Ray Bradbury


Fahrenheit 451

Ray Bradbury

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Editörün Notu:
Yirmidördüncü yüzyılda totaliter rejim altındaki bir ülkede özgür irade yokolmuştur.  Devletin her alanda, halkın yanlız eylemlerine değil, düşüncelerine bile hakim olmayı amaçladığı bu distopik romanda,  kitaplar yakılmakta, bireyler tekdüzeleştirilerek sıradanlaştırılmakta, bilgi yokedilmektedir.  Duvarları dev ekranlarla kaplı evlerde yaşayan insanların  beyinleri, yirmidört saat, devlet eliyle yayımlanan reklamlarla, dizilerle, çöp kültürle  yıkanmaktadır.  Kitap okumayanlarla, öğrenmeyenlerle. bilgisizlerle dolan bir dünyada zaten kitapları yakmaya bile gerek kalmayacaktır.  Ama herşeye rağmen, bu düzene başkaldıran bir avuç insan kitapları baştan sona ezberleyerek  kültürü geleceğe taşıyacaktır.

 

 

Fahrenheit 451 neyi anlatıyordu?

Haşmet Babaoğlu´nun köşe yazısı

Romanını okumuş ya da filmini izlemiş olabilirsiniz.   İtfaiyecilerin yangın söndürmekle değil kitap yakmakla görevlendirildiği; çünkü kitap bulundurmanın yasak olduğu bir geleceği anlatır hani.   Zaten kitap kağıdının tutuşma sıcaklığını gösteren derecedir Fahrenheit 451...

ABD’de ilk kez 1953’te yayımlanan ve hızla bütün dünyada ün kazanan bu bilim kurgu şaheserinin yazarı Ray Bradbury’dir. Romanı sinemaya uyarlayan ise François Truffaut’dur.

Fahrenheit 451 hep devlet sansürünün, totaliter rejimlerin dehşetini anlatan temel yapıtlardan sayılmıştır. Hatta bizde romanın çevirisini yayımlayanlar, filmini getirtenler zaman zamanla sansürle boğuşmak zorunda kalmıştır.   Şimdi bu kitap nereden aklına geldi, diye soracaksınız.   Tamam, ufukta sansürcü bir “ara rejim” tehlikesi görünmüyor değil!.. Ama bu konuyu açmamın nedeni Ray Bradbury’nin geçenlerde yaptığı bir açıklama... Mayıs ayında Pulitzer komitesince “ömür boyu başarı” ödülüne layık bulununca L. A Weekly’nin editörü Mary Boyle Johnston yazarın kapısını çalmış.

Johnston’a ne demiş 87 yaşındaki ünlü yazar biliyor musunuz?

“Romanım hep yanlış yorumlandı. Fahrenheit 451 ne sansür ne de otoriter devlet üzerineydi. Romanımı o sıralar Amerika’yı kasıp kavuran McCharty soruşturmalarına bir karşı çıkış saymak da doğru olmaz.” Hadi buyrun bakalım... Buradan yakın!
***
Bradbury lafı o noktada bırakmamış, devamını getirmiş. “Romanım aslında televizyonun okumaya, özellikle de edebiyata ilgiyi nasıl yok ettiğini anlatıyordu” demiş. Şunları da eklemiş: “Bu bakımdan romanımda suçlu sandalyesinde oturan devlet değil, bizzat halkın kendisidir

Münzevi, kütüphanesinden dışarı çıkmayan biri sanmayın onu sakın!  Ömrü boyunca televizyondan ekmek yemiş, öyküleri sürekli televizyonlara dizi olmuş, hatta “Out There” ve “Bradbury Theatre” gibi iki büyük ekran şovuna imza atmış biri Bradbury. 
Matrak olanı da şu ki, L.A Weekly editörüne evinin oturma odasında bu açıklamayı yaparken duvarındaki dev ekranı kapatmayı gerekli görmemiş. Fox News’un haberleri söyleşi boyunca ekrandan akmış durmuş!
***
Fahrenheit 451’i tekrar elime almayalı çok zaman oldu. Ama edebi gücü açısından çok başarılı bulduğumu hatırlıyorum. Filmini ise çok sevdiğim bir yönetmenin en başarısız filmi sayarım.  Gelelim Bradbury’nin söylediklerindeki zihin bulandıran noktaya...

Acaba bu sözler 87 yaşında bir adamın kendi tarihini yeniden kurgulama çabasının bir parçası mı? Sakın bugünden bakarak bir anlamda romanını yeniden “yazıyor” olmasın!  Malum, artık deneysel psikoloji araştırmaları da açıkça gösteriyor ki geçmişimizi değerlendirmek; dahası, anıları yeniden canlandırmak, sanıldığı gibi tümüyle gerçekçi bir eylem olarak görülmemeli.

Mesela şu “mutlu çocukluk” anıları!.. Yetişkinliğimiz ne kadar mutsuz olursa o kadar mutlu bir “çocukluk çağı” yaratırız kendimize; yarı uyduruk anılar sağ olsun! Oysa iyi biliriz ki çocukken iç kırgınlıklarımızdan, üzüntülerimizden, mutsuzluklarımızdan geçilmezdi!

Bradbury de sanki televizyon budalası olmuş topluma bakıp kitabının içeriğini yeniden şekillendiriyor; böylece yaratıcılığına yeni bir değer katmaya çalışıyor gibi geldi bana!
***
Şurası doğru!  Bradbury gerçekten de televizyon gerçeğinin altını kalın biçimde çizmiştir romanında.  Üstelik Amerikan orta sınıfının büyük kısmının henüz televizyonla tanışmadığı; ekranın siyah-beyaz ve edebiyatla aşık atamayacak kadar monoton olduğu bir dönemde romanında insanların sabahtan akşama duvarlardaki ekranlara baktığı bir dünya yaratmıştır.  Ama Bradbury’nin “ben  devlet sansürcülüğünü değil, televizyonun yarattığı totaliter etkiyi anlatmak istedim”
demesini kuşkulu buluyorum.

Romanda “kitap, üzerine yönelmiş dolu bir silahtır” diyen kim? Sistem (devlet) değil mi?  “Onlara felsefe ya da sosyoloji gibi şeyler verme, o zaman mutsuzlukları artar” diyen kim? Sistem (devlet) değil mi?  Fahrenheit 451’de kitaplar okunmuyor değil, yasaklanıp yakılıyor. Yasağı koyan kim?   Yoksa Ray Bradbury de yeni global trende uyup “yasakçı otorite”yi belirsizleştirmeye mi çalışıyor?

hasmetb@gazetevatan.com


FAHRENHEIT 451 – RAY BRADBURY


Tuğçe Ayteş

http://mk-mk.facebook.com/

Fahrenheit 451, kitapların yanma ısısı.

1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi anti-ütopyalardan daha az tanınsa da konu ve anlatım olarak hiç geride kalmayan bir kitap Fahrenheit 451. Yakın bir geleceği, itfaiyelerin ateş söndürmedikleri, aksine kitapları yakmakla görevli oldukları bir dönemi anlatıyor. Eser, sadece kitapseverlere değil, herkese hitap ediyor. Bir solukta rahatlıkla okunabilen, bir yandan da insanı düşüncelere sevk eden bir kitap.

Montag, büyük babası ve babasının mesleği olan itfaiyecilik mesleğini sürdürüyor. İhbarlar üzerine gittikleri adreslerde kitapları yakıyorlar. Pek çok kitap yok edilmiş, kimisinden de sadece birkaç kopya kalmış durumda. Montag’ın güzel bir karısı var. Çocukları yok, karısı çocuk yapmayı düşünmüyor. Zaten herkesin acelesi var ve kimsenin oyalanacak zamanı yok. Televizör insan hayatının en önemli parçası, hemen herkesin evinde en gelişmiş televizörlerden var. Kimse kitap okumuyor, kimse durup düşünmüyor, kimse kimseyle yüz yüze vakit geçirmiyor; herkes “mutlu”. Pek çok insanın eğlencesiyse intihar etmek ve cinayet işlemek haline gelmiş. Ayrıca savaş da kapıda.

Böyle bir ortamda Montag, bir gün işten dönerken Clarisse’le karşılaşıyor. Clarisse on yedi yaşında, “garip” bir kız. Diğer insanların aksine onun acelesi yok, yaşadığı anların ve doğanın tadını çıkartmaya bayılıyor. Montag bu ilginç kızla karşılaşmayı dört gözle bekler oluyor. Clarisse Montag’ın ufkunu açıyor. (Diğer insanlara kıyasla Montag’ın ufku açılmaya da meyilli zaten.) Ve Montag’a mutlu olup olmadığını soruyor. Montag bu konu üstünde kafa yormaya başlıyor. Sonunda hiç mutlu olmadığının farkına varıyor. Bütün zamanının boşa geçtiğini hissediyor, karısıyla hiçbir paylaşımlarının olmamasına hayıflanıyor. Bir gün yakacakları kitaplardan bir tanesini saklıyor. Evinde gizli gizli okumaya başlıyor. Bir yandan yaşadığı değişiklikleri paylaşmak istiyor, diğer yandan da çalıştığı itfaiyenin başındaki Beatty ve yeni geliştirilen Elektrikli Tazı’ya yakalanmaması gerekiyor. Montag’ın rahat ve “mutlu” bir hayatla tedirgin ama düşünebildiği ve özgür olduğu bir hayat arasında seçim yapması gerekecek.

Mutlu olmak ya da olmamak…

Rahat rahat yaşamak varken pek çok insan bazı kişilerin neden kitap okuduğunu, neden hep bir şeylerle mücadele etmeye çalıştığını anlamazlar. Romanda da Montag, karısı Milred’e yangından sakladığı kitabı gösterip ondan bölümler okumaya kalkıyor. Ama günlerini televizör karşısında geçirip akşamları da uyku ilacıyla uykuya dalan, zihnini geliştirecek hiçbir şey yapmamasından dolayı ciddi bir hafıza kaybı sorunuyla karşı karşıya olan Milred bunu kaldıramıyor, Montag’ın bu riske girmesini saçma buluyor, Montag’dan onu rahat bırakmasını istiyor. Yeni yeni uyanışa geçen Montag’ın cevabı durumu çok da güzel açıklıyor:

“Seni rahat bırakayım! Bütün bunlar çok iyi de, peki ben kendimi nasıl rahat bırakabilirim? Bizim rahat bırakılmaya ihtiyacımız yok. Ara sıra bir şeylerden gerçekten rahatsız olmamız gerekiyor. Ne zamandan beri gerçekten böyle rahatsız oldun? Önemli bir şeyler hakkında, gerçek bir şeyler hakkında.”

Montag, Clarisse’in ortadan kaybolmasıyla yapayalnız hissediyor. Faber adında bir adamı hatırlıyor, onun yardımcı olabileceğini düşünüyor. Faber, Montag’ın ufkunu daha da açan ikinci kişi. Montag, hayatında eksik olan bir şeylerin farkına vardığını anlatıyor. Herkes bir iki saatini kitap okumaya ayırsa hayatın daha güzel olacağına inanıyor. Faber sadece kitap okumanın yetmeyeceğine dikkat çekiyor; marifetin kitapları kuru kuru okumakta değil, onların içindeki ayrıntıları keşfedebilmekte olduğunu belirtiyor. Kitaplar “yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler”, yani yaşamın tozpembe olmadığını insanların yüzüne vururlar. Bu yüzden de kitaplardan nefret edilir ve korkulur. Kitap okurken gereken ikinci şey “boş zaman”dır. Montag gibi sen de şaşırabilirsin, boş zamandan âlâ ne var diye. Ama biraz düşününce gerçekten boş olan hiçbir zamanının olmadığını fark edersin. Mesela boş boş oturup televizör seyrederken aslında o sana ne düşünmen gerektiğini söyler, hem de aralıksız bir şekilde. “Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızlı sürükler ki zihninin, ‘Bu ne saçmalık!’ diye protestoya zamanı olmaz.

“Bilgi güçtür.” Çok kereler de fazla bilginin hayati sonuçları olabilir. Peki kitap aşkı, bilme tutkunluğu için ölümü göze almaya değer mi? Montag kitap bulabilmek için yanıp tutuşuyor. Faber onun kendini riske attığını söylüyor. Montag’sa o zamana kadar yaşamının boşa geçtiğini düşündüğü için gözü kara bir halde “…eğer kaybedecek hiçbir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin,” diyor. Montag, kararlı görünüyor, ama bir yandan da Beatty onun beynini yıkamaya çalışıyor. Faber garantisi olmayan ama “en azından boğulursa sahile yüzerken boğulacağı” bir hayat önerirken, Beatty her zaman mutlu ve rahat olabileceği ve kitap yakmaya devam edebileceği bir hayat vaat ediyor.

Pek çok anti-ütopyada ve gelecekteki totaliter bir yönetimi anlatan belgeselde (aklıma gelenler Zeitgeist the Movie, Zeitgeist Addendum, vs) bizi dehşete sürükleyen bu senaryoların aslında bizim rızamızla seçileceği anlatılır. Fahrenheit 451’de de öyle. Faber, Montag’a “Halk okumayı kendi isteğiyle bıraktı… Artık çok az insan isyan etmeyi düşünüyor ve bunların bazıları da, benim gibi, kolaylıkla korkuyor,” der. Kitabı okurken Faber ve Beatty’nin konuşmalarını çizgi filmlerde omuzların üstünde durup ana karakterin fikrini etkilemeye çalışan melekle şeytana benzettim. Tabii ki hangisinin melek, hangisinin şeytan olduğu tartışılır. Beatty hep ikna çabası içinde ve onun iyiliğini düşünüyormuş hallerinde. Faber yeri geldiğinde acı konuşuyor ama kararın eninde sonunda Montag’ın kendi kararı olacağını vurguluyor. Ama Beatty konusunda yaptığı uyarı bence neden “rahat” bir hayatı seçmememiz gerektiğini açıklar nitelikte: “Fakat Yüzbaşı’nın, gerçeğin ve özgürlüğün en tehlikeli düşmanı olan, katı ve durağan çoğunluk sürüsüne ait olduğunu unutmamalısın.”

İnsanlar böyle durağan bir hayat sürerlerken aslında arka planda bir savaş çıkmak üzeredir. Montag ufkunu açmaya çalıştığı karısına ve onun arkadaşlarına şiir okumaya çalışır, sonra laf gelip savaşa dayanır. Kadınların kocaları savaştadır, ama kadınlar hiç endişelenmemektedir. Kırk sekiz saat sürecek hızlı bir savaş olacağını söylerler. Gerçekten öyle olsa bile savaş kimse zarar görmeden bitebilecek midir? Kadınlardan bir tanesinin sözü şu an dünyanın bir yerlerinde savaş olurken hiçbir tepki göstermeyenlerin sarf edeceği niteliktedir: “Her zaman başkasını kocası ölür, derler.”

Fahrenheit 451, küçücük ama içi dopdolu bir kitap. Kitaplar hakkında bir kitap. Özgürlüklerin olmadığı ama özgürlüğü için savaşan birilerinin hep bulunduğu bir geleceği anlatan bir roman. Hem okurken hem de okuduktan sonra düşündüren bir eser, bence bir başyapıt.


Alıntı

Yüzbaşı Beatty'nin Montag'a attığı nutuktan bir bölüm

"...eğer adamın politik bakımdan mutsuz olmasını istemiyorsan, ona iki yönlü bir soru verme, tek yönlüsünü sor. daha da iyisi hiç sorma. bırak savaş diye bir sözcük olduğunu unutsun. eğer hükümet yeterli çalışmıyorsa, çok işi varsa, vergiler deli gibiyse bırak öyle kalsın, bunun için insanların endişelenmesi daha mı iyi? sakin ol, montag. onlara yarışmalar düzenle, en tutulan şarkıların adlarını sor, devletlerin başkentlerinin adlarını sor, geçen yıl iowa'da ne kadar mısır yetiştirilmiş, onu sor, bilsinler kazansınlar. onları patlamalarına neden olmayacak bilgilerle doldur. öyle lanet olası olaylarla onları donat ki, kendilerini bilgileriyle gerçekten parlak kişiler sansınlar. böylece düşündüklerini zannetsinler. hiç kımıldamadan hareket ettiklerine inansınlar. o zaman mutlu olacaklardır, çünkü bu tür olaylar ve konular hiç mi hiç değişmezler. onlara felsefe, sosyoloji gibi esnek konular verme, olayları bağdaştırmak için. o zaman melankolik olurlar. bugün birçok adamın yapabildiği gibi, tv antenini ayırıp, yeniden birleştiren kişi, tüm evreni ölçüp biçen, eşitlik arayan kişiden çok daha mutludur."


Fahrenheit 451


http://www.kafaayari.com/?p=396

CELİL CİVAN

François Truffaut’nun 1966 tarihli filmini neden geleceğe atıf yapan bir ‘utopia noir’, acı bir ironi olarak seyredelim ki? Film bir fantazi olamayacak kadar gerçekçi değil mi: Kitaplar olmadan da gül gibi geçiniliyor.

Yapım yılı: 1966
Yönetmen: François Truffaut
Senaryo: François Truffaut (Ray Bradbury’nin romanından)
Oyuncular: Oskar Werner, Julie Christie, Cyril Cusack, Anton Diffring
ABD | 112 dk.

François Truffaut’nun 1966 tarihli filmini neden geleceğe atıf yapan bir ‘utopia noir’, acı bir ironi olarak seyredelim ki? Film bir fantazi olamayacak kadar gerçekçi değil mi: Kitaplar olmadan da gül gibi geçiniliyor. Filmi seyrederken günümüzden farklı olanın ne olduğunu bile sorabiliyor insan. ‘Olağan’ sandığımız bir şey tersine dönse de fazla değişen bir şey yok. Üstelik Fahrenheit 451’in ‘kurgusal’ dünyasında kitabın yerini alan televizyon ve ilaçlar, film ve filmin uyarlandığı Ray Bradbury’nin kitabı için olağandışı sayılabilir ama bugün için tümüyle sıradan.

Dahası film bir gelecek zaman kurmak yerine stil açısından çekildiği 60’ların estetiğini kullanarak seyircisiyle arasına zaman olarak da bir mesafe koymamayı tercih ediyor. Filmin İngiltere’de çekilmesi de gerçekçiliği bir kat daha perçinliyor: Halihazırdaki evler, sokaklar, insanlar 60’ların mobilyaları, elbiseleriyle birlikte filme karanlık havasını vermek için zaman ve mekânda değişiklik yapmanın gerekli olmadığını gösteriyor. Ama filmin görünürdeki gerçekle de bir meselesi yok. Fahrenheit 451’i, anaakım sinemanın gerçekçiliği/gerçekdışılığı ile algılamamak, karıştırmamak gerek: Zira film, doğrudan algıladığımız gerçek yerine gerçekliği kuran toplumsal-zihinsel kodlarla uğraşıyor.

Filmin tersyüz ettiği de bu kodlardan başka bir şey değil zaten. Filmin eleştirisi sıkı bir felsefi koda işaret ediyor: Platon’a yaptığı ters-atıf. Phaidros diyaloğunda yazının belleği körelteceğini, insanları tembelliğe sevk edeceğini söyleyen Platon’un aksine film, kitapların ‘bellek’ olduğunu söylerken Derrida’nın “Batı metafiziği” dediği sözmerkezci otoriter kodu yıkıyor.

Filmin sonunda ortaya çıkan, kitaplar yakıldığı için kitapları ezberleyen “kitap insanları” Platon’un argümanını tersine çevirdiği gibi filmin ütopik iletisini de veriyor: “Bir gün gelecek, karanlık ortadan kalkacak ve kitaplar yeniden basılacak.” Montag’ın “kitap insanları”nı (book people) Clarrissa’dan ilk duyduğunda yanlış anlaması (good people) da filmi distopya olmaktan uzak tutuyor.

Aslında filmde toplumsal kodu temsil eden itfaiye yüzbaşısının kitapları yakarken söylediği “kitaplar insanları mutsuz eder” sözü de olumsuz, kötücül bir argümandan ziyade gene sözünü ettiğim felsefi tartışmayı ima ediyor. Platon’dan beridir süregiden söz-yazı ikiliğiyle uğraşan Derrida da yazının ıstırap verdiğini söylüyordu. Ama ona göre bu ıstırap aynı zamanda bir imkân alanıydı. Derrida bu imkân alanını “free play” olarak ifade ediyor, “free play”in anlamını ise okura bırakıyordu: İsteyen “özgür oyun” diyebilirdi, isteyen “başı boş oyun.” Oysa buna karşılık yüzbaşı bu imkân alanına bulaşmadan Platoncu bir geleneği tekrar ediyor. Bu açıdan filmdeki ‘dünya’ya Platon’un Devlet’i diyebileceğimiz gibi bu devletin ütopya literatüründeki yerini de (olumlu mu, olumsuz mu?) tartışmak gerekebilir.

Yazının yasaklanmasına Truffaut da uyum gösteriyor üstelik. Filmde yazılı jenerik yerine sesli jenerik var. Böyle bir ‘hile’yle yönetmenin daha en baştan filme Brechtçi bir yabancılaştırma efekti kattığını, böylece seyirciyle filmin arasında eleştirel, sorgulayıcı bir mesafe kurmak istediğini söyleyebiliriz. Ama bu bakış açısının filme, baştan beri üzerinde ısrar ettiğim gerçekçi gözle bakmayı engellediğini düşünüyorum. Zira Brechtçi efektle, tersyüz etmeyle, ironiyle bir ‘yapıntı’, bir estetik nesne oluveren şey alıcıyı gerçeklikten de uzak tutabiliyor.

Oysa yapıntı denilen şey bazı yerlerde düpedüz ‘tarih’ oluyor. Yıldönümünü “idrak ettiğimiz” bugünlerde ‘belleğimiz’i tazelemekte fayda var: 12 Eylül’de bu ülkede milyonlarca kitap yakıldı.


'Ay üssü kurup, Mars'ı kolonileştirelim'

http://www.radikal.com.tr/

20/08/2010 2:00

LOS ANGELES- Amerikan edebiyatının yaşayan en ünlü isimlerinden biri, Ray Bradbury iki gün sonra, 22 Ağustos’ta 90. yaşına basıyor. Kendisiyle yapılan bir söyleşide, Amerikan Başkanı Barack Obama’ya çok kızgın olduğunu açıkladı. Ünlü yazarın kızgınlık sebebi ne ekonomi, ne Afganistan ve Irak ne de iç siyabetle ilgili herhangi bir mesele. Ray Bradbury, hükümetin uzay politikasını hiç beğenmiyor.

“Ay’a geri gitmek zorunda olduğumuzu açıklamalıydı” diyor ünlü bilim kurgu yazarı. “Orayı hiç terk etmemeliydik. Şimdi bir an önce Ay’a tekrar gitmeli ve orada Mars’a roket gönderecek bir üs kurmalıyız. Tabii ardından Mars’a gitmeli ve orayı kolonileştirmeliyiz. Ancak bu şekilde sonsuza kadar yaşayabiliriz...”

‘Fahrenheit 451’, ‘Mars Yıllıkları’, ‘Resimli Adam’ gibi unutulmaz hikâyelerin yazarı Ray Bradbury, Amerika’nın en büyük hayalperestlerinden. Ama güncel politika konusunda hayal gücü farklı işliyor: ‘Ülkemizde devrim yapılması lazım. Günümüzde çok fazla hükümet var. Unutmamalıyız ki hükümetler insanlara aittir, insanlar için, insanlar tarafından kurulmuştur...’

‘Çok fazla cep telefonu var’

Bradbury, her ne kadar bilim kurgu yazarı olarak tanınsa da kendisi eserlerinden sadece ‘Fahrenheit 451’i bilim kurgu olarak nitelendirmişti. Aslında Ay üssü hakkındaki açıklamalarından da anlaşılacağı gibi ulusal uzay projelerine tutkuyla bağlı birisi. Ama ne var ki bir teknoloji delisi olarak da tanımlanamaz. Mesela günümüzde çok fazla cep telefonu ve internet kullanıldığını düşünüyor ve “Bu makinelerden kurtulmamız lazım, çok fazla makineleştik” diyor.
Doğal olarak ‘e-kitap’, internetten okumak filan gibi konularda da epey tepkili. Kitaplarının Kindle aracılığıyla da okunabilmesine hiç sıcak bakmıyor. “Geçen yıl yaklaşık üç kez, farklı internet şirketleri kitaplarımı elektronik ortama koymak istedi. Ben de cevap olarak onlara ‘cehenneme gitmelerini’ söyledim diye bu konuda takındığı tavrı özetliyor... (LA Times)

 


Kitap Arkası

İthaki Yayınları

Guy Montag işini seven bir itfaiyeciydi. On yıldır kitap yakıyordu. Gecenin bir yarısında yola çıkışlarını, alevlerin kitapları yutuşunu hiç sorgulamamıştı... Hiç sorgulamamıştı, insanların korkusuzca yaşadıkları bir geçmişi anlatan o 17 yaşındaki genç kızla karşılaşana dek... Montag'ın hayatındaki bütün yanlışlar doğrularla yer değiştirir o andan sonra... İşini, eşini, yaşayışını yeni bir gözle değerlendirir. Önünü alamadığı duyguları onu, asla tahmin edemeyeceği şeyler yapmaya iter. Sansüre, totaliter yönetimlere, kültür endüstrisine ve uzunca bir süredir sürdürdüğümüz yaşam tarzına yönelik en keskin eleştirilerden biri. Okuyun ve kendinizi yeni baştan kurun.

 

 

Fahrenheit 451- Ray Bradbury


Can Dündar

İthaki Yayınları, Haziran 1999

"Öğle sonu güneşinde zaman uykuya dalmıştı..." Uzun sürmüş ve giderek şiddeti artmış bir koşturmacanın ardından binyılın ipini göğüsleyen yorgun insanoğlunun arayıp durduğu huzur gizli bu masum cümlede...

Bin yıldır yerküreyi kanla sulayan bütün o vahşi cenk meydanları, sırf o telaşsız öğle sonu güneşinde biraz olsun soluklanabilmek için... O ihtiras yüklü hesaplaşmalar, kalleş pusular, zalim tiran­lara karşı biçare ayaklanmalar, yakılan cadılar, kurşunlanan isyancılar, basılan saraylar, binbir entrikanın kol gezdiği bor­salar, hep bu cümlenin vaat ettiği ütopya uğruna değil mi?

Yeryüzünde cenneti bulabilme düşü değil mi bütün hayatımızı cehenneme çeviren?

* * *

Muhteris bir asrın tozlu defterini kapatırken aklımda kala kala Ray Bradbury'nin yüzyıl ortasında yazdığı karşı ütopyası "Fahrenheit 451" kalıyor.

Sizin nasıl bir gelecek yüzyıl tahayyülünüz var bilmem; ama Bradbury 50 yıl önce bizi sefil bir baskı toplumunun bek­lediğini haber vermişti.

Bradbury romanında öyle bir çağdan söz eder ki, orada bütün evler yanmaz plastik kılıfla kaplandığından yangın tehlikesi tamamen bertaraf edilmiş, itfaiye örgütüne de yapacak tek bir iş kalmıştır:

"Kitap yakmak..."

Zaten 20. yüzyılda kitaplar kısalmış, özetlenmiş ve tablet haline getirilmiştir. Radyo ve televizyonun yaygınlaşmasından sonra dünya klasikleri 15 dakikalık radyo programlarına dönüşmüştür. Hamlet, bir sayfalık bir özettir artık... Okullarda felsefe, tarih okutulmaz. Çünkü acelesi vardır insanoğlunun, bu tür zırvayla kaybedecek vakti yoktur. Bütün enerjisini işine vermek zorun­dadır. Sabah giyinirken durup düşünmesin diye düğmenin yerine fermuar icat edilmiştir. Kitaplarda daha çok resim basılır, sadece mizah ve seks satılır.

İnsanoğlu düşünmektense büyük spor gösterilerini izlemeyi tercih eder. Eleştirmenlere göre kitaplar kirli bir bulaşık suyudur. "Entel" sözcüğü bir karalamaya dönüştürülür. Çünkü anlayamadığı şeyden korkar insanoğlu ve kitaba düşman olur. Aradığı huzuru, bütün kitapları yakmakta bulur.

* * *

İşte romanın kahramanı Montag, kitap yakmakla görevli o itfaiyenin eridir. Gelen ihbarlara göre evleri basar, gaz döküp alev püskürten araçlarıyla kitaplıkla birlikte evleri de yakarlar. "Fahrenheit 451," kitap kâğıdım ateş gerektirmeden tutuşturan ısının derecesi, bir anlamda "kızgın" düzenin sim­gesidir.

Ne olursa, bir kadının kütüphanesini bastıklarında olur. Montag, kütüphaneyi yakmak üzere yere devirirken bir kitap, beyaz bir güvercin uysallığıyla kanat çırparak ellerine iner, titreyen belli belirsiz ışıkta beyaz tüy gibi bir sayfa açılır kalır. Montag o telaş içinde tek bir satır okuyabilir:

"Öğle sonu güneşinde zaman uykuya dalmıştı..."

O satır kızgın bir çelikle dağlanmış gibi yanar beyninde... Kitabı korkuyla alıp göğsüne saklar Montag... Evi basılan kadının "lanetli bir Babil kulesi gibi kapandığı evinde" kitap­larıyla birlikte tutuşmasını dehşetle izler.

Bütün gece, aklında o yangını söndürmeye çalışır. Sakladığı kitap, ona yitirdiği bir insanlık mirasını hatırlatır. Ta ki, karısı evdeki "yasak yayın"ı itfaiyeye ihbar edene kadar.

Montag kaçar ve direniş örgütüne katılır. Kitapların yakılmasına karşı olan bilgelerin kurduğu bu örgüt, mirasın yokedilmesine direnmek için eşsiz bir yol bulmuştur. Her bir örgüt üyesi, insanlık tarihinin önemli bir eserini ezberler. Örgüt, her kitabın kimin hafızasında bulunduğunu bilir ve bu baskı dönemi bitinceye kadar unutulmaması için bu "kitap -adam"ları korur.

Her adam bir kitaptır artık. Her kitap bir adamdadır. Isının en yükseldiği, baskının en yoğunlaştığı dönemde bile insanoğlunun direniş gücü, kitaplardaki mirası korumaya yeter...

* * *

Yüzyılın son yazısında, etrafta ısı bunca yükselmişken insan, avucunun içinden ışıldayan kâğıtlara bakıp soruyor ister istemez: "Acaba gezgenimiz bize o huzuru bahşedecek mi? Yoksa bütün mirasımızla birlikte kendimizi ateşe mi atacağız?

Cevap, gelecek asırda: "O mirası biz yok ettik ve ancak yine biz istersek geri alabileceğiz."

Hepinize mutlu (bin-yüz) yıllar...


Fahrenheit 451
Ray Bradbury


http://www.sparknotes.com/lit/451/context.html

Ray Bradbury was born in Waukegan, Illinois, on August 22, 1920. By the time he was eleven, he had already begun writing his own stories on butcher paper. His family moved fairly frequently, and he graduated from a Los Angeles high school in 1938. He had no further formal education, but he studied on his own at the library and continued to write. For several years, he earned money by selling newspapers on street corners. His first published story was “Hollerbochen’s Dilemma,” which appeared in 1938 in Imagination!, a magazine for amateur writers. In 1942 he was published in Weird Tales, the legendary pulp science-fiction magazine that fostered such luminaries of the genre as H. P. Lovecraft. Bradbury honed his sci-fi sensibility writing for popular television shows, including Alfred Hitchcock Presents and The Twilight Zone. He also ventured into screenplay writing (he wrote the screenplay for John Huston’s 1953 film Moby Dick). His book The Martian Chronicles, published in 1950, established his reputation as a leading American writer of science fiction.

In the spring of 1950, while living with his family in a humble home in Venice, California, Bradbury began writing what was to become Fahrenheit 451 on pay-by-the-hour typewriters in the University of California at Los Angeles library basement. He finished the first draft, a shorter version called The Fireman, in just nine days. Following in the futuristic-dustpan tradition of George Orwell’s 1984, Fahrenheit 451 was published in 1953 and became Bradbury’s most popular and widely read work of fiction. He produced a stage version of the novel at the Studio Theatre Playhouse in Los Angeles. The seminal French New Wave director François Truffaut also made a critically acclaimed film adaptation in 1967.

Bradbury has received many awards for his writing and has been honored in numerous ways. Most notably, Apollo astronauts named the Dandelion Crater on the moon after his novel Dandelion Wine. In addition to his novels, screenplays, and scripts for television, Bradbury has written two musicals, co-written two “space-age cantatas,” collaborated on an Academy Award–nominated animation short called Icarus Montgolfier Wright, and started his own television series, The Ray Bradbury Theatre. Bradbury, who still lives in California, continues to write and is acknowledged as one of the masters of the science-fiction genre. Although he is recognized primarily for his ideas and sometimes denigrated for his writing style (which some find alternately dry and maudlin), Bradbury nonetheless retains his place among important literary science-fiction talents and visionaries like Jules Verne, H. P. Lovecraft, George Orwell, Arthur C. Clarke, and Philip K. Dick.

Themes, Motifs & Symbols


http://www.sparknotes.com/lit/451/themes.html

Themes
Themes are the fundamental and often universal ideas explored in a literary work.

Censorship
Fahrenheit 451 doesn’t provide a single, clear explanation of why books are banned in the future. Instead, it suggests that many different factors could combine to create this result. These factors can be broken into two groups: factors that lead to a general lack of interest in reading and factors that make people actively hostile toward books. The novel doesn’t clearly distinguish these two developments. Apparently, they simply support one another.

The first group of factors includes the popularity of competing forms of entertainment such as television and radio. More broadly, Bradbury thinks that the presence of fast cars, loud music, and advertisements creates a lifestyle with too much stimulation in which no one has the time to concentrate. Also, the huge mass of published material is too overwhelming to think about, leading to a society that reads condensed books (which were very popular at the time Bradbury was writing) rather than the real thing.

The second group of factors, those that make people hostile toward books, involves envy. People don’t like to feel inferior to those who have read more than they have. But the novel implies that the most important factor leading to censorship is the objections of special-interest groups and “minorities” to things in books that offend them. Bradbury is careful to refrain from referring specifically to racial minorities—Beatty mentions dog lovers and cat lovers, for instance. The reader can only try to infer which special-interest groups he really has in mind.

As the Afterword to Fahrenheit 451 demonstrates, Bradbury is extremely sensitive to any attempts to restrict his free speech; for instance, he objects strongly to letters he has received suggesting that he revise his treatment of female or black characters. He sees such interventions as essentially hostile and intolerant—as the first step on the road to book burning.

Knowledge versus Ignorance
Montag, Faber, and Beatty’s struggle revolves around the tension between knowledge and ignorance. The fireman’s duty is to destroy knowledge and promote ignorance in order to equalize the population and promote sameness. Montag’s encounters with Clarisse, the old woman, and Faber ignite in him the spark of doubt about this approach. His resultant search for knowledge destroys the unquestioning ignorance he used to share with nearly everyone else, and he battles the basic beliefs of his society.

Motifs
Motifs are recurring structures, contrasts, and literary devices that can help to develop and inform the text’s major themes.

Paradoxes
In the beginning of “The Hearth and the Salamander,” Montag’s bedroom is described first as “not empty” and then as “indeed empty,” because Mildred is physically there, but her thoughts and feelings are elsewhere. Bradbury’s repeated use of such paradoxical statements—especially that a character or thing is dead and alive or there and not there—is frequently applied to Mildred, suggesting her empty, half-alive condition. Bradbury also uses these paradoxical statements to describe the “Electric-Eyed Snake” stomach pump and, later, the Mechanical Hound. These paradoxes question the reality of beings that are apparently living but spiritually dead. Ultimately, Mildred and the rest of her society seem to be not much more than machines, thinking only what they are told to think. The culture of Fahrenheit 451 is a culture of insubstantiality and unreality, and Montag desperately seeks more substantial truths in the books he hoards.

Animal and Nature Imagery

Animal and nature imagery pervades the novel. Nature is presented as a force of innocence and truth, beginning with Clarisse’s adolescent, reverent love for nature. She convinces Montag to taste the rain, and the experience changes him irrevocably. His escape from the city into the country is a revelation to him, showing him the enlightening power of unspoiled nature.

Much of the novel’s animal imagery is ironic. Although this society is obsessed with technology and ignores nature, many frightening mechanical devices are modeled after or named for animals, such as the Electric-Eyed Snake machine and the Mechanical Hound.

Religion

Fahrenheit 451 contains a number of religious references. Mildred’s friends remind Montag of icons he once saw in a church and did not understand. The language Bradbury uses to describe the enameled, painted features of the artifacts Montag saw is similar to the language he uses to describe the firemen’s permanent smiles. Faber invokes the Christian value of forgiveness: after Montag turns against society, Faber reminds him that since he was once one of the faithful, he should demonstrate pity rather than fury.

The narrative also contains references to the miracle at Canaa, where Christ transformed water into wine. Faber describes himself as water and Montag as fire, asserting that the merging of the two will produce wine. In the biblical story, Jesus Christ’s transformation of water into wine was one of the miracles that proved his identity and instilled faith in his role as the savior. Montag longs to confirm his own identity through a similar self-transformation.

The references to fire are more complex. In the Christian tradition, fire has several meanings: from the pagan blaze in which the golden calf was made to Moses’ burning bush, it symbolizes both blatant heresy and divine presence. Fire in Fahrenheit 451 also possesses contradictory meanings. At the beginning it is the vehicle of a restrictive society, but Montag turns it upon his oppressor, using it to burn Beatty and win his freedom.

Finally, Bradbury uses language and imagery from the Bible to resolve the novel. In the last pages, as Montag and Granger’s group walk upriver to find survivors after the bombing of the city, Montag knows they will eventually talk, and he tries to remember appropriate passages from the Bible. He brings to mind Ecclesiastes 3:1, “To everything there is a season,” and also Revelations 22:2, “And on either side of the river was there a tree of life . . . and the leaves of the tree were for the healing of the nations,” which he decides to save for when they reach the city. The verse from Revelations also speaks of the holy city of God, and the last line of the book, “When we reach the city,” implies a strong symbolic connection between the atomic holocaust of Montag’s world and the Apocalypse of the Bible.

Symbols
Symbols are objects, characters, figures, and colors used to represent abstract ideas or concepts.

Blood
Blood appears throughout the novel as a symbol of a human being’s repressed soul or primal, instinctive self. Montag often “feels” his most revolutionary thoughts welling and circulating in his blood. Mildred, whose primal self has been irretrievably lost, remains unchanged when her poisoned blood is replaced with fresh, mechanically administered blood by the Electric-Eyed Snake machine. The symbol of blood is intimately related to the Snake machine. Bradbury uses the electronic device to reveal Mildred’s corrupted insides and the thick sediment of delusion, misery, and self-hatred within her. The Snake has explored “the layer upon layer of night and stone and stagnant spring water,” but its replacement of her blood could not rejuvenate her soul. Her poisoned, replaceable blood signifies the empty lifelessness of Mildred and the countless others like her.

“The Hearth and the Salamander”
Bradbury uses this conjunction of images as the title of the first part of Fahrenheit 451. The hearth, or fireplace, is a traditional symbol of the home; the salamander is one of the official symbols of the firemen, as well as the name they give to their fire trucks. Both of these symbols have to do with fire, the dominant image of Montag’s life—the hearth because it contains the fire that heats a home, and the salamander because of ancient beliefs that it lives in fire and is unaffected by flames.

“The Sieve and the Sand”
The title of the second part of Fahrenheit 451, “The Sieve and the Sand,” is taken from Montag’s childhood memory of trying to fill a sieve with sand on the beach to get a dime from a mischievous cousin and crying at the futility of the task. He compares this memory to his attempt to read the whole Bible as quickly as possible on the subway in the hope that, if he reads fast enough, some of the material will stay in his memory.

Simply put, the sand is a symbol of the tangible truth Montag seeks, and the sieve the human mind seeking a truth that remains elusive and, the metaphor suggests, impossible to grasp in any permanent way.

The Phoenix
After the bombing of the city, Granger compares mankind to a phoenix that burns itself up and then rises out of its ashes over and over again. Man’s advantage is his ability to recognize when he has made a mistake, so that eventually he will learn not to make that mistake anymore. Remembering the mistakes of the past is the task Granger and his group have set for themselves. They believe that individuals are not as important as the collective mass of culture and history. The symbol of the phoenix’s rebirth refers not only to the cyclical nature of history and the collective rebirth of humankind but also to Montag’s spiritual resurrection.

Mirrors
At the very end of the novel, Granger says they must build a mirror factory to take a long look at themselves; this remark recalls Montag’s description of Clarisse as a mirror in “The Hearth and the Salamander.” Mirrors here are symbols of self-understanding, of seeing oneself clearly.
 

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

http://xguilty.wordpress.com/2007/07/30/164/

Hükümetlerin toplumlar üzerindeki kontrollerini pekiştirmek için yaptıkları çalışmaları, yönlendirmeleri anlatan kitaplar arasında üç tanesinin yerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir çok okuyucu “saçmalık bu, böyle şeyler olur mu hiç” gibi tepkiler verse de gidişat tıpkı bu kitaplarda seneler önce yazıldığı gibi gözüküyor. Bahsi geçen kitaplar şunlar:

Fahrenheit 451 – Ray Bradbury
Breave New World – Aldous Huxley
1984 – George Orwell


İlk olarak benim için en önemli kitap olan Fahrenheit 451’e değinmek isterim.

“Bitişik evdeki kitap, dolu bir silahtır. Yakın gitsin. Silah ateş etmesin. Adamın kafasını koparın. İyi okumuş bir adamın hedefi olmayacağını kim bilebilir ki? Ben mi? Ben böylelerini hazmedemem, bir dakika bile… Sonunda tüm dünyada evlerin hepsi yanmaz duruma getirilince, eski amaçla itfaiyecilere gerek kalmadı. O zaman onlara yeni bir görev verildi; barışın koruyucuları olarak, resmi sansürcüler, yargıçlar, infazcılar oldular. İşte sen ve ben bunlardan biriyiz”

Diye anlatmaya başlayabiliriz. İtfaiyecilerin görevinin söndürmek değil kitap yakmak olduğu bir dönem anlatılmakta. Diğer iki kitapta da olduğu gibi toplum üzerinde mutlak bir kontrol temel amaç. İnsanlar düşünmesin, insanlar farklılaşmasın, herkes yapması gerektiğini yapacak kadar şey bilsin.

“Her insan bir diğerinin sureti olunca herkes mutlu olur, ortada çekinilecek korkulacak, herkesin kendisini yargılamasına yol açacak dağlar yoktur”

“Düğmelere basmaktan, anahtarları döndürmekten, somunları ve civataları sıkmaktan başka bir şeyi öğrenmeye ne gerek var?”

Tıpkı 1984teki “tele ekran” gibi Fahrenheit 451’de de “televizör” vardır. İnsanlara gereksiz bilgi bombardımanı yapmak ve gerek yarışmalar gerek programlar aracılığıyla meşgul etmek amaçlı hükümet tarafından kullanılır.

“Filmi hızlandır, Montag, çabuk. Tıkla? Resim, Bak, Göz, Şimdi Fiske Burada Orada Çabuk Adım Çık İn İçeri Dışarı Niçin Nasıl Kim Ne Nerede Ee? Ya! Pat! Şak! Şaplak, bing, Bong, Bum!. Özetin özeti, özetin özetinin özeti. Politika mı? Bir sütun, iki cümle, bir başlık! Sonra orta yerde, her şey kaybolur! Yayıncıların, sömürücülerin, radyo-televizyoncuların ellerinde adamın beyni öyle hızlı döndürülür ki, sanki bir santrifüj tüm vakit kaybettiren düşünceleri savurup atar.”

“Herkese daha çok spor, topluluk ruhu, eğlence düşüyor ve düşünmen gerekmiyor değil mi? Organizasyonlar, organizasyonlar ve üst-organizasyonlar, üst-üst oyunlar. Kitaplarda daha çok karikatür. Daha çok resim. Beyin çok daha az içer. Sabırsızlık- karayollarında bir sürü kalabalık herhangi bir yere, hep bir yerlere, bir yerlere bir yerlere gidiyor, aslında hiçbir yere gitmiyor.”

“Onları patlamalarına neden olmayacak bilgilerle doldur, öyle lanet olası olaylarla tıka basa yap ki, kendilerini bilgileriyle gerçekten “zeki” hissetsinler. Sonra düşündüklerini hissedecekler, hiç kımıldamadan hareket ettikleri hissine kapılacaklar ve mutlu olacaklar, çünkü bu tür olaylar hiç değişmez..”

“Televizör gerçektir. Dolayımsız ulaşır ve çok boyutludur. Sana ne düşünmen gerektiğini söyler, bombardıman eder. O haklı olmalı. Çok haklı görünür. Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızlı sürükler ki zihninin, “bu ne saçmalık!” diye protestoya zamanı olmaz “

Ve kitaptan yapabileceğim en güzel alıntılardan biri:

“Zenciler Küçük Siyah Sambo’yu sevmiyorlar, yak gitsin. Beyazlar Tom Amca’nın Kulübesi’yle ilgili iyi şeyler hissetmezler. Yak gitsin. Birisi çıkmış tütün ve akciğer kanseri hakkında bir kitap yazmış. Sigaracılar ağlıyor mu? Yak tabi. Sükunet Montag. Huzur, Montag. Kavganı dışarı çıkar. Daha iyisi, yakıp kül eden makinene at. Cenazeler üzücü ve paganca mı? Onları da yok et. Bir insan ölümünden beş dakika sonra büyük bacadan gökyüzüne doğru yol alır. Yakma makineleri helikopterlerle bütün ülkenin hizmetine sunulmaktadır. Bir adam ölümünden on dakika sonra kara toz zerrecikleri olur. Bireyler üzerine anılarla tartışmayalım. Unut onları. Hepsini yak, her şeyi yak. Ateş parlaktır, ateş temizdir.”

Kitap okuyuculara sadece bu fikirleri ve gitmekte oldukları yolu anlatmıyor. Sistemin göbeğinde, hatta en güçlü yerinde olan, görevi “yakmak” olan Montag’ın dünyasının ufak bir kız sayesinde baştan sona değişimini anlatıyor.

Kanımca dünyada en okunası kitap nedir sorusunun cevabı şüphesiz Fahrenheit 451’dir. Tabi farkında olanlarımız için…

NOT: Bu kitabın filmi de bulunmakta ancak tahmin edebileceğiniz gibi kitabın yanına yaklaşamaz bile. Hiç izlemeyin derim. Hayal kırıklığı olur..

 
>
Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!