Bilge Karasu

Gece

Bilge Karasu


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

23.06.2006

 


 

Editörün Notu: Bilge Karasu,  "Gece" de  katman katman bir düşsel dünya kurar.   Bir katmanda  toplumsal, kültürel, tarihsel karabasanlar  içindeki bireyin korkuları, umutları, açmazları anlatılır. Bir diğer katmanda ise yazarın, bölümler arasındaki ilginç dipnotlarla okuru yazma edimine dahil etmesi ile kitap ayrı bir boyuta ulaşır. Dört bölümde ele alınan eserde olaylar farklı açılardan ele alınarak aktarılırken bölümlerarası ipuçları kitaba ayrı bir polisiye heyecan ekler.  Dildeki amacının  "...benim dilim çiçek derlemek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı." diyen  Bilge Karasu hiç kuşkusuz bu kitabı ile bir "dil ustası" olarak amacına ulaşmıştır. 


 

Önemli bir Link İ BİLGE KARASU’NUN GECE’SİNE METİN VE OKUR ODAKLI BİR YAKLAŞIM - JALE ÖZATA

 


Bilge Karasu ve çokkatlı dil


Sadık Yalsızuçanlar

Dergibi edebiyat dergibi

http://www.metiskitap.com

Bilge Karasu'nun diline, dünyasına ilişkin yeterince yazılıp çizilmedi. O'nun, modern Türk edebiyatının en zengin yazarının dili kullanış biçimi, nesneleri, onlarla ilişkisini, nesnelerin arasındaki ilişkiyi adeta bir dalgıç gibi derinlerde seyrederek anlatması bana daima ilginç görünmüştür. Bu dil, çokkatlıdır, uzantıları, kapsadıkları ve öteledikleri bakımından üzerinde dilbilimsel çalışmaları gerekli kılar.

Karasu'nun 'kapalı' metinlerin yazarı olduğu kanısı yaygın olmakla birlikte, böylesi derin bir yazar üzerinde yeterince durulmamış oluşu, bana, edebiyat düşünürleri açısından ne denli çorak bir toprakta bulunduğumuzu da düşündürmektedir. Dilden, dilin gövdesinden, o gövdeden göğeren filizlerden, onlardan uç veren dallardan, kökenden, köklerden, kökün kılcal uçlarından, dil oyunlarından, olayın dilde nasıl olup bittiğinden söz edilmesi gerektiğinde, bence karşımıza ilk çıkan yazar Bilge Karasu olmalıdır.

Karasu gibi, Ahmet Hamdi Tanpınar (özellikle Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve "Abdullah Efendinin Rüyaları"yla), Peyami Safa (özellikle Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'yla), Sait Faik (özellikle son metinleriyle) Sezai Karakoç (tüm metinleriyle), Oğuz Atay (Tutunamayanlar ve Korkuyu Beklerken'le), Cahit Zarifoğlu (şiirleri ve güncesi ve İns adlı öyküsüyle), İsmet Özel (özellikle şiirleri ve Şiir Okuma Kılavuzu'yla), Nuri Pakdil, Mustafa Kutlu (özellikle Bu Böyledir ve Uzun hikâye'siyle), Enis Batur (özellikle Doğu-Batı Divan'ı ve Opera'sıyla), Lale Müldür (özellikle Saatler Geyikler'iyle), Orhan Pamuk (Sessiz Ev'iyle) Ahmet Güntan ve Rasim Özdenören'in (özellikle Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme'siyle), Nilgün Marmara (tüm metinleriyle), Turan Koç, Nihat Genç (özellikle Dün Korkusu'yla) Cafer Turaç (Sessiz Redifler'iyle), Gökhan Özcan (Hiçbişey'iyle) Ömer Erdem (tüm şiirleriyle) anlatım evrenlerine eğilmemiz halinde, zihnimizde yeni sorular uyandıracağını, o soruları deşmemiz halinde de bize ufuk açıcı düşünceler bağışlayacağını umabiliriz. Ama, burada, andığım ve bir kısmını anamadığım pek çok yazardan söz etmenin güçlüğü ortada. Bu yüzden nisbeten gücümün yettiği ve bugün hayatta olmayan birinden, 'benim yazarlarım'dan Bilge Karasu'dan söz edeyim: İz sürmekten hazzetmeyen okur için, üslubu, ilk bakışta; örtücü, gizleyici ya da yatıştırıcı görünebilir Bilge Karasu'nun. Oysa okur, daima kışkırtıcı bir biçemin cazibesine kapılır. Zihnini yoran, sonunu getiremeyeceği bir bilmecenin güç sorularıyla karşı karşıya bırakan gramerden kaçar.

Bilge Karasu, 'her tümce yaşamla birlikte biter' diyerek koyulur işe. 'Narlar kentinde bir incir buldum' diyerek. 'Benim dilim, çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı' (Gece, 29) diyen Bilge Karasu, ilk metinlerinden itibaren,'anlatımın dil dolayımında tutunabilmesi' için çaba sarfeder. Karanlığın gerçekliğe benzer tek yanı'nı aradığı Gece'de, Akşit Göktürk'ün de belirttiği gibi, 'düşgücünün en çılgın sanrılarını, dilin gündelik sınırlar ötesindeki bulgularını, karanlık anlamlarını' duyar, 'anlatının konusu olan yaşam görüntülerini de, anlatıcıları da, onlarla özdeşleşen yazarı da, dil dalgalanmalarından geçiren, dış çizgileri, sınırları çarpıtan' bir Klee veya Kandinsky olarak karşımıza çıkar. Karasu'nun öykü veya öteki metinlerinde, İkinci Yeni'cilerin yaptığına koşut bir çaba gözlenir. Nesnelerin sonsuz imleri, Karasu'nun anlatımında sürpriz bir mecazla kendisini gösterir.

Karasu üzerine en çok eleştiri yazan Füsun Akatlı, 'dil, bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şeydir' der ki, bu fevkalade doğru bir belirleme kanımca. Karasu'nun metinlerine giren her okur, mutlaka yolunu izini yitirecektir. Bu yitiriş, yorucu bir seyahatten sonra yerini derinleşen ve genişleyen yeni yollara bırakır. Yittikçe bulan ve buldukça yitiren okur hem tedirgin olacak hem de bu tedirginliğin 'hazzını' tadacaktır. Karasu, Akatlı'yı haklı çıkarırcasına şöyle der: 'Bir tek diller bilecek, tepelerde, toprakaltı saraylarında yanan ışıkları; yalnız dil söyleyecek bu ışıkta yıkanan tek hücreli hayvanları...' Nihayet sorar: 'Bunları yazmakla, çıldırmaktan kurtulunur mu?' Karasu'ya bu soruyu sordurtan, 'inandırıcılık eşikleri aşması'dır. Bu yüzden bize, geleneksel hikâye kurallarının hiçbiri görünmez metinlerinde.

Olaylar örgüsü, kişiler, kahramanlar, olaylar arasındaki nedensellik ilişkisi gibi hiçbir geleneksel öykü kuralına rastlamayız. Yazar, anlatıcı, okur kavramları dönüşür. Karasu'nun kişileri, Gece'de başarıyla anlattığı gibi hep çözük, Picasso tasvirlerindeki insan yüzleri gibi parçalanmış, deforme olmuştur. 1970 yılında yayımladığı ve içinde üç uzun öykü yer alan Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'ndaki Ada hikâyesinin kahramanı Andronikos gibi savrulur durur kişiler. Bu öykülerinden başlayarak, Karasu, bize hep alttan alta, insanların elden geldiğince daraltılmış bir ahlaklılık alanının sınırlarını aşmamasından söz etmektedir.

Karasu'nun metinlerinde 'entrika' yoktur, kişiler, çoğunlukla yazarın kendisine benzeyen, kendisinden bir parça olan ve çokkişilikli, bir ileti'nin ikonu durumundaki kişilerdir. Öznelliğin doruğa tırmandığı metinlerinde, dil alabildiğine saflaşmıştır. Düşünce/duyarlık ayrışmasının yeni romanla başlayan en başat eğilimi, bizde Sevim Burak, Oğuz Atay ve en çok da Bilge Karasu'da kendisini gösterir. İnsanın, çözük bir dünya resmi içerisinde camid bir nesne gibi durduğu; bir sfenksler ormanında halden hale bürünen bir gölge gibi gezindiği, sadece dillerin yaşadığı bir dünya...

Geleneksel öykü ve romanda yine modern dönemden önceki anlatılardan tevarüs edilen 'tasvir'e, Karasu'nun metinlerinde de rastlarız lakin bu, çoğu zaman bir 'hiçlik'ten veya sıradan insana görünmesi mümkün olmayan bir imden yola çıkılarak yapılır. "Taşların sabrı dediğim, yaşlandıkça yaşamağı öğrendiğimiz, can sıkıcı bir boş laf olmaktan çıkan sabır değil; insanların kusursuz bulacağı o duruma gelesiye bir taşın bir başka taşın bağrında sıkışıp durarak geçirdiği –insanın hiçbir ölçüsüne sığmaz– bir vakti damıtması, sonra kalması. Taşlar doğmaz, doğurulur; sabır, taşın değil, insanın erdiği; dolayısıyla yakıştırabildiği, tansıdığı; değerini artırmakta çılgınca, küstahça kullandığı." (Altı Ay Bir Güz, l0) Veya yine aynı kitapta sık rastladığımız gibi, nesnelere sinen usancı betimler: "Gözlerin içine gözlerin içinden bir haber gelir uzaktan, çocuklara böyle şeyler söylenmemeliymiş, sonra bile bile mahsus yaparlarmış yapma denen şeyi, ince leylak kokulu teyzelerden biridir bu, çiçek gibi, bahçe gibi, leylak gibi, armut ağacı gibi, kitaplarda, gazetelerde (...) Güneştir artık parmaklığın üstünden de arasından da duvara vuran. Bak, bu renk pembe. Duvar pembe. Güneş pembe duvara vurur. Önce başından aşağı, sonra ayaklarından yukarı (...) Leyla halanın gözleri gibi sanki, şu iki deliğin üstündeki de, hani sen göz dersin ya bu deliklerin üstündeki, o deliklerden çorap görünür, yazın parmaklarının arası görünür, şu yanda iliklediğimiz, tokaya geçirdiğimiz atkı" (age, 26)

Tasvir'in geleneksel anlamının dönüştüğü bu metinlerde, ardışık, akmakta olan bir 'zaman'dan da söz edemiyoruz. Burada, kare kare donmuş birtakım durum/olgu/kişi veya yüzler sanki yazarın sihirli dokunuşuyla hareketlenir ve bizi de o dünyanın karmaşasına, absürdlüğüne çekip alır. Bir kapı açılır gibi nesnenin yüzeyi çözülür, herşey kendi gerçeğini yeniden inşa ediyormuşçasına kendi kendisini anlatmaya başlar: "Sonra köşedeki, öbür köşedeki, karşı köşedeki diyeceksin yavrum, karşı köşede, aynalı çekmecelerin önündeki o hepsinden çok sevdiği, evde oturulacak nesnelerden hiçbirine benzemediği için sevdiği nesneye oturan birinin, bu kez annem de olabilir, ninem, Adile, daha bir başkası da, iki dizi arasına sıkıştırılır, ayaktadır gene, camlı çekmecenin üzerinden bir şişe alır bir el, koku kokan işte o şişe, anasının kokusu, koku kokar anasının eli, uslu durursan, göznü de yumarsan hiçbirşey olmaz, şişenin ince, uzun bir boynu var, ağzında delikli bir denir mantar mantar denir, lık lık lık lık birşeyler olur kapalı gözlerinin üzerlerinde bir yerde, gözünü açıp o lık lık dökülüşünü görmek ister kokulu suyun ama gözler açılmaz, kokulu su, gözleri yakar alnından akarken, bir damla, burnuna doğru, gözünü aç dendikten sonra bile, söz dinlemeyip vaktinden önce açtığı için değil, sonra tarak acıta acıta, birbirine dolaşmış, uzun, kıvırcık saçın içinden geçmeye başlar" (age, 26)

Karasu'nun metinlerinde, bir nesne veya durum'un 'tasvir'i genellikle böyle yapılır. Yazar, en çoğu zaman bir ayrıntıdan yola çıkar ve ondan sayfalarca süren bir bütün tasviri çıkarır. Okudukça bütünün netleşeceğini beyhude umarız. Çizgiler, desenler, renkler karışır, karmaşıklaşır ve yerle bir olur gibi bizde bir umutsuzluk, daha yerinde bir ifadeyle bir umarsızlık oluşturur. Okuduktan sonra geride bir şey bırakmayan bu soyut tasvir, önce inşa eden sonra kurduğunu bir çırpıda yıkan yazarın, çözülmüş, yabancılaşmış bir dünyaya cevabı olduğu kadar, varoluşa bir anlam bulma çabasındaki çaresizliğidir aynı zamanda.

'Kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...' diyen Nilgün Marmara'yla ruh akrabalığı bulduğum Bilge Karasu'nun, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'ndan sonraki ilginç kitabı Göçmüş Kediler Bahçesi, hem 'kedi'yle olan ilişkisini, hem de, 'masal'la olan ödeşmesinin ürünüdür. Varlıkların hem durağan, donuk ve gerçek hem de canlı ve gerçekdışı olduğunu en çok bize anlatan bu yapıtıdır. Zamanın geçiciliğinden ve ardışıklığından köktenci bir kopuşun yaşandığı, zaman ve uzam algılarının tümüyle tersyüz edildiği bu metinlerde süreklilikle süreksizlik, zamanın sınırlayıcılığı ile ansızlık sürekli didişirler.

T. S. Halman'dan bir alıntıyla başlar kitap: 'En doğu masal, anlamadan korktuğumuzdur' "Akdeniz'in iki kolu arasındaki ensizce kara parçasının ortalarına rastlayan bir ortaçağ kentine bir akşamüstü varan' yazarın, kırk gün boyunca kuzeyle güney, doğuyla batı arasındaki mekik dokuyuşunun tanığıdır aslında metinler. Yamacın orta yerlerinde, eski hanlara benzetilmiş bir otele iner anlatıcı ve bir süre dinlenir, karnını doyurmak üzere çıkar. Kendisinden başka üç kişi daha vardır. Birinin sırtı dönüktür. O da kendisi gibi birşeyler yazar gibidir, belki mektup, belki yazı. Koparma defterinden kopardığı kâğıtlardan birine, 'Göçmüş Kediler Bahçesi'nde Bir Yazlık Sevi' diye karalar laf olsun diye. Kâğıdı masaya bırakıp bırakmamakta bir süre tereddüt eder sonra tortop ederek tablaya bırakır. İkisi aynı anda ayağa kalkarlar, gerisini Karasu'dan dinleyelim:

"O zaman gözgöze geldik. Başım uğuldadı, uğultular yankılandı. Önümden geçip gitti. Aramızda on adımlık bir aralık, şekerciye doğru yürüdük. Sonra sinemaya. Sinemadan çıkarken görmemiştim. Otelin kapısında, 'siz buyurun/Rica ederim siz buyurun' gibilerinden bir an duraladık. Birinci katın sahanlığında, ben odama doğru saparken, o biraz durdu, sonra ardımdan yürüyüp geldi, kapımın karşısındaki kapıyı açıp girdi" (Göçmüş Kediler Bahçesi, 8-9) Marcel Proust'un, 'denizim ben, batık aşklarla dolu' cümlesiyle başlayan Avından El Alan başlıklı ilk masalın girişinde yaptığı gibi, Karasu, sürekli yabancılaştırma efektleri kullanarak bize anlattığı şeylerin hem gerçek hem gerçekdışı olduğunu duyurur:

"Güneşli, ılık, ilkyaz koktu kokacak bir kış günüyle, onun dört gün ardından gelecek tipili, kürtünlerin iki üç karışı bulduğu bir kış günü arasındaki ikircik...Masalımı bu günlerden hangisine yerleştireceğimi düşünüyorum" (age, l3) Ardından ustaca bir hamle ile, masala geçer. Anlatı sürerken sık sık araya girer ve olayların öteki ihtimallerine saptırır okuru. "Ancak, şöyle de olabilir: İki hava bir araya gelebilir. Deniz balkımaz, hava bozdur, sabahtan yağan kar durmuş, güneş soğuk soğuk sızıyordur bozluk katmanları arasından (...)" (age, l6)

Deniz, denizle balıkçı arasında bir geçit olan orfinozlar, Acun Ağacı, Ulu Ağaç, kumla boyunca koşan çocuk, yıldırayıp(?)gözden yiten yılan, Ölüler ülkesinin ulakları, Ölümün sultanıyla yüzyüze gelmekten korkan Balıkçı, un gibi bir aydınlık içinde yüzenler, Bey...bize hep bir düzenleme imkanı olmayan kaosun, nihayetsiz bir yabansılığın yarı ölü tanıkları olarak görünürler. Masalın ana teması sanki ölüm kokusudur ve korkudur. Yazarın bir başka yerde söylediği üzere, 'kendi damarlarını emerek beslenen korku'...

Masal bu korkuyla biter: "Aşağıda, şimdi, ölümün kayası yavaş yavaş aralanmaktadır kendisine doğru süzülüp gelen balıkçıyı karşılamak için. Deniz, analar gibi sevdiğini, dölyatağında tutup saklayacaktır, bir daha doğurmamak üzere' (age, 27) Bilge Karasu, Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam adını verdiği ikinci masalına, 'Uslu Kuşulere Tekerlemeler'den bir alıntıyla başlar: "Günlerden Deniz, sulardan Salı, Yürürden Vatos, yüzerden kedi" Ve ilk cümlelerde, derinlere sinmiş olan ironi ile saçma yine bir aradadır: "Adam, yıllardır, Sazandere'ye gidiyorum, gideceğim diye tutturmuş yaşardı. Biri mi gitmiş de övmüştü orayı, haritanın birinde mi görüp merak etmişti, yoksa bir resmi mi ilişmişti gözüne, biryerlerde bilemiyordu" (age, 30)

Bu giriş, hem öyküyü okumaya gerek bırakmıyor hem de öykünün nasıl okunabileceğini duyuruyor okura. Adam hem gidiyorum hem de gideceğim diye tutturuyor, adamın tutturduğu şeye ilişkin bilgisinin kaynağı belirsiz vs. Yazar sadece 'masal' olan bu metinlerinde değil, hemen tüm yazılarında, hayatın abdüsd yanını çarpar ilkin okura ve geleneksel metinlere alışkın bir zihni bu şokla herşeyin tersyüz edilmiş olduğu bir dünyanın tasvirine çağırır. Aslında bir çağrıdan çok bir kovmadır yaptığı. Hangi okur, kendisiyle dalga geçildiğini bile anlamakta zorlandığı bir metne girmek ister? İnsanın sahiplendiği nesnelerle arasındaki ilişkinin anlamsızlığını anlatmak için başka ne yapılabilir?

İzzetbegoviç'in, sanat için, 'anlatılamazın anlatılamazlığını anlatmaktır' dediği işlevi belki de en çok Bilge Karasu'da görürüz. İstiare, teşbih ve mecazı geleneksel yapısından uzaklaştırarak yeniden üreten ve 'imgesel öykü' denilen 'tür'ü yaratan Karasu'nun metinlerinde, Göçmüş Kediler Bahçesi'ndeki masallarda gördüğümüz türden eğiretilemelere sıkça rastlarız. Nesneleri bir araç olarak kullanarak aslında bir bilinci betimlemek...

Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam'da, yazar birçok metninde yaptığı gibi, öyküyü iki ayrı vadide akıtır. İçiçe geçen paragraflarla sanki iki ayrı ruh durumunun atbaşı yürümekle birlikte birbirine sonsuzca uzak olduğu da anlatılmak istenir. Ruhun derinliklerindeki düzensizliği anlatırken aynı zamanda toplumsal karmaşayı da resimleyen yazar bir bilinç parçalanmasına, bir duyarlık ayrışmasına da imada bulunuyor gibidir. Sazandere'ye gitmek isteyen adam sürekli otobüsü kaçırır. Bir gece, değnekçi, onu arabanın arkasına çekerek, otobüsü bulmuş olmanın utkusunu hiçe indiriveren gerçeği haykırır. Lakin o vazgeçmez. Yola çıkar.Muavin uyandırır, 'geleceğiniz yere geldik' der. İner Lakin ne deniz vardır ne martı, ne dalga sesi. Bir eve varır. Yaşlı bir adam karşılar kendisini, 'biz de merak etmeğe başlamıştık sizi' der. Şaşırır. Ocağın karşısını işaretleyerek, 'yeriniz burası, oturun' der yaşlı adam. Çaresiz, şaşkın oturur, ayaklarını ellerini, yalım yalım yanan ateşe uzatır: "Sağına soluna çevirdi sonra başını. İki yanında da kocamış yüzler, çökmüş göğüzlere doğru sarkmış kar saçlı kafaların buruş buruş yüzleri, anlamsızca gülümsüyordu, emik avurtları, dişsiz ağızlarıyla; çukura kaçmış dalgın gözleri, adamın gözlerinin içine içine bakar gibiydi"

Bu düşkırıklığına çarpan kişiler Karasu metinlerinin tümünde yer alır. Göçmüş Kediler Bahçesi'nde, Bir Ortaçağ Abdalı, Korkusuz Kirpiye Övgü, Yengece Övgü, Yağmurlu Kentin Güneşçisi, Dehlizde Giden Adam, "Usta Beni Öldürsene E!", Bizim Denizimin, İncitmebeni, Alsemender (yazar, sözlüğe bakmayın, bu sözcük uydurmadır uyarısı yapmaktan kendini alıkoyamaz), Bir Başka Tepe, Masalın da Yırtılıverdiği Yer başlıklı onbir masal daha okuruz. Masalın da yırtıldığı yeri arayan bu metinlerde hep, şu serzenişi yapar:

"Bu dünyadaki varoluşumuza, bu varoluşun sürüp gitmesine hiç şaşmıyor gibiyiz. Masallar, bu rahatlık karşısındaki şaşkınlığımın sonucu. Duvarlar örülür hep, hastalarla sağlamlar, suçlularla suçsuzlar, azınlıktakilerle çoğunluktakiler arasında. Duvarları hep 'onlar' örmektedir; öyle der, çıkarız işin içinden. Duvarı hangi yandakilerin ördüğü, her zaman geçerliğini koruyan bir soru; niçin ördüğü de...Ama bu duvarları da kullanarak çizdiğimiz kimi çerçevenin sürekliliğinin güvencesi nedir ki? (...) Korku, örtmeğe en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeğe en çok uğraştığımız kokumuzdur. Masallar, alışılagelmiş bir düzen içinde akıp giden yaşamın bir yerinde, bu düzen, bu alışılmışlık dokusunun yırtılıvermesinden ortaya çıkmıştır hep" (age, 241-242)

Dış dünya ile uyumsuzluğunu biçemle ilgili arayışlarında belirgin olarak gördüğümüz Karasu, okuru geleneksel istiare, teşbih ve mecazlar dünyasından, bir tür 'gösterge'ler dünyasına çeker. Böylece, merkezde insanın yer aldığı bir zihniyete başkaldırır. Özgür ve özerk olan her varlığa ayrı bir hassasiyetle ve çaba ile yaklaşılması gerektiğini savlar. Öyküleri bu yüzden sükutla, çıldırtıcı bir ayrıntıcılıkla, dakik bir gözle ve sembolle örülmüş monologlardır. Ele aldığı kişileri, olayları ve mekanlara ilişkin yorumlar yapmaktan kaçınan modern yazarların aksine-belki de en/tek Doğu'lu yanı budur-alabildiğine öznel ve özgürce konuşmaktan da geri durmaz. İnsanın ruhsal yapısının en karmaşık eğilimlerini, en karanlık yönsemelerini, en anlaşılmaz korkularını, en şaşırtıcı coşkularını, hep bir bilinç haritası çıkararcasına ısrarla anlatır, anlatır anlatır. İzlenimci bir tutumla, yaşamın dış gerçekliklerinin ruhta bıraktığı acılarla ilgilenir. Acıların tortularını anlatırken kendinden geçer ve okuru bir şölende tutar. Rastlantısal ve evrensel sembollerin içiçeleştiği, çoğunlukla imgelerin ve göstergelerin kılavuzluğunda yapılan bir ruhsal gezi notlarıdır Karasu'nun metinleri. Bu niteliği en belirgin metinlerinin toplandığı bir başka kitabı, Kısmet Büfesi'dir. Düş Balıkçıları/Kubadabad, Kısmet Büfesi ya da Çeken (Küçülen) Bir Kadın Üzerine Metin, Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin, Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin, Çeşitlemeli Korku (Beş Ses İçin Metin) ile Çeşitlemeli Korku'nun Seslendirilme Metni dışındakiler, Ertuğrul Oğuz Fırat, Turan Erol, Erol Akyavaş gibi ressamların resimlerinden hareketle yazılmışlardır.

Bilge Karasu'nun bu metinlerinde anlatım iyiden iyiye kılcallaşır ve yer yer somut şiire varan bir biçem kaygusu/çabası kendisini gösterir. Erol Akyavaş'ın Bir Resmi Üzerine yazdığı, Çapavulun Çattığı Çaparız'da çağrışımların gücü ile dilin kılcal uçlarına sızan görkemli bir anlatım başdöndürücüdür. Çeşitlemeli Korku'da, daha önce Göçmüş Kediler Bahçesi'nde rastladığımız türden bir özellik, paralel anlatım gözlenir. Yazar, başlıksız sunuşta, yazdıklarının herhangi bir türe girmediğini belirtir: "Bu kitaptaki yazılara, dergilerde yayımlanışları sırasında 'metin' adını verirken, bunların herhangi bir türe girmediklerini, onları yazarken özgür kalmak istemiş olduğumu vurguluyordum. Yıllar sonra metinlerin bir tür oluşturmağa yüz tuttuğu bu sırada, kitabımın bir metinler kitabı olduğunu söylemekten vazgeçiyorum. Bir arkadaşım, kitaba, 'göz yazıları anlamına gelecek bir alt başlık bulmamı önerdi. Arkadaşım bu önerisinde haklı: Yazılar, özellikle görsel'e, görsel niteliğe dayanıyor, yaslanıyor. Yola çıkış noktaları, gerçek ya da kurmaca resimler, iki anlamıyla "görüntüler"..." (Kısmet Büfesi, 7)

Kubadabad harabelerini görenler, Düş Balıkçıları'nı okuduklarında, yazarın nasıl bir düş evrenine, bir soyutlama ve yoğunlaştırma gücüne sahip olduğunu farkedeceklerdir. "Kırların bir gün özlenebileceğini belki de akıllarına getirmemiş insanların bir zamanlar yaşamış oldukları yere" giden yazarın ilk izlenimleri çarpıcıdır: "İnsanlar, yüzyıllarca önce buradan çıkıp gitmişler gibiydi.

Ne taşların oraya hangi çağda yığıldığını, üstüste dizildiğini, uzayı biçimleyip böldüğünü düşündüm, ne de bu işleri yapan insanların, kendiliklerinden, benliklerinden, çağlarından buraya neler katmış olduklarını... Adsız, çağsız, ıssız duvarlar, temeller, kemerler üzerinde dolaşıyor, kapılardan giriyor, kemerlerin altından geçerek bir başka kat kalıntısına tırmanıyor, ölülerin yıkık uzaylarında düşlerin özgürlüğü ile, uyurgezer adımları atıyordum. Taşlar ara ara ayaklarımın altında sallanıyor gibiydi" (age, 19)

Doğu ile Batı arasındaki imge alışverişini de izlediği Akdeniz'den Uzak Bir Metin'de, 'Datıdan Doğudan çok çağlar var derim ben' (age, 24) diyen Karasu, her türlü sanatsal çabanın amacını, dünyanın karmaşıklığını düzene sokma, yalınlaştırma olarak görür. Ve kedisiz bir değiniye rastlanmıyor: "Genellikle kâğıttan kesilmiş karaltılar yassılığında insanların, ağaçlar, köklerle yaprakların çıldırmış azgınlığı içerisinde eridiği, uzayıp kısalarak bitkilere benzemeğe başladığı bir dünyada, kediler, atlar, horozlar, ama özellikle kediler, saldırganlığın,acımasızlığın en belirgin imi oluyor." (age, 25)

Bilge Karasu, resimlerden hareketle yazdığı bu 'metin'lerinde de kendi düşlerinin dilini oluşturmaya çalışır. Karanlık Bir Yalı Üzerine Metin'de, 'bir çocuğun yalıya kafa tuttuğu bütün bir yaz mevsiminin bir günü, bir, herhangi bir günü, öğle sıcağının ısıttığı kırık rıhtım taşlarının suyla kesiştiği yerde biten yosunlardan biri olmak isterdim belki de, bilmem.' Diyen de, yalıya kafa tutan çocuk da kendisidir aslında. Bir filmin söz tümleci, diye nitelediği Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin'de ise, anlatım kabarır ve kıyamet tasvirlerine benzer bir destansı özellik kazanır. Kısmet Büfesi'nde beni en çok etkileyen metin, Erol Akyavaş'ın bir resmi üzerine yazılan Çapavulun Çattığı Çaparız. "Sabahın bozluğunun pembeye dönüştüğü saatte, yedi diri, üç ölü sıkışmış'tır bir çukura. Yazar, ara anlatımlarla da, gerçekliğe 'bambaşka bir çatı çatar'. Ve sonunda yazdıklarını çöpe atmaya karar verir. Güneşin battığını kabul ederek yazmağa yeniden başlamalı, der. Çeşitlemeli Korku, somut şiirin düzyazı versiyonu gibidir. 'Bağlaç' olmakla kalacağını sanan dosta sunulmuş olan metin, 'korku' ve 'bir çığ gibi geldin üstüme' imgeleri çevresinde yürür. Ve muhteşem bir sonla noktalanır: "Anılarım, senin geleceğin oluyor, gerçeklik duygusunu yitirip, uzaktan uzağa, hep senin sivrildiğin bir pus içinde yaşamağa başladığım şu anda. Sen ağaçtan sen ağaca koşuyorum, aradaki pusarık bataklıkta ayrışıp yıvışan günlerin hiçliğinde" (age, 78)

Kitabın en 'keyifli' metinlerinden Kısmet Büfesi, Ferdane hanımın dramatik öyküsünden hareket eder lakin tipik Karasu metinleri gibi açıkuçlu ve kurgu içinde yeni kurgularla çatılarak gelişir. Narla İncire Gazel ve sonraki metinlerinde Karasu'nun özellikle çocukluk ve ilkgençlik yıllarındaki deneyimlerine yoğunlukla yöneldiği ve göndermeler yaptığı söylenebilir. Neredeyse otobiyografik bir göndermeler derlemesidir Narla İncire Gazel de Altı Ay Bir Güz de. Bir Giriş'le Çıkış yer alır Narla İncire Gazelde, dört ayrı metin dışında. Ardışık zaman algısına itiraz ettiği Giriş'te, yaptığı ilginç bir şeyden de söz eder: "Bir kitabınızdan aldığınız parçayı, bir başka kitapta kullanabileceğinize karar verdiğiniz bir gün, örneğin. Günü gelince bu kitabın tümünü öbür kitaba aktarabileceğinize de düşünürsünüz. Gereç kıtlığında kitap üretmek için değil, yaşamın benzeri olabilecek bir iş yaptığınızı, neden sonra kavrayabildiğiniz için."

Hayvanlar Kitapçığı, Attar'dan bir alıntıyla başlar: "Hayvanları da apaçık dine davet etti. Keçiyle kelerin onu tasdik etmesi buna tanıktır." Narlar Kenti'nin kapısından giren Yolcu, ilkin yüzyıllık çeşmenin kuru olduğunu farkeder. Ve Narlar Kenti'de bir incir bulur. Anasının kışın en karanlık noktasında, eve girerken parçalanıp dağılsın diye ve berekete vesile olsun diye yere nar atışını hatırlar. Bu çocukluk çağrışımları, hep bulunduğu yeri anlamlandırmak üzere yerini alır öykülerde. Çünkü artık yaşlanmıştır, 'yaşam artık kendi malı'dır. Ölüm, çalınamayacak olan ilk fotoğraftır. Narlar Kenti'nde, 'duvarlarda, surlarda ölüm/Yer yer bir yaban incir tohumu/Biçiminde yerleşmiş'tir. Asfalta yapışan kurbağa ölülerini sayar ne var ki, 'ölü saymak ölüleri çarpıtır' Halaza'nın girişinde, yazar yine başını uzatır: "İnsanlar binlerce yıldır neredeyse soluklarını kesen bir gururla sözünü edip durdukları, insanlıklarını anımsayamazlar mı? Bakarsınız insana da tahta kurusu diye bakmaktan vazgeçerler" (Narla İncire Gazel, 34)

Kitap boyunca, Refik'le anlatıcının serüveni boyunca, nereye bakılsa çelişik bir resim gören gözün, dünyanın kokuşmuşluğuna, insanların birbirlerini çürütmelerine rağmen yine de umut varoldu görülür. "Yalnız kuşlar değil, dünyanın güvenirliğini yapan herşey ayağa kalkacaktır' bir gün. Vaktin akıp gidişine aldırış etmeyen herşey gibi yazının da hem güç hem de kolay olduğunu düşünen yazar, konuşmaktan, hantal sözlerle yetinmekten kaçınır.

Ve Üç Tanıklım Ara Söz'de bir mini manifesto çıkar karşımıza: "Sanatçı, neleri, kimden öğrendiğini gizlemez, bilerek gizlemez; bilerek, gizlemez. Sanatçı açığa vurduğunu ne ölçüde bilir? Bunun yanıtı yok, 'belli olmaz'dan öte. Sanatçı, dünyayı kendince, baştan kurar, düzenlerken, tasarlayabildiği yollarla kime, ne öğretir? Bunun da yanıtı yok, 'belli olmaz'dan öte. Yollar açtığı kadar, duvarlar örer, kendine yarattığı özgürlüğün sınırlarını kendi çizer. Etinden et kopararak, gönlünü uçurarak kurabildiği, önünde sonunda, her insanın, acı çeker, sever, sevinirse kurabileceğidir." (age, 45)

Lağımlaranası ya da Beyoğlu, tıpkı Göçmüş Kediler Bahçesi'ndeki metinler gibi, açıkuçlu ve alabildiğine imgesel bir metin. Virgül'ün, Temmuz, 2000 sayısında Berna Ülner'in, "Ağaç, Yemiş, Çekirdek" başlıklı yazısında dokunduğu gibi, 'bitmemiş bir kitap. Aynı zamanda okura, bir kitabın bitmesinin ne demek olabileceğini söyleyen bir kitap.' "Lağımlaranası sözcüğünün sezdirdiği temel düşünce ile bu yaşayış arasında bir bağlantı olmaması düşünülebilir mi? Herşeyden önce bir akıştır Lağımlaranası'nda yaşayış. "Yıllar geçtikçe de Beyoğlu, bir ara teyzemi, birçok yakınımı, arkadaşı, tanıdığı da sarıp içine almış, ötelere iletmiş bir su, ağır bir su, kokulu, kirli, çiçeklerle sevinçleri, yoksulluklarla gözyaşlarını birbirine katarak sürükleyen bulanık bir su, binlerce yaşamı yıllar boyu taşıyıp götüren güçlü bir su haline geliyor."

Bilge Karasu okudukça derinliği farkedilen, grameri çözüldükçe zenginleşen, mustarip ve umutlu bir yazar. Çetin bir hastalığın eliyle biten ömrünün son günleri çoğunlukla 'hastane'de geçmişti. Altı Ay Bir Güz'deki enfes hastane betimlemesiyle bitirmek en doğrusu: "Hastane, ciddi bir yerdir. Az önce söylendiği üzere, ölümü geciktirmeğe çalışanların yeridir orası. Sellemehüsselam girilmez. Girmenin haracını vermek gerekir; bu haracın hemen hemen tümü yüz suyudur. Ama, yüz suyunun da çeşitleri vardır. Hastane, ölümünü geciktirmeğe çalışanların, daha doğrusu yazgısının kendisine haksızlık ettiğini düşünüp, bu yazgının ancak değiştirilmek, en azından el katılmakla gerçek yazgı olarak gerçekleşeceğine inananların umut bağladığı, tıp adı verilen gizli dinin, hekimleri, hemşireleri, hastabakıcıları, laboratuvarları, gizemsel bir gizlilik içinde korunan karanlık ya da yarıkaranlık odaları, aygıtları, işçileriyle, sözün kısası, irili ufaklı kulları, rahipleriyle yürütüldüğü yerdir."

 

 


Gece Üzerine


BAHAR VARDARLI

Gece okurunu kuran bir metin! Okur şaşkın, çaresiz, karanlıklar içerisinde, paranoya halinde, kendini gecenin çukurlarında, geçitsizliklerinde buldukça, düştükçe; düşünmekte, çıkış aramaktadır. Okur yazarın temelde istediği farkındalığa, yani aydınlanmaya yönelmektedir. Yazar okuru roman boyunca aynı bir mekanik oyuncağın anahtarıymışçasına kurar.( “ Hegel’in Kendini kuran bireyin devinimi… gerçek dünyanın oluşumudur.” Cümlesinin alıntısı üzerinden bu yorumumu yaptım.)

Gece okuruna geceyi yaşatmayı amaç edinen bir yazım tekniği ile yazılmış bir roman. İçinde yaşanan gece, dünyanın halinin bir simgesidir. Zaten yazar da belirsizlikler içinde yazdığı bu romanda gerçekleri bir simgeler dünyası veya düş içinde aktarmaktadır.

Romandaki mekânların anlatımı ile okuma serüveni paralel gittiğinden ilk örnek olarak Bilgiler Saray’ı verilebilir. Bilgiler Sarayının tanımlamaları ile romandaki okurun serüvenin benzerliğine dikkat etmek gerek. Bilgiler sarayı nasıl tamamlanmamış, bir maket olup, belirsizlikler, şaşırtmalar, korkular, boşluklar, geçitsizlikler ile doluysa metin de aynen öyle.

Gecenin işçileri anlatılırken karanlığın ilk önce çukurları doldurmakla başladığı belirtiliyor. Aynen romanın okur için çukurlarla, belirsizliklerle yavaş yavaş kararmaya başlaması gibi
İlk başlarda okur sanki alışkın olduğu okuma düzeninde romanı anlamlandırabildiği izlemine kapılıyorsa da ( Örneğin metindeki kişi kısa yoldan ulaşmak için bildiği bir evin içinden geçmek ister ama geçide duvar örülmüştür. Bu beklemediği engel, sonradan evden çıkışın olmaması durumu aynı okurun kitapla kurduğu ilişkinin başlangıcına benziyor) bir süre sonra ortalık alacakaranlık oluyor, bocalama başlıyor. Ne nedir, kim kimdir belirsizleşiyor. Sonlara doğru gece okurun üzerine iyiden iyiye iniyor ve okur tam bir açmaza düşüyor. Okur değil sadece açmaza düşen yazar da açmazda ve yazdıklarını bir şeye benzetemiyor.

Metinde belirsizlikler, boşluklar, anlamsızlıklar, hiçlikler ard arda veriliyor; aynen yaşamda olduğu gibi. Kim kiminle birlikte, kim kimin dostu, kim kimin karşıtı, kimler düşman, kim öldüren, kim temizleyen, hepsi karmaşa…

Yazar, kehanette bulunan yazar, yapıntı yazar, taslak metin, günlük, O, N, Sağır N, Sevinç, Sevim hepsi okuru sersem ettiği ölçüde üzerinde düşünmeye yöneltiyor. Okur devamlı ipucu peşinde koşarak okuyor. Tam ucundan tuttuğu anda ip elinden kayıp gidiyor, gene arayış peşine düşüyor. Okur için metin tam bir yaşam polisiyesine dönüşüyor. Okur sürekli romanı sorgularken kendi yaşadıklarını sorgulamaya sevk ediliyor. Boz bulanıklık içinde de olsa bir şeyleri anlamaya keşfetmeye başladığını farkediyor. Bu da kişiliğin oluşmasının temel faktörü olan sorgulamanın başlaması…

Bu yazım tekniğiyle yeni bir okur yaratılmak isteniyor. Bu okur klasik okuma alışkanlığından koparılıp, zaman düzeneğinden uzak, dilin söylediğinin derinliklerine uzanabilen, farkındalığı her sözle artan, herşeyin bilincinde olan biri. Geleneksel kalıpların dayatmasından kurtulan, baskıcı otoriteye boyun eğmeyen, bireysel evrimini gerçekleştirme yolunda devinim içinde bir okur olmaya yönlendiriliyor.
 


Sunuş

Akşit Göktürk

http://www.metiskitap.com

Gece belirli bir gerçekliğin, tek tanımla saptanabilecek bir insanlık durumunun dile getirildiği bir anlatı değil. Belli bir öykü, kişilikler, ya da nedensellik ilkesiyle işleyen bir olay örgüsü sunmuyor bize. Bunlara yönelik türden bir okur beklentisine karşı direniyor nerdeyse. Karşıtlık ile olumsuzluk, Gece'nin söyleminde baştan sona en belirgin iki nitelik. Neye karşıtlık? Günümüz yaşamının çekilmez akışı içinde, kurtulunmaz bir insan yazgısının olumsuzlanması mı söz konusu? Hayır. Buradaki karşıtlık ile olumsuzluk, Gece'nin yazın alanındaki geleneksel ölçütler ya da alışkanlıklarla bağdaştırılamaz özelliğinden doğan bir durum.

Yazınsal söylem düzeyinde olduğu gibi, yaşamın bütünüyle ilgili deneylerimizin de sarsılması, silkelenmesi, çarpıtılması söz konusu bu metinde: zaman ile uzay boyutlarının alışılmadık biçimde kullanılması yol açıyor buna en başta. Geleneksel yazı, yazar, anlatı, anlatıcı, kişilik, öykü kavramları da bir bir değişikliğe uğratılıyor Gece'nin söylem serüveninde. Gerçekte hem öznel hem de nesnel düzlemde, yazarın da, dilin de, konu edinilen yaşam gerecinin de nesnel varlık sınırlarını yitirmesine tanık oluyoruz. Başı, sonu, kuytuları, ucu bucağı duyularla saptanamayan, ama tükenmez bir gücüllüğü bütün ağırlığıyla taşıyan karanlık gece, ilkin bu anlamda ana simgesi oluyor anlatının.

Belli bir anlamla sınırlandırılmak istendiği an, hep yeni yönlere, bambaşka doğrultulara kaçıyor Gece. Anlatının konusu olan yaşam görüntüleri de, anlatıcılar da, onlarla özdeşleşen yazar da, dil de dalgalanmalardan geçiyor, dış çizgiler, sınırlar sürekli çarpılıyor: "Hangi ayna kendimizi gösterecektir bize? Sürekli bir yürüyüş içinde gibiyiz, bir lunaparkın eciş bücüş görüntü veren aynaları gibi." (51)(*)

Bu karmaşık varoluş bağlamında Gece, özdeşliğin dil ile aranışı, dil ile kurulması çabasıdır bir yönüyle. Bir yazma ediminin, zamandizinsel değil, uzaysal bir düzende irdelenişi. "Yazar"ın, "yaratman"ın, "düzeltmen"in (9), yaratı ile, "anlatıcı" ile sürekli yer değiştirmesi, birbirinin etkinlik alanına taşması, birbiriyle örtüşmesi, birbirinin bireyselliğini kırıp ortadan kaldırması, söylemin dalgalanmasında başlıca etken. (9, 10, 22, 32, 43) Kim anlatıyor? Dört ana bölümde başka başka kişilermiş izlenimini uyandıran dört ayrı anlatıcı mı? Yoksa, söylem serüveninin nerdeyse bir güncesini bize dipnotlarıyla aktaran, baştaki yazar mı? Anlatıcılardan biri mi yazar? Ya son iki dipnotunda kendini belli eden okur-anlatıcı, daha doğrusu yazar-okur-anlatıcı? (97, 105) Yazma uğraşı, iki ucuyla, hem göndericisi olan yazar, hem de alıcısı olan okur ile, bir aynalar ortamında akıyor böylece — daha doğrusu akıyormuş gibi gösteriliyor. Gece metninin güdüm kurgusundaki devingen bağıntı da bu. Anlatının gereci olan yaşam ile, onun yazınsal yorumu arasındaki ilişki, çizgisel bir yalın yapıdan çok uzak. Değişik anlatıcıların, birbiriyle karşıtlaşabilen gözlemleriyle, gerçek yaşamın, sanat biçiminde soyutlanmış yaşamın, anlatılan, yazılan, okunan yaşamın, anlamını değişik yorumlar sarmalında kavratmaya yöneliyor metin.

Gece'de anlatılan tek tek, bölük pörçük durumların konumların, gerçek yaşamla somut ilişkisi, sürekli seziliyor satır aralarında. Okurun yakın geçmişte tanığı olduğu birçok toplumsal, tarihsel, kültürel deneyden yankılar var metinde sözgelişi. Alışılmış tarihsel mantığın işleyişi bile sorguya çekiliyor. (38) Ama bütün bu gerçek durumlardan soyut bir çıkarım olan yaşantı, insan umutlarıyla korkularının bütünleyici imgeleriyle dile getiriliyor. Kendini bütün okumuşların gölgesi durumuna getirdiğini (41), onların art benliği olduğunu (42) söyleyen bir yazar-anlatıcının "inandırıcılık eşiklerini" (46) aşarak, çok yönlü bir bilincin akışında ürettiği bu imgeler, gerçek yaşama kolay kolay uygulanamaz. Soyutlamanın bu aşamasında bunlar, yaşamın bilinen deneysel gerçekliği ötesinde, kurmaca, metindeki deyimiyle yapıntı bir nitelik gösterirler. Ama bu nitelik, etkilerini azaltmak şöyle dursun, tersine daha da yüceltir. Bir görelilikler, yansımalar, dalgalanan görüntüler bağlamında, yaşamın gündelik yorumundaki belirsizliği, yapıntı doldurur. Ancak, "bu yapıntıyı gerçek belleyerek bugünkü düşüncemizi o yapıntıyı gerçekleştirmek yolunda kullanmak, düşünülmeyecek, yanlış bir iş değil," (38) yargısı da çelişik bir biçimde, bir yanılsamanın, yeni bir yapıntının dile gelişi olabilir. Peki, "Bu iş nereye dek sürer? Herhalde yalnız kalıncaya dek. Bütün aynalarda kendinizi görünceye dek, herkesin gözü sizin aynanız oluncaya dek... Daha doğrusu, önlerinde durmasanız da aynaların hepsi sizi gösterinceye dek; gönüllerinde olmasanız bile insanların gözleri sizden duydukları korkuyu yansıtmaktan başka bir işe yaramaz oluncaya dek..." (105) Gecede varoluşun sonuna akan süreçtir bu.

Gece'de bu tür belli belirsiz bir son beklentisi, Beckett metinlerini andırırcasına, hem bir gereklilik hem de çelişki niteliğini koruyor. Yazar, anlatıcılar, metnin eylemi, güdüm kurgusu, dipnotlarında irdelenerek gelişen yazma serüveni, söylemin bütünü, bir sona yönelik. En azından metnin nesnel varlığının sınırları açısından böyle bu. Ama son kaçınılmaz olmakla birlikte, anlamayı umabileceğimiz bir şey midir? Metnin başında, gecenin karanlığında "yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey" (1) olan dil, değişik bilinç katmanlarında işleyerek (5), büründüğü söylem biçiminde nereden nereye getirmiştir bizleri? Yazarı, okuru, hepimizi? Hele başlangıçta "herkesten gizlenen bir şey olmalı. Ama her gizleneni bilen birileri de olmalı. O da, şu anda, benim," (47) diyen anlatıcıyı, nereye ulaştırmıştır?

Anlatıdaki "ben"in, özdeşliğini zamanda, uzayda, anıda, yaşamda, yazıda bulma çabası, en sonunda gelmiş, arayanın kendi yapıntısına, belki de yanılsamasına takılmıştır. Varoluşsal yazgıdır bu belki. Başlangıçta duvarlara yazılan "Gece Gelecek" (14) sözcesiyle dile gelen son beklentisi, gerçekleşir gibi olur: "Ancak, gece, ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile." (90)

Öyleyse, bir özdeşlik arayışının aracı olan söylem, gene gecede sürecektir. Öncesi sonrası karanlık, ölümü, korkuyu, gizemi, yaratıcılığı, düşgücünün en çılgın sanrılarını, dilin gündelik sınırlar ötesindeki bulgularını, karanlık anlamlarını, belirsizliklerini içeren gecede. Alışkanlıkların, tanıdık bildik durumların, geleneğin, uzlaşımın simgesel ortamı olan gündüz, bu niteliğiyle geceye, gizemli yaratıcılığın simgesel ortamına karşıttır. (18, 19, 20) Gerçekte, gündüzün geceyi hep kovması kovalaması gibi, gündelik alışkanlığın baş işlevi de, yeniyi, yabancıyı, düşseli, yapıntıyı yaşamdan kovmaktır. Bizim alışkanlıklarımızın, yerleşik algı düzenimizin, rahatlığımızın bu yönüne direniyor işte Gece. Yer yer, salt anlatma işlevinden soyutlanmış sözceleriyle, bir düş düzeninde örülü görünüşte dağınık söylemiyle, temel gereksinmelerimizi, yerleşik beklentilerimizi, bu noktada altüst ediyor, bocalatıyor. Çizgisel akışlı bir öyküyü, her an göklere çıkarmaya hazır kolaycı okur beğenisine ters düşüp kovulmayı göze alarak.

Çetin metin denecek Gece için belki. Neden olmasın? Hele önce bir okuyalım.

(*) Ayraç içindeki sayılar, metnin 1'den 110'a dek sayıyla belirlenmiş altbölümlerine göndermedir.


Karanlık ve Dil

Esra Karaduman Okay
Remzi Kitap Gazetesi, Temmuz 2006

http://www.metiskitap.com/

Gece imgesi herkes için üç aşağı beş yukarı aynıdır. Karanlık, sessizlik, yarasalar geceye ilişkin ilk akla gelenlerdir. Daha ötesiyse Bilge Karasu’nun Gece romanında kurduğu düşsel evrendir. Karasu, gecenin çağrıştırdıklarıyla bir evren kurarken gözlerini yaşadığımız toplumdan bir an olsun ayrılmaz.

Jean Genet’in bir eserinden alıntılanıp kitabın başına konulan cümle bunu gerçekler nitelikte. “İmin gücü, düşün gücüdür”. Karasu gece imgesinden yola çıkarak, insan ruhunu irdeleyen, yazmayı/yazarı sorgulayan, toplumsal olaylarla dolaylı olarak temellendirilmiş bir yapı kuruyor Gece’de. Bu çok katmanlı kurgunun belli bir başlangıç noktası ve gidiş yönü yok. Bu nedenle Gece, bir son beklentisi duyarak okuyan okurdan çok yazarla birlikte dilin gücünü hissedip, insan doğasının, toplumsal işleyişin ardına, dilin katmanlarında gezinerek gidecek okur için.

“Oysa karşımızdakiler, bir ödevin adamı seçmesini anlayacak kişiler değiller. Onlar saygıyı, inancı, güveni unutmuş, belki de hiç duymamış hiç öğrenmemiş kişiler. İnsan öylelerine kişi derken dilin yetersizliği karşısında iğrenti duyar. Kişi bile değiller ki! Olsa olsa Tanrı’nın yanlışları, taslaklarıdır onlar.”

Dört ana bölümden oluşan kitapta yazarın bölümceler adını verdiği küçük bölümler de var. Bu küçük bölümlerin bir kısmı dipnot adı altında verilmiş. Okur açısından en sarsıcı olanları da bunlar. Bu dipnotlar yazarın yazma sürecindeki gelgitlerine okuru ortak ediyor. Görüyoruz ki yazar yolu okuruyla yürümek istiyor.

“Kestirip atmak güç ya, kimi yazarın dilinde söyleyişin en incesini sözcüklerin birer ok gibi art arda fırlatılması sağlar; kimininkinde ise bir karasu gibi akış. Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gölgenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı.”

Yapıtın tamamına hâkim bir yanılsamalar örgüsü, okudukça izlediğimiz. Anlatılanın sık sık yer ve bakış açısı değiştirdiği durumlardan oluşan Gece’de anlatıcı konusunda da sabitlik yok. Böyle olunca da söz konusu örgü kuşkuya yer vermeyecek şekilde pekişiyor.

Eğer Gece’yi, kurduğu düşsel evrenin yanı sıra somut anlatımlarla açıklamak istersek, birçok olguya farklı yerlerden bakmamız gerekir. Bu yapıtın ana ekseni, içinde bulunduğumuz toplumsal durum ve işleyişlerle ilgili saptamalar ve sorgulamalar bütünü. Bu durum romanın 12 Eylül’ün öncesinde kaleme alınmış olmasıyla da ilişkilendirilebilir. Karasu, yaşananlara dair öncelikle kendi anlam arayışını yansıtıyor okura. Devamında ise birçok kavram için yaşadığımız kafa karışıklığını, temeline inip sorguluyor okurla birlikte. İnsana ait karşıtlıklar, korkular, umutlar, kurumlar, geçmiş ve gelecek kavramları birer birer sahneye çıkıp, tüm bildik anlamlarından soyunarak iniyorlar sahneden. Sonuç kimi zaman yeni anlamlar kimi zaman yeni bir kafakarışıklığı.

“...yazı yoluyla dünyanın karışıklığına, insanın karmaşıklığına düzen getirme sanısı, daha ötesini niye söylemeyeyim, sabukluğu, çoğumuza, belki de hepimize, bir utku gibi geliyor; bizleri avutuyor; bir sonraki yazımızla bu utkuyu sürdüreceğimize, büyüteceğimize güveniyoruz. Ne zaman vazgeçeceğiz, kendimizi, birbirimizi böyle aldatmaktan?”
Gece’nin fonunda, yasal kurumların içinde hiç de yasal olmayan birçok örgüt var. Baş kişilerse, şu ya da bu şekilde, birbirleriyle ve bu örgütlerle ilintili olanlar. Yazar, gerektiğinde felsefeye de yaslanarak derinlikli açılımlar yapıyor yaşadığımız çağ ve insanın geldiği yer için.

Bu romanı okurken ister onun düş evreninde kalın isterseniz yaşadığımız günlerin gerçekliğine uzanın, bu size kalmış. Çünkü Karasu’nun kurgusu kendi içinde tutarlı. Kitabın, felsefeye yaklaşarak insan ruhunu ve davranışlarını çözümleyen bölümleri ise, tüm zamanlar için, insan gerçeğine ışık tutar nitelikte. Karasu’yu belki de en çok kurduğu dil ve edebiyatımıza yapıtlarıyla getirdiği yeni soluk için okumalıyız.


Türkçe Edebiyata Sığmayan Bir Bilge
http://mavimelek.com
 

Hasan Uygun

"BİRTAKIM ALIŞILAGELMİŞ ANLATI YA DA ANLATIM BİÇİMLERİ BANA YETMEMİŞTİR"


“Açılan gözlerinde iki yumuşak fener gördüm. Karanlıkta güneş titredi; deniz, sayısız hayvan yıllarının sesiyle uğuldadı… Uzaklaştın. Ayrıldık.”

Susanlar / Bilge Karasu

Bir süredir dosya konularıyla çıkıyor MaviMelek. 1950 kuşağından 60'lara, 70'lere ve 80'lere değin uzanan bir hatta ortaya koydukları eserlerde yaslandıkları dilin olanaklarını genişleten, kurguya ve karakterlere yeni işlevler kazandıran; eserlerinde salt ele aldıkları konularla değil; konuları ele alış biçimleriyle de dikkat çeken “usta”ları* odağımıza aldık bu çalışmalarımızda. İçinde bulundukları andan, dünyamızda yer aldıkları zamandan, geçmişin birikimini bir ileri fırlatışla, olanca coşkularıyla (bazen de kırgınlıklarıyla) günümüze/geleceğe taşıyan, yeninin kapılarını aralayan, yerele sığmayarak evrensele ulaşan bu “usta”lar, yol göstericilikleriyle bugün hâlâ öncüllüklerini koruyorlar. Hâlâ anlaşıla(alışıla)mamış olmaları, yapıtlarının/metinlerinin gün geçtikçe yeni araştırmaların konusu olması ve her okumada çoğalması/farklılaşması yeni okumaların/keşiflerin kapısını aralaması, ortaya koydukları “yapıntı”ların sıra dışılığını da gösteriyor.

MaviMelek'te Tezer Özlü'yle başlayan yolculuğumuz bu sayımızda, yine usta bir yazarla, Bilge Karasu'yla devam ediyor böylece.

Gerek söz diziminde denediği yeni olanaklar, gerekse de dilin yapısı yönündeki öneri ve araştırmalarıyla anlatımın sınırlarını zorlayıp kendine özgü bir üslup geliştiren yenilikçi yazarlarımızdan biridir Bilge Karasu. Metin olarak adlandırdığı kimi eserlerinde resim ve müziğin açılımlarını düzyazıya taşıdı; felsefe ve edebiyatı belirli bir denge içinde kaynaştırarak Türkçe edebiyata özgün örnekler kazandırdı.

İlk yazısı 1950, ilk öyküsü 1952 yılında “Seçilmiş Hikâyeler” dergisinde çıkan, 1950 kuşağı öykücülerinden Bilge Karasu, kendi ifadesiyle daha on yedi yaşındayken yazmaya karar vermiştir. Saptanabilenler itibariyle dergi ve gazetelerde öykü, deneme, resim eleştirisi, şiir ve çeviriden oluşan 200'ün üzerinde yazısı çıkan Karasu,(1) çocukluğunda aldığı müzik eğitiminin yanı sıra üniversitede okuduğu felsefenin de birikimini akıtacağı bir mecra olarak yazıyı seçişini, “… on yedi yaşında … musikiyle uğraşmamaya karar verdiğim gün yazı yazmaya karar verdiydim.”(2) şeklinde açıklar daha sonraki yıllarda. 1930 yılında doğan Bilge Karasu'nun ilk yazısı yayımlandığında daha 20 yaşında olduğunu anlıyoruz böylece.

Yirmili yaşlarında genç bir okuma ve yazma hevesli olarak, Şişli Terakki Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde aldığı eğitimin ardından Basın-Yayın Turizm Genel Müdürlüğü'ne, ardından da Ankara Radyosu Dış Yayınlar Bölümü'ne devlet memurluğu için, Ankara'ya taşınmazdan önce, Istanbullu** Bilge Karasu'ya değinmek gerek. Zira 1974 yılında Hacettepe Üniversitesi'nde vermeye başladığı “Metin Okuma ve Yazma Dersleri”nden, hayat yolculuğunun sonuna dek Ankaralı bir Bilge Karasu imgesi baskın çıkıyor ki, onun Mecidiyeköy kırlarında Nezihe Meriç'le yaptığı edebiyat sohbetlerine değinmezsek beslendiği kaynakları da gözden kaçırmış oluruz. “Ellili yılların en başı. Nedim abi -Nedim Otyam- film müzikleri yapıyordu. Bir orkestrası vardı. Sen o orkestrada piyano çalıyordun. ... Stüdyodan çıkmış Mecidiyeköy kırlarında yürüyorduk.”(3) Ve İstanbullu Bilge Karasu'yu, anımsamaya devam ediyor Nezihe Meriç satırlarında: “Önce İstanbul'daydık. Senin bir çevren vardı elbet. ... Üç beş arkadaşlık bir grup. Sen Bizim Bilge olmuştun. Bizim aramıza katılmıştın. Ayrıca Orhan Peker, Turan Erol, Fikret Otyam gibi ikimizin de arkadaşı olanlar vardı aramızda.”(4

Baskı karşısında birey
Anne babası sonradan Müslüman olmuş bir Yahudi azınlık olarak(5) ilk gençlik yıllarını Türkiye'nin en hareketli merkezlerinden birinde, “lağımlaranası” dediği Beyoğlu'nun göbeğinde, “Mete Caddesi'ndeki çocukluk evi”nde(6) geçirir Bilge Karasu. “Yitip gitmiş piyanosu”yla hatırlanan bu evden, “Kedili Meryem”e de uzanmıştır sokaklar; Edirnekapı'ya, Yedikule'ye, Tekfur Sarayı'na ve Kariye'nin ve Ravenna'nın mozaiklerine de… Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'ndaki ikinci öykü “Dutlar”da, Mussolini faşizminden kaçan muhalif bir piyano öğretmeninin, öykünün anlatıcısına çocukluğunda verdiği piyano dersleriyle alınan İtalyanca eğitimin ne kadar otobiyografik bir yorumla Bilge Karasu'nun hayatına uyarlanabileceği tartışmalı bir konu olsa da, onun metinlerinde ağırlığını hissettiren “baskı dönemlerinde duyulan korku ve bu korku karşısında alınan tavır”lar, üç darbeye de tanık olmuş bir yazarın belleğinden ötesi olmamalıdır. Sadece darbeler mi?.. Aynı şekilde 6-7 Eylül olayları… 1955'te gerçekleşen olaylar esnasında Ankara'ya yerleşmiş bir Bilge Karasu farz etsek de, yazarın daha yirmi beşli yaşlarında Türkiye'nin gündeminin kilitlendiği bir olaydan etkilenmemesi düşünülemez…

Baskı karşısında alınan tavırlar söz konusu olduğunda, Gece'yi de anarak yine Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'na bakmak yerinde olacaktır. Kitapla aynı adı alan ve iki bölümden oluşan öyküsünde Karasu, Andronikos ve İoakim isimli iki keşiş üzerinden Bizans'ta sekizinci yüzyılda vuku bulmuş “putkırıcılık” döneminde yaşanan baskıya yoğunlaşır. Çünkü insanlara cesur, onurlu, kahraman, fedakâr gibi sıfatları bahşedebilen baskı dönemleri; korkak, onursuz, düzenbaz ve bencil gibi sıfatları da bahşedebilmektedir. Ya da baskı dönemleri, insanların maskelerinin de düştüğü zamanlardır. Tarihsel bir arka planla, felsefenin asli konusu olan insanın var oluş sorunsalını geçmişten geleceğe aktarır böylece Bilge Karasu... Dünün örneklerini bugüne uyarladığımızda, aslında hâlâ kahramanlar peşinde olduğumuzu, hâlâ birilerinin kahraman olma erdemini yücelttiğini, aynı örneği dünyanın herhangi bir başka ülkesine de uyarlasak aynı sonucu alacağımızı görebiliyoruz tabii.

Geçmişinin üzerine kalın kalın asfaltları döşeyerek olmayan bir geleceğe gözünü dikmiş genç cumhuriyetin Türkiye'sinde, 1950'lerden 90'lara değin uzanan çalkantılı dönemde; yağma, talan, katliamlarla muhtıraları, darbeleri aynı anda yaşamış bir aydın Bilge Karasu. Tıpkı Andronikos'un tavrı gibi, direnişi seçenlerin yanında, İoakim gibi kaçışı seçenleri de görmüş; kahramanlık mertebesine ulaşanları da. Çağına tanıklığı yazarın, elbette amaçlarından biridir. Ama onun yazma konularını günün örneklerinden seçmeyişini, genellikle soyut bir düzlemi tercih etmesini İoakim'in tavrına yakınlaştırmaya çalışanlar, elbette evrenselliğin kapılarını zorlamayı bile denememiş olanlardır. Evrensellik ise her çağda, aşağı yukarı her topluma uygulanabilen temaların seçimiyle mümkündür. Usta-çırak/efendi-köle/iyi-kötü gibi insanlığın var olduğundan beri felsefi olarak çözemediği bazı sorunlar bazen bir masal, bazen bir öykü, bazen bir roman olup akıyor Bilge Karasu'nun satırlarında. Göçmüş Kediler Bahçesi isimli üçüncü kitabında, biri usta diğeri kalfası iki ip cambazının hikâyesinde olduğu gibi... Kölelikle efendiliğin ustalıkla çıraklığın birbirine yakınlaşıp uzaklaştığı bu hikâyede (“Usta Beni Öldürsen E!”), kalfanın, “Ustasının bir şeyi yanlış yapabileceğini, yanlış bir şey söyleyebileceğini” düşünememesi, ustanın da “Yanlış bir iş yapabileceğini kafası”(7) almaması ve burnunun sağ kanadındaki beni gördüğü halde ondan önce ölmesi, bir ustanın da tıpkı efendi gibi, sürekli ipleri elinde tutmaya çalıştığını göstermiyor mu? Böyle bir durumda da kalfaya, “yük olmanın acısı”nı hissetmekten başka ne kalır ki!..

Gündelik hayattaki faşizmin tekabülleri
Öte yandan bir ustanın çırak tutamamasıyla, babanın “oğultutmaz damarı” aynı şey olsa gerek. Baba olmanın, büyük olmanın, daha birikimli ve deneyimli olmanın erdemini oğluna kibirle aktaran bir ebeveyn de tıpkı usta gibi farkında olmadan manevi işkenceye sebep olmaktadır. Çırağın ustasına duyduğu gibi, o da babasına yük olduğunu düşünebilmekte, belki de çekip gitmenin, onun gölgesinin olmayacağı bir yerde var olmaya çalışmanın gerekliliğine inanmaktadır. Ama bir yanıyla (maddi/manevi) ondan kopamıyor olması, manevi işkence sürecini de işletir. Aslında buradan da gündelik hayattaki faşizme gideriz ki, yine Bilge Karasu'nun metinlerindeki evrenselliğe ulaşırız.

Evrensellik söz konusu olunca onun Türkçe edebiyata, Türkçeye sığmadığını; Türkçenin ifade olanaklarının ona yetmediğini, sekiz dil bilen biri olarak farklı dillerde de rahatlıkla Türkçe kadar yetkin olabileceğini ifade eder Talat Sait Halman. “Oysa Bilge'nin yazarlığı, Fransızca ya da İngilizcenin egemen olduğu ülkeler için biçilmiş kaftandı. Onlarda aracılara ve çevirmenlere gereksinimi olmaksızın kendi yazdıklarını gönlünce sunabilecekti. ... Bilge'nin dille boğuşmakta olması, Türkçe'nin söz dağarcığının, ifade olanaklarının kısıtlılığı yüzündendi.”(8) Bilge Karasu'nun da Talat Sait Halman'la bu konuda aynı fikirde olduğunu söylemek çok güç tabii: “Türkçe daha çok deneylere girişilmesine uygun, elverişli bir anlatı dünyası.”(9) Ancak onun söz diziminde denediği yeni olanaklar, var olanın içine sığamadığını da gösterir. Nitekim şu sözleriyle de yine Talat Sait Halman'a yakınlaşır: “O hale getirdiğim zaman, ben yenilik olsun diye yapmış değilimdir bunu, ama birtakım alışılagelmiş anlatı ya da anlatım biçimleri bana yetmemiştir.”(10)

“Dil”e yaslanan biçim / farklılığı öne çıkaran içerik
Öte yandan içine sığamadığı dili genişletmek için çırpınan, “yenilik olsun diye” yapmadığı halde her zaman yenilik kapısını eşiğinde duran bir yazarın yadırganması, bu dünyaya ait sayılmaması da yeni bir şey olmasa gerek. Ve onun şu sözleri, bu konuya yeterince açıklık getirmektedir: “... yadırgadığımız bir şey, sırasında katlanamadığımız bir şey olarak çıkar. ... katlanabileceğimiz bir yenilik olması için, biraz eskimesi gerekiyor.”(11)

Peki Bilge Karasu'nun metinleri yadırgamayacağımız bir yenilik sayılabilecek kadar eskidi mi? Aslında bu konuda sanki başka bir mekanizma devreye giriyor ve konuyu bağlamından koparıp edebiyatın dışına taşırıyor. Bu yüzden eskilik yenilik meselesini bir tarafa koyup Cüneyt Türel'in sözlerine kulak veriyoruz: “Bilge edebiyat dünyasının vurdumduymazlığına rağmen yazdı. ... birçok edebiyat eleştirmeni sözlü olarak Bilge'nin önde gelen Türk yazarı olduğunu kabul ederdi de, nedense bir türlü yazılarına konu etmezlerdi onu.”(12)

Aslında Cüneyt Türel'in bu siteminin yersiz veya yazarın ilk dönemlerine ilişkin olabileceğini bize düşündürten bazı nedenler de yok değildir. Bunlardan biri, ikinci kitabı Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nın Sait Faik Hikâye Armağanı kazanması, diğeri de 1991 yılında Gece romanıyla aldığı Pegasus Edebiyat Ödülü. Uluslararası çapta verilen bir ödül olan Pegasus'un Türkiye jürisinde Hulki Aktunç, Doğan Hızlan, Necla Aytür, Selim İleri, Ahmet Oktay ve Tahsin Yücel gibi eleştirmen ve yazarların yer alması ise, doksanlı yıllarda yazarın giderek “kabul” edilmeye başlandığını da gösteriyor. Bu kabul edilme meselesinde, başlarda elbette yine de pürüzler vardır: Mesela 1971 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı'nı yazdıkları yeterince “toplumsal” bulunmadığı için Bekir Yıldız'ın Kaçakçı Şahan isimli öykü kitabıyla paylaşması gibi... Karasu'nun aldığı ödüller sadece bunlarla sınırlı değil tabii. D. H. Lawrence'ın The Man Who Died (Ölen Adam) kitabının çevirisiyle 1963 yılında aldığı Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü ile 1994 yılında Ne Kitapsız Ne Kedisiz kitabıyla aldığı Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü de sayılması gerekenlerden...

Ödüller bir sanatçının etkinlik alanını ne kadar büyütür? Ya da geniş kitlelerce tanınmasını/anlaşılmasını/benimsenmesini sağlar mı? Elbette bunlar tartışmalı konular; ancak şu bir gerçek ki, her biri birer demir leblebi olan Bilge Karasu metinleri, onun popülist bir ilgi bekleyişinde olmadığını, metnini ortaya koymaya, sözünü söylemeye odaklandığını ve yalnızca “bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen”(13) tek şeye, yani “dil”e yaslanarak hem biçim hem de içerik olarak farklılığı öne çıkardığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

İnsanın kendinden saymadığına, farklı gördüğüne, alışık olmadığına; kısacası ‘öteki'ye duyduğu tepki, genellikle onu yıkıcı kılan tepkilerdir de… Bu da onun açmazlarından biridir. 1950 kuşağı öykücüleri arasında sayılan Bilge Karasu'nun metinlerinde yoğunlaştığı birey de gündelik hayattaki açmazlarıyla yansıtılmış, baskı dönemlerindeki çelişkileriyle sorunsallaştırılmıştır. Sevgi, dostluk, yalnızlık, tutku, inanç/inançsızlık, korku ve ölüm gibi temaların etrafında şekillenen metinlerinde çağrışımlara, eğretileme ve simgelere de çok sık başvurarak kendine özgü bir üslup geliştirmiştir.

Notlar:
* Usta-üstat meselesinde, Tomris Uyar'ın, Bilge Karasu Aramızda kitabında yer alan “Tanışma Anları'ndan” başlıklı yazısındaki saptaması dikkat çekicidir: (Zira Karasu'nun, Göçmüş Kediler Bahçesi'nde yer alan “Usta Beni Öldürsen E” öyküsü de bu bağlamda okunabilir.) “Edebiyat, sanat, düşün dendiğinde evrensel bir kültürü vardı, ama bu kültürü bir 'üstat' kimliğiyle çömezlerini etkilemek yerine bir 'usta' kimliğiyle çıraklar yetiştirmeye adamıştı.” (s. 50)

** Bilge Karasu'nun metinlerinde İstanbul yerine Istanbul kullanımı dikkat çeker. “İ” yerine “I” harfini öğrencilerinden, yazar Türker Armaner'in de tercih ettiği görülür.

~~~ Kaynaklar: (1) Susanlar, s. 10 (2) Bilge Karasu Aramızda, s. 16 (3) A.g.y., s. 31-32 (4) A.g.y., s. 32 (5) http://tr.wikipedia.org/wiki/Bilge_Karasu (6) Bilge Karasu Aramızda, s. 29 (7) Göçmüş Kediler Bahçesi, s. 106-120 (8) Bilge Karasu Aramızda, s. 61 (9) A.g.y., s. 13-14 (10) A.g.y., s. 13 (11) A.g.y., s. 12 (12) A.g.y., s. 47 (13) Gece, s. 15 ~~~

 

>

Valid HTML 4.01 Transitional