Geceyarısı Çocukları
Salman Rushdie
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

LİNKLER
Tartışma Soruları http://www.bookclubs.ca/catalog/display.pperl?isbn=0676970656&view=rg
--"A Fantasy Called India," by Salman Rushdie
-
-"A Feast of Senses:Rhetorical Devices in the Prose of S. Rushdie," by Toril Swan
--"Magic Realism in Relation to the Post-colonial and Midnight's Children,"
by Nicholas Stewart
 
  --Midnight's Children as a Historiographical Metafiction
--Midnight's Children: Theme and Subject (various)
--Midnight's Children web site, by David Robison
--"A Novel of India's Coming of Age," review by Clark Blaise
--
Questions for Discussion (Random House)
--Review, by Garret Wilson
--"Salman Rushdie's Midnight's Children: National Narrative as a Liminal Voice," by Mark Mossman

Salman Rüşdi’de Kimlik Arayışı
Eren Arcan

“Geceyarısı Çocukları” Hindistan’nın bağımsızlığının ilan edildiği gece doğan 1001 çocuktan biri olan kitabın anlatıcısı Salim Sınai’nin otobiyografisi olarak sunulur Salimim hayatını izlerken, fonda, harikulade metaforlarla bezenmiş Hindistan tarihi akar gider.   Kitap farklı  dil, din, farklı politik bakış, farklı kültürlerle yoğrulan Hindistan mozağinin postmodern bir destanıdır sanki.  

Başbakan, bebek Salim’in doğumunu kutlayan mektubunda “Hayatın bir bakıma bizimkinin aynısı olacak,” diye yazar.  Salim’in doğumunu, emekleme çağını, gençlik bunalımlarını izlerken koşut olarak yeni bağımsızlığına kavuşan Hindistan’nın bağımsızlık ardından rüstünü ispat edişini  isyanlar, politik çatışmalar, iç kavgalar, savaşlar  aracılığı ile gözleriz.

Salman Rüşdi ve “Geceyarısı Çocukları” nda yazarın özel hayatı ile ülkesinin tarihinin bağdaştırılması, Günter Grass’ın “Teneke Trampet” inde, Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” ında,” James Joyce’un “Sanatçının Genç bir Adam olarak Portresi Arundhati Roy’un “Küçük Şeylerin Tanrısı” eserlerinde de görülebilir.

Kitapta irdelenen ögeleri anahatlarıyla şöyle özetleyebiliriz:

Çifte Kişilik, Çifte Anababa

Hindistan’ın geleneksel kültür mirası ile İngiliz emperyalizmin toplum üzerindeki damgası, çifte anababalar, çifte kimliklerle metaforik olarak anlatılır.  Sevgilisine yaranmak için Mary Preira bağımsizlık gecesi doğan iki çocuğu beşiklerinde değiştirdiği için her iki çocuk ta çifte ebeveyne sahip olur.    Karakterler çifte anababadan doğarlar, isimlerini değiştirirler.  Yeni isimler alıp “yeniden” doğarlar. Nesime Aziz sonradan Kutsal Ana olur, Salim’in annesi  Mümtaz Aziz evlendiğinde adını değiştirerek Emine Sina olur.  Salim’in  kardeşi Bakır Maymun Şarkıcı Cemile olur.  Kitabın sonunda Salim, Cadı Pervati ile evlenir.   Parvati Leyla olur.  Salim rakibi Şiva’nın oğlunu evlat olarak kabul ettiğinde çocuk yine çifte anababaya sahip olur.   

Parçalanmış Kimlikler

Hint insanının  parçalı kişiliğine paralel olarak kitabın anlatımı da gidiş gelişlerle okuyucuya parçalı olarak  sunuluyor.  Zaman içindeki ileri geri kaymalar arasında okuyucu bir bulyap çözer gibi hikayeyi anlamaya çalışır.

Kitabın başında Doktor Adem Aziz daha sonra karısı olacak olan hastası Nesim Ghani’i, hizmetkarların tuttuğu bir delik çarşaf aracılığı ile muayene eder.   Her muayenede Doktor Adem, Nesim’in yeni bir yerini keşfeder.   Baskın kimliğin İngiliz sömürgeci kimliği olduğu dönemde çarşaftaki delik Bombay’ın Methwold Malikanelerini gösterir.  

Almanya’da eğitimini yapan Adem Aziz karnında büyük bir delik olduğundan söz eder.  Batılı kimliği ile Hint kimliği arasında bocalayan Adem Aziz tanrıya inancını kaybetmiştir.  

       Aslında bir şair olan Nadir Hanı seven Mümtaz Aziz kocasını aklında parçalara böler ve her parçayı ayrı ayrı sevmeye çalışır.  

Parçalanmışlık teması Hindistan’ın çok sayıdaki  altkimliğini ortaya çıkarır.  Kargaşa, isyan, savaş alanlarında Salim’in izini sürerken Bombay, Karaçi, Keşmir, Bagladeş, Sunderbans  bataklıkları arasında bu karmaşık kimlik yapısını  çözmeye çalışırız.

Gümüş Hokka

Hindistan’nın kültürel mirası ve Salim’in belleği lapis lazuli ile bezenmiş bir gümüş tükürük hokkası  ile temsil edilir.  Salim geçmişi ile  temasını bu hokka aracılığı ile sağlar.  Nereye giderse hokka da birlikte gider.  Taa ki buldozerler tarafından yıkıntıların arasında yokedilinceye  kadar. 

 “Ey tılsımlı hokka ! Ey tükürük kadar anıların da güzel kabı.  Hangi duyarlı insan onu  kaybetttiğim için duyduğum özlemli kederi anlamaz !”

Salim hokkayı kaybettiğinde ülkesi ile bağını, kültürel mirasını kaybetmiştir.

Yazım tekniği

Rushdie 
bilinç akışı tekniğini kullanarak metaforlar aracılığı ile romanını kurgular.  Olayları anlattıktan sonra ileriki bölümlerde bu olaylara gönderme yaptığında konuyu birkaç kelimelik metafora indirger.  “Yılanlı kış”  “Dondurulma günleri”  “dil yürüyüşçüleri” “siyah mango” “daireler çizen ellerin balesi” (s324-25)  gibi metaforlar ard arda geldiğinde okur zorlanabilir.

“Önceleri burada balıkçılar varmış.  Mountbatten’nın tiktakından önce, canavarlardan, komuoyu duyurularından önce, yeraltı evliliklerinin hayal bile edilmediği ve tükürük hokkalarının  önce ...”  (s99)

Salman Rushdie Marquez, Fuentes, Borges gibi büyülü gerçeklik akımının en iyi yazarları arasındadır.    Rüshdie anlatıma gerçeklik kazandırmak amacı ile sık sık Hintçe kelimeleri metin içine sokar.

Zaman düz bir çizgi takip etmez, ileri geri sıçramalarla ele alınır.  Olaylar meydana gelmeden çok önce Rüşdi okuyucuya ipuçları verir.

Hindistan’nın bağımsızlığının ilk yılları, Hindistan ve Pakistan’nın  birbirinden ayrılması, İndira Ghandi’nin yönetimi ele geçirmesi, savaş,  sıkıyönetimin dayatılması ile   ana karakter Salim Sina’nın hayatı ve kimlik arayışı birbirine paralel olarak bir  alegori  şeklinde  işlenmektedir.  Tuhaf bir biçimde 1947’de  İngiliz emperyalizminin baskısından kurtulan Hindistan 1975’te ülkede ilan edilen sıkıyönetim ile, insan haklarının hiçe sayıldığı bir zulüm dönemi ile yine aynı noktaya gelmektedir.   

Renkler

Kitap boyunca renkler de ana motiflerden biri olarak kullanılmış.  Safran rengi Hint bayrağını, yeşil Pakistan’ı temsil eden islam dinini, mavi ise papazların ve sömürgecilerin rengi olarak görülür.  Ayrıca, karakterler batılılaştıkça renkleri de beyazlaşır.

 

 

Geceyarısı Çocukları

Bağımsızlığına kavuşan Hindistan’ı bir iyimserlik hastalığı kaplar.  Salim çamaşır sepetinde annesinin özel davranışlarına  tanık olduktan sonra bağımsızlık gecesi doğan 1001 çocukla telepati yoluyla temas kurarak bir radyoya dönüşür.  Çocukların her biri özgün yeteneklerle teçhiz edilmiştir.  Hindistan’ın yeni fikirlerini, yeni düşlerini, temsil ederler.  Salim Geceyarısı Çocukları aracılığıyla ülkeyi toparlamaya, programlamaya, yeniden kurmaya çalışırken, savaş tanrısı  Gece Yarısı Çocuğu Şiva karşı koymakla, nifak sokmakla ve yıkmakla meşguldür. 

“Dünya fikirden ibaret değil zengin çocuğu, dünya hayalcilerin ve  onların hayallerinin yeri değil.  Sümüklü nesnelerin ta kendisi.  Nesneler ve onları yapanlar dünyayı yönetir. .. Elinde belli nesneler olunca hayal edecek zamanın da oluyor.  Olmayınca savaşıyorsun” (s273)  

Ama Salim Şiva’yı kendi düşünce çizgisine çekmek üzere yalvarır :

“Ama insanlar nesne değildir.  Bir araya gelirsek, birbirimizi seversek bu konferansı birbirine sımsıkı sarılmış çocukları ... gösterirsek üçüncü bir yol açabiliriz... Hür irade... umut... insanlığın büyük ruhu yani Mahatma... şiir... sanat... “ 

Salim ve Şiva’nın temsil ettiği bu karşıt iki düşünce durmadan birbiriyle çatışır.  Zaman geçtikçe Salim, Geceyarısı Çocuklarının başarılı olabileceğine dair  ümidini kaybeder. 

“Geceyarısı çocukları çoktur.  Bağımsızlığın evlatlarının hepsi insan değildi.  Şiddet, yozlaşma, fakirlik, generaller, kaos hırs, ve biberlikler, benim bile hayal ettiğimden daha çeşitli olduğumu öğrenmek için sürgüne gitmem gerekecekti” (s 311)

Yılanlar ve merdivenler


Yine kitap boyunca yinelenen temalardan biri de bir çocuk oyunu olan “yılanlar ve merdivenler” in felsefik açılımıdır.  Rushdie her oyunların bir ahlakı olduğunu, Yılanlar ve Merdivenler oyununda, çıktığın her merdivenin köşesinde seni bir yılanın beklediğini, her yılanın da bir merdivenle telafisi olduğunu söyler.    ”Ama hepsi bu değil hiç te basit sayılmaz çünkü şeylerin değişmez ikiliği, yukarı aşağı, iyi kötü zıtlığı oyunda saklıdır.  (s155)”

Karşıtlıklar

Salim ve Şiva iki Hindu tanrısı Brahma ve Şiva olarak kabul edilebilir.   Efsaneye göre  Şiva inzivaya çekildiğinde Brahma dünyayı yaratır.  Brahma’nın dünyayı yaratmasına çok kızan Şiva dünyayı yakar ve kızgınlıkla kendini hadım eder.  Salim yaratıcı, kurucu toplayıcı bir kişilikken Şiva yıkıcı, yokedici kavramları temsil eder.   Hindistan’daki var edici ve yok edici karşıt güçlerin sürekli  birbirleri ile  çatışması Salim ve Şiva kimlikleri ile temsil edilir.

Tarihin “Turşulanması”

”Birşeyin turşusunu kurmak onu ölümsüzleştirmektir” (s490) Rüşdi olayları kaydetmek amacı ile tarihi turşu kavanozlarına basar .  Kitabın her bölümü bir turşu kavanozu içinde saklanır.  Rushdie bize edebi ziyafetler çeken usta bir ahçı edasıyla kendi yaşamının ve Hindistan tarihinin turşusunu yapar  Boş bir kavanozu da gelecek için ayırır. 

Bakın Rüşdi ne diyor:

”Özel karışımlarım.  Onları sona saklıyordum.  Turşu yapma işleminin simgesel değeri.  Hindistan’ın nüfusunu doğuran altıyüzmilyon yumurtanın hepsi bir tek, standart büyüklükteki turşu kavanozuna sığabilir.  Altıyüzmilyon sperm bir tek kaşıkla alınabilir.  Demek ki her turşu kavanozu (bir anlık benzetmeyi bana çok görmeyin) olasılıkların en yücesini barındırır, yani tarihten çatni yapılabilmesinin mümkün olduğunu; zamanın turşusunu kurma umudunun varlığını.  Ancak ben bölümlerin turşusunu yaptım.  Bu gece üzerine Formül 30 “Abrakadabra” yazan bir kavanozun kapağını sıkı sıkı kapayarak uzun otobiyografimin sonuna geldim; kelimelerler ve turşularla anılarımı ölümsüzleştirdim, gerçi iki yöntemde de sapmalar kaçınılmaz.  Korkarım kusurların gölgesinde yaşamak zorundayız.”

Çatlaklar

Kimliklerin parçalanmasını simgeleyen “Çatlakların” oluşması ve giderek derinleşmesi kitap içinde yer yer verilir. 

“Eski bir çömlek gibi tepeden tırnağa çatlamaya başladım.  Tarihin ağırlığı altında ezilen, alttan üstten tahliye edilmiş, kapılardan sakatlanmış, beynini tükürük hokkaları patlatmış, benzersiz, sevimsiz, zavallı gövdem ek yerlerinden ayrılmaya başladı.  Kısacası kelimenin tam anlamıyla çözülüyorum, şimdilik ağır ağır, ama ivmenin arttığına dair belirtiler var “ (s41)

Kitabın sonuna doğru Salim Sina “Kimim, neyim ben.  Benden önce olup biten herşeyin, bütün yaptıklarımın ve gördüklerimin özetiyim... çatlaklar içeriden büyümekteyken- tıkırtıları ufalanmaları kopmaları duyabiliyorum- incelmeye başladım, adeta saydamlaştım, dünden geriye pek fazla şey kalmadı.  (409) ... bellek çatlayıp tamiri mümkün olmayan parçalara bölünmeden ipi göğüslemeliyim...(410)  der.

 Abrakadabra 

Salim’in evlat edindiği, Şiva ve Parvatiden olan Adem Sinai üç yıl boyunca hiç konuşmaz.  Artık konuştuğunda ilk söylediği sözcük “adbrakadabra” olur. “...ona bıraktığım dünya ile başa çıkabilmek için sihirbaz olması gerekecek. Oğlum söylediği ilk kelimeyi bitiriyor.” Adem Sınai yalanların dünyasına, en geçerli yöntem olan abbrakadabra, abidik gubidik.  “Hasan almaz basan alır !”  yöntemleriyle giriyor.

Salim bir ömrün yalanlarla beslenerek geçmesine isyan eder “...geceleyin söylenen yalanları duyuyorum ... “istediğin herşey olursun.”  En büyük yalan şimdi çatlıyor.  Salim’in yarılışı, ben Bombay’ın bombasıyım, patlayışımı izleyin.  Kemikler bölünüyor, kemik çuvalı düşüyor, düşüyor tıpkı bir zamanlar Callianvalla’da olduğu gibi ama Dyer bugün burda yok galiba Merkürokrom da yok çünkü ben çok fazla insan oldum .  sentaksın aksine hayat insana birden fazla kişi olma izni veriyor ve sonunda bir yerlerde bir saat çalıyor, kurtuluş.”

Muhasebe yapılmış artık boş tarih kavanozunun  dolma vakti gelmiştir.

 
“geceyarısı çocuklarının ayrıcalıkları ve lanetleri çağlarının hem efendileri hem kurbanları olmaktır,  kendilerinden vazgeçip kalabalıkların imha edici girdabına çekilmek ve yaşarken bulamadıkları huzuru ölürken de bulamamaktır.”

 

 

>