Finneganın Vahı
James Joyce


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

19.04.2016

  Editörün Notu:  "...Okunamayacak, ya da sadece okunmayacak.  Metne aynı zamanda bakılacak ve metnin kendisi dinlenecek .  Joyce' un yazını her hangi bir şey hakkında değil.  O şeyin ta kendisı.  Anlam uykuyu çağrıştırdığında sözcükler uykuya dalarken, dans etmek söz konusu olduğunda onlar da dan etmeye başlıyorlar.  " Samuel Beckett "Finneganın Vahı rüya anlatılarının, iç monologların ve felsefî göndermelerin uydurulmuş kelimelerle ve Joyce-vari cümlelerle birleştirildiği. ayrıcalıklı ve harikulade bir birey-dilin oluşumuna yol açmış dilsel bir şölendir." Kaya Tokmakçoğlu

   
Çakıl taşı çiğniyor gibi hissediyordum”

http://t24.com.tr/k24/
Joyce’un “magnum opus”u olan Finneganın Vahı’nın Aylak Adam Yayınları tarafından yayımlanan baskısının çevirmeni Umur Çelikyay metnin çeviri sürecini ve zorluklarını K24’e anlattı...
CANSU CANSEVEN - 07 Ocak 2016

James Joyce’un 17 yıllık yazmah’da tamamladığı ve çevrilemezliğiyle bilinen Finnegans Wake adlı kitabı, şimdiye kadar Fransızca, Almanca, Japonca, Hollandaca, Korece, Portekizce, Lehçe, Çince ve Yunanca dillerine tercüme edildi. Joyce’un “magnum opus" u olan Finnegans Wake , ülkemizde de iki ayrı çevirmen tarafından iki ayrıafından yayımlanacak. İlki Aylak Adam etiketiyle raflardaki yerini alan Umur Çelikyay’ın çevirisi (terscümesi). Fuat Sevimay çevirisi ise birkaç ay içinde yayımlanmış olacak. Biz de önce 30 yıldır profesyonel olarak çevirmenlik yapan ama adını Finneganın Vahı çevirisiyle duyduğumuz Umur Çelikyay’la Şairler Kahvesi’nde buluştuk ve kendisiyle bu terscüme macerasını, kelimeleri, dilin sınırlarını, çevirmenliğini, James Joyce’u ve “tuhaf metin” Finneganın Vahı’ndaki tuhaflıkları konuştuk.

Kendinize çevirmen değil de Türkçeleştiren diyorsunuz... Bunu biraz açar mısınız?
Ben çok daha gençken, belki 10-12 yaşlarındayken, Ankara’da Fransız okulunda okurken Latince dersi aldım iki sene. Fransızca hocamız veriyordu Latince dersini de. Latinceyi, çeviri yaparak öğreniyorsun. Grammar Translation Method dedikleri şekilde. Hoca bize, “İki türlü çeviri vardır,” derdi: Birine “thème” deniyordu, tema; ötekine de “version” deniyordu. Latinceden Fransızcaya çeviri yaptığın zaman ona çeviri denmiyordu asla, her zaman “version” deniyordu. Bu hep kafamda kalmış. İşte Kaya (Tokmakçıoğlu – Aylak Adam Yayınları Genel Yayın Yönetmeni) ile oturduğumuz zaman bu işin başına, bunu yapmaya karar verdiğimizde, Kaya bunun için “Bir çeviri denemesi olabilir, bir uyarlama olabilir ancak,” dedi. Ben de öyle düşünüyorum çünkü okurun çok daha büyük bir lüksü var; okur, okuyup geçer, kafasını kaşır, anlamadım der, atlar. Halbuki çevirmen boş verip geçemez; bir şeyi oraya sabitleştirmek zorunda.

Tabii, bir de çevirmen belki on farklı okur gibi davranmak zorunda...
Tabii ki. O zaman ne oluyor, olası yüzlerce anlamı varsa dört tane kelimenin.. çünkü yapıyor adam (James Joyce) bunu. Adam öyle tuhaf şeyler seçmiş ki. Bir gün, sırf denemek için şunu yapacağım: Finnegans Wake’ten bir paragrafı alıp altı yedi olası şekilde çevirip karşılaştırmak amacıyla yanyana koyacağım, bunu denemek istiyorum. Bu bana, Fransız yazar Raymond Queneau’nun küçük, sıradan bir hikâyeyi, 99 biçimde anlattığı Biçem Alıştırmaları adlı kitabını hatırlatıyor.

Ferit Edgü’nün de benzer bir kitabı vardı, Yazmak Eylemi’ydi adı sanırım.


Onu bilmiyorum ama doğrudur. Sonuçta kitabın bir paragrafı için bu yapılabilir. Hangi yönlere gidebileceğini görürsün. Tema seçebilirsin belki, şuna öncelik vereceğim deyip onun üstüne gidebilirsin. Onun için böyle bir olasılıklar silsilesi olunca biz de Türkçeleştirmek olarak yaklaştık.

Bir çeviri alternatifi aslında bu, öyle değil mi?
Bir çeviri uyarlaması, bir çeviri olasılığı aslında.

Peki “terscüme”?
Kaya, Almanca kitaba ben de Fransızcasına bakıyordum sık sık. Sağlama yapmak amacıyla bu kitaplara başvurduk çünkü bazen Kaya’ya, “Ya Kaya, çakıl taşı çiğniyor gibi hissediyorum,” diyordum. O kadar tuhaf şeyler yazdım ki kendim garipsiyordum. Sonra açıyordum Fransızcasını, bakıyorum adam benden daha fazla uçmuş diyordum, o zaman rahatlıyordum. Almancasında yine bu tercüme-çeviri hikâyesiyle ilgili olarak –Kaya daha iyi anlatır tabii, ben Almanca bilmiyorum, benim dilim Fransızca- çok tuhaf bir kelime oyunu vardı Almancasında. Fransızcasında da vardı. Fransızcasında şöyle yazmışlar: Fransızcada çeviri “traduction,” bu “contraduction” demiş. Biz bunu konuşuyorduk Kaya’yla, ben de “Aaa terscüme,” deyip gülmüştüm, öyle kaldı ondan sonra. Sonuçta bunun için yaptığımız da bir terscüme çalışması. Yine Fransızca çevirisinde “traduction” (çeviri) yerine “contraduction” (tersçeviri) ve “intraduction” (içeviri) diyor, bu hem ters çeviri hem de çevrilememe durumunu anlatıyor. Yapılamazı yapmaya çalışmanın bir esprisi de var orada, o yüzden “terscüme” dedik, başka bir sözcük oyunu bulamadım.

Bu bağlamda başarılı bir karşılık olmuş ama.
Bakalım... İnternette [Aylak Adam’ın] basın bültenini kopyalayanlar bazı yerlerde düzeltmişler onu, “s” kaybolmuş, “tercüme” denemesi olarak kalmış.

Buna farklı bir isim koyma çabasını konuşmak istiyorum. Çeviri ya da tercüme demeyelim de terscüme diyelim diyorsunuz ama aslında bu bir çeviri, bunu böyle kabul ediyorsunuz, değil mi? Sonuçta bir metni Türkçenin sınırlarını zorlayarak, kendi dilinize aktarıyorsunuz, yeniden kuruyorsunuz.
Tabii ki. Elbette buna tercüme diyoruz, bazı yerlerde çeviri dedik zaten. Aslında biz kapıyı açık bırakmak istiyoruz, bu yapılacak tek şekli değildir, tek versiyonu değildir, kapı açık kalsın. Başkaları da yapsın. Onun dışında dediğim gibi bazen o kadar eğip bükmüş ki dili, onu dört beş şekilde anlayabiliyorsun, belki bir seri terscüme olabilir, onu vurgulamak istedik ama tabii ki eninde sonunda bu bir çeviridir. Ama olası çevirilerden biridir. Sonuçta oturup bambaşka bir şekilde yazılmadı.

Kaynak metniniz var...
Evet, kaynak metnin bir versiyonuna bir şekilde yorumlanarak sadık kalındı. Ama onun üzerinden uçarak gitmedik. Sen de çeviri öğrencisisin bilirsin, çok tuhaf denemeler vardır. Mesela Charles Baudelaire’in şiirlerinin bir yığın İngilizce çevirisi var, adamlar eğlence için bir şiiri alıp altı yedi farklı şekilde çevirmiş. Aynı şiiri biri düzyazı gibi çevirmiş, biri kafiyeli, biri yeni kelimelerle, biri eski kelimelerle... Bunu yapmanın bir sürü yolu var. Sonuçta aklımdaki de bu.

Metne yavaş yavaş girmek istiyorum..
Tabii, daha önce söylemedim galiba, şunu söyleyebilirim, kendi seçimlerim için, yaptığım, büktüğüm kelimeler dahil olmak üzere, her birisi için hesap vermeye hazırım. Eğer kitabın bir yerini herhangi birisi açıp “Umur, bunu niye böyle yaptın,” diye sorarsa, her şeye cevabım var.

Tüm kararlarınızın gerekçeleri hazır yani?
Hazır çünkü uğraştım. Bazen kendi kendime İngilizce konuşurum ben, o zamanlar “Don’t second guess yourself,” dediğim olmuştur. Bazen metnin içinden geçerken “Ya niye bunu böyle yapmışım,” diyorum, sonra açıyorum metni, açıklamalı sözlüklere bakıyorum, sonra tamam, diyorum. Yine aynı şekilde, aynı düşünce silsilesinden geçip aynı yere varıyordum yani.

Peki metinde ne tür zorluklar var?
Ben bunu yazmaya kalktım, herhalde metinden biraz uzaklaşınca daha rahat yazacağım. Yapmaya çalıştığım bazı şeyler var: Öncelikle yüzeyde görüneni yansıtmaya çalıştım. Bir örnek vereyim. Bölümlerden birinde çok tuhaf bir başlangıç yapıyor yazar. “Who do you no tonigh, lazy and gentleman?” diyor. Burada bir kere, “ladies and gentleman”ı, “lazy and gentleman” yapmış, bu espri daha sonra, başka şekillerde, kılık değiştirerek devam ediyor, onu da hesaba katman lazım. Web’deki gloss’a baktığım zaman, bunun bir karşılama söylemi olduğunu söylüyor: “How do you do tonight, ladies and gentleman?” O şekilde tercüme edebilirdim ama ben gördüğümü tercüme etmek istiyorum, buradaki yamukluğu, büküklüğü yansıtmam lazımdı. Şimdi “Who do you know tonight?” için acaba “Kimi tanıyorsunuz?” mu yazayım? Ama “Who do you no” diyor “know” demiyor, ben de onu, “Kimi tanıyoksunuz?” yaptım ve “lazy and gentleman”ı da “tembeleydi ve centilmen” (s. 195) yaptım. Orada tuttu, çoğu zaman böyle şeyler yaptım. Çünkü görünürdeki tuhaflığı yansıtmam gerekiyordu. Onun dışında bu mümkün olmadığı zaman, eğer bir kelimenin iki anlamı varsa o zaman iki kelimeyi birden kullandım. Kimi zaman kelimeleri birbirine bindirdim, buna akordiyon diyorum. Kaza yapmış araba gibi soktum kelimeleri birbirine. Kimi zaman da yansıtamadık bile.

Örnek verdiğiniz cümleye geri dönelim...
Cümlenin ilk kısmındaki “Kimi tanıyoksunuz buyakında” ifadesinde “tanıyoksunuz”u çok düşündüm. Hani “no”yu da kullanmak istedim ve “tanıyorsunuz” yerine “tanıyoksunuz” dedim ama diğeri “tonigh,” “tonight” değil.

Ben buraya “bu geç” yazmıştım, “bu geçe” yazdım ama sonra “bu yakında” oldu. Bence bunun tuhaflığını ancak böyle yansıtabilirdim. Bilmiyorum, başka yolu da vardır ama.

Elbette vardır, başka çevirmenlerin başka yorumları, başka çözümleri de olabilir. Şu şekli, sizin gerekçelerinizle makul görünüyor...
Bana hep çeviri yaparken not tutmamı söylüyorlardı. Metne hiç çevirmenin notu filan koymadık zaten, ölüm olurdu okur için. Bana hep onu diyorlar, “Neden not tutmadın, insanlar nereden bilecekler?” Ama işte o zaman vaktim olmazdı bunu bitirmeye.

Ama yine de ileride bunları yazmayı düşünebilirsiniz. Hem okurlar için hem çeviribilim akademisyenleri için...
Evet evet, doğru. Ama kitabın yazılışını yıllarca uzatırım gibi geliyor bana. Çünkü ben durmam açıklama yazmaya başlarsam, onu da biliyorum.

Metindeki zorluklara devam edelim. Başka örnekler verebilir misiniz?
Zaman zaman “Hani bunu nasıl derim,” dedim. Zaman zaman Farsça kullandım, özellikle rakamlar geldiğinde. Aklıma hep tavla oynayan babam geldi. Metinde ölçü birimleri vardı, Osmanlı ölçü birimlerine baktım, uyanı var mı diye. Bir de onun miktarını ayarlaman lazım. Zaman zaman denk ifade bulduk. Bazen tutuyor ama bazen bıraktık. Bazen de hepsini bıraktık, ben buradaki sesleri aktaracağım sadece, dedim. Hatta yaptığım en kaçık şeylerden bir tanesi şuydu: Metnin bir yerinde bir dua var, Lord’s Prayer. Burada “O pura e pia bella!” diyor. Bu İtalyanca, buna dokunmadım ama devamında şöyle diyor: “in junk et sampam or in secular sinkalarum, heads up.” Ben burada durdum ve gülmeye başladım çünkü ben bunun ne olduğunu biliyorum, tesadüf eseri. Bu şey, Latince bir dua, orijinali de şöyle: “Et nunc, et semper, et in saecula saeculorum.” Bu standart bir dua aslında, Latincesini göstereyim: “Gloaria Patri, et Filio, et Spiritui Sancto,: Sicut erat in principio, et nunc, et semper, et in saecula saeculorum. Amen.” Türkçesinde “Babaya, oğula, kutsal ruha selam. Eskiden var olan, şu anda var olan ve her zaman var olan. Ve yüzyılların yüzyıllarında. Amen,” diyor. Şimdi, buradaki bu sesleri tutmam lazım, Türkçeye benzetmem lazım, oysa ben bunu dinlerken –bu bir ilahidir- hep aklıma gelen şeyi oraya yazdım ve uydu. Burada Türkçesinde ben şöyle çevirdim: “O puar e pia bella! Et nunk et senpam ya da sıkıla sıkılıyorum aman.” (s. 265) Bu ekstrem bir şey, seslere sadık kalmam lazımdı, aynı zamanda duayı tanıyan birinin bu Türkçenin içinden onu görmesi lazım. Ama bu herkese hitap etmeyecek bir şey.

Sizin de gözünüzden kaçabilirdi. Bunu bilmiyor olabilirdiniz.
Evet, işte o yüzden, bu bir versiyon.

Başka ne tür zorluklar vardı peki?
Zaman zaman cümlelerde özne yok ya da keyfi sözdizimi değişiklikleri var. Onu niye yaptığını ya biliyorsun ya tahmin ediyorsun ya da asla anlamıyorsun. Özneyi yakıştırmak zorunda kaldığın oluyor. Onun dışında tarihsel yerlerin isimleriyle çok sorun yaşadım, tarihi isimler var. Onları bükmüş, isimler orijinal şekillerine benzemiyor, genellikle gloss’lara bakarak buluyorsun, orada kalıyorsun. Bazen öyle bakıyorsun, acaba bir şey demek istiyor mu, diye soruyorsun, “Bir kelime var mı orada? Bunu olduğu gibi yazacak mıyım? Çevirecek miyim?” Bu çok sık çıktı karşıma. Onun dışında metnin başında, ilk sayfada “passencore” kelimesi geçiyor, bu mesela Fransızcada “not yet” (henüz değil) demek. Bu Paris’te yazılmış bir metin, Fransızca bu adamın kapısının arkasında, bunu düşünerek ben onu Fransızca bırakmadım, çevirdim. Akış için “not yet” ifadesi gerekiyordu.

Sonuçta kaynak metnin hedef kitlesinin Fransızca aşinalığıyla Türkiye’deki okurların Fransızca aşinalığı aynı paralelde değil...
Belki de. O akış için böyle bir çözüm gerekiyor gibi geldi bana. Devamında da mesela birkaç örnek daha vereyim: “fr’over the short sea” diyor, “kısa deniz”i ben Manş denizi diye düşündüm, gloss’ların içinde “çalkantılı deniz” de yazıyor ama aynı zamanda “ufak deniz” de yazıyor. Ben bunu “çalkantılı deniz” (s. 31) diye bıraktım. “the scraggy isthmus of Europe Minor” vardı mesela, Asya Minör’ü biliyoruz, Küçük Asya ama Küçük Avrupa’yı çok fazla bilmiyoruz. Ben buna “Avrupa Minör” (s. 31) dedim. Buradaki “scraggy isthmus”u da “cılız kanal” yapmışım, bunlar günlük hayatta kullanılan kelimeler değil tabii ki. Celal Üster’in söyleşisinde de bahsettiğim yarımadam hikâyesi ilginç oldu. Şimdi “penisolate” hem yarım ada (peninsula) demek hem izole kelimesi var içinde hem de penis var. Ben “yarımadam” diyerek hem yarımadayı hem de yarım bir adamı yansıtmaya çalıştım. Bir yığın cinsel gönderme de var içinde, tabii ki. Bazı yerlerde kırpıklıklar var. Bazı durumlarda bulduğumuz çözümler o kadar ekstremdi ki okumayı bozuyordu, o zaman olduğu gibi bırakmayı yeğledik.

Çünkü bir de akıp giden bir hikâye olduğunu unutmamak gerekiyor herhalde...
Evet. Şunu göstereyim bir de: “ikızkardeşler” (s. 31). Bunun İngilizcesi “sosie sesthers” idi, buradaki “sosie” kopya demek, diğeri tabii ki “sisters” yani kızkardeşler. Bir de tabii bütün bunların ne kadar vakit aldığını tahmin edebilirsin. Aynı ifadeye dönecek olursak, bu “sosie sesthers”ta, “sosie” için “double” ya da “identical twin” diyor, Fransızca bir kelime. Bu benim için “ikiz”e onay oldu. “sesthers”a gelirsek burada Van Easter’dan bahsediyor, Van Easter, Jonathan Swift’in sevgililerinden birinin adı, hatta Vanessa ismi oradan geliyor, gerçek bir isim değil Vanessa. Sonra bir kelebeğin adı oluyor, o başka. Adam zaman zaman aynı kavramı karşına dört beş kere çıkarıyor. Ondan kaçamıyorsun. Bu ifadenin tamamı şöyleydi: “sosie sesthers wroth with twone nathandjoe”, ben bunu “ikızkardeşler ikisi bir yerde nathanlajoe’ya” (s. 31) yapmışım. En sık bahsedilen, genellikle insanların kitapta karşılaştığı ilk uzun kelime de şudur: “(bababadalgharaghtakamminarronnkonnbronn
tonnerronntuonnthunntro varrhounawnskawntoohoohoordenenthurnuk!)” Burada bir yığın gök gürültüsü var, bu on kere geçiyor metnin içinde ve bunu muhtelif kelimelerle yapıyor. Ben bunu kısmi olarak çevirdim, Türkçesi de şöyle: “(bababadaldalgargaragö
kgürültüsütakamminaonn
konnbronntonnerronntuonnthunntrovarr
hounawnskawntoohoohoordenenthurnuk!)” (s. 32).

Nasıl çalışıyordunuz bu çeviriyi yaparken?
Evde iki tane büyük ekranla çalışıyordum. Bir tanesinde orijinal metin duruyordu. Elimde kitap, dizüstü bilgisayarım önümde, bir tane büyük klavyem vardı. Bir diğer büyük ekranda da Word dosyam açıktı. Öyle çalışıyordum.

Sonic yani sesle ilgili örnek verebilir misiniz biraz da?
Verelim, mesela şu cümlede, “What clashes here of wills gen wonts, oystrygods gaggin fishygods!” Buradaki “gen,” “against” olmalı, iradeye karşı yapmazlık gibi. Oystrgods hem ostorogot kabilesi hem de istiridye tabii ki. Bunu şöyle yapmışız: “Ne çarpışıyor burada istek ile ahlaksızlık; istridigotlar balıgotları boğazlıyor.” (s. 32) Burada sesleri benzettik. Burada “oystrygods gaggin fishygods” derken “god” hem Tanrı anlamındaki “god” hem de “goth”. Buradaki “oystrygods” tabii ki “ostorogot”u çağrıştırıyor, benim “istrigotlar” çok uzaktan da olsa “ostorogot”u çağrıştırıyor, biraz tarih bilmek lazım. Benim çok güldüğüm bir kısım var, onu göstereyim. “Ayakucuna baş sallamak vapsente göz kırpmaktan iyidir. Yolsa, o alaycı ukala gibi, cebel ile çnigen denizi arasında bedevi işi vısvas gider geliriz.” (s. 34) Burada “yolsa” diyor, “yoksa” demiyor çünkü Joyce da “otherways” diyor, “otherwise” demiyor. Ama anlaşılacak mı anlaşılmayacak mı bilmiyorum. Bunun orijinali de şöyleydi: “Otherways, wesways like that provost scoffing bedoueen the jebel and the jpysian sea.” Buradaki “bedoueen” kelimesi hem “between” (arasında) hem de “bedevi” olarak kullanılmış. Hatta “gypsian” da “jpysian” olmuş, o yüzden “çnigen” oldu o da. Tabii “jypsian”da şey de var, “Egypt” kelimesinden geliyor aynı zamanda, onu yansıtamadım mesela.

Kayıplar da olmuştur herhalde...
Bir de “Ne demek şimdi bu?” diyorsun kendi kendine. Okuduğun zaman gereksiz yere gelip dolanan bir adamın hissini veriyor. Buradaki “vısvas” hikâyesi de şöyle, orijinal cümledeki “wesways”e benzettik, ama bu şeytana bir gönderme: “epitaph of the devil”. Aslında orijinal cümlede “between the devil and the deep blue sea” (iki arada bir derede) deyimine de gönderme var ama o kaybolmuş mesela, onu yapamıyorsun, bu yüzden versiyon. Bir örnek daha vereyim: “Then we’ll know if the feast is a flyday.” Buradaki “flyday” tabii ki aslında “friday” yani cuma. Ama “flyday” olduğu için ben onu “ucuma” yaptım, uçan bir cuma, ucuma: “Sonra bileceğiz şölenin bir ucuma gününde olup olmayacağını.” (s. 34) Tabii öyle bir metin ki mesela bu kelimede editörün “-u”yu düzeltmek gibi bir derdi vardı, hemen durdurup hata olmadığını söyledim. Böyle şeyler de oldu bu kitap boyunca. Ya da gerçekten yanlış yazdığım bir kelime olmuş, Kaya bu sefer bana “Bu bir hata mı, yoksa kasti mi,” diye sordu, çok vakit kaybettik tabii bunu yaparken. Bu “flyday” için “sinekgünü” de diyebilirsin, “uçuşgünü” de diyebilirsin, işte anlamlardan iki tanesini taşısa yetiyor bana, belki de.

Peki ya araştırma süreci...
Resim yapmaya ya da müzik yapmaya benziyor. Bir tanesinde karar kılmak zorundasın. Biraz önceki “flyday” örneğindeki gibi hem cuma hem sinek hem de gün kavramını veriyorsa “ucuma” dedim ve geçtim. Oradaki tuhaflığı yansıtmam lazımdı, açıklama yoluna gitmemeliydim. Uydurmamam lazım, yaptığım her şeyi açıklayabilmem lazım, benim kriterlerim bunlardı. Zaman zaman öyle şeyler geliyor ki tercüme edemiyorsun, Türkçeleştiremiyorsun, bırakıyorsun, öyle kalıyor. “Treacle Tom” diyor mesela, onu “Röntgenci Tom” (s. 35) yaptım, buldum ama onu anlamayıp öyle bırakabilirdim de. Ya da “Shize?” diyor mesela, güzel espri değil mi? Ben ona “Şayze mi?” (s. 35) demişim, ben burada sesi çevirdim mesela. Aynı cümlenin devamında “orra whyi deed ye diie? Of a trying thirstay mournin?” diyor. Bunun ilk ifadesinde muhtemelen “why did you die?” demek istiyor. Devamındaki “thirstay” ise “thursday” morning mi yoksa “thirstay morning” mi? Bunu şöyle yapmışız: “Hadi ne vardı ölecek şimdi, bu susamış, çetin yas sabahında?” (s. 35) Burada “susamış”ı “thirsty” için yaptık ama perşembe yok mesela, bunlara üzülüyorum ama yapabileceğim bir şey yok. Burada bir de hem “morning” var hem de “mourning” yani yas var. Burada bir yas hikâyesi de var çünkü. Bak çeviride ikisi de var.

Bu kitabı çevirme fikri nasıl ortaya çıktı?
Benim fikrim değildi. Anladığım kadarıyla Aylak Adam Yayınları bunu uzun süredir yapmak istiyormuş, bir de kitabın telifi de dolunca çevirtme kararını almışlar. Benim arkamda 30 yıllık profesyonel çevirmenlik deneyimi var. Ben edebiyat dışında her şeyi çevirdim. Petrol anlaşmalarından arkeoloji kazılarına, kullanma talimatlarından lokanta menülerine kadar istisnasız her türlü metni çevirdim. Genellikle zor metinlerdi ve bütün zamanım sözlüklerin içinde geçti. Edebi çeviriyi de kendim için, keyif için yapıyordum. Bilgisayarlarda bir yığın kendi kendime yaptığım çeviriler var.

Kimleri çevirmek istersiniz peki?
Bir gün Wallace Stevens ya da Charles Olson’ın bütün şiirlerini çevirmek istiyorum. Amerikan modernistlerine takıntım var çünkü. Onlar da bayağı zor şeyler. Özellikle Wallace Stevens beni uçuran bir şair, dili acayip komplike. Finnegans Wake kadar zor değildir ama işte küçük bir şeye başka türlü özen gösterirsin. Bu kitap [Finnegans Wake] bana geldiğinde Kaya’ya söz vermek istemedim, “Bir sayfa yapayım, öyle bakalım istersen,” dedim. Oldu, onun kafasındakine de uydu sanırım. Bir de ekiple de iyi anlaştık, biz birbirimizi tanımıyorduk önceden. Frekanslarımız tuttu çeviri konusuna gelince. Dediğim gibi benim aklıma gelecek ilk kitap bu olmazdı, hatta belki ben kitap çevirmeyebilirdim.

Çeviri dışında siz bir şeyler yazıyor musunuz?
Evet, çevirmenliğimin dışında yazarlığım da var. Ben kendim için de şiir yazıyorum üniversiteden beri. Joyce’un yaptıklarının bir benzerini, daha küçük bir boyutta da olsa ilk şiir kitabımda yaptım, öyle bükülmüş şeyler çok var. O bana çok tuhaf gelmiyor. Benim şiir kitabım İngilizceydi, şu an hiçbir yerde yok sanırım, bende bir iki kopya olmalı. Ben Joyce’un uzmanı değildim, çok bulaşmamıştım, bu şekilde bulaşmış oldum. Kendi şiir kitabımda çekinerek yaptığım şeyleri hatırlıyorum da adam burada yüz katını, hatta bin katını yapmış.

Editörlük çalışması nasıl oldu? Künyede görüyorum: Yayına hazırlayanlardan Kaya Tokmakçıoğlu İngilizce ve Almancasından okumuş, Nil Sakman İngilizcesinden okumuş. Son okuma yapanlar arasında da Merve Tokmakçıoğlu, Gökhan Sarı ve Gül T. Temur görünüyor...
Ben metinleri tamamladıkça, 20’şer sayfalık kısımlardı belki, Nil’le Kaya başına oturdular, üstünden geçtiler, not yazdılar uzun uzadıya. Zaman zaman, bayağı uzun uzun tartıştık. Bazen ben ikna oldum, bazen onlar beni ikna ettiler, değiştirdik. Zaman zaman ben çok tuhaf şeyler yazdım, dediğim gibi çakıl çiğnemeye benziyordu, onları yumuşattık. Bazen de bıraktık çünkü zaten metin tuhaftı. Ya da Fransızcasını, Almancasını açıp baktık, onların da yeteri kadar saçmaladıklarını görünce biz de devam edebildik. Çeviri çalışmasının ötesinde çok titiz bir gözden geçirme yapıldı.

Peki nasıl bir hikâye anlatılıyor bu kitapta?

Bu bir epik şiir bence ya da kocaman bir şaka. Bu, birbirinden kırpık, birbiriyle alakası olmayan bir yığın hikâye aslında. Zaman zaman bir ailenin hikâyesi olmaktan çıkıp İrlanda tarihine, medeniyet tarihine, insanlık tarihine dönüşüyor. Zaman zaman da kasap muhabbetine, biracı muhabbetine dönüyor. Bazı yerlerde çamaşırcı kadınların muhabbetine ve dedikodusuna dönüşüyor. Kadın sesini duyuyorsun, ben onu da Türkçesinde yansıtmaya çalıştım. Metnin çoğu yerinde bir yemek muhabbeti, sürekli bir tıkınmaca gidiyor. Sürekli somon, balık, balıkçılık, et, ekmek, bira konuları dönüyor. Bir yerde sadece alkol dönüyor, sayfalar dolusu listeler var, ben üç gün boyunca sadece liste çevirdim. Bir yerde bir kadın sesi olduğu belli olan bir ses vardı, onları yansıtabildim, onlar çok başarılı oldu bence. Ben bir yazar olarak baktığımda, en önemli şey bir yazarın kendine ait bir sesi olması gerekir. Daha alt sesleri taşıyabilmesi lazım, yazarın kendi sesini saklayabilmesi lazım ve Türkçede onu yapabildiysek, insanlar gülebiliyorsa buna, başarılı olduk demektir. Çünkü metin, komik bir metin.

Okurlar Türkçesini okurken İngilizcesini merak edip sizin kelimelerinizin hangi kelimelerin karşılığı ya da çözümü olduğunu düşünecek sanırım.

Ama dediğim gibi şöyle bir tuhaflık var, kaynak metni aç bak, anlatıcının sesini aynen verdim. Mühim olan o, hiçbir şeyi çözmedim, aktardım onu. Belki o daha zordur, bilmiyorum. Anlatmaya çalışmak daha zor olabilir. Benim için zor olan buydu. Bir de tabii, bu çok uzaylı bir dil mi, çeviri mi, başka bir şey mi? Ama orijinaline baktığımda orijinali de öyle tuhaf bir dil, onu da hesaba katmak gerekiyor.

Kitabın adı neden Finneganın Vahı oldu?

Kitabın adına baktık, öncelikle Finnegan’s mı Finnegans mı olduğundan emin olmak istedik. Yani Finnegan’ın mı yoksa Finneganlar mı olacaktı? Ama bu net değil. Bir de “wake” var. Bu arada kitabın Fransızcası “Veillée Pinouilles” olmuş. Ufak fino. Bu benim çok tuhafıma gitti, açıklayamıyorum. “Veillée” kavramının ise uyanmak, nöbet tutmak, ölü başında durmak, yas tutmak anlamları var. “Vah”ın kendi başına bir anlamı olmasa da bağlama oturuyor.

BİR İRLANDA BALADI

Cumhuriyet Gazetesi

Türkçe dahil yaklaşık kırk dilin bileşiminden türetilmiş sözcükler, söz ve ses oyunları, çokanlamlı sözcük ve cümleler, özellikle tarihe, mitolojiye olmak üzere dünya kültürünü oluşturan tüm değerlere göndermeler içeren bir metin. İngilizce ya da İrlandaca yazılmış demek mümkün değil. James Joyce’un kendine has bir dili olduğunu söylemek en doğrusu. Bilinçakışı tekniğinin şahikası. Aşılması mümkün görünmeyen bir anlatım. O nedenle de konusundan söz etmek pek kolay değil. James Joyce, “Ulysses gündüzün, Finnegans Wake gecenin kitabı” demiş. Zaman değişken. Dil karmaşık. Yerler, kişiler, ortamlar birbirine geçiyor ve bir rüya âlemi oluşuyor. Kitap yarım bir cümle ile başlıyor ve sonundaki yarım cümleyle bağlanarak bir sarmal oluşturuyor yani hiçbir zaman bitmiyor. Tekrar tekrar okunması gerekiyor. Tam anlamıyla bir konudan söz etmek mümkün değil. Sel Yayıncılık baskısının sonuna “Finnegan Uyanması’na Kılavuz” başlığıyla yirmi üç sayfalık bir özet konmuş. Hangi bölümde neyin anlatıldığını anlamaya yardımcı oluyor. Finnegans Wake adını bir İrlanda baladından alıyor. Romanın konusunun da bu baladdan esinlendiği söyleniyor. Duvarcı ustası Tim Finnegan’ın gökgürültüsü ile merdivenden düşüp ölmesinin ardından dostlarının cenaze töreni sırasında başına döktüğü viski ile canlanıp hayata dönmesi ile başlıyor. Canlanıp gelen romanın kahramanın adı HCE oluyor. Eşi ALP, ikiz oğulları postacı Şaun ve kalem erbabı Şeym ve cazibeli kızı İzabel diğer ana kahramanlar.

Finnegan Uyanması dört kitap ve on yedi bölümden oluşuyor. Finnegan Uyanması’nı okumak pek mümkün değil, okumaya çalıştım diyebilirim. Okuduklarımdan ne anladığım ise oldukça tartışmalı. Önerildiği gibi anlamaya değil kitabın tadını çıkarmaya çalışmak en iyisi. İnat etmek, zaman ayırmak, sindire sindire okumak gerekiyor.

Ekşi Sözlük’teki bir yorumda, çevirilerin adlarının farklılığına dikkat çekilerek “ki çevirmen, daha kitabın adı konusunda bile bu kadar farklılaşıyorlarsa o zaman biz de diyelim ki okuyucunun vahı” denmiş. Haklı.

Joyce’un çok katmanlı kelime oyunlarını Türkçeye çevirmenin, bir kısmı arkaik bir çok dile yapılan anıştırmaların, bozmaların, çeşitli eser, kişi, yer vb. göndermelerin ifadesinin mümkün olmadığı, çevirinin tek katmanlı kalacağı düşünülüyor
 

  Finneganın Vahı Vakası
http://t24.com.tr

James Joyce'un "çevrilemez" denilen Finneganın Vahı'nı Türkçede iki ayrı çevirmenden okuyacağız ama öncesinde Armağan Ekici'nin incelemesini K24 okurlarıyla paylaşıyoruz...

ARMAĞAN EKİCİ@e-posta
07 Ocak 2016

Finnegans Wake kimdir, eseri nedir?
“Tim Finnegan’s Wake”, eski bir İrlanda meyhane baladı. Viski ve bira seven inşaat işçisi Tim Finnegan bir gün merdivenden düşüp kafasını kırıyor; “wake”, İrlandalıların cenaze sonrası yaptığı içkili partilerin adı. İçkinin, tütünün, müziğin ve dansın gırla gittiği bu partide, tabii ki, kavga da çıkıyor. Kavga sırasında viski sürahisi kırılıp merhumun üzerine dökülünce, merhum diriliveriyor (“viski”nin kelime anlamı zaten “hayat suyu”). Finnegans Wake tartışmasına katı, asık suratlı bir giriş yapmaya hazır olanları titreterek gerçek bağlama çağırmak ve biraz neşelendirmek için önce bu şarkıyı dinleyelim.

Joyce, hayatının son döneminde yıllarca üzerinde çalıştığı, ismini uzun süre gizli tuttuğu projesinin adını nihayet Finnegans Wake olarak açıklamış; baladın adındaki apostrofu atarak başlığa “Finneganlar uyanıyor” türünden yan anlamlar eklemiş.

Flann O’Brien’ın Dalkey Arşivi romanında, Joyce’un aslında ölmeyip İrlanda’ya döndüğü, ismini gizleyerek gözden ırak bir yerde bir bar işletmekte olduğu ortaya çıkar. Romandaki Joyce karakteri, Finnegans Wake sorulunca şöyle der: “Vay canına! Onu biliyor musunuz? Gençlik günlerimden kalma çok meşhur bir şarkıdır.”

İki çeviri
Finnegans Wake ilk bakışta lâf salatası gibi görünen bir metin. Kelimeler tuhaf şekillerde yazılmış, bitiştirilmiş, olmayan kelimeler kullanılmış; pek İngilizceye benzemeyen birçok sayfası var. Kitabı okumak için kitabın dilini öğrenmek, kitabın dilini İngilizceye çevirmek gerekiyor. Kitap, ilk izlenimin aksine, bir lâf salatası değil; Joyce kelimeleri bozuşturarak, kelimeleri başka dillerden benzer seslerle, tarihin değişik dönemlerinden birbirini andıran hikâyelerle yükleyerek devasa bir anlam ağı oluşturmuş. Joyce’un her çarpıtması, her tuhaflığı bir anlam nüvesine bağlanabiliyor. Bunları görebilmek için okurun sabırla araştırmaya devam etmesi, pek çok yardımcı kaynağa başvurması gerekiyor. Bu oyunlar öylesine yoğun ki, elimizde yıllarca, onyıllarca okunabilecek, çalışılabilecek karmaşıklıkta ve zenginlikte bir metin var.

Büyük ölçüde gündüz vakti geçen Ulysses’e karşı, Finnegans Wake bir gece ve rüya kitabı. Kitabın dilinin akışkanlığı, kavramların, yerlerin, kişilerin, zamanların birbiriyle içiçe geçmesi de rüya âleminin mantığına uyuyor.

Joyce’un bu çabasıyla tümden yanlış bir yola saptığını, delilik ettiğini düşünenler var (başta Ezra Pound gibi Joyce’un sağlığındaki en büyük destekçileri olmak üzere; Vladimir Nabokov da Finnegans Wake’e karşı olanların arasında en önemli isimlerden biri). Anthony Burgess, Joseph Campbell, günümüzün önemli yazarlarından Tom McCarthy gibi isimler içinse Finnegans Wake gerçek bir başyapıt, dünya edebiyatının en önemli mihenk taşlarından biri.

Nasıl çevrilmesi (ya da çevrilmemesi) gerektiği konusunda bitip tükenmez tartışmalar olan, tek bir çevirisinin yıllar süren zahmetlerle yapılabildiği bu metnin Türkçede iki çevirisinin birden yayımlanacağı haberi hepimizi haklı olarak şaşırttı. Nevzat Erkmen’in de bu konu üzerinde uzun süredir çalışmakta olduğunu hatırlarsak, henüz günışığına çıkmamış üçüncü bir çalışma da var. Bu, Türkçe için çok sevindirici ve heyecan verici bir durum. Konunun meraklısı olduğumdan, geçtiğimiz aylarda Fuat Sevimay’ın söyleşilerini, verdiği çeviri parçalarını ilgiyle takip ettim; Aralık ayında elime Umur Çelikyay çevirisi geçti, onu da çalışmaya başladım. Bu yazıda, iki çeviriyi ve çevirmenlerin yöntemlerini karşılaştırmaya çalışacağım.

(Başka dillerdeki Finnegans Wake metinleri için “çeviri” kelimesini kullanıp kullanmamak gerektiği tartışması hep sürer; ben bu tartışmayı “çeviribilim” genel başlığının kapsamında gördüğüm için, bu yazıda “çeviri” ve “çevirmen” kelimelerini en geniş kapsamlarıyla, yani “terscüme”, adaptasyon, yenidenyazım gibi kavramları da içererek kullanıyorum.)

İki çeviriyi karşılaştırırken, kitabın giriş bölümündeki iki paragrafı kullanacağım. Önce İngilizce metne ve iki çeviriye bakalım:

riverrun, past Eve and Adam's, from swerve of shore to bend of bay, brings us by a commodious vicus of recirculation back to Howth Castle and Environs.

Sir Tristram, violer d'amores, fr'over the short sea, had passencore rearrived from North Armorica on this side the scraggy isthmus of Europe Minor to wielderfight his penisolate war: nor had topsawyer's rocks by the stream Oconee exaggerated themselse to Laurens County's gorgios while they went doublin their mumper all the time: nor avoice from afire bellowsed mishe mishe to tauftauf thuartpeatrick: not yet, though venissoon after, had a kidscad buttended a bland old isaac: not yet, though all's fair in vanessy, were sosie sesthers wroth with twone nathandjoe. Rot a peck of pa's malt had Jhem or Shen brewed by arclight and rory end to the regginbrow was to be seen ringsome on the aquaface.

Çelikyay:
ırmakgüzergâhı, Havva ve Adem’in oradan geçip, kıyı kıvrımından koy dönemecine, elverişli bir köy yolundan yeniden dolaşarak, gerisingeri Howth Kalesi ve Civarları’na getiriyor bizi.

Aşkların çalgıcısı Sör Tristram, çalkantılı denizi geçip, Avrupa Minör’ün cılız kanalında, yarımadam savaşını eline almak için Kuzey Armorika’dan henüz dönmemişti: Oconee akarsuyundaki keskin kayalar da, aralarındaki hırsızları güngeçtikçe katlayan Laurens İlçesi gâvurlarına kendilerini henüz dayatmamışlardı: ne de uzaktaki yangından yükselen ses henüz ben irlandalıyım tıftıf sen petrussun diye şişinmemişti: çocuk kıyafetlinin biri henüz sıkıcı yaşlı isaac’i dipçiklememişti: henüz değil; yine de kibir sözkonusu olduğunda, her şey mubah olsa da, ikızkardeşler ikisi bir yerde nathanlajoe’ya henüz öfkelenmemişlerdi. Jhem ya da Shen babalarının bir kile arpasını ark lambanın ışığı altında mayalamamışlardı ve de ecekuşağının kızılucunun, suyun yüzeyinde çember çember görüleceği vardı daha.

Sevimay: …nehiryatağında, Havva ile Âdem’i geçip sahilin keskin ucunda körfeze kıvrılır, emrisakin ve yılankavikusvari bir döngüyle bizi yine Howth Cebelhisarı ve Efradına ulaştırır.

Aşk ozanı Bay Tristram daha, Kuzey Armorika’dan kalkıp güv’ertesinde patlayan dalgalarla kanalı geçip, Küçürek Evropa’nın bu sıska kıstağını kasıktıdarına katayazmak için, yineyeniden ayak basacakmışken: ne daha ummanın akıntılarıyla sürüklenen kıdemli bıçkıcıların taşakları, Laurens Kentinde mumbraları duble götüren kıtıpiyozların gözlerinde büyümüşken: ne de topatrağın bağrından asasıyla ateş çıkartanın yalazlarının çıtırtısı, mişem mışım dolananı da taftiz edileni de iman ile körüklemişken: kör kuru İshak, kamışının dölüyle avulanup da tutub tepetaklak yere serilmemişken: ve çifte kızlar Vanestela, aşk oyunları oynadıkları sviftin peki yekvüjoet dekana diş bileyip, henüz daha elma gibi ikiye yarmamışken. Jhem veya Shen, babalarının koca kayığı ark ışığında mayalanmış ve ebemkuşağının doğuya bakan kızıl ucunun kutsuya değdiği yerkürede görülmüştü.

Neler oluyor?
Joyce işleri ile ayrıntılı olarak ilgilenmemişseniz, bu noktada, haklı olarak “neler oluyor?” diye soruyor olmanız gerek. Belki inanmayacaksınız ama, burada sahiden de anlam var. Bu iki paragrafa Joyce’un yüklediği anlam katmanlarının, kitapların temaları açısından en önemli olanlarının anlaşılır bir dille parafrazı şöyle:

(kitabın son kelimesine bağlanıp çemberi tamamlayarak,) Dublin şehrinin kıyısına kurulduğu Liffey nehrinin akıntısı boyunca, başladığımız yere dönüyoruz; nehir kıyısındaki Adem ve Havva kilisesini de geçip, Dublin körfezine, körfezdeki Howth tepesi ve kalesine geri vardık. Bunu yaparken hem aydınlanma felsefecisi Vico’nun “ebedi tarih”, “tarihin gidiş ve dönüş yolları” düşüncelerini yansıttık, hem de Dublin’in güney banliyölerindeki Vico yolunu hatırladık. Buraya tüm romanı okuyup gelmiş olduğumuz için (ya da gerekli yardımcı kitaplara zaten danışmış olduğumuz için) “Howth Castle And Environs”ın, H. C. E. başharfleriyle, aynı zamanda romanın baba/düşmüş kahraman arketipi Humphrey Chimpden Earwicker olduğunu; Liffey nehrinin ise akışkanlığıyla, suyun hayat demek olmasıyla, Anna Liffey/Anna Livia benzetmesiyle romanın kadın arketipi Anna Livia Plurabelle olduğunu zaten biliyorduk tabii canım.

O sırada, İrlanda tarihinin anahtar olayları henüz olmamıştı. Ortaçağ efsanesindeki (violer d’amores: âşık/mütecaviz/minstrel) Sir Tristram henüz Isolde’yi kaçırmak için Fransa’daki Armorica’dan kalkıp İrlanda’ya (“Küçük Avrupa”) ayak basmamıştı; Fransızlar (Napoleon’un Yarımada savaşındaki gibi) penislerinin keyfi için bir kez daha adalara musallat olmamışlardı. İrlandalılar kalkıp Amerika’ya göçüp çoğalmamışlardı; Georgia eyaletinde, Occone nehrinin kıyısında, çok hızlı nüfus artışı nedeniyle şiarı “Doublin’ all the time / Durmadan ikiye katlanır” olan bir Dublin şehri daha kurmamışlardı. İshak peygamberin oğlu Yakup henüz oğlak postuna bürünüp onu aldatmamıştı; (Joyce’un dünyasında, İrlanda siyasetindeki en önemli düşmüş kahraman-kurtarıcı karakteri olan) Charles Parnell henüz rakibi Isaac Butt’ı devirmemişti (evet, İshak peygamber ve Parnell anlamları aynı cümlede içiçe). Henüz Allah’ın ateşinin ışıltısı, Hz. İsa’ya, Aziz Petrus’a Hristiyanlık kilisesini kurma görevini verdirmemiş, Aziz Patrick’e, turba (peat) yığınlarıya zengin İrlanda diyarına Hristiyanlığı getirtip “mişe mişe” diye bir dil konuşan İrlandalıları vaftiz ettirmemişti. Jonathan Swift, adları Esther olan iki kadına “Vanessa” ve “Stella” adlarının taktığı arkadaşlığa ve mektuplaşmalarına başlamamıştı, onları henüz kızdırmamıştı. Romanın rekabet eden erkek kardeş arketipleri Jhem ve Shen (Shem ve Shaun, Joyce ve kardeşi Stanislaus, Yakob ve Esav, Habil ve Kabil, [Sevimay ve Çelikyay]?), henüz babalarının maltını mayalayıp viski (ya da bira) yapmamışlardı (ya da, İrlanda’nın meşhur viski üreticisi Jameson [Jhem-and-Shen] henüz viski imalatına başlamamıştı). Gökkuşağı henüz Dublin’in doğu tarafında, denizin üzerinde çemberini çizmemişti.

Evet, durum budur. Üstelik hepsi bu değil; özetlediği metinden daha uzun olan bu “sinopsis” içinde yazmadığım anlamlar da var. “Bütün bunları nasıl çözeceğiz”, diyorsanız, ben de tek başıma çözemiyorum tabii; Roland McHugh’nun, Joseph Campbell’ın, Anthony Burgess’in yardımcı kitaplarıyla anlamaya çalışıyorum.

Bu örneği dikkatle incelerseniz, şu noktalara hak vereceğinizi umuyorum:

1) kitap delice olabilir, ama anlaşılmaz bir deli saçması değil; sahiden her kelimenin, her göndermenin bir nedeni var; 2) kitap, okurundan, genel okurun sabrının ve olanaklarının çok ötesinde bir zaman ve ilgi yatırımı bekliyor.

Bu bilgiler ışığında, iki çevirinin bu paragraflara nasıl yaklaştığını mercek altına alalım. Bunu yapınca, böyle bir metnin “tek doğru” çevirisinin olamayacağını, çevirilerin sık sık bambaşka çözümleri seçtiğini, bu çözümlerin kimi kriterlere göre “daha doğru”, kimi kriterlere göre “daha yanlış” olduklarını, öte yandan iki çevirmenin de belli bir mantık ile metne yaklaştıklarını görebiliriz:
 
SADECE YAZARIN BİLDİĞİ BİR DİLDE OKUMAK: JAMES JOYCE – FİNNEGANIN VAHI TURGAY ÖZÇELİKOCA 16, 2016 KİTAP KOKUSU
http://www.kulturmafyasi.com

James Joyce’un hiç görülmemiş bir türde, hiç görülmemiş bir dille yazdığı Finneganın Vahı artık Türkçe. Aylak Adam’ın bastığı ilk cilt raflarda yerini aldı.

“Bu derse hiç fark edilmeden başlayabilmeyi isterdim.
Sözcüklerle sarmalanmayı tercih edebilirdim.
Şu konuşma anında, benim çok önümde giden,
içine bürünebileceğim isimsiz bir ses gibi
algılanmış olmayı isterdim.” (M. Foucault)*

Asla çevirilemeyeceği öngörülen James Joyce’un Finnegans Wake kitabını, Finneganın Wahı olarak Türkçeye kazandıran Umur Çelikyay; Yekta Kopan ile yaptığı bir söyleşide kitap okuma eylemi ile ilgili şöyle söylüyor:

Kanımca kitapları anlamak amacıyla okumayız. Daha ziyade, müzikte ya da görsel sanatlarda da olduğu şekilde bir eserin içine girebilmemiz, onun genel akışına kendimizi kaptırmamız, bırakmamız söz konusu. Örnek vermek gerekirse, Cocteau Twins’in Victorialand albümünü ya da Hieronymus Bosch’un Dünyevi Hazlar Bahçesi’ni ya da bir Jackson Pollock tablosunu ‘anlamaya’ çalışmayız ama bunlarla yaşadığımız etkileşim bizde -olumlu ya da olumsuz- bir yoğunluk yaratır.

Umur Çelikyay’ın burada kastettiği şey, yani okurken kendinizi kaptırdığınız şey, bana kalırsa aslında içerikten ziyade, dilin kendisidir. Yani Michel Foucault’un kelimeler ve şeyler arasında yaptığı ayrıma referans verecek olursak, anlamlarından bağımsız olarak karşımıza çıkan kelimeler bütünü, bizi sarıp sarmalıyor, aralarındaki akışa okurken bizi dahil edebiliyorsa, okur metne girmiş demektir. Çünkü Foucault’a göre okuduğumuz metin yazarın dünyasını değil, dilin dünyasını bizlere yansıtmaktadır.finneganin_vahi

Aylak Adam Yayınları tarafından üç cilt halinde planlanan Finneganın Vahı’nın ilk cildini okuduğumda, her ne kadar Türkçeye çevrilmiş dahi olsa, hiç bilmediğim bir dil ile karşılaştım. James Joyce’un gerek kelimeleri tahrip ederek, gerek eğip bükerek, gerekse de sıfırdan yaratarak oluşturduğu dil; metnin kendisinin de alışageldiğimiz roman kalıplarının dışında tamamen yeni bir yazın olmasıyla birleşince, oldukça ilginç ve zor bir okuma deneyimi yaşadım: Bilmediğin bir dilde, asla içselleştiremeyeceğin bir anlatıyı okumak.

Peki. Olmuşidiymiş bu yer altı cenneti, ya da köstebek faradisi ki olasılıkla aynı zamanda bir falusfeneri tersi, buğday ekinlerini beslemeyip turist ticaretini çeşnefillendirme amacı güden (işin mimarı, Monsenyör Avdankork, bugibi taştekarlıklar yapmasın diye kör edildi, müteahhitler Sayın T.A. Briket ve Sayın L.O. Tuhol, zarar görmeyecek şekilde saygıdeğer kılınırken)… (S. 129)

Yukarıda verdiğim kısa alıntıdan anlaşıldığı gibi, Türkçe okuru olarak, bambaşka bir okuma nesnesi ile karşı karşıyayız. Ve bu noktada hemen uyarayım, James Joyce’un Ulysses romanını okudum diye Finneganın Vahı’na 1-0 önde başlayacağınızı sakın düşünmeyin. Ulysses’i üç seferde okumuş biri olarak ben o yanılgıya düştüm ve durum hiç de sanıldığı gibi değil. Ulysess tek katlı müstakil bir evse, Finneganın Vahı devasa bir gökdelen, böyle düşünün…

Finneganın Vahı’nda, Ulysses’de olduğu gibi yine bilinç akışı yöntemi söz konusu. Ama bu kez anlatılanın kendisi bir rüya ve rüya içindeki rüyalar olunca, bilinç akışının dozu da Ulysses’in kat be kat üstünde. Roman sanatının klasik anlatı yapısının çokça dışındaki, hatta yepyeni bir roman türü denilebilecek özellikteki Finneganın Vahı’nı okurken, nda bir rüyanın da başka türlü yazılamayacağını düşüneceksiniz. Bir rüyayı mevcut dilimizle, ya da kelimelerimizle anlatırken, aslında rüyayı oldukça kısıtlandırıyor, kesip biçiyoruz. Klasik dil yapısıyla yapılan rüya anlatısı, hiçbir zaman o rüyayı görme esnasındaki deneyimi aktaramıyor. Çünkü orada kuralsız, mekansız, tamamen özgür ve hayatla asla karşılaştırılamayacak bir olay akışı söz konusu. Bu yüzden de bir rüyayı, rüya gibi anlatmanın en uygun yolu, mevcut dilin kurallarını esnetmek, mevcut kelimelerin anlamları ile oynamak ve belki de yepyeni kelimeler türetmek gerekir.

james_joyceJames Joyce James Joyce, bu rüyayı, o rüyaya has bir dille aktarıyor okuyucuya. Bu aktarımın sonucunda ortaya çıkan ürünse, roman sanatı açısından düşünüldüğünde, klasik değerlendirme ölçütleriyle anlamlandırılamayacak türde.

Peki hem okuma, hem değerlendirme, hem de anlamlandırma açısından bambaşka bir yerde duran Finneganın Vahı ile bir okur olarak nasıl bir ilişki kuracağız. Kendi deneyimimden edindiğim izlenim, yazının başında aktardığım Çelikyay’ın söylediklerine referansla, metnin tamamını anlayabilme çabasına asla girmemek gerektiği. Okuma eylemini bir rüya görme süreci gibi değerlendirin ve o akışa kendinizi bırakın. Uyandığınızda, gördüğünüz rüyanın tamamını hatırlamak ve anlamlandırmak nasıl imkansızsa, Finneganın Vahı’nın tamamını anlamak ve hatırlamak da öyle imkansız…

1939 yılında basılan Finneganın Vahı’nın Türkçeye çevirilmesi, belki de sadece bu yılın değil, yüzyılımızın en önemli yayıncılık olaylarından biri olacak kuşkusuz. Kitabın kalan ciltlerini beklerken Aylak Adam Yayınları’nı ve çevirmen Umur Çelikyay’ı bu cesaretlerinden ötürü tebrik ediyorum.

Yazının kendisi, henüz kitabı almamış okuru belki biraz korkutacaktır; böyle anlaşılmaması için şunu söylemem gerektiğini düşünüyorum: Finneganın Vahı, zor olduğu kadar, eğlenceli de bir dile sahip. Okurken o ritmi yakaladığınızda muhtemelen inanılmaz keyif alacaksınız. Ama bu keyif olmasa bile, sadece bu deneyimi yaşamak için bile onu okuma çabasına değer…

*Foucault, “Söylemin Düzeni”, Ders Özetleri, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001, s. 9.
Finneganın Vahı – 1. Kitap, James Joyce, Çev. Umur Çelikyay, Aylak Adam Yayınları, Ocak 2016, 316
 

James Joyce ve Finnegans Wake
http://www.birikimdergisi.com
Barış Özkul - 28 Şubat 2016

James Joyce’u çağdaşı modernistlerden farklı kılan bir özelliği seslere duyarlı olmasıydı. Bunun fiziksel bir nedeni vardı: Görme yetisi yıllar içinde zayıflamıştı. Göz hastalığının büsbütün azdığı 1920’lerde Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde işittiği yabancı kelimeleri not etmişti; bir poliglot olmasa da sözlük karıştırmak gibi amatör bir merakı vardı. Mektuplarından Mısır’dan antik Yunan’a çeşitli medeniyetlerin temel metinlerini, kutsal kitaplarını didik didik ettiği anlaşılır. Sonuçta, Ulysses ve Finnegans Wake’i boydan boya kaplayan portmanto kelimeler Joyce'un üslubuna bir kozmopolitanizm ve zor anlaşılırlık özelliği kattı. Bir ruhban olarak edebiyatçı imajını biraz da buna borçludur. Joyce’un modernist kanondaki yeri, İbsen-Flaubert-Tolstoy gibi yazarlarla benzerlikleri; yaptığı sayısız üslûp parodisi (Laurence Sterne, Jonathan Swift, Oscar Wilde, Shakespeare vb.), Katolik geçmişi; Dante, Bruno ve Vico ile olan ilişkisi… bunlar hakkında çok şey yazıldı. Ama Ulysses ve Finnegans Wake’in çevrilip çevrilemeyeceği hâlâ tartışılıyor, hâlâ bir rekabet konusu. Dünya dillerinin pek azına çevrilen Finnegans Wake’in yakın tarihte Türkçe’ye iki ayrı çevirisi yapıldı - birisi basıldı da. Çevirmenlerden biri, Fuat Sevimay, T24’e yazdığı yazıda şöyle demiş: “Avrupa’nın adının Ortadoğulu Fenike tanrıçasından geldiğini, Fenike adının ise Finnegans Vakası’nın önemli unsurlarından Phoenix Park ile ilintisini, bu parkın aslında biraz da cennet bahçesi olduğunu, o bahçedeki düşüşün cennetten, kuleden, duvardan ve fazla içmekten kaynaklanan düşüşle ilişkisini ve buna benzer daha binlerce bağlantıyı ıskalamıyorsunuz. Yeter ki doğru çeviri okuyun.” (link)

Tabii Avrupa’nın adının Fenike tanrıçasından geldiğini bilmek için Finnegans Wake okumaya gerek yok ama Sevimay’ın dediği gibi Wake’te binlerce çapraşık bağlantı vardır. Joyce, bütün dilleri karıştırarak bir bilinçaltı esperantosu yarattığı için, “çevrilir mi çevrilmez mi” tartışması tam bir kısırdöngüyle sonuçlanabilir. Türkiye’nin önemli edebiyat çevirmenleri var (Aslı Biçen, Roza Hakmen, Fatih Özgüven, Murat Belge vs.), onlar bu konuda daha doğru gözlemler yapacaklardır. Burada “çevrilir mi çevrilmez mi sorusuna” yanıt aramaktansa Wake’in karmaşıklığını göz önüne seren birkaç örnek vereceğim - Samuel Beckett, “Finnegans Wake, herhangi bir şey hakkında değil kendisi hakkındadır” demişti. Sonraları, kendileri de retorik yapmayı sevdikleri için, post-yapısalcı/yapısökümcü Fransız filozofları da Wake’e bir Kutsal Kitap, bir Kabala payesi biçtiler. ***

Finnegans Wake’teki çağrışımlar dönüp dolaşıp beş kişilik bir aile planına bağlanır; baba Humphrey Chimpden Earwicker, anne Anna Livia Plurabelle, ikiz oğlanlar Shem ve Shaun, kız çocuk Isabel-Issy. Joyce, bütün bu isimleri bir yığın anlam iletecek şekilde çeşitli kombinasyonlara sokar; metnin çatısını monogramlarla dokur. Humphrey Chimpden Earwicker’in nasıl birisi olduğunu isminin baş harflerini dolaşıma sokan ipuçlarından anlarız: “Here comes everybody” (evrensel insan), “Haveth Childers Everywhere” (herkesin babası), “Human Congers Eel” (kaypak, yılan balığı) ve “Howth Castle and Environs” (Şehirlerin ve Şatoların Mimarı). Bu silsile böyle devam eder: “hod, cement, edifices”, “Haroun Childeric Eggeberth”, “homerigh, castle, earthenhouse”, “Humm the Cheapner, Esc.” Buradaki “cambazlığı” bir başka dilde tek bir isme bağlayacak şekilde kotarmak kolay değildir.

Wake’te birçok yerde aile “meselesi”, ebeveyn-çocuk ilişkisi psikanalizin terimleriyle anlatılır. Örneğin okuru hem “kandırma, aldatma” (fraud) fiiline hem de Freud’a gönderen bir örnek: “when they were yung and easily freudened.” Bunu bazı Batı dillerinde vermek mümkün olabilir ama Türkçe gibi dillerde yine epey yaratıcılık/cambazlık gerektiren bir iş.

Joyce’un Dublin tarihine hayli meraklı olduğu bilinir ve Finnegans Wake’te bazı kaynaklardan doğrudan alıntılar yapmıştır. II. Henry'nin Dublin'i eşit ve hür bir şehir olarak tanıdığını bildiren belgenin sonunda “Henricus Rex” imzası yer alır. Joyce, Wake’te “Enwreak us wrecks” derken bunun parodisini yapar. Bu ses benzeşimi çeviride nasıl verilir? Enkaz ile Henry arasında bir ses yakınlığı kurarak mı?

Joyce kelimeleri kesip-yapıştırarak bir seferde birden fazla anlam aktarmakta ustalaşmıştı. Bunu, doğal olarak, çoğunlukla İngilizcenin imkânlarıyla yaptı. Örneğin Wake’te, Oscar Wilde’ın eşcinselliğinden dolayı yargılanmasını “they jeerilied along, durian gay” cümlesiyle anlatırken kendi türettiği bir kelimeyi (jeerilie) hem İngilizce'nin gramerine uydurur hem de iki farklı anlama (alay etmek/yalan söylemek) aynı anda açar. Az ileride bu kez “mullmudd” kelimesiyle oynadığını görürüz; bu da Oscar Wilde’ın takma adı Sebastian Melmoth’a göndermedir. Başka yerde malevolence kelimesini ses tekrarlarıyla me, love, lance, melos kelimelerine bölerek birçok anlamı aynı anda aktarır. Bu örnekler birkaç kelimeden ibaret olsa, dipnot vermek belki bir çözüm olurdu. Ama roman baştan sona bunlarla dolu.

Diyelim ki dipnotta karar kılındı; bu durumda Gaelic’ten Arapça’ya, Norveççe’den Latince’ye birçok dünya diline vakıf uzmanlardan oluşan bir komisyon kurmak gerekebilir. Mesela “Use the tongue mor!” gibi oldukça basit görünen bir cümlenin anlamı nedir? “Daha çok konuş” mu yoksa “mor” Gaelic dilinde büyük anlamına geldiğine göre “Gaelic dilinde konuş” mu? Bunların sonu olmadığı için yıllar içinde bir Joyce araştırmaları literatürü ortaya çıktı.* Birçok dile kulak dolgunluğu olduğu gibi Joyce dinler tarihini de biliyordu. Cizvit okulunda eğitim alırken epey dinî kitap karıştırmıştı. Kendi estetik teorisini Aquinalı Thomas’a dayandırırdı. Kur’an’ı okuyup okumadığı tartışmalıdır ama Thomas Patrick Hughes’un İslâm Sözlüğü'nden İslâm peygamberinin hayatı ve Kur’an hakkında bazı bilgiler edinmişti. Wake’te birçok sureye gönderme yapılır. Bir yerde, peygamberin hayatı ile Hamlet arasında bir alaşım kurulur: “So saida to Moyhammet and marhaba to your Mount”. Marhaba, bildiğimiz merhaba/günaydın, "saida" Arapça “gece”; Mount da Hira Dağı olmalı. Moyhammet’in bir Hamlet-Muhammed kombinasyonu olduğu belli. “Saida” kelimesine gelince, İslâmî kaynaklara göre "Said" bin Zeyd’in karısı kocasından boşanıp peygamberle evlenmişti. Shakespeare’in Hamlet'inde de Claudius ağabeyini öldürüp karısıyla evlendikten sonra Danimarka tahtına geçer. Bütün bunlar Wake’teki aile içi ilişkilere gönderme yapan anlatılardır. Dolayısıyla “saida” kelimesini çeviride hem “dedi” hem “gece” hem de “said bin Zeyd” anlamına gelecek şekilde vermek gerekir. Verilmez diye bir kural yok ama Finnegans Wake sonuç olarak gerek özgün metinden gerekse çeviriden takip edilmesi oldukça zor bir metin. Bu zorluğu göze aldıkları için çevirmenleri tebrik etmek gerekir.

* Finnegans Wake’teki göndermelere açıklık getirmeleri bakımından önemli bulduğum iki kitabı zikredeyim: James. S. Atherson, The Books at Wake: A Study of Literary Allusions in James Joyce’s Finnegans Wake, Southern İllinois University Press, 1959 & Anthony Burgess, Joysprick: An Introduction to the Language of James Joyce, Harvest Books, 1973.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!