Emil Zola

Germinal

Emil Zola


Anasayfaya
 
Eleştiri sayfasına

25.03.2015

 


  Editörün Notu:  Maden ocakları, işçilerin maruz kaldığı ağır çalışma koşulları, yokluk, yoksunluk içinde geçen bir yaşam. Bu kadere katlanma zorunluluğu altında nesillerce süren yaşam, sessizliğini birdenbire bir uyanış ve direniş ile bozuyor. Sınıf farkını Zola'nın derin gözlemleriyle aksettiren bu roman gerçek bir madenciler belgeseli olarak okunuyor. İçinde bulundukları zor şartların insanları nasıl bir ruhsal ve fiziksel çarpıklığa ahlak düşüklüğüne yönlendirdiği bir insanlık dramı bu roman...

  Émile Zola'nın ölümsüz klasiği: "Germinal"

 http://www.cumhuriyet.com.tr/

Eray Ak/Cumhuriyet Kitap EkiYayınlanma tarihi: 16 Haziran 2014

Émile Zola'nın en önemli ve ünlü romanlarından "Germinal", Soma faciasından sonra tekrar konuşulmaya başlandı. Romanda, maden ocaklarındaki ağır ve tehlikeli çalışma koşulları, maden işçilerinin yoksulluğu, küçük iç dünyaları, kendince yaşadıkları sevgileri ve çekincesiz mücadeleleri anlatılıyor. Ölümsüz klasik bununla birlikte, "Klasikleri niçin okumalıyız?" sorusunun da yanıtı adeta.

Italo Calvino'nun ünlü "Klasik nedir?" ve "Klasikler okunmalı ama neden?" sorularına verdiği yanıtlardan mürekkep Klasikleri Niçin Okumalı? adlı bir kitabının varlığından, kitapla haşırneşir olmuş hemen herkes haberdardır. Haberi olmayanlar için bir cümlelik yer açacak olursak; Calvino, genel ve esprili bir bakışla şöyle diyordu kitapta: Klasikleri okumalıyız çünkü "klasikleri okumak okumamaktan evladır."

Calvino'nun bu son derece gerçekçi ve bir o kadar neşeli tespitine geri dönüp genişletmek üzere bir kenara bırakarak klasiklerin bir okur için ne ifade ettiği üzerinde de durmak gerekir.

KLASİKLERE ÇIKAN YOLLAR

Klasikler genelde okur kitaplıklarında okunmak üzere bekleyen kitaplardır. Bir diğer yandan ise yine Calvino'dan yola çıkarak "okunmadığı söylendiğinde utanılacak kitaplar." Ancak burada bir parantez açmakta fayda var. İnsanların bu kitapların okunması gerektiğini düşünüp edinmeleri ve "zamanı geldiğinde" okuyacaklarını hesap ederek bekletmeleri önemli. Nedeni ise bir bilinç, belki de farkındalık meselesi. Okurlar, yollarının bir şekilde klasiklerle kesişip yıllardır raflarda beklettikleri kitaplarla oynaşmak, didişmek, boğuşmak zorunda kalacaklarının ayırdında olarak alırlar klasikleri kendi kişisel kitaplıklarına. Ancak her ne hikmetse -gündeliğin hayhuyu mu dersiniz ya da güncel kitapların daha cazip gelmesi mi- bir türlü sıra gelmez onlara. Daha çok güncelle bir bağlantısı yakalandığında uzanır eller o klasiğe.

Gelin görün ki klasikler sadece güncelle bağlantısı olduğunda okunacak türden kitaplar değildir. Aksine, güncelin kendisinde dolaşan tiplemelerin çoğu bu klasiklerden çıkmıştır. Yani, bir yerde güncelin kendisini yaratan kitaplardır klasikler. İşte tam da bu nedenle vakti geldiğinde okunası değil, zamanın her dilimine sahip olan kitaplardır klasikler.

Farklı bir bakışla ise okumuş olanlar için tekrar okumak da önemli klasikleri. "Kitaplar aynı kalmış olsalar da biz hiç kuşkusuz değişmişizdir, dolayısıyla da bu yeniden okuma tümden yeni bir okuma olacaktır." diyor Calvino. Bu sadece bizim değişmemizle ilintili bir durum değil. Dünya değiştikçe değişiyoruz biz. Ama dünya değiştikçe değişen bizlerin ve etrafımızdaki "tiplerin" kökeni yine klasikler. O yüzden değişen dünyada var olan bizlerin köklerini tekrar tekrar yaşamak ve anlamak adına da çok önemli bir yerde duruyorlar. Sonuçta tekrar Calvino'ya dönerek rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: "Klasik, ilk okumada verdiği keşif duygusunu her yeniden okumada veren kitaptır." Çünkü klasikler okurlarına söyleyeceklerinin tümünü hiçbir zaman tüketmezler. Üstelik içlerinden geçtikleri her yeni kültürle farklı bir katman edinerek anlamlarını ve varlıklarını tazelerler.

Bir anlamda, son günlerin "moda tabiriyle" klasiklerin "fıtratında" olduğunu söyeleyebiliriz tüm bunların. Klasiklerin kaderleri, bizi zamansız bir derinlikten her zaman yakalayacak olmaları. Madenciliğin fıtratında ölmek varsa eğer, onları yaşatmak da, ölmeyen konu ve tipleriyle klasiklere düşüyor. Yani anlayacağımız, bu zihniyet karmaşasında yolumuz yine dönüp dolaşıp klasiklere çıkıyor.

İşte tam da bu nedenle biraz daha dikkatle durmak gerekir üzerlerinde. Bugün için de değil, her zaman...

ADALETSİZ DÜZENİN PORTRESİ

Bu yazı ise az önce söylenenlere tezat duracak bir bağlamdan ilerleyecek. Klasiklerin vakti geldiğinde ya da sadece güncelle bir bağlantı noktası yakalandığında değil de her zaman okunması gerektiğini daha az önce söyleyen ben, tüm ülkeyi yasa boğan, derin ihmal kaynaklı cinayetlerden sonra, tam da olayın güncelle bağlantısı yakalayarak bir klasik okuması tavsiye edeceğim. Tavsiye de değil aslında. Düpedüz bir zorunluluktan bahsedeceğim.

Bir çırpıda unutup geçmek isteyenler ile hem kendi hem de toplum hafızası için bir adım atmak isteyenler arasındaki çizgiyi, tercihler dahilinde, biraz daha belirginleştirmek belki de yapılan bu yazıyla ama unutmanın şüphe götürmez hafifliği ve hatırlamanın kaldırması güç ağırlığı arasında kalanlara, zor zamanlarda sığınabilecekleri bir vicdan sığınağı açmak gerekmez mi? Ya da bir klasiğin tam olarak yapması gerekeni yapıp daha önceden açtığı bu vicdan sığınağının yerini tarif etmek herkesin görevi değil mi?

Bu sorulara yanıt "Evet!" olacak ki yaşadığımız travmatik Soma faciasından hemen sonra konuşulmaya başlanan bir klasik romanın üzerinde, hâlâ duruluyor. Yeni açılımlar kazandırılmaya çalışılıyor. Émile Zola'nın Germinal'inden bahsediyorum. Bugün bile işçi sınıfını anlatan yapıtları düşündüğümüzde en üste koyabileceklerimizden Germinal'le Soma'da yaşananlar arasındaki benzerlikler, Zola'nın bu romanının büyüklüğünü bugün bir kez daha gösteriyor bize.

Bunun nedenini, girişte uzunca bahsedilen Calvino'nun cümlelerinde bulmak mümkün. Bir klasiğin yarattığı tiplerin evrenselliği, kurduğu dünyaların ölümsüzlüğüyle açıklayabiliriz bu durumu. Ancak biraz daha üzerine gidip açacak olursak, Zola'nın yakıcı gerçekliğine gitmek zorunda kalacağız. Gidelim de. Bazen gerçeklerin can acıtması gerekir ya, işte tam da o zamanlarda değil miyiz zaten?

Germinal'de, maden ocaklarındaki ağır ve tehlikeli çalışma koşulları, maden işçilerinin yoksulluğu, küçük iç dünyaları, kendince yaşadıkları sevgileri ve çekincesiz mücadeleleri anlatılıyor bir cümlelik özetle. Zola'nın roman anlayışının en tipik örneklerinden biri olan Germinal, yazarının döneminde, maden ocaklarında gerçekleştirilen grevleri "yerinde gözlemleyip", işçilerle bire bir diyaloğu sayesinde doğmuş bir roman. Yazarın tam da öncüsü olduğu akımın -natüralizmin- özelliklerinin en önde gelenini -gözlemi- bir yazma biçimi haline getirerek yarattığı roman, tarihin önemli dönemeçlerindeki özgün çıkışlarıyla her zaman farklı bir yerde duran işçi sınıfını, kelimenin tam anlamıyla ölümsüzleştiriyor aynı zamanda.

İşçilere karşı o dönemde uygulanan, bugün de adeta bilinçli bir şekilde devam ettirilen acımasız sömürüyü resmediyor Germinal. Buna bağlı olarak da adaletsiz düzeninin, içten bakılarak yaratılmış ayrınıtlı bir portresini sunuyor. Tüm bu özellikleriyle Germinal, işçi sınıfının simgesi haline gelmiş, mücadelelerinin destanlaştığı bir başyapıt şüphesiz.

İKTİDAR VE ZOLA

Dönemi itibariyle düşünüldüğünde çok radikal bir fikir temeline sahip aynı zamanda. Bugün bile sosyal adalet arayışına "marjinallik" olarak bakıldığına göre, o dönemin şartlarnı düşünmek bile istemiyor insan. Ama Zola'nın kaleme getirdikleri, döneminde olduğu gibi bugün de sakınmıyor gerçekleri yüzümüze vurmaya. Hatta bir adım daha ileri giderek "teşhir" bile diyebiliriz Zola'nın romanda yaptığına. Bugün; kimin suçlu, kimin haksız, kimin acımasız, kimin zalim olduğuna, yazarın 20. yüzyıldan açtığı pencereden bakarak karar dahi verebiliriz. Ki zaten Zola, yazdıklarıyla döneminin hakim anlayışıyla tamamen zıt kutuplarda yer alır. Bunu da natüralizmin gerçeğe bakışı bu noktaya taşır çünkü Zola'nın ve yaşamın gerçeğinde "dayatılmış kutsallara" yer olmaz hiçbir zaman. O her zaman görülen ya da gördüğü gerçeklerin peşine takılır, gösterilenlere değil. Bu yüzden de iktidarla arasında her zaman bir uçurum olur.

Zola'nın, tıpkı Germinal gibi Rougon-Macquart serisi dahilinde yayımlanan diğer ünlü romanı Meyhane'nin öznsözünde yazdığı gibi "gerçeğin kitabını" yazma peşinde olmuş hep yazar. Gerçeklerin canını sıktığı en önemli mekanizmalardan biridir "iktidar". Zola'nın da iktidarla arasındaki bu büyük uçurama şaşmamak gerek buna bağlı olarak.

Roman; 1860'larda, Fransa'nın kuzeyinde, genç ve işsiz bir adam olan Étienne'in iş bulmak umuduyla sömürüye, yoksulluğa ve ölüme terk edilmiş bir madenci kasabası olan Montsou'ya doğru yürürken, şans eseri Voreux madeninde çalışmaya başlamasıyla açılır. Étienne'i iş bulduğu için şanslı sayabiliriz ama aslında bir mecburiyettir madene inmek onun için. Sadece onun için de değil. Étienne burada sadece bir simge. Madene inen hemen herkes için geçerlidir bu "mecburiyet hali" çünkü madenden çıkan kömür kadar kara bir sömürü çarkı kurulmuştur işletmede. Bunun yanında çalıştıkları ocaklarda her an iç içe oldukları göçük ya da grizu patlaması tehlikesi de vardır. Açlık ve sefalet ise tüm bir kasabanın kaderidir. Bu kadere karşı gelmek için de son çare olarak gördükleri grev haklarını kullanmaları kaçınılmaz olur.

Sermaye sahiplerinin giderek ağırlaştırdığı çalışma şartları, tüm kasaba halkını ve bir simge olarak öne çıkan Étienne'i özgürlük ve ekmek için karşı konulamaz ve adeta kendiliğinden doğan bir mücadeleye sürükler. Direnişleri ise acımasız bir şekilde kanla bastırılır.

Kurgusunu kısaca böyle özetleyebiliriz Germinal'in ama bu ana hat üzerinden ilerleyen hikâyenin ayrıntılarında dolaşan o kadar çok yaşam var ki... Az önce bahsedilen sadece omurga. Esas acı ve umutlarını o küçük hikâyelerinde yakalıyoruz romanın. İşte tam bu nedenle beş yüzü aşkın sayfa tekdüze bir dünyanın içinden ses vermiyor. Her sayfada aynı rengin farklı tonlarından çıkmış farklı tablolar seriliyor önümüze.

İŞÇİ SINIFININ BUGÜNÜNE BAKIŞ

Daha önce Türkçede birçok farklı baskısı yapılan ve aynı şekilde farklı çevirmenlerin elinden geçen bu ölümsüz klasik, son olarak Hamdi Varoğlu çevirisiyle Yordam Kitap tarafından basıldı. Kitabın arka kapağına düşülen küçük notta Hamdi Varoğlu için Attilâ İlhan'ın "en iyi Zola çevirmeni" dediği söyleniyor. Germinal'i Türkçeye ilk çevirren isim aynı zamanda Varoğlu. Şu sıralar kitapçı raflarında görebileceğimiz yine değerli çevirmenlerin elinden çıkmış diğer Germinal'ler ise Volkan Yalçıntoklu çevirisiyle Can Yayınları, Bertan Onaran çevirisiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İsmail Yeruz çevirisiyle Oğlak Yayınları, Nesrin Altınova çevirisiyle Oda Yayınları ve Adnan Cemgil çevirisiyle Engin Yayıncılık. Eksik kalan olduysa affetsin...

Tüm bu anlatılanlar ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım artık: Yazıldığı günden bugüne dünya çapında yüzden fazla ülkede yayımlanan ve Claude Berri tarafından ciddi bir prodüksiyonla sinemaya da uyarlanan romanda anlatılanlar, her ne kadar 20. yüzyıl Fransası'nda geçse de aslında hâlâ çözülemeyen aynı dertlerin arasında boğulduğumuzu gösteriyor bize. O yüzden Germinal'e bir geçmiş zaman hikâyesinden çok işçi sınıfının bugün bile çözülemeyen sorunları için bir başvuru kaynağı olarak bakmamız gerekmiyor mu?

Germinal ve Soma bağlamında son sözü, daha doğrusu soruyu tekrar Calvino'ya bırakalım: "Çağımızı daha derinden anlamamızı sağlayacak yapıtları okumak varken, neden klasikleri okuyalım? Günümüzün çığ gibi büyüyen olayları karşısında onca bunalmışken, kalsikleri okuyacak kafa dinçliğini nereden bulabiliriz?"

e.erayak@gmail.com 
Germinal/ Émile Zola/ Çeviren: Hamdi Varoğlu/ Yordam Kitap/ 512 s.
 

 GERMİNAL: Yeraltında Büyüyen Tohum Nis
dishekimizeyneperdoganaldogan

https://zeyneperdoganaldogan.wordpress.com/

Emilè Zola’nın “Germinal” adlı eseri, işçi sınıfının tarih sahnesine 1831’de “çalışarak yaşamak ya da savaşarak ölmek” şiarıyla bağımsız bir sınıf kimliğiyle çıkışından sonra edebiyat tarihinde yazılmış ilk işçi romanı özelliğini taşır. İşçilerin yeryüzündeki yürüyüşleri 1869 yılı II. İmparatorluk Fransa’sında yeraltına da sıçramış, grev ve direniş dalgası maden işçilerini bir anda sarıvermişti. Emilè Zola da bir sanatçı olarak çağına tanıklık sorumluluğundan kaçmadı; yaşanan madenci gerçeğinin çığlığı onu madene sürükledi ve Zola, bir bilim adamı titizliğinde bir araştırma ruhuyla merceğini proletaryaya uzattı. Madene ayak bastığı ilk gün gördükleri, ona yeni bir roman konusunun malzemelerini sunmaya başlamıştı. Yüreğini, yapacağı işe inanmanın verdiği heyecan ve kitabı sıvandığı işin büyüklüğüne yaraşır biçimde kotarıp kotaramayacağının tasası sarmıştı. Benliğinin bütün hücrelerinde resmi geçit yapan bu dev kalabalığın yaşadığı zulmü, okuyanın bütün dehşetiyle iliklerinde duyabileceği bir sahicilik ve devingenlikte yansıtabilmeli, işçilerin zorlu ve direngen mücadelesini acı ve sefalet dolu yaşamlarını, onların yazıdan kalıbını çıkarırcasına kâğıda dökebilmeliydi. Zola romana hemen başladı. Romanın bitmesi için acele ediyordu. Çünkü olayların sıcaklığı dimağında henüz çok canlıydı ve zamanın uzayıp gitmesi yürektekileri soğutabilir, aklındaki en önemli ayrıntıların uçup gitmesine neden olabilirdi. İşte bundandır ki, zaman çok dar ve değerliydi! Bu duygularla Zola, gerçeğin alev yeleli doru atının sırtına yapıştı ve doludizgin koşmaya başladı. Ve koca kitap böyle bir çalışma temposu içinde bir senede bitiverdi.

GERMİNAL’İN DÖNEMİNDEKİ YANKISI

Kitap yayınlandığında burjuvazi, derhal saldırı kampanyasına girişti. Çünkü bu kitapta okları kendi düzenine çevrili birçok yön görmüştü. Zola, II. İmparatorluk dönemi Fransa’sının toplumun dokusuna burjuvaziden yayılan çürümüşlüğünü gözler önüne seriyordu. Zira burjuvazinin 1789 yılında kendi öncülüğünde proletarya ve yoksul köylülüğün omuzlarında gerçekleytirdiği iktidarı, devrimci atılım çağını çoktan geride bırakmış ve bu iktidar, işçi ve emekçi sınıflar üzerinde baskıya ve sömürüye dayalı bir diktatörlüğe dönüşmüştü.

Burjuva usçuluğu da düzenin gericileşen bu içeriğine uygun olarak burjuvazinin akıl yasalarının evrensel ve insanlığın en iyi yasaları olduğunu öne sürerek bir gelişim çizgisi izledi. Burjuvazinin akıl yasaları edebiyat alanında okurun karşısına “dünyanın ve insanın dengeli ve uyumlu bir varlık olarak tanımlanması”na hizmet edecek bir biçimde çıktı ve kendi sınıfının ürünlerini sundu (Örnek: Octave Feullet’in romanları). Bu romanlarda yüksek tabakanın yaşamı, güçlülük, yiğitlik gibi meziyetler burjuvaziye yakıştırılarak, insanlığın özendirici yüksek değerleri olarak yüceltildi. Bu “idealist” ve basmakalıp konular, okur üzerinde tam bir uyuşturucu işlevi görürken, Flaubert ve Zola gibi yazarlar ise okuru bu uyku halinden uyandırmaya kararlıydılar. Germinal’i burjuvazi sevmedi. Çünkü Zola’nın Germinal’de verdiği işçi tipleri kanıksandığının tersine “uysal” tipler değildi, kendisine dayatılan sömürü koşullarını kabullenmeyen, başkaldıran işçi tipleriydi. Burjuva kesiminden gelen kimi tepkileri örneklemek hayli ilginç olacak kanısındayım.

Zola da Germinal’da anlattığı gibi (Catherine gibi) 8-9 yaşlarında geçim derdiyle madene inen işçi kız çocuklarının çocuk bedenlerine, daha ergenliğe ermeden karanlık bir yazgı gibi çöktürülen zorba cinsellik, dar bir ahlak boyutuyla değil, burjuvazinin sömürü sistemi tarafından işçi ailelerine dayatılan yaşam koşullarının bir parçası olarak algılanır ve okuyucuya sunulur. Zola’nın kaleminden fışkıran trajedinin ayrıntılandırılması burjuva edebiyat çevrelerinde “açık saçık çığlık”, “müstehcenlik kabadayılığı” gibi sıfatlarla isimlendirilir.

GERMİNAL FRANSA’SINDA İŞÇİ SINIFININ DURUMU

Germinal’e konu olan grevlerin patlak verdiği 1860’lı yılların sonu, iki devrim arası yani 1848 Haziran Devrimi ve 1871 Paris Komünü Fransa’sına tekabül eder. İşçi sınıfı 1848 yenilgisinin ardından yaralarını henüz sarmaya başlamıştır. Fransız proletaryası, burjuvazinin öncülüğünde gerçekleşen Fransız devriminden sonra, kuruluşunda birlikte rol aldıkları cumhuriyetten kısa sürede uzaklaştırıldı. 1848 Şubat Devrimi’nde parlamentoda, proletaryaya karşı savaşın genel cephesi hemen oluşturuldu. İşçi sınıfı bir kez daha ihanete uğramıştı; o ancak ayaklanma anında yönetici konumda olabiliyor, ayaklanmadan sonra ise işçi sınıfını temsilen burjuvazi yerini alıyor ve ardından parlamento, cumhuriyetçi burjuvalar ve kralarca, cumhuriyetin burjuva karakterini sağlama sağlayacak tedbirlerin tartışmasına kürsü oluyordu. Bu tedbirlerin özünü proletaryanın yönetimden dışlanması oluşturuyordu. Kısaca her seferinde işçi sınıfına savaştıkları barikatlardan, fabrikalarına, madenlerine dönüp bu durumu kuzu kuzu kabullenmek düşüyordu.

Ancak Parisli işçiler (bir öncekinden farklı olarak) Şubat 1848 Devrimi’nin burjuva cumhuriyetle sonuçlanmasına tepkilerini bu kez tekrar barikatlarına dönerek gösterdiler. Ancak iktidarını sağlamlaştıran burjuvazinin bu defa proletaryaya ihtiyacı yoktu ve ayaklanma kanla bastırıldı. İşçi sınıfının bu yenilgisi, teorik temelleri hazırlanmakta olan Marksizmin henüz Fransa’ya uğramadığı bu yıllarda, sosyalizm düşüncesinin pratik bakımdan hayat bulamayacağını çağrıştırıyordu. 1860’lı yıllarda yenilginin işçi sınıfı davası üzerine çöktürdüğü karamsarlık bulutu dağılmaya başladı, işçi hareketinde tekrar bir yükselme oldu. İşçiler davalarına sahip çıkıp, daha çok birlikte davranma fikrini konuşup tartışıyorlardı. Ve grevlerle harekette­ki bu yükselme doruğa çıktı. I. Enternasyonal, romanda Pluchart tipiyle temsil edilen savaşçıları ve grev komiteleri aracılığıyla grevlerin örgütlenmesine çalışıyor, maddi yardım sandığı gibi destekleriyle de grevlerde varlığını hissettirebiliyordu. İşçilerin örgütlenme koşulları Germinal’de anlatıldığı gibi son derece ağırdı, grev denilen mücadele mücadele silahı ise yasal olarak yoktu. Maden işçileri binlerce ölü vermeyi göze alarak “kaballama” ücretlerinin düşürülmesine karşı direnişe geçtiler, madene inmeyi reddettiler.

Zola, Germinal’de kendilerinden istenen itaat duvarını aşarak eyleme geçen işçileri, hele ki işçi kadınları muhteşem bir gözlemle anlatır. Kadın işçiler direnişte en öndedirler ve binlerce yıllık kölelik konumlarının pasif tavrından, kendilerinden bek­lenmeyecek bir çeviklikle sıyrılırlar. Erkek işçilerden daha atıl­gan, eylemin gerileme anında “madene inen olursa önce kendi ellerimle parçalarım” diyecek kadar kararlıdırlar. Nasıl bu kadar değişmişlerdir? Daha eylem anının bir gün öncesindeki; aileleri açlıktan ölüm sınırına dayandığında, kendilerine yatma veya kız­larıyla yatma karşılığı ekmek vereceğini söyleyen bakkal Maigrat’a çaresizlik içinde boyun eğen kadınlar sanki onlar değildir.

Yıllar boyu ezilmişlik ve aşağılanmışlık içten içe kaynamış, git­gide kabaran bir öfke volkanına mayalanıp oturmuştur. Bu volkan patladığında, kadınlar uğradıkları hakaretlerin acısını, bilinç­li bir başkaldırıdan öte, içgüdüsel bir hıncı andıran bir eylemle, bakkal Maigrat’ı linç ederek alırlar. Linç etmekle de yetinmezler: “Ah alçak herif, artık kızlarımızın karınlarını şişiremeyeceksin” diye bağırarak, adamın cinsel organını koparırlar. Ona zalimliği ölçüsünde bir ölüm biçimi layık görmüşlerdir. Kadının biri “Evet borcumuzu senin hayvanlığını doyurarak ödemeyeceğiz artık. Bir ekmek alabilmek uğruna sana kıçımızı açmayacağız artık” der.

Maden işçilerinin eylemi, makinelerin tahribine yönelir. Maki­nelerin kırılmasında, karakterize özellikleriyle Germinal’da anlatılan işçi eylemliliği, sınıf bilincinden yoksunluğu, kendiliğinden bir işçi hareketini özetler. Peki eylemleri bir “öfke nöbeti” tarzın­da beliren işçi sınıfı, bilinçli bir kalkışma gerektiren devrimi na­sıl, hangi koşullarda gerçekleştirecektir? Zola, Etienne’in görüşle­rinde konuşarak bu soruyu şöyle yanıtlar. “Sakin sakin bir araya gelecekler, birbirlerini tanıyacaklar, ya­salar izin verir vermez de sendikalarda birleşecekler; sonra da dayanışma sağlandığı birkaç bin asalağın karşısında sayıları milyonları bulan bir emekçi ordusu haline geldikleri zaman yöneti­me el koymak, söz sahibi olmak. Ah! Ne güzel bir hak ve adalet uyanışı olacaktı o sabah!”

İşçilerin mücadelesindeki kazanımlar, “yasaların izin verişine” bağlanır Zola tarafından. Zola, adaletli bir toplum projesini geliş­tirirken, bir türlü burjuvaziye köktenci devrimci bir tarzda tavır alamaz. Burjuvazinin zararlı birtakım yönleri ortadan kaldırılırsa, “kapitalizmin arzu edilmeyen” yönleri de alt edilmiş olur. Burju­vazi hasta olan toplumun çürümüş bir organı gibidir. Şöyle der Zola; “Toplumsal çevrim, yaşam çevrimiyle özdeştir; insan vücu­dunda olduğu gibi toplumda da çeşitli organları birbirine bağla­yan bir dayanışma vardır; bir organ çürürse bu çürüme başka or­ganlara da yayılır ve çok karışık bir hastalıkla sonuçlanır.” Toplum yaşamını insan yaşamına eşitlerken mekanik bir özdeşlik ilkesi kurar. Zola, toplumsal gelişme ve ilerlemenin ifadesi olarak kullandığı adaletli toplumu yaratabilecek ana eğilimin, birbirine karşıt program ve toplumsal hedefler sahip iki sınıf, yani proletarya ve burjuvazi arasındaki çelişkiden yani “karşıtların mücadelesi”nden geçtiğini gözden kaçırır.

Bu eğilim, Germinal romanında devrimci Etienne ve burjuva mühendis Negrel’in kucaklaşmasında (Etienne göçükten kurtul­duktan sonra) iki sınıfı “ta içlerinde yatan derin insancıllığın” he­yecanında buluşturma ütopyasında belirir. Adaletli bir toplum için önerdiği reformist çözümlere karşın Emile Zola, “Germinal’de ne mi istedim? Bunu mutlaka öğren­mek istiyorsunuz. Söyleyeyim: Öyle bir adalet çığlığı istedim ki, Fransa kendini kemirtmekten vazgeçsin artık, paraya kemirtmekten!” derken, işçi sınıfının devrimci çığlığını romana taşımayı ba­şarmıştır.

Zola, “Germinal”de burjuvazinin iyi niyetinin ve iyilikseverliği­nin sınırlarının nereye uzandığını, iyiden iyiye yoklar ve bize çok çarpıcı diyaloglar sunar. Açlıktan ölümle burun buruna gelen ma­dencilerin önce çoluk çocuğu sapır sapır dökülür. Kapitalizmin sömürü vesefaletten ibaret değirmeninde emekçilerin yaşamı acımasızca öğütülür. Maude kadın, ölüm sınırına dayanmış çocuk­larına bir parça yiyecek alabilmek için, gururunu (oysa çok gu­rurlu bir kadındır) acımasız çarkın dişlilerine tıpkı huzursuz bir süs eşyası gibi bırakır ve para istemek için maden sahibi Gregoriler’in kapısını çalar ve burjuvayla, işçinin diyalogu başlar;

Bayan Gregori “Yalnız iki çocuğunuz mu var?” diye sorar evine gelen Muade kadına. “Ah hanımefendiciğim tam 7 çocuğum var” der Maude kadın. “Büyük bir akılsızlık doğrusu” diye mırıldanır yaşlı hanım. Maude kadın, eliyle belirsiz bir özür dileme işareti yapar. “Neylersiniz oluyordu, öyle kendiliklerinden büyüyerek gi­diyorlardı işte. Sonra büyüdükleri zaman da çalışıp eve bakıyor­lardı.” Gregori’ler, Maude kadın ve çocuklarına acırlar ve onlara giysi, çorap gibi giyecekler verirler. Maude kadın, bunların karın doyurmayacağını anlatmak zorundadır. Tüm gücünü toplar ve “Sadece yüz meteliğimiz olsaydı” der. Gregori’ler para vermeyi reddederler. Çünkü bu, onların prensiplerine aykırıdır. Maude ka­dın, bu “prensip”in yüz meteliği almasını engelleyici bir şey oldu­ğunu kavramıştır yalnızca Oysa denilebilir ki, toplumun işçi sınıfı ve burjuvazi diye iki sınıfa bölündüğü toplum düzeninde, burjuvazinin çıkarlarını, işçileri sömürme esasına dayandırmış bir me­kanizmanın “prensip”leri oluşturur. Böylece burjuvazinin, iyilikse­verlik ve hoşgörüsünün içeriğini, “ana ilke” olan sınıf çıkarlarından taviz vermemek üzere fakirin eline tutuşturduğu üç beş kuruş para veya giyecekte somutlanan kendini tatmin etme duygusundan başka bir şey oluşturmayacaktır.

DEVRİMCİ BİR COŞKUNUN SİMGESİ; GERMİNAL

Anarşist Suvarin, maden ocaklarını havaya uçurur ve birçok işçi çöken maden galerilerinin altında kalır. Bu sabotaj göcüğü, işçilerdeki direniş duygusunu, art arda gelen ölüm haberleriyle felç eder. “Grevden dönen olursa, önce ben boğazlarım. Mademki bir işe başladık, sonunu getirelim” diyen Maude kadın, göçükte kocasını ve üç çocuğunu yitirir. Eline kala kala, boğazları doyurulması ge­reken yumurcaklar ve ihtiyar Bonnemort baba kalır. Ekmek derdi, Maude kadını 40 yaşında madene indirir. Göçük altından kurtulan devrimci Etienne’in bölgeyi terk ederken, Mau­de kadınla vedalaşma sahnesi kitap bittiğinde bile belleklerimiz­de uzun süre kalacak eşsiz bir bölümdür. Etienne, Maude kadını görünce ona şaşkınlıkla bakakalır; Maude kadın, başında madenci şapkası, sekiz çcuğun emip sömürdüğü pörsük memelerini bastı­ran işçi ceketi ve -çocuk doğmazdan önceki madenci yaşantısın­dan kalan- maden nemiyle şişmiş göbeğiyle, kırkından önce ma­dene inmiştir ve şimdilik yenilgi ve yitirdiklerinin acısı onu suskun karanlıklara gömmüştür. Maude kadının elini sıkar Etien­ne. Ancak bu tokalaşmada, az önce ellerini sıktığı işçi arkadaşları­nın tıpkısı bir duygu gizlidir. Bu, kavgaya yeniden başlama ve öç alma isteğiyle için için yanan bir yenikliğin tokasıdır. Bu, yeniden başlayacakları günde buluşmak üzere söz veren uzun ve suskun bir el sıkıştır.

Kadının gözlerinin dibinde, Etienne’in gördüğü o dingin inanç, Maude kadına bütün perişanlığına karşın vakur bir hava vermek­tedir. Kadının gözlerinin dibinde bir gün mutlaka yeneceklerine olan inanç okunur. Nasılını bilmeden, Etienne de inanır buna. Na­sıl yeneceklerdir? Bu Etienne’in düşüncelerinde konuşan Zola’da da tam olarak belirgin değildir. Tek bildiği, yenilginin getirdiği kötümserliğin gelip geçici olduğudur ve yenilgi, Zola’yı geleceğe umuda bakmaktan alıkoyamaz.

İşçiler, şimdilik madene inmişler ve boyun eğmişlerdir. Ama bu köstebek yuvasının derinliklerinde, toprağın bütün ağırlığı altın­da, ciğerleri soluksuzluktan kavrularak kazma sallarken, yürekle­rinin bir köşesinde yenilginin kötümserliğini dağıtan bir umut cevherini canlı tutarlar. Bu cevher, onların tabutluğu olan toprak ve madenden değil, özgürlük tutkusunun can dirimiyle sulanarak, kavga toprağından yarın fışkıracak olan sömürüşüz ve güzel bir dünyanın tohumudur. Zola’nın Germinal kitabını “iğrenç sosyalist roman” diye niteleyen sınıfın sözcüleri, Zola’yı bir devlet töreniyle timsah gözyaşları dökerek gömerken, törendeki konuşma, ansızın çıkıp gelen bir grup maden işçisinin “Germinal! Germinal” sloganlarıyla bölündü. Ve ellerindeki kırmızı çiçekleri bırakıp, geldikleri gibi çıkıp gittiler…

Bu yazı Evrensel Kültür Dergisinde 28 Nisan 1994 yılında yayınlanmıştır.

  Gelecek için hâlâ bir "Germinal" var mı?
Uzay Gökerman

http://blog.radikal.com.tr/

"Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara insan ordusu boy atıyordu." 13 Mayıs gecesi Soma'da henüz kaç kişiyi etkilediği tam olarak tespit edilememiş bir maden kazası olmuştu. Açıkçası çocukluğumuzda sıklıkla Zonguldak ve çevresinden belirle periyotlarla gelen bu tür haberler Türkiye'nin tuhaf ve alışıldık bir parçası gibiydi. Göçük altında kalan, grizu patlamalarıyla can veren madencilerin öyküsü bir anlamda ülkemizin alnına yazılmış kaderiydi.

Oysa 14 Mayıs sabahı Soma realtiesiyle yüzleşeceğimiz gerçek o kadar ağırdı ki bütün Türkiye bir anda taşıması zor derin yasa bürünecektir. İşte o günlerde dev bir klasik edebiyat eserini hâlâ okumamış olmanın verdiği eksikliğini de duydum. Emile Zola'nın "Germinal" (tohum, tomurcuk, filiz; belki umut) isimli romanı 19. yüzyıl Fransa'sında yaşanmış olan maden işçilerinin dramdan da öte trajik hayat öyküsünü anlatıyordu ve neredeyse yarım asra dayanmış ömrümde bu kitabı okumak için sıra bir türlü gelememişti.

Son on yılda belirli bir düzende daha sık klasik eserler okumaya başlamıştım; ancak Rus yazarlardan Fransızlara ulaşamıyordum.Turgenyev, Dostoyevski ve Tolstoy bu sürecin en önde duran Rus yazarları oldular.Kuşkusuz bir de çağımızın gerçekleri ve gereklilikleri vardı.19. yüzyıl her anlamda geride bıraktığımız ve içinde yaşadığımızdan farklılıklar gösteren bir zamandır ve o asra ait eserler de kuşkusuz bunun etkilerini ve izlerini taşıması kadar doğal bir şey olamaz. Benim içinde büyüdüğüm 20. yüzyılın son çeyreği tamamen bireyin ön plana çıktığı, onun hayatla yüzleşmelerine, varoluş mücadelesi vermesine ilişkindi.

Toplumu 19. Yüzyılda bir bütün halinde görüyorken, çağımızda onun da parçalara ayrıldığını gördük. Kadın hareketi, siyahların mücadelesi, LGBT bir çırpıda aklımıza gelenlerdir.

1991'de Sovyetler Birliği'nin sosyalizmin yenilgisini kabul ederek, kapitalizme dönüş yapmasıyla "toplumsal gerçeklik" tamamen ortadan kalktı. İşte tam bu zaman diliminde bizim nesil de üniversitelerde bireyselliğimizi, kişiliğimizi savunuyor, kimliğimizi ortaya çıkarabilmenin mücadelesini veriyorduk. "Ben" çok güçlü bir ego olarak devreye girmişti. Elimizdeki eser Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ıydı. Yaşıtımız veya çağımıza dair olan bütün yazarlar da bu gerçeklikle bağlantılı eserler yazıyordu ki normal olan sonuç buydu.Köy hayatını anlatan kırsal romanlar, yerini gecekonduların olduğu kent eserlerine doğru dönüşüm geçirecektir.Şehirde birey yaşamaktadır. Kentsoyluların öyküsü vardır. Bugün çok daha güçlü ve etkili bireyci yaklaşım kendisini hissettiriyor.

Birey ile toplum arasındaki uçurum, çelişki giderek büyüyor. Kalabalıklar çoğaldıkça sanki toplum bireye, birey topluma daha da yabancılaşıyor. Öyle olunca toplumsala dair olan sorunlar yerine hepimiz birey varoluşumuzla ilgili çözümsüzlüklere, çelişkilere odaklanıyor, onu büyütüyor ve detaylandırıyoruz. Kadın-erkeğe dair ilişkilerin çözümlemeleri neredeyse bütün edebiyat eserlerinin merkezine oturuyor ancak yine de sorunlara çareler üretilemiyor. Kadının toplumda erkeğin karşısına çıkarak başka bir ücadele vermesi toplumsal olanın niteliğini de etkiliyor veya belirliyor. İnsanların arasındaki her türlü toplumsal bağın koparılarak atomize hale gelmesi aslında kurulu düzenin de istediği bir sonuçtur. İnsanların arasındaki beraberlik, birlik duygusu ne kadar zayıflar, gevşerse o zaman onları yönetmek, yönlendirmek, etkilemek daha çok kolaylaşacaktır.Tarih, o görkemli toplumsal mücadele geçmişinin bilgisi unutulursa bugün sorunlarla nasıl baş edilebileceğinin pratiği için de büyük bir belirsizlik oluşacaktır. Mükerrerler artacaktır. İşçi sınıfının bütün kazanımları o trajik mücadelenin içinde gizlenmeye, unutturulmaya çalışılmaktadır. Hafıza sıfırlanmak istendiğinden bugün çok daha ağır şartlar çalışanların sırtına yüklenmeye başlanmıştır.

İşte Germinal işçi sınıfının Avrupa'da bilinçlenme ve harekete geçerek mücadelesinin çok küçük bir kesitini sunuyor bize. "İnsanlar sabahın sisinde o karanlık yollar boyunca kesimevine götürülen koyunlar gibi, başları önde, ayaklarını sürüye sürüye akıp gidiyorlardı, incecik giysiler içinde titreşiyor, ellerini koltuklarının altına kıstırıp kalçalarını kıvıra kıvıra, omuzlarını büzerek, yürüyor, gömlekle ceket arasına sıkıştırılmış azıklar sırtlarını kamburlaştırıyordu. Ve toplu halde, çevrelerine bakmadan, gülümsemeden, konuşmadan madene dönen bu karaltıların dişlerini sıktıkları, yüreklerinin kinle dolu olduğu, sırf karınlarını doyurmak için boyun eğdikleri seziliyordu."

Daha önce hiçbir edebiyat eserinde insanların yaşadığı açlığı hiç bu kadar derinden içimde hissetmemiştim. Hatta açlıktan ölen insana rastlamamıştım. İnsanların günlerce hiçbir şey yemeden yaşamaları, hatta kemerlerini, elbiselerini kemirerek yaşama tutunmalarının tasviri vermek istediği güçlü etkinin de önüne geçiyor. Belki Zola'nın yaşadığı dönem için değil, zamanımızda bu çok daha hissedilir oluyor. Kitap, işçi sınıfının açlığı, sefaleti yaşayarak ve başka bir çaresi kalmadığı için mücadele bilinci kazandığını bütün çıplaklığıyla ortaya sermesi bakımından çok başarılı. Bu mücadelenin hiçbir kuramı, teorisi yoktu. Kendiliğinden ve tamamen de deneyseldi.

Romanın en önemli kadın kahramanlarından, acıyı kocasını ve çocuklarını kaybederek en şiddetli yaşayan Maheude'nin haykırışında bunun izlerini görüyoruz. "Ah, ulu Tanrım, olacak iş mi bu? Bütün o iğrenç işler başlamadan önce her şey iyi kötü yürüyordu işte. Gerçi kuru ekmek yiyorduk, ama bir aradaydık hiç değilse. Be hey Tanrım, ne yaptık da kimimizi kara toprağa soktun, kimimizi de canlarımızdan bezdirdin? Gerçi doğru, dolap beygiri gibi durmadan çalışan bizdik, kârlar üleştirilirken okka altına gitmek, dünya nimetlerini tadamadan sürekli zenginlerin kesesini şişirmek, umutsuz kalmak gerçekten haksızlıktı. İnsanoğlu umudunu yitirdi mi, yaşamanın da tadı kalmıyor çünkü. Evet, bu düzen böyle süremezdi, azıcık soluk almalıydık. Ama böyle olacağını bilseydik! Hak, adalet isterken, daha korkunç hallere düşmek olacak iş mi ulu Tanrım!"

Öyle olduğu için de çok daha bilinçli ve bilgili kahramanlardan Rasseneur'un bu mücadelenin şekli ve seyri üzerinde karşıt veya daha ılımlı fikirleri olduğunu okuyoruz. Bir başka bilinç sembolü Souvarin ise çok daha köktencidir. Acının boyutu ve şiddeti arttıkça bilincin de zıplamalar göstereceği, belki çok daha kısa sürelerde hedefe ulaşılacağı yönünde fikirleri vardır. Nihilist, aynı zamanda da anarşisttir. Her toplantıda şiddetin dozunun daha da arttırılmasına yönelik pratik fikirlerini birkaç cümle ile duyarız. Kitabın sonlarına doğru madende gerçekleştirdiği sabotaj ve sonrasında yaşanan büyük felaket bir anlamda inandığı düşüncelerin yaşamda karşılığının alınması bakımından önemlidir.Soma'da 301 işçinin ölümünün nasıl bir etki yaratmış olduğu ortadadır. Yine yakın zamanda bir inşaatta yük asansöründe yaşanan toplu ölüm olayları tam da buna karşılık gelmektedir. Acının boyutu ve şiddeti toplumsal bilincin ve duyarlılığın derecesini artırmıştır. Bu nedenle daha büyük alt üst oluşlar hedeflenen, arzulanan amacın mesafesini kısaltacaktır. ".başkaldıran işçiyle dalgacı mühendis birbirlerinin boynuna sarıldılar, ta içlerinde yatan insanlığın derin heyecanıyla hıçkıra hıçkıra ağladılar. Anlatılmaz bir hüzündü bu, kuşaklar boyu sürüp giden yoksulluğun, insan yaşamının görebileceği acıların son noktasıydı." Kitaptaki bir başka gerçek de bugün bile hâlâ her türlü umutsuzluğun kişilerin dünyalarında yakın gelecekte büyük kalkışmaların olmasına dairdir. Binlerce yıldır insanlığın bu iyimser beklentisi hiç değişmedi. Bu kimi zaman kurtarıcı bir mesihti, özellikle de 19. yüzyılın sosyalizm teorisiyle birlikte devrime dönüştü. "Belki kan dökülecek, ama sonunda yepyeni bir toplum çıkacaktı. Yaşlanmış ulusları canlandıracak bu barbarca isteyişte aslında pek yakında patlak verecek gerçek devrime, emekçi halkın devrimine duyulan şaşmaz inanç gizliydi; bu devrim şu anda gökyüzünü kana boyayan güneş gibi yüzyılın son günlerinde bütün dünyayı tutuşturacaktı." Germinal'in finalinde madende yüzlerce metre aşağıda yaşanan su baskınına dair anlatılanlarsa ülkemizdeki son maden kazası olan Ermenek'tekini hatırlatıyordu sanki.

Kitabın merkezinde rol alan, Montsue'ye geldiğinde düşüp bayılacak kadar aç olan Etienne'in mücadele içinde yavaş yavaş kitlelerden kopuşu, onlara yabancılaşarak sivrilmesi ve sonrasında onlardan tamamen uzaklaşması bize 19. yüzyılda bireyin gelişini haber veren emarelerdir. Kafa ve kol emeğinin birbirinden ayrılması, hatta birbirine yabancılaşarak teoride yazılandan çok başka yerlere ulaşmış olması bugünkü toplumsal mücadelenin en büyük açmazlarındandır.

http://blog.radikal.com.tr

"Saatlerce sap saman yatağından kalkmıyordu. Kendinin olup olmadığını bilmediği bir sürü düşünce dolaşıyordu zihninde. Okudukça bir üstünlük duygusu gelmiş, kişiliğini yüceltme eğilimiyle arkadaşlarından ayrılmıştı. "Şimdiye dek hiç böyle uzun uzun düşünmemişti, çılgınca ocaktan ocağa koştukları günden sonra içini kaplayan tiksintinin nedenini araştırıyordu; ama bu soruya karşılık vermeye korkuyor, birtakım iğrenç anılar, çevresindeki bayağı açgözlülükler, kaba saba içgüdüler, açık havada silkelenen halı gibi tozu toprağı dört bir yana bulaşan müthiş yoksulluk kokusu midesini bulandırıyordu artık. "Karanlıkta yaşamanın sıkıntısına karşın, işçi mahallesine döneceği anı düşündükçe hafakanlar basıyordu. Hey ulu Tanrım, ne tiksinç şeydi aynı gerdelde yıkanan, üst üste yaşayan bu sefil yaratıklar! Oturup siyaset üstüne ciddi iki laf edecek adam bulamazsın, çevrende hep o hayvanca yaşayış, insanı boğan o yanık soğan kokusu! "Görüş alanlarını genişletmek, işbaşına onları geçirmek, kentsoyluların rahatlık ve inceliğine kavuşturmak istiyordu: Ama pek kolay olmayacaktı galiba bu iş! "Açlıktan kırılan bu cehennem gibi yerde, zafer gününü bekleyecek yürekliliği bulamıyordu artık kendinde. "Gerek önderleri olma gururu, gerek düşünen tek adam oluşu Etienne'i yavaş yavaş çevresinden koparıyor, tiksindiği kentsoylulardan biri haline getiriyordu." Birey, toplumsal mücadelenin içinde sivrilmiş, sonra o küçük adalar kendi içinde gelişimini sürdürerek çok güçlü çekim merkezlerine dönüştüğünden toplum birey için mi, birey toplum için mi paradoksunun üzerine çıkarak bambaşka bir gerçekliğe dönüşmüştür. Birbirini takip eden zamanlarda yazılmış Martin Eden isimli eserde bunun etkisi çok daha hissedilir bir şekilde Jack London tarafından verilmiştir. İşte bu güçlü birey merkezlerini işbirliğine sokacak yeni bakış açısı veya dünya görüşü geleceğin düzenini ve sistemini de belirleyecektir.

Kitabın son sözlerini bir kere daha okuyalım o zaman... "Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara insan ordusu boy atıyordu."


Uzay Gökerman
uzaygokerman@gmail.com 



 Dreyfus Olayı http://www.insanokur.org/

ya aydın çevrelerde bu denli saygı duyulmasının nedeni savaşan bir aydın oluşudur. Tavizsiz, düşüncelerini savunan ve toplumsal olaylara duyarlı bir yazar oluşundan saygı duyarlar. Elbette kaleminin gücünden dolayı da saygı duyarlar. Ancak Dreyfus Olayı sırasında sergilediği tavır, tüm diğer sebeplerden daha güçlü olmuştur yazarın bugünlere gelebilmesi açısından.1894 yılında Fransız ordusunda görevli Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus?un Almanya?ya casusluk yapmak suçundan mahkum olması Fransa?yı ikiye böler; Dreyfus?un suçlu olduğuna inananlar ve Dreyfus?un suçsuzluğuna inananlar?25 Eylül 1894? Alman Büyükelçiliği?nde çalışan temizlikçi bir kadının bulduğu belgeler ile başlar ?Dreyfus Davası?nın hikayesi. Fransız İstihbaratı için çalışan Madam Bastian’ın, askeri ataşe Schwarzkoppen’in çöp sepetinde yarı yanmış bir kağıtta gizli bilgileri bulmasıyla birlikte Fransız ordusunda ?casus? arayışı başlar. Soruşturmayı Yahudi düşmanı olarak ünlenen Yüzbaşı Sandherr yürütmektedir. Sadece Hitler ve faşistleri değildir Yahudi düşmanı olan, Fransızların II. Dünya Savaşı?ndan önceki bu sicilleri, savaş sırasında milliyetçi Fransızların, Fransız Yahudilerine aldıkları tavır tarihin utanç sayfalarına geçecektir.Yüzbaşı Sandherr?in şüpheli listesinin başında Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus bulunmaktadır. Bulunan kağıtta casusun isminin ancak baş harfi okunmaktadır: ?D?? Bu nedenle Dreyfus şüphelidir.

Yüzbaşı Dreyfus 15 Ekim 1894?de tutuklanır. Suçlu bulunmuştur. Her ne kadar ?suçlu? suçsuz olduğunu söylese de onu kimse dinlemeyecektir. Basın bulunan ?suçluyu? teşhire ve bulunan ?suçlu? üzerinden de Yahudi aleyhtarı yayına başlar. Hemen bir ?kampanya? başlar, Dreyfus?a ve Yahudilere karşı. Kampanyanın başını sağ eğilimli ?Le Soir? gazetesi ile Yahudi düşmanlığı ile bilinen ?Libre Parole? gazetesi çeker.

Zola, ?Dreyfus Olayı? isimli kitabında ?Tutanak? başlıklı bölümde basını şu satırlarla eleştirir: Ah! Bu suçlama belgesinin hiçliği! Bir insanın bu suçlamaya dayanılarak cezalandırılabilmesi bir haksızlık mucizesidir. Dürüst insanları bunu okumaya çağırıyorum, bakalım, orada, Şeytan Adası’nda çekilen ölçüsüz cezayı düşününce, yürekleri öfkeyle hoplamadan ve başkaldırılarını haykırmadan okuyabilecekler mi? Dreyfus birkaç dil bilir, suç; evinde kendisini zor duruma düşürecek hiçbir kâğıt bulunamamıştır, suç; bazı bazı ilk memleketine gider, suç; çalışkandır, her şeyi bilmek ister, suç; şaşırmaz, suç; şaşırır, suç. Sonra kaleme alınırken yapılan bönlükler, hiçbir dayanağı bulunmayan kesin savlar! Bize on dört ana suçlama maddesinden sözetmişlerdi; sonuçta, tek bir suçlama maddesi buluruz, o da bordrodur; üstelik, bu konuda uzmanların kendi aralarında uzlaşamadıklarını görürüz. Varmaya kalktığı sonuç istenen yönde değil diye M. Gobert askerce paylanmıştır. Dreyfus’ü tanıklıklarıyla ezmeye gelmiş olan yirmi üç subaydan da sözediliyordu. Şimdilik onların sorgulanmaları konusunda hiçbir şey bilmiyoruz, ama tümünün onu suçlamamış olduğu kesin; ayrıca, hepsinin savaş bürolarından olması dikkat çekici. Bir aile duruşmasıdır bu, kendi aralarındadırlar, şunu akıldan çıkarmamak gerekir: genelkurmay davayı istemiş, onu yargılamıştı, şimdi bir kez daha yargıladı.

Kısacası, kala kala bordro kalıyordu, onun üzerinde de uzmanlar anlaşmaya varamamışlardı. Anlatıldığına göre, kurul odasında, yargıçlar aklama kararı vereceklerdi. Ve, o anda, sanığın cezalandırılmasını haklı çıkarma yolundaki umutsuz inat, bugün gizli, altından kalkılmaz bir belgenin, her şeyi haklı çıkaran, görünmez ve anlaşılmaz tanrı gibi önünde eğilmemiz gereken bir belgenin varlığından söz edilmesi çok iyi anlaşılıyor. Ben bu belgenin varlığını yadsıyorum, tüm gücümle yadsıyorum! Gülünç bir belge, evet, belki de küçük kadınların söz konusu edildiği, bir de çok fazla şey istemeye başlayan D… adında birinden, hiç kuşkusuz karısı için yeterince para ödenmediğini düşünen bir adamdan söz edilen belge. Ama ulusal savunmayı ilgilendiren, ertesi gün savaş ilan edilmeden ortaya çıkarılamayacak bir belgeye gelince, hayır, hayır! Bu bir yalan; üstelik, kendileri bile inanmadan, cezasını görmeden yalan söyledikleri için daha da iğrenç ve yüz kızartıcı. Fransa’yı ayağa kaldırıyorlar, onun haklı heyecanının arkasına gizleniyorlar, yürekleri bulandıran ağızları kapatıyorlar, kafaları saptırıyorlar.

Ben bundan daha ağır bir yurttaşlık suçu bilmiyorum. Aşağılık basının azgınlığını gördük. Sağlıksız meraklara seslenerek, para kazandılar. Karalanmış kağıt parçalarını satmak için halkı allak bullak ettiler. Çünkü halk sakin, sağlam ve güçlü kalsaydı müşteri bulamazlardı. Bunlar özellikle akşam çığırtkanlarıdır. İri puntolu ahlaksızca başlıklarıyla gelen geçeni durduran varakparelerdir bunlar.?

Irkçılığın, Yahudi ve sosyalizm düşmanlığının dört nala gittiği bu günlerde olan bir gelişme bu gidişi geri dönülmez bir hale getirecektir. 28 Kasım?da Savaş Bakanı General Mercier?in Le Figaro gazetesine bir demeci yayınlanır. Mercier Dreyfus’un suçluluğunun “neredeyse kesin olduğunu” açıklamamıştır. Olaylar daha da büyür? ?Paris Birinci Savaş Konseyi?nde 19 Aralık?ta başlayan dava görülmemiş bir hızla sonuçlanır. 22 Aralık?ta karar açıklanır: Dreyfus suçlu bulunmuştur. “Hainlere ölüm” sloganlarıyla rütbeleri sökülen Dreyfus, ömür boyu hapis cezasına çarptırılır.Dreyfus için cehennem günleri başlayacaktır. 12 Mart 1895? Güney Amerika’ya doğru yola çıkan Dreyfus, Fransız Guyanası, Şeytan Adası’nda bir hücreye kapatılır. Evet, ünlü Kelebek kitabına, filmine konu olan adaya?

Bu arada Sandherr?in yerine Yarbay Picquart atanır. Picquart ele geçirdiği bir belge ile casusun Binbaşı Esterhazy olduğunu düşünür. Dreyfus?u suçlu duruma sokan belgenin Esterhazy tarafından yazıldığı iddia edilir. Ancak ?derin devlet? bu iddiaları kabul etmeyerek Yarbay Picquart?ı cezalandırır. Picquart Tunus?a sürülür. Bir süre sonra Dreyfus Davası Fransa?yı sarsar, yüzlerce aydın, binlerce Parisli Dreyfus?un özgürlüğü için mücadele eder. Sonunda Dreyfus tahliye olur. Zola ise bu olaydan dolayı çarptırıldığı hapis cezasından yurtdışında kalarak kurtulur.

Emile Zola, Dreyfus?un suçsuzluğuna inananlardandır. Dreyfus üzerinden yükselen milliyetçi rüzgarın Fransa?nın alnına leke süreceğini düşünmektedir. Bu adaletsizliğe karşı çıkılmalıdır. Emile Zola vicdanının sesini, ülkesiyle ve dünya ile paylaşmaya karar verir. Dreyfus?un suçsuz olduğunu ve yargılamanın adil olmadığını yazarak, Dreyfus?un suçsuz olduğunu düşünenlerin sesi olur…

Emile Zola; gazete yazıları ile, broşürlerle Dreyfus?un suçsuzluğunu her yerde yüksek sesle söylemeye başlamıştır. Ancak yayınlanan ?Gerçek Yürüyor?, ?Gençliğe Mektup? ve ?Fransa?ya Mektup? isimli broşürler Zola?nın beklediği etkiyi yapmayacaktır. 11 Ocak 1898? Esterhazy beraat edecek, Picquart ise tutuklanır.

Zola, 13 Ocak 1894?te Aurore gazetesinde ?Suçluyorum? (J?Accuse) başlığıyla Cumhurbaşkanı?na seslenen açık bir mektup yazar; Dreyfus?ü kanıt olmadan mahkûm ettiği için genelkurmayı ağır bir dille suçlar. Gazete o gün 300.000 adet satar. ?İtham Ediyorum!? başlıklı yazısı ile kamuoyunu harekete geçirmeyi başaran Zola hakkında bu mektup nedeniyle dava açılır ve yargılanmaya başlar. Sosyalist Jules Guesne, Emile Zola?nın tavrını ?Bu yüzyılın en büyük devrimci eylemidir? diyerek olumlar. Bu kez Zola, Fransa?yı derinden sarsmayı başarmış, halk Dreyfus?un suçsuz olabileceğini düşünmeye başlamıştır.

Zola?nın mektubu ses getirmiş, kamuoyunu harekete geçirmiştir. Ancak başka harekete geçenlerde vardır. Emile Zola hakkında yazısından dolayı dava açılır. Aralarında Prèvost, Clemenceau, Durkheim, Anatole France ve Proust gibi aydınların bulunduğu Zola?yı destekleyenlerin çabaları sonuçsuz kalır.

7 Şubat 1898?te açılan dava, 23 Şubat?ta sona erer. Zola?nın tarihi savunmasının son sözleri tarihin sarkacında asılı kalacaktır: “Ülkemin yalan ve adaletsizlik içinde kalmasını istemedim. Burada bana ceza verilebilir. Ama bir gün, şerefinin kurtulmasına yardım ettiğim için Fransa bana teşekkür edecektir.” Emile Zola, yüz yıl sonra olsa da haklı çıkar! Zola, bir yıl hapis ve 3000 frank para cezasına çarptırılır. Yahudi karşıtı gösteriler, saldırıların boyutu giderek büyür. Fransa ?monarşiyi destekleyenler? ve ?cumhuriyeti destekleyenler?, ?asker? ve ?sivil?, ?milliyetçi? ve ?sosyalist?, ?sağcı? ve ?solcu? olarak ikiye bölünmüştür. Dreyfus?a yönelen iktidarın ve milliyetçi kampın tepkileri bir anda ona da yönelir. Basın saldırmaya, milliyetçi ?Vatanseverler Cephe?sinin militanlarını kışkırtmaya başlar. Gösteriler, yürüyüşler yapılır. Saldırılar gecikmez. Saldırılarına uğrayan Zola, Seine Nehri?ne atılmak istenir?

Saldırı ve baskılar sonucunda Zola, İngiltere?ye kaçar. Bir yıl sonra yeni Cumhurbaşkanı Emile Loubet?in yargılanmama garantisi vermesi üzerine 1899?da Fransa?ya geri döner.

Dreyfus, 9 Haziran’da beş yıl hapis yattığı Şeytan Adası’ndan tahliye edilir. Esterhazy?in, Dreyfus?u suçlayan ?kanıtı? kendisinin yazdığını itiraf ettiği mektup 18 Temmuz’da yayınlanır. Bu itiraf davanın yeniden açılmasına neden olacaktır. Ama ?derin devlet? kararlıdır. Bunca olup bitene, bunca delile, itirafa rağmen mahkeme Dreyfus?u yeniden ?suçlu? bulur. Dava uzadıkça, davaya karışan general ve devlet görevlilerinin işledikleri suçlar, usulsüzlükler birer birer ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden davanın bitirilmesine karar verilir.

Ancak Dreyfus yeni bir dava daha açmaya hazırlanmaktadır ve kamuoyu desteği giderek büyümektedir. Çözüm, Cumhurbaşkanı Emile Loubet?in Dreyfus?u affıyla bulunur. Ordu yol açığı haksızlıkları, skandalları her şeye rağmen kabullenmeyecektir. Dreyfus?un itibarının geri verilmesi yıllarını alacaktır.

1904 yılında yeniden yargılanma hakkını kazanan Dreyfus, 1906 yılında Dreyfus kendine yöneltilen suçlamalardan aklanarak yeniden yüzbaşı rütbesiyle orduya geri döner. Yargılıma sırasında Dreyfus?un suçsuz olduğunu, komplolar, günah keçisi arayanların tertipleri bir bir ortaya çıkar. Sonuçta Dreyfus suçsuz bulunur. Ancak bir kere dava da ?devlet? taraf olmuştur. Bu nedenle de ?hata? hiçbir zaman açık bir biçimde kabul edilemez?

Ne yazık ki, Dreyfus?un suçsuzluğunu kanıtlamak için uğraş veren Emile Zola, bunu göremeyecektir. 1902 yılında evinde karısı ile ?baca tıkanması sonucu dumandan zehirlenerek? ölür. Zola ve eşinin ölümü üzerine Dreyfus karşıtı milliyetçi cephenin sesi La Libre Parole (Serbest Söz) gazetesinin manşeti dikkat çekicidir: “Doğalcı bir olay, Zola dumandan boğularak öldü.” Bu olayın bir kaza değil, cinayet olabileceği iddia edilir, yazılır ancak ispat edilemez. Zabıtlara ?kaza? olarak geçen olaydan yirmi yıl sonra bir sobacının Zola?nın evinin bacasını yan evin bacasını tamir ederken tıkadığını ve olaydan dört gün sonra da izlerini sildiği itirafı yansır basına? Ama bu da ispat edilemez. Emile Zola ve eşinin yaşamı iktidarın ve onun destekçisi basının kışkırtması ile böylesi bir sonla noktalanır.

Emile Zola?nın ölümünden dört yıl sonra Dreyfus?un itibarı iade edilir. Bu üstü örtülü bir biçimde yargılamanın ve mahkumiyetin adil olmadığının kabulüdür. Ancak o kadar? Olaya taraf olan generaller, bakanlar asla ?hata? yaptıklarını kabul etmezler? Dreyfus; Legion D’Honneur nişanı ile ödüllendirilir, yarbay rütbesiyle Birinci Dünya Savaşı?na katılır, 1935 yılında ölür.

İtiraf yüz yıl sonra gelecektir. Geçtiğimiz yıl Dreyfus?un itibarının iade edilişinin 100. yıldönümünde Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, Dreyfus ve Zola?dan, Fransız ulusundan ve tarihten şu sözlerle özür diledi: “Dreyfus olayı Fransa ve Fransız tarihi için kara bir lekedir.”

Zola haklı çıkar? Zola?nın ?Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır!? sözü, yüz yıl sonra bile olsa gerçeğin karanlıkta kalmayacağını herkese gösterir?

Yazıyı, “aydın” ya da “entelektüel” sözcüğünün ağırlığını bizlere gösteren Emile Zola’nın 13 Ocak 1898 tarihinde L’Aurore gazetesi’nde yayınlanan “İtham ediyorum” başlıklı yazısından bölümler ile noktalayalım:

İtham Ediyorum!

?Sayın Başkan, Bir gün bana gösterdiğiniz iyi kabulden dolayı gönül borcunu hak etmiş olduğunuz şeref konusunda duyduğum kaygıyı belirtmeme, şu ana dek pek mutlu olan yazgınızın en utanç verici ve en silinmez bir leke almak üzere olduğunu söylememe izin verir misiniz?

Siz, en alçakça itiraflardan tertemiz çıkıp gönülleri fethetmiş bir insansınız. Ancak şu çirkin Dreyfus Olayı isminiz için -yönetiminiz için diyeceğim- ne büyük bir çamurdur! Bir savaş konseyi, çok kısa bir süre önce tepeden gelen bir emirle Binbaşı Esterhazy’yi temize çıkarmayı, tüm gerçeğe ve tüm adalete ağır bir tokat indirmeyi göze aldı. Böylece her şey bitti. Fransa’nın alnına leke sürüldü. Tarih böylesine toplumsal bir cinayetin sizin başkanlığınız sırasında işlendiğini yazacaktır.

Onlar hiçbir şeyden çekinmediklerine göre, ben de her şeyi göze alıyorum. Gerçeği söyleyeceğim. Çünkü davayı ele alan mahkeme, gerçeği tam anlamıyla ve eksiksiz olarak ortaya çıkarmazsa onu söylemeye önceden söz verdim. Konuşmak ödevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz. (?)

Kamuoyunu şaşırtmak, onu çileden çıkartmak ağır bir suçtur. Sıradan ve gösterişsiz insanları zehirlemek, gericilik ve hoş görmezlik tutkularını tiksinç Yahudi düşmanlığına sığınarak körükleyip azdırmak, suçların en ağırıdır! Eğer bu hastalık iyileştirilmezse insan haklarının özgürlükçü büyük Fransa?sı yıkılacaktır. Yurtseverliği, kin ve düşmanlık için sömürmek bir cinayettir. Ve en sonra, tüm insanlık bilimi geleceğin gerçek ve adalet yapıtını oluşturmaya uğraşırken, kılıcı çağdaş tanrı haline getirmek büyük bir cinayettir. (?) Şimdi daha büyük bir kesinlikle yineliyorum: Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır. Herkesin aldığı durum bugün açıkça belli olduğuna göre, dava ancak bugün başlamıştır: Bir yandan gerçeğin gün ışığına çıkmasını istemeyen suçlular, öte yanda her şeyin aydınlanması için yaşamlarını vermeye hazır olan adaletseverler. Daha önce söyledim, yine söylüyorum: Gerçeği yeraltına kapatırsanız birikim oluşur ve gerçek bir yerde öylesine bir patlama gücü kazanır ki, patladığı gün, kendisiyle birlikte pek çok şeyi havaya uçurur. Bu tavırla ilerisi için yıkımların en gürültülüsünün hazırlanıp hazırlanmadığını herkes görecektir. (?)

Bir tek tutkum var; Bunca acılar çeken ve mutluluğa hakkı olan insanlık adına duyduğum aydınlık tutkusu. Coşkulu protestom, yüreğimden kopan çığlıktan başka bir şey değildir. Beni ağır ceza mahkemesi önüne çıkarmayı göze alsınlar ve herkesin önünde soruşturma açılsın! Bekliyorum.

Sayın Başkan, derin saygılarımın kabulünü dilerim.?

Anatole France Zola bu unutulmaz eseri için : “İnsanlığın bilincinde büyük bir sıçramadır.”, “Il fut un moment de la conscience humaine.” der.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!