Attilâ İlhan
Gazi paşa

Attilâ İlhan

share  

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

23.19.2013


  Editörün Notu : Attilâ İlhan son kitabı olan Gazi Paşa romanında 1920´lerin başlarında ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu durumu ve tarihsel değişim sürecini anlatırken dönemin gizli kalmış olaylarına da açıklamalar ve yorumlar getiriyor..

  “Gazi Paşa”
Mahfi Eğilmez - Radikal
http://www.tilahan.net
05.03.2006

Türk Kurtuluş Savaşı'nı anlatan birçok kitap peş peşe yayımlandı son dönemde. Bana sorarsanız içlerinde en önemlisi Attilâ İlhan'ın 'Gazi Paşa'sı. Attilâ İlhan, yalnızca Mustafa Kemal'i ve İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Kazım Karabekir gibi çok yakın komuta çevresini değil, aynı zamanda Fikriye'yi, Latife'yi, Halide Edip'i, Enver Paşa'yı, Nâzım Hikmet'i, Mustafa Suphi'yi de yerli yerine koyarak resmi bütünlüyor. Mustafa Kemal ve arkadaşları Kurtuluş Savaşı'yla uğraşırken bir yandan Enver Paşa, Türkiye'ye gelip iktidara el koymanın çabalarına giriyor, öte yandan da Mustafa Suphi ve arkadaşları Rusya'yı arkalarına alarak Türkiye'de bir Bolşevik ihtilali yapmanın hayalini, planlarını yapıyorlar. Attilâ İlhan'ın kitabı bu anlamda çok daha geniş bir açıdan bakıyor olaylara. Bunların yanı sıra özellikle İstanbul'da bazı özel yaşamları da zaman zaman ve konuyla ilintilendirerek sahneye getiriyor ve kitabın içeriğini inanılmaz ölçüde zenginleştiriyor. Bir de Atatürk'ü Rumeli şivesiyle konuşturması, örneğin 'çocuk' yerine 'çucuk' deyişini arada bir 'bre' diye seslenişini vurgulaması kitaba çok samimi bir hava veriyor.

Ne var ki kitabı okuyacak olanları bekleyen iki önemli sıkıntı var. Her şeyden önce kitapta geçenlerin hiç değilse bir bölümünü anlayabilmek için Nâzım Hikmet, Vâlâ Nureddin ve Mustafa Suphi üzerine bazı ön çalışmalar yapmak gerekiyor. Aksi takdirde özellikle Türk Kurtuluş Savaşı'yla Rusya'nın ilgisi ve Türk komünistlerinin tutumunu ve dolayısıyla olaylarla ilgisini anlamak çok kolay değil. Bu çerçeveyi anlayabilmenin belki de en kestirme yolu Mete Tunçay'ın 'Türkiye'de Sol Akımlar' adlı kitabını okumak. Yani kitap, 'Şu Çılgın Türkler' gibi elinize alıp baştan sona okuyup hemen anlayabileceğiniz bir çerçeve vaat etmiyor.

İkinci önemli sıkıntı, kitabın dilinin zaman zaman Osmanlıcaya kayması. Sanırım kitapta bölüm aralarında yer alan ve aslına uygun olarak konulmuş bulunan birtakım mektuplar, duyurular, gazete haberleri vb özgün biçimiyle yer aldığı için öykü bölümleri de onlara uygun olarak Osmanlıca yazılmış. Bu, ciddi bir okuma zorluğu yaratıyor. Bu anlamda kitabı yeni kuşağın, hatta bırakın yeni kuşağı eski kuşağın bile anlayıp izlemesi zor. 'Gazi Paşa'yı anlayabilmek için ya hukuk öğrenimi görmüş olmak (çünkü birçok eski tarihli yasa Osmanlıca olduğu için hukuk eğitiminde Osmanlıca iyi kötü öğreniliyor) ya da bir elde Osmanlıca-Türkçe sözlük bulundurmak gerekiyor. Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için kitaptan rastgele seçtiğim bir paragrafı buraya alıyorum: "Meclis-i Millinin tarihi celsesi! Reis Paşa, Ankara mehafilinde yaygınlaşan türlü rivayet ve dedikoduyu önlemek için Başkumandanlığa bizzat talip oldu; hitabet kürsüsünde mes'uliyetini müdrik ve vakûr bir ifadeyle, âdeta tane tane dedi ki: Meclis aza-yi kıramının, umumi surette tezahür eden arzu ve talebi üzerine Başkumandanlığı kabul ediyorum! Müddet-i ömrümde, Hakimiyet-i Milliye'nin en sadık hadimi olduğumu nazar-ı millete bir defa daha teyid için, bu selâhiyetin üç ay gibi kısa bir müddetle takyide edilmesini ayrıca talep ederim."

Attilâ İlhan'ın 'Gazi Paşa'sı gerçek bir başyapıt. Eğer şimdi okuyacak kadar zamanınız ya da kitabı bir elde Osmanlıca-Türkçe sözlük bulundurarak okuyacak kadar tahammülünüz yoksa bile ileride okumak için alın bir kenara koyun.

Sanırım Türk Kurtuluş Savaşı'yla ilgili kitapları okurken bir yandan da Nâzım Hikmet'in 'Kurtuluş Savaşı Destanı'nı alıp yeniden okumakta yarar var. 20. yüzyılın en önemli olaylarından birisi olan Türk Kurtuluş Savaşı'nın çerçevesini ve içeriğini şiir ile öğrenmenin mümkün olduğunu Nâzım Hikmet, roman ile öğrenmenin mümkün olduğunu da Attilâ İlhan öğretiyor bize.

Romanda tarih tartışması http://www.haber7.com

Attila İlhan´ın bütün romanları, yazarın tarih ya da insan üstüne tezlerini tartışmak için yazılmış gibidir. Roman sanatının değil, yazarın düşüncelerinin öne çıktığı anlatılardır. İlk önemli romanı Kurtlar Sofrası´ndan başlayarak Demokrat Parti, 27 Mayıs gibi toplumsal dönemler, bu dönemlerin farklı çevrelerden kişilikleri Attilâ ilhan´ın romanlarına konu oldu.

Son yıllarda yükselen ulusal bilinç, Attilâ İlhan´ı hem gazete yazılarında hem de romanlannda ulusal Kurtuluş Savaşı günlerini konu edinmeye, tartışmaya yönlendirdi.

Ölümünden sonra yayımlanan son romanı Gazi Paşa, yazarın böylesi yapıtlarından. Roman boyunca döneme ilişkin belgelerle yazarın kurmaca anlatımı birbirine bağlı ve koşut olarak gelişiyor. Böylelikle yazar anlatımına tarihsel bir haklılık ve gerçekçilik kazandırmış oluyor.

BU DÜNYADAN NAZIM GEÇTİ
Gâzi Pasa, sporseverlerin çok hoşlanacağı bir bölümle açılıyor: 20 vaşındaki iki genç, Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nurettin İstanbul´dan kaçıp geldikleri İnebolu´da Ankara ya gitmek için İzin beklemektedirler. Bu iki gencin sonraki aylarda Moskova´ya dek uzanan serüvenleri de romanın diğer bölümlerinde anlatılıyor. Bu bölümleri yazar kimi zaman İçendi ağzından, kimi zamansa Vala´nın ünlü kitabı, Bu Dünyadan Nâzım Geçti´den alıntılarla aktarıyor. Yine Enver Paşa ile ilgili bölümler de Paşa´nm eşi Naciye´ye yazdığı mektuplardan alıntılarla beslenmiş.

Ama romanın asıl belkemiğini aynı dönemde Ankara´da yaşananlar, Türk-Yunan Savaşları ve îzmir´in alınışıyla sonuçlanan mücadelelerin anlatımı oluşturuyor. Bu anlatımlar boyunca da romanın baş kişisi olarak Mustafa Kemal´i ve çevresindeki tarihsel kişilikleri görüyoruz. Bu anlamda hem belgelerle desteklenmesi hem de anlatılan tarihsel dönemlerin belgesel özellikleri nedeniyle Gazi Paşa´ya tam bir belgesel roman denilebilir. Romanı okurken çoğu bölümde Ziya Öztan´ın TRT için çektiği Kurtuluş filminin sahnelerinin gözümün önünde canlanması da böyle bir yakınlıktan olmalı.

Peki Attilâ İlhan´ın romancı kişiliğinin öne çıktığı bölümler yok mu? Var elbette, özellikte kitabın sonlarına doğru Mustafa Kemal´in özel hayatının öne çıktığı, çevresindeki üç kadınla, (Fikriye, Latife ve annesi Zübeyde Hanım) Nâzım ilişkilerinin anlatıldığı bölümlerde yazarın kurmaca ustalığı ortaya çıkıyor.

Gazi Paşa, 1920´lerin başlarında İstanbul´dan Anadolu´ya, Kafkaslardan Moskova´ya geniş bir açıdan ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu görünümü ve tarihsel değişim sürecini gözler önüne seriyor. Bunu yaparken tarihimizin örtülü kalmış kimi olaylarını, Mustafa Suphi´lerin öldürülmesi, Spartakistler, Enver Paşa, Sovyetlerin tutumu gibi ilginç gelişmeleri de öne çıkarıyor. Bu yanıyla da ilgiyle okunuyor.
(....)
Gazi Paşa, Attilâ ilhan´a özgü türlü ilginçlikleri içinde barındıran, bu sıra-dışı yazarımızın son yapıtı olmasıyla da ilgi çeken bir ürün.


Attilâ İlhan -1925 - 2005

İlk Gençlik Yılları
15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı'nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkanlarıyla yayınladı.

Paris Yılları
1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nazım Hikmet'i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris'e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye'ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Sansaryan Han'daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Bir kaç kez gözaltına alındı.

İstanbul - Paris - İzmir Üçgeni
1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca Paris'e tekrar gitti. Fransa'daki bu dönem Attilâ İlhan'ın Fransızca'yı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950'li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi'ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953'te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar.

Sanatta Çok Yönlülük
1957'de gittiği Erzincan'da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul'a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968'te evlendi, 15 yıl evli kaldı.

İstanbul'a Dönüş
1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak 'ı Ankara'da yazdı. 81'e kadar Ankara'da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından itibaren köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi'nde sürdürdü. 1970'lerde Türkiye'de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu.

Kaynak: Attilâ İlhan Bilim Sanat ve Kültür Vakfı

  Gazi Paşa Üzerine Görüşlerim
Bahar Vardarlı


Gazi Paşa adlı Attila İlhan'ın bu kitabı, okurken dil konusunda fazlasıyla zorlanmama rağmen, iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan biri oldu. Büyük mücadeleci ruhu, stratejist kafa yapısı ile kurucumuz Gazi Paşa'mıza hayranlığım bir kat daha pekişti. Bu hayranlığım bir efsaneye safiyane bir tutku değil; O'nun akıl yürütüşüne, düşünme yetisine, özgürlük tutkusuna, prensiplere saygısına, çözüm gücüne ve de insan ve vatan sevgisine dayanır.

Mücadeleye adım attığı yıllar her bir yandan sorunların alevlendiği yıllardır. Gazi Paşa'nın sorunları sadece yurt savunması değil, diğer yandan dört bir cepheden saldırıya geçen iç sorunlardır. Padişahın kuvvetleri, Mustafa Suphi, Enver Paşa, meclisteki muhalifleri, kendi silah arkadaşlarından bir kısmı, Çerkes Ethem ve kardeşleri; hepsi ayrı ayrı sorunlardır. Bunlar ve sayamadığım niceleriyle satranç oynarcasıyla başedebilmiştir o yüce deha.

1917 Rus Devrimine ve onların yoksul Anadolu'ya silah yardımı sağlama konusunda Gazi'nin yaklaşımı takdirle karşılanacak bir davranıştır. Sonradan Ruslar İngilizlerle birlik olup bize doğuda bir cephe teşkil etmiş olsa dahi baştaki yardımı elde etmesi akıllıca bir manevradır.

Attila İlhan belgelerle kurguyu hemhal ederek bu kitabı yazmıştır. Ciddi bir tarih araştırmasının sonucu olan belgeleri bize kitap halinde sunsaydı, okur olarak kitaptan şimdi aldığımız keyfi alamayacaktık. Sadece incelemeye dönük bir belge kitabı oarak kalacaktı. Kurgunun ara ara yer alışı okura bir merak ve roman okuma keyfini yaşatmaktadır. FikriyeHanım, Halide ve Latife Hanımların romandaki varlığı Gazi Paşa'nın yaşamında kadınların ne kadar değerli olduğunun kanıtı olduğu gibi gelecekte kuracağı Cumhuriyet 'in örnek aydın kadınını temsil etmektedir. Latife Hanım ile evliliğinin temeli, onun çağdaş, entellektüel, toplumda söz sahibi, erkeğinin yanında eşit düzeyde yer alan bir kişilik oluşuna dayanır. Kitap Latife Hanım ile evleneceğini açıklamasıyla son bulur...

ATTİLA İLHAN KEMALİST DEĞİLDİ!
http://www.guncelmeydan.com

Prof.Dr.Çetin YETKİN


Attila İlhan’ın ölümü üzerine hemen herkes onun nasıl ve ne büyük bir Kemalist /Atatürkçü olduğunu andı, durdu. Ama acaba Attila İlhan gerçekten de “Kemalist” miydi? Ben, Cumhuriyet’te çıkan iki yazımda bu konuya değinmiş ve örnekler vererek İlhan’ın Kemalist ilke ve devrimlerle ters düştüğünü belirtmiştim.Onun şimdi aramızdan ayrılmış olması, bu gerçekleri değiştirmese gerektir. Bu arada hemen belirteyim ki, bu kanımda yalnız da değilim. Örneğin; bu yazılarım üzerine gerek bana ve gerekse gazetenin 2.sayfa sorumlusu Sayın Sami Karaören’e ulaşan birçok Cumhuriyet okuru aynı kanıyı paylaştıklarını ve kutlamalarını bildirmiş oldukları gibi, gazetede okurların eleştirilerine açılan sayfada İlhan için aynı doğrultuda eleştiriler de yayınlanmış bulunuyor.

Yazının devamı...

Attila İlhan’ın usta bir yazar ve konuşmacı olması, yazı ve konuşmalarında antiemperyalist söylemlere yer vermesi, bu çerçevede küreselleşmeye, Avrupa Birliği’ne gerçekten parlak yazı ve konuşmalarıyla karşı çıkıp, bunların içyüzlerini ortaya koyması, onun Kemalist olduğu sanısını uyandırmış olmalıdır. Ne var ki, Kemalist olabilmek için Kemalizm’in ilkelerini, devrimlerini ve uygulamalarını benimsemek, onlara sahip çıkmak gerekir. Oysa, İlhan, bu ilke ve devrimleri benimsemek, onlara sahip çıkmak şöyle dursun, onları, bilimsel gerçekleri de hiçe sayarak, acımasızca yermiş, eleştirmiş bulunuyor. Antiemperyalist olmak, Atatürk’ün başta gelen özelliklerindendir. Ama Atatürk, yalnızca antiemperyalist olmakla yetinmiş bir önder değildir; o, aynı zamanda Türkiye’yi dünden yarınlara taşıyan bir devrimcidir. O nedenle, yalnızca antiemperyalist olmak, Kemalist olmak için yetmez, onun devrimlerini de özümsemek gerekir. Ne var ki, İlhan, neredeyse tüm Atatürk devrim ve ilkelerine karşı çıkmış ve çok ağır eleştiriler yöneltmiş bulunuyor!...

Atatürk’ün laik olduğunu kim yadsıyabilir, dahası laikliğe karşı çıktığını kim öne sürülebilir? Kaldı ki, ulus olmanın yolunun laiklikten geçtiği bilinmeyen bir olgu mudur? Atatürk’ün laiklik anlayışını biri kendince eleştirebilir ama hiç kimse onun laiklik karşıtı olduğunu öne süremez. Ne ki, İlhan’a göre Atatürk laiklikten yana değilmiş. İlhan, daha da ileri giderek, laikliği bir “marifet” olarak nitelendirmiş ve bu “marifet”in İsmet Paşa’nın işi olduğu öne sürmüş bulunuyor.Harf Devrimi, Kemalizm’in temellerindendir. Atilla İlhan, bunu da eleştirip durmuş, abece değişikliğinin halkı bir gecede cahil bıraktığını söyleyegelmiştir. Siz hiç, Harf Devrimi’ne karşı çıkacacak bir Kemalist/Atatürkçü düşünebilir misiniz?

Bununla da yetinmemiş Dil Devrimi’ne de ağır eleştiriler yöneltmiş, dahası Osmanlıcayı savunmuştur.Dil Devrimi’ne karşı çıkan birini Kemalist olarak nitelendirmek olanaklı mıdır?

Hele Harf Devrimi de, Dil Devrimi de, ulus olmanın onsuz olmaz koşullarından ve Türkiye Cumhuriyeti Atatürk ulusçuluğu temeli üzerinde kurulmuş iken!...

Bu da yetmezmiş gibi, Osmanlı’nın “ümmet kültürü”nü, “ümmet dili”ni savunan, öven, canlandırmak isteyen, bunlar kopmuş olmaktan üzüntü duyan o değil miydi?

İlhan, kuşkusuz, Osmanlı’nın kozmopolit yapısını, bu yapı içinde egemen güçleri oluşturanların devşirmelerin, Rumlar’ın, Ermeniler’in, Yahudiler’in, Slavlar’ın, Boşnaklar’ın, Arnavutlar’ın v.b.nin Türk düşmanlığını, bunların biz Türkler’i “Etrak-i bi-idrak” (idraksiz/kafasız Türkler) olarak adlandırdığını, Osmanlı yazar ve şairlerinin yapıtlarında Türk’e sövüp saydıklarını; Atatürk’ün, Osmanlı’nın 600 yıldan beri Türk ulusunun üzerinde zorla egemenlik kurduğunu ve ulusun eylemli olarak ayaklanarak bu zorbaların elinden özgürlüğünü zorla geri alabildiğini söylediğini biliyordu. O zaman, nasıl olur da hem Kemalist/Atatürkçü ve hem de Osmanlıcı olunabilir? Hem “ulusçu” ve hem de “Osmanlıcı” olmak olanaklı mıdır? Ulusçuluk, 6 Ok’tan biri değil midir? Ama sanırım, onu Kemalist olarak görenlerin büyük çoğunluğu bu gerçekleri ya bilmiyor ya da her nedense görmezlikten geliyorlar.

Köy Enstitüleri, Atatürk’ün eseridir. Enstitüler’in kuruluşunu hazırlayan Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’dı. Tonguç, Atatürk döneminde bu amaçla göreve getirilmişti. Bunlar tarihsel gerçekler. Ne ki, Attila İlhan, Köy Enstitüleri’nin de amansız bir karşıtıydı!

Yazılarında sık sık Falih Rıfkı Atay’ı bu gibi yergi ve eleştirilerini doğrulatmak için tanık gösteriyordu. Ama nedense Atatürk’ün ölümünden sonra Atay’ın neler yapıp ettiğini —uyarılmasına karşın— hiç anımsamak istememiştir. Söz gelimi, Atay’ın Amerikan emperyalizmini savunmuş, sınıfsal sömürüye karşı çıkanları “kızıl kol teşkilatı”ndan olmakla suçlamış, toprak reformuna karşı çıkmış, paralı eğitimden yana olmuş, başta İlhan Selçuk olmak üzere Atatürkçü ve ilerici aydınları karalamış, faşist militanları ululamış, 1961 Anayasasını yerden yere vurmuş olması onu hiç rahatsız etmemiştir (bkz. 24.5.2005 günlü yazım).

Atatürk’ün Laiklik Devrimi’nin kilometre taşı olan Türk Medeni Kanunu’nun Tanzimatçı bir anlayışın, başka bir deyişle sömürgeleşmiş bir “zihniyet”in, sonucu olduğunu söyleyen de odur (Cumhuriyet, 31.8.2005).

Attila İlhan, son yazılarından birinde Vahdettin’in Mustafa Kemal Paşa için idam fermanı çıkarmasının gerçek nedeninin, Paşa halk katında tanınmadığı için onu halkın gözünde kahraman göstermek amacıyla bu yola başvurduğunu yazdı. Vahdettin’in “hain” olmadığını öne süren Bülent Ecevit ise, CNN televizyonunda Attila İlhan’ı övdü ve 1970’lerdeki düşüncelerinde ondan ve Kemal Tahir’den esinlendiğini söyledi. Taha Akyol da 14.10.2005 günlü ve İlhan’ı öven “Sol Ve Osmanlı” başlıklı yazısında bundan söz ederek, Ecevit’in İlhan’dan nasıl esinlendiğine ilişkin örnekler verdi. Bakın, Ecevit, İlhan’dan nasıl etkilenmiş, işte eski başbakanın Atatürk Ve Devrimcilik adlı kitabından bir örnek:

“Örneğin bir şapka devrimi….. köylüye ne getirmişti? Ekonomik ve sosyal bakımdan ne getirmişti?” (1971, s.76).

Taha Akyol, Attila İlhan’ın bu konuda görüşünün de şu merkezde olduğunu, onun 10.11.2004 günü Vatan’da yer alan sözleriyle özetliyor:

“Şapka devrimi, dil devrimi, böyle sululuk olmaz.”

Ecevit, Vahdettin’i vatan hainliğinden aklıyor, devrimler konusunda İlhan’dan etkilendiğini söylüyor; İlhan, Vahdettin’i Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın neredeyse kahramanlarından yapıyor,şapka ve dil devrimini “sululuk” olarak niteliyor; Akyol da, bu nedenle her ikisini de övüyor!...

Şu sorulabilir: “İyi ama, Gazi Paşa’yı öven o kadar çok yazı var ki!... Ona ne diyeceksiniz?” Ben de, bu soruya bir başka soruyla yanıt vermek isterim: “Atatürk ilke ve devrimlerine eleştiri ve yergilerini araya sıkıştıracağı yerde, Atatürk’ü sürekli açıktan açığa eleştirip dursaydı, yerseydi, siz o zaman onun yazılarını okur muydunuz?”

Attila İlhan’ın yazarlığını, şairliğini övebilirsiniz, ve gelin birlikte övelim. Antiemperyalist söylemleri için de övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Ama ona Kemalist diyemezsiniz. Çünkü değildi.

Atatürk ilke ve devrimlerini eleştirip duran, yerden yere vuran, “sululuk” diye nitelendiren birine Kemalist/Atatürkçü demek, onu tarihe böyle geçirmeye kalkmak, en azından Attila İlhan’ın anısına saygısızlıktır.

Pekiyi, o anma törenleri, açık oturumlar… neden?

Sanırım, tarih bu “neden”i açıklamakta bize yardımcı olacaktır: Galile, Engizisyon karşısında zoru görünce, “Dünya dönmüyor” deyivermişti. Tarihsel gerçek böyle demeseydi ama insanlar onun “Yine de dönüyor” dediğini hep sanıp dururlar. Çünkü, zoru görünce gerçeği dile getirmeyip de tam tersini söylemesini ona yakıştıramamışlardır.

Sizler de antikemalist olmayı Attila İlhan’a yakıştıramadınız.


http://gokhantaspinar.net/

Atatürk, 1921 yılında başkumandanlığa seçildikten kısa bir süre sonra attan düşerek kaburgasını kırmıştır. Yunan ordusunun tam da saldırıya geçtiği bu sıralarda kısa bir sürede iyileşerek cepheye gitmesi, ordunun başına geçmesi gerekmektedir. Köşkte birkaç günlük istirahatten sonra cepheye gitmek üzere ayrılırken Fikriye hn. Atatürk'ün çok acı çektiğini, dolayısıyla biraz daha istirahat etmesini ister...Atatürk kesin ve net bir ifade ve eğreti bir gülümsemeyle; "Harptir bu bre kızım! olur mu hiç? Canımı kurtarayım derken vatanını kaybedersin..." diyerek köşkten ayrılır...

Gazi Paşa adlı kitaptan en çok etkilendiğim bu alıntıda görüldüğü gibi Atatürk, vatanın kurtuluşunu herşeyden, kendi sağlığından bile üstün tutmakta ve bizlere çok önemli dersler vermektedir aslında...Kişisel menfaatlerin, tercihlerin, bütün değerlerin üzerinde tutulduğu günümüzde, Attila İLHAN, Gazi Paşa adlı kitabıyla, Atatürk ve arkadaşlarının inanç ve değerleri, yokluk ve sefalet içindeki insanımızın akıl almaz fedakarlığı sayesinde mucize denebilecek bir savaşın nasıl kazanıldığını ve bir ulusun nasıl yoktan varedildiğini tüm açıklığı ve de doğallığıyla ortaya koyarak bu konuda tekrar tekrar düşünmemiz gerektiğini yüzümüze bir tokat gibi çarpmaktadır.

Attila İLHAN kitabında, basmakalıp ifadelerin tersine son derece doğal, sade ifadeler kullanmış, abartıdan kaçınmıştır. Son derece sürükleyici bir kitap olan Gazi Paşa’yı eğer okumadıysanız, naçizane okumanızı tavsiye ediyorum...

Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz...Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar.Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Mustafa Kemal ATATÜRK

http://www.ataturk.net/cumh/index.html http://www.isteataturk.com

>
../valid-html401-blue.png

vcss.gif