Gelibolu - Uzun Beyaz Bulut

Gelibolu - Uzun Beyaz Bulut

Buket Uzuner



Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Editörün Notu :
Uzun Beyaz Bulut - Gelibolu romanında, Çanakkale savaşını 1915 ve günümüzde olmak üzere iki zaman diliminden işleyen Buket Uzuner, kitabında dedesinin izini sürmeye gelen batılı genç kadın ve farkı politik görüşlere sahip Türk gençleri aracılığıyla milliyetçilik ve emperalizm konularını ele alır.


 

http://buketuzuner.com/

BUKET UZUNER
UZUN BEYAZ BULUT-GELİBOLU

Özet-Sinopsis

2000 yılında Gelibolu' yu ziyarete gelen genç bir Yeni Zelanda' lı kadın (Viki), Çanakkale Savaşı gazisi bir Türk'ün aslında kendi büyük dedesi olduğunu iddia edince ülke çapında bir skandal patlar. 1985 yılında eceliyle ölen ve Çanakkale'de çok sevilen, saygın bir Türk gazisinin aslen bir Anzak askeri olduğu iddiası, Birinci Dünya Savaşı'nın Çanakkale cephesinde birbirlerine karşı savaşan ülkelerin diplomatlarını, asker ve tarihçilerini de kapsayan uluslararası boyutta büyük bir polemiğe yol açmıştır. Bu sırada Gelibolu' ya büyük dedesinin izlerini aramaya gelen Yeni Zelandalı kadın, kendi büyük dedesi olduğunu iddia ettiği Türk gazisinin yaşayan tek çocuğu, yaşlı kızının (Beyaz Hala) evine misafir edilmiştir. Gelibolu' da bilgeliği, deneyimleri ve babasına duyulan saygı nedeniyle çok sevilen yaşlı köylü kadın, babasının Çanakkale savaşı sırasında yazdığı mektupları, yabancı genç kadına verir. Genç kadın da kendi büyük dedesinin aynı tarihlerde, aynı yerden evine yazdığı mektupları yanında getirmiştir.

Roman ilerledikçe okurun da bir dedektif gibi katılacağı iz sürme serüveni, tez-antitez ekseninde milliyetçilik, emperyalizm gibi konular üzerinde cesur ve farklı bir yolculuğa çıkarken, sekiz buçuk ayda 500.000 genç insan hayatının yokolduğu, Türk ve dünya tarihi açısından çok önemli sonuçlara neden olan Çanakkale Savaşları'nın insani ayrıntıları da gün yüzüne çıkmaktadır. Yaşlı köylü kadının İstanbul'da yaşayan avukat torunu (genç Ali Osman), büyük ninesini ziyaret için Gelibolu'ya gelince, yabancı kadın uzak akrabası olduğuna inandığı bu genç adamın tarihi yeniden okumak, yeniden yorumlamak tezleriyle, karizmatik albenisi arasında sıkışır, bocalar. Aralarındaki duygusal gerilim, her ikisinin de büyük dedelerinin aynı savaşta birbirlerine karşı savaşan iki düşman asker mi, yoksa bir Türk askerinin şehit olmadan önce tesadüfen kurtardığı, aklını kaçırmış bir Anzak askeri mi olduğu sorusuna yoğunlaşmalarını güçleştirir. İki gencin büyük dedelerinin izlerini sürerken yaşadıkları aşk, romanın can alıcı gizemini çözmekte beklenmedik açılımlar yaratır. Ve geldikleri noktada evrensel bir soruyla karşılaşırlar: Eger aynı adam aynı savaşta iki düşman ülkede savaş kahramanı olmuşsa, 21. yy insanlığı bunu kabul edebilecek kadar gelişmiş midir? Yoksa bazı sırlar sonsuza dek korunmalı mıdır?

Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu, Türk Tarihi' nin en önemli zaferlerinden Çanakkale Savaşları' na 2000' li yılların bilinciyle ve uluslarası tezleri de ciddiye alarak bakan, epik bir roman. Tarihin ve savaşların insani ayrıntılar bilinmeden anlaşılamayacağının derinlikli, lirik ve edebi bir kanıtı.

Buket Uzuner'in Ekim 2001'de bir hafta İstanbul ve Ankara'da billboard'larda kalan afişi

UZUN-BEYAZ-BULUT-GELİBOLU ROMANININ TARTIŞMAYA AÇTIĞI SORULAR...

1-Aynı adam, aynı savaşta düşman iki ülkede savaş kahramanı olabilir mi?

2-Birinci Dünya Savaşı'nda Müttefikler Çanakkale Cephesi'nde Osmanlı İmparatorluğu'nu yenebilseydi ve Çanakkale geçilebilseydi, Bolşevik Devrimi yapılamaz, Sovyetler Birliği kurulamaz, bunun sonucu olarak 20.yy' da dünya sahnesinde hala Rus İmparatorluğu devam eder miydi? Çanakkale Savaşları'nı Türkler'in kazanması dünya tarihini radikal olarak değiştirmiş midir?

3-Çanakkale Savaşları'nda Osmanlı Ordusu bütün askeri sırları ve silahlarıyla Almanlar'a teslim edilmişti. 5. Ordu Komutanı Alman General Liman von Sanders'di ve savaşla ilgili kararları o veriyordu. Almanlar Çanakkale Zaferi'ni bir Alman zaferi olarak kutlama hakkına sahipler mi? Alman tarih kitaplarında Çanakkale bir Alman zaferi olarak mı okutulmaktadır?

4-General Sanders' in bazı yanlış askeri kararlarında Müttefikleri Çanakkale' de Türklerle oyalayarak Avrupa cephesindeki Almanları korumak üzere bir art niyet var mıydı?

5- 12 Ağustos 1915' de Suvla Koyu' nda bir bulut içinde kayboldukları 3 Yeni Zelandalı asker tarafından notere tasdikli raporla bildirilen İngiliz 4. Norfolk Taburu' na oldu? Hiçbir iz bırakmadan kaybolan 267 İngiliz askeri' ni Ingilizler'in dediği gibi Türkler topluca öldürdüler mi? Yoksa bu askerler, Yeni Zelandalılar'ın anlattığı gibi 'buluta binip' gittiler mi? Çanakkale'deki kayıp İngiliz taburunun sırrı ne zaman çözülecek?


Buket Uzuner' in Biyografisi

http://buketuzuner.com/

Romancı, hikayeci ve gezi yazarı Buket Uzuner 3 Ekim Pazartesi günü Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi, (Norveç) Bergen Üniversitesi, (ABD) Michigan Üniversitesi’nde biyoloji ve çevre bilim eğitimi aldı. (Finlandiya) Tampere Teknik Üniversitesi ve O.D.T.ܒde araştırmacı olarak çalıştı, ders anlattı. Romanları yedi dile çevrilen Buket Uzuner 1996 yılında (ABD) Iowa Üniversitesi’nin (IWP) onur üyesi olmuş, 2004 yılında da ODTÜ senatosu tarafında takdir belgesiyle onurlandırılmıştır. Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika, Kanada ve Avrupa’da uzun tren seyahatleri yapan ve yaşayan Buket Uzuner şimdi İstanbullu’dur.

Buket Uzuner’in Türkiye’de yayımlanmış kitapları

Hikaye:

Benim Adım Mayıs (1986), Ayın En Çıplak Günü (1988), Güneş Yiyen Çingene (1989), Karayel Hüznü (1993), Şairler Şehri (1994), Şiirin Kızkardeşi Öykü(2003)

Gezi:

Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları (1989), Şehir Romantiğinin Günlüğü (1998), New York Seyir Defteri (2000)

Roman:

İki Yeşil Susamuru, Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri (1991), Balık İzlerinin Sesi (1993 Yunus Nadi Roman Ödülü) (1992), Kumral Ada~Mavi Tuna (1998 İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Ödülü) (1997), Uzun Beyaz Bulut- Gelibolu (2001), İstanbullular (2007)

Biyografi:

Gümüş Yaz, Gümüş Kız (2002)

Deneme:

Selin ve Cem’le Yolculuklar (2004)

İngilizce çeviriler (Everest Yayımnları)

Sound of Fishsteps, Mediterranean Waltz, The Long White Cloud- Gallipoli, Istanbul Blues

Uluslararası Yayımlar
İtalya

Kumral Ada-Mavi Tuna (Sellerio, Sicilya)

Yunanistan

Kumral Beyaz Bulut Ada- Mavi Tuna (Psichogios, Atina), Uzun Beyaz Bulut -Gelibolu (Psichogios; Atina), İstanbullular (Psichogios, Atina- çeviri aşamasında)

İsrail

Kumral Ada- Mavi Tuna (Cartaben, Tel Aviv)

İngiltere

A Cup of Turkish Coffee (Milet, Londra)

G. Kore

Kumral Ada-Mavi Tuna (Chungeoram, Seoul)

Romanya

Kumral Ada-Mavi Tuna ( Ars Longa Co., Bükreş)

İspanya

Kumral Ada-Mavi Tuna (There Borders, Murcia) (çeviri aşamasında)


 

Türkiye'den Aotearoa'ya

http://www.radikal.com.tr/

02/04/2006

Yerli dilinde (Maorice) Yeni Zelanda'nın adı 'Aotearoa' (uzun beyaz bulut) olarak biliniyor. Çok kültürlü olan bu ülkede bir avuç denebilecek kadar Türkiyeli mevcut.EMET DEĞİRMENCİ (Arşivi)Yerli dilinde (Maorice) Yeni Zelanda'nın adı 'Aotearoa' (uzun beyaz bulut) olarak biliniyor. Çok kültürlü olan bu ülkede bir avuç denebilecek kadar Türkiyeli mevcut. Ancak dört milyonluk olan ülke nüfusu göz önüne alınırsa yine de Türkiye'den gelenler azımsanamaz. Çünkü kendi renk ve tatlarıyla bugünkü Yeni Zelanda (YZ) mozayiğinde yerleri fark ediliyor.

Türkiyelilerin YZ'ya gelişi 1970'li yıllarda Avustralya olduğu gibi kitlesel göçe dayanmıyor. Daha maceracı ve daha az para hırsı olan, tek tek kişiler burayı mesken tutmuş gibi. 23 Ağustos 1994'te iki ülke arasında yapılan bir anlaşmayla Türkiyeliler YZ'de iş bulup çalışma yetkisi elde etti. Belli meslek becerileri olan azınlık (mühendis ve teknisyenler gibi) kendi alanlarında iş bulmayı becerebilmiş durumda. Ancak, çoğunluğu yine kebapçılıktan karın doyuruyor. Kebapçıların ülkenin her yerine yayıldığı söylenebilir. Buradaki kebap dükkanlarının çoğu ise öyle hızlı ayak üstü atıştırma (fast food) yerleri türünden değil. Geniş otantik dekorasyona sahip kebap lokantaları halinde. Bu yılın başlangıcında Güney Adası'na yaptığımız bir gezide Picton çevresinde de Karadenizli bir kebap restoranına rastladık. Hatta Türkiye'den getirttikleri Turkuaz desenli kartlara da restoranda geniş yer ayrılmıştı.

Başkent Wellington'dan söz edecek olursak, o zevkli kebap dükkanlarını ilk kuran Türkiyeliler olmasına karşın şimdiki sahipleri Iraklılar. Bazıları farklı işler kurmak, bazıları da başka nedenlerle iş yerlerini satmışlar. Kısacası, (her ne kadar Aucklanda'da durum farklı olsa da) bugün Wellington'daki kebapçılığı Süryani kökenli Iraklılar yürütüyor. Bu yazı için Wellington'un en işlek, renkli ve çok kültürlü yerlerinden biri olan Küba Caddesi'ndeki 'Abra Kebap'ta çalışan Yunus ve Eren'le söyleştik. Her ikisi de ilk bakışta buradaki refah devleti sisteminden memnun görünüyor. Buradaki yaşamın Türkiye'dekine oranla daha adil ve tıkır tıkır işleyen bir sistem üzerine kurulu olduğunu vurguluyorlar. Yunus iş başında olduğu için bize çok az zaman ayıramıyacağını belirterek anlatıyor: "Burada sokaklar güvenli. Polisler silah taşımaz, hatta bir vaka olduğunda insana dokunamaz. Burada sınıf farkı yok. Kebap dükkanında çalışan da ev, bark ve araba sahibi olabiliyor". Eren araya giriyor, "Farklı sınıflardan arkadaş edinmek de kolay. Örneğin, bankadaki memurla ben aynı bara gidebiliyorum". Bu arada, Yunus'un Yeni Zelandalı, ebe olan bir eşi olduğunu belirtelim. Evde, su içinde doğal doğumu tercih edenlere yardım ediyor. Yunus, 1997'de Diyarbakır'dan buraya işçi olarak gelmiş ve ilk kez bu yıl Türkiye'ye gidecek olmanın heyecanı içinde. Eşiyle birlikte mi Türkiye'ye gideceklerini soruyorum. "Yok, o şimdi iki yıllığına üniversitede öğretmenlik kontratı imzaladı. Bir yere kımıldayamaz" diye yanıtlıyor.  Kişisel özgürlük var

Eren de, 1997'de abisinin kebap dükkanına çalışmak üzere Adana'dan işçi olarak gelmiş. Geçen hafta Karadenizli patronundan ayrılıp kendine Kaşlı bir patron buldu. Eren, Türkiye'deki anlayışla buradakini kıyaslamaya devam ediyor; "Türkiye'de bir de saçına başına karışırlar. Örneğin, ben Türkiye'de böyle uzun saçlı ve küpeli olsam, 'Ne o karı gibi saç uzatıp küpe mi takıyorsun?' derler. Burada kişisel özgürlük var". Avustralya'dan YZ'ye birkaç ay önce gelmiş biri olarak, biraz daha onları deşmeye çalışıyorum ve Eren ile Yunus'un birleştiği başka noktalar olduğunu fark ediyorum. Onlar da diğer birçok göçmen gibi buradaki yalnızlıktan şikayetçiler. Batılı bir kültür içinde kendilerini ifade edemediklerinden yakınıyorlar. Ayrıca 11 Eylül saldırısından sonra YZ'de ayrımcılığın hissedilmeye başlandığını belirtiyorlar. Eren ekliyor: "Mesela kiminle arkadaş olduğun ya da kız arkadaşının yerli mi ya da hangi etnik gruptan olduğu önceden pek sorulmuyordu. Şimdi ise söz konusu oluyor".

Bunun yanında YZ'nin 'bir kadın ülkesi olması', erkek egemen kültürden gelen Türkiyeli erkekleri biraz rahatsız etmiş gibi görünüyor. Daha önce Türkiyeli erkekler arasında şöylesi bir diyaloğa kulak misafiri olmuştum. "Burada erkeklerin esamesi üçüncü sırada anılır abi. Önce kadın hakları, sonra hayvan hakları ve doğa ve üçüncü olarak da biz erkekler... Baksanıza üç dönem üst üste başbakanımız bile kadın". Gerçekten de bu noktada YZ'lı kadınların dünyada ilk (17 Ekim 1874 tarihinde) seçme ve seçilme hakkı elde ettiklerini belirtmekte yarar var. Ancak her ne kadar Türkiyeli erkekler arasında böylesi bir ironi varsa da, bugün YZ'lı feministler katetmeleri gereken daha çok yolları olduğunun bilincindeler.

YZ'da yerlilerin elde ettikleri haklar, buranın çok kültürlü yapısının başlangıcını oluşturuyor. Yeni Zelandalıların daha toleranslı olmasında beyazların Maorilerle karışmasının önemi var. Nüfusun büyük bir kesiminde Maori kanı olduğu söyleniyor. Maoriler beyazlara (yerli olmayan anlamında) 'Pakeha' diyorlar. Maorilere yerli kabile anlamına gelen "iwi" dense de, beyazlarla birlikte ortak bir niteleme olan "Kiwi" deyimi (Yeni Zelandalı anlamında) kullanılıyor. Maoriler sömürgeci beyaz adama teslim olmamak için çok kan dökmüşler. Her iki taraf arasındaki çatışma 1862 yılında 'Waitangi Anlaşması' yapıldıktan sonra sakinleşmiş. Her yıl 6 Şubat'ta bu gün kutlanıyor. Eren'e buradaki çok kültürlülüğü nasıl bulduğunu soruyorum. "Elbette ilginç. Her ne kadar buradaki kavgacı kesim Maoriler olsa da, onlardan ilginç şeyler öğreniyoruz. Örneğin, geçen gün barda farklı bir kültürden birisiyle tanışmıştım. Adam Moğolistan'danmış ve ondan at eti yendiğini öğrendim. Oralarda kış çok soğuk olduğu için, at eti insan vücudunu sıcak tutarmış".

Türkiye-YZ ilişkisi Gelibolu Savaşı ve Anzakların tarihine dayanıyor. Hatta bu ilişki sonucu Wellington'a yakın Porirua bölgesinde bir "Kemal Atatürk" adlı ilkokul olduğunu öğreniyorum. Malatya kayısısını ve Aydın incirini marketlerde bulabilmek hoş. Ancak geçen sene Tayyip Erdoğan'ın YZ ziyaretinde asıl amacın ticari ilişkileri canlandırmaya dayalı olduğu gözleniyor. Oysa buradaki Türkiyeliler temel sorunlarıyla ilgilenilmediğini belirtiyorlar. Askerlik, iki ülke arasındaki sosyal güvenlik anlaşmalarının eksikliği gibi...

11 Eylül 2001 saldırısından sonra batılı ülkelerde Ortadoğulu göçmenlere "şüpheli" gözüyle bakıldığı bir gerçek. Ancak Kiwi ülkesi yine de bunlardan en az etkilenenlerden. Çünkü halkın sosyal konulara duyarlı olması onları tarihten ders çıkartmaya itmiş. Birçok Türkiyelinin kafasında "bir gün geri dönme" projesi olsa da, onlar bazen hayal kırıklıkları, bazen da sevinçleriyle uzun beyaz bulut içindeki serüvenlerine devam edecekler.

   

Buket Uzuner'le UZUN BEYAZ BULUT-GELİBOLU romanı üzerine söyleşi

http://buketuzuner.com/

AKTÜEL- Kürşad Oğuz (Ekim'2001 s:532)

1- Klasiktir ama sormalıyım, neden Gelibolu veya neden Çanakkale?

1- O zaman ben de klasik bir yanıt vereyim, her ne kadar son zamanlarda bir 'ısmarlama roman' konusu gündemde olsa da, ben yaratıcı bir kurgu yazarının ancak kendi düşgücünü harekete geçirecek konularda yıllarca süren bir roman çalışması yapabileceğine inananlardanım. Tıpkı Borges gibi. Daha açıkcası, Borges'in pek sevdiğim: "Yazarın işi, kendi düşgücünü harekete geçiren şeyleri yazmaktır." özdeyişinin çok samimi olduğunu inanan bir yazarım. Ben, beni zorlamayan, 'bunu yazmazsam çatlarım!' diye huzursuzluktan boğulmadığım hiçbir konu ya da karakteri yazamayan bir romancıyım. Yani Çanakkale Savaşları bir defa aklıma takıldığında artık diğer takıntılarım birer figürana dönüşmüştü ve ben bunun anlamını çoktan bilecek kadar deneyim kazanmıştım. O andan itibaren Çanakkale Savaşları üzerine bir roman yazmak zorundaydım. Bu fiziksel bir rahatsızlığa dönüşecek kadar sert, yazarı huzursuz edecek bir takıntıdır, şaka yapmıyorum. Ama tabii öncelikle bir dürtü, bir işaret, bir dokunuş gerekir ve bu da çoğunlukla bir ayrıntıda saklıdır. Aynen öyle oldu. Bundan altı yıl önce, günlerden bir gün oğlumu ilkokula kayıt ettirmek azusuyla Galatasaray Lisesi'ne gitmiştim. Ama okulun duvarlarında bana bakan gencecik delikanlıların fotoğraflarını gördüğüm ve fotoğrafların altlarında 18 yaşlarında Çanakkale'de şehit olduklarını okuduğum anda okul kaydını falan unutmuştum. Yüzlerce delikanlının çok iyi eğitim koşullarını bırakıp, bir savaşa gönüllü gidişleri kadar, bu kadar iyi eğitimli genci yitirmenin Cumhuriyet Devrimi için ne büyük bir beyin kaybı olduğunu düşünerek o duvarın önüne çakıldım. Aslında tam o sırada ben bir Çanakkale romanı yazmaya karar vermiştim ama o anda bunu pek farkında değildim. Bu hep böyle olur. Bir ayrıntı kanınıza girer. Tek bir virüs gibi. Ve eğer uygun bir yer bulmuşsa yayılır, çoğalır. Her yazar farklı virüse uygun ortam sağlar. Bu da yazarın kişiliği ve yetiştiği ortamla ilgilidir. Yazar bu bir çeşit hastalıktan ancak yazarak kurtulur. Çanakkale virüsü kanıma girdiğinde ben Kumral Ada-Mavi Tuna'yı yazmaktaydım. O günden sonra Çanakkale Savaşları sırasında bizim ve Anzak gençlerinin ailelerine yazdığı asker mektuplarına rastladım dergilerde. Ama tesadüfen değil, hayır tesadüfen değildi bu mektuplara rastlamam... Ben tesadüfe inanmam. Hiçbir şey tesadüf değildir. Biz varoluşumuz ve eğilimlerimizle o tesadüfleri hazırlarız bence. Daha önce pek çok kez karşılaştığım halde dikkat etmeden, üstünden atladığım Çanakkale mektupları ve Çanakkale Savaşları'yla ilgili herşey artık benim ilgi alanıma girmişti. Adeta mıknatıs gibi bu konudaki her ayrıntı ve belgeyi çekiyordum. Ve artık bilinçli olarak bu romanı yazmaya başlamıştım.

2- Çevremdeki pekçok insanın Gelibolu'yla ilgilendiğini biliyorum. Hem de araştırma amacıyla. Mikro tarih çalışmalarının yeni gözdesi Gelibolu mu acaba? Öyleyse neden?

2- 1996 yılında ben Çanakkale ile ilgilenmeye başladığımda henüz bu konu 'moda' değildi. Sık sık Kadıköy sahaflarını dolaşıp, konuyla ilgili bildiğim dillerde ve hatta bilmediğim Osmanlıca'da ne var ne yok araştırıyor, sahaf arkadaşlara siparişler veriyordum. Bu kitap, belge toplama serüvenim beş yıl sürdü. O sıralarda yalnızca Can Dündar, Gelibolu'nun İki Yakası adlı çok başarılı bir belgesel yapmıştı. Ama sizin de dediğiniz gibi son yıllarda konuya ilgi arttı. İki yıl öncesine kadar zor bulunan Çanakkale-Gelibolu belge-kitapları, iki yıldır yeni baskılar yaptı ve çok aranır olmaya başladı. Hatta geçen yıl Moda'da bir sahaf, benim bir moda yaratıp yaratmadığımı sorguluyordu(!) Benzer bir durum Kumral Ada- Mavi Tuna romanında da başıma gelmişti. O romanı iç-savaş sözcüğünü henüz telaffuz etmediğimiz 1993 yılında yazmaya başlamıştım. Roman bittiğinde iç-savaş artık çok kullanılır bir sözcük olmuştu. Galiba ben çok yavaş roman yazıyorum. Seçtiğim kavramlar ya da konular moda olmadan romanlarımı bitirsem böyle sorularla karşılaşmayacağım herhalde Kürşad Oğuz. Şaka bir yana yakın tarihimiz yalnızca Gelibolu-Çanakkale cephesiyle değil, bütün cepheleri ve insani ayrıntılarıyla artık modern Türkiye insanının ilgisini çekiyor. Derin bir uykudan uyanıyoruz ve 'durun bakalım, şu bize yalnızca hamasi kavramlar ve istatistiksel verilerle anlatılan tarihimiz neymiş aslında?' diye sormaya başlıyoruz. Bence önemli ve olumlu bir ilgi, umarım benim romanım da bu konuda etkili olur. Neyse belki ilerde bir Sarıkamış romanı yazabilirim, henüz moda olmadan size açıklayayım da gelecek sefere bana bu soruyu sormayın.

3- Romanınıza dörtbuçuk yıl önce başlamışsınız, ne tür çalışmalar yaptınız?

3 Ben bir bilim insanı (çevre bilimci) olmak üzere uzun yıllar eğitim aldım ve uzun yıllar da bir araştırmacı olarak çalıştım. Bu nedenle bir roman yazmadan önce bir deney laboratuvarı kurar gibi hazırlanırım. GELIBOLU'yu yazmaya başlarken öncelikle kendimi eğittim. Konu ve insani ayrıntılar beni mıknatıs gibi çekmişti ama Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son yılları ve 19. Yüzyıl sonu Avrupası hakkında bilgilerim oldukça genel ve yetersizdi. Farklı kaynaklardan bol bol okudum. Tarihçiler, askerler ve diplomatlarla tanıştım, buluştum, yazıştım ve tartıştım. Benim bir görüşüm vardı ama farklı görüşleri de -bazen öfkelenmemek için kendimi zor tutarak- dinledim, anlamaya çalıştım. Karşıt görüşleri anlamaya çalışmak biz Türkler ama en çok da aydın Türkler için ne zor bir iştir bilirsiniz! Biraz Osmanlıca çalıştım. Sonra işin Anzaklar ve ingilizler kısmı başladı. Bu sırada araya giren bir yıllık New York serüvenimde ben yanımda Arı Burnu koyundan alınmış çakıl taşlarım, boş Osmanlı fünyelerimle New York Halk Kütüphanesi'nin (Public Library) zengin arşivlerinde geziniyordum. Çanakkale konusunda yazdığımı bilen arkadaşlarım, akrabalarım ve okurlar bana kolilerle kitap ve belge postaladılar. Romanın girişindeki kalabalık teşekkür yazısı bu nedenledir ve samimidir. Bu yardımlara müteşekkirim, çok yararını gördüm. Hatta New York konsolosluğumuz 1999'da kentte yaşayan bir Türk yazarının Gelibolu'yla ilgili bir roman yazdığını Yeni Zelanda'nın New York konsolosuna haber verince 25 Nisan Anzak anma törenine yakamda bir Gelibolu gelinciğiyle katılmak şansına eriştim. Böyle ayrıntılar bir romancı için önemli sürprizler taşır. Ve tabii çok sık Gelibolu'ya, Eceabat'a, Milli Park'a ve Çanakkale köylerine gittim. Güneşin Arı Burnu'nda doğuşunu yakalayabilmek için orada, toprak üzerinde uyudum. Bunları tamamen kendi olanaklarım ve üstelik bir anne yazar olmanın sorumlulukları içinde yaptım. Yani her bakımdan çok özverili bir çalışma oldu. Tabii ailemden büyük destek görmesem bu iş çok daha fazla uzardı. Umarım roman layık olduğu yeri okurun yüreği ve beyninde bulur.

4-Basın bülteninde milliyetçilik-emperyalizm gibi konuları romanınızda işlediğiniz belirtiliyor. Sizin bu konulara yaklaşımınız nedir?

4-Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu romanı günümüzde geçen, bir modern zamanlar romanı. Ancak mektuplarla 1915'e geri dönüşler var. Böylece günümüzün globalleşme-dünya devleti değerleriyle yetişmiş bir aydın Türk (genç Ali Osman), bir Batılı genç kadın (Viki), bir yalnızca gününü yaşayan, dünyaya ilgisiz ortalama genç (Mehmet) ve bir de memlekete gözleri öfkeden körleşmiş olarak bakan, kendisine benzemeyenlere hayat şansı tanımayan fanatik bir gencin (Tahsin) milliyetçilik ve emperyalizm üzerine düşüncelerini aktarmak ama öte yandan ulus-devlet kavramının yeşerdiği 1915'lerde genç olan bir Anzak askeriyle, bir Osmanlı subayının fikirlerini aynı romanda yanyana tartışmak şansını yakaladım. Bana gelince, ben milliyetçiliğin doğuştan gelen bir duygu değil, öğretilmiş ve yaratılmış bir duygu olduğunu düşünüyorum. Ama yurtseverlik iyi yetişmiş herkesin içinde kendiliğinden oluşur. Yurtseverlik insanın kendi evine özen göstermesi gibi içgüdüseldir. Bir örnek vereyim: eğer ben aynı anne ve babadan Türkiye'de doğmuş ama Amerika'da büyütülmüş bir çocuk olsaydım, bugün İstiklal marşı ve Türk bayrağına olan duygusal bağlılığım, o zaman Amerikan ulusal marşı ve bayrağına, Mustafa Kemal'e olan hayranlığım da George Washington'a olabilirdi. Ama ben o halde de bir Doğu-Akdenizli karakteri gösterecektim. Çünkü genetik özellikler öğretilemez, ancak eğitimle biraz değiştirilebilir. Söylemek istediğim, milliyetçilik gözlerimizi kör etmeden, kendi bilincimizle dünyaya bakmamız hem yaşadığımız ülke hem de dünya adına yararlı olacaktır. Çünkü, haydi genç Ali Osman'ın ağzından söyleyeyim; "Kaba ve gösterişli milliyetçilik verimsiz milliyetçiliktir. Ve tarih bunu defalarca kanıtlayan hikayelerle doludur. Asıl yurtseverlik, insanın yaşadığı ülkeye ve o ülkeyi paylaştığı insanlara karşı samimi olarak katkıda bulunması, demokrasi ve bolluk için onurlu ve dürüst çalışmasıdır." Ben de tıpkı genç avukat Ali Osman gibi düşünüyorum: Yurtsever insan, yalnızca yaşadığı ülkeyi değil, bütün dünyayı ve diğer insanları da önemser, onların yaşam ve haklarına da saygı duyar. Türkiye'de ancak Cumhuriyet Devrimi'nin ilk yıllarındaki gibi bir yurtseverlik anlayışı hakim olduğunda ayağa kalkıp, yürümeye devam edeceğiz. Bunun için samimi, dürüst ve yurtsever gençlerin şeffaf ve onurlu bir siyaseti yapılandırmaları, yani gençlerin siyasete girmesi şarttır. Bundan başka kurtuluşumuz yok. Nitekim, roman karakterlerinden genç avukat Ali Osman da yakında siyasete atılacağını bize açıklayacaktır.

5-Gelibolu'ya hangi sıklıkta gidiyorsunuz ve ne kadar süreden beri gidiyorsunuz? Bu gidişlerinizde sizi şaşırtan şeyler öğrendiniz mi?

5-Gelibolu ve Çanakkale'ye 1998'den beri gidiyorum. Önceleri yılda birkaç kez gidiyordum. Özel kutlama, anma günlerinde. 1999'da bir yıl New York' ta yaşadım ama son 2 yıldır artık Gelibolu' ya yerleşmiş gibi hissediyorum kendimi. Ayda bir gidiyorum desem yalan olmaz. Artık Anafartalar Köyleri'nden biri sanki benim köyüm oldu. Birlikte yiyip içtiğim, beni kendi köylüleriymişim gibi kabullenen, her seferinde meyve, ekmek, badem torbalarıyla uğurlayan Helvacı ailesi, muhtar ve köylüler romanın ayrıntıları konusunda bana çok yardımcı oldular. Biliyorsunuz, romancı ayrıntılara aşıktır. Çanakkale Savaşı yıllarında çocuk olan ve o zaman ait anılarını uzun uzun anlatan dede ve nineler, banda kaydettiğim yöre manileri, türkü ve yemek tarifleri romanı yazarken çok işime yaradı. O toprakta beni büyüleyen bir bereket var. Gelibolu'nun yerlileri oraya 'evliyalar beldesi' diyorlar. Evliyalar da kendi dönemlerinin bilge ve kültürlü insanları olduklarına göre bu işte bir keramet olduğu anlaşılıyor. Piri Reis de Balık İzlerinin Sesi romanıma bir Gelibolulu olarak herhalde bir tesadüf olarak girmemişti. Evet, orada beni şaşırtan çok ayrıntı öğrendim. Romanda bazılarını bulacaksınız.

6-Yine klasik ama romanınızı öyküsü ne kadar gerçeğe yakın?

6-Roman gerçeğe tamamen aykırı hatta çok çılgın görünen bir öykü üzerine kurulu: Aynı adam aynı savaşta iki düşman ülkede kahraman olabilir mi? Olamaz, değil mi? Peki ya olursa... Ben de sizin gibi hınzırlık yapacağım ve klasik bir yanıt vereceğim bu hınzır sorunuza: Bu roman bir kurgu çalışmasıdır. Gerçekle benzerlikler olsa olsa tesadüftür.

7- 21.yy insanlığı 1915'ten ne kadar farklı?

7-Yalnızca bu soruyu soracak kadar farklı. Çok değil. İnsanlık henüz kendi yanlışları, zalimlikleri ve bencillikleriyle yüzleşemeyecek kadar kibirli, bencil ve zalim. Ama bu soruyu sormaya başlamamız bile bir umut. Küçücük, zayıf ve henüz azınlığa ait bir umut. Ama herşey hep böyle başlar.

8-Neden Uzun Beyaz Bulut adı?

8-Yeni Zelanda'nın ilk sahibi olan yerliler, yani Maoriler adalardan oluşan ülkelerine kendi dillerinde Aotearoa yani Uzun beyaz Bulut adını takmışlar. Sonra malum İngilizler, İskoçlar ve İrlandalılar buraya gelmiş ve adanın adını Yeni Zelanda diye değiştirmişler. Romanın kahramanlarından biri Yeni Zelanda asıllı bir Anzak asker. İşte romanın adı UZUN BEYAZ BULUT-GELİBOLU bu anlamda bir siyasi şifredir. Okur, roman geliştikçe bir dedektif gibi bu şifreyi çözecek (belki de çözemeyecek) Yani aslında bir polisiye roman olmayan bu romanın okuru zaman zaman bir dedektif rolüne girebilecektir (Bence kaçınılmaz olarak).

9-Tarihi biraz değiştirelim. Müttefikler Çanakkale' de Osmanlı' yı yenebilseydi dünya tarihinde neler değişirdi?

9- Kesinlikle çok şey. Çanakkale Savaşları'nda yenilseydik, İngilizler'in asıl amacı olan boğazlardan Rusya' ya ulaşma hayalleri gerçekleşecek, orada da Rus Çarı' nı koruyacaklardı. Bolşevik Devrimi hemen yapılamayacaktı. Sovyetler Birliği belki hemen değil, yıllarca sonra kurulacaktı. İstiklal Savaşı ve modern Türkiye' nin kurulması da çok ama çok zor olacaktı. Herhalde kendisi de bir imparator olan Çar, Mustafa Kemal Osmanlı İmparatorluğu' na ve kendi müttefiklerine karşı savaşırken ona Lenin gibi yardımcı olmayacaktı. Ne kadar eksik bulursak bulalım bugün sahip olduğumuz demokrasi ve laiklik yerine teokratik bir ülke olacaktık. Acaba bağımsız bir ülke olacak mıydık? Enver Paşa birinci adam olarak kalacak, bu da Türkiye'nin onun romantik hayalleri peşinde daha uzun süre sürüklenmesine yol açacaktı. Birinci Dünya Savaşı çok daha kısa sürecekti. Yeni Zelanda ve Avusturalya diye iki devletten söz edilebilecek miydi? Bu liste daha uzar. Bu nedenle Çanakkale' de kazanığımız zafer bizim henüz gerçekten farkına varamadığımız kadar önemli bir başarıdır.

10-Çanakkale Zaferi bizim tarihimizde hep yüceltilir. Bir savaş yüceltilebilir mi sizce?

10-Kesinlikle hayır. Hiçbir savaş yüceltilemez, aslolan barış ve yaşamdır. Çanakkale Zaferi' nde yüceltilen tıpkı sizin sorunuzda olduğu gibi zaferdir, başarıdır. Sonuçta başkalarının ülkesine ve insanlarına saldıran biz değildik( bu sefer) ve gidip Gelibolu Milli Parkı' nı geziniz (bunu okurlara da söylüyorum) o zor coğrafyada, o çok bitkin, Balkan Savaşı' ndan yenik ve incinmiş olarak çıkmış, basiretsiz yöneticiler altında bunalmış ve en önemlisi çok yoksulken karşımıza dikilen dünyanın en büyük donanması ve zengin ordularına kafa tutabilmemiz gerçekten bir mucizedir. Çanakkale Zaferi' nde yüceltilen savaş değil, aksine barıştır, emperyalizme, kibir ve bencilliğe vurulmuş bir tokattır. Çanakkale insanın yaşama, aşka, özgürlüğe dair bir zaferidir. Bunu orada Osmanlılar kazanmıştır. Bugünkü terminolojiyle o zafere imza atanlar Türkler' dir. Kutsanması, yüceltilmesi gereken budur. Yoksa savaş değil. Hayata karşı olan herşey kötüdür. Savaş, terör, baskı, işkence... Çanakkale Zaferi bu açıdan değerlendirilmeli ve kutlanmalıdır.

11-Sizin romanınızla ilgili olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

11- Ben okurun bütün bu konuştuklarımızı unutup, bir roman okumanın keyifli yolculuğuna çıkmasını arzu ediyorum. Ben bir tarihçi değilim ve bir araştırma kitabı da yazmadım. Bu bir romandır ve bence bir roman, romanlığını bilmeli, okura herşeyden önce bir edebiyat ziyafeti çekmeli, okuma lezzeti tattırmalıdır. Hem de hiç elinden düşürtmeden, heyecanla, zevkle kendini okutmalıdır. Eğer bunu başarabilirsem bir romancı olarak başarmış olacağım. Yoksa bu tarihi bilgi ve yorumları çalışan herkes edinecektir. Kitaplar, ansiklopediler ve internet isteyen herkese açık. Oysa bir romancı belge ve bilginin çok üstüne çıkabilmeli, orada uçmalı, okuru da uçurabilmelidir. Aslolan edebiyat sanatı ve yazarın bu sanat içinde hangi kıvraklık, birikim ve ustalıkta olduğudur. Gerisi çok da önemli değildir.

AKTÜEL- Kürşad Oğuz (Ekim'2001 s:532)

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional