Gölgesizler
ve
Uykuların Doğusu

Hasan Ali Toptaş
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 Toptaş'a Alman övgüsü

'Gölgesizler' adlı romanı Almancaya çevrilen yazar Hasan Ali Toptaş, Frankfurter Allgemeine gazetesinde çıkan övgü dolu bir makalede Doğu'nun Kafka'sı olarak nitelendirildi

05/12/2006 (2913 kişi okudu)

YEŞİM VESPER (Arşivi)

PARİS - Almanya'nın prestijli gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung'da Stefan Weidner imzasıyla 29 Kasım'da yayımlanan makale, Hasan Ali Toptaş'tan övgü dolu sözlerle bahsediyor. Toptaş'ın, Unionsverlag tarafından Türk Kitaplığı seçkisiyle Almancaya çevrilen eseri
'Gölgesizler'in haber başlığı, 'Bizim Franz'ın [Kafka] adı Hasan', altbaşlığı ise 'Türk Mucizesi: Hasan Ali Toptaş'tan Bir Şiir-Roman'.

Yazısının girişinde Orhan Pamuk'un Alman yayımcısı Michael Krüger'in sözlerine yer veren Weidner, umut verici çağdaş Türk edebiyatına yayınevlerinin dikkatlerini yöneltmesi için, Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nün bir işaret olduğunu hatırlattı.

Toptaş'ın, yeni Türk edebiyatının geç keşfedilmiş önemli isimlerinden olduğu vurgulanan makalede, 1994'e kadar tanınmayan yazarın adının bugün Orhan Pamuk'un hemen yanında anıldığı belirtildi. Weidner, 'Gölgesizler'le ilgili "İster özel olarak Türkiye ile, isterse genel olarak Doğu ile ilgilensin, her has okura hitap eden ve kökenini inkâr etmeden dünya edebiyatında yerini alan şiirsel bir başyapıt" yorumunda bulundu.

Yazısında "Toptaş'ın okuru içine çektiği dünya ne kadar dengesiz görünürse görünsün, aslında çok iyi düsünülmüş, kendi iç mantığı olan, gerçekliğin en inandırıcı zeminine oturtulmuş bir dünyadır. Modern Doğu edebiyatının en karakteristik zıtlığı, kent ve taşra, sağduyu ve batıl inanç, modern, merkezi devlet gücü ve kırsal geleneksellik işlenmektedir" ifadelerine yer veren Weidner, övgü dolu yorumlarına şöyle devam etti. "Romanın mükemmel dış olay örgüsü, okurun esere duydugu hayranlığın çok sınırlı bir bölümünü oluşturuyor. Yapıtın asıl heyecan verici kısmı, birbirinin içine geçen, belirsizleşen zaman ve mekân. Silinen zaman ve mêkan, roman kahramanlarına dış dünyayla pek bağlantısı olmayan, sadece ruhsal gerçeklikle örtüşen bilinçaltının kapılarını açıyor. İşte bu içe doğru kayma, kitabın muhteşem şiirselliğinin kaynağı; dünyanın gerçek anlamda yeniden sihirlenmesi."

Hasan Ali Toptaş'ı "İslam mistiğinin edebi kazanımlarla zenginleştirilmiş doğulu Kafka'sı" olarak tanımlayan Weidner, Michael Krüger'in haklı olduğunu vurgulayarak, "Pamuk'tan sonra dünya edebiyatına bir genç yazarı daha dahil etmemiz gerekiyor. Eğer Türk Kitaplığı'na sahip olmasaydık, sadece Hasan Ali Toptaş için bile Türkçe öğrenmeye değerdi" sözleriyle yazısını noktalıyor.
'Gölgesizler'le ilgili Spiegel online, Kommune Forum für Politik Ökonomie Kultur, Schweizer Bibliotheksdienst dergi ve internet sitelerinde de övgü dolu yorumlar çıktı.

Hasan Ali Toptaş: Hayat beni edebiyata çağırdı

"Uykuların Doğusu" adlı romanıyla "Orhan Kemal Roman Armağanı Ödülü"nü kazanan yazar Hasan Ali Toptaş, "Edebiyat Tanrısı"nın yaptığı jestlerle 34 yıldır yazdığını söyledi.

Toptaş, ortaokul 2. sınıfta Orhan Kemal'in "Gurbet Kuşları" adlı romanını okuduktan sonra yazmaya heves ettiğini ve hemen büyük boy bir defter aldığını anlattı.

Her gün defterin yarım sayfasını yazdığını, sayfanın geri kalanına ise bir arkadaşının, yazdığı metne uygun resim çizdiğini dile getiren Toptaş, "O zamanki sabrım ve tecrübem kitabı bitirmeye yetmedi. 50-55 sayfa yazdıktan sonra yarım bıraktım. Yazdığım konu 'Gurbet Kuşları' kitabına da çok benziyordu" diye konuştu.

Toptaş, ilk öyküsünün 1975 yılında Denizli'de bir yerel gazetede yayınlandığını dile getirerek, "Bir Gülüşün Kimliği" adlı ilk öykü kitabının 1987 yılında, "Yoklar Fısıltısı" adlı kitabının ise 1990 yılında çıktığını anlattı.

Bu iki kitabı da kendi parasıyla bastırdığını ifade eden Toptaş, şöyle devam etti:

"Bunun üzerine yazı yazmaya küstüm. Yazdığım kitapları hep ben mi bastıracağım, memuriyetten aldığım maaşla matbaaya taksit mi ödeyecektim? 'Ya ben iyi yazamıyorum ya da yazdıklarımı insanlar anlamıyor' diye düşündüm. Her iki durumda da yazmayı bırakmam gerektiğine karar verdim. 'Edebiyat Tanrısı' diye bir şey varsa, benim bu kararımı duymuş olmalı ki bana tuhaf jestler yapmaya başladı."

"Sonsuzluğa Nokta" adlı ilk romanının 1993 yılında Kültür Bakanlığı'nın roman yarışmasında ödül aldığını ve bakanlık tarafından basıldığını dile getiren Toptaş, aynı yıl Çankaya Belediyesi'nin düzenlediği öykü yarışmasında da "Ölü Zaman Gezginleri" adlı öyküsüyle birincilik ödülünü kazandığını ve bu kitabının da belediye tarafından basıldığını belirtti.

"Edebiyat Tanrısı"nın yaptıklarının bununla da bitmediğini anlatan Toptaş, yalnızlık teması üzerine şiirsel dosyasının da Kavram Yayınları tarafından yayınlandığını söyledi. Toptaş, "Aynı yıl bütün bunlar oldu ve hayat beni edebiyata geri çağırmış oldu" dedi.

Hasan Ali Toptaş, "Yalnızlıklar" adlı şiirsel dosyasının Flemenkçe'ye çevrildiğini ve bu yılın şubat ayında Hollanda'da tek kişilik oyun olarak sahnelenmeye başlandığını belirterek, gelecek sonbaharda Türkiye'de sahnelenecek tek kişilik oyunu Hollandalı yönetmenin yöneteceğini, Mahir Günşiray'ın da oynayacağını söyledi.

1994 yılında ikinci romanı "Gölgesizler"i bitirdiğini, o romanıyla da Cumhuriyet Gazetesinin düzenlediği "1994 Yunus Nadi Roman Ödülü"nü aldığını dile getiren Toptaş, "Kayıp Hayaller Kitabı" adlı romanının 1996'da çıktığını, "Bin Hüzünlü Haz" adlı romanının da "1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü"nü aldığını bildirdi.

Toptaş, 2005 yılında "Uykuların Doğusu" adlı romanının çıktığını ve bu romanla da "Orhan Kemal Roman Armağanı Ödülü"nü kazandığını hatırlattı.

5 roman, 3 öykü kitabı, şiirsel metinlerden oluşan kitap, bir de "Ben Bir Gürgen Dalıyım" adlı çocuk kitabı olduğunu belirten Toptaş, 34 yıldır yazdığını vurguladı.

"Uykuların Doğusu" adlı romanından çok etkilendiğini ve hala bu duygularından uzaklaşmaya çalıştığını kaydeden Toptaş, "İnsan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykudadır. Bu düşünce üzerine inşa edilmiş bir roman. İçinde birçok birbirini doğuran, birbiriyle çelişen, çarpışan hikayeler var" diye konuştu.

Haber: Dergibi


HASAN ALİ TOPTAŞ - BİYOGRAFİ


Hasan Ali Toptaş, 1958 yılında Denizli'nin Çal ilçesinde doğdu. 1975'de liseyi bitirdikten sonra Uşak Meslek Yüksek Okulu'na girdi. 1980 öncesinin kargaşasında okula ancak bir yıl devam etti ve öğrenimini yarıda bıraktı. Bir süre işsiz güçsüz dolaştı. 1981'de, başka çıkar yol bulamadığı için memuriyet sınavına girdi ve Çivril Vergi Dairesi'nde veznedar olarak çalışmaya başladı. Burada, yaklaşık beş yıl boyunca, homurdana homurdana makbuz kesip para saydı. 1985'te Maliye Bakanlığı'nın iki yıllık kurs sınavını kazanıp (aslında bahane edip) mesleki öğrenim görmek üzere Ankara'ya geldi. 1987'de, o güne dek çeşitli dergilerde çıkan öykülerini Bir Gülüşün Kimliği adlı kitapta topladı. 1988'de, İzzet Kılıçlı, Cemil Kavukçu ve Tamer K. Bilgin ile birlikte Yazıt dergisinde yer aldı. Aynı yıl, Maliye Bakanlığı'nın kursunu bitirip Sincan Vergi Dairesi'nde icra memuru olarak yeniden göreve başladı.

  1990'da ilk kitabında olduğu gibi yine maliyetini kendisi karşılayarak Yoklar FısıltısıÖlü Zaman Gezginleri adlı öykü dosyasıyla Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı ve bu dosya Çankaya Belediyesince kitaplaştırıldı ama, önceki kitaplar gibi Ölü Zaman Gezginleri de okurla buluşamadı, kitapçılara ulaşamadı. Aynı yıl yazar, Sonsuzluğa Nokta adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığının düzenlediği yarışmada mansiyon aldı. Romanını yayımlatacak yayınevi bulamayınca, artık hiçbir şey yazmayacağım diye tutup yalnızlık teması üzerine şiirsel metinler yazdı ve bu metinler Kavram Yayınlarınca kitaplaştırıldı.

  Yazar, 1994 yılında Gölgesizler adlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. Gölgesizler'in yayımlanmasından sonra 1996'da Kayıp Hayaller Kitabı adlı romanı yayımlandı. Ardından, yazar, Bin Hüzünlü Haz adlı romanını yazdı ve gene yayımlatacak yayınevi bulamadı. Her kapıdan geri çevrilen bu romanı, sonunda Adam Yayınları kitaplaştırma cesaretini gösterdi ve roman 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü aldı. Ertesi yıl, aynı roman, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri tarafından en iyi roman ödülüyle ödüllendirildi.

  Bütün romanları Adam Yayınları tarafından yayımlanan Hasan Ali Toptaş, halen Sincan Malmüdürlüğünde memurluk yapıyor ve roman yazıyor.


Gölgesizler (1995)

Bir köyde aniden birileri kaybolur, ama bu öyle bir kayboluştur ki sanki buharlaşmış ya da yer yarılmış içine düşmüşlerdir... Cıngıllı Nuri, Güvercin, onları aramaya kente kadar giden Muhtar, aklını yitirip kar neden yağar diye sorup duran Cennet'in oğlu, tıraş bıçağı almaya gidip kaybolan berber çırağı... Düşle gerçek olanın birbirine karıştığı, neredeyse şiire varan melodik bir üslupla yazılmış bir "kayıp insanlar, kayıp hayatlar" öyküsü Gölgesizler; "ruhu daralmış" insanların, "birdenbire derisi dar gelmiş bedenince; elleri kollarına, ayakları bacaklarına uymaz ve gözleri görmesine yetmez olmuş" insanların, kendilerini ve aynadaki diğer insanları arayışlarının öyküsü. Gölgesizler, gerçeküstü anlatımı ve sınırlarda gezinen olağanüstü dili ile tüm okurları kavrayacak, zorlayacak, şaşırtacak ve zenginleştirecek bir roman.

"Genç edebiyatımız içinde Hasan Ali Toptaş'ın yazdığı romanların nereye konulabileceğini düşünüyorum. Sanıyorum genç edebiyatımızla sınırlı bir alanda değerlendirilmesi doğru da değil... Bu denli ayrıksı bir yaratıcılığın nereden doğduğunu merak ediyorum." - Semih Gümüş-


http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4590

DİL MESELELERİ

NECMİYE ALPAY (E-mektup | Arşivi)

Hasan Ali Toptaş
Hasan Ali Toptaş'ın dilini olağanüstü kılan nedir? Eğretilemeler mi? Benzetmeler mi? Alışılmamış bağdaştırmalar mı? Kişileştirmeler mi?
Bu tür teknik adlandırmalar Toptaş'ın metinleri karşısında fazlasıyla yadırgatıcı kalıyor. Mitolojik bir havai fişek sanki bu dil; ardı arkası kesilmeyen patlamalarla her birkaç satırda bir, zihnimizin, dilimizin, yaşantılarımızın bir köşesinde, alışılmamış renkte bir aydınlanma yaratıyor, gidip eğriliklerde dolaşıyor, karanlıklarda kaybolanları gösteriyor. Bir uzay dili. Dikkatimizi toplayarak okuduğumuzda böylesine iyi anlamaktan şaşkınlığa düştüğümüz bir "yabancı" dil. Toptaş'ı ruh kardeşi olduğu yazarlardan (Kafka, Bilge Karasu, Oğuz Atay) daha ilk adımda ayırıyor bu dil.
Patlama sözcüğünü seçişim, bu sözcüğün hem o sürüp giden ani dallanıp budaklanmaları, hem de her seferinde ortaya çıkanın yarattığı etkiyi anlatmaya elvermesinden.
Patlayanlar birer balon, aslına bakılırsa; yerleşik mantığın balonları; "arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi", binlerce örnekten biri. Gerçekten binlerce.
Bu yazıya Toptaş'ın yeni romanı "Uykuların Doğusu"yla başlamak niyetindeydim ama, bir şeyler beni daha başlara, Toptaş'ın ilk kez 1993'te yayımlanmış olan kitap boyu şiiri "Yalnızlıklar"a gönderiyor. Bu bir şeylerin içinde, Toptaş'ın "Yalnızlıklar"da tüm başat özellikleriyle belirmiş olması kadar, bu büyük şiirin tuhaf bir biçimde unutulması da var. Oysa aynı zamanda tüm Toptaş metinlerinin vazgeçilmez tamamlayıcısı, bir anlamda da anahtarı bu şiir. İşte ilk dizeleri:

"Nereden bakılırsa bakılsın,
bir çift göz vardır; ve her noktada bir insan."

Toptaş sonradan vurguyu okura bırakmak istemiş olmalı ki, 2003 basımında "insan"ı bir başına dize olmaktan çıkarmış. "Usta işi" dediğim değişikliklerin bir bölümü bu türden vurgu değişiklikleri. Bir bölümü ise, "gürültü/ müdürler" örneğindeki gibi kötü bölünmüş dizelerin yarattığı istenmeyen çağrışımlardan kurtaran düzenlemeler: Sonraki basımda dize böyle bölünmeyip "gürültü müdürler," biçimini almış ve aklımızı müdürlere gitmekten kurtarmış.
İki basım arasında "tümce-cümle", "sözcük-kelime", "kent-şehir" gibi değişiklikler de dikkat çekiyor. Yer yer bir ses zorlamasından kurtaran, ama yer yer yeni zorlamalar yaratan değişiklikler. Bendeki yadırgıda önceki sese ısınmışlığın payı da olabilir elbette; bunu ayırt etmek zor. Her durumda, ilk basımı nasıl olursa olsun, şöyle bir şey, büyük şiir:
".......
ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
o yıllarda,
ellerim dokunduklarımdan.
Dilimi sormayın,
konuşamadıklarımdandı
ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda."
Hasan Ali Toptaş, aklımızın ve dilimizin yerleşik egemen mantığına karşı ruhumuzun sözünü geçerli kılıyor. Ruh kardeşi dediğim yazarların metinleri gibi onun metinlerini belirleyen de "gerçeklikten kopukluk" değil, gerçeklikle birlikte dışlanmış olan ruhumuzda odaklanması, etkinlik mevkiine onu yerleştirmesi. Toptaş'ın dili, bütün anlamsallığın buna uyarlanmasıyla oluşuyor. Bilinen teknik tanıların yadırgatıcı kalması bundan.
 


http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4364
'Hasan Ali Toptaş' diye bir şiir

KEMAL VAROL (Arşivi)

Hasan Ali Toptaş, tıpkı Bilge Karasu ve Vüs'at O. Bener gibi, dille kurduğu ilişkiyi adeta bir varoluş meselesi olarak anlatılarına taşıyan, hatta bu meseleyi bir süre sonra kendi hayatlarına geri çeviren, bu meseleyi orada bir sıkıntı imgesi olarak yeniden ortaya çıkaran, bu dünyaya sanki konuşmak için değil de yazmak için gelmiş intibası yaratan bir yazarlar kuşağının son temsilcilerinden biridir. Olmamışlık, eksik kalmışlık duygusuyla anlatılarına yön veren, hatta giderek dilin kendisini bir mesele olarak anlatılarına taşıyan, mükemmeliyetçilik duygusunu sürekli olarak ön planda tutan bu yazarlar kuşağının içinde, tıpkı Karasu ve Bener gibi, dille olan ilişkisi hep bir problem olarak beliren yazarlar kuşağının son temsilcilerindendir Hasan Ali Toptaş.
Öyle ki, Toptaş, sanki roman değil de, şiir yazıyormuş gibi, dille olan bu gerilimli ilişkisini en uç noktaya kadar götürür. Orhan Koçak'ın deyişiyle, bir romancı için yedinci dereceden sayılabilecek cümleler arasındaki ses ilişkisi sorunu onun için neredeyse en öncelikli mesele hâline gelir. Cümlelerin açık mı yoksa kapalı heceyle mi biteceği gibi belki de daha çok şairleri ilgilendirecek bir mesele, burada bir roman yazarı için söz konusudur. Çünkü, yazmayı 'beste yapmakla' eş değer gören bir yazardır Toptaş.
Cioran'ın 'bir virgül için ölünebilen bir dünya' sözünü şiar edinmesi boşuna değildir. Bazen elli satırı bulan uzun cümleler, birbiri ardına sıralanan benzetmeler, bu benzetmelere eşlik eden sıfatlar, okur için eni sonu bir roman cümlesinin parçalarıdır ama Hasan Ali Toptaş için bir hayattır bu harfler. Az yazması, az yayımlaması, az konuşması da bundan, gülümsemesini gizlemesi de...

Toptaş'ın herhangi bir metnini okumuş, onun az sayıdaki söyleşilerini takip etmiş olanlar dile böylesi ihtimam gösteren bu yazarın bu sözlerini daha iyi anlayacaktır kanımca. Uygun yerlerinden bölündüğü takdirde çok iyi bir şiir olarak da okunabilecek cümleler Hasan Ali Toptaş için bir varoluş meselesidir adeta.
Tıpkı ilk okunduklarında pek sevilmeyen ama sonra sonra ezber edilip bir türlü unutulmayan şiirler gibi; Hasan Ali Toptaş, Türkçede geç sevilmiş benzersiz bir şiirdir!

 


 
  SÖZCÜKLERİN EFENDİSİ: Hasan Ali Toptaş
Uykuların Doğusu
Tufan Erbarıştıran
 Eylül – 2005 

Felsefenin önemli filozoflarından Hegel’i okumak, anlamak, yorumlamak çok güçtür. Hegel’de şiirsel bir tat bulabilmeniz kolay değildir. Onun metinlerini doğal bir akışkanlıkla sezgilemeniz gerekir. Hasan Ali Toptaş’ın roman ve öyküleri de böyledir. Her metin okundukça çoğalır, beslenir, büyür ve tüm evreni kapsar. Konunun içindeki gizli kurgu ise, aşkın bir tanımsallıkla çatışkı halindedir. Düzlemsel yüzeyin belirginliğinde eğrilir, bükülür, sonsal bir anlayışın çok ötesinde bir yaklaşımla sprial yapısını yeniler. Onun metinlerini okudukça yazının her şey olduğunu anlarsınız. Yazının kendisi dış dünyanın kaotik yapısı emer, içine çeker, harflerin/sözcüklerin ikincil anlamlarında yeniden olgunlaşır ve kendini gösterir.

“Uykuların Doğusu” bu anlayışla yazılmıştır. Yazar metni tekilden çoğula, oradan da yeniden tekilliğe taşıyor. Henüz tamamlanmayan bir metin sunuyor. Sözgelimi, romanın sonu “…sendeleye sendeleye, ürkek” diye biter. Aslında bitmez, devamı romanın başındadır. “…bir gölge gibi masaya doğru yürüdüm.” Böylelikle metnin başı ve sonu döngüsel bir zaman dairesinde başlar, biter, yeniden başlar… Yazı tükenmez, bitmez, okundukça çoğalır ve tüm evreni yeniden oluşturur demeye getiriyor sözü.

Romanda nesnelerin ve figürlerin çoğaldığına tanık oluyoruz. “Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum. s/83” Burada ‘belirsizlik’ ilkesi usa gelebilir ya da başka sözlerle şunu imleyebiliriz: Zamanın göreceli savından hareketle metnin yapısını/dokusunu/özünü bozup, dev bir bulmaca gibi yeniden sözcükleri birleştirebiliriz. Anagramın işlevselliğinde hemen her biri epigram olan küçük metinlerin ardı sıra dizilişi ile oluşan uzun soluklu bir metindir okuduğumuz.

Ben/anlatıcı gözünden ismi olmayan bir kente metaformaz bir bakışla karşılaşırız. Ben/anlatıcı görünmeyen bir fanus içinde saklanarak, dış dünyayı/evreni, olayları ve kişileri izlemektedir. Tüm bunlar onun gözünden yansımaktadır satırlara. Ben/anlatıcı ise, yalıtılmış bir pencereden bakarak, olayları ve nesneleri yeniden tanımanın izini sürmeye çalışmaktadır. Onun izciliği ayak izlerinden belli olmaz aslında, daha çok kar tanelerinin irili ufaklı oluşlarındaki yorumuna dayalıdır. Her biri pamuk gibi elimizden/dilimizden kayıp giderken, öte yandan yitik bir dilin keşfine başlarız. Nuh Tufanı’na benzeyen yağmurun ve ardından gelen sel baskını kenti harabeye çevirir. Kadim uygarlıkların yitik dilleri kendiliğinden karşımıza çıkar. Radyoevinde çalışan adamın yakalandığı kaçınılmaz ‘son’ budur. “…artık onun söylediklerini anlamaz, o da kendi ağzından çıkan kelimelerin ne anlama geldiğini bilmez olmuş. s/13” Babil Kulesi döneminde tanrının buyruğu ile diller birbirine karışır, hiçkimse bir diğerini anlayamaz. “Şehirler böyle yer değiştirip diller ve mevsimler birbirine karıştıkça, dünyaya hükmediyormuşum gibi… s/81” Eski kutsal metinlerde bunun teolojik ve felsefi anlatımı vardır… İnsanların kötülükle tanıştığında karanlığın, felaketin ve açlığın kaçınılmaz olduğu görsel bir şölen gibi veriliyor.

Ben/anlatıcı kentte gözlerini gezdirir, her defasında yenilikler keşfeder. Groteks tiplerin salınarak gezindiği satırlarda büyülü, coşkulu bir atmosfer vardır. Haydar, hokkabaz, radyoevi çalışanı ve diğerleri sözel bir görselliğin belirsiz, silik, komik, gölge gibi uzayıp kısalan tipleridir adeta. Radyoevi çalışanı iş yapamamaktan yakınmaktadır. Devlet dairelerindeki bilinenin tersine bir durumdur karşımızdaki. Özellikle bürokratik bölümlerin anlatımı Kafka’nın ünlü ‘Dava’ romanını anımsatır bize. Bitmeyen bürokrasi ve siyasi yapının temelindeki çeşitli entrikalar ironik bir dille karşımıza getirilir.

Romanda yağmur bir kutsal bir imge gibi yansıtılıyor. Tales ilk ana maddenin ‘su’ olduğu öne sürmüştü. Nuh Tufanı ve gökyüzünün ilahi kutsallığı yağmur imgelemi ile bütünleştirilmiş. Suyun içinden (bebekler/kişiler) gelenlerle, suyun  üzerinde yürüyenlerin farklı dillerle konuşmaları,  seslenmeleri, okura ilk başta şaşırtıcı hatta ürkütücü bir atmosfer yaratabilir. Metnin devamında bunların diğerleri gibi sembolik ve imgesel değerler taşıdığını anlıyoruz. 

Yazar klasik anlatıyı silip süpürüyor, yeninin ötesindeki dilden bir yapının/evrenin diplerinde gezdiriyor okurlarını. Tek bir konu yaratmaktansa, derinliği olan ve sürekli akışkan bir metnin kurgusal biçimini yaratıyor. Metnin üzerinde gezinirken bazen düş kuruyor, uyanıyor, sonra yeniden başka bir düşün içine geçiyorsunuz. Birden fazla kurgunun temelini düşler/fanteziler/sözcükler/harfler oluşturuyor. Romanı bununla sınırlayamayız kuşkusuz. Seslerin yok sayıldığı, görmenin/bakmanın unutulduğu bir oluşum yaratıyor yazar. U. Eco’nun ‘Körlük’ romanında da benzer bir konu vardır. Herkesin aniden kör olmasıyla yaşamın özü ve anlamı yeniden sorgulanmaya başlanır. İşte yazar da bu ikilemi ironik ve felsefi bir düşünceyle romanlaştırmış. Sel sonucu oluşan yeni kimliklerin/karakterlerin, olayların ve nesnelerin çoğulluğundaki yeni isimler yaratılmıştır artık. Her şey sert geçen bir uykunun aralıklı bölünmeleriyle oluşmaktadır.

Hasan Ali Toptaş çoklu kurgu yetkinliğini metin tam odak noktasına yerleştiriyor. Tiplerin/krakterlerin bilinç yitimi ve bellek yitimi ile yaşadıklarını imgesel bir tatla veriyor. Metnin bazı bölümlerinde yazar okurla konuşmaya başlar. Haydar’la olan konuşmaları post anlatımın alt yapısıdır…

“Uykuların Doğusu” çok katmanlı bir kurgunun içinde ‘dil’in önemini imliyor. Temel bir konunun ve başkahramanın olmadığı metinde bu görevi imgeler yükleniyor. Yazarın doğrudan varmak istediği, anlamaya çalıştığı tek bir konu yok. Metnin temel bütünselliği kendi içselliğinde yetkinlik yaratarak, sav – karşı sav yaklaşımı ile kalın bir tortu gibi çöküyor satırlara. Köhnemiş gelenekler, yitirilmiş değerler, toplumsal sorunlar okuru tuzak sorularla sınıyor adeta.

“Uykuların Doğusu” çok genel bir çözümleme ile septik morbilite sentomları kıyısında dolaşan, büyülü ve gizemli bir dil ustası olan bir dengbej’in sözlerinden oluşuyor. Bireyin dış gerçekliğe ulaşma yetisi/arzusu kendi sınırlarını aşma becerisini zorluyor, onu içkin-aşkın ikilemi ile karşı karşıya getiriyor. Metne tepeden ve dıştan bakacak olursak, su gibi kıvrak, asi, söz dinlemeyen yaramaz çocuklar gibi elinizden/avcunuzdan kayıveriyor. Metnin içine girdiğinizde ise, coşkunun ve kıvrıklığın yerine spesifik değerler/çatışkılar/kavramlar yer almaya başlıyor. İlahi bir söylemin içrek tadını, egzotik ve yetkin bir dil ile ustaca harmanlandığına tanık oluyorsunuz. Platon’un ünlü ‘İdealer Alemi’ kuramını çağrıştıran, ‘öteyi’, ‘sonrayı’, ‘ahireti’, ‘mahşer’i anımsatan, hatta tüm bunları sarıp sarmalayan dev bir metnin kıvrımlarına oturuyorsunuz. Okudukça yolculuğunuz uzuyor, çoğalıyor, kendi içsel yapınıza oradan dış gerçekliğe ve nihayet tekilden çoğula geçerek ilahi bir söylemin küçücük bir harfi oluyorsunuz. Sözel tiplerin/kişilerin söcüklerle dile getirildiği romanda somut bir değer bulmanız çok güçtür. Semiyatik değer yargıları ile uzamsal boyutun çok sesliğe dönüştürüldüğü bir roman, “Uykuların Doğusu.”

Hasan Ali Toptaş bu romanında ‘dil’i eziyor, büküyor, hırpalıyor ve yeniden yaratıyor. Sözcüklerle oynuyor, onlara istediği biçimi, sesi, kıvraklığı, hatta görüntüyü veriyor. Binlerce sözcükten bir dünya yaratıyor. Romanı okurken başınızdan aşağıya sözcüklerin döküldüğünü görüyorsunuz… İlahi bir söylemin eşliğinde insanın kendini tanıması için imgelerin/figürlerin yardımıyla yazılan bir metin, “Uykuların Doğusu.”

Romanda yazgı, ahiret, ölüm, cenaze, mezarlık..gibi konu ve kavramlar başı boş, hoyrat ve gözü kara bir biçimde dolaşıyor. Ne zaman hangisinin karşınıza (nasıl) çıkacağını bilemiyorsunuz. Kentin trafiğini izlerken ya da hokkabazın sihirli davranışlarını çözmeye çalışırken, aniden karşınıza ahiret ve yazgı sözcükleri çıkıyor. Üstelik söylemin geneline uyumlu bir örtüşme ile metne yapışıyor adeta.

H. A. Toptaş, sözcüklerin efendisi gibi onlara hükmediyor, hepsini elinde kalem ile hizaya getiriyor, sıraya sokuyor. Bunları yeniden bozup okumak ve düzene koymak, sonra da anlam katmak sizin işiniz oluyor…

Uykuların Doğusunda
 Hasan Ali Toptaş
 Doğan Kitap
Roman / 239 sayfa


Hasan Ali Toptaş

"Çünkü ben okuruma -varsa eğer, bir yerlerde yaşıyorsa ya da olacaksa- güveniyorum"

1958 yılında Denizli'nin Çal ilçesinin Baklan kasabasında doğmuş Hasan Ali Toptaş. “Küçüklüğüm kasabada geçti. Liseyi Çal'da okudum. Uşak'ta Meslek Yüksek Okulu'na bir yıl gittim, yarıda bıraktım. 1975 olaylı yıllardı. Sonra askerlik yaptım. Annem bir ev kadını. Okula gidememiş. Babam şoförlük yapıyordu. Ben de küçüklüğümde ona epeyce yardım ettim. Askerlikten sonra memuriyete girdim. 1986'da Ankara'ya Sincan'a geldim. 20 yıldır da Maliye Bakanlığı'nda memurum”, diyor Hürriyet’te yayınlanan bir söyleşisinde. Yıldız Ecevit'in, ‘Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri’ diye tanımladığı Toptaş, bugüne dek yayımlanan her kitabıyla çok sayıda ödül kazandı. Dil ve anlatıma getirdiği yeniliklerle genç kuşak romancılar arasında kendine özgü, önemli bir yer edindi. Gölgesizler, 1994 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü, Bin Hüzünlü Haz 1999 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazanırken, Hasan Ali Toptaş bu ödüller karşısındaki şaşkınlığını Şükrü Erbaş’la Adam Öykü dergisi için yaptığı bir söyleşide şöyle dile getiriyor:

“Ödüller beni hep şaşırttı sözgelimi. En çok şaşırtanı da, birçok yayınevinin geri çevirdiği Bin Hüzünlü Haz'ı, geçen yıl Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinin en iyi roman seçmesi oldu. Ödül törenine davet edildiğimde, bir yanlışlık olduğunu düşünmüş ve inanamamıştım. Aynı roman, bu ödülün ve Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünün yanı sıra okurdan da ödül aldı aslında, üçüncü baskı yaptı. Bu da şaşırtıcı bir şey benim için. Çünkü o romanı yayımlatabilmek için o kadar çok yere başvurmuş ve öyle laflar işitmiştim ki, bir süre sonra, gerçekten kötü bir şey yazdığımı düşünmeye başlamıştım; Neredeyse suç işlemişim duygusuna kapılmıştım hatta. "Kusura bakmayın, bir kazadır oldu işte, kendimi tutamayıp yazmış bulundum!" diye bağırasım gelmişti. Evet, kimi zaman iyi şeyler de oldu.”

Ahmet Soner, Yeni Özgür Gündem’de yazdığı “Örnek Bir Yazar” başlıklı yazısında yazarı;
“Kendisiyle yapılan konuşmalara baktım, çok alçakgönüllü bir yazarla karşılaştım. Kitapları büyük yayınevleri tarafından kapışılan, birçok ödül kazanan bir yazar mangalda kül bırakmaz, esip savurur, yüksekten atar oysa. Toptaş ise tam tersine pek sevmiyor konuşmayı, kendinden söz etmeyi... Sorulara mümkün olduğunca kısa karşılıklar veriyor. Öykü ve romanı tanımlamaya bile yanaşmıyor”, diyerek tanımlarken, edebiyat çevrelerinde yerleşen ortak bir düşünceyi de dile getiriyor. “Alçak gönüllü bir yazar”.

A. Ömer Türkeş, Kayıp Hayaller Kitabı üzerine yazdığı bir yazısında Türkçe yazılan romanları takip ettiğini söyleyen pek çok kişinin Hasan Ali Toptaş’ı yakından tanımadığını, hatta hiç okumadığını söylerken bunun nedenlerini şöyle açıklamış:
“Sık yazmadığı için kitap tanıtım dergilerinde röportajları yayımlanmıyor, İstanbul dışında, dışı ne kelime, taşranın tam da kalbinin attığı bir yerde yaşadığı için entelektüel mekanlardan dolayısıyla gözlerden ırak kalıyor, artık unutulan, doğrusu unutulmak istenen o taşra hayatını konu edindiği için romanları zenginlik imgelerine alışkın kentsoylu okuyuculara sevimli gelmiyor belki de... Oysa ki, zamanların iç içe geçtiği, düşle gerçeğin birbirine karıştığı, bilincin farkına bile varılamamış parçalanmışlığının resmedildiği çok katmanlı -ama hikayesiz- metinleri ve büyülü diliyle, Hasan Ali Toptaş’ın günümüz roman yazımının en özgün ve önemli yazarlarından biri olduğunu hiç tereddüt etmeksizin söyleyebiliyoruz.”

“Yazmak bence bir yalnızlıktan bir yalnızlığa yolculuk. Okuru hesaba katsan da böyle bu, katmasan da. Başka bir deyişle, bir öyküye, bir şiire, bir romana başlarken yalnızsın; bitirdiğinde daha da yalnızsın. Metinlerimdeki mahşeri kalabalıkları da ben yalnızlığın başka bir biçimi olarak görüyorum. İçinde bulundukları metnin vazgeçilmez bir malzemesi ya da kurgunun temel bir parçası gibi gözükseler de (ki öyledirler, öyle kılınmışlardır), bu mahşeri kalabalıkların, ruhsal yapımdan kaynaklanan, benim bile farkına varmadığım çok daha başka nedenleri de olabilir tabii. Çocukluğumdan bu yana bir türlü yenemediğim kalabalık fobim olabilir sözgelimi. Sonsuzluğa Nokta'nın kahramanında da vardır bu fobi; otobüs terminalinin kalabalığından bile korkar o, dehşet verici sahneler hayal eder. Ben fobimi kahramana yükleyerek başımdan defetmeye kalkışmış değilim tabii, o fobi o kahramanın kılındı. Bir anlamda, hem beyhude bir defetme çabası gerçekleştirildi, hem de o fobi o kahramanın yapısını oluşturan bir malzemeye dönüştürüldü. Kalabalıkla yazmanın ilişkisi bana pek açıklanabilir gibi görünmüyor. Yazmak, belki de kalabalık bir tenhalık hali.”
Şükrü Erbaş –Söyleşi Adam Öykü dergisi Kasım-Aralık 2001 tarihli sayısı.

ESERLERİ

Ben Bir Gürgen Dalıyım – Roman
Bir gürgenin ümitleri, kaygıları nelerdir biliyor musunuz? Hangi hayallerle, düşlerle dalar rüyalarına? "Büyüyünce" bir oyuncak mı olmayı ister, bir gitar mı? Son dönem Türk edebiyatının en önemli isimlerinden Hasan Ali Toptaş'ın ilk çocuk kitabı Ben Bir Gürgen Dalıyım'ı okurken çocukların güzelliğini, Beşparmak Dağları'nda yaşayan bir gürgenin çocuksu saflığında bulacaksınız

Sonsuzluğa Nokta - Roman
Sıradışı bir yazarla karşı karşıyadır Türk Edebiyatı. Hasan Ali Toptaş, olağanüstü yetenekte bir dil ve kurgu ustasıdır; Türk edebiyatının en güçlü romantik kalemidir. O, geleceğin Türk edebiyatına damgasını vuracak birkaç yazardan biridir. - Yıldız Ecevit

Bin Hüzünlü Haz – Roman
Adamakılı kirlenip de kim olduğunu anlamak, dünyada insanoğlunun işleyebilceği ne kadar suç varsa hepsini kocaman bir mıknatıs gibi varlığında toplamak” isteyen bir kahraman var karşımızda. Öte yandan yüzünü bile bilmediği bir sevgiliyi bulmak için umudunu kaybetmeden mahşeri bozkırları, hayat dolu ormanları, gizemli dağları aşıyor, entrikalı saraylara varıyor. Hasan Ali Toptaş, “Gerçek dünyadan yola çıkarak, kelimeler aracılığıyla yeni bir dünya kurmaya çalıştım” dediği romanında okuru dilin büyülü dünyasını yeniden keşfe davet ediyor

Gölgesizler – Roman
Bir köyde aniden birileri kaybolur, ama bu öyle bir kayboluştur ki sanki buharlaşmış ya da yer yarılmış içine düşmüşlerdir... Cıngıllı Nuri, Güvercin, onları aramaya kente kadar giden Muhtar, aklını yitirip kar neden yağar diye sorup duran Cennet’in oğlu, tıraş bıçağı almaya gidip kaybolan berber çırağı... Düşle gerçek olanın birbirine karıştığı, neredeyse şiire varan melodik bir üslupla yazılmış bir “kayıp insanlar, kayıp hayatlar” öyküsü Gölgesizler; “ruhu daralmış” insanların, “birdenbire derisi dar gelmiş bedenine; elleri kollarına, ayakları bacaklarına uymaz ve gözleri görmesine yetmez olmuş” insanların, kendilerini ve aynadaki diğer insanları arayışlarının öyküsü. Gölgesizler, gerçeküstü anlatımı ve sınırlarda gezinen olağanüstü dili ile tüm okurları kavrayacak, zorlayacak, şaşırtacak ve zenginleştirecek bir roman.

Kayıp Hayaller Kitabı – Roman
Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri Hasan Ali Toptaş. O bir kurgu-dil sanatçısı; ödün vermez bir biçim ustası; yirminci yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası." -Yıldız Ecevit Küçük bir kasabadaki eski bir aşkın izlerini takip eden okuru, duvarları hayallerden oluşmuş bir labirent bekliyor "Kayıp Hayaller Kitabı"nda

Ölü Zaman Gezginleri - Öykü
Zamanın ve mekânın sonsuzca çeşitlendiği ve bu gelgitler içinde yok olduğu, hayalle gerçeğin, yaşamla ölümün birbirinin içinde eridiği öyküler bunlar. Var mı yok mu bilemediğiniz, zamanın hangi boyutunda, hangi köyün, hangi kentin hangi sokağında olduklarını kestiremediğiniz kadınlar, erkekler, garsonlar, bekçiler, köpekler; zamanda gezen ve gezdikleri yerlerde boşluklar bırakan, şöyle ya da böyle hep var olan gezginler...Hasan Ali Toptaş her kelimeyi ağırlığına, kokusuna, tadına göre seçerek yerleştirdiği öykülerinde, okuru kendi iç dünyasında, öncesi ve sonrasıyla zamanda ve dilin büyülü atmosferinde doyumsuz bir gezintiye çıkarıyor.

Yalnızlıklar Şiir - Şiir
Hasan Ali Toptaş'ın ilk kez yayımlanan yapıtı Yalnızlıklar, bir yalnızlıklar atlası, alfabesi, sözlüğü. Bu sözlüğün bir maddesinde "kendimizi alıp kaçtığımız dilsiz bir at" oluyor yalnızlık. "Yelesi bakışlarımızda savruluyor, nal sesleri duruşumuzda." Diğerinde hem yazıyor, hem okuyor ama kelimeleri yok. Çünkü "bütün kelimelerden oluşmuş bir kelime" o. Sonra "ölülerin dönüp dönüp bizde yaşaması" oluyor. Ya da öldürmek nihayetinde. Hasan Ali Toptaş'ın kelimelerin sınırlarını genişlettiği, okurun gözüne kelimelerden sinema kareleri sunduğu bir yapıt Yalnızlıklar

Kaynak: http://www.pandora.com.tr
Şükrü Erbaş- söyleşi Adam Öykü dergisi Kasım-Aralık 2001 tarihli sayısı
Şükür Erbaş- söyleşi Cumhuriyet Gazetesi 27 Mayıs 1999 tarihli Kitap eki
http://www.iskulturyayinlari.com.tr
http://www.yenidenozgurgundem.com