|
Toptaş'a Alman
övgüsü
'Gölgesizler' adlı romanı Almancaya çevrilen yazar
Hasan Ali Toptaş, Frankfurter Allgemeine gazetesinde çıkan övgü dolu bir
makalede Doğu'nun Kafka'sı olarak nitelendirildi
05/12/2006 (2913 kişi okudu)
YEŞİM VESPER (Arşivi)
PARİS - Almanya'nın prestijli gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung'da
Stefan Weidner imzasıyla 29 Kasım'da yayımlanan makale, Hasan Ali Toptaş'tan
övgü dolu sözlerle bahsediyor. Toptaş'ın, Unionsverlag tarafından Türk
Kitaplığı seçkisiyle Almancaya çevrilen eseri
'Gölgesizler'in haber başlığı, 'Bizim Franz'ın [Kafka] adı Hasan',
altbaşlığı ise 'Türk Mucizesi: Hasan Ali Toptaş'tan Bir Şiir-Roman'.
Yazısının girişinde Orhan Pamuk'un Alman yayımcısı Michael Krüger'in
sözlerine yer veren Weidner, umut verici çağdaş Türk edebiyatına
yayınevlerinin dikkatlerini yöneltmesi için, Pamuk'un Nobel Edebiyat
Ödülü'nün bir işaret olduğunu hatırlattı.
Toptaş'ın, yeni Türk edebiyatının geç keşfedilmiş önemli isimlerinden olduğu
vurgulanan makalede, 1994'e kadar tanınmayan yazarın adının bugün Orhan
Pamuk'un hemen yanında anıldığı belirtildi. Weidner, 'Gölgesizler'le ilgili
"İster özel olarak Türkiye ile, isterse genel olarak Doğu ile ilgilensin,
her has okura hitap eden ve kökenini inkâr etmeden dünya edebiyatında yerini
alan şiirsel bir başyapıt" yorumunda bulundu.
Yazısında "Toptaş'ın okuru içine çektiği dünya ne kadar dengesiz görünürse
görünsün, aslında çok iyi düsünülmüş, kendi iç mantığı olan, gerçekliğin en
inandırıcı zeminine oturtulmuş bir dünyadır. Modern Doğu edebiyatının en
karakteristik zıtlığı, kent ve taşra, sağduyu ve batıl inanç, modern,
merkezi devlet gücü ve kırsal geleneksellik işlenmektedir" ifadelerine yer
veren Weidner, övgü dolu yorumlarına şöyle devam etti. "Romanın mükemmel dış
olay örgüsü, okurun esere duydugu hayranlığın çok sınırlı bir bölümünü
oluşturuyor. Yapıtın asıl heyecan verici kısmı, birbirinin içine geçen,
belirsizleşen zaman ve mekân. Silinen zaman ve mêkan, roman kahramanlarına
dış dünyayla pek bağlantısı olmayan, sadece ruhsal gerçeklikle örtüşen
bilinçaltının kapılarını açıyor. İşte bu içe doğru kayma, kitabın muhteşem
şiirselliğinin kaynağı; dünyanın gerçek anlamda yeniden sihirlenmesi."
Hasan Ali Toptaş'ı "İslam mistiğinin edebi kazanımlarla zenginleştirilmiş
doğulu Kafka'sı" olarak tanımlayan Weidner, Michael Krüger'in haklı olduğunu
vurgulayarak, "Pamuk'tan sonra dünya edebiyatına bir genç yazarı daha dahil
etmemiz gerekiyor. Eğer Türk Kitaplığı'na sahip olmasaydık, sadece Hasan Ali
Toptaş için bile Türkçe öğrenmeye değerdi" sözleriyle yazısını noktalıyor.
'Gölgesizler'le ilgili Spiegel online, Kommune Forum für Politik Ökonomie
Kultur, Schweizer Bibliotheksdienst dergi ve internet sitelerinde de övgü
dolu yorumlar çıktı.
Hasan Ali Toptaş: Hayat beni
edebiyata çağırdı
"Uykuların Doğusu" adlı romanıyla
"Orhan Kemal Roman Armağanı Ödülü"nü kazanan yazar Hasan Ali Toptaş,
"Edebiyat Tanrısı"nın yaptığı jestlerle 34 yıldır yazdığını söyledi.
Toptaş, ortaokul 2. sınıfta Orhan Kemal'in "Gurbet Kuşları" adlı romanını
okuduktan sonra yazmaya heves ettiğini ve hemen büyük boy bir defter
aldığını anlattı.
Her gün defterin yarım sayfasını yazdığını, sayfanın geri kalanına ise
bir arkadaşının, yazdığı metne uygun resim çizdiğini dile getiren Toptaş, "O
zamanki sabrım ve tecrübem kitabı bitirmeye yetmedi. 50-55 sayfa yazdıktan
sonra yarım bıraktım. Yazdığım konu 'Gurbet Kuşları' kitabına da çok
benziyordu" diye konuştu.
Toptaş, ilk öyküsünün 1975 yılında Denizli'de bir yerel gazetede
yayınlandığını dile getirerek, "Bir Gülüşün Kimliği" adlı ilk öykü kitabının
1987 yılında, "Yoklar Fısıltısı" adlı kitabının ise 1990 yılında çıktığını
anlattı.
Bu iki kitabı da kendi parasıyla bastırdığını ifade eden Toptaş, şöyle
devam etti:
"Bunun üzerine yazı yazmaya küstüm. Yazdığım kitapları hep ben mi
bastıracağım, memuriyetten aldığım maaşla matbaaya taksit mi ödeyecektim?
'Ya ben iyi yazamıyorum ya da yazdıklarımı insanlar anlamıyor' diye
düşündüm. Her iki durumda da yazmayı bırakmam gerektiğine karar verdim.
'Edebiyat Tanrısı' diye bir şey varsa, benim bu kararımı duymuş olmalı ki
bana tuhaf jestler yapmaya başladı."
"Sonsuzluğa Nokta" adlı ilk romanının 1993 yılında Kültür Bakanlığı'nın
roman yarışmasında ödül aldığını ve bakanlık tarafından basıldığını dile
getiren Toptaş, aynı yıl Çankaya Belediyesi'nin düzenlediği öykü
yarışmasında da "Ölü Zaman Gezginleri" adlı öyküsüyle birincilik ödülünü
kazandığını ve bu kitabının da belediye tarafından basıldığını belirtti.
"Edebiyat Tanrısı"nın yaptıklarının bununla da bitmediğini anlatan
Toptaş, yalnızlık teması üzerine şiirsel dosyasının da Kavram Yayınları
tarafından yayınlandığını söyledi. Toptaş, "Aynı yıl bütün bunlar oldu ve
hayat beni edebiyata geri çağırmış oldu" dedi.
Hasan Ali Toptaş, "Yalnızlıklar" adlı şiirsel dosyasının Flemenkçe'ye
çevrildiğini ve bu yılın şubat ayında Hollanda'da tek kişilik oyun olarak
sahnelenmeye başlandığını belirterek, gelecek sonbaharda Türkiye'de
sahnelenecek tek kişilik oyunu Hollandalı yönetmenin yöneteceğini, Mahir
Günşiray'ın da oynayacağını söyledi.
1994 yılında ikinci romanı "Gölgesizler"i bitirdiğini, o romanıyla da
Cumhuriyet Gazetesinin düzenlediği "1994 Yunus Nadi Roman Ödülü"nü aldığını
dile getiren Toptaş, "Kayıp Hayaller Kitabı" adlı romanının 1996'da
çıktığını, "Bin Hüzünlü Haz" adlı romanının da "1999 Cevdet Kudret Edebiyat
Ödülü"nü aldığını bildirdi.
Toptaş, 2005 yılında "Uykuların Doğusu" adlı romanının çıktığını ve bu
romanla da "Orhan Kemal Roman Armağanı Ödülü"nü kazandığını hatırlattı.
5 roman, 3 öykü kitabı, şiirsel metinlerden oluşan kitap, bir de "Ben Bir
Gürgen Dalıyım" adlı çocuk kitabı olduğunu belirten Toptaş, 34 yıldır
yazdığını vurguladı.
"Uykuların Doğusu" adlı romanından çok etkilendiğini ve hala bu
duygularından uzaklaşmaya çalıştığını kaydeden Toptaş, "İnsan gördüğü
şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar
uykudadır. Bu düşünce üzerine inşa edilmiş bir roman. İçinde birçok
birbirini doğuran, birbiriyle çelişen, çarpışan hikayeler var" diye konuştu.
Haber: Dergibi
HASAN ALİ TOPTAŞ - BİYOGRAFİ
Hasan Ali Toptaş, 1958 yılında Denizli'nin Çal ilçesinde
doğdu. 1975'de liseyi bitirdikten sonra Uşak Meslek Yüksek Okulu'na girdi. 1980
öncesinin kargaşasında okula ancak bir yıl devam etti ve öğrenimini yarıda
bıraktı. Bir süre işsiz güçsüz dolaştı. 1981'de, başka çıkar yol bulamadığı için
memuriyet sınavına girdi ve Çivril Vergi Dairesi'nde veznedar olarak çalışmaya
başladı. Burada, yaklaşık beş yıl boyunca, homurdana homurdana makbuz kesip para
saydı. 1985'te Maliye Bakanlığı'nın iki yıllık kurs sınavını kazanıp (aslında
bahane edip) mesleki öğrenim görmek üzere Ankara'ya geldi. 1987'de, o güne dek
çeşitli dergilerde çıkan öykülerini Bir Gülüşün Kimliği adlı kitapta
topladı. 1988'de, İzzet Kılıçlı, Cemil Kavukçu ve Tamer K. Bilgin ile birlikte
Yazıt dergisinde yer aldı. Aynı yıl, Maliye Bakanlığı'nın kursunu bitirip
Sincan Vergi Dairesi'nde icra memuru olarak yeniden göreve başladı.
1990'da ilk kitabında olduğu gibi yine maliyetini kendisi karşılayarak
Yoklar FısıltısıÖlü Zaman Gezginleri adlı öykü dosyasıyla Çankaya Belediyesi
ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı
ve bu dosya Çankaya Belediyesince kitaplaştırıldı ama, önceki kitaplar gibi
Ölü Zaman Gezginleri de okurla buluşamadı, kitapçılara ulaşamadı. Aynı yıl
yazar, Sonsuzluğa Nokta adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığının
düzenlediği yarışmada mansiyon aldı. Romanını yayımlatacak yayınevi bulamayınca,
artık hiçbir şey yazmayacağım diye tutup yalnızlık teması üzerine şiirsel
metinler yazdı ve bu metinler Kavram Yayınlarınca kitaplaştırıldı.
Yazar, 1994 yılında Gölgesizler adlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi
Roman Ödülü'nü aldı. Gölgesizler'in yayımlanmasından sonra 1996'da
Kayıp Hayaller Kitabı adlı romanı yayımlandı. Ardından, yazar, Bin
Hüzünlü Haz adlı romanını yazdı ve gene yayımlatacak yayınevi bulamadı. Her
kapıdan geri çevrilen bu romanı, sonunda Adam Yayınları kitaplaştırma cesaretini
gösterdi ve roman 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü aldı. Ertesi yıl, aynı
roman, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri tarafından en iyi
roman ödülüyle ödüllendirildi.
Bütün romanları Adam Yayınları tarafından yayımlanan Hasan Ali Toptaş, halen
Sincan Malmüdürlüğünde memurluk yapıyor ve roman yazıyor.
Gölgesizler (1995)
 |
|
Bir köyde aniden birileri
kaybolur, ama bu öyle bir kayboluştur ki sanki buharlaşmış ya da yer
yarılmış içine düşmüşlerdir... Cıngıllı Nuri, Güvercin, onları
aramaya kente kadar giden Muhtar, aklını yitirip kar neden yağar
diye sorup duran Cennet'in oğlu, tıraş bıçağı almaya gidip kaybolan
berber çırağı... Düşle gerçek olanın birbirine karıştığı, neredeyse
şiire varan melodik bir üslupla yazılmış bir "kayıp insanlar, kayıp
hayatlar" öyküsü Gölgesizler; "ruhu daralmış" insanların,
"birdenbire derisi dar gelmiş bedenince; elleri kollarına, ayakları
bacaklarına uymaz ve gözleri görmesine yetmez olmuş" insanların,
kendilerini ve aynadaki diğer insanları arayışlarının öyküsü.
Gölgesizler, gerçeküstü anlatımı ve sınırlarda gezinen olağanüstü
dili ile tüm okurları kavrayacak, zorlayacak, şaşırtacak ve
zenginleştirecek bir roman.
"Genç edebiyatımız içinde Hasan Ali Toptaş'ın yazdığı romanların
nereye konulabileceğini düşünüyorum. Sanıyorum genç edebiyatımızla
sınırlı bir alanda değerlendirilmesi doğru da değil... Bu denli
ayrıksı bir yaratıcılığın nereden doğduğunu merak ediyorum." - Semih
Gümüş-
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4590
DİL MESELELERİ
NECMİYE ALPAY (E-mektup
|
Arşivi)
Hasan Ali Toptaş
Hasan Ali Toptaş'ın dilini olağanüstü kılan nedir? Eğretilemeler mi?
Benzetmeler mi? Alışılmamış bağdaştırmalar mı? Kişileştirmeler mi?
Bu tür teknik adlandırmalar Toptaş'ın metinleri karşısında
fazlasıyla yadırgatıcı kalıyor. Mitolojik bir havai fişek sanki bu
dil; ardı arkası kesilmeyen patlamalarla her birkaç satırda bir,
zihnimizin, dilimizin, yaşantılarımızın bir köşesinde, alışılmamış
renkte bir aydınlanma yaratıyor, gidip eğriliklerde dolaşıyor,
karanlıklarda kaybolanları gösteriyor. Bir uzay dili. Dikkatimizi
toplayarak okuduğumuzda böylesine iyi anlamaktan şaşkınlığa
düştüğümüz bir "yabancı" dil. Toptaş'ı ruh kardeşi olduğu
yazarlardan (Kafka, Bilge Karasu, Oğuz Atay) daha ilk adımda
ayırıyor bu dil.
Patlama sözcüğünü seçişim, bu sözcüğün hem o sürüp giden ani
dallanıp budaklanmaları, hem de her seferinde ortaya çıkanın
yarattığı etkiyi anlatmaya elvermesinden.
Patlayanlar birer balon, aslına bakılırsa; yerleşik mantığın
balonları; "arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen
trompetçi", binlerce örnekten biri. Gerçekten binlerce.
Bu yazıya Toptaş'ın yeni romanı "Uykuların Doğusu"yla başlamak
niyetindeydim ama, bir şeyler beni daha başlara, Toptaş'ın ilk kez
1993'te yayımlanmış olan kitap boyu şiiri "Yalnızlıklar"a
gönderiyor. Bu bir şeylerin içinde, Toptaş'ın "Yalnızlıklar"da tüm
başat özellikleriyle belirmiş olması kadar, bu büyük şiirin tuhaf
bir biçimde unutulması da var. Oysa aynı zamanda tüm Toptaş
metinlerinin vazgeçilmez tamamlayıcısı, bir anlamda da anahtarı bu
şiir. İşte ilk dizeleri:
"Nereden bakılırsa bakılsın,
bir çift göz vardır; ve her noktada bir
insan."
Toptaş sonradan vurguyu okura bırakmak istemiş olmalı ki, 2003
basımında "insan"ı bir başına dize olmaktan çıkarmış. "Usta işi"
dediğim değişikliklerin bir bölümü bu türden vurgu değişiklikleri.
Bir bölümü ise, "gürültü/ müdürler" örneğindeki gibi kötü bölünmüş
dizelerin yarattığı istenmeyen çağrışımlardan kurtaran düzenlemeler:
Sonraki basımda dize böyle bölünmeyip "gürültü müdürler," biçimini
almış ve aklımızı müdürlere gitmekten kurtarmış.
İki basım arasında "tümce-cümle", "sözcük-kelime", "kent-şehir" gibi
değişiklikler de dikkat çekiyor. Yer yer bir ses zorlamasından
kurtaran, ama yer yer yeni zorlamalar yaratan değişiklikler. Bendeki
yadırgıda önceki sese ısınmışlığın payı da olabilir elbette; bunu
ayırt etmek zor. Her durumda, ilk basımı nasıl olursa olsun, şöyle
bir şey, büyük şiir:
".......
ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
o yıllarda,
ellerim dokunduklarımdan.
Dilimi sormayın,
konuşamadıklarımdandı
ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda."
Hasan Ali Toptaş, aklımızın ve dilimizin yerleşik egemen mantığına
karşı ruhumuzun sözünü geçerli kılıyor. Ruh kardeşi dediğim
yazarların metinleri gibi onun metinlerini belirleyen de
"gerçeklikten kopukluk" değil, gerçeklikle birlikte dışlanmış olan
ruhumuzda odaklanması, etkinlik mevkiine onu yerleştirmesi.
Toptaş'ın dili, bütün anlamsallığın buna uyarlanmasıyla oluşuyor.
Bilinen teknik tanıların yadırgatıcı kalması bundan.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=4364
'Hasan Ali Toptaş'
diye bir şiir
KEMAL VAROL (Arşivi)
Hasan Ali Toptaş, tıpkı Bilge Karasu ve Vüs'at O.
Bener gibi, dille kurduğu ilişkiyi adeta bir varoluş meselesi olarak
anlatılarına taşıyan, hatta bu meseleyi bir süre sonra kendi
hayatlarına geri çeviren, bu meseleyi orada bir sıkıntı imgesi
olarak yeniden ortaya çıkaran, bu dünyaya sanki konuşmak için değil
de yazmak için gelmiş intibası yaratan bir yazarlar kuşağının son
temsilcilerinden biridir. Olmamışlık, eksik kalmışlık duygusuyla
anlatılarına yön veren, hatta giderek dilin kendisini bir mesele
olarak anlatılarına taşıyan, mükemmeliyetçilik duygusunu sürekli
olarak ön planda tutan bu yazarlar kuşağının içinde, tıpkı Karasu ve
Bener gibi, dille olan ilişkisi hep bir problem olarak beliren
yazarlar kuşağının son temsilcilerindendir Hasan Ali Toptaş.
Öyle ki, Toptaş, sanki roman değil de, şiir yazıyormuş gibi, dille
olan bu gerilimli ilişkisini en uç noktaya kadar götürür. Orhan
Koçak'ın deyişiyle, bir romancı için yedinci dereceden sayılabilecek
cümleler arasındaki ses ilişkisi sorunu onun için neredeyse en
öncelikli mesele hâline gelir. Cümlelerin açık mı yoksa kapalı
heceyle mi biteceği gibi belki de daha çok şairleri ilgilendirecek
bir mesele, burada bir roman yazarı için söz konusudur. Çünkü,
yazmayı 'beste yapmakla' eş değer gören bir yazardır Toptaş.
Cioran'ın 'bir virgül için ölünebilen bir dünya' sözünü şiar
edinmesi boşuna değildir. Bazen elli satırı bulan uzun cümleler,
birbiri ardına sıralanan benzetmeler, bu benzetmelere eşlik eden
sıfatlar, okur için eni sonu bir roman cümlesinin parçalarıdır ama
Hasan Ali Toptaş için bir hayattır bu harfler. Az yazması, az
yayımlaması, az konuşması da bundan, gülümsemesini gizlemesi de...
Toptaş'ın herhangi bir metnini okumuş, onun az
sayıdaki söyleşilerini takip etmiş olanlar dile böylesi ihtimam
gösteren bu yazarın bu sözlerini daha iyi anlayacaktır kanımca.
Uygun yerlerinden bölündüğü takdirde çok iyi bir şiir olarak da
okunabilecek cümleler Hasan Ali Toptaş için bir varoluş meselesidir
adeta.
Tıpkı ilk okunduklarında pek sevilmeyen ama sonra sonra ezber edilip
bir türlü unutulmayan şiirler gibi; Hasan Ali Toptaş, Türkçede geç
sevilmiş benzersiz bir şiirdir!
|
|

YAŞAM BIR YANILSAMA OYUNU MU?
Nevcihan Oktar
"Belki de iki yüzlü bir pencereydi benim
gördüğüm, üstelik ona ille içeriden ya da dışarıdan bakılacak diye kesin
bir kural da yoktu, göz yetiyorsa aynı anda iki taraftan da bakılabilirdi"
Demek yaşadıklarımın hepsi bir oyundu. Demek
,insan ne yaparsa yapsın bir oyunun içinde mi? Gerçek ne peki, yaşam ya da
herşey bir yanılsama mı? Nuri, berber ya da Asker Hamdi, Güvercin, Cennet'in
oğlu ya da çay bardağı, hepsi aynada yansıyan bir görüntü ya da düş mü? Belki
de hiç yoktular da biz onları düşledik ama uyandığımızda onları
anımsayabilecek miyiz? Yokluk olmasaydı varlığı nasıl ispat edebilecektik? Var
olmayan bir şeyin gölgesi de olmaz , izi de .Var olmanın amacı kendimizden bir
iz bırakmak değil mi?
Var olduğumuz için mi düşlüyoruz yoksa
düşlediğimiz için varız sarmalı ile düş ve gerçek birbirine geçmiş kitapta
"Ola ki başka bir yerde yaşıyorduk o an, başka
zamanda yaşıyor ve oradan burayı düşlüyorduk düşlediğimizin farkına bile
varmadan"
Berber aynasının içinde düşler alemine girip
"öteki" ne ulaşmak . Ötekine ne kadar yakından bakarsan orada o kadar kendini
görürsün. Belki de asıl trajedimiz, sandığımızdan çok daha fazla ötekine
benzememizdir. Aslında bir anlamda hepimiz ötekiyiz. . Ötekini anlayabilen
kendini de anlamaya başlayacaktır.
"Herkes benim içimdeydi, bir anlamda, bu benim
de onların içinde olmam demekti aslında" derken bunu ifade etmiyor mu?
Hem her yerdedir, hem de hiçbir yerde. Zaman ve
mekanı aşmıştır. Tüm zamanlarda ve tüm mekanlarda yaşar Borges, Marquez, Eco,
Saramago, Tanpınar gibi. Varoluşu mutlak zaman, düşsel zaman parçaları halinde
yansıması olarak görürler..
"Yoklar sürüsü gözleriyle gelmişti. İnsan
kılığında yüzlerce göz" derken Mevlana'nın " İnsan gözden ibarettir. geri
kalanıysa bir deri, Ama dostu gören göze "göz" derler sözünü anımsatıyor
yazar.
Uyku, düş, yokluk üçgeninde bilinçaltı zamandan
kurtulmanın yollarını arar.
"Belki de doğru düşünüyordu ,herkesin bir yoku
vardı köyde , herkes kadar bir yoklar sürüsü vardı da evlere girip çıkıyordu
insanlar gibi. kahvede çay içiyor, tarlada çalışıyor, çınarın gölgesinde
toplanıyor ve ölümlerde ağlayıp düğünlerde oynuyorlardı. Muhtarın haberi yoktu
bunlardan, hiçbiriyle karşılaşmamıştı. Ola ki, köylüler büyük bir titizlikle
gizliyordu yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu sesizce besliyordu. Bu konuda
her insanın kendine özgü yöntemi vardı belki, sözgelimi, kimi geceler boyu düş
yedirirken kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masalllarla
besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini
yediriyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giydiriyordu......Cennetle
birlikte çorba pişiriyor, tuzuna bakıyor, su içiyor ve cennet'e baka baka
giderek Cennetin kendisi ya da düşleri oluyordu. Hiç kuşkusuz bu durumda
Cennet düş diye bir başkasının gerçeğini yaşıyordu, bir yokun yaşamını."
SÖZCÜKLERİN EFENDİSİ: Hasan Ali Toptaş
Uykuların Doğusu
Tufan Erbarıştıran
Eylül – 2005
Felsefenin önemli filozoflarından
Hegel’i okumak, anlamak, yorumlamak çok güçtür. Hegel’de şiirsel bir tat
bulabilmeniz kolay değildir. Onun metinlerini doğal bir akışkanlıkla
sezgilemeniz gerekir. Hasan Ali Toptaş’ın roman ve öyküleri de böyledir. Her
metin okundukça çoğalır, beslenir, büyür ve tüm evreni kapsar. Konunun içindeki
gizli kurgu ise, aşkın bir tanımsallıkla çatışkı halindedir. Düzlemsel yüzeyin
belirginliğinde eğrilir, bükülür, sonsal bir anlayışın çok ötesinde bir
yaklaşımla sprial yapısını yeniler. Onun metinlerini okudukça yazının her şey
olduğunu anlarsınız. Yazının kendisi dış dünyanın kaotik yapısı emer, içine
çeker, harflerin/sözcüklerin ikincil anlamlarında yeniden olgunlaşır ve kendini
gösterir.
“Uykuların Doğusu” bu anlayışla yazılmıştır. Yazar metni tekilden
çoğula, oradan da yeniden tekilliğe taşıyor. Henüz tamamlanmayan bir metin
sunuyor. Sözgelimi, romanın sonu “…sendeleye sendeleye, ürkek” diye
biter. Aslında bitmez, devamı romanın başındadır. “…bir gölge gibi masaya
doğru yürüdüm.” Böylelikle metnin başı ve sonu döngüsel bir zaman dairesinde
başlar, biter, yeniden başlar… Yazı tükenmez, bitmez, okundukça çoğalır ve tüm
evreni yeniden oluşturur demeye getiriyor sözü.
Romanda nesnelerin ve figürlerin çoğaldığına tanık oluyoruz.
“Bir bakıma, insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin
sonsuzluğu kadar uykuda oluyor, diyordum. s/83” Burada ‘belirsizlik’ ilkesi
usa gelebilir ya da başka sözlerle şunu imleyebiliriz: Zamanın göreceli savından
hareketle metnin yapısını/dokusunu/özünü bozup, dev bir bulmaca gibi yeniden
sözcükleri birleştirebiliriz. Anagramın işlevselliğinde hemen her biri epigram
olan küçük metinlerin ardı sıra dizilişi ile oluşan uzun soluklu bir metindir
okuduğumuz.
Ben/anlatıcı gözünden ismi olmayan bir kente metaformaz bir
bakışla karşılaşırız. Ben/anlatıcı görünmeyen bir fanus içinde saklanarak, dış
dünyayı/evreni, olayları ve kişileri izlemektedir. Tüm bunlar onun gözünden
yansımaktadır satırlara. Ben/anlatıcı ise, yalıtılmış bir pencereden bakarak,
olayları ve nesneleri yeniden tanımanın izini sürmeye çalışmaktadır. Onun
izciliği ayak izlerinden belli olmaz aslında, daha çok kar tanelerinin irili
ufaklı oluşlarındaki yorumuna dayalıdır. Her biri pamuk gibi
elimizden/dilimizden kayıp giderken, öte yandan yitik bir dilin keşfine
başlarız. Nuh Tufanı’na benzeyen yağmurun ve ardından gelen sel baskını kenti
harabeye çevirir. Kadim uygarlıkların yitik dilleri kendiliğinden karşımıza
çıkar. Radyoevinde çalışan adamın yakalandığı kaçınılmaz ‘son’ budur. “…artık
onun söylediklerini anlamaz, o da kendi ağzından çıkan kelimelerin ne anlama
geldiğini bilmez olmuş. s/13” Babil Kulesi döneminde tanrının buyruğu ile
diller birbirine karışır, hiçkimse bir diğerini anlayamaz. “Şehirler böyle yer
değiştirip diller ve mevsimler birbirine karıştıkça, dünyaya hükmediyormuşum
gibi… s/81” Eski kutsal metinlerde bunun teolojik ve felsefi anlatımı vardır…
İnsanların kötülükle tanıştığında karanlığın, felaketin ve açlığın kaçınılmaz
olduğu görsel bir şölen gibi veriliyor.
Ben/anlatıcı kentte gözlerini gezdirir, her defasında yenilikler
keşfeder. Groteks tiplerin salınarak gezindiği satırlarda büyülü, coşkulu bir
atmosfer vardır. Haydar, hokkabaz, radyoevi çalışanı ve diğerleri sözel bir
görselliğin belirsiz, silik, komik, gölge gibi uzayıp kısalan tipleridir adeta.
Radyoevi çalışanı iş yapamamaktan yakınmaktadır. Devlet dairelerindeki bilinenin
tersine bir durumdur karşımızdaki. Özellikle bürokratik bölümlerin anlatımı
Kafka’nın ünlü ‘Dava’ romanını anımsatır bize. Bitmeyen bürokrasi ve siyasi
yapının temelindeki çeşitli entrikalar ironik bir dille karşımıza getirilir.
Romanda yağmur bir kutsal bir imge gibi yansıtılıyor. Tales ilk
ana maddenin ‘su’ olduğu öne sürmüştü. Nuh Tufanı ve gökyüzünün ilahi kutsallığı
yağmur imgelemi ile bütünleştirilmiş. Suyun içinden (bebekler/kişiler)
gelenlerle, suyun üzerinde yürüyenlerin farklı dillerle konuşmaları,
seslenmeleri, okura ilk başta şaşırtıcı hatta ürkütücü bir atmosfer yaratabilir.
Metnin devamında bunların diğerleri gibi sembolik ve imgesel değerler taşıdığını
anlıyoruz.
Yazar klasik anlatıyı silip süpürüyor, yeninin ötesindeki dilden
bir yapının/evrenin diplerinde gezdiriyor okurlarını. Tek bir konu
yaratmaktansa, derinliği olan ve sürekli akışkan bir metnin kurgusal biçimini
yaratıyor. Metnin üzerinde gezinirken bazen düş kuruyor, uyanıyor, sonra yeniden
başka bir düşün içine geçiyorsunuz. Birden fazla kurgunun temelini
düşler/fanteziler/sözcükler/harfler oluşturuyor. Romanı bununla sınırlayamayız
kuşkusuz. Seslerin yok sayıldığı, görmenin/bakmanın unutulduğu bir oluşum
yaratıyor yazar. U. Eco’nun ‘Körlük’ romanında da benzer bir konu vardır.
Herkesin aniden kör olmasıyla yaşamın özü ve anlamı yeniden sorgulanmaya
başlanır. İşte yazar da bu ikilemi ironik ve felsefi bir düşünceyle
romanlaştırmış. Sel sonucu oluşan yeni kimliklerin/karakterlerin, olayların ve
nesnelerin çoğulluğundaki yeni isimler yaratılmıştır artık. Her şey sert geçen
bir uykunun aralıklı bölünmeleriyle oluşmaktadır.
Hasan Ali Toptaş çoklu kurgu yetkinliğini metin tam odak
noktasına yerleştiriyor. Tiplerin/krakterlerin bilinç yitimi ve bellek yitimi
ile yaşadıklarını imgesel bir tatla veriyor. Metnin bazı bölümlerinde yazar
okurla konuşmaya başlar. Haydar’la olan konuşmaları post anlatımın alt
yapısıdır…
“Uykuların Doğusu” çok katmanlı bir kurgunun içinde ‘dil’in
önemini imliyor. Temel bir konunun ve başkahramanın olmadığı metinde bu görevi
imgeler yükleniyor. Yazarın doğrudan varmak istediği, anlamaya çalıştığı tek bir
konu yok. Metnin temel bütünselliği kendi içselliğinde yetkinlik yaratarak, sav
– karşı sav yaklaşımı ile kalın bir tortu gibi çöküyor satırlara. Köhnemiş
gelenekler, yitirilmiş değerler, toplumsal sorunlar okuru tuzak sorularla
sınıyor adeta.
“Uykuların Doğusu” çok genel bir çözümleme ile septik morbilite
sentomları kıyısında dolaşan, büyülü ve gizemli bir dil ustası olan bir
dengbej’in sözlerinden oluşuyor. Bireyin dış gerçekliğe ulaşma yetisi/arzusu
kendi sınırlarını aşma becerisini zorluyor, onu içkin-aşkın ikilemi ile karşı
karşıya getiriyor. Metne tepeden ve dıştan bakacak olursak, su gibi kıvrak, asi,
söz dinlemeyen yaramaz çocuklar gibi elinizden/avcunuzdan kayıveriyor. Metnin
içine girdiğinizde ise, coşkunun ve kıvrıklığın yerine spesifik
değerler/çatışkılar/kavramlar yer almaya başlıyor. İlahi bir söylemin içrek
tadını, egzotik ve yetkin bir dil ile ustaca harmanlandığına tanık oluyorsunuz.
Platon’un ünlü ‘İdealer Alemi’ kuramını çağrıştıran, ‘öteyi’, ‘sonrayı’,
‘ahireti’, ‘mahşer’i anımsatan, hatta tüm bunları sarıp sarmalayan dev bir
metnin kıvrımlarına oturuyorsunuz. Okudukça yolculuğunuz uzuyor, çoğalıyor,
kendi içsel yapınıza oradan dış gerçekliğe ve nihayet tekilden çoğula geçerek
ilahi bir söylemin küçücük bir harfi oluyorsunuz. Sözel tiplerin/kişilerin
söcüklerle dile getirildiği romanda somut bir değer bulmanız çok güçtür.
Semiyatik değer yargıları ile uzamsal boyutun çok sesliğe dönüştürüldüğü bir
roman, “Uykuların Doğusu.”
Hasan Ali Toptaş bu romanında ‘dil’i eziyor, büküyor, hırpalıyor
ve yeniden yaratıyor. Sözcüklerle oynuyor, onlara istediği biçimi, sesi,
kıvraklığı, hatta görüntüyü veriyor. Binlerce sözcükten bir dünya yaratıyor.
Romanı okurken başınızdan aşağıya sözcüklerin döküldüğünü görüyorsunuz… İlahi
bir söylemin eşliğinde insanın kendini tanıması için imgelerin/figürlerin
yardımıyla yazılan bir metin, “Uykuların Doğusu.”
Romanda yazgı, ahiret, ölüm, cenaze, mezarlık..gibi konu ve
kavramlar başı boş, hoyrat ve gözü kara bir biçimde dolaşıyor. Ne zaman
hangisinin karşınıza (nasıl) çıkacağını bilemiyorsunuz. Kentin trafiğini
izlerken ya da hokkabazın sihirli davranışlarını çözmeye çalışırken, aniden
karşınıza ahiret ve yazgı sözcükleri çıkıyor. Üstelik söylemin geneline uyumlu
bir örtüşme ile metne yapışıyor adeta.
H. A. Toptaş, sözcüklerin efendisi gibi onlara hükmediyor,
hepsini elinde kalem ile hizaya getiriyor, sıraya sokuyor. Bunları yeniden bozup
okumak ve düzene koymak, sonra da anlam katmak sizin işiniz oluyor…
Uykuların Doğusunda
Hasan Ali Toptaş
Doğan Kitap
Roman / 239 sayfa
Hasan Ali Toptaş
"Çünkü ben okuruma -varsa eğer, bir yerlerde yaşıyorsa ya da olacaksa-
güveniyorum"
1958 yılında Denizli'nin Çal ilçesinin Baklan kasabasında doğmuş Hasan Ali
Toptaş. “Küçüklüğüm kasabada geçti. Liseyi Çal'da okudum. Uşak'ta Meslek
Yüksek Okulu'na bir yıl gittim, yarıda bıraktım. 1975 olaylı yıllardı. Sonra
askerlik yaptım. Annem bir ev kadını. Okula gidememiş. Babam şoförlük yapıyordu.
Ben de küçüklüğümde ona epeyce yardım ettim. Askerlikten sonra memuriyete
girdim. 1986'da Ankara'ya Sincan'a geldim. 20 yıldır da Maliye Bakanlığı'nda
memurum”, diyor Hürriyet’te yayınlanan bir söyleşisinde. Yıldız Ecevit'in,
‘Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri’
diye tanımladığı Toptaş, bugüne dek yayımlanan her kitabıyla çok sayıda ödül
kazandı. Dil ve anlatıma getirdiği yeniliklerle genç kuşak romancılar arasında
kendine özgü, önemli bir yer edindi. Gölgesizler, 1994 Yunus Nadi Roman
Ödülü’nü, Bin Hüzünlü Haz 1999 yılında Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü
kazanırken, Hasan Ali Toptaş bu ödüller karşısındaki şaşkınlığını Şükrü Erbaş’la
Adam Öykü dergisi için yaptığı bir söyleşide şöyle dile getiriyor:
“Ödüller beni hep şaşırttı sözgelimi. En çok şaşırtanı da, birçok yayınevinin
geri çevirdiği Bin Hüzünlü Haz'ı, geçen yıl Marmara Üniversitesi İletişim
Fakültesi öğrencilerinin en iyi roman seçmesi oldu. Ödül törenine davet
edildiğimde, bir yanlışlık olduğunu düşünmüş ve inanamamıştım. Aynı roman, bu
ödülün ve Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünün yanı sıra okurdan da ödül aldı
aslında, üçüncü baskı yaptı. Bu da şaşırtıcı bir şey benim için. Çünkü o romanı
yayımlatabilmek için o kadar çok yere başvurmuş ve öyle laflar işitmiştim ki,
bir süre sonra, gerçekten kötü bir şey yazdığımı düşünmeye başlamıştım;
Neredeyse suç işlemişim duygusuna kapılmıştım hatta. "Kusura bakmayın, bir
kazadır oldu işte, kendimi tutamayıp yazmış bulundum!" diye bağırasım gelmişti.
Evet, kimi zaman iyi şeyler de oldu.”
Ahmet Soner, Yeni Özgür Gündem’de yazdığı “Örnek Bir Yazar” başlıklı yazısında
yazarı;
“Kendisiyle yapılan konuşmalara baktım, çok alçakgönüllü bir yazarla
karşılaştım. Kitapları büyük yayınevleri tarafından kapışılan, birçok ödül
kazanan bir yazar mangalda kül bırakmaz, esip savurur, yüksekten atar oysa.
Toptaş ise tam tersine pek sevmiyor konuşmayı, kendinden söz etmeyi... Sorulara
mümkün olduğunca kısa karşılıklar veriyor. Öykü ve romanı tanımlamaya bile
yanaşmıyor”, diyerek tanımlarken, edebiyat çevrelerinde yerleşen ortak bir
düşünceyi de dile getiriyor. “Alçak gönüllü bir yazar”.
A. Ömer Türkeş, Kayıp Hayaller Kitabı üzerine yazdığı bir yazısında Türkçe
yazılan romanları takip ettiğini söyleyen pek çok kişinin Hasan Ali Toptaş’ı
yakından tanımadığını, hatta hiç okumadığını söylerken bunun nedenlerini şöyle
açıklamış:
“Sık yazmadığı için kitap tanıtım dergilerinde röportajları yayımlanmıyor,
İstanbul dışında, dışı ne kelime, taşranın tam da kalbinin attığı bir yerde
yaşadığı için entelektüel mekanlardan dolayısıyla gözlerden ırak kalıyor, artık
unutulan, doğrusu unutulmak istenen o taşra hayatını konu edindiği için
romanları zenginlik imgelerine alışkın kentsoylu okuyuculara sevimli gelmiyor
belki de... Oysa ki, zamanların iç içe geçtiği, düşle gerçeğin birbirine
karıştığı, bilincin farkına bile varılamamış parçalanmışlığının resmedildiği çok
katmanlı -ama hikayesiz- metinleri ve büyülü diliyle, Hasan Ali Toptaş’ın
günümüz roman yazımının en özgün ve önemli yazarlarından biri olduğunu hiç
tereddüt etmeksizin söyleyebiliyoruz.”
“Yazmak bence bir yalnızlıktan bir yalnızlığa yolculuk. Okuru hesaba katsan da
böyle bu, katmasan da. Başka bir deyişle, bir öyküye, bir şiire, bir romana
başlarken yalnızsın; bitirdiğinde daha da yalnızsın. Metinlerimdeki mahşeri
kalabalıkları da ben yalnızlığın başka bir biçimi olarak görüyorum. İçinde
bulundukları metnin vazgeçilmez bir malzemesi ya da kurgunun temel bir parçası
gibi gözükseler de (ki öyledirler, öyle kılınmışlardır), bu mahşeri
kalabalıkların, ruhsal yapımdan kaynaklanan, benim bile farkına varmadığım çok
daha başka nedenleri de olabilir tabii. Çocukluğumdan bu yana bir türlü
yenemediğim kalabalık fobim olabilir sözgelimi. Sonsuzluğa Nokta'nın
kahramanında da vardır bu fobi; otobüs terminalinin kalabalığından bile korkar
o, dehşet verici sahneler hayal eder. Ben fobimi kahramana yükleyerek başımdan
defetmeye kalkışmış değilim tabii, o fobi o kahramanın kılındı. Bir anlamda, hem
beyhude bir defetme çabası gerçekleştirildi, hem de o fobi o kahramanın yapısını
oluşturan bir malzemeye dönüştürüldü. Kalabalıkla yazmanın ilişkisi bana pek
açıklanabilir gibi görünmüyor. Yazmak, belki de kalabalık bir tenhalık hali.”
Şükrü Erbaş –Söyleşi Adam Öykü dergisi Kasım-Aralık 2001 tarihli sayısı.
ESERLERİ
Ben Bir Gürgen Dalıyım – Roman
Bir gürgenin ümitleri, kaygıları nelerdir biliyor musunuz? Hangi hayallerle,
düşlerle dalar rüyalarına? "Büyüyünce" bir oyuncak mı olmayı ister, bir gitar
mı? Son dönem Türk edebiyatının en önemli isimlerinden Hasan Ali Toptaş'ın ilk
çocuk kitabı Ben Bir Gürgen Dalıyım'ı okurken çocukların güzelliğini, Beşparmak
Dağları'nda yaşayan bir gürgenin çocuksu saflığında bulacaksınız
Sonsuzluğa Nokta - Roman
Sıradışı bir yazarla karşı karşıyadır Türk Edebiyatı. Hasan Ali Toptaş,
olağanüstü yetenekte bir dil ve kurgu ustasıdır; Türk edebiyatının en güçlü
romantik kalemidir. O, geleceğin Türk edebiyatına damgasını vuracak birkaç
yazardan biridir. - Yıldız Ecevit
Bin Hüzünlü Haz – Roman
Adamakılı kirlenip de kim olduğunu anlamak, dünyada insanoğlunun işleyebilceği
ne kadar suç varsa hepsini kocaman bir mıknatıs gibi varlığında toplamak”
isteyen bir kahraman var karşımızda. Öte yandan yüzünü bile bilmediği bir
sevgiliyi bulmak için umudunu kaybetmeden mahşeri bozkırları, hayat dolu
ormanları, gizemli dağları aşıyor, entrikalı saraylara varıyor. Hasan Ali
Toptaş, “Gerçek dünyadan yola çıkarak, kelimeler aracılığıyla yeni bir dünya
kurmaya çalıştım” dediği romanında okuru dilin büyülü dünyasını yeniden keşfe
davet ediyor
Gölgesizler – Roman
Bir köyde aniden birileri kaybolur, ama bu öyle bir kayboluştur ki sanki
buharlaşmış ya da yer yarılmış içine düşmüşlerdir... Cıngıllı Nuri, Güvercin,
onları aramaya kente kadar giden Muhtar, aklını yitirip kar neden yağar diye
sorup duran Cennet’in oğlu, tıraş bıçağı almaya gidip kaybolan berber çırağı...
Düşle gerçek olanın birbirine karıştığı, neredeyse şiire varan melodik bir
üslupla yazılmış bir “kayıp insanlar, kayıp hayatlar” öyküsü Gölgesizler; “ruhu
daralmış” insanların, “birdenbire derisi dar gelmiş bedenine; elleri kollarına,
ayakları bacaklarına uymaz ve gözleri görmesine yetmez olmuş” insanların,
kendilerini ve aynadaki diğer insanları arayışlarının öyküsü. Gölgesizler,
gerçeküstü anlatımı ve sınırlarda gezinen olağanüstü dili ile tüm okurları
kavrayacak, zorlayacak, şaşırtacak ve zenginleştirecek bir roman.
Kayıp Hayaller Kitabı – Roman
Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri Hasan
Ali Toptaş. O bir kurgu-dil sanatçısı; ödün vermez bir biçim ustası; yirminci
yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası." -Yıldız Ecevit Küçük bir
kasabadaki eski bir aşkın izlerini takip eden okuru, duvarları hayallerden
oluşmuş bir labirent bekliyor "Kayıp Hayaller Kitabı"nda
Ölü Zaman Gezginleri - Öykü
Zamanın ve mekânın sonsuzca çeşitlendiği ve bu gelgitler içinde yok olduğu,
hayalle gerçeğin, yaşamla ölümün birbirinin içinde eridiği öyküler bunlar. Var
mı yok mu bilemediğiniz, zamanın hangi boyutunda, hangi köyün, hangi kentin
hangi sokağında olduklarını kestiremediğiniz kadınlar, erkekler, garsonlar,
bekçiler, köpekler; zamanda gezen ve gezdikleri yerlerde boşluklar bırakan,
şöyle ya da böyle hep var olan gezginler...Hasan Ali Toptaş her kelimeyi
ağırlığına, kokusuna, tadına göre seçerek yerleştirdiği öykülerinde, okuru kendi
iç dünyasında, öncesi ve sonrasıyla zamanda ve dilin büyülü atmosferinde
doyumsuz bir gezintiye çıkarıyor.
Yalnızlıklar Şiir - Şiir
Hasan Ali Toptaş'ın ilk kez yayımlanan yapıtı Yalnızlıklar, bir yalnızlıklar
atlası, alfabesi, sözlüğü. Bu sözlüğün bir maddesinde "kendimizi alıp kaçtığımız
dilsiz bir at" oluyor yalnızlık. "Yelesi bakışlarımızda savruluyor, nal sesleri
duruşumuzda." Diğerinde hem yazıyor, hem okuyor ama kelimeleri yok. Çünkü "bütün
kelimelerden oluşmuş bir kelime" o. Sonra "ölülerin dönüp dönüp bizde yaşaması"
oluyor. Ya da öldürmek nihayetinde. Hasan Ali Toptaş'ın kelimelerin sınırlarını
genişlettiği, okurun gözüne kelimelerden sinema kareleri sunduğu bir yapıt
Yalnızlıklar
Kaynak: http://www.pandora.com.tr
Şükrü Erbaş- söyleşi Adam Öykü dergisi Kasım-Aralık 2001 tarihli sayısı
Şükür Erbaş- söyleşi Cumhuriyet Gazetesi 27 Mayıs 1999 tarihli Kitap eki
http://www.iskulturyayinlari.com.tr
http://www.yenidenozgurgundem.com
|