugunu ensesinde hisseder.

Geçen aylarda Ithaki Yayinlari, bes cilt olarak Edgar Allan Poe'nun "Bütün Hikâyeleri" adi altinda farkli çevirmenlerden öyküleri derlediler. Çok ünlü "Kizil Ölümün Maskesi" gibi hikâyelerin yani sira, daha önce Türkçe yayimlanmayan birçok öykü de bu derlemede yer aliyor. Ayrica "Karanlikta 33 Yazar" baslikli, yine ayni yayinevinden çikan üç ciltlik derlemede de Poe'nun bir öyküsü var. Bu kitaplar, Türk okurunun büyük öykücüyü tanimasi için çok iyi bir firsat."

Asuman Kafaoglu-Büke
Cumhuriyet Kitap
7 Mart 2002,S.19


CAN BAHADIR YÜCE


http://kitapzamani.zaman.com.tr/?hn=1990

Sevgili Edgar,

Bir öykünde çok uzak bir kavim gibi andığın Türklerden birinin, çantasında senin öykülerinin Türkçe baskısıyla, neredeyse her gün, bir zamanlar yaşadığın odanın önünden geçeceğini hayal edebilir miydin?

Bunu duymak, tek gerçekliğin düşler olduğuna inanan senin gibi birini belki de şaşırtmazdı. Yine de bazen, şimdi kapısına cam takılı, penceresinin önüne bir kuzgun maketi yerleştirilmiş ve bir tür küçük müzeye dönüştürülmüş odana bakarken bütün bunlar bana bir düş gibi geliyor. Bir kısmının tohumu bu kampüste geçirdiğin günlerde atılan öykülerinin, her gün ders çıkışında gidip çalıştığın masalarda, başka bir dilde okunduğunu bilmeni isterdim. Geçen haftalarda Türkiye'de, bütün öykülerinin şimdiye dek yapılmış en iyi Türkçe çevirisi yayımlandı. Senin doğumundan ancak 200 yıl sonra da olsa, Türk okuyucular da artık derli toplu bir çeviriyle öykülerinin gizemli dünyasına girecekler.

Bazı dostların gibi sana “Allan” diye değil de, ilk adınla seslenmeyi tercih ettim. ‘Kötü kalpli' üvey babandan aldığın o ismin seni hep rahatsız ettiğini düşünürüm. Ama o ismi niçin ölene kadar taşıdığını da merak etmiyor değilim. Sahi neden hayatın boyunca mektuplarını üç isimle imzaladın?

İki hafta önce, çocukluğunun şehrindeydim. Üvey babanla paylaştığınız evin yerinde yeller esiyor. Yaşadığınız sokağa çok yakın, yüzyıllar öncesinden kalma başka bir bina (artık ona “Eski Taş Ev” diyorlar) şimdilerde “Poe Müzesi”. Ne ki, müzeye her gidişimde seni asıl öldürenin Amerika olduğunu söyleyen Bernard Shaw'un çok da haksız olmadığını düşünüyorum. Müzede genç bir rehber senin ne kadar iyi bir polisiye yazarı olduğunu anlatıp duruyor. Şairliğinden, düşlerinden pek söz etmiyorlar (belki de Amerikalı ‘yerli turistlerin beklentisini karşılamanın tek yolu budur). Kısacası, bugünün “Poe mitolojisi” seni bir polisiye yazarı düzeyine indirmeyi şart koşuyor.

160 yıl sonra cenaze töreni

“Kalabalıkların” insana neler yapabileceğini genç yaşta kaleme almış biri olarak sanırım bu rezilliğe şaşırmazdın. Kalabalık demişken, bu yıl 160. ölüm yıldönümünde Baltimore'daki mezarında bir cenaze töreni düzenlendi. Fikri sevmedim ve törene gitmedim. Anlatılanlara göre “kalabalık” bir tören olmuş. Asıl cenazendeki insan sayısı bir düzineyi geçmediğinden, bu töreni akıl edenler kendilerini başarılı saymış olmalılar. “Kalabalıkların Adamı” adlı unutulmaz öykündeki muhteşem alıntıyı bilmiyorlardı belki de: “Yalnız olmamak, bu büyük mutsuzluk”. Okuldaki odanın önünden aldırışsız geçen kalabalığı her gün gördükçe o öyküye daha çok inanıyorum (Paul Valéry dememiş miydi zaten: “Poe, tek kusursuz yazardır. O asla yanılmadı.”). Senden bir asır sonra yaşayan Türk şairi Celal Sılay'ın bir dizesi var: “Geri ver bakışlarımı ey kalabalık!” Bu dize ne zaman dilime gelse, sen de bunu severdin diye düşünürüm.

Bir ara epey araştırmıştım: Okulda vaktinin çoğunu kütüphanede geçirirmişsin. Haftada altı gün, sabah altıdan dokuz buçuğa kadar süren derslerden sonra, zihninin hâlâ dinç olduğu vakitlerde şiirlerin üzerinde çalışırmışsın. Sonra ilk kitabındaki bütün şiirleri –biri hariç- burada elden geçirdiğini öğrendim. Tamerlane'deki, toy şairlere has süslü söyleyişi yok etme çabasıydı belki. “Ayyaş Poe” efsanesi bir tarafa, burada çalıştığın günler ve sonraki hayatın, bir şairin nasıl üretken olabileceğinin kusursuz bir örneği gibi geliyor bana. Çoğu kişinin kabul ettiği gibi, hem döneminin en iyi eleştirmeni hem çalışkan bir editör olmak, onca şiir, öykü ve polisiye türünün ilk sağlam örnekleri.. bu efsaneyi geçersizleştirmeye yeter. Çevremdekilere senin ayyaş değil, çalışkan bir editör olduğunu söylediğimde şaşırıyorlar; efsane, gerçeği bulandırıyor. Yine de “gerçeklik” hakkında kesin konuşmamayı öykülerinden öğrendim; Michel Butor'un, Amerikan toplumunun seni alkolün yardımı olmadan şiir yazamaz hale getirdiği iddiasını büsbütün yabana atmıyorum. Hem Amerikan edebiyatının kurucu öğesi (gerçi Amerikalılar, ardılın Whitman'ı senden daha çok sahiplenmiş görünüyor) hem de ilk Amerikan karşıtı olmak gibi sıra dışı bir konumun var. Elbette içinde taşıdığın ‘sonsuzluk’, Baudelaire'in deyişiyle “maddi şeylere ihtiras duyan” öyle bir topluma fazla gelecekti.

Geçen yaz, gizemli ölümün hakkında bir kitap okuyunca çocukluğunun şehrine tekrar gidip kayboluşunu hayal etmeye niyetlenmiştim; bir niyet olarak kaldı. Ama hayatındaki o son yedi gün biliniyor mu? Seninki gerçekten ‘neredeyse bir intihar' mıydı? Kaybolduğun yolculuğa çıkacağın gün, Messenger'ın editörüne “Annabel Lee” şiirini bırakmıştın, “Sizin için bir değeri olabilir” diyerek. O şiir gerçekten kime yazılmıştı? “Kusursuz şiir” hayaline onunla ulaşmış mıydın? (Başka bir Türk şair, Melih Cevdet o şiiri “kusursuz” biçimde Türkçeye çevirdi, belki de “Annabel Lee”nin bütün dillerdeki en güzel çevirisidir.) Yoksa seni en çok tatmin eden şiirin “Kuzgun” muydu? Philadelphia'da kaybolan o iki metninde neler yazılıydı? Son yolculuğa çıkarken niçin kolay olan yolu seçmemiştin?

Sevgili Edgar,

Şairin yaşadığı yere benzediğine inanmam ama ‘öteki'ni anlamak için onun yaşadığı yerlerin havasını solumanın gerekliliğine artık inanıyorum. Boston'da doğduğun halde Baudelaire'in sana neden ısrarla “Virginialı” dediğini anlar gibiyim, elbette onun seni nasıl bu kadar iyi anladığına şaşırarak… Baudelaire'i biraz da bu yüzden seviyorsam, ikinize de “şarlatan” diyen o sıkıcı Henry James'i galiba hayat boyu sevemeyeceğim.

Sözü uzattım. 200. doğum yılın için yapılan sayısız etkinliğin arasında en değerli hediye, bence, toplu öykülerinin Türkiye'de üç cilt halinde yayımlanmasıydı. Baudelaire, Mallarmé, Valéry gibi hayranlarının “İngilizce kulağı”na sahip olmadıkları için dilini duyumsayamayacaklarını söyleyen Aldous Huxley belki haklıydı. Ama ben Türkçedeki Bütün Öyküleri'nin okura senin dünyanın kapısını açacağına inanıyorum.

Sorular bir mektuba sığmaz. Onca düşünce, soru, sızı arasından seçemediğim bir yığın şey var; öykülerinden birinin kahramanının sözleriyle söylersem: “Düşünceler hep belli belirsiz anılarla, yabancı söylencelerin ve yüzyıllar öncesinin açıklanamaz anılarıyla karışıyor.”

Bazen evrenin duvarlarını düşündüğün o odanın kapısında düşlerim seninkilere mi karışıyor, ayırt edemiyorum. Ve merak ediyorum: Sen hiç başkasının düşünü gördün mü?

C.B.
 


GÖKÇEN EZBER

1999′da, 150. ölüm yıldönümünde dünyanın her yanında çeşitli etkinliklerle anılan Edgar Allan Poe, sınırsız düş gücünün kaynaklarından çıkmış özgün öyküleriyle, yüz elli yılı aşkın bir zamandan beri yalnızca okurların kurmaca dünyalarını renklendirmekle kalmamış, yapıtlarının çoğuna biçim veren kısa öykü türünün yerleşip gelişmesine de büyük katkı sağlamıştır. Poe’nun öykücülüğünü tanımlama girişimleri çoğu zaman, düş gücümüzün doğaötesine uzanan sınırlarını zorlamayı gerektirir. Poe’nun düş gücünü, imgelem zenginliğini, yaratıcılığını sunan ve hareketli kurmaca dünyalar kuran öykülerinin bir başka önemi de, kısa öykü türünü, bir daha hiç silinmemecesine yazın dünyasına yerleştirmesidir. Kadın, suç, ölüm ve sanat gibi, neredeyse saplantı derecesine varan konuları irdelediği öyküleri, Poe’nun birçok eleştirmen tarafından kısa öykünün öncüleri arasında anılmasına neden olmuştur. Başka bir deyişle, öykülerinde usanmadan ölüm temasını irdeleyen Poe, yazını ve kurmaca dünyaları ölümle yüzleştirerek, ‘kısa öykü’ adında yeni bir yazınsal tür doğurmuştur.

Peki Poe’nun öyküleri, yazınsal dünyanın neresine yerleştirilebilir? Amerikalı eleştirmen Arthur Ransome, Poe’nun yazınsal konumunu, yaratı dünyasını ve öykülerinin esin kaynağını, son derece renkli bir imgelemle betimliyor. ‘… Balzac’ın geniş ve çok renkli açık arazisi değil, fakat çevresi uzun ağaçlarla kapanmış ve sürekli karanlığın egemen olduğu küçük bir koruluktur. Burada dolaşan hayaletlerin yüzleri, acı ya da korku ile doludur.

Poe bu küçük koruluktan, kendisini ölümsüzleştiren tuhaf öyküler getirmiştir ve ruhu, sıradan dünyada dolaşmadığı zamanlarda, burada dinlenmektedir.’ Poe’nun ölüm konusunda haklı gerekçeleri vardı. Ünlü yazarın yaşam çizgisi, bir anlamda, ölümle çizilmişti. Küçük yaşta anne ve babasını, on sekiz yaşındayken üvey babasını ve sevgili genç eşini kaybetmişti.

Ölümü farklı ele aldı ‘Bay Valdemar Vakasındaki Gerçekler’ adını taşıyan öyküsünde, tam ölmek üzereyken hipnoz altına alınan bir adamın yaşadıkları anlatılır. Bu öyküde Poe, askıya alınmış bir ölüm sürecini betimlemiştir. ‘Askıya alınmış bir ölüm süreci’ deyişi bile, Poe’nun bu öyküyü yazarken, düş gücünün sınırlarını ne denli zorladığını gözler önüne sermektedir. Ölüm, yaşamın vazgeçilmez bir boyutudur ve canlıların tutunmak için uğraştığı ‘yaşam’ adı verilen süreci vurgulayan, ön plana çıkartan ve ona vazgeçilmezlik katan da, ölümden başka bir şey değildir. Bu nedenle, bu doğal tema birçok yazar tarafından işlenmiştir ve işlenecektir. Peki Poe’nun ölümü ele alışı, öteki yazarlardan hangi açılardan farklıydı? Öteki yazarlara oranla, Poe’nun adının ölümle daha çok anılmasının nedeni, Poe’nun ölümü ele alış biçimindeki farklılık mıydı?

Yukarıdaki soruların yanıtı, büyük ölçüde, Poe’nun en çok kullandığı türün özelliklerinde, yani kısa öykünün tanımında yatmaktadır. Kısa öykü, kesin ve genel bir tanım kabul etmeyen bir tür. Belki tıpkı şiir gibi zor tanımlanması, onun yazınsal bir tür olarak sağlamlığını, kurmaca dünyaları ve duyguları yansıtma aracı olarak vazgeçilmezliğini kanıtlamaktadır. Bu türe ilişkin ortaya konulan farklı tanımlar ne olursa olsun, kısa öykü, çok sesliliği, kapsayıcılığı, az sözle çok şey söyleyebilmesi, görünürdeki yalınlığı altında barındırdığı engin kurmaca dünyaları ve dinamizmi ile, usta yazarların elinde gerçek birer yazınsal ziyafete dönüşebilmekteler. Poe da, ele aldığı az sayıda temayı işleyerek, onlarca farklı öykü yazmış ve her birinde, işlediği tema aynı olsa bile, farklı kurmaca dünyalar kurmayı başarmıştır.
‘Bay Valdemar Vakasındaki Gerçekler’ adlı öyküsünde Poe, ölüm teması çevresinde, insanın kanını donduran bir kurgu sunuyor. Bu öykünün geniş kitleler tarafından severek okunması ise, yalnızca ölüm temasının karşıtlamsal çekiciliğine bağlanamaz. Poe’nun yaşadığı dönemde, yazınsal dünya bir romantizme doğru sürükleniyordu. On dokuzuncu yüzyılın ortaları, hızlı bir gelişimin yaşandığı renkli bir dönemdi.

İnsanların sabırsız bir gelişme güdüsü beslediği bu dönemde, Amerikan ulusu düşlerini gerçekleştirme umudu içindeydi. Yaşanan birçok gelişme sonucu, Amerika ayağa kalkmış ve kendi ayakları üzerinde durabildiğini herkese göstermişti. Britanya’nın üzerlerine saldığı Püritenlik’in katı ve her türlü yeniliklere kapalı dünyası, yerini gelişmeye, olasılıkların sınırsızlığına ve düş gücünün renkli bahçelerine bırakmıştı. Poe, işte böyle bir dönemde, toplumun içinden çıkan başarılı bir yazardı. Yazdıklarının ölümsüzleşmesinin sırrı, yazarın bakışını toplumun üzerinden hiç ayırmamasında gizlidir. Ünlü İngiliz eleştirmen H. E. Bates, Poe’nun başarısının ardında yatan toplumsal nedenleri açıklarken şunları söyler: ‘… 19. yüzyıl Poe için uygun bir zamandı.

Bilimsel buluşlar, spiritüalizme duyulan inanılmaz ilgi, eğitimin dokunuşuyla yıkılan eski batıl inançlar, melodramaya ve doğaüstü olaylara susamış bir toplum, kitap okuyanların sayısında hızlı bir artış ve bu insanların, loş ışık altında hayalet öyküleri okuma sevgisi, bilinmeyenin çekiciliğini içine alan toplumsal tutku… Sözünü ettiğimiz çağ, Poe virüsünün yayılması için çok uygundu.’

Toplumun nabzını tutabildi

1900′lü yılların ortaları, Amerika’nın kendi gerçeğini aradığı bir dönemdi ve bu gerçek yalnızca doğada değil, doğaüstünde de aranıyordu. Geniş halk kitleleri, bilinmeye, doğanın ötesi olarak tanımlanarak, insan düşüncesi tarafından işlenmeye kapatılmış doğaüstü olaylara karşı büyük bir ilgi ve merak beslemeye başlamıştı.

Tüm bu yargılara günümüzde varmak çok kolaydır, fakat o dönemde, tüm bu sürecin içinde yaşayan, çevresinde olup bitenlere tanıklık eden birinin, yaşadığı dönemi böylesi bir yalınlıkla betimleyebilmesi, kendisinin, içinde yaşadığı toplumun, kendi toplumunun dünya üzerindeki konumunun ve işlevinin ayırdında olması, sık rastlanılan bir durum değildir. Poe, işte tam da bu nitelikleriyle, yani yaşadığı toplumun nabzını tutmayı başarmış olması sayesinde adını ölümsüzleştirebilmiştir. ‘Bay Valdemar Vakasındaki Gerçekler’ adlı öyküde işlenen ölüm teması, okurlara yalnızca ölümün soğuk yüzünü ortaya koymak adına gündeme getirilmemiştir. Poe, ölümü herkesin çok iyi tanıdığını bilmektedir. Poe’nun öyküsünü ve ölüm temasını ele alışını farklı kılan, Poe’nun tüm bu sıra dışı, doğaüstü ya da gotik unsurları, geniş kitlelerin dikkatini çekebilen popüler bir çerçeve içine yerleştirebilmesidir. Öykülerindeki insanların çoğu, genelde yazıldıkları dönemde yaşayan orta sınıfın insanlarıdır.

‘Bay Valdemar Vakasındaki Gerçekler’ adlı öyküde, ölüm anında hipnoz edilen yaşlı ve hasta adam ile onu hipnoz eden doktor, okurların gözlerinde canlandırmakta zorluk çekmeyecekleri tiplemelerdir. İşte bu gerçek yaşamın içindelik ve dışındalık, yani gerçek ve kurmaca okurlara aynı anda sunulduğunda, ortaya kısa öykü türünün tanımına da çok uyan bir dinamizm çıkmaktadır. Bu dinamizm, Poe’nun başka öykülerinde de görülmektedir.

Yazınsal yeniliklerin habercisi

‘Usher Evi’nin çöküşü’ adlı ünlü öyküsünde, Poe yine ölüm temasını işler. Ölüm temasını en başarışı biçimde bu öyküde işlediği bile söylenilebilir. ‘Usher Evi’nin çöküşü’nde Poe, okurlara ölümün farklı yüzlerini gösterir. Valdemar öyküsünün tersine, bu öyküye dinamizm katan, yine ölümün kendisidir. Kısa öykünün taşıması gerektiği düşünülen yazınsal dinamizm açısından,
‘Usher Evi’nin Çöküşü’ çok daha başarılı bir öyküdür. Öykünün karakterleri, gerçek yaşamdan görece daha uzaktır. öykünün geçtiği yer de, ‘gotik’ nitelemesinin göndermelerine çok uygun olan, ıssız, görkemli ve ürkütücü bir malikanedir. öyküdeki üç karakterin hepsi, Roderick Usher, Lady Madeline ve adını bilmediğimiz anlatıcı, farkı biçimlerde ölümle yüzleşirler. öyküde göndermelerde bulunulan resimler, kitaplar ve başka yazınsal yapıtlar incelendiğinde, bunların da bir biçimde ölümle ya da doğaüstü unsurlarla ilgili olduğu görülür. Sanatın farklı dallarından alınmış bu anlatı düzenekleri, Poe’nun öyküsünde yaratmak istediği izlenimi güçlendirme işlevi görürler. Poe, bu yollarla, ulaşmak istediği dramatik etkiye ulaşır ve bunun da ötesinde, kendisinden yüz elli yıl sonrasının yazınsal yeniliklerinin habercisi ve öncüsü olur. Usher öyküsüne katıştırdığı farklı anlatı düzenekleri, farklı sanat dallarının imgelem dünyaları ve farklı yazın türlerinin kurmaca dünyaları, postmodernist yazının metinlerarası etkileşim boyutuna girmektedir.

Poe’nun öykülerinde ölüm temasının önemli bir yeri vardır. Yazarın düşsel, gotik dünyalarda geçen öykülerinde, bazen bir hayalet, bazen de bir dedektif öyküsünün tadını duyumsarız. Öte yandan Poe’nun öykülerinde hiç eksik olmayan başka bir unsur daha vardır: Kurmaca ve gerçekliğin başarılı içiçeliği. Poe bunu, gerçeklik izlenimi veren ince ayrıntılarla sağlamaktadır. Poe’nun öykülerindeki bu özellik, yine toplumsal kökenlerde aranabilir. Yaşadığı dönemdeki gerçeğe ve düşünselliğe duyulan eş zamanlı istek ve tutkunun mantıksallaştırılma çabası, yazarın öykülerini de popüler kılmıştır. insan yaşamı, tutku ve sağduyu arasında süren sonu gelmez bir savaşsa eğer, Poe, yazdığı kısa öykülerde bu savaşı hem bir konu hem de bir yapı malzemesi olarak kullanmakla, yalnızca kendi adını değil, yazınsal bir tür olarak kısa öykünün da yazınsal dizge içinde yerleşiklik kazanmasını sağlamıştır.

Edgar Allan Poe (19 Ocak 1809 – 7 Ekim 1849) ABD’li şair, kısa öykü yazarı, editör ve edebiyat eleştirmeni. Amerikan Romantik Akımı’nın öncülerinden biridir. ABD’nin ilk kısa hikâye yazarlarından olan Poe modern anlamda korku, gerilim ve polisiye türlerinin de öncüsüdür. Bugün birçok kimse tarafından ABD’nin ilk büyük yazarı kabul edilse de Poe hayattayken sık sık küçük düşürülmüş ve yanlış anlaşılmıştır
 



 

Edgar Allan Poe
 

Edgar Allan Poe, ( 19 Ocak 1809 Boston - 7 Ekim 1849 Baltimore) Amerikalı yazar ve şair. Kendisi Amerikan Romantik Akımı ın öncülerinden biridir. ABD in ilk kısa hikaye yazarlarından olan Poe modern anlamda korku, gerilim ve polisiye türlerinin de babasıdır. Bugün birçok kimse tarafından ABD in ilk büyük yazarı kabul edilse de Poe hayattayken sık sık küçük düşürülmüş ve yanlış anlaşılmıştır.

Yaşamı

Her ikisi de profesyonel oyuncu olan,üç çocuklu David ve Elizabeth (Arnold) Poe un ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Doğduktan bir yıl sonra babası evi terk etti.Ertesi yıl annesi veremden öldü ve Richmond, Virjinyadan . (ozan) İskoç tütün tüccarı John Allan kendisini yanına aldı. Ortanca adı Allan buradan gelir.

1815 e Allanın ailesiyle İngiltereye gitti ve Londra va Richmonddaki özel okullarda okudu. Öğrenciliği sırasında tanıştığı alkol ve kumar, yaşımını altüst etti. Kendisinden daha ünlü olan eşinin gölgesinde kaldı.

1820de Virjinyaya geri döndü. Virjinya Üniversitesi e kaydoldu ama burada sadece bir yıl kaldı. Bu dönemde kumar borçları yüzünden manevi babasıyla arası açıldı.

Önceleri başarısız fanzin denemeleriyle başladığı edebiyat yaşamı, 1832de Saturday Courrierda basılan beş öyküyle ve 1833 e Baltimore Saturday Visiter tarafından düzenlenen yarışmada "MS. Found in a Bottle" (Şişede Bulunan Elyazması) adlı öyküsüyle birinciliği kazanmasıyla devam etti. 1843 e, Godeys Ladys Book a yayımlanan "The Visionary" adlı öyküsüyle adı ülke genelinde duyulmaya başlandı.

Düzyazılarından başka, ustaca kurgulanmış ve yazılmış "The Raven" (Kuzgun) başta olmak üzere, "Annabel Lee" ve "To Helen" (Helene) adlı şiirleriyle de tanınan Poe 7 Ekim 1849da öldü.

Charles Baudelairein "Çağımızın en güçlü . yazarı..." dediği Poe, yazdığı özgün metinlerle birçok yazarı derinden etkiledi. Gerçekten de, ondan başka hiç kimse yaşamın ve doğanın istisnalarını daha büyülü anlatamadı.

Ayrıca edgar allan poe babasıyla hiç anlaşamayan bir yazardır ve eserlerinde babasıyla olan çatışmalarına rastlarız.Tam olarak bilinmese de babası tarafından cinsel tacize uğradığı eserlerinden anlaşılmaktadır.Babasına olan düşmanlığını babasının İspanyol oluşundan dolayı İspanyaya karşı görüşlerinden anlıyoruz.

Başlıca Eserleri:

Dedektif Auguste Dupin Öyküleri
Oval Portre
Morgue Sokağı Cinayeti
Usher Evinin Çöküşü
Altın Böcek.

Ayrıca birçok şiiri bulunmaktadır.

Ölümü

Ryans Inn adlı bir meyhanede kötü bir halde bulunduktan 4 gün sonra, 7 Ekim 1849 günü Baltimoredaki hastanede öldü, öldüğünde 40 yaşındaydı. 8 Ekim günü Westminster Presbiteryen Mezarlığı da kendisi için düzenlenen cenaze törenini Rahip William T.D. Clemm yönetti. Törene yalnızca 4 kişi katılmıştı. Bu 4 kişi kuzeni Neilson Poe, karısı tarafından akrabası olan Henry Herring, okuldan arkadaşı Z.Collins Lee, meslektaşı Dr. Joseph Snodgrass dır. Ölüm olayı ve nedenleri ile ilgili çok çelişkili ve anlaşılmaz raporlar hazırlanmıştır. Yıllar geçtikçe kendisini tanıyan ve tanımayanlar tarafından ortaya atılan kuramlar ve söylentiler arttı. Hala ölümünün arkasındaki gerçekler bilinmemektedir.
 



Kuzgun

Edgar Allan Poe


Evvel zaman önce ürkünç bir gecede,
Eski kitaplardaki yitik hikmeti,
Düşünüyordum güçsüz ve bitkin.
Başım Nazik vuruşlarla kapı çaldı birden.
“Bir misafir” dedim “çalıyor kapımı”
           “Bir misafir, başkası değil.”

Açık seçik hatırımda, bir Aralık günüydü,
Yerde bir hayalet gibi şöminenin ışığı.
Çaresiz sabahı istedim, kitaplardan diledim
Istırabın bitişini – Lenore’u kaybetmenin ıstırabı.
Meleklerin Lenore dediği o bakire, nurlu ve eşsiz,
             Artık ebediyyen isimsiz.
 
İpeksi mor perdelerin süzgün hışırtısıyla,
Garip bir dehşet kapladı, hiç yaşamadığım.
Yineleyip durdum yatıştırmak için kalbimi,
“Odamın kapısında bekleyen kişi bir misafir,
Odamın kapısındaki gecikmiş bir misafir,
                Başkası değil.”
 
Canlandım birdenbire, daha fazla beklemeden,
“Bayım” dedim “ya da bayan, affınızı diliyorum.
Gerçek şu ki uyukluyordum, usulca kapıya vurdunuz,
Usulca geldiniz, kapıma dokundunuz.
Emin olamadım işittiğimden.”
Sonra ardına kadar açtım kapıyı,
            Karanlıktı, sadece karanlık.
 
Merak ve endişeyle baktım karanlığa uzun uzun,
Hiçbir faninin cüret edemediği hayaller içinde.
Sessizlik bozulmadı, ne de bir işaret karanlıktan,
Orada tek kelime “Lenore” idi, fısıldadığım.
Ve karanlıktan yankılandı bir mırıltı: “Lenore,”
            Sadece bu, başka bir şey değil.

Ruhum alevler içinde döndüm odama,
Ardından yine bir tıkırtı, daha da şiddetli.
“Eminim” dedim “birşeyler var penceremde,
Gidip ne olduğuna bakayım, gizem çözülsün,
Kalbim sükun bulsun, bu gizem çözülsün.
            “Rüzgardır, başka bir şey değil.” 
 
Tam kepengi açacakken, kanat şakırtılarıyla
Heybetli bir kuzgun belirdi, kutsal günlerden kalma
Hiçbir şey söylemedi, ne bekledi ne durdu
Bir saygın kişi edasıyla, kapının üstüne tünedi,
Oda kapımın üzerinde, bir Pallas büstüne tünedi,
            Tünedi ve oturdu, sadece bu

Cezbederek, takındığı ağır ve şiddetli tavırlarıyla
Üzgün ruhumu gülümsetti, çehresi bu siyah kuşun
“Sorgucun kırpılmış olsa da” dedim “Değilsin namert,
Karanlık kıyılardan gelen, korkunç ve gaddar kuzgun.
Söyle nedir, cehennemi gecenin kıyılarındaki saygın ismin”
           Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”
 
Şaştım bu hantal kuşun konuşmasına böyle açık,
Pek anlamlı, pek ilgili olmasa da söylediği;
Çünkü hiçbir şanslı insan yoktur, ki biliriz hepimiz
Oda kapısının üzerine tünemiş bir kuşla karşılaşsın
Kapının üstündeki büste tünemiş bir kuş ya da canavar,
          Adı “Hiçbir zaman” olsun
 
Tek bir söz söyledi o dingin büstteki kuzgun
Taştı sanki bütün ruhu o tek kelimeden
Ne bir söz ekledi, ne bir tüyü kımıldadı
Acıyla mırıldandım: “Diğerleri uçup gittiler,
Sabah o da terkedecek beni, umutlarım gibi”
          Dedi kuş “Hiçbir zaman”

İrkildim tam yerinde söylenen bu sözle,
“Şüphesiz” dedim “bu söz, tek sermayesi,
Üzgün bir sahipten miras, zalim belaların
Şarkıları tek bir nakarata düşünceye dek kovaladığı
Umutsuz ve hüzünlü bir ağıt gibi tekrarlanan
            “Asla---hiçbir zaman”
 
Kuzgun beni hala cezbedip gülümsetirken,
Yöneldim koltuğa, kapının, büstün ve kuşun önündeki
Gömülürken koltuğuma, düşünüyordum
Eski zamanlardan kalma bu uğursuz kuşun
Bu gaddar, hantal, korkunç, ve kasvetli kuşun
Neydi kastettiği, derken “Hiçbir zaman”
 
Tahmin yürütmeye koyuldum, tek ses etmeden
Ateşli gözleriyle sinemi dağlayan kuşa
Devam ettim düşünmeye, uzatıp başımı
Lambanın aydınlattığı kadife yastığın üzerine
Lambanın gözlerini diktiği kadife ve mor yastık ki
            Ah, “hiçbir zaman” yaslanamayacak o! 
 
Sonra görünmez bir tütsünün kokusuyla ağırlaştı hava
Yüce meleklerin ayak sesleri çınladı tüylü zeminde.
“Ey Sefil” diye haykırdım “Bir ferahlık verdi sana Tanrın”
Lenore’un hatıralarından kurtulasın diye bir ilaç,
İç bu iksiri kana kana ve sil Lenore’u aklından
            Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”
 
“Kahin” dedim “şeytani birşey! --kahin yine de, kuş ya da iblis”
Kışkırtıcı mıydı yoksa bir fırtına mı seni bu sahile atan
Kimsesiz ama gözüpek – bu afsunlu çöl toprağında
Bu perili evde—bana gerçeği söyle, yalvarıyorum
Var mı – günahların ilacı? Söyle bana–söyle, yalvarıyorum
            Dedi kuzgun  “Hiçbir zaman”

“Kahin” dedim “şeytani birşey! --kahin yine de, kuş ya da iblis”
Üstümüzde kıvrılan gökler ve yücelttiğimiz Tanrı adına
Söyle bu hüzünlü ruh, uzaktaki cennette, sarılabilecek mi
Meleklerin Lenore adını verdiği kutsal bir bakireye
Meleklerin Lenore dediği o eşsiz, nurlu bakireye
            Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”
 
“Bu söz ayrılık imimiz olsun ey kuş, ya da iblis”
“Dön artık fırtınaya, ve cehennemi kıyılara,
Söylediğin yalana nişan tek tüy bırakma.
Yalnızlığıma dokunma, terket o büstü,
Çek gaganı kalbimden, çek suretini kapımdan”
            Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”
 
Uçmuyor kuzgun, oturuyor orada, hala orada
Oda kapımın üzerindeki o süzgün büstte
Rüya gören bir iblisin bakışı gözlerinde
Gölgesi akıyor zemine yüksekteki lambadan
Ve bu gölgeden, yerde uzanmış yatan,
             Yükselecek mi ruhum? – “hiçbir  zaman”
>

Valid HTML 4.01 Transitional